“Edep” ve “Yazarlık”

“GÖR ZAHİDİ KİM SAHİBİ İRŞAD OLAYIM DER, DÜN MEKTEBE VARDI BUGÜN ÜSTAD OLAYIM DER.” (Rûhi)

 

Üç-beş yaşındaki çocuk der ki, “Her şeyi ben yapacağım”.

Çocuk biraz büyür sekiz-on yaşına girer ve, “Her şeyin en iyisini babam ve annem bilir, ben fazla bilemem”..

Ardından ergenlik ve delikanlılık çağı gelir. Çocuğun değer yargıları da yeni bir çağa girmiştir. Ve şöyle der; “ Annem ve babam eski kafalı olmaya başladı, her şeyi bana sorsalar ben en iyisini tarif edeceğim”.

Orta yaş çağında tekrar anne ve babanın düşüncelerine saygı başlar.

Ellili yaşlarda anne baba 70’e, 80’e merdiven dayamıştır. Çocuk anne ve babasının tecrübelerine, hâtıralarına saygı duyup onlardan dersler çıkarmaya başlar. Kendi çocuklarına da anlatır…

Bizim de yaşımız elliye doğru ilerliyor. Elliden sonra neler düşüneceğimi şimdiden kestiremiyorum. Ama şunu söyleyeceğime eminim:  “Keşke yaşasalardı da her şeyi onlara da sorup sonra kendim karar verseydim”. Çünkü çevremdeki büyüklerim bunu söylüyor.

Bu yaş dilimlerini anlatmaktaki amacım, tasavvuf ve dinin gerçekleri hakkında öğrendiklerimizi dilimizin döndüğünce yazmak konusuna bağlamaktır.

Yazarlıkta da; çocukluk, delikanlılık (hem erkekler için hem kızlar için), olgunluk, yaşlılık gibi dönemler vardır. Yazarların eserlerinden bu dönemleri anlayabiliriz. Mimar Sinan’ın Şehzâde Camii’ne çıraklık, Süleymaniye’ye kalfalık ve Selimiye’ye ustalık eserim dediği gibi yazarların da bu aşamaları mutlaka olur.

İlk eserinden son eserine kadar tarzını ve gücünü hiç değiştirmeden yazanlar çok azdır. Onlar gibi olmak “Allah vergisi”dir. Başka bir açıklama aklıma gelmiyor. Örneğin “Tecelliyat” isimli kitabın üzerinden dile kolay “kırk” yıl geçmiş. Mânâlar ve ifâdeler hâlâ aynı tarz ve aynı güçte. Değişen bilim ve kültür ortamına göre “değişmeyen öz” zamanın idrâkine en güzel şekilde sunuluyor.

Her yazarın aradığı, olmak ve ulaşmak istediği örnek model budur. Fakat biraz önce de değindiğim gibi “Allah Vergisi” dışında söyleyecek bir şey aklıma gelmiyor. Kişisel azim, gayret, irade ve çalışma gibi yönleri ve “taşlanmalara sabretmek” unsurlarını “Allah Vergisi”nden ayırmak da mümkün değildir. Doğum sancısı çekmeden mutluluk gelmez …

“Her şeyin en iyisini biliyorum” çağlarından kalma “deneme defterlerimi” kırkımı geçtikten sonra tek kibritle yaktım. Yaklaşık beş yüz sayfalık üç metod defter üç dakikada yandı bitti.

Yirmili yaşlarımda tasavvufu ve felsefeyi değerli hocam Prof. Nihat Keklik’e tarif ediyordum (???). Aklı ve ilmi ile  “İslâm Düşüncesi Tarihi”ne çok büyük hizmet vermiş olan hocam sadece şunu söylerdi : “Ben altmış yaşındayım ve hâlâ talebeyim… Evlâtlarım siz de hiçbir zaman öğretmenliğe terfi etmeyin… TALEBE olarak kalın fakat TABELA olmayın”.

Talebenin sürekli öğrenen, tabelanın ise havalarda askıda kalan sabit yazı tahtası olduğunu izah eder ve Fakülte odasında kendi eliyle demlediği kahveyi bizlere ikram ederek kapısına kadar arkamızdan uğurlardı.

Ne zamanki yaşımız kırkını geçti… talebe olduğumuz aklımıza geldi. Ve havalardaki askılarımızdan, tabelalıktan kurtulmaya çalıştık. En büyük ilim hazzının “her zaman bir üstâda talebe olmak” olduğunun tadını, damağımız yeni yeni hissetmeye başladı.

Bu değerli ortamda yazmaktaki amacım daha iyi öğrenmek ve daha iyi “öğrenci” olmaktır. Yazdıklarıma sonra bakıyorum… ve diyorum ki; “Burada bu hatayı nasıl yapmışım?… anlam boşluklarını nasıl bırakmışım?… bir günde yazdığım bu makaleyi bir hafta mayalanmaya bıraksaydım daha iyi olurdu, köpüklerini temizlerdim, imlalarını düzeltirdim…” Fakat o zaman da hiç yazı çıkmaz hâle geliyor. Yazılanı yayınlamazsan öğrenciliğin ilerlemiyor. Amacım yazdıklarımı yayınlamak ve öğrencilik zevkine devam etmektir. Hedefim ise Allah’ın taktir ettiği son nefese kadar “talebe olarak kalmak”tır.

Aşağıya NEO rumuzu ile yazılmış güzel bir yorumu olduğu gibi “kopyaladım” ki “öğrencilik” sıfatımı sürekli hatırlatsın…

Daha aşağıya değerli şâirlerimizin “incileri”ni dizdim ki onlar da bana uyarıcı olsunlar.

YORUMSUZ BLOG’un “ücretsiz yazarlık sanatı ve ücretsiz okurluk sanatı” ortamına katıldığım için çok mutluyum. Ortama yeni katılacak olan arkadaşlarımızla aynı sınıf sıralarında yâni internet ekran sayfalarında “sürekli” öğrencilik yapmayı heyecanla bekliyorum.
*  *  *

Neo Yazmış:
29 Mayıs 2008 20:12

Ben anlamadım Yorumsuz Blog`u.. Bazıları BİLGİ`nin hamallığını yapıyor; bazısı Ego`sunu tatminden öteye gitmiyor; bazısı kedi-fare peşinde; bazısı sırf TEK`lik üzerine düşünce sistemini anlamaya çalışıyor; bazısı Bilgi`li olduğu halde perdeliliğinden dolayı mukallit olarak, Muhakkik olduğunu SAN`ıyor; bazısı Piliç-Kaz metoduyla gün tüketirken de; seyr halinde olup ta yalnızca olanlara MANA yüklemeye çalışanlar ve bu yönde tutum sergileyenlere ne MUTLU!..

Mukallitlere bakıp ta , mukallidan sınıfına biri girince, ‘Welcome to mukallidan class’ diye demesi içten değil!.. Neyse denecek bir çok şey vardı da; Susalım..

esSelam !

*  *  *

ŞÂİRLERDEN İNCİLER:

Dene altunu mihenk taşında
Dahi insanı bir iş başında

-Nerde gölgen, Ey Osman’ın o büyük
Çınarından kalan zavallı kütük. (A. Nihat Asya)
*  *  *

-Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş. (Yavuz Sultan Selim)
***

-Güden çoban sürüyü döndürünce ters yöne
Geçmez mi sürüdeki topal koyun en öne.(Lâ Edri)
*  *  *

-Söz bilirsen söyle senden ibret alsınlar
Söz bilmezsen sükût eyle seni insan sansınlar.

-Muradını anlarız ol gamzenin izanımız vardır,
Belî söz bilmeyiz ama biraz irfanımız vardır.(Nedim)
*  *  *

-Pek tabi olmaya gelmez terbiyesiz derler
Pek samimi olmaya gelmez saygısız derler.(C. Şehabeddin)
*  *  *

-Mecnun ile bir mektebi-i aşk içre okuduk
Ben Mushafı hatmettim, o Leyli’de kaldı. (Fuzuli)
*  *  *

-Sür çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak
Padişah girmez saraya, hane mâmur olmadan

-Harâbât ehlini hor görme zâhid
Hazineye mâlik ne virâneler var…(Râgıp Paşa)
*  *  *

-İlim bir hucce-i bî sahildir
Anda âlim geçinen cahildir. (Nabi)

Kemal GÖKDOĞAN
http://yorumsuzblog.adrese.com
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

14 Responses to ““Edep” ve “Yazarlık””


  1. 1 Neo 30 Mayıs 2008, 9:51

    Kemal bey,

    Takdir edilenin ve yine takdir edilen ilmin Edeb`i kelimeler ile olcutlenmez. Bu riza lokmasidir, bu lokma mideye indimi ya hazmini yapar; ya da kusturur!..

    esSelam!..

  2. 2 Paris 30 Mayıs 2008, 10:04

    Bu yazı moralimi düzeltti:)
    Toparlanmalı!!!
    Herşey daha güzel ve hızlı ve daha açılımlı olacak diye umuyorum (burAda)

  3. 3 KGökdoğan 31 Mayıs 2008, 2:34

    Değerli Neo,

    Derin tefekküre dayanan “yorumlarınız” bizler için “yeni ufuklar” açma etkisi oluşturdu. Mutlak âdil olan Allahu Teâla Hz.leri hepimize “kaldırabileceği kadar yük” yüklemiştir. Bu yük “bilgi, ilim ve irfan”da da adalet iledir. O (c.c.)… biz kullarına aslâ zulmetmez. Ancak biz kapasitemiz dışındaki ilme tâlib olursak… kendimize zulmetmiş oluruz.

    Neo rumuzu ile “kapasitesi yüksek olan ilminizi” dile getirmeniz ve “gerçek basiret” ile değerlendirmeler yapmanız umarım nasibi olan herkese yararlı olmuştur.

    Kapasitemiz gereğince… sadece bilgisinde oyalanacağımız “rızâ lokması”nın hazmi için… ve çevremizdeki değerli dostlarımızın üzerine hazmedemediğimiz lokmaları kusmaktan Allahu Teâla’nın sonsuz merhâmetine sığınıyoruz. Bizlere duâ edin. Çünkü mü’minlerin duâsı makbul, bedduâsı keskin bir kılıç gibidir.

    En güzel selam ile… Selamlarımı ve saygılarımı arz ederim.

    Güvenlik kodu: vefaa

  4. 4 mert 31 Mayıs 2008, 1:24

    Kemal bey her zamanki mütevaziliğinle güzel bir özeleştiri yapmış. Bir anlık sarhoşlukla kendimizi zaman zaman bir şeyler olduk sanmıyor muyuz? Çok güzel bir yazı olmuş ellerinize, gönlünüze sağlık.

    ŞÂİRLERDEN İNCİLER

    Her konuşan, çok bilen değil
    Her duyan, dinleyip öğrenen değil
    Her bakan, görüp sırrına eren değil
    Her bilen, hissedip yaşayan değil. (Sabahattin Zorlu)

  5. 5 veysel 31 Mayıs 2008, 8:12

    Yazarlığınız için teşekkürü bir borç bilirim size sayın GÖKDOĞAN. Sürekli değil belki ama elimden geldiğince kaçamak ta olsa buraya gelip sizlerden birşeyler alabilmek umuduyla, bulunmak aranızda beni mutlu ediyor. Siz değerli OKUMUŞ yazarlar sayesinde nasibime ne düşüyorsa onu alıp çıkıyorum. Bazen kendimi öylesine kaptırıyorum ki (AZARLIK heyecanı olsa gerek!) içimden birşeyler eklemek isteği oluşuyor.

    Beni çoğu zaman arkadaşlar yanlış anladılar, kimileri üstü kapalı da olsa aşağılar niteliklerde sözler yazdılar. Burada hepimiz öğrenciyiz birbirimiz için. Sende olanı bana alıyorum ya da anlamaya çalışıyorum, bu arada bende gelen var ise BİRLİK adına yazıyor PAYLAŞIYORUM. Ben daha öğrenciliğe ilk adımlarımı attım mı diye sorup duruyorum her düşünüşümde. İçinden çıkamadığım hallerde etrafımda sizin gibi değerli DOSTları bulamadığımda kendim kendime yetmeye çalışıyorum. sığınıyorum RABBİME, zamanı düşünüyorum, ama aslında öYle bir kavram yokmuş.
    Her an düşünebilmenin ötesini düşünmeye çalışıyorum, orada tıkanıyor yollarım, biçare geri dönüyor ellerim işinin başına.

    Ben de senin gibi eski düşünüşlerimi yazardım da şimdilerde okuduklarımın ne kadar ÇOCUKSU olduğunu görüyorum ama bende değişmeyeN biR özelliği vardı yazılarımın ilk yazımda da, şimdiki son yazımda da aynı duyguları aktarıyordum, yüreğimin derinliklerinde gelen.
    HEPİMİZ BİRİZ, KARDEŞİZ, PAYLAŞMALIYIZ, BU DÜNYA HEPİMİZE YETER, bırakalım düşmanlıkları, ayrılıkları, ayrımcılıkları, mezhebleri, dinler, hepimizi YARADAN BİR ise(ki şüphe yok aksi taktirde KAOS OLUR) BİRliği birlikte bulalım.

    Yazılarımın özet kısımları bunlar işte, şimdi ne kadar farklı yazabiliyorum bilemem ama hala aynı acemiliğim ve cahilliğim devam etmekte. Çünkü değişen tek şey yaşımın ilerlemesi sonucu belki de TÜRKÇEMe giren yeni kelimelerden ibarettir, ya da duygularımın yoğunlaşması, düşüncelerimin derinleşmesi, arayışlarımın dallanıp budaklanması!

    Şimdi aklıma gelen bir sözle tamamlamak istiyorum sözlerimi. İÇİNDE OLACAK hakikat insanın, her yaşta her halde ve her düşüncesinde ya da düşüncelerinin eseri olan her yazısında…
    Sen ve sen gibi değerli düşünür-yazarlar, bizleri de yanlarınıza alabilmek için çırpınıp duran zatlar. TEŞEKKÜRLER…

  6. 6 Arda Kumru 2 Haziran 2008, 5:54

    Selam…
    Birkaç gün önce 2. bir yorum yollamıştım nezaketli ve sorgulayan ne var ki site yöneticileri Kemal beyi sorgulayan metni uygun görmediler ki yayınlamadılar. Belki bunu yayınlarlar…

    “Yazınızda “ALLAH VERGİSİ” diyorsunuz… Bunun “DATA” ve takdir eden kim yönünden açıklamasını da yaparak umarım bizi aydınlatmak lutfunda bulunursunuz.
    Zira başında beyin yerine “İPOD” taşıyıp, “yüklenen” “dedi-kodu”ları, ezberlediklerini tekrar ederek taşımak yerine, “İNSAN” olmak istiyorum.
    Saygılarımla.
    * * *


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    Sn. Arda Kumru,

    Yayınlamadığımız yorumunuzla ilgili olarak; aynı gün niçin yayınlamadığımızın açıklamasını yapan bir e-postayı, sistemimize yazdığınız adresinize göndermiştik ve bu adrese ulaşamadığından geri gelmişti.

    Sizden ricamız size ulaşacağımız bir adresinizi bize bildirin o mesajımızı
    aynen gönderelim size.

    Bir alternatif de var: Yayınlanmadığını söylediğiniz yorumunuzun,
    yayınlayamayacağımız bölümlerini keserek yayınlayabiliriz..

    Sizden cevap bekleyeceğiz..:) Saygılarımızla

  7. 7 infinity 3 Haziran 2008, 1:09

    Gelen ağam, gidene paşam…

    Yorumsuz okurları bloglara güzel yorumlar yazıyorlar, ama yakışmadı Yorumsuz Blog okur yazarlarına…

    Benim yakın takip ettiğim […]… Bu yola gönül vermiş abilerimizdi, ama nerdeyse onların gidişine hiç kimse ne tepki gösterdi ne de üzüldüğünü belirtti. Birileri gider, birileri gelir nasıl olsa…

    İşte bizim tipik duyarsızlığımız, vurdum duymazlığımız… tipik halk örneği işte…

    Demek ki yola bu kadar değer veriyoruz, yorumcu arkadaşlar üzüntülerini belirtse ve yinelese sanıyorum onlar da duyarsız kalmazdı. Ama hak etmeyene gerek te yok zaten…

  8. 8 KGökdoğan 3 Haziran 2008, 5:26

    Sn. Arda Kumru’nun fark etmeme vesile olduğu “acı gerçek”

    Soru:
    “Yazınızda “ALLAH VERGİSİ” diyorsunuz… Bunun “DATA” ve takdir eden kim yönünden açıklamasını da yaparak umarım bizi aydınlatmak lutfunda bulunursunuz.”

    Önce TAKTİR konusuna cevap vermek istiyorum.

    1. Cevap:
    Sorunuzun cevabı aynı zamanda İbn Arabî hz.lerinin Fusûsu’l-Hikem kitabının da ana tezidir. Her bölümde bu konu anlatılmıştır. Dilerseniz Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı yayınlarından çıkan dört ciltlik Ahmed Avni Konuk şerhini okuyabilirsiniz.

    2. Cevap:
    Nâzik sorunuza adı geçen kitaptan anlayabildiğim cevabım: Takdir eden Hz. Allah’ın zâtıdır. Takdir olunan ise her birimin ezelî ilim tarafından bilinen potansiyel mânâlarıdır.

    Sorunuz çok hassas bir mevzudur. Kaza ve kader konusudur. Bu konuda kendi keşfimin ve direk ilmimin olması imkânsızdır. Sâdece benim değil… Resul ve Nebî olmayan tüm insanlar doğuştan bu ilmi getiremezler. Bu ilim Resullerden ve Nebîlerden “duyularak” yâni “ilmel yakin” olarak öğrenilir. Yaşantısı ise “Allah vergisi”dir. Ancak çok nâdir zâtlarda tecellî eder.

    Bu ilim hakkında “taklit ehli” olmak zorunda olduğum için “kişisel görüşüm”de yoktur. Bu ilmi direk olarak Allah’dan alan Hz. Muhammed a.s.’ı ve O’nu anlayanları anlayabildiğim kadarı ile taklit etmeye çalışıyorum. Başka çârem yok.

    Taklit ettiğim ilmi akıl ve iman kapasitem kadar araştırıp (tetkik edip) öğrenmeye mecâzen “tahkik” denildiğinin de farkındayım. Bu mecâzi tahkike ne kadar “kişisel görüş” denilebilir?

    (Zira başında beyin yerine “İPOD” taşıyıp, “yüklenen” “dedi-kodu”ları, ezberlediklerini tekrar ederek taşımak yerine, “İNSAN” olmak istiyorum.)

    Sizin bu güzel temenninize ben de aynısı ile katılıyorum.

    Sizden gelen iki yorumun cevâbını hazırlamak için “dört saatlik” yoğun bir araştırmaya girdim. Ve dört saatin beni getirdiği sonuca bakınız lütfen. Acı ama gerçek:

    HZ. RESULULLAH A.S.’IN DÜNYAMIZA GETİRDİĞİ İLMİ “TETKİK” ETMEYE ÇALIŞTIĞIM İÇİN… MECÂZEN DE OLSA “İNSAN” DENİLMEYE RÂZIYIM.

    Sizin sorunuz olmasaydı kendi şahsıma âit olan bu acı gerçeği bu kadar dikkatli olarak fark edemeyebilirdim.

    Allah râzı olsun.

    Sn. Arda Kumru’nun ALLAH VERGİSİ ile ilgili sorusuna ise Fusûsu’l-Hikem Yorumlu Özeti 15/1. Bölüm’den bir alıntı ile açıklık getirmek istiyorum.

    (((… Allah ismi en geniş ve kuşatıcı olan isimdir. Bütün Nebîlerin ve kâmil Velîlerin Rabb-i hassıdır (öz ismi, öz rabbidir). Bu ismin mânâları büyük zâtlardan fiilen açığa çıkar.
    Avam (Nebî ve kâmil Velî olmayan) insanlarda da Allah ismine mazhar olmak potansiyeli vardır. Fakat genellikle bedensel ihtiyaçlar, bedensel şan ve şöhret peşinde koşarlar. Özlerini disiplinli bir yaşam ile denetleyerek Allah’ı tanıma ilmine yöneltmezler, ilgisiz kalırlar. Nefsin sıfatlarını arıtmakta tembel ve gevşek davranırlar. Tüm bunların sonucunda da potansiyellerinde var olan Allah isminin tecelliyatı gerçekleşmez, fiilen açığa çıkmaz.
    Avam öldükten sonra kendindeki bu potansiyel özelliği anlar. Fakat iş işten geçmiştir, tekrar dünyasal boyuta, bedensel yaşama dönmek olanaksızdır. Âhirette ise potansiyel güçlerin açılımı durur. Bu pişmanlık bir hadisde ve âyetlerde şöyle beyan edilmiştir:
    “Ölen herkes pişman olacaktır. İyi kimse, daha çok iyilik yapamadığına pişman olacak, kötü kimse ise, kötülükleri terk etmediğine pişmanlık duyacaktır.” (Hadis)

    99-) Hatta iza cae ehadehümül mevtü kale Rabbirciun;
    Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni geri döndürün”.

    100-) Lealliy a`melü salihan fiyma terektü kella* inneha kelimetün huve kailuha* ve min veraihim berzehun ila yevmi yüb`asun;

    “Ta ki terketmiş bulunduğum şeylerde (ihmal ettiğim vahdet’e-sistem’e uygun amellerde, iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda, onların yerine; geride bıraktığım dünyada, bedende) salih (sünnetullah’a uygun) amel yapayım”… Hayır (asla mümkün değil), bir kelime ki onu kendisi söyler (sistem’de yeri ve geçerliliği yoktur)… Arkalarında (eğer geri dönüş mümkün olsaydı ‘önlerinde’) ba’solunacakları güne kadar bir berzah (engel, perde, aralık, boyutsal başkalık) vardır (geri dönemezler?; reenkarnasyon da mümkün değildir). (Mü’minun ; 99-100; B Meal) …)))

    Selam ve saygılarımı sunarım.

    Güvenlik kodu: terapii

  9. 9 Arda Kumru 3 Haziran 2008, 6:59

    Muhterem Gökdoğan…

    Belki de anlayışım biraz sınırlı ise de […], gene de müsaadenizle sormaktan kendimi alamıyorum..
    “Zat” üzerine tefekkür olmayacağına göre… “ZAT”ın takdirinden söz etmek olanaksızdır, diye düşünüyorum. Bu durumda konuya “Allah” ismi açısından yaklaşmak da insanı sayısız perdeler arkasına çekmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü muhakkik olmayan veya taklit ehli olan diye tanımlananlar henüz “LA ilahe” diyememiş olanlardır. Bundan dolayı da hep öteleme yaparlar!…
    “DATA” eğer holografik gerçeklik kapsamında her birimde o birimin özünde mevcut ise, birim “DATASININ SEYRİ” ise; bundan birimin kendi özünden gelen bir takdir ile karşı karşıya kalırız gibi geliyor bana.

    “Allah” ismiyle işaret edileni “Ekberiyet”i itibariyle düşünmeyi (tenzih) bir yana bırakırsak… Bu ismin her birimi TÜM yapısıyla tanımladığını fark ederiz diye anlıyorum.
    Bu durumda “DATA” -ki esmaül hüsna ona işaret etmektedir üstadın yazdıklarından anladığım- her birimizin hakikati olarak varlığımızın oluşumundan itibaren hükmünü-takdirini açığa çıkarmaktadır içimizden-özümüzden gelen bir biçimde…

    Bahsettiğiniz kitapları okumuştum… Ama onların mecazla anlattıklarını deşifre etmem ve olayı tabiri caiz ise zahirle bütünleştirmem ancak Üstad’ı okumaya başladıktan sonra oldu.
    Biz olaya hep dışardan içeriye doğru bakmakla anlamaya çalıştığımız için hangi anlayışa gelirsek gelelim hep ötelemekten kurtulamıyoruz sanırım.
    Oysa bize yenilen diyen, hep “DATA”dan, “dolayısıyla”DATAMIZDAN” açığa çıkana bakın tavsiyesinde bulunmaktadır.
    Eğer bunu farkedip anlayabilirse, o zaman takdir eden ve edilen, seçen-seçilen ikilemlerinden kurtulup, 40 yıl önceki tecelliyatta 21 yaşındaki bir delikanlının bakışıyla “TEK”in kendini seyrine ulaşmış oluruz. Okyanusum.com da 91 yılında bugün dahi hazmı çok güç olan şeyler anlatıldığını seyrettim. Belki siz de seyretmişsinizdir. Olay hep “DATA”nın sayısız sonsuz açığa çıkışı içinde bizim yerimizden söz ederken… Diğer taraftan da “DATAMIZ”ın seyri halinde nelerin bizden açığa çıkışını anlatıyor gibi geldi…
    Neyse… Sözü çok uzatıp zamanınızı aldım. Haddimi aştıysam özür dilerim. Elbette ki yanlışlarımı fark ettirmekten geri kalmıyacaksınız. Şimdiden teşekkürlerimi sunarım.

    Not: Yayınlanmayan yazımda size hitaben şunu yazmıştım:
    [….]
    Geçmiştekileri en gizlilerde çok büyük sırlar dedikleri Üstadın kaleminde internetten kitaplardan tüm dünyaya yayıldı… Ama ben yazmadıklarının bunların da çok ötesinde olduğuna inanıyorum yazdıklarına bakarak.
    Neyse çok uzatmayayım…
    Korkulu rüya görmektense uyanık yatmak hayırlıdır diyenlere de saygım sonsuz…
    Lutfen bu kardeşinizi de hoş görün yazdıklarından dolayı. Yazmaktan amacım kimseyi eleştirmek değil konuya bakış açımı anlatmaya çalışmaktı.

  10. 10 KGökdoğan 4 Haziran 2008, 8:20

    Sn. Arda Kumru’nun ârifâne, ilim ve bilgi yüklü cevabına çok teşekkür ediyorum.

    (“Zat” üzerine tefekkür olmayacağına göre… “ZAT”ın takdirinden söz etmek olanaksızdır, diye düşünüyorum. Bu durumda konuya “Allah” ismi açısından yaklaşmak da insanı sayısız perdeler arkasına çekmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü muhakkik olmayan veya taklit ehli olan diye tanımlananlar henüz “LA ilahe” diyememiş olanlardır. Bundan dolayı da hep öteleme yaparlar!…)

    (Sn. Arda Kumru’nun ârifâne yorumundan alıntı)
    ***
    Hassas konuları, meselâ, takdir edeni ve takdir olunanı iki ayrı varlıkmış gibi anlatma ve yorumlama nedenimi şöyle açıklayabilirim:

    Halk dilinde bir tâbir vardır: “Arı kovanına çomak sokulmaz” denir. Bunun için arıcılar kovanı açmadan önce arıları tütsü (duman) ile sâkinleştirirler. Yine de hızlı hareket etmezler. Ağır çekim film gibi yavaş yavaş petekleri alırlar, boş petekleri yerleştirirler.

    Arılarla iletişim kurmanın yolu; sâkinleştirmek, âni hareketlerle arı toplumunu gâleyana getirmemek ve işlemi tamamlamaktır.

    İnsan toplumu da arı kovanı gibidir. Arıların “içgüdüleri” insanların da “şartlanmaları” vardır. İnsan toplumunun şartlanmaları dikkate alınmadan, “Akla göre hitap etmek” kuralı dikkate alınmadan “doğruyu”… “çıplak kelimelerle” söylemek, arı kovanına arıları sâkinleştirmeden çomak sokmak gibi olacaktır.

    Kader mevzusunu “takdir eden” ve “takdir olunan” ikilemi ile anlatmak… hem “insanların aklına göre hitap etmek” için hem de “arı kovanına çomak sokmamak” için zâruri bir yöntemdir. Büyük zâtlar hep bu yöntemi tercih etmişleridir. Ancak çok çok az gerçek ilim sâhibi “teklik dilini” kullanmıştır.

    “Tecelliyat” kitabının (ve diğer tüm eserlerinin) dilindeki “teklik” vurgusu çok belirgin olmasaydı ve fark etmek “takdirimizde” olmasaydı… hâlâ okuduğum binlerce kitabı “sırtımda dolaştırıyor” olacaktım. Bu nedenle yazdıklarım hiç kimseye kuru yük olmasın diye kısıtlı yeteneğimi zorlayarak anlatımımın içine “teklik mantığını” koymaya çalışıyorum. Bu tarz, aynı zamanda Kur’an’ın ve hadislerin de iç içe anlamlar mucizesine riâyettir.

    Anlatımın içinde “teklik mantığı” yok ise anlatılan şey “eskilerin hikâyesi”nin aynı tekrarı olur. Zaten kat kat olan perdelere yenilerini eklemekten başka işe yaramaz. Her şeye rağmen, nasıl anlatılırsa anlatılsın; perdelenmeye devam edecekler perdelenecektir, perdesinin kalkması gerekenler perdelerini kaldıracaktır.

    Sistem bütündür… tüm dişliler birbirini çevirmektedir. Fakat dişlilerin tamamına yakını yanındaki dişliyi göremeyecek kadar görme engellidir. Kendi kendine döndüğünü zanneder. Ancak yok denecek kadar az sayıdaki dişli sistemin bütün olarak işlediğini fark eder.

    Allah’ın ezelî ilminde yok hükmünde olan “ilmî sûretler/âyân-ı sâbiteler/mânâlar/birimler” kendi sıfatlarını ve fiillerini (kısaca kaderini) Hakk’a VERİRLER. Hakk’ın zâtî ilmi de “bu verileri” onaylar (takdir eder/hükmeder) ve “yaratır”.

    Bu anlatımda “aktif” olan taraf “birimlerdir. Yâni sistemin düğmesine basan “âyan-ı sâbitedir”. Zât ve âyan-ı sâbite olarak iki unsura ayırmak dahi anlatım içindir. Sistem, sistemin düğmesi, düğmeye basan… ve daha gerisi yine anlatım içindir. Sistem bütündür. Anlatımı “ikili”dir.

    (“ZAT”ın takdirinden söz etmek olanaksızdır) şeklindeki “teklik” anlatım dilinize ve mantığınıza aynen katılıyorum… Fusûsu’l-Hikem’in orijinalini ve “Tecelliyat”ı “okuduğunuzu” daha ilk yorumunuzda ve sorunuzda hissetmiştim.
    ***
    (…Ama ben yazmadıklarının bunların da çok ötesinde olduğuna inanıyorum yazdıklarına bakarak…)

    Belirttiğiniz bu gerçeğe de katılıyorum ve şunu ilâve ediyorum: Şimdiye kadarki yazdıklarına ve anlattıklarına bakarak, “tamam bilgi kaynağının bilgisi bu kadarmış” diyemeyeceğimizi kendisi de belirtiyor. Henüz açığa çıkmayanlara göre açığa çıkmış olanlar ne kadardır? El-cevap: “Sonsuzda bir” kadar dahi değildir… Bilgisinin özünü hiçbir kısıtlama getirmeden “öz” olarak ortaya koyduğundan da eminim. İlmi paylaşmada; kırkda bir zekât kuralına değil de “tamamını hîbe” şeklindeki “fîsebilillah” sünnetine uyduğunu algılıyorum. Teferruatlandırma oranı ise tamamen takdirlerindedir.
    ***
    “…BİRR , evlere arkalarından (B sırrınca) girmeniz/gelmeniz değildir; fakat BİRR, kişinin ittika etmesidir… Evlere kapılarından girin… Allah’dan ittika edin ki felaha erebilesiniz.” (Bakara/189)

    Her akşam üstü alacakaranlık basınca, her hâne (ev) sâhibi penceresinin perdesini içeriden kendisi kapatır.

    Her şafak vakti tan yeri ağarınca, her hâne (ev) sâhibi penceresinin perdesini içeriden kendisi açar.

    İnsanların evlerine girmek için kapıyı çalmak… beklemek… ve izin almak gerekir. İzin çıkmazsa… Konut dokunulmazlığı yasası gereğince kapıyı zorlayamazsın, kapıyı kıramazsın. Eve girip de evin perdesini açamazsın.

    Âriflerin bizlere ikili anlatımı bizim kapımızı çalmalarıdır. Kapıları açmak ya da açmamak bizlere kalmıştır.
    ***
    Âcizâne tüm yazdıklarımız, yorumlarımız, sorularımız ve cevaplarımız bizim gibi “mecâzi tetkikçilerin ve tahkikçilerin” kapılarını çalmak, kapı içeriden açılırsa “bir fincan kahve içerken” muhabbet etmek içindir.

    Yorumlarınızdan, sorularınızdan, sorgulamalarınızdan, cevaplarınızdan ve “işâretlerinizden” çok büyük haz duydum.

    İkili anlatım, tekli anlatım, takdir eden, takdir edilen vs. vs. vs… hepsi de ne içindir? Bunun tek anlamı budur, başka anlamı yoktur… demek için değil. Sizdeki tecellisi nasıl? Bizdeki tecellisi nasıl diye seyretmek içindir.

    Gönül ne kahve ister ne kahvehâne, gönül bir dost ister… kahve ve gerisi bâhâne, efendim.

    Selamlar ve sevgiler

  11. 11 KGökdoğan 4 Haziran 2008, 8:35

    Değerli yazar Sn. Mehmet Doğramacı’nın resmini gördüm, Yorumsuz Blog ekranını açtığım ilk anda ve içimdeki “boşluk” da aynı anda yok oldu. Hoş geldiniz diyemiyorum… çünki hiç gitmemiştiniz…
    İsmim: Bir Mehmet Doğramacı Okuru.
    Güvenlik Kodu: Cumaa

  12. 12 ruhum latife 4 Haziran 2008, 2:05

    hoşgeldiniz doğramacı hocamız…
    size “boyutlar dolusu” selam söylüyoruz cuma geceleri öğrencilerinden:)
    yorumlanacağınız günü iple çekiyoruz… çünkü biz sizi yorumlamayı çok seviyoruz…:)

  13. 13 hakan 7 Haziran 2008, 9:52

    “ruhum latife” Yazmış:
    4 June 2008 14:05

    “hoşgeldiniz doğramacı hocamız…
    size “boyutlar dolusu” selam söylüyoruz cuma geceleri öğrencilerinden:)
    yorumlanacağınız günü iple çekiyoruz… çünkü biz sizi yorumlamayı çok seviyoruz…:)”

    * * *

    CUMA GECELERİ ÖĞRENCİLERİ ???
    Dost kim ???

  14. 14 ruhum latife 7 Haziran 2008, 10:30

    Hakan kardeşimiz için..

    Doğramacı hocamız deyişimiz kendisi her cuma bize tefekkür konusu yolladığındandır.. bizler yani onlarca mail dostu; kendisinin bize yolladığı ayet ve hadisler üzerine tefekkür yazıp YORUMLAYIP geri mail atarız.. ve büyük bir emekle o tefekkürler harika slaytlar olarak bize geri döner..
    işte bizim cuma geceleri öğrenciliğimiz budur..
    sanırım kendisi de ayrıca ilahiyat mezunu olduğu için madden de hocadır..
    dost kim?
    bilmiyorum..
    herkesin kendi meşrebine en uygun olan bir dostu vardır ve olmalıdır..
    kendim zaten kalbimin dostuna her daim yazıyorum..
    ve size de en kısa zamanda bir dost duası ediyoruz.. ve aminn
    Allah bizi dost saysın inşallah..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: