Noktanın Ötesi

Eski Yunan filozofu Platon (Eflâtun) akademi bahçesinde yürüyerek öğrencilerine insanı anlatmaktadır. “İnsan, iki ayaklı, tek kafalı, gören, duyan ve konuşan tüysüz bir hayvandır” der. Bahçe dışından derse kulak misafiri olan Diogenes (Diyojen) hemen bir tavuk alır, tüylerini yolar ve akademi bahçesine ders halkasının ortasına fırlatır..

Nasrettin Hoca’nın hikayesi…

Pazarda bir papağan kuşu satılmaktadır. Hoca fiyatını sorar, beş altın derler. Eve koşarak gider, bir filozof kadar derin düşünen hindiyi kapar gelir. Fiyatı on altın diye bağırır. Hocam derler, bu kuş konuşuyor onun için beş altın değerinde, senin hindi beş kuruş etmez, neden on altın istersin? Hoca beklediği soruyu almıştır. O kuş konuşuyorsa bu hindi de düşünüyor, der.

Büyük İskender’e yaşadığı fıçının içinden “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Diogenes gündüzün ortasında fenerini yakar ve bir şeyler arar. İnsanlar merak ederler, günlük güneşlik havada elinde yanan fenerle ne aradığını sorarlar. Diogenes; “İnsan arıyorum!” der.

Evet… Diogenes’in yolunmuş tavuğu; gören, duyan ve konuşan iki ayaklı, tek kafalı, tüysüz bir canlıdır. Nasrettin Hoca’nın hindisi de düşünmektedir.

Filozoflar, bilim adamları, yazarlar, düşünürler ‘insan’ için ortak bir tanımda anlaşamamışlardır. Her birisi ve her ekol insan için bir tanım geliştirmiştir. Hepsini toplar isek yine de bir sonuca ulaşamayız. Fakat en azından insanın nelerden ibâret olduğu hakkında bir bilgimiz olur.

Bu tanımları kısaca gözden geçirelim.

Filozofların yâni sadece akıl ve dış görünüme göre hüküm verenlerin tanımlarına göre: “İnsanın bedeni cansız zannedilen elementlerden oluşmaktadır. Etin, kemiğin ve kanın yapıtaşı; demir, bakır, çinko, oksijen, hidrojen ve benzeri yüz kadar maden ve gaz çeşididir. Bitkiler bedenimizdeki saç ve tırnaklara benzemektedir. Beş duyumuz, bedenimiz ve hareketliliğimiz de hayvanlara benzemektedir”.

Yüzeysel felsefenin bu tanımını yetersiz gören ve insanın başka bir boyutta yaşayacağına “vahiy bilgisi dışında” inanan filozoflar da vardır. Bunlar ruhsuz olarak tanımlanan bedene “ruh” unsurunu da dahil ederek insanın tarifine biraz daha genişlik getirmişlerdir.

İnsanın çok kısa yoldan “kesin hükümlerle” tanımlanması da yapılmaktadır.

DinDARlar… “İnsan, Allah’ın bedensel olarak yarattığı ve bedenine akıl, irade ve ruh koyup ne yapacak diye baktığı, imtihan ettiği bir canlıdır. Bundan ötesini düşünmek abesle iştigaldir” diye düşünürler.

Maddeciler… “İnsan, doğanın yarattığı doğayı gelişmiş içgüdüleriyle kullanan bir hayvandır. Ruhu yoktur. Ölünce dağılır ve yok olur. Dinciler ve ruhçular yanılgıdadırlar” diye düşünürler.

Ruhçular… “İnsan, ruh ve madde karışımı gibi görünmesine rağmen gerçekte sadece ruhtur. Ruh bir enerji türüdür. Ruh enerjik bir varlık olduğu için yok olmaz, sonsuza kadar dalgalanma ve dengelenme arasında gider gelir” diye düşünürler.

Yukarıda verdiğimiz tanımlar bizim yüzde yüz katıldığımız düşünceler değildir. Fakat içlerinde bilgimizi genişletecek fikirler de yok değildir.

DinDARların blokajlı düşüncesi, maddecilerin ve ruhçuların kişiden kişiye ve zamana göre değişen tutarsız tanımları günümüzde yavaş yavaş değerini yitirmektedir. İnsanlık gelişen ortak bilinçaltına daha uygun bir tanım aramaktadır.

İnsanlığın arayışına yüz yıllık bir süreç içinde doğup gelişen modern matematik ve teorik fizik ağırlıklı “bilimsel düşünce” cevap vermeye çalışıyor. Beyaz önlüklü, dağınık saçlı, kalın gözlüklü bilim insanlarının matematiksel hesapları ve teorik fizik formül çözümleri bizleri şu noktaya getirdi… sûfilerin binlerce yıldan beri işaret ettikleri noktaya…

“Varlık çok boyutlu tek bir yapıdır”.

Aslında şu anda geldiğimiz nokta; Hz. Âli (k.v.)’nin on dört asır önce söylediği “NOKTA”dır. O “nokta” Resulullah a.s.’ın işaret ettiği “yokluk/fakr” gerçeğidir. O “gerçek” salt ilim boyutudur… sadece “DATA” (ilim/bilgi) demek de yeterlidir.

İnsanın tanımını ararken, tanımlanamaz olduğunu anlıyoruz ve evrenin tanımına kadar sürükleniyoruz. Evreni de tanımlayamıyoruz ve evrenden salt ilim boyutuna yâni “DATA”ya kadar sürükleniyoruz.

“DATA”nın tanımını anlayabiliyor muyuz?

“Evet anlıyoruz” der isek… sürüklenecek, gidecek başka bir şey kalmaz ve düşüncemiz “blokajlanır”.

“Hayır anlamıyoruz” der isek… anlamak için sürüklenmeye, “NOKTA”yı açmaya, uzatıp “Elif” yapmaya, yay gibi büküp “B” yapmaya ve diğer harflere dönüştürmeye başlarız.

Harfleri hecelere, heceleri kelimelere, kelimeleri cümlelere, cümleleri de düşüncelere çeviririz. Ve tekrar başladığımız noktaya geri döner “İnsan Nedir” diye yine sorarız. Tekrar aynı kısır döngüye düşeriz… Hz. Âli (k.v.)’nin sesi kulaklarımızda yankılanır: “İlim tek bir nokta idi onu câhiller çoğalttı”.

Bahsedilen câhiller (???); Diogenesler, Nasreddin Hocalar, İbn Arabîler, Mevlânalar olsa gerektir. Yüz yılımızın modern matematikçileri, teorik fizikçileri de “câhiller” (???) zümresinden olup “nokta”yı çoğaltmaya devam ediyorlar.

Zannedersem “câhiller”(???) bizleri ilmin ve cehlin olmadığı… “DATA”nın da ötesindeki “ÂM”ya (*) doğru sürüklüyorlar.

Belki aradığımız tanımımız oradadır.

Belki de Hz. Mevlâna: “İnsan aradığı şeydir” diyerek bizi sürüklenmekten kurtarmak istiyor.

Kemal GÖKDOĞAN
http://yorumsuzblog.adrese.com
kemalgokdogan@gmail.com


(*) Âmâ: Resulullah a.s.’ın işâret ettiği “Allah ile birlikte hiçbir şeyin olmadığı” teklik/ahadiyet hâli…“Âmâ” mertebesi denerek “DATA”nın işte bu hâli kastediliyor gerçekte müşahedemize göre. Yani, “Esmâ mertebesi” diye işaret edilen özelliklerin açığa çıkmamış, görünmez, karanlıkta olduğu “AN”! (Ahmed Hulûsi/Niçin “Data”)

Reklamlar

12 Responses to “Noktanın Ötesi”


  1. 1 cebraill 26 Mayıs 2008, 12:26

    Noktanın ötesinde yine nokta var,
    nokta yine nokta ama konumu değişmiştir.
    B nin altında başlayan yolculuk
    O’nun içinde bitmiştir, Kevser’de..

    O’nun içinde ise görmek hissetmek düşünmek yani
    ”oku”ma’nın farklı çeşitleri
    ve bütün bu eylemlerin/fiillerin çok çok ötesinde tarif edilemez şeyler vardır..

    Kur’an ı 100 katlı bir Binanın Asansörü gibi düşünürsek,
    bu Asansör Bizi ancak 93. Kata kadar çıkarabilmektedir.

  2. 2 ruhum latife 26 Mayıs 2008, 5:34

    Noktaların ötesinde
    yumurtanın içinde
    tavuklar mı o noktalar?
    ya da bak incire
    ve babaya
    ve incirin içindeki noktalara
    tabii ki tavuk yumurtadan…
    nokta noktadan olmuş:)
    nokta noktadan doğmamış
    o noktalar levh olmuş
    seyr in mekanı
    CAHİL=PERDELİ perdeleri olmuş…

    en cahilinden=perdelisinden bir nokta yazmış…

  3. 3 C.Turna 26 Mayıs 2008, 6:54

    Gönül Tüccarı

    Bir gönül tüccarıyım ben.
    Ne istersiniz?
    Neyiniz eksik?
    Görüyorum sizin güven tohumunuz yok herhalde.
    İşte sana en iyisinden,
    hele bir ekiver, verimin bin kat olacak o zaman.

    Siz! Evet sizin sevgi tohumunuz bitmiş,
    küskünsünüz hayata, neden?
    Size göre, öyle güzel sevgi tohumum var ki,
    hele bir serpiştiriverin,
    bakın ve görün o zaman sevgi ağacının büyüyüşünü.

    İleride, yalnız duran birisi var,
    davranışlarının ve bakışlarının sonucu bu,
    tamam, tamam anladım,
    senin bir saygı tohumuna ihtiyacın var.
    Öyle etkilidir ki bu,
    iyi bakarsan çabuk koklarsın çiçeklerini.

    Hey! Siz nereye gidiyorsunuz?
    Neden yönünüzü değiştirdiniz,
    çekinmeyin gelin,
    gelin ne bu utangaçlık, korkaklık.
    İşte alın cesaret tohumumdan,
    zor değil, inanın zor değil bunu ekmesi,
    isteyin yeterki ekmeyi…

    Sizlere sesleniyorum!
    Öyle güzel, çeşit çeşit tohumlarım var ki,
    gönül bahçenizde neyiniz eksikse hepsi var.
    İsterseniz bahçenizi ekmenize yardım edeyim.
    Yeterki isteyin, ne istediğinizi bilin.
    Her zaman hazırım ben!
    Ben her yerdeyim, herşeydeyim.
    Ben sizin içinizde, keşfedilmeyi bekleyen hazineyim.

    C.Turna 1991

    Not: Sadece paylaşmak istedim.

  4. 4 Arda Kumru 27 Mayıs 2008, 1:47

    “DATA” konusunun yeterince açıklandığı konusunu düşünmüyorum. Üstad’ın halen okyanus ötesinde özel çevresiyle olan sohpetleri, yazılarının kaldığı yerden devam ediyormuş ve bunlardan bazıları buradaki bazı arkadaşlara ses kayıtları halinde ulaşıyormuş… Dinleyenlerden duydum.

    NOKTA kelimesinin kafamızdaki şartlanmasının ve kavramının kalkması için “DATA” dedi, ama DATA’nın kapsadığı ESMA özelliklerinin “DATA” ile bütünleşmesi ya da aynılığının “DATA”yı nasıl tarif ettiği konusu yeterince açıklık kazanmadı diye düşünüyorum…

    VAHİD, AHAD gibi isimler dahi “DATA”nın özelliklerinden ise A’MA, DATA’nın nesi olur…

    DATA’nın ötesi deyince söylenebilecek tek şey bence, gene “DATA’dan -Rasul ve varislerle- dillenen” “ALLAHU EKBER” yaşantısı olur…
    Bu duruma göre de, söylediğim “Allahu EKBER” sözünden, veya düşünce ufkumdan, “ALLAH” adıyla işaret edileni TENZİH ederim…

    Selam olsun Yorumsuz Blog’daki yorumculara, anladıklarını yazıp birbirleriyle kişilik dedikodusuna girmedikleri için.

  5. 5 sıfır 27 Mayıs 2008, 5:41

    ZulCELAL i vel ikram sahibi diledi, diledikleri oldu. Dilenmişlerin az bir kısmı şehadetettiler “HU dan başka varlık olmadığına”, diğerleri de hala yorum yazıyorlar varlık hakkında…

  6. 6 Feray 27 Mayıs 2008, 9:36

    “DATA’nın ötesi deyince söylenebilecek tek şey bence, gene “DATA’dan -Rasul ve varislerle- dillenen” “ALLAHU EKBER” yaşantısı olur…

    Bu duruma göre de, söylediğim “Allahu EKBER” sözünden, veya düşünce ufkumdan, “ALLAH” adıyla işaret edileni TENZİH ederim…”

    Hele şükür, nihayet güzel bir yorum. (Arda Kumru‘dan söz ediyorum)

    Çünkü, bilinen, görülen, düşünülen veya hayal edilebilen (Evren ismiyle aşikar olan “Data” bile olsa) herhangi bir şeye bakarak Allahuekber denmez. Allahuekber diyebilmek için, Allah’ın bunlarla kayıtlanmaktan beri (GANİ) olduğunu idrak etmek gerekir, diye okumuştum ben de bir eserde.

  7. 7 KGökdoğan 27 Mayıs 2008, 10:21

    Sn. Arda Kumru’nun açık yüreklilikle dile getirdiği bir konuya ben de bir kaç cümle ilâve etmek istiyorum.

    Bundan bir kaç ay önce e-postama bir ileti geldi. Üstad Ahmed Hulûsi’nin henüz hiç bir yerde yayınlanmamış bir sesli sohbeti olduğu yazılıydı. Ulaşmak için gerekli bilgi de vardı.

    Ben olayı şöyle değerlendirdim.

    Bildiğim üç site var. 1) ahmedbaki… 2) ahmedhulusi… ve 3) okyanusum.

    Üstad’a ait ve Üstâd’ın onayladığı tüm sesli/görüntülü/yazılı bilgilere bu üç kaynaktan güvenle ulaşıyoruz.

    E-postayı gönderen değerli insanlara (kim olduklarını verdikleri isim dışında bilemem) ellerindeki bilgi kaynağını Yorumsuz Blog iletişim veya Sûfizm ve İnsan internet siteleri İletişim adresine göndermelerini rica ettim. Veya diğer üç internet sitesinde yayınlanmasını bekleyeceğimi belirttim. Bu konuda tekrar bir bilgi göndermediler. Ve bahsedilen sesli yayını almayı tercih etmedim.

    Bence internetten e-postamıza ‘bilmediğimiz kaynaklardan’ gelen hiç bir belgeye güvenmemeliyiz. Doğru bir ses kaydı da olabilir. Ama elinde bu kaydı bulunduranlar yayın için Üstad’a ulaşmalı ve izin almalıdır. Bu izinden sonra bilgi kaynağı güvenli ortamlarda zaten yayınlanır.

    Ayrıca tamamen kişisel görüşüm şudur: Üstad, tüm bilgisini kitaplarında ve sesli sohbetlerinde insanlara açtığını ve nasıl ulaşmamız gerektiğini bildiriyor. Kendisinin onay verdiği kaynaklar dışına taşmamamız bizler için çok değerli olan O Bilgi Kaynağı’na saygı ve sevgi göstergesi olmalıdır.

    Bu konuyu açtığı için sevgili Arda Kumru’ya çok teşekkür ediyorum.

  8. 8 Emer 27 Mayıs 2008, 12:40

    Teşekkür ederiz Kemal bey, çok incelikli ve hassas bir konuya parmak bastınız… EDEP anlayışınıza hayran kaldım!..
    Özel hayatın gizliliği, mahremiyeti ve Resulullaha dolayısı ile onun varislerine yaklaşım tarzı ve onlarla ilmi ve sosyal ilişkileri düzenleyen ayetlerden bir kısmını aşağıya almakta fayda görüyorum..

    HUCURAT SURESİ :
    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
    1-) Ya eyyühelleziyne amenu la tukaddimu beyne yedeyillahi ve RasûliHİ vettekullah* innAllahe Semiy’un Aliym;

    Ey iman edenler!… Allah’ın ve O’nun Rasûlü’nün önüne geçmeyin (huzurdasınız!?), Allah’dan ittika edin (ilahi hükümlere riayet edin; tam fani, tam teslim olun)… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir.

    2-) Ya eyyühelleziyne amenu la terfeu asvateküm fevka savtin Nebîyyi ve la techeru lehu Bil kavli kecehri ba`dıküm li ba`dın en tahbeta a`malüküm ve entüm la teş`urun;

    Ey iman edenler!… Seslerinizi O Nebî (HatemünNebî)’nin sesinin fevkıne yükseltmeyin… Ba’zınızın bazınıza cehretmesi (bağırarak konuşması) gibi O’na sözü cehretmeyin (yükseltmeyin; vehminizle O’na yönelmeyin/ya da Nur: 63?)… (Yoksa) siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.

    3-) İnnelleziyne yeğuddune asvatehüm ınde Rasûlillahi ülaikelleziynemtehanAllahu kulubehüm littakva* lehüm mağfiretün ve ecrun azıym;

    Muhakkak ki Rasûlullah’ın indinde seslerini kısanlar/alçaltanlar var ya, işte onlar Allah’ın kalblerini takva için imtihan ettiği kimselerdir… Onlar için bir mağfiret ve azıym bir ecir vardır.

    4-) İnnelleziyne yünaduneke min verail hucurati ekseruhüm la ya`kılun;

    Sana, hücrelerin arkasından nida edenlere gelince, onların ekseriyeti akletmezler.

    5-) Velev ennehüm saberu hatta tahruce ileyhim lekâne hayren lehüm* vAllahu Ğafurun Rahıym;

    Eğer onlar, sen kendilerine çıkıncıya kadar sabretselerdi (nefslerini tutsalardı, riyazat-mücahade yapsalardı), elbette onlar için daha hayırlı olurdu… Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.

  9. 9 . 27 Mayıs 2008, 4:04

    “..Zannedersem “câhiller”(???) bizleri ilmin ve cehlin olmadığı… “DATA”nın da ötesindeki “ÂM”ya (*) doğru sürüklüyorlar…”

    Evet, YA “bizler”? “hangilerdeniz”? Etrafa bakınıp ta halya onu, seni, bunu.. görebiliyorsak; ben, sen onlar.., ..di de söze başlayabilip devam edebiliyorsak… kınayıp, horgörüp…”değerlendirme” yapıyorsak…? Hangilerindeniz? 🙂

    “DE Kİ: TÜMÜ DE PROGRAMLARI (ŞAKİLLERİ) DOĞRULTUSUNDA FİİLER YAPARLAR” (İSRA-84)”
    Sevgiler

  10. 10 birol 30 Mayıs 2008, 12:47

    Slm. Kemal hocamin yazisi beni aklimin sinirlarina kadar zorladi!
    Bizler akli bilemezken! onu yaratani! anlamaya cözmeye calisiyoruz.. Geceleri KENDIMLE basbasa iken özümü anlamaya beynimi patlatircasina düsünüyorum ve yorgunluktan KARANLIKTA kayboluyorum! Bazen beyin denen et parcasindan harfler kelimeye nasil dönüstügünü anlamaya calisirken bu bilincin nasil bu kadar karmasik islemleri yababildigine sasarim, HAYRAN kalir ve HIC oldugumu gayri ihtiyari anlarim!
    İnanmasaniz da kendi hicligime ulastirildim! BEN denen nefsimin aslinda hicbir zaman olmadigina kavratildim! ve asil bilen, gören, duyan, kudretiyle is gören hakikatte ben degil O olduguna IKAN oldum hamdolsun!..

    Görünüsde cansiz gibi duran zerrenin de zerresi durumundaki kuarklar ve onu meydana getiren ENERJININ bile CANLI oldugunu ilhamen anladim! anlamami da anlamami saglayan anlatti! ve ANLADI! yoksa bende ANLAYACAK CÖZECEK NE VAR KI?
    YOK iken VAR eden anlatir, yine O anlar!
    Bizler hayalini konusturan yazarlarin senaryosundaki sanal figüranlariz! KENDIMIZI ne kadar da gercek saniyoruz degil mi? Hatta o benlikle egomuzu tartistiriyor ve nefsimizi HOS ediyoruz!
    Bu satirlari kardesinizin beyninden cikan simsekler olarak algilarsaniz cok sevinirim! Bir ANlik pariltilardir ama benden degil!..

  11. 11 illi? 30 Mayıs 2008, 10:54

    Yaratıcı insanı yaratıp avucunun içine imzasını atmış Al lA / ^l l^

    ”ve ma edrake illiyyun?” 83:19

  12. 12 KGökdoğan 3 Haziran 2008, 3:44

    Sn. Arda Kumru’nun “öz” sözlerine katıldığıma dâir bir yorumumdur:

    Nokta, esmâ, vahid, ahad, a’ma kelimelerinin bazıları Kur’an’da yazılıdır, bâzıları da hadislerde ve sahabe sohbetlerinde geçtiği rivayet edilmiştir.

    Bunlar ve benzeri kelimelerin çok detaylı açıklamalarına, yorumlarına ve tartışmalarına Resulullah a.s. ve sahabe döneminde rastlanmadığını tarihsel kaynaklar açıklıyor.

    Sahabede; zahir ve bâtın, ilim ve amel bütün olarak yaşanıyordu. Onlar tefekkürün ve ilmin zirvesinde olmalarına rağmen dışa yansıtmıyorlardı. Dışa yansıyan sade bir yaşam ve takvâ idi.

    Sahabeden sonra gelen nesile tabiin diyoruz. (Siz elbette biliyorsunuz). Tâbiin ile birlikte zühd (dünyasal değerleri terk ve ibadet) hayatı başladı. Zühd hayatı yaşayanlar sahabe gibi tefekkür ve ilmi dışa yansıtmadı, dünyadan el etek çekmiş kişiler olarak sakinliği ve yalnızlığı tercih ettiler. Hasan-ı Basrî’nin ilk sufi yaşamı başlatması ile birlikte zühd hayatı yavaş yavaş kayboldu. Toplum içinde Hakk ile birlikte olmak diyebileceğimiz “tasavvuf” dönemi başladı.

    Tasavvuf ehlinin en belirgin özelliği farzlar dışındaki ibadetleri gizli yapmaları idi. Zâhidler gibi dünyaya küs görünmüyorlar, dünya ile barışık yaşıyorlar, dünya nimetlerinden dengeli bir şekilde yararlanıyorlardı. Hatta bu yüzden halk onları zâhidlere göre “imanı zayıf” olarak suçlamıştır.

    İlk sûfiler döneminde özdeki tefekkür ve ilim halkın anlayacağı dil ile “tasavvuf sohbetleri” olarak yaygınlaşmıştır.

    Tasavvuf sohbetleri edenlerin sözleri çok parlak fakat farzlar dışındaki ibadetleri çok sönük görününce… toplumda “Bunlar lâf ehli, amel ve yaşam ehli değil” düşüncesi doğmuştur.

    Her sûfî… her sûfîzm ekolü yukarıda yazdığımız ve benzeri kelimelerin iç yüzlerine “özgürce” yorumlar getirmeye başlamışlardır. Bu nedenle suçlanmışlar, hapsedilmişler, işkencelere mâruz kalmışlar, asılmışlar ve “zındıklıkla/dinden sapmakla” yargılanmışlardır.

    Ancak Abbâsiler döneminde sûfîler rahat nefes almaya başlamıştır. Sonra Selçuklular ve Osmanlılar döneminde çok daha (genellikle) özgür ortam oluşmuştur. Günümüzde “sûfizm” üniversite bölümlerinde akademik seviyede incelenen “bir bilim dalıdır”.

    Yaşamın içinde de Sûfizm kavramları tasavvuf sitelerinde enine boyuna yorumlanmakta, uygar ve çağdaş çerçevede tartışma ortamları hazırlanmaktadır.

    Sûfizme dâir bilgileri özgürce konuşmayı Resulullah a.s.’ın ve Sahabe’nin bu konuda fazla KONUŞMAMIŞ “az ve öz” konuşmuş olmalarına borçluyuz. Eğer onlar KONUŞSALARDI her şeyin en doğrusunu ve son hükmünü söyleyeceklerdi. Bizlerin eksik ve hatalarla dolu tahminlerde bulunmamıza gerek kalmayacaktı. Çünkü onlar “Kesin ilme” sahip idiler. Çok az “damlalar sızdırdılar” ki bizler de “ilmel yakîn” yâni “duyduklarımızı tekrar” seviyesinden bir şeyler söyleyelim de Sn. Mehmet Doğramacı’nın ifâdesi ile “AKLIMIZ BUZ TUTMASIN”.

    Sizin de önerdiğiniz Allahû Ekber yaşantısı hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçektir. Tespitiniz sizin vesilenizle de bir kez daha hakikatin dile gelmesidir.

    Âciz olmaktan dahi âciz olan kulları ile sınırlanamayan Allahû Teâlâ Hazretleri… Allahû Ekber yaşantısının gölgesinin gölgesinden kaldırabileceğimiz kadar bir zerreyi taktir ettiği kullarına nasîb etsin.

    Sizin “öz” yorumunuz aslında her şeyi anlatıyor.

    Söz uzadıkça bilinenin tekrârı başlar. Biraz sözü uzattığım ve mâlûmun (bilinenin) tekrarı ile vaktinizi aldığım için bizi hoş görünüz.

    Selamlar ve saygılar.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: