Kalb ve Beden Âdâbı

“Müslüman odur ki, dilinden ve elinden müslümanlar selamette bulunur” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Evimizde ve bahçemizde yetiştirdiğimiz çiçeklerle aramızda zamanla bir dostluk başlar. Toprağını kabartırız, suyunu veririz, kurumuş yapraklarını temizleriz. Gövdesini, dallarını ve çiçeklerini nâzikçe okşarız. Burnumuzla onu fazla rahatsız etmeden koklarız. Onunla konuşuruz. “Çiçeğin de duyacağı bir sesle” onu gelen konuklarımıza tatlı tatlı anlatırız..

Birkaç ay içinde çiçeğin normalden daha hızlı gelişip güzelleştiğini görürüz.

Çünki doğanın bu nâzik ve câzip canlılarını hem elimizle hem sesimizle hem de sempatik beyin dalgalarımızla beslemiş oluruz.

Hırçın ve kaba davranışla bakım görmüş çiçekler ise çok zor gelişir. Verim alınmaz ve kısa zamanda solar.

Demek ki iki canlı arasında en temel iki iletişimden birisi; karşılıklı “besin” ikrâmı… diğeri, karşılıklı “sevgi” alış verişidir.

Doğanın en nâzik ve câzib canlıları olan “çiçekler, güller ve ağaçlar” böyle duygulanımlara sahip ise acaba evrenin en olgun meyvesi “insan” nasıldır? Kendisine nasıl davranılmasını ister? Diğer insanlara nasıl davranmalıdır?

”Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi, başkasına yapmayın” diye buyuran evrenin en olgun meyvesi Hz. Muhammed (s.a.v.) bu konuda insanlar için en ideal “ölçü”dür.

Tasavvufun “kalb ve beden terbiyesi” geleneği bir elmanın iki yarısı gibidir. Fakat zamanla beden terbiyesi bölümü aşırı derecede göz ardı edilmiştir. Bu yazıda vereceğimiz bâzı örnek bedensel davranışlar ile tasavvuf arasında ne gibi bir bağlantı olabilir sorusuna cevap bulmaya çalışacağız. Daha fazla dış dünyamızla ilgili düşünmeye çalışacağız.

Her insan kendi beden ülkesinde iç ve dış mimarisini “sünnete göre” imar edebilirse daha huzurlu bir yaşama ulaşabilir. Fakat toplumsal yaşamda insanı rahatsız eden olumsuzluklar da devam edecektir. Örneklerimizin amacı toplumu ve insanı eleştirmek değildir. Tüm rahatsızlıkları önlemek ve düzeltmek boynumuzun borcudur gibi bir iddiada da bulunmuyoruz. Amacımız iç ve dış dengelerimizi biraz farkedebilmektir.

***

Her “ayrı” boyuta “aynı” kelimelerle fakat en mükemmel mânâlarla hitap eden “bilgi kaynağı”mız Kur’an’ın bâzı âyetlerini “günlük dünyasal yaşantımızda insan ve insan arası ilişkilerimize göre” anlamaya çalışalım.

Ey iman edenler!… Allah’ın ve O’nun Rasûlü’nün önüne geçmeyin (huzurdasınız!?), Allah’dan ittika edin (ilahi hükümlere riayet edin; tam fani, tam teslim olun)… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir. (Hucurat 1/B Meal)

Her an kendimizi Hakk’ın huzurunda kabul etmeliyiz. Karşımızdaki her “insan”ı Hakk’ın sonsuz güzelliklerini ve tüm özelliklerini yansıtan bir “âyet” olarak algılamalıyız. Fakat bu duygu ve düşüncelerimizi sesli olarak değil, sessiz olarak içimizde sadece kendimiz duymalıyız. Dış dünyamızda ise “insan insandır”, “iyi insan iyi insandır”, “kötü insan kötü insandır” kuralı geçerlidir.

İçinde varlığımızı hissettiğimiz “sosyal evren”i de Hakk’ın sanat kaleminden çıkmış “İlâhî duygular tablosu” olarak algılamalıyız. Yine aynı iç ve dış gerçekler burada da geçerlidir: “İyi toplum iyi toplumdur”. “Kötü toplum kötü toplumdur”.

Allah’ın huzuru; bizi her an kuşatan “özdebir” varlığımızdır. Resulünün huzuru; bize sadece Hakk’ın var olduğunu “haber veren” her zerre, her canlı ve her insandır. Varlığı algılarken bu gerçeğin önüne “Allah’dan ve Resulünden başka şeyler de var” düşüncesini geçirmemeliyiz.

İç dünyamızda bu ve benzeri âyetlerle işâret edilen gerçeklere riâyet edip gereğini özümüzde yaşayıp dışımıza da “toplumun anlayışına göre” ayarlayıp yansıtmalıyız. İçimizdeki “bilgi” dışımıza “davranış” olarak tecelli eder. İnsanların bizim davranışlarımızı görmeleri, duymaları ve hakkımızdaki yargılamaları Allah’ın bizi “Semi’ ve Aliym” sıfatlarıyla duyup bilmesidir.

***

Ey iman edenler!… Seslerinizi O Nebî (HatemünNebî)’nin sesinin fevkıne yükseltmeyin… Ba’zınızın bazınıza cehretmesi (bağırarak konuşması) gibi O’na sözü cehretmeyin (yükseltmeyin; vehminizle O’na yönelmeyin/ya da Nur: 63?)… (Yoksa) siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider. (Hucurat 2/B Meal)

Muhakkak ki Rasûlullah’ın indinde seslerini kısanlar/alçaltanlar var ya, işte onlar Allah’ın kalblerini takva için imtihan ettiği kimselerdir… Onlar için bir mağfiret ve azıym bir ecir vardır. (Hucurat 3/B Meal)

Bu âyetlerde ilk etapta bize gelen uyarı “bağırarak konuşmamaktır”. Resulullah a.s.’ın kalb ve beyin yapısı yâni “beden, ruh ve bilinç” yönü çok hassastır. Kulağının sesi alması ve beynine iletmesinde hiçbir “kalın perde engeli” hiçbir hastalık durumu yoktur. Ve normal sesin üzerindeki şiddetli bağırmalardan rahatsız olmaktadır. Kulakları biraz paslı ve sesi az iletir olsaydı bağırabilirdik ve rahatsız olmazdı.

Resulullah a.s.’ın… ezanı (salata çağrıyı) yüksek sesle okuyun dediği rivâyet olunmaktadır. Bilâl Habeşî r.a.’in sesi gür idi ve ezanı o okurdu. Yüksek bir yere çıkar… motor, fabrika, korna, klakson gürültülerinin olmadığı “Nurlu Medîne” semâlarında “doğal sesi” yankılanırdı.

Acaba şu andaki minarelerden yayılan sesin volümü ve desibeli (ezanın sesi değil… elektronik ses basıncının şiddeti) Resulullah a.s.’ın hassas kulak ve beyin yapısına nasıl etki ederdi?

Resulullah a.s.’ın bu elektronik ses basıncı yerine her zaman kulaklarını okşayan Bilâl’in doğal sesini tercih edeceğini zannediyoruz.

Günümüzde çevresindeki “insan”ı rahatsız edecek kadar… insan beyninin kaldıracağı desibel üzerinde yayın yapan her müzik ve her ses kaynağının “mâkul ölçüye” dönmesini isteyenler var… Tabii ki istemeyenler de.

Ne diyebiliriz ki? Yüksek sesle gönülleri huzur bulanlara bir şey diyemeyiz. Ezandan ve Kur’an’ı işitmekten değil… Ses basıncından rahatsız olanlar için; Mekke mihrâb, Medine minber, yer yüzünün her noktası da mesciddir.

***

Kişisel hırs ve çıkarlarımız anlamındaki “nefs”imizin kötü huylarını da ses olarak kabul edebiliriz. Yalan, gıybet gibi davranışlar nefsin kötü sesleridir. Ve bu sesin baskın olmasından “özümüzdeki Risalet boyutu” rahatsız olur. Allah’ın özümüzden Risâlet boyutu ile ulaştıracağı güzellikleri nefsimizin çirkin istekleriyle perdeleriz.

Resulullah a.s.’ı nasıl ki kötü davranışlarla ve kötü huylarla ve yüksek bağırmalarla rahatsız ediyorsak… O’nun özümüzdeki nûrunu da rahatsız ederiz. Başka kalblerdeki Risâlet nûrunu da hiçbir şekilde rahatsız etme hakkına sahip değiliz.

***

Sosyal hayatımızda insan ve insan ilişkilerinde de hassas olmamız gereken davranışlar var. Bir çiçeğe karşı olan nezâketimizden daha fazlasını insana göstermeliyiz. Meselâ…

Uzun zamandan beri görmediğimiz eski bir dostumuzla bir yerde aniden tesadüfen karşılaşıyoruz. Göz göze geliyoruz. Çok kısa bir tebessümden sonra kendimizi bir adım geri atıp… “Aa! Bu ne? Ne yaptın dostum yâ! Çok kilo almışsın! Bu göbek ne?” diyoruz. Ya da çok zayıfsa… “Üfürsen uçacak hâle gelmişsin! Biraz kendine bak dostum, paraları mezara mı gömeceksin?” diyoruz.

Âile ve akraba oturumlarında da aynı konular ilk anda gündeme gelir. Herkesin içinde bir akraban sizi gözü ile süzer… “Ay! Çok kilo almışsın. Çok tehlikeli durumdasın. Kalbin ve böbreklerin bu kadar yağı kaldırmaz. Kolestrol testi falan yaptırdın mı?..” diye ne kadar iç karartıcı söz var ise sayar da sayar. Aşırı zayıflar için de birkaç saat iyi beslenme formulleri anlatılır.

İnsan her zaman insandır. Resulullah a.s. döneminde de bu tür şeyler vardı. Arap erkekleri uzun elbise giyip etekleriyle yeri süpürterek gururla dolaşırlardı. Resulullah a.s. temizliğe aykırı olduğu için eteklerin kısaltılmasını tavsiye etmiştir. Hz. Ebû Bekir r.a. utanarak ve sıkılarak; “Yâ Resûlallah, ben çok zayıfım. Bacaklarım çok ince. Benimle dalga geçiyorlar. İstihzâ ile ( eğlenerek bakmak) bakıyorlar. Ben eteğimi topuklarımdan yukarı çıkarmasam olur mu?” diyor. Resulullah a.s. Hz. Ebû Bekir’in gönlünü alarak evet diye tasdik ediyor.

***

Birbirimize yaptığımız izzet ikramda da çok hatalarımız var. Bir bardak çay ikram ettiğimiz dostumuz kilolu ise… “Çok şeker koyma, şeker yağa dönüşür… Hatta sade iç” gibi dostâne(???) tavsiyelerle “çay keyfini” azaba dönüştürüveriyoruz. Dostumuz bu zamanda neyin yağ yaptığını neyin yağ yapmayacağını bilemeyecek kadar câhil değildir. Aynı şeyleri yemekte de yapıyoruz. Sofraya oturur oturmaz… “Size etin yağsız yerinden aldım… Beyaz et aldım… Bol salata yaptırdım… Kola yerine doğal limon suyu koydum…” gibi uzun menzilli güdümsüz füze atışlarından sonra; “Haydi buyurun Allah ne nimet verdiyse yiyelim şükredelim” diyoruz.

Ev sâhibini memnun etmek için tabağa konulanları temizlemek, iştahla yemek… önce meraklı bakışlara neden oluyor. Sonradan da silip süpürmek olarak değerlendiriliyor.

Kısaca dostumuza… “Sen kilolusun az ye” demek istedikten sonra sofranın ne tadı kalır ne de bereketi.

Günümüzün insanı zayıflık ve ya fazlalık problemlerinden zâten çok rahatsız. Hiç kimseye “bilgiçlik” yaparak eziyet etmeye gerek yok. Herkes kendi diyetini ve yaşamını ayarlar.

***

Akşam oturmaları da bir başka cehennem olabiliyor.

Birkaç tanıdık “Akşama biz geliyoruz” müjdesi verir. Akşam kapı zili çalar. Apartman merdivenlerini ayakkabı topuklarıyla döverek çıkmaya başlarlar. Ses yalıtımından mahrum yapılarımız öyle bir takırdar ki… hangi daireye kaç kişi misafir geldiği her daireden anlaşılır. Kapılar çarpılır. Tv son sese dayanır. Sokakta enerjisini boşaltamayan afacanlar gece yarsına kadar hiçbir büyüğü konuşturmaz, tüm odalarda kısa mesafe hız koşusu yaparlar… Çaylar dökülür, pastalar milyarlık koltuklarda modern sanat lekelerine dönüşür. Sigara ayrı bir zulümdür. İçmeyen dumanından kıvranır. Tiryakiye içme desen, sıkıntıdan kıvranır.

Akşam oturmalarının bu tarzını sevenler de var sevmeyenler de… “Dünyasal cennetimiz ve cehennemimiz göreceli” olduğu için yine hiçbir şey deme hakkımız yok.

***

Bize yapılan izzet ikramda da bazı hatalara düşüyoruz. Ev sahibi özene bezene yemek, tatlı, pasta yapmıştır. Başlarız yiyeceklerin katkı maddelerini karıştırmaya… Sentetik tatlandırıcılar, koruyucu zararlı asitler, gıda boyaları, domuz yağlı margarinler, zararlı beyaz un, zararlı tuz, zararlı şeker… ve daha ne kadar çağdaş besin çarpıklıkları varsa hepsini sayar dökeriz. Ev sahibini önce cahil ve düşüncesiz yerine koyup sonra her şeyi âfiyetle yeriz. Ama ev sâhibinin gönlünü kırdığımızı da hesap edemeyiz… Ne tuhaftır ki aynı zararlıları herkes kendi evinde az veya çok mutlaka bulunduruyor.

***

Oturum esnâsında cep telefonu çalar… Yüksek sesle… bedava hediye “kontör”lerimizi hemen harcamak için yarım saat konuşuruz. Etrafımızı bunaltır da bunaltırız… Sonunda kısaca özür dileyip, bedava konuşma hakkımızı kullandığımızı söyleriz. Bedava konuşmuşuzdur, kârdayızdır fakat boş konuşmuş ve insanlara zulmetmişizdir.

***

Musafaha (tokalaşma el sıkışma)sünnettir. Kucaklaşmak da sünnettir. Fakat… elini “çok sıkı bir dosta” bâzan öyle bir kaptırıyorsun ki gözlerinden yaş gelinceye kadar elin presleniyor. Parmak eklemleri zamanla “çabuk çıkma” hastalığına yakalanıyor. Sünnet olan tokalaşma elleri ve parmakları acı kuvvet ile ezmek değildir.

Kucaklaşmak güzeldir. Fakat… sarımsak, sigara ve benzeri ağız problemleri var ise, kucaklaşmamak sünnettir.

***

İçimizi, nefsimizi, kalbimizi mistik bir şekilde terbiye etmek… dışımızı Resulullah a.s.’ın dışına göre terbiye etmekten daha kolay gibi geliyor.

İnsanları soldurmadan, ürkütmeden, korkutmadan, soğutmadan… elimize ve dilimize zâhiren sâhib olamadan Resulullah a.s.’ın “ilim ve irfan yaşantısı” sofrasına dâvet edilir miyiz, edilmez miyiz bilemiyorum?

Kemal GÖKDOĞAN
http://yorumsuzblog.adrese.com
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

5 Responses to “Kalb ve Beden Âdâbı”


  1. 1 ferman nur 19 Mayıs 2008, 3:02

    Gönlünüze teşekkür ederim… Her bireyin kendine göre bir şartlanması ve değer yargıları mevcut… Çok konuşur çok söyleriz ama “sokma akıl kırk adım gider” derler… Allah’ın selamı üzerinize olsun.

  2. 2 sıfır 19 Mayıs 2008, 6:17

    İslamın güzelliklerini topluma yansıtamamış sözde müslümanların kendine de bir hayrı olamaz… Emanetin sorumluluğunu özünde hissedip yaşamaya gayret eden müminlere büyük görevler düşmektedir… Her mümin kendi çevresinde örnek olmalı, fedakar özverili davranışlarıyla İslamı sevdirmelidir…

  3. 3 angorya 19 Mayıs 2008, 2:14

    Dinlendiren, insanı huzura davet eden bir yazı. Bu anlattıklarınıza aslında ”görgü” de denebilir. Ve görgü modern yaşam tarzında en çok eksikliğini hissettiğimiz unsurların başında geliyor ne yazık ki…

    Modern çağın en büyük götürüsü insanlara görgüyü unutturması oldu galiba.

    Bu, ne tahsille ne de çok kitap okumakla, çok gezmekle alakalı bir şey… Aileden, ilk yetişme yıllarından itibaren oluşması ve gelişmesi gereken bir şey…

    Çocuklarını televizyonlara emanet eden, onlara aile içinde yalnızlık duygusunu yaşatan ebeveynlerde en büyük hata…

    Köyde yaşayan akrabalarımızla biraraya geldiğimde onların görgüsünün, modern şehir yaşamındaki nicelerinden daha fazla olduğunu hayret ve hayranlıkla gözlemliyorum…

    İnsanlar açık sözlü olmayı kalp kırmakla hatta bazen edepsizlikle karıştırıyorlar. Ve hayrettir ki, ve ne yazıktır ki bu tür ”kaba” insanlara ”dobra insan” deniyor. Onlar da yanlış davranışlarına bile gelen övgülerden şımararak gittikçe haşarılaşan çocuklar gibi azıttıkça azıtıyorlar maalesef.

    Gönlünüze sağlık…

  4. 4 Boğaç Özşen 21 Mayıs 2008, 12:41

    Katılıyorum . Hatta camide namazı ikame etmeye çalışırken buna engel hiç hoş olmayan bir sürü olayla karşılaşıyorum. İkame edemiyorum çok üzülüyor çok düşünüyorum acaba neden böyle davranıyorlar diye

  5. 5 Bülent GÖKÇEN 25 Mayıs 2008, 12:31

    Artık çıkmak istiyorum bu karanlıklardan
    Çıkmak istiyorum, bu karanlık sokaklardan
    Uzanıp dokunmak istiyorum gökteki yıldızlardan
    Bıktım artık gerçek diye söylenen yalanlardan

    Ben, Ben değilim, ben beni arıyorum
    Ben bendeyim ama bulamıyorum
    Zihnimde binlerce karanlık sokak
    Sokaklarda dolaşamıyorum karanlıklardan korkarak

    Kitaplar okudum, şiirler okudum
    Okuduklarımı zihnimde bir kilim gibi dokudum
    Sonra bir kibrit çaktım dokuduklarıma
    Ve şöyle bir baktım Yorumsuz ailesinden okuduklarıma
    Cevaplar geldi hep bir bir sorduklarıma
    Allah’ınızdan razı olun…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: