Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (15/1. Bölüm)

BU YAZI DİZİMİZ YORUMSUZ BLOG’UN YENİ ADRESİNDE DEVAM ETMEKTEDİR »

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (2)

…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Hz. İsâ’nın bedensel varlığı bir annenin ve babanın hücrelerinden oluşarak doğan bir insan kadar normaldir. Eğer bedensel varlığı, içinde doğduğu toplumun bedensel varlığına benzemeseydi o toplumun kaygılarını, korkularını, beklentilerini, zevklerini, neşelerini, ihtiyaçlarını kısaca “insanı” tanıyamaz ve “resullük” sıfatında eksiklik olurdu..

Bireysel ruh olarak da tam bir insandı. İnsanların bireysel ruhlarını tanıyabilmesi yine kendisinin de bireysel ruh sahibi bir insan olmasına bağlıydı. Ve ruhsal yönden de toplumundaki insanlardan hiçbir farkı yoktu.

Hz. İsâ’nın bedenine ve ruhuna madde boyutundan bakıldığında böyleydi. Yahudi toplumu Hz. Meryem, Hz. Yahyâ gibi birkaç şahsiyet dışında tamamen “madde bilinci” ile yaşıyordu ve Hz. İsâ’yı da kendileri gibi “madde boyutunun esiri” zannediyorlardı.

Hakikatte Hz. İsâ’nın varlığı tamamen nurânî ve ruhânî bir öz idi. Madde üstü boyutta idi. Nûr ve ruh varlığı ile en alt boyuta inince kendisini “madde olarak algıladı fakat aynı zamanda madde olmadığını da biliyordu.

Romalılar ve Yahudiler Hz. İsâ’nın “madde gibi” görünen bedenini esir alıp eziyet ettiler. O da eziyeti algıladı. Bedeni yaralandı. Fakat madde beden olmadığı için tüm yaraları ve ölmüş gibi olan bedeni bir üst boyutta hemen düzeldi. Tekrar alt boyuta inerek havarilerine sağlam madde beden olarak göründü.

Hz. İsâ’nın yaşadığı bu gerçeği bizler de rüya ve dünya boyutları arasında yaşıyoruz. Rüyamızda kendimizi madde beden olarak algılarız. Bize işkence ederler. Acı çekeriz. Ölürüz. Uyanınca da bedenimizi sağlıklı, canlı ve sağlam olarak buluruz. Tekrar uyusak kendimizi rüya boyutunda yeniden diri, sağlam ve madde beden olarak algılarız.

Hz. İsâ ile aramızdaki fark şudur. Bizim rüya boyutuna girişimiz ve çıkışımız “irademiz dışı”dır. Hz. İsâ’nın ruh boyutundan madde boyutuna girişi ve çıkışı ise “kendi iradesi” iledir. Madde boyutundaki olayları bizim şartlarımıza göre yaşamıştır. Madde boyutundan kendi boyutuna dönünce tüm yaşadıkları “rüyâ” hükmüne dönüşmüştür.

İnsanlar da “ölmeden evvel ölünce” üst boyutların bilgisini algılamaya başlarlar. İbadetler ve ilim çalışmalarıyla ve fıtratlarındaki takdir oranında hakikatlerin ya “bilgisini” ya da “hem bilgisini hem de yaşantısını” keşfederler.

Hakikatlerin bilgisine ulaşanlarda “aciziyet” bilinci… hakikatlerin yaşantısına ulaşanlarda ise “yokluk” bilinci başlar. Gerçek yokluk bilincine ulaşanlar Kâmil Velîlerdir.

* * *

Her Resul ve Nebî önce kendi kişisel ruhunda ve bedeninde kendi hakikatini tanır. Henüz Nübüvvet ve Risalet görevi almamış ise, kendisini Nebî ve ya Resul olarak algılamaz. Fakat varlıkta Allah’dan başka varlık olmadığını bilir. Bu bilgisini görevli bir Nebî ve Resul gibi açıklamaz. Meselâ Hz. Muhammed a.s. çocukluğunun, gençliğinin ve Vahiy almadan önceki olgunluğunun hiçbir döneminde kendisini Son Nebî ve Resul olarak algılamamıştır. Buna dâir hiçbir kayıt yoktur. Hatta yaşlı bir bilgenin bir pazar yerinde verdiği hutbeyi Hz. Ebû Bekir ile dinlemişlerdir. O hutbede Son Nebî’nin gölgesinin üzerlerine düştüğü, belki de O’nun aralarında olduğu açıklanmaktadır. Buna rağmen Hz. Muhammed a.s. bahsedilenin kendisi olduğunu zerre kadar düşünmemiştir. (((… daha detaylı bilgi içinhttp://www.ahmedbaki.com/turkce/…)))

Kendi hakikatini “doğru olarak” tanıması için insanlardan, kendisinden önce yazılan kitaplardan, cinlerden ve ya başka boyutların bilinçli birimlerinden bilgi, eğitim ve “mesaj” almaması gerekir. Ancak “Cebrâil” ismi ile anlatılan “melekî boyutundan” ve kendi hakikati olan Allah’dan “vahiy” alarak görevine başlar.

Hayatının belirli bir dönemine kadar normal bir yaşam sürenler ( önceleri tefecilikle geçinen Davud Tâî ve alkol bağımlısı Bişr-i Hafî gibi) gerçek bir tevbeden sonra ibadetlerle ve devrin koşullarına göre olan ilim tahsili ile İnsan-ı Kâmil mertebesine yükselebilirler. Özlerindeki mevcud olan potansiyel Velâyet ve Risâlet nûru Hakikat-ı Muhammedî’den yansıma şeklinde açığa çıkar. Bu açığa çıkış “doğuştan” aracısız olmadığı için o İnsan-ı Kâmillerin velâyet nuru ve risalet nuru zâtlarına âit değildir, ancak Hakikat-i Muhammedî’den onlara olan yansımadır. Bu nedenle Hz. Muhammed a.s.’dan sonra gelen İnsan-ı Kâmiller “Muhammedî Velâyetin ve Muhammedî Risalet nurunun gerçek “vârisleri” olarak aramızda yaşarlar.

Uzaylı tanrımsı varlıklar var zanneden medyumlar aslında uzaylılardan (?) “mesaj” almazlar. Kişisel bilinçleri bâzı beden ve beyin nöron (sinir) bağlantı hastalıkları nedeniyle “bölünmüş kişilik” özellikleri gösterirler. Kendi bilinçlerinin bâzı boyutlarını başka varlıklar, uzaylılar olarak algılar ve algılarını içinde bulundukları toplumsal inançlara göre isimlendirirler. Sahte peygamberler, sahte evliyalar, sahte Mesihler bu nedenle ortaya çıkar. Bu tür hastalığın ismini “cinlerin aldatması” olarak kabul edebiliriz. Bunlar içinde bulundukları toplumun “bedensel ve ruhsal” yapılarını beyin rahatsızlıkları nedeniyle Resuller ve Nebîler gibi algılayamazlar. Ve iddiaları bu nedenle insan doğasının ve insan aklının yani Allah Sisteminin gerçeğine karşı “tutarsızlıklar” gösterir.

Hz. İsâ’nın (ve tüm Resullerin/Nebîlerin/Kâmil Evliyânın) bedensel ve ruhsal özellikleri mükemmel derecede sağlıklıdır. Her insan gibi ruhsal duyguları ve bedensel duyuları vardır. Fakat…

Bedeninde ve ruhunda (özünde) yansıyan her duyu ve her duygu avama göre en hassas ve en üst sınırdadır. Ayrıca Allah İsâ’nın bedenini beşeriyete âit kaygı, tasa ve bulanıklıklardan temizlemiş ve esiri olmaktan korumuştur.

* * *

Allah Teâlâ onu cismen tathîr ve rûhen tenzîh eyledi ve tekvîn sebebiyle onu misl kıldı.

İbn Arabî’nin bu orijinal cümlesini önce günümüz diline aktaralım.

Allah Hz. İsâ’nın cismaniyetini temiz ve ruhunu nezih kıldı ve yaratma (tekvin) işinde onu kendisine benzetti. (A.A. KONUK şerhindeki açılımı)

Şimdi de buradaki temel kavramları açalım.

Bedenin ve ruhun temiz olması:

Varlığın her boyutunu oluşturan Zât’ın (Allah’ın hakikatinin) mânâlarıdır. Mânâların daha kolay anlaşılması için âyet ve hadislerde “isimler ve sıfatlar” ile isimlendirilmişlerdir.

Varlığımızın en üst boyutuna… Allah’ın zâtındaki bilgi halindeki varsayımsal varlığına “yokluk” diyoruz. İsimler ve sıfatlar boyutundaki soyut varlığına “ruh” diyoruz. Ef’al/fiiler âlemindeki yâni dünyâ boyutundaki tecelliyatına da “cismâniyet/bedensellik” diyoruz.

Hz. İsâ kendisinin beden olarak tecellî eden görünümünün sadece “madde” hantallığında olmadığını biliyordu. Madde gibi algıladığı bedeninin aslında “ruh” ve “yokluk” hâli ile aynı olduğunu da biliyordu. Onun bu bilgisine İbn Arabî “bedeninin ve ruhunun temizliği” diyor.

Bizim bu bilgi eksikliğimiz ve bilgi eksikliğinden doğan yaşantı eksikliğimiz “bedenimizi ve ruhumuzu” yanlış tanımamıza ikisini “ayrı ayrı zannetmemize” neden oluyor. Bedenimizi madde kabul ediyoruz, ruhumuzu soyut varlık kabul ediyoruz… böylece de madde hantallığına bürünüyoruz. Bizim bu yetersiz algılamamız nedeniyle bizim bedensel algımız “kirli” sayılıyor.

Aslında “temizlik ve kirlilik” bedenin yapısında değildir. Sadece tanımadadır. Bedenini hakikatiyle tanıyan bilincin bedenine “temiz beden” denilmektedir.

Varlık, Allah ismindeki sonsuz mânâların tecelliyatı olması bakımından “tümel ve birimsel olarak temizdir”. Cansız kabul ettiğimiz cisimlerden başlayarak bitkiler, hayvanlar, cinler, insanlar ve meleklere kadar her varlık boyutunun özü aynıdır ve “tertemizdir”. Ancak varlıklar “türler” arasında bir birine göre temiz ve pis özelliği alır. Mesela, yılan için temiz olan beden ancak başka bir yılanın bedenidir. Yılana göre insan bedeni pistir. İnsana göre de temiz olan başka bir insanın bedenidir. İnsana göre yılanın bedeni pistir.

Öz olarak yılan ve insan aynı özden ve aynı derecede “temiz”dir.

Varlığın ve kendinin aynı öz olduğunu algılayan insanlara (İnsan-ı Kâmillere) bu ilimleri nedeniyle “mukaddes/kutsal”, “temiz”, “nurlu” denilmiştir. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’da geçen “mukaddes ruhlar, mukaddes bedenler” tanımı ilk etapta Resullerin, Nebîlerin ve Velîlerin bedenleri ve ruhları birinci kalite, diğer insanlarınki ikinci kalite gibi anlaşılmaktadır. Halbuki bu tanımlar bedendeki kutsallığı değil bilgideki yüceliği anlatmaktadır.

Hz. İsâ’nın tebliğinden uzaklaşan Hıristiyanlar zamanla “vaftiz” olayını bedeni günahtan arıtma ve birinci kaliteye yükseltmeye çevirmişlerdir. Vaftiz olmayan bedenleri ve ruhları ikinci kalite ve pis olarak kabul ederler. Bu tutum zamanla Hz. Muhammed a.s.’ın tebliğ hakikatinden uzaklaşan Müslümanlara da sirayet etmiştir. Kelime-i şahadet getirmeyen ve gusül (boy abdesti) almayan insanların bedenlerinin ve ruhlarının pis/mundar olduğu zannedilmeye başlanmıştır.

Bu yanlış tanımlama diğer dinlerde ve inanç sistemlerinde de görülmektedir.

Hz. İsâ gibi varlığı ve kendini hakikatiyle tanıyan her birim kendini “bilgisizlik kirinden” temizlemiş olur ve bu temizlenişin adına da “Allah’ın temiz ve nezih kılması” denilir.

Kul ve insan olarak Hz. İsâ’nın TEKVİN/VAR ETME sıfatını yaşaması:

Tekvin kelimesinin geleneksel dini kavramlar bilimindeki (ilm-i kelamdaki) anlamı; var etmek, meydana getirmek ve yaratmaktır. Allah’ın zâtına âit bir sıfattır. Yâni sadece Allah’da oluşabilecek bir özelliktir.

Tekvin/yaratmak sıfatını daha iyi anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz.

Hayat Allah’ın sıfatıdır. Fakat kullarında yaşam ve canlılık formunda tecelli eder. Hayat sıfatına kullar yaşam ile sahip olabilir.

Tekvin/yaratmak sıfatı ise kullarda oluşmaz, tecelli etmez. Kullar “yaratma” sıfatına sâhip olamaz. Kullar ancak var olan bir şeyi değiştirerek başka şekillere çevirebilirler. Buna da îcad, keşif, oluşturma denilebilir.

İşte tam bu noktada İbn Arabî geleneksel ilm-i kelamdan (dini kavramlar biliminden) ayrılır. Ve “yaratılış” hakkındaki keşfe dayalı ilmini şöyle beyan eder.

İbn Arabî’ye göre “yokluk” diye bir şey yoktur. Yokluk insanın kısıtlı algısına göredir. Allah’a göre “yokluk” yoktur. Allah “yaratmak” istediği bir şeyi bizim anladığımız gibi mutlak yokluktan aniden var etme (halk) ile “yaratmaz”. İlminde ezelden beri “yok” hükmünde mevcud olan birimin bilgisini önce esmâ âlemine indirir, sonra ruhlar ve misal âlemine indirir en sonunda da ef’al âlemi dediğimiz madde ve enerji boyutuna indirir. Allah’a göre kendi ilmindeki mânâlar, birimler, şeyler “yok” hükmünde “sanal varsayımlarıdır”. Bu sanal varsayımlar hangi mertebede olursa olsun, ister esmâ boyutunda, ister ruh boyutunda ister madde boyutunda Allah’a göre yine “yok” hükmündedir, aslâ ayrı bir şey olarak yaratılmamış sayılır. Fakat bu ilâhi tecelli iniş basamakları, kullara göre “mutlak yokluktan yaratış/halk” olarak algılanır. Aslında bu Halk/Mutlak Yoklukdan Yaratış değil, ilminde mevcud olan mânâları mükevven kılmasıdır (tekvin etmesi/başka bir görünüş vermesidir).

Hz. İsâ tekvini/yaratış sırrını “ mutlak yoktan” açığa çıkarmak olarak kabul etmediği için ve Allah’ın yaratma sıfatının sırrını bildiği için ve kendi varlığının Allah’ın varlığı hâricinde bir şey olmadığını da bildiği ve yaşadığı için:

Çamurdan kuş yapmış ve doğal bir kuşa dönüştürerek uçurmuştur.

Bir kuş var edip uçurması için çamur kullanmayabilirdi. Avucundan âniden bir kuş da uçurabilirdi. Fakat bu yaratılış modeli Allah’ın “var edişi” gibi değildir. Onun için Hz. İsâ yaratma modelini Allah’ın “tekvin/yaratma” sistemine benzeterek açığa çıkarmıştır.

Burada geleneksel “yaratma” anlayışı sona ermekte… hakikat ve mârifet boyutunun “yaratma” anlayışı dile getirilmeye başlamaktadır. Şeriat boyutuna göre bu anlayış ve anlatım “küfür, dinden çıkma, şirk iddiası, Firavunluk” olarak kabul edilir. Fakat hakikat ve mârifet bilgisine göre Hz. İsâ Allah’ın mânâlarının İsâ isminde ve sûretinde tecelli etmesidir. Tecellide tecellî eden “yaratma” sıfatı yine Allah’ın yaratmasıdır. Eğer Hz. İsâ’nın varlığı Allah’ın varlığına yine Allah tarafından eklenmiş bir ek, ilâve, yaratık olmuş olsaydı İsâ’nın fiili İsâ’ya âit olacaktı. Ve İsâ “yaratma” fiilinde Allah’a ortak (müşrik) olmuş olacaktı. İsâ Allah’ın bir mânâsı olması bakımından “yok”tur, tecelli eden Allah’ın mânasıdır. Bu açıdan hiçbir isminde, sıfatında ve fiilinde ortak olamaz. İsâ tecelliyatındaki tüm isimler, sıfatlar ve fiiller Allah’a âittir.

Yaratmak sıfatı Hz. İsâ misaliyle anlatıldı. Bu anlatımın amacı Hz. İsâ’yı yüceltmek için değildir. O zâten bir İnsan-ı Kâmil Velî ve Nebî olmak bakımından “yücedir”. Bu anlatımın amacı YARATMAK sıfatının hakikatinin açıklamasına yöneliktir.

Kulların yaratması ve Allah’ın yaratması diye bir ayrıma gitmek, ya da hem Allah yaratır hem de kulları da Allah’ın izni ile yaratır gibi bir inanca sürüklenmek hatalıdır. Allah tek (ahad) varlık olması nedeniyle varlıkta (tecelliyatta) oluşan her türlü yaratılış da “tek” bir fiildir. Bu fiile ister Allah’ın fiili diyelim istersek Allah’ın tecelliyatında tecelli eden fiil diyelim hepsi de aynı kapıya çıkar.

İsâ misali ile anlatılan “yaratış” sırrı sadece İsâ” ile sınırlanarak anlaşılmamalıdır. Sınırlama yapmak Allah ismi ile anlatılan tek’i bir birim ile sınırlamak ve özdeşleştirmek olacağı için hatalıdır. İsâ’da ve her birimde tecellî eden “yaratış” görünümleri sınırlı beş duyumuzun sınırsızı sınırlayarak algılamasıdır.

Buradaki konuya da işaret eden bir alıntı veriyoruz.

(((… “Lâ” nın manası ancak “Allah’ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir” başkaca değil… uyarısı anlaşıldıktan sonra fark edilir ve nasipte varsa yaşanır!. Sır “LÂ ilahe” nin anlaşılmasında, ve “illallah”ın açılımı olan âlemlerdeki tasarruf” konusundadır. Bu çok iyi anlaşılmalıdır. Çokları anladım sanarak bunu hiç idrak etmeden kendini vahdet ehli diye avutarak geçer gider. …Ahmed Hulûsi/Mesaj …)))

Ancak şunu da belirtmekte yarar vardır.

Hiçbir birim kendinden açığa çıkan “sınırlı fiili” Allah’ın fiili olarak kabul edemez. Meselâ; yalan söyleyip de “söyleyen ben değilim, Allah söyledi” ya da “Allah söyletti” demek Allah’ın sınırsız fiilini bir birimde açığa çıkanla sınırlamak olur. Bu da sınırsızın yanına çevresi tel örgü ile çevrilmiş bir “parça” ilâve etmeye benzer ki bu düşüncenin adı “şirk”tir. Firavun kendi zulmünü âlemlerin Rabbi olan Allah’ın fiili olarak savundu. Hz. Mûsâ da “kulluk” hâlinde açığa çıkan “ibadet, ilim, iyilik” gibi fiilleri Hakk’ın fiili olarak savundu. Bu tartışmanın sonunda Mûsâ’nın düşüncesine deniz (sonsuzluk) açıldı. Firavun’un düşüncesi Mûsâ’nın düşüncesinin ardından denize (sonsuzluğa) girdi fakat deniz (sonsuzluk) önce onu boğdu (düşünceyi reddetti) ve sonra ceset olarak (değersiz, yanlış bir düşünce olarak) değerlendirdi. Kur’an da bu misali bizim kendi nefsimizle kıyas etmesi için beyan etti.

Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. (YUNUS SURESİ / 90)

Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. (YUNUS SURESİ / 91)

Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler. (YUNUS SURESİ / 92) (http://www.kuranfihristi.net/ Diyanet)

90-) Ve cavezna Bi beniy israiylelbahre feetbeahüm fir`avnü ve cünudühu bağyen ve adva* hatta iza edrekehül ğareku kale amentü ennehu la ilahe illelleziy amenet Bihi benu israiyle ve ene minel müslimiyn;

İsrailOğullarını deniz’den (B sırrınca) geçirdik… (Hemen) fravun ve onun ordusu bağyen (haddi aşarak, zalimce) ve adven (düşmanca) onları izledi… Ta ki ğarak (batış, suda boğulma) ona erişince:

İman ettim ki ilah yoktur, ancak İsrailOğullarının kendisine (B sırrınca) iman ettiği vardır (İsrailOğullarının kendisine B sırrınca iman ettiğinden başka vücud yoktur)… Ben müslimlerdenim” dedi.

91-) Al’ ANe ve kad asayte kablü ve künte minel müfsidiyn;
ŞİMDİ mi?.. Daha önce gerçekten (hakikatına, sistem’e) ısyan etmiş ve ifsad edicilerden olmuştun” (denildi).

92-) Felyevme nünecciyke Bi bedenike li tekûne limen halfeke ayeten, ve inne kesiyren minen Nasi an ayatina le ğafilun;

(Ey fravun) bu gün seni bedenin ile (B sırrınca bedensel olarak) tenciye edeceğiz (kurtaracağız/ıssız ve uzak yere atacağız/seviyeni yükselteceğiz), arkandan gelen kimseler için bir ayet olasın diye… Çünkü insanlardan bir çoğu ayetlerimizden kesinlikle gafillerdir. (Yunus Sûresi/B Meal)

* * *

Hz. İsâ’nın ölüyü diriltmesi, amayı (körü) gördürmesi, cüzzamlıyı iyileştirmesi, beş ekmeklik bir sepetten bir köyü doyuracak kadar ekmek çıkarması gibi yaratılış sırlarını da aynı çerçeve içinde Allah ilminde yok hükmünde bekleyen mânâları “var ediş” olarak değerlendirmeliyiz. İnsan-ı Kâmil mertebesinin “Nübüvvet, Risâlet ve Velâyet” sınıfından tecelli eden tüm mucizeleri ve kerâmetleri de bu idrak ile değerlendirmeliyiz.

Bir yaprağın kıpırdaması, bir yaprak bitinin yaratılışı ve ya bir galaksinin oluşumu aynı değerde ve aynı muazzamlıktadır.

* * *

İsâ a.s. ve tüm Nebîler, Resuller ve Kâmil Evliya insan-ı kâmildir. İnsan-ı Kâmil Allah isimlerinin (sûret-i ilâhiye/sınırsız mânâlarının) tecellî ettiği bir varlıktır. Allah’ın sıfatları olarak açığa çıkınca “yaratılmış/kul” ismi ile anılır. Aynı zamanda da Allah’ın zâtının (hakikatinin) tecellisidir (mazhar-ı ism-i zât’tır).

Allah ismindeki sınırsız mânâların (isimlerin) hükümleri ve eserleri tam anlamıyla İnsan-ı Kâmil yaşamında fark edilir.

Kur’an’da ve hadislerde bahsedilen Âdem’den murâd (cinsiyet ayrımı olmadan) İnsan-ı Kâmil’dir.

Kendi hakikatini tam tanıyamamış ve asla tanıyamamak takdiri ile var olmuş birimlere ve bireylere de “insan-ı nâkıs” (bilgisini tamamlayamamış anlamında) eksik insan denilir.

* * *

İnsan-ı Kâmil sonsuz ve sınırsızın tecelliyatı olmasına rağmen Zât’a göre sınırlı, başlangıçlı ve sonlu bir zahiri görünümdür. Yâni zâtın sonsuz gölgelerinden bir gölgedir.

Zâtın sınırsız, sonsuz ve tek (ahad) olan;

tekvîn (mânâları var etme), halk ( zât’dan mânâların tecellisi,yaratma), îcâd (vücuda getirme, yeni form verme), i’dâm (boyut değiştirtmeyle yok etmek, başka boyuta transfer etmek) ve ihyâ (canlandırma) gibi ve benzerleri olan sıfatları bir gölgeden tecelli edince çıkış yerine göre “sınırlı/kayıtlı” olarak kabul görür.

İnsan-ı Kâmillerde ( Nebîlerde, Resullerde ve Kâmil Velîlerde) tecelli eden bu ve diğer ilâhî sıfatlar “öğrenme” yolu ile “bilim” haline de dönüşmektedir. Bir insan-ı nâkıs öğrenme yöntemiyle ilâhî fiillere benzer bir şey yapabilir ve bu fiili mucizeden ayırt etmek için “istidrac” kavramı kullanılır.

(Bu konu ayrıntılı olarak Hârun bölümünde anlatılacaktır. Burada özet olarak vermekte de yarar görülmektedir.)

Meselâ… Hayat Allah’ın zâtının sıfatıdır. Bu sıfat madde boyutunda cansız gibi görünen sûretlere etki edince onlarda “eseri” olan sesi ve hareketi oluşturur.

Taştan, topraktan, metalden ve benzeri şeylerden yapılmış bir sûrete (heykele, puta) hayat sıfatı etki edince o sûretin özellikleri olarak algılanır. Sûret (heykel, put) insan şeklinde ise hayat onda “konuşma, düşünme ve hareket” fiili olarak açığa çıkar. Buzağı (İnek yavrusu) şeklinde ise “böğürme ve hareket” olarak açığa çıkar.

İnsan-ı Kâmil sûretlere hayat sıfatını etki ettirmek “mucizesine/Hakk’ın fiiline” sahiptir. Sûretlerin canlandırılmasına (ihyâsına) ruh üflenmesi denilir. Ruh üflenmesi sûrete dışarıdan giren bir şey değildir. O sûreti yâni madde boyutunu esmâ ve ruh boyutu ile algılaması yetersiz olanlara hissettirmektir.

(((…”RUHUMDAN nefhettimin anlamı ise, “Zâtıma ait sıfat ve esmâm ile var kıldım”dır… A. HULÛSİ /KAVRAMLAR …)))

* * *

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun ile Mısır’dan çıkış yapan Sâmiri isimli şahıs Mûsâ’dan “öğrendiği” mârifet (hakikati idrak ilmi) ile İsrâil oğullarının önünden bir at üzerinde giderek yol gösterenin “cebrâil” olduğunu anlar. Cebrâil Allah’ın ölü bilinçlere “ilim” sıfatı ile ve ölü bedenlere “hayat” sıfatı ile can veren kudreti ve kuvvetidir (meleğidir). Tüm bu özellikleri ve daha fazlasını ifade etmesi bakımından Cebrâiliyyet boyutuna “ruh” da denilir. (((… ‘Ruh’ tanımı A. A. Konuk şerhinden yorum yapılmadan alınmıştır…)))

Sâmiri, Rûh’un (Cebrâil’in) temas ettiği şeyde “hayat” oluşacağını da “öğrenmişti”. Cebrâil olarak bedenlenen kişinin atının (ruhun at olarak görünen boyutunun) ayaklarının bastığı topraklar “ruh” yâni “hayat ve can” boyutuna yükseliyordu. Sâmiri o topraktan bir avuç alır ve gizler. Deniz geçildikten sonraki durak yerinde Hz. Mûsâ Tûr dağına çıkınca altınları ve diğer metalleri toplar, eritir ve buzağı sûretinde bir put yapar. Buzağı heykelinin içine gizlediği hayat torağını atar. “Hayat” sıfatı o sûretin özelliği olan sığır sesi ( Arapçası huvar ) olarak tecelli eder. Eğer o sûret (put) insan şeklinde olsaydı çıkan ses (hayat tecellisi) insâni özellikler gösterecekti. Tek olan ruh bulunduğu yerin özelliğini canlandırır.

Sâmiri’nin bu ilmi sonradan bir başkasından öğrenilmiştir ve o İnsan-ı Kâmil değildir. Onun bu fiiline bu nedenle mucize denilmez, istidrac denilir.

Buzağının sadece bağırması… Hz. Sâlih’in taştan çıkardığı yiyen içen devesi ve Hz. İsâ’nın çamurdan yapıp uçurduğu kuşu gibi “tam canlılık” gösterememe nedeni Sâmiri’nin “nâkıs” (eksik bilinçli insan) olmasıdır.

(((… Sâmiri’nin hikâyesinde geçen motifler, tasvirler sadece anlatım içindir…)))

148- Vettehaze kavmü Musa min ba`dihi min huliyyihim ıclen ceseden lehu huvar elem yerav ennehu la yükellimühüm ve la yehdiyhim sebiyla* ittehazuhu ve kânu zalimiyn;

Musa’nın kavmi, ondan sonra (yani: Musa’nın Tur’a çıkışından sonra), kendilerinin (bedensel) süs eşyalarından meydana gelen, (buzağı gibi) böğürebilen İCLEN CESEDEN (buzağı cesedi) edindiler (yani bir buzağı edindiler ki ondan maksad böğürebilen bir CESEDdir; cesed kişi, hayvani bilinç)… Görmediler mi ki o (cesed) onlarla ne kelam edebiliyor ne de bir yola hidayet edebiliyor (bütün bunlar insani ruhun özellikleri) ?.. Onu (ilah) edindiler (bedensel bilincin hükmüne girdiler, sırf o oldular) ve zalimler oldular (nefslerine zulmettiler). (A’râf, 7/148; B Meal)

* * *

Hz. İsâ a.s. Allah’ın zâtı (varlığı) ile kendi zâtı (varlığı) arasında ikilik (başkalık) olmadığını idrak halinde idi. Bu bilinçle Lâhût (zât) âleminin hakikatini yaşıyordu.

Kendisine nefhedilen ruhu esmâ ve sıfat olarak idrak ediyordu. Bu bilinç nedeniyle de Allah’ın sonsuz mânâlarını yaşantı olarak açığa çıkarıyordu. Bu yaşantısına “ceberut” boyutunun bilinci diyebiliriz.

Bedensel beş duyu üstündeki duyuları da çalışmakta idi. Bu nedenle bedensellik ve maddesellik onun için daha farklı şeyler arz ediyordu. Bu bilinç haline de onun “melekiyet/melekût” yönü denilmektedir.

Tüm bu bilinç hallerine sâhip olarak ve gereğini yaşayarak insanların esiri oldukları madde dünyasında İsâ sûretinde tecelli etti. insanlar onu ancak sınırlı beş duyuları ile algılayıp değerlendirebildiler. Onun bu yaşantısına da “nâsut”(insanlık) boyutundaki görünüşü diyoruz.

Hz. İsâ’yı yeniden tanımlamak gerekirse onun Lâhût, Ceberût ve Melekût yaşamına “ruh” yönü… Nâsût yaşamına da “beden” yönü diyebiliriz. Yaşamındaki ağırlık merkezi tamamen “ruh” yönlü olduğu için ona Ruhullah yâni Allah’ın ruh hakikatinin tecellisi denilmiştir.

Hz. İsâ için sıralamış olduğumuz bu boyutları tüm varlık için düşünmeliyiz. Kendi hakikatini bilen ve gereğini yaşayan için varlık tüm boyutları ile “tek”den ibarettir. Bu gerçeği anlatan “açık-anlaşılır” bir alıntıyı aşağıda veriyoruz.

(((… Nâsût âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitâb eden madde âlemidir.

Melekût âlemi ise beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli hep bu sınıftır.

Ceberût âlemi ise esmâ ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların mânâlarını teşkil eden âlemdir.

Lâhût ise Zât’ın âlemi’dir.

Bu hususta öncelikle bilmemiz gereken şey odur ki, bu anlatımlar hep mecâzîdir. Gerçekte, mekân anlamında böyle ayrı ayrı âlemler mevcut değildir!.

Nâsût âlemi” denen madde âlemi, bilindiği gibi, beş duyuya hitâb eden bir âlemdir. Bu âlemde yer alan insanı düşünelim;

İnsanın bir madde bedeni vardır.Madde bedenin ötesinde bir düşünce, şuur dünyası vardır.Ve dahi bu düşünceleri kapsamına alan benliği vardır.

Şimdi düşünelim… düşünce dünyanız madde bedeninizden ayrı olarak kabul edilebilir mi, yani madde bedenden ayrı bir yerde midir?.

Elbette hayır!.

İşte aynı şekilde, madde âleminden tamamıyla ayrı bir yerde melekût ve ceberût âlemleri de düşünmemek gerekir.

Bu hususu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir misâl verelim;

İnsan bedeni itibariyle nâsût âlemi’nde yaşar…

İnsan ruhu itibariyle melekût âlemi’nde yaşar…

İnsan vasıfları itibariyle ceberût âlemi’nde yaşar…

İnsan “zâtı” itibariyle lâhût âlemi’nde yaşar…

Allah, Âdem’i kendi sûreti üzere yaratmıştır”, hadîs-i şerîfi işte bu yaradılış sırrına işaret eder.

Elbette ki bu hadîste geçen “sûret” kelimesi maddî şekil anlamında değildir. Çünkü Allah, şekilden ve kayıttan münezzehtir.

Evet, burayı böylece anladıktan sonra şimdi yukarıdaki ifadeyi biraz daha açalım;

Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha, “şerîat”tır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi hakikate yönelmeye sevk eder. İşte bu merhalede kişi şerîat safhasından tarîkat safhasına geçer.

Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların, fiillerin ardındaki sır ve sebepleri keşfetmeye geçiş safhasıdır. Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar…

Buradaki mânâsıyla tarikatı, meselâ; Nakşibendîlik, Kâdirilik Rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen “Tarikat”, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.

Nitekim “Melekût”, “melekler âlemi” olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir.

Ceberût âlemi” ise “mânâlar âlemi”dir.

Ceberût yani salt mânâlar âlemine ait mânevi sûretler, melekût âlemi’nin soyut varlıkları ile madde âlemi’nde ortaya çıkarlar.

Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmik altı bilinç âlemine ait mânâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âlemi’nin maddi sûretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel mânâda da böyledir, bireysel yani insanî mânâda da böyledir.

Biraz daha açalım…

Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta “Ef’âl Âlemi” ya da “Nâsût” veya “Şehâdet Âlemi” denilir.

Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise “Melekût Âlemi” olarak anlatılır.

Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin “Ceberût Âlemi”ni meydana getirir.

Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece “ben varım bilinci” kişinin “Lâhût Boyutu”nu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta “ZÂT Âlemi” de denilir. … A. HULÛSİ /KAVRAMLAR… )))

* * *

16-) Kitab’ta Meryem’i de zikret… Hani o ehlinden (ailesinden uzaklaşıp) şarkî bir mekan’a (doğu bir yere) çekilmişti.

17-) Onların (ehlinin) dunundan bir hicab edindi (aralarına perde edindi; onlardan kendini tecrid etti)… Ona ruhumuzu (ruh’ül kuds, cebrail) irsal ettik de Ona tam bir beşer olarak temessül etti.

18-(Meryem) dedi ki: “Muhakkak ki ben, (B sırrıyla) Rahmana sığınırım senden… Eğer takıyy (çok korunan, tecerrüd eden) isen.

19-)(Ruh) dedi ki: “Ben yalnızca senin Rabbinin Rasûlüyüm!… Sana zekiyy (temiz) bir oğlan hibe edeyim için.

20-)(Meryem) dedi ki: “Bana bir beşer dokunmadığı ve ben de bir bağıy (iffetsiz kadın) olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olur?.

21-) Orası öyle (dediğin gibidir)… (Ancak) Rabbin dedi ki: O (nu yapmak), bana kolaydır… O’nu insanlar için bir ayet ve bizden bir rahmet kılalım diye… Hükmedilmiş bir emr () idi” dedi (Ruh).

22-)(Meryem) O’nu (ruh-ul kuds’ü, İsa’yı) yüklendi… O’nunla (B sırrınca) kasıyy (uzak) bir mekana (batı’ya) çekildi.

23-) Doğum sancısı onu hurma ağacı dalına doğru getirdi… “Keşke ben bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulup gitseydim” dedi.

24-) Onun (Meryem’in) tahtından (altından): “Mahzun olma, Rabbin senin alt tarafında bir seriyye (nehir, su arkı) oluşturdu” diye (Cebrail) nida etti.

25-) O hurma ağacı dalını (B sırrınca) kendine doğru hazzet (salla, harekete geçir), üzerine olgun, taze hurma düşecektir.

26-)“Artık ye, iç, gözün aydın olsun!… Eğer beşer’den birini görürsen: “Ben Rahman için bir oruç adadım; artık bugün insiy (insan cinsine ait biri) ile konuşmayacağım” de.

27-)(Meryem) Onu (çocuğu) taşıyarak onunla (çocukla B sırrınca) kavmine geldi… Dediler ki: “Ya Meryem!… Andolsun sen feriyy (korkunç, tuhaf, görülmedik) bir şey ettin.

28-Ey Harun’un kızkardeşi!… Senin baban kötü bir kişi değildi… Senin anan da bağıy (iffetsiz kadın) değildi.

29-) Bu sebeple (Meryem) O’na (çocuğa) işaret etti (çocuğu gösterdi)… “Sabiy (çocuk) olarak mehd (beşik; beden)’de olan kimse ile nasıl konuşuruz?” dediler.

30-) (Çocuk, İsa) dedi ki: “Şüphesiz Ben Abdullahım; (bu nedenle) bana Kitab verdi ve beni Nebî kıldı.

31-) Ve nerde olursam olayım beni mubarek kıldı… Hayy olduğum sürece salat’ı (namaz’ı) ve zekat’ı (B sırrınca) bana vasiyyet etti (hükmetti)”.

32-)“(Bi-) valide’me berr (kıldı; doğuranımın hakkına riayet ediyorum);cebbar, şakıy kılmadı.

33-)Doğduğum gün, öleceğim gün ve Hayy olarak ba’solacağım gün Selam bana.

34-) İşte İsa, Meryem Oğlu (budur)… Hakkında şüpheye düştükleri hak söz (ü söylüyoruz).

35-) Ma kâne lillahi en yettehıze min veledin subhanehu, İZA KADA EMREN FEİNNEMA YEKULÜ LEHU KÜN FEYEKÛN;

Çocuk (doğurulacak nesne) edinmek (kendinden gayrı vücud olmayan) Allah için olacak şey değildir; O, Subhan’dır!… BİR İŞİN OLMASINI HÜKMEDERSE ONUN İÇİN YALNIZCA “OL” DER; O OLUR. (Meryem Sûresi; B Meal)

* * *

Allah’ın hayat, ilim, kudret ve diğer tüm sıfat ve isimlerinin mâneviyatı olan melekî güç Rûhu’l-emîn Cibrîl a.s. (Cebrâil) genç bir erkek sûretine bürünerek ırmakta Hz. Mûsâ’nın gerçek şeriatına uyarak gusleden (boy abdesti alan) Hz. Meryem’e göründü.

Hz. Meryem gelen delikanlının kötü bir niyet taşıdığını doğal olarak düşünüp korktu. O şartlar içinde ırmakta tek başına çıplak (üryan) halde bulunan bir bayan, karşısına aniden çıkan bir erkeğin niyetine zorla cinsel birleşmekten başka hiçbir anlam veremezdi.

İffetli bir velî olan Meryem şer’î nikâh (toplumsal onay/yasal onay/evlilik kurumu) oluşmadan gerçekleşecek olan cinselliği iman, akıl ve Mûsâ’nın gerçek şeriatı adına kabul etmeyecek yapıda idi. Tüm iç ve dış güçlerini toplayarak o delikanlının elinden kurtarması için Allah’a sığınarak:

“… Muhakkak ki ben, (B sırrıyla) Rahmana sığınırım senden… Eğer takıyy (çok korunan, tecerrüd eden) isen” dedi.

Meryem’in “B” sırrı ile Allah’a sığınması… Allah’ı kendisini bu zorluktan kurtaracak bir tanrı/ilah gibi düşünmesi değildir. Eğer böyle düşünseydi “B” sırrı ile Allah’a sığınmış olmazdı.

51-) Ve la tec`alu meAllahi ilahen ahar* inniy leküm minhu neziyrun mübiyn;

Allah ile beraber başka bir ilah (vücud, müessir) oluşturmayın… Muhakkak ki ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. (Zâriyât, 51/50; B Meal)

Hz. Meryem bu âyetin sırrı (hükmü) ile kendisindeki Allah’ın sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini tam olarak tecellî ettirmeye başladı. Yâni kendisini “madde dünyasının” sınırlılığından üst boyutlarının güçlerine taşıdı. Böylece kendisine kötülük yapmayı düşünen delikanlı ile bulunduğu boyutları ayırdı. Delikanlının madde boyutunda kalması gerekiyordu ve kendisini algılamaması gerekiyordu. Fakat üst boyutlarda da delikanlıyı kendisine bakarken görünce onun bir “melek” olduğunu idrak etti.

Hz. Meryem kendisindeki Allah mânâlarını tam tecelli ettiremeyecek zayıflıkta olsaydı “Allah’a tam sığınma gerçekleşmez” ve delikanlının “melek” olduğunu da çözemezdi. İçindeki korku ve şüphe gitmezdi. Kesret (madde) boyutunda kendisine yardım edecek bir tanrı/ilâh düşünür dururdu. Bu durumda “melek”den etki eden yâni üflenen (nefh olunan) ruh, madde dünyasının endişe, korku ve şüpheleriyle karışarak “korkunç görünümlü” bir çocuk (İsâ) olarak tecellî ederdi. O çocuk da Allah’ın Zât’ını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini tam olarak açığa çıkaramazdı. Konuşması Hak üzere olmaz ve herkes ondan kaçardı.

Fakat Hz. Meryem İnsan-ı Kâmile olmak bakımından Allah’a “B” sırrı ile tam sığınmıştır. Cebrâil’in fiziği düzgün ve güzel bir delikanlı olarak görünmesi ve Allah’ın emri ile “birleşme/sperm” olmadan bir çocuk sahibi olacağını haber vermesini hemen anlamıştır.

Cebrâil’in tecellisi Hz. Meryem’in iç dünyasındaki bir duâsının sonucudur. Meryem ulaşmış olduğu Allah hakikatini… Allah hakikatinin mânâsından uzaklaşmış olan Yahudi toplumuna beyan etmek istiyordu. Fakat bir kadını Rasul (Allah’ın hakikatini beyan eden bilinç) olarak kabul etmeleri mümkün değildi. Meryem de kendindeki hakikati tam olarak açığa çıkaracak erkek bir evlât arzu etti.

O dönem için Yahudilerde Meryem ile evlenebilecek erkeklerin hiç birisinde yeterli “hakikat ilmi” mevcut değildi. Yetersiz birisi ile evlense doğacak çocuğun kapasitesinde daralma olacak ve Meryem’in ilmi tam olarak tecelli edemeyecekti.

Meryem Allah’ın “tekvin/yaratma” sıfatının sırlarına sahip bir İnsan-ı Kâmil ve Kâmil Velî olduğu için babasız bir çocuk tecellî ettirmeyi düşündü. Bu düşüncesi kendi özündeki Allah isminin sonsuz mânâlarını açtı ve kendi duâsını karşısında “Cebrâil” olarak buldu. İlk anda beşeriyeti gereği korktu fakat bu korku ve şaşkınlığı çabuk geçti.

Çocuğun gelecekteki hâlini nasıl tasavvur ettiyse Cebrâil’i o sûrette gördü yâni genç bir delikanlı sûretinde gördü.

Meryem üst boyutların bu gerçeklerine göre babasız olarak bir çocuğun “tekvinini/yaratılışını” mucize olarak başlattı ve sonucunu madde dünyasında madde dünyasının koşullarına göre yaşamaya başladı.

Kur’an İsâ’nın bu gerçeğini insanın daha iyi tefekkür edebilmesi için hem tarihi olay yönü ile hem de mânâ yönü ile misallendirerek beyan etmiştir.

* * *

42-) Hani melaike dedi ki: “Ya Meryem (Aliye; Âli kadın) !.. Muhakkak ki Allah, seni ıstıfa etti/seçti, seni tertemiz kıldı ve alemlerin kadınlarına (ıstıfa yollu; çalışma gerekmeden) üstün kıldı.

43-) Ya Meryem, Rabbına kanit ol (Rabbine, onun ibadetleri ile itaat et), secde et ve rüku edenlerle beraber rüku et.

44-) İşte bu (nlar) sana vahyetmekte olduğumuz ğayb haberlerindendir… (Yoksa ki) “Meryem’i, onların hangisi kefil olup himayesini üstlenecek” diye kalemlerini attıklarında, sen onların yanında değildin… (Bu konuda) tartışıp yarışırlarken de sen onların yanında değildin.

45-) Hani melaike şöyle dedi: “Ya Meryem, Allah kendisinden bir Kelime’yi (B sırrınca) sana müjdeliyor… O’nun ismi, el-Mesih (ki ondan maksad) MeryemOğlu İsa’dır… (O Mesih) dünyada’da ahirette de Veciyh (şan ve şerefi ziyadesiyle yüce; her iki boyutta O’nu üstte-yüzde tutan kuvvelere-ruha sahip) ve mukarrebun (yaklaştırılmışlardan)’dandır.

46-) Beşikte ve kehl’de (30-50 arası yaşta) insanlara konuşacaktır… Ve (O) salihlerdendir.

47-) (Meryem) dedi ki: “Rabbim nasıl benim bir çocuğum olur, bana bir beşer dokunmamış olduğu halde?”… (Allah) buyurdu: “İşte böyle, Allah dilediğini yaratır… (O) bir işin olmasını hükmederse ona yalnızca <Ol! der; o da olur.

48- O’na Kitab’ı, Hikmet’i, Tevrat’ı ve İncil’i ta’lim edecek.

49-) (Onu) İsrailOğullarına (şöyle diyecek olan) Rasûl yapacak: “Hakikaten ben size Rabbinizden (B sırrınca) bir ayet/mucize olarak geldim/getirdim… Ben size çamurdan kuş şeklinde (bir şey) yaratırım; onda nefhederim (Can üflerim) de Bi-iznillah (Allah’ın izniyle o gerçek) bir kuş olur… (Anadan doğma) körü ve alacalıyı iyileştiririm… Bi-iznillah ölüleri diriltirim… Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi de (B sırrınca) size haber veririm… Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için gerçekten bir ayet/ibret vardır.

50-) Tevrat’tan önümde (ellerimin arasında) bulunanı tasdik ediciyim… Size haram kılınanların bazısını sizin için helal edeyim diye (irsal olundum)… Rabbinizden (B sırrınca) bir ayet/mucize olarak size geldim… (O halde) Allah’dan ittika edin ve bana itaat edin.

51-) Muhakkak ki Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir… O halde O’na (Rabbiniz olan Allah’a) kulluk edin… İşte bu sırat-ı mustakıym’dir.

52-) Vaktaki İsa onlardan küfrü hissedince şöyle dedi: “Kimdir ensar’ım (yardım edicilerim) Allah’a (giden yolda) ?”.. Havariler dedi ki: “Biz’iz ensarullah/Allah yardımcıları… İman ettik (B sırrıyla) Allah’a… (B sırrınca) Şahid ol, doğrusu biz müslimleriz.

53-) Rabbimiz (B sırrıyla) iman ettik inzal ettiğine ve Rasûlüne de tabi olduk; bizi şahidlerle beraber yaz.

54-) Bilfiil mekr işlediler (helak etmek için tuzak kurdular)… Allah da mekr yaptı (tuzaklarını iptal edecek kuvveleri galip getirdi)… Allah mekr yapanların en hayırlısıdır.

55-) Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ya İsa seni, BEN vefat ettireceğim (fiziki ölümünü gerçekleştireceğim), seni kendime ref’edeceğim (yükselteceğim), seni bilfiil kafir olanlardan (gerçeği reddeden perdelilerden) tertemiz edeceğim ve sana tabi olanları kıyamete kadar kafir olanların fevkınde kılacağım… Sonra merci’niz/dönüşünüz banadır; ihtilafa düştüğünüz hususlarda, aranızda Ben hüküm vereceğim. (Al-i İmrân/B Meal)

* * *

Meryem’in korku ve endişe hali (kabz hali) geçince sadrı (göğsü, bilinci) genişledi (inbisat oldu), ferahladı (inşirah başladı).

Bu ferahlık ve genişlik ânında Cebrâil Allah’ın “İsâ” mânâsını Meryem’in “yumurtasına” nefh etti, yâni mânevî güç olarak etki ettirdi. Ve Meryem’in rahmindeki yumurta (öz) böylece spermsiz (eşeysiz) olarak aşılanmış oldu.

Aşılanma olayı Meryem, Cebrâil, Allah ismi ile tarif olunan “üç varlık” arasında geçmiş gibi anlatılmaktadır. Fakat tüm tecelli Meryem’in kendi özünde gerçekleşmiştir. Bu anlatım bir gerçeği fark ettirmek amacı ile mecaz yollu, misalî bir yöntemdir. Her şey Meryem’de başlamakta ve Meryem’de bitmektedir. Çünkü Hz. Meryem Allah ismi ile işaret olunan tek varlığın tüm mânâlarının tecelli ettiği bir İnsan-ı Kâmildir.

171-) Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın… Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin… Meryem Oğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir… O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)… O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin… (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)… Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin… Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)… Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan… Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur… Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir.

172-) Ne Mesih (İsa) ve ne de Mukarreb Melaike Allah’a bir kul olmaktan asla çekinmezler (Allah ismiyle işaret edilenin dilemiş olduğu manaları açığa çıkartan bir mahaldirler, bundan da çekinmezler, zira kayıtlanma kaygısı yoktur)… Kim O’nun ibadetinden burun kıvırıp (benliği ile) uzak olur ve kibirlenmeyi dilerse (iyi bilinsin ki O) onların hepsini kendine haşr edecektir. (Nisâ, 4/171,172; B Meal)

Cebrâil’in “kelimeyi” yâni Allah’ın ilmini/vahyini Resullere aktardığı gibi Allah Kelâmı (Kelimetullah) olan İsâ’yı da Meryem’e aktarmıştır. Resuller de bu misale göre Allah’ın mânâlarına harf, kelime, cümle, sûre elbiseleri giydirerek ses ve ya yazı ile ümmetlerine aktarırlar.

15/2. BÖLÜM SONU

BU YAZI DİZİMİZ YORUMSUZ BLOG’UN YENİ ADRESİNDE DEVAM ETMEKTEDİR »

Kemal Gökdoğan

http://yorumsuzblog.adrese.com

kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

2 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (15/1. Bölüm)”


  1. 1 niyazi 3 Haziran 2008, 9:43

    “Allah Ekber”i yaşayarak “salat”a [namaza-yönelişe] girip,”B-ismillah”la gerisini getirebilenler ne mübarektir.. Bu mübarekliği yaşamayı Allah cümlemize nasip etsin.. İSA bilincini açığa çıkartabilenlerden eylesn..

  2. 2 ruhum latife 3 Haziran 2008, 11:15

    Allah razı olsun.. çok harika bir anlatım olmuş…
    ruh-i a’li olduğunuzun farkına varasınız inşallah ve aminnn..
    ****

    engin bilgisi olan bir büyüğümden öğrendiğimi yazmak istiyorum kısaca.

    adem toprak tan yaratıldı, evet ama havva adem’den yaratılmıştır..
    yani “havva insan dan yaratılmıştır” demişti..

    bende bu konu üzerinde o vakitler düşündüğümde kendimce şunu yakalamıştım ki benimki tevratta ki tarife de uyuyor sanırım..

    masallar ve efsanler aslında hep aynı şeyi anlatırlar zaman göre hep yeni bir şey-masal söylenmiş ve mecazlanmıştır diye düşündüğümden:
    kerem ile aslı yı ruh ve nefs olarak hayal ederim..
    * arzu ile kamber’ide adem ve havva …

    adem kamberse o’nun kamburundan havvası (hevası-nefsi) çıkmıştır.. ve adem topraktandır ve kamber adem toprağa bakar..
    havva daima havaya nazar eder…:) (burada hz mevlanayı anmak isterim..
    “kadın mahluk değil adeta halik tir” der ki hz. Meryem a.s’a da uyar diye düşünmektekteyim..
    bunu gene üstteki zat ın bilgileri ile düşünmüşümşüdür.. çünkü kendisi erkeğin de hamile kalabileceği zamanlar geleceğini ve hamileliğini-bebeğini ise sırtında taşıyacağını söylemişti…
    *************

    acizane bebek bahsinde ise doğacak bebeğin zaten var olduğunu ve işlem gerçekleşmeden önce bile anneye geldiğine inanıyorum… hz. meryemdeki olayın halen daha allah ın lutfü ile devam ettiğine de inanıyorum inşallah..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: