Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (13. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

LÛT KELİMESİNDEKİ MELK’E AİT (ŞİDDETLİ KUVVET’E AİT) HİKMETİN ÖZÜ

…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Bu bölümde Lût kelimesinde gizli melk (şiddetli kuvvet) ile ilgili anlamlar açıklanacaktır. Melk; “şiddet” demektir. Hz. Lût a.s. ile kavmi arasında karşılıklı şiddetli kuvvete dayanan bir mücadele yaşanmıştır. Lût kavmi bedensel yaşama dönük bir düşünce sistemi içinde idi. İnsan toplumunu düzenleyen kurallar “haklı olanın hakkını korumak” ilkesine dayanmıyordu. Hayvan sürülerinde geçerli “güçlü ve büyük olan her zaman her şeyi yapar” kuralı işliyordu..

Hz. Lût a.s. onları hayvansal bir dünyâ görüşünden insanî bilinç boyutuna ve yaşantısına davet etti. Kavmi oluşturan her birey sürü ruhu ile ortak hareket ederek Hz. Lût a.s.’a karşı çok şiddetli bir kuvvet ile cephe aldılar. Hz. Lût ise onlara karşı tek başına olduğu için bedensel kuvvet açısından çok zayıf kaldı.

80-) Kale lev enne liy Biküm kuvveten ev aviy ila rüknin şediyd;

(Lut) dedi ki: “Ah keşke (Bi-) size yetecek bir kuvvetim olsaydı, yahut bir rükn-i şedid’e (sağlam bir direk’e/kale’ye) sığınsaydım. (Hûd, 11/80; B Meal)

Bir hadis-i şerifte Hz. Lût’un bu duasından sonra gelen her Resul’ü koruyan bir topluluk olduğu açıklanmıştır. Ebû Tâlib’in Hz. Muhammed a.s.’ı koruması ve sahabenin ilk günden itibaren sığınılacak kale haline gelmesi Hz. Lût’un bulamadığı bir imkândır.

Korunma imkânından mahrum olan Hz. Lût kavmin hepsine yetecek kadar “şiddetli mucizevî bir güce” sahib olmayı arzû ediyor. Rükn-i şedid ile de kuvvetli olan bir sığınağı, kendisine destek verecek olan bir grup olmasını arzû ediyor.

Kendisine verilecek olan şiddetli bir güç ile kavim bireylerinin nefislerindeki (özlerindeki) hayvansal içgüdü düşünce özelliklerini insani düşünce özelliklerine çevirmek istiyor. Bu dönüşümün konuşma ve iknâ yöntemiyle gerçekleşmeyeceğine karar veriyor. Özü söz ile değiştirme imkânı kalmayınca özün dış görünümü olan bedenleri “şiddetli bir azap” ile temizlemeden başka çâre kalmadığını görüyor.

Hz. Lût fetih sahibi bir insan-ı kâmildir. Birimlerin özleri olan “esmâ terkiblerini / isim bileşiklerini” birimlerin fiillerine ve bedensel şekillerine bakarak okuyabilmektedir. Kavim bireylerinin özlerinin söz ile değişmeyecek yapıya sahip olduğunu anlaması “kader sırrının” ona açılmasına işarettir. Ve hayvansal şiddet özelliğine sahip özleri Hakk’ın şiddetli kudret ve kuvveti ile değiştirmeye karar vermiştir.

Aynı durum ile Hz. Muhammed a.s. da karşılaşmıştır. Sahabe, şiddet gösteren müşrik kavmin Hakk’ın şiddetli kuvveti ile helak edilmesini istediğinde, Resulullah a.s. kabul etmemiştir. Müşriklerin gerçeği bilmeye karşı kapalı (perdeli) olduklarını, gerçeğe karşı açık (perdesiz) olsalardı şiddetli direniş göstermeyeceklerini belirtmiştir. Hatta onların perdelerinin kalkması, gerçeği görmesi için duâ etmiştir. Fakat aynı zamanda dünyasal düzen gereği müşrikler hangi gücü uyguluyorsa onlara karşı aynı gücü uygulayarak mücadeleye de devam etmiştir.

Resulullah a.s.’ı diğer resullerden ayıran en büyük özelliklerden birisi “toplu helâk” imtiyazını kullanmamasıdır. Her Resulde toplu helak etme mucizesi mevcuttur fakat Hz. Muhammed a.s. bu mucizesini kevnî (fiziksel) olarak kullanmamış ilmî olarak kullanmıştır. O’nun ilmî mucizesi bireyi ikilikten kurtarmak ve ikilikten kurtulan bireye sadece “ahad”ı yaşatmaktır.

Fiziksel mucizeleri gören bireylerde “ilmî açılım” olmaz. Sadece korku meydana gelir. Kötülük işleyince göreceği cezadan korkar. Bu da bir şekilde şartlanmadır. İnsani bir eğitim ve öğrenme değildir.

İlmî mucize ise insanı tüm korkulardan, tüm perdelerden ve tüm şartlandırmalardan arındırır. Kötülükten değil kötü bir fiil işlemek düşüncesinden dahi korkar hale getirir.

***

80-) Kale lev enne liy Biküm kuvveten ev aviy ila rüknin şediyd;

(Lut) dedi ki: “Ah keşke (Bi-) size yetecek bir kuvvetim olsaydı, yahut bir rükn-i şedid’e (sağlam bir direk’e/kale’ye) sığınsaydım. (Hûd, 11/80; B Meal)

Hz. Lût’ûn lisanından ifâde olunan bu âyetin hakikat dilindeki mânâlarından birisi de şöyledir.

Ben henüz Allah’da yokluk (fenâ fillah) hâlindeyim. Allah’ın ilminde bir mânâdan başka hiçbir varlığım yok. Hiçbir varlığım olmayınca bir gücüm kuvvetim de yok. Bu bilinç hâlinde ruhu ve bedeni olmayan bir gölge misâli “sadece kulluk” makamındayım.

Fenâfillah (Allah’da yokluk) bilgi ve bilincinden sonra… Allah ile var olmak (Bekâbillah) bilgi ve bilincine yükselmek gerçekleşir. Kişi bu bilinçte kendisinden zâhir olan (açığa çıkan) tüm fiillerin Allah’ın isim ve sıfatları olduğu gerçeğini unutmadan yaşar. Kişi (kişiden kasıt; insan-ı kâmil olan Resuller ve velîlerdir) bu bilinç ile Allah’ın îcâd (yaratma) ve i’dâm (öldürme/yok etme) kalesine sığınır (o güçler ile tasarruf eder). Karşıt güç ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin onu yok edecek gücü mûcizeye bağlı “yaratma” kudreti ile tecellî ettirir.

Hz. Mûsâ’nın denizi yarması, Hz. Nûh’un tûfanı, Hz. Sâlih’in sayhası (yok eden şiddetli ses) “Bekâ billah/Allah ile var olmak” bilincinde insan-ı kâmil’de açığa çıkan “îcad ve i’dam/yaratma ve yok etme” mucizeleridir.

(((…İnsan-ı Kâmil Fenâfillah ve Bekâbillah bilinci ile ulaştığı “kudret/kuvvet” sıfatını uygulayacak Hakk’dan başka olan bir varlık veya varlıklar göremez. Bunun için İnsan-ı Kâmil’de kişisel intikam, toplumsal katliam gibi amaçlar oluşmaz. İbn Arabî, kavimlerin helâkinde “helâk olayı”nı tarihsel olgu olarak tartışmaz. Sadece olayın esmâ, sıfat ve zât boyutundaki anlamları üzerinde bilgiler verir. Kur’an’ın da amacı bizi bu olayların zahirini taklidi bilgi ile tasdik ettirmek değil, bu hikâyeler ile işâret edilen nefsimize âit “gerçekleri” idraktir. …)))

***

(((… Fenâfillah ve Bekâbillah kavramlarının iki ayrı varlık arasında oluşan bir aktivite olmadığını anlamak ve yanlış anlaşılmayı önlemek amacıyla konu ile ilgili bazı paragrafları “bilgi kaynağı”ndan aktarıyoruz. …)))

FENÂFİLLAH:

Allah’ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcudât diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak “FAKR” haline düşer. Bu fakr hali ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen haldir.

“Fenâ fillah”

“Allah” adının işaret ettiğinin, kendi kendineliğinin adıdır!.. Hakikatı itibariyle…

“Gayrı” , “Mâsiva” kavramının “yok” olduğunun yaşanmasıdır “Fenâfillâh”!.

Yani; sen , fenâ fillah olamazsın!.

O yüzden de, bunu farkettirmek için, önce “fenânın fenâsı” demişler; sonra o da yetmemiş, “fenânın fenâsının fenâsı” demişler…

Gerçekte ise, kişi fenâfillah olmaz!..

“Fenâfillah”, o isimle işaret olunanın, kendi kendineliği içinde “Ulûhiyet”ini seyridir…

Bunun minyatürü diyebileceğimiz de, bir birimde, kendi seyrini seyredişidir…

Dolayısıyla, “fenâfillah”, gerçeği itibariyle bizim anladığımız gibi; bir birimin, “ALLAH” adıyla işâret edilende, fenâya ermesi gibi anlaşılamaz..

Allah`da kendini yok etmek, fenafillah, muhaldir!.” Zira, ikinci bir varlık yoktur ki, o ikinci varlık kendini Allah`da yok etsin!.

Bir Allah, bir de sen(!) varsın!.. Sen, bu varlığını yok edecek bir şeyler yapacaksın da, O yukarıdaki Allah`a ulaşacaksın?… Yok öyle bir şey!.

Senin “nefs”`ini tanıma olayın var!.

O yüzden de, Rasûlullah aleyhisselâm, hiç bir zaman, “fenâfillah” diye bir şey den söz etmemiştir; ve bu anlama gelecek bir kelime de kullanmamıştır’.

Ama, Rasûlullah aleyhisselâmın ağzından: “Nefs”`ini tanıyan Rabbi`ni tanımış olur” açıklaması ve hükmü çıkmıştır!. (Daha fazla bilgi için: Ahmed Hulûsi’de Kavramlar/fenâ)

BEKÂBİLLAH

Yokluğa yâni “fakr”a erende eğer “Bâkî” olanın yaşamı baş gösterir ise; “gören göz, işiten kulak…” olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “Allah” adıyla işaret edilen, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman bu hâle “Bakâbillah” denilir.

Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.”

Vahdet konusu, FENÂ kavramını iptal eder!.

Fâni’nin varlığını kabul edersen, Vahdet’i inkâr edersin!.

Vahdet esas ise, zâten fâni yoktur; fenâ bulacak nesne yoktur!

”Allah Bâkidir!” demek; “fâni ve fenâlık sözkonusu değildir” demektir.

“Bâki” ile “fâni” yanyana olur mu?

Bâki’nin varlığı, fâni’i kabul eder mi?

Şimdi biz “zaman” kabulü içinde, fâni’nin varlığını kabul ediyor; daha sonra Bâki’nin ortaya çıkacağını düşünüyoruz…!

“Bâki” esas olduğuna göre; Allah’ın “fâni” ismi var olmadığına göre, kökende fânilik ve fenâ olmadığına göre, varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur! (Daha fazla bilgi için: Ahmed Hulûsi’de Kavramlar/Bekâ)

***

Fenâfillah mertebesi için insan-ı kâmil kendisinde güç ve etki bulmaz. Bundan dolayı “Bu varlık Hakk’tır” dese de “Ben Hakk’ım” dese de ikisi de birdir. Gülşen-i Râz’da buyrulur:

Hudâ’dan gayrı varlık yoktur el-hak
Dilersen Hakk de, istersen Ene’l-Hakk

***

Fenâfillah bilincinden sonra başlayan Bekâbillah ilim ve yaşantısının hükümleri başkadır.

“Dövene elsiz gerek. Sövene dilsiz gerek” (Yunus Emre) dizesi sadece Fenâfillah’a kadar olan tasavvufi yükselişi ifade eder. Bundan sonrası kişisellikten ve birimsellikten sıyrılmış olan insan-ı kâmillerin Hakk’ı tebliğ etme sistemi başlar.

Bekâbillah sadece insan-ı kâmilin makamıdır.

Bu makamda Mutlak Zât (Allah gerçeği) kendisini en mükemmel olarak “insan-ı kâmil”de açığa çıkarır.

İnsan-ı kâmil Mutlak Zât’ın (Allah gerçeğinin) tecellî etmemiş tüm hakikatlerinin ve tecellî etmiş tüm hakikatlerinin sırlarına sâhiptir.

İnsan-ı kâmil, Mutlak Zât’ın (Allah gerçeğinin) her an en son tecellisini yansıtır. En alt varlık seviyesi ile varlığın en son mertebesini kendi bilincinde toplar. Bir üst mertebeye yükselirken bir alt mertebe ondan düşmez.

(((…Bunun için onlara bakan mülhime nefis sahipleri… kendi akıllarının ulaşabildiği mertebeleri görür. Onda mevcut olan en alt varlık mertebesini görür. Daha üstünü göremez. Onu ya kendisinden aşağı zanneder ya da onunla eşit zanneder. Bazen de insan-ı kâmilin üst mertebelerinin gölgelerini görür ve kendi özelliği zannederek, insan-ı kâmilden daha üstün olduğu zannına kapılır. Onun bazı hallerini beğenmez, eleştirir. …)))

***

Tüm varlık mertebelerini toplayarak yükselme hâli en tam ve en mükemmeliyle Hz. Muhammed a.s.’da açığa çıkmıştır. O’nun Son Nebî (Hâtemü’n-nebiyyîn) olması tüm esmânın “en mükemmel” ve “dengeli” şekilde açığa çıkması nedeniyledir. O’nda bir esmâ diğer esmâya baskın ya da zayıf olmaz. Her esmânın tam hakkı yansır.

Diğer Nebîlerde ve büyük velîlerde de esmânın tümü açığa çıkar. Fakat onlarda bazı esmâ diğerlerine göre ya daha kuvvetlidir ya da daha zayıftır.

***

Ey sûret-i Hak, kemâl-i mutlak
Sen nûr-ı vücûdsun muhakkak

Olsaydın eğer ademde pinhân
Zulmette kalırdı hayyiz imkân

Zâhirde eğerçi sen beşersin
Bâtında fakat neler, nelersin

Cisminde okundu sırf-ı furkân
Rûhunda sezildi remz-i Kur’ân

Cisminle Kureyşî ve Arabsın
Rûhunla cihâniyâna isimsin

Efkâr seni anlamakta a’cez
Ezvâk-ı şehi dilenci bilmez

Ancak seni, sen bilirsin ey şâh
Mümkün mü o câha olmak âgâh

Menşûr-ı kemâlidir müebbed
Sallû sallû alâ Muhammed

Hakk’ın en mükemmel tecellisisin
Varlığın tüm mânâlarını kendinde toplamışsın

Eğer kendi nûrunu bize yansıtmasaydın, bildiklerini açıklamasaydın
Zulmette kalırdı her şey, ve her şey Hakk’a şirk olurdu

Zâhirde görünüş olarak beşeriz ve aynıyız
Fakat özde tüm âlemleri kapsamış tamsın

Hak ve bâtılı Furkan olarak beden dilinle söze döküp anlattın
Ruhunda ise tüm zıtları cem ettiğini Kur’an ile işaret ettin

Bedeninle Kureyş kabilesinden ve Arab’dansın
Ruhun ise tüm insanların ruhunu ırksız ve renksiz cem eden bir gerçektir

Fikirler seni anlamakta acizdir
Dilenci Şâhlık zevkini tatmadığı için nereden bilsin zevklerini

Ancak seni sen bilirsin ey Şâh
Mümkün değildir Şâh’ın makamına ulaşmak

Muhammed a.s. sonsuzluğun fermânıdır.

(((… Ahmed Avni Konuk’un şiiri kelimelere bağlı olmadan anlam olarak aktarılmıştır.…)))

***

Fenâfillah bilincinde olan kişide îcâd (var etme) ve i’dâm (yok etme) gücünü kullanabilme imkânı yoktur. Îcâd var olan bir şeyi başka bir şeye değiştirmektir. Meselâ kuru bir sopayı canlı ve gerçek bir yılana dönüştürmek bir çeşit “var etme”dir. Îcâdın (var etmenin) halk edişten (yoktan yaratarak var etmekten) farkı açıktır.

(((… Allah’ın yoktan var etmesi “yaratması” dahi kendi ilmini kulları olarak îcâd etmesidir. Çünkü Hakk kendi varlığından başka bir varlık ile eş olmaktan ve onun varlığı ile “lekelenmekten” münezzehtir. Allah’ın yok etmesi de yine kendi ilmî sûretleri olan tecellilerini görünmez hale getirmesi, dünya boyutundan ahiret boyutuna atlatmasıdır. Yine Hakk kendi ilmini “mutlak olarak yok etmekten” münezzehtir. Çünki Allah’ın şânında “artmak” olmadığı gibi “eksilmek” de yoktur. …)))

Bekâbillah bilincinde ise insan-ı kâmilin tüm esmânın hepsinin toplam kuvvetiyle îcâda (var etmeye) ve i’dâma (var olanın özelliklerini yok ederek başka bir özelliğe dönüştürmeye) mucize olarak imkânları vardır.

Hz. Mûsâ’nın âsâsı tüm bu anlatılanları Kur’an lisanı ile izah etmektedir. Kuru sopa olan âsâ “kuru sopalıktan yok olup” canlı yılan olarak “var olmuştur”. Bu sihir değildir. Sihirde îcâd ve i’dam yoktur, sadece hîle ile farklı göstermek vardır.

Hz. Sâlih’in “yok”dan açığa çıkan devesi ise Hz. Mûsâ’nın âsâ ve yılan var etme mucizesinden farklı bir var etme mucizesidir. Madde perdesi ardında olan esmâ âlemindeki isimlerin bileşerek deve haline dönüşmesi ve madde âlemine inişidir.

Bu var oluş aslında tüm madde âleminde görünen birimlerin de var oluş sistemidir.

İnsan-ı Kâmil evrende tasarruf etmek için tam bir huzur haline girer. İç ve dış kuvvetlerinin hepsi ile o şeye yönelir. Ve o şey ya Hz. Sâlih’in devesi gibi “yoktan var olur” ve ya Hz. Mûsâ’nın âsâsı gibi “bir anda başka olarak var olur”. Yok olmaları da aynı sistem ile gerçekleşir. Firavun ve askerleri ve diğer kavimler gibi “bu dünya boyutuna yok olur, ahiret boyutuna var olur”.

Hiçbir şey “yoktan var olmaz ve var olan da mutlak yok olmaz”.

40-) İnna enzernaküm `azâben kariyba yevme yenzurulmer`u ma kaddemet yedahu ve yekulülkafiru ya leyteniy küntü turaba;

Doğrusu biz sizi yakın bir azab ile (bu gerçekten perdeli yaşamanız dolayısıyla şu an içinde bulunduğunuz azab hali için) uyardık (her an ölüm size yakın; arınma ve takva çalışmaları yapmadan ölürseniz ya?) !… O gün kişi ellerinin (kendine) ne takdim ettiğine (ne hazırladığına) bakar ve kafir olan (gerçeği reddeden mahrum) şöyle der “keşke toprak olsaydım”!. (Nebe Sûresi/40; B Meal)

Bu âyet bir bilincin “insan olarak yok olup, toprak olarak var olamayacağına” işâret etmektedir. Toprak olmak burada mecaz olarak kullanılmıştır. Bilincin ve öz varlığın tamamen “yok” olmayacağını ifâde etmektedir.

***

Hz. Lût duası ile “bekâbillah” mertebesine yükselir ve ona iki şiddetli melek (kuvvet) verilir ve isyan eden kavim bu şekilde helâk edilir.

5-) Feizâ cae va`dü ulahüme beasna aleyküm ıbaden leNA üliy be`sin şediydin fecasu hılaleddiyar ve kâne va`den mef`ula;

O ikisinden ilkinin va’di (vakti) geldiğinde, şiddetli güç (meleki kuvveler) sahibi kullarımızı üzerinize ba’settik… (Onlar) yurtların aralarına girip araştırdılar… (Bu) mef’ul (yerine getirilmiş) bir va’d idi. (İsrâ,17/5; B Meal)

***

54-) Allahulleziy halekaküm min da`fin sümme ceale min ba`di da`fin kuvveten sümme ceale min badi kuvvetin da’fen ve şeybeten, yahlüku ma yeşa`* ve HUvel Aliymül Kadiyr;

Allah O’dur ki, sizi za’f (zaaf, zayıflık; kuvve olmayışı)’dan yarattı… Sonra, za’f’ın (zayıflığın) akabinden bir kuvvet oluşturdu… Sonra, kuvvet’in akabinden za’f (kuvvetsizlik, acziyet) ve şeybe (yaşlılık, ihtiyarlık) meydana getirdi… (Allah) dilediğini yaratır… O, Aliym’dir, Kadiyr’dir. (Rûm, 30/54; B Meal)

54. Allah o herşeye gücü yeten ki, sizi bir güçsüzden yaratmakta; sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet vermekte; sonra da kuvvetin arkasından güçsüz ve ihtiyar yapmaktadır. Dilediğini yaratıyor; O, öyle herşeyi bilen, herşeye gücü yetendir. (30/54; E. Hamdi Yazır Meali)

Hz. Lût “Fenâfillah” hâlinin idraki içinde iken bu âyetin (gerçeğin) mânâsını Risalet nûru ile biliyordu. Bu âyet henüz nâzil olmamıştı, Hz. Muhammed a.s.’a nâzil olacaktı.

Bizlerin Allah’ın âyetlerini öğrenmesi “duyarak/ilmel yakîn”dir. Risâlet nûru ile yaratılmış olanlar ise ezelî ve ebedî Allah sistemini yâni Allah’ın âyetlerini bizim gibi duyarak idrak etmezler. Onlar Allah hakikatini her an “yaşayarak/hakkel yakîn” idrak ederler.

Hz. Lût Risâlet aklı (nûru) ile kendi varlığının Allah ilminde “yoktan” ibaret bir gölge olduğunu bildi. Kuvveti kendine bağlamadı. Kuvvetin Allah’a ait olduğunu idrak edip kendisi “öz” olarak (bir isim terkibi olarak) zahiri varlığını kabul etti.

Dünyâ boyutundaki birimlerin her türlü kuvvetleri (akıl, ruh, güç vb.) ve duyuları (görme, işitme vb.) Allah’ın sıfatları olup kulların esmâ terkibi olan bedensel varlıklarında tecellî eder. Kendi varlığının ve kuvvetlerinin içyüzünü idrak eden kul “emâneti sâhibine teslim etmiş” olur. Bilmeyenler ise bu hakikate Risalet aklı ile değil, cüzî akıl varsayımı ile bakarlar. Varlığı ve kuvvetleri ya kendilerine geçici olarak “bölünmüş ve gelmiş” kabul ederler. Bu düşüncenin adı şirktir. Ve ya bâzı filozoflar Allah’ın ahadiyetini inkâr ederek varlığın ve varlıkta oluşan kuvvetlerin sonsuzdan beri kendiliğinden var olduğunu kabul ederler. Bu düşüncenin adı da maddeciliktir (materyalizmdir).

(((… 19 Mart 1938 yılında vefât eden Ahmed Avni Konuk bu şerhi (yorumu) yazdığı dönemde izâfiyet teorisi maddeciliği etkileyerek değiştirmişti. Eski materyalist felsefe bu sefer enerjinin varlığın ana unsuru olduğunu ve enerjinin ezeli ve ebedi güç olduğunu savunmaya başladı. Bilimleri ve bilim felsefelerini yakından takip eden Ahmed Avni Konuk bu değişimi dikkate alarak şerhine (yorumuna) şu sözlerle devam eder. …)))

Bedensel varlığımız ve kuvvetlerimiz ayrı ayrı unsurlar (özler) değildir. Madde ve enerjinin aslı (özü) ahad (tek) olan Allah’ın varlığının yine ahad olan ilmi, ismi ve sıfatıdır. Onun ilmi algılama araçlarına göre madde ve enerji olarak var sayılır ve âlem dediğimiz evreni oluşturur. Evren ise kendiliğinden var olan Allah’dan bağımsız ezeli vücuda (varlığa) sahip değildir. Evren, ancak Allah ilminin iç ve dış duyulara göre algılanışı ve seyridir.

Varlığı ezeli madde ve enerji dönüşümü olarak değerlendiren bu materyalist görüş Ahadiyyet bilincine sahip olmadıkları için bizim nazarımızda çok basit bir düşünce olarak kalmaktadır.

(((… 1930’lu yıllardan itibaren batıdaki izafiyet teorilerini ve yeni “enerji katkılı materyalizmi” İslâm dini adına (???) takip eden insanlar da düşünce hayatına girmiştir ve… Ahmed Avni Konuk’un ve diğer tevhid ehlinin “varlık Allah’ın ezeli ve ebedî ilminin tecellîsidir” yorumlarını çok yüzeysel olarak anlamışlardır.

Hatta onlar varlığı Allah’ın kendi hakikatinin dışında bağımsız madde olarak yarattığını ve kıyametle mutlak yok edeceğini ve ahirette yeni tür bir bağımsız varlık yaratarak ruhları yeniden o varlığın içine sokup dirilteceğini İslâm adına (???) savunmuşlardır.

Bunlar A. Avni Konuk gibi çağdaş “tevhid” ehlinin varlık görüşünü “Allah enerjidir ve evren ezeli enerjiden oluşmuştur” şeklinde yetersiz düzeyde anlayabilmişlerdir. Bu düşünce eski materyalizm felsefesini âdeta devralarak Allah adına (???) “maddenin bağımsız varlığını” savunma hatasına devam etmektedir. Maddenin hakikatini Allah’ın isim ve sıfatları ile yorumlayan düşünce sistemini de “tasavvufi tevhid ilmi yetersizlikleri” nedeniyle anlayamamaktadırlar.

Tevhid ehline “İslâm şeriatından sapmak ve Allah’a enerji demek” iftirasını atmışlardır… Aynı düşünce 21. Yüzyılda da devam etmekte ve günümüzde bilim ve dini Allah’ın sonsuz sistemi olarak değerlendiren “tevhid ehli” de aynı iftiralara maruz kalmaktadır. … halbuki gerçek tevhid düşüncesi varlığı şu şekilde yorumlamaya devam etmektedir… )))

Meselâ buzun vücûdu (varlığı) ve buzun kuvveti (potansiyel enerjisi) suyun varlığına göre “sonradan” oluşmuştur. Buz suya muhtaçtır fakat su buza muhtaç değildir. Asıl olan buza göre kadim (evvel) olan sudur. Su buz olmakla yok olmamış, buza dönüşmemiş evveliyetini kaybetmemiştir. Suyun donma özelliği (sıfatı) zahir olunca suda o sıfatlar (donma özelliği) seyredilmiştir. Suya göre “buz” diye ikinci bağımsız bir varlık yoktur. Buz çözülünce mutlak yok olmuş olmaz çünkü buz hiçbir zaman var olmamıştır. Sadece, su kendinde her zaman potansiyel güç olarak var olan“donmak” sıfatını seyretmiştir.

İşte bunun gibi evrenin ve insanın “varlığı” Allah’ın isim ve sıfatlarının “görünümünden” başka bir varlığa sahip değildir. (Misal olarak veriyoruz)… Allah’ın ilmi âdeta suyun yoğunlaşarak buz olması gibi yoğunlaşarak “varlık tecellisi” dediğimiz evreni ve insanı ve birimleri oluşturur. Allah ilminin tecellisi olan birimler “tecellî olmak” itibarı ile “sonradan” sayılır. Hakikatte ise Allah’dan başka ne evvel, ne son ne zâhir ne de bâtın vardır. Tek var olan ezeli ve ebedi olan zâhir ve bâtın olan Hakk’tır. Hakk Ahad olan tek gerçektir. Bölünmez, parçalanmaz, içinde ve dışında ikinci varlık oluşmaz. Madde ve enerji Allah’ın ilmidir.

***

54-) Allahulleziy halekaküm min da`fin sümme ceale min ba`di da`fin kuvveten sümme ceale min badi kuvvetin da’fen ve şeybeten, yahlüku ma yeşa`* ve HUvel Aliymül Kadiyr;

Allah O’dur ki, sizi za’f (zaaf, zayıflık; kuvve olmayışı)’dan yarattı… Sonra, za’f’ın (zayıflığın) akabinden bir kuvvet oluşturdu… Sonra, kuvvet’in akabinden za’f (kuvvetsizlik, acziyet) ve şeybe (yaşlılık, ihtiyarlık) meydana getirdi… (Allah) dilediğini yaratır… O, Aliym’dir, Kadiyr’dir. (Rûm, 30/54; B Meal)

54. Allah o herşeye gücü yeten ki, sizi bir güçsüzden yaratmakta; sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet vermekte; sonra da kuvvetin arkasından güçsüz ve ihtiyar yapmaktadır. Dilediğini yaratıyor; O, öyle herşeyi bilen, herşeye gücü yetendir. (30/54; E. Hamdi Yazır Meali)

***

İnsanın asıl hakikatı “acz” halidir. Yani insanda Allah’ın kuvvet ve gücünden başka bir kuvvet ve güç yoktur. Bundan dolayı insanın acz hali olan “bebeklik ve çok yaşlılık” insanın gerçeğini daha iyi ifade etmektedir. Gençlik döneminde görülen dinamizm ise insanın Allah ilmindeki acz hakikatinden uzak düştüğü bilinç boyutuna benzetilir.

Bebek acizliğinden gençliğe geçen insan… gençlikteki göreceli kuvvetini zamanla kaybederek tekrar ihtiyarlık acizliğine düşerek “aslına” dönmeye başlar.

Acizlik gerçeği asıldır “yok”tan var edilmeyi temsil eder, dinamizm gerçeği gelip geçicidir “yokluğu” geçici olarak unutmayı temsil eder.

23-) Ve kada Rabbüke elle ta`budu illâ iyyahu ve Bil valideyni ıhsana* imma yeblüğanne ındekel kibere ehadühüma ev kilahüma fela tekullehüma üffin ve la tenherhüma ve kul lehüma kavlen keriyma;

Rabbin, ancak O’na/kendisine kulluk yapmanızı ve (Bi-) ana-baba’ya ihsan’ı hükmetti… Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarlığa ererse sakın onlara “üf” (bile) deme, onları azarlama ve onlara kerim (kerametli, şerefli, güzel) söz söyle. (İsrâ/23; B Meal)

Yaşlanmış insanlar tasavvufi anlamda “fenâfillah”ı temsil eder. Yaşlılara hizmet ve hürmet “acz” bilincinden uzak olan “gençlik” haline bir hatırlatmadır.

5-) Ya eyyühenNasu in küntüm fiy raybin minel ba`si feinna haleknaküm min turabin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme min mudğatin muhallekatin ve ğayri muhallekatin linübeyyine leküm* ve nukirru fiyl’erhami ma neşau ila ecelin müsemmen sümme nuhricüküm tıflen sümme liteblüğu eşüddeküm* ve minküm men yeteveffa ve minküm men yüreddü ila erzelil umüri likeyla ya`leme min ba`di ılmin şey`a* ve teral’Arda hamideten feiza enzelna aleyhel maehtezzet ve rabet ve enbetet min külli zevcin behiyc;

Ey insanlar!.. Eğer ba’s’dan (ruhani dirilişten) şüphe içinde iseniz, (bilin ki) doğrusu biz sizi bir topraktan, sonra bir nutfe (su, sperm)’den, sonra bir alaka (donmuş kan, genetik yapı, embriyo)’dan, sonra muhalleka (şekli-yapısı-azaları belli, fiziksel hılkatı tam) ve gayrı muhalleka (belirsiz) bir mudğa’dan (bir çiğnem et’ten) yarattık, ki (nefh-i ruh ile) size açık seçik beyan edelim… Dilediğimizi muayyen bir ecel’e kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir tıfl (çocuk; seyr-i süluk geçirmemiş) olarak çıkarırız, sonra kemale erme çağınıza (bulüğ çağı ve sonrasına?) ulaşmanız için (gerekeni sağlarız)… Sizden kiminiz vefat ettirilir ve sizden bazınız da ilimden (bilmekten) sonra bir şey bilmesin (akletmesin) diye erzel-i ömür’e (ömrün en rezil, en aşağı, en aciz çağına) reddolunur… Arz’ı, hamide (hayat olmayan, hiç bir şey bitmeyen, ölü olarak) görürsün… Fakat biz onun üzerine o suyu (ilmi) inzal ettiğimizde, titrer/harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nebat bitirir. (Hac, 22/5).

Yaşlılık ve çocukluk “hiçbir şey bilmeme halini” yani ilmin hakikatinin Allah’a ait olduğunu da temsil etmektedir.

Her Nebî ve Resul (Hz. İsâ hâriç) kırk yaşına doğru davete başlamıştır. Kırk yaş ihtiyarlığın ve aczin başlayıp “Allah’ın güç ve kuvvetinin” fark edilmeye başlandığı ve Bekâbillah’ı temsil eden dönemdir.

***

Ârif (Allah’ı kendi ilmine dayanarak bilen velî) varlık üzerinde daha çok tasarruf uygulamaya dönük yaşar. Ârif Allah’ın emrinde olduğunu bilir. Kendisini âmirin emrinde bir memur olarak kabul eder ve bu yetki ile olaylara daha çok müdahale eder.

Ârif-i Billah (Allah’ı Allah ile bilen velî) ise kendisine hiçbir varlık vermez, diğer varlıklara da varlık vermez. Allah’dan başka bir şey görmez ve algılamaz. Bunun için de olaylara ve varlığa hemen hemen hiç müdahale etmez.

Bâzı İnsan-ı Kâmillerde ise hem zâhiri hem de bâtınî kerametler açıkça görülür. Abdul Kadir Geylâni ve Ahmed Rûfâî gibi zâtlar kerametlerini gizlememek dercesine sahiptir.

Resuller Nebîler ve Kâmil Velîler tüm mertebeleri kapsadıkları için her olaya ilgili mertebeden müdahele eder. Ârif-i Billah olan bu nedenle “pasivize olmuş” değildir. Hatta Ârif-i Billah Âriflik mertbesini daha şiddetli kullanma kapasitesine sahiptir.

***

18-) Ve tahsebühüm eykazan ve hüm rukud* ve nukallibühüm zâtel yemiyni ve zâteş şimal* ve kelbühüm basitun ziraayhi Bil vesıyd* levittala`te aleyhim levelleyte minhüm firaren ve le muli`te minhüm ru`ba;
Onlar (kabir’deki gibi) uykuda oldukları halde (demek ki olayda ruh beden şartları da geçerli) sen onları ayıktırlar/uyanıktırlar sanırsın (demek ki zahiri bedenleri faal, 5 duyu çalışıyor) … Onları sağ tarafa da sol tarafada kalbederiz=çeviririz (artıyı da eksiyi de taddırırız ki nötürleşsinler) … Köpekleri (nefsleri) de (mağaranın) (Bi-) önüne-avlusuna iki kolunu (tabiat ve ego’dan kaynaklanan vasıflar) bast etmiş=uzatıp yaymıştır (etkisiz, fena halinde) … Eğer onlar üzerine muttali olaydın elbette onlardan yüz çevirir firar ederdin/kaçardın (onların himmetlerinin kendilerine yaşattığı hallerinin enteresanlığı dolayısıyla) …Ve elbette onlardan korku-heyecan dolardın/doldurulurdun (açığa çıkan haller ve melekeler dolayısıyla). (Kehf/18; B Meal)

Bekâbillah halinde olan Ârif-i Billah’ın varlık üzerinde tasarrufunun olmaması bir yönüyle de şu anlamdadır.

Bekâbillah ve Ârif-i Billah olan zamanının ferîdidir (eşsiz en üstünüdür) ve İnsan-ı Kâmil’idir. İnsan-ı Kâmil kendi varlığını aynadaki yansıyan varlık ile aynı kabul eder. Aynadaki sûretin bir ağırlık kaldırması sadece görüntüdür, gerçek değildir. İnsan-ı Kâmil de… halk içinde yer, içer, gezer, alış veriş eder, evlenir, boşanır ve her fiili ondan görülür. Halbuki o tüm fiillerin Hakk’a ait olduğunu idrak etmiş ve yaşamına geçirmiştir.

Ashâb-ı Kehf İnsan-ı Kâmil’i anlatmaktadır. Biz onları uyanık zannederiz halbuki onlar uykudadır ve onları Allah sağa sola döndürmektedir.

Niyazi-i Mısrî diyor ki:

Özü yoktur ki özünden biline
Dahi tozmaz ki tozundan biline
Sen onu sanma sözünden biline
Hakîkat ehlinin olmaz nişânı

***

Reşâhat’da (Can Damlaları isimli menkîbe kitabı) yazar ki:

Timur’un torunlarından Mirza Bâbür yüzbinlerce asker ile Semerkand şehrini kuşatır. Çok asker kaybeder fakar şehri alamaz. Nakşibendî Hz.lerinin halifelerinden Ubeydullah Ahrar Hz.leri de savaşa bil fiil iştirak etmiş ve kaleyi savunmakatadır. Babür tasavvuf ehli ile sohbeti olan bir hakandır. Kaleyi alamama nedenini Ubeydullah Ahrar’ın “himmeti” ile oluşan kerâmete bağlar. Ve Ahrar Hz.lerini ince bir şekilde eleştirir. Der ki;

“Ubeydullah Ahrar evliyadır fakat kerâmetini bâtıl yolda kullandığı için evliyalığı düşmüştür. Onun Ârif-i Billahlığı sahtedir…”

Bu sözü duyan Ubeydullah Ahrar Hz.leri şöyle cevap gönderir;

“Bâbür Şah duyduğu ile inanmakta, hakikatten ise habersiz yaşamaktadır. Ârif-i Bilah’ın tüm fiilleri Hakk’a ait olduğu gibi biz diğer her fiilleri de Hakk’dan biliriz. O bilmiyor mu ki Allah buyuruyor;

“17-) Felem taktüluhüm ve lakinnAllahe katelehüm ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnAllahe rema ve liyübliyel mu’miniyne minhü belaen hasena innAllahe Semiy’un Aliym;

Siz öldürmediniz onları, fakat Allah onları öldürdü… Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı (B harfi yazılmadan?)… Mü’minleri kendinden güzel bir bela ile denemek için… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir. (Enfâl; 8/17 ; B Meal)

Arif-i Billah “adem-i âbâda/yokluk ülkesine’’ gitmiş onda hiç bir fiil ve sıfat kalmamıştır, tüm fiil ve sıfatları Resulullah a.s. gibi olmuştur. Resulullah a.s. kendi eli ile atmasına rağmen Hakk o fiili kendi üzerine aldı “Ben attım” dedi. Fakat Nuh ve Hûd Resuller kavimlerini Allah’ın şiddetli gücüne havale ederek helâk ettiler, o kavimleri Allah yok etti. Biz ise Hz. Muhammed a.s.’a uyarak kendi elimizle savaşıyoruz. Sen de kendi elinle savaşıyorsun. Takdir Allah’a kalmıştır…”

Ârif-i Billah Âriflik penceresinden tüm olayları şuhûd-i ahadiyyet (Tek’i seyir) olarak değerlendirir. Esmâ mazharları olan görünümler arasındaki zıt olayların çatışmasını dahi bir dengelenme olarak görürler. Her birimin kendi doğru yolu üzerindeki fiillerini seyrederler. Ancak bu “seyir” Teklik Bilinci üzerine kurulu kişisel bir ilimdir ve madde dünyasında “uygulama alanı” yoktur.

Dünya (madde) boyutunda ikili sistem esâsı üzerine kurulu olan “şeriat” bilincinin yaşantısı yürürlüktedir. Tasavvufta esmâların zıt kavramları olarak seyredilen dengelenme mücadelesi şeriatta “savaş, kavga, kıtal” olarak değerlendirilir. Ârif-i Billah olan İnsan-ı Kâmiller aynı anda hem tasavvufi seyri yaşar hem de şeriat yaşantısı olan “nefsi müdafa” için silahla savaşır. İnsanın bedenine ve ruhuna zarar veren haramları reddeder, İslâm gerçeğinin kapalı kalmasına râzı olmaz zamana ve zemine en uygun olan “tebliği” yapar.

Bu konu Hz. Âli k.v. (Allah vechini nurlandırsın) ile ilgili bir olay ile açıklanmaktadır.

Bir savaş esnâsında Hz. Âli düşmanını öldürmek için kılıcı havaya kaldırır. Bu arada düşman yattığı yerden yüzüne doğru tükürür. Hz. Âli öldürmekten vaz geçer. Düşmanı Neden öldürmediğini sorunca, önce Allah için öldüreceğini fakat yüzüne karşı tükürülünce kızdığını ve niyetinin intikam almaya dönüştüğünü söyler. Bunun üzerine düşman o anda hakikati anlar ve Müslüman olur.

İnsan-ı Kâmiller’in halleri bu inceliktedir. Her şeyi yerli yerinde görürler sistemde ne eksik ne fazla kabul ederler. Her zaman zâhirde ikili sistemin adaletini icrâ ederler bâtında ise tekliğin esaslarını tefekkür ederler.

***

İbn Kâid , Şiblî’ye der; “Ey Şiblî! Allah yeryüzünü ikiye böldü. Yarısını bana yarısını sana verdi. Sen de benim gibi mâneviyatta ve zâhiri hayatta niçin tasarruf etmiyorsun?”

Şiblî cevap verir; “Yâ İbn Kâid! Ben hissemi sana bağışladım. Biz tasarrufu Hakk’a bıraktık ki bizim için tasarruf etsin.

9-) Rabbulmeşrikı velmağribi la ilahe illâ HUve fettehızHU Vekiyla;

(O, senin Rabbin) maşrık’ın ve mağrib’in Rabbidir… O’ndan başka ilah (vücud) yoktur; o halde O’nu vekil edin!. (Müzzemmil, 73/9 ; B Meal)

7-) Aminu Billahi ve RasûliHİ ve enfiku mimma ce`alekum mustahlefiyne fiyh* felleziyne amenu minküm ve enfeku lehüm ecrun kebiyr;

İman edin (B sırrıyla) Allah’a ve O’nun Rasûlüne… Hakkında sizi tasarruf sahibi/halife kıldığı şeylerden infak edin… Sizden iman eden ve infak eden kimseler var ya, onlar için ecr-u kebiyr vardır. (Hadîd, 57/7 ; B Meal)

İnsan-ı Kâmil kendi varlığını Hakk’ın varlığından ayrı kabul etmediği için zahirinden çıkan fiilleri kendi birimselliğine bağlamaz. Fakat insana ve topluma zararlı fiiller onlardan açığa çıkmaz.

Tasarrufta (varlığa manevi ve ya maddi olarak etki etmekte) kişisel istekler kerâmetin ve mucizenin açığa çıkmasına engel olur. İnsan-ı Kâmil olan Resullerin mucizelerinde ve velîlerin kerâmetlerinde kişisel istekler söz konusu değildir. Hattâ varlıkta bir eksiklik, fazlalık, hata, yanlış gibi şeyler görmek ve doğaüstü güç kullanarak kısa yoldan düzeltmek amacı güdülse “şiddetli kuvvet/mucize ve kerâmet” açığa çıkmaz.

Şiddetli kuvvet olan kerâmet ve mucizenin içyüzünü anlamak bu sınırdan sonrası için bizlere kapalıdır. Bilginin sınırları buraya kadardır. Bundan sonrası İnsan-ı Kâmillerin (Resul ve velî) ve âriflerin ilimleri, irfanları ve yaşamlarıdır.

***

Yedilerden (abdaldan) bir zât Ebû Medyen el-Mağribî’ye (İbn Arabî’nin şeyhidir) gelir. “ Efendim, biz sizin mertebenize ulaşmayı arzu ediyoruz. Fakat sizde bizim kadar tasarruf (varlığı maddi ve manevi olarak etkileme) göremiyoruz. Bunun sebebi nedir?”

Ebû Medyen Hz.leri nefsinde Üç Yüzlerin (ahyârın) ve Yedilerin (Abdâlın) bilinçlerini toplamış olmasına rağmen onlar kadar varlığa kerametle müdahele etmezdi. Çünkü, kerâmetler esmâ mertebesinde isimlerin hakikatlerini açığa çıkarmak ve kendi sıratı müstakimlerine oturtmak için açığa çıkar. Zât mertebesinde ise esmâlar tek tek mevcut değildir. Sonsuz esmâ ve mânâları ahad (tek) halde ve “yok” hükmündedir. Mertebesi yüksek olan Ebû Medyen Zât hakikatine “kulluk” etmekte olduğu için mertebesi düşük olan evliya esmâ boyutunda ondan açığa çıkan hiçbir şeyi göremez. Hakikatte ise esmâ ve sıfatlar Zât mertebesinden “inzâl olur/iner”. Bu inişin hakikati yüksek dereceli velilerde gizlidir. Hattâ esmâlar İnsan-ı Kâmil olan Zât’dan topluca ve kesintisiz olarak yansır.

İnsan-ı Kâmil bu nedenle varlığa şiddetli kuvvet ile müdahale etmiyor izlenimi verir.

Acz; fiillerin Hakk’a ait olmasıdır.

Za’f/zayıflık; dünyasal isteklerin yok derecesine kadar gerilemesidir.

(((… İbn Arabî ilim arttıkça İnsan-ı Kâmil’in acz ve zayıflık görüntüsünün de artacağını buyuruyor. Ve Ebû Medyen’in kendisine tüm ilmini verdiğini ve başka ilim kapılarını da açarak acz ve zayıflığını artırmasını sağladığını söylemektedir. Bu durumda İbn Arabî’nin aczi ve zayıflığı ilim ile artarak Hakk’a sığınmış olması daha ileri derecededir. Hiçbir velî kendisinin mürşidinden ileri derecede olduğunu kabul etmez ve iddia da etmez. Onlar âcizlikte ve zayıflıkta ileri olduklarını itiraf ederler. Acz ve zayıflık ilim ile arttıkça da tasavvuf bilimciler (mutasavvıflar) aczi ve zayıflığı ileri olanın daha üst derecede olduğunu yorumlarlar…)))

***

9-) Kul ma küntü bid`an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu Biy ve la Biküm* in ettebiu illâ ma yuha ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;

De ki: “Rasûller’den bir bid’ değilim (Rasûllük yoktu da onu ilk idda eden, Sünnetullah’da bulunmayan’ı bid’at eden değilim)… Bana ve size (B sırrınca, benim ve sizin varlığınız olarak) ne yapılacağını (dirayeten, şahsen) bilmem (vahyen-ilmen bilirim)… Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr (uyarıcı, Rasûl) dan başka da değilim (Ahkâf, 46/9 ; B Meal).

***

Resulullah a.s. Hakk’ı tam olarak vekîl tutup Allah indinde tam acz ve zayıflık halini yaşamıştır. Birimlerin zâhir perdelerini kaldırıp özlerini ve özlerdeki fıtri programları deşifre etmek istememiştir. Halbuki her şey O’nun için açıktır. Fakat O açık olanları bizzat kapatmış bizlerden daha çok beşeriyetin şartlarına uymuştur. İlim ve irfan konusunda ise açılmadık kapı bırakmamıştır. Varlığın hakikatinin Allah’ın değişmeyen sistemi olduğunu ve sistemi tanımakla Allah’ın azabından korunulacağı uyarısını yapmıştır. Bu uyarıları ve insanlığa sunduğu “ilim ve irfan” tam bir vahiy halidir. Bu hali âyeti kerime ile sâbittir:

3-) Ve ma yentıku anil heva;

(O), hevasından (nefsinden, beşeriyyetinden) nutketmez (konuşmaz; Hakkani hitabtır; O’nun sünneti, sünnetullah’tır). (Necm, 53/3 ; B Meal).

***

Allah’ın Zât’ına (isimsiz ve sıfatsız varlığına) acz ile kulluk etmek ezeli ve ebedi olmak ile ödüllenerek en üst bilinç mertebesine ulaştırır. Bu mertebede Resullerin mucizeleri ve Velîlerin kerâmetleri iç yüzünü asla bilemeyeceğimiz bir sistemle zâhir olur. Anlatımı nasıl olursa olsun hiçbir zaman “keramet ve mucize” tanımlanmamış olarak kalır. Belki en yakın tanım şudur: Mucize ve keramet Allah’ın karar verdiği anda ve dilediği mekânda olur. Resulün ve velînin bu konuda hiçbir iradesi yoktur.

Allah’ın esmâ mertebesine kulluk ise Zât’ına kulluğa göre “sonradanlık” özelliği taşır. Velayet mertebesi düşük olan zâtlarda kerâmetlerin daha fazla fark edilmesi bu nedenledir.

Bu tanımlar dahi insan mantığının “iki varlıklı” algılama sistemine göredir. Tek hakikatte açığa çıkan mucize ve kerameti aslâ tam olarak ifade edemez.

***

Bir dörtlük çevirisi:

Aşk nedir diye sorarlarsa, dilemeyi terk diye cevapla
Dilemekten kurtulmayan kimse seçkin değildir.
Ârif şahlar şahıdır ki âlem onun üzerine saçılmıştır,
Şahlar saçılan hediyelere hiç iltifat eder mi?

***

Şeyh Şiblî “Biz tasarrufu zerafet gereği (nezâketen) terk ettik” demiştir. Bu tür sözlere “naz ehlinin kelâmı” denilir. Ve derin anlamlar taşır.

Bir vezirin halk üzerindeki yaptırım gücü pâdişaha aittir. Vezir “ben gücümü pâdişaha devrediyorum ve gücümü üzerimden çıkarıyorum” diyemez. Der ise soğuk ve çirkin bir davranış olur. Aynı zamanda yanlış bir mantık taşır. Zâten güç pâdişahındır. Vezirin hiçbir gücü yoktur. Olmayan bir şeyi devredemez ve üzerinden çıkaramaz, ona ikram edemez.

Fakat vezir nezaketen; “Benim gücüm pâdişaha aittir ve ben bu gücü sahiplenemem” anlamında “gücümü veriyorum” diyebilir.

Pâdişah vezire “halkıma şunu yap, bunu yapma” diye emir verir. Fakat yine gücünü devretmiş olmaz. Vezirin yaptırım gücü “cebren” ona yüklenmiştir. Vezirin fiilleri ve iradesi artık padişahındır. Vezire ait bir irade ve fiil yoktur.

Vezirin kendi aczini bilmesi ilminin tam olmasındandır (kemâl-i mâ’rifetindendir). Yoksa pâdişahın malını pâdişaha hediye etmek değildir.

Ârif (hakikati bilen ve yaşayan kişi) her ne vakit evrende tasarruf ederse Allah’ın emri ve zoruyladır, Allah’ın iradesi ve gücüyledir. Kendi hür iradesiyle değildir. Çünkü ârif “huzurdadır” yâni “yokluk” bilincindedir. “Allah’ın huzuru” kişinin kendi acz ve yokluk halini yaşaması ile ilgili bir konudur.

Risalet makamının aslı ve şânı “tasarruf” ister. Şu halde Resul Allah’dan aldığı Risaleti kavminin ve insanın kabul etmesi için “mucize” göstermek zorundadır. Mucize “şiddetli ve taklit olunamaz kuvvet” veya “taklit olunamaz ilim” şeklinde olur. Allah’ın dini yani var ediş sistemi “taklit olunamaz” şiddetli kuvvetler (mucize) ile anlatılmış olur.

***

Risalet makamı kavmine karşı mucize ile tasarrufu gerektirse de Velâyet makamında keramet ile tasarruf gerekmez.

Resul dinin bâtınını ilim ile zahirini mucize ile açıklamakla görevlidir. Fakat velîler dinin zahirini keramet ile açıklama görevlisi değillerdir. Hatta velâyetin gereği kerâmeti gizlemek ve Hakk’ı açığa çıkarmaktır.

Velînin kerameti açığa çıkarması gerekiyorsa o zaman velî mâzurdur, keramet açığa çıkar.

Resuller kavmini ve ya insanı hidayete erdirmek için mucize delilini açığa çıkarırsa “iman zorunlu” olur. Eğer mucizeyi isteyip de iman eden olmazsa “helak olmak zorunluluğu” devreye girer ve Resuller de bu helakı önleyemez.

Bir hadis rivayetinde anlatılmaktadır. Birkaç önder müşrik, Resulullah a.s.’dan Mekke’deki bir tepeyi (küçük dağ) tamamen altına dönüştürmesini isterler. Gerçekten Resul isen bu mucizeyi yaparsın, değilsen yapamazsın derler. Resulullah a.s. onlara tepeyi altına çevirdiği takdirde “gerçek iman” edip etmeyeceklerini sorar. Müşrikler biraz düşünür ve sen tepeyi altına dönüştürme ve bizden de iman isteme diyerek oradan ayrılırlar.

O müşrikler mucizeden sonra “iman etmemek” seçeneğinin kalmadığını biliyorlardı. İman etmezlerse helak olmaları zorunlu oluyordu.

Bu nedenle Resuller “mucize seçeneğini” tercihli olarak hiçbir zaman arzu etmemişlerdir. Mucizeden sonra iman etmedikleri takdirde kavimlerinin ve insanın helakını istemedikleri için mucize olayına yanaşmamışlardır. Sadece tebliği tercih etmişlerdir.

***

Mucizeleri gören her insanın mutlaka iman etmeyeceğini Resulullah a.s. biliyordu. Hatta ayet ile de bu bilgi vahyolmuştu:

2-) Ve in yerav ayeten yu`ridu ve yekulu sıhrun müstemirr;

Eğer bir ayet (mucize) görseler (nasıl olduğunu anlamak yerine ondan) yüz çevirir ve: “Devam edip giden/güçlü bir sihirdir” derler (ilahi sıfatlardan, sistem realitesinden gafildirler). (Kamer, 54/2; B Meal)

Mucizenin her kalbi imana getirmeme nedeni Üzeyir bölümünde izah edilen her insanın özünü oluşturan ilâhi ismine bağlı bir olaydır. Öz ismi mudil (Dalalete/imansızlığa düşüren) esmâsı olan birey mucize ve ya ilim ile iman etmez. O kendini oluşturan ismin yolunda gitmek zorundadır. Mucizeler ancak iman etmeleri takdir olunmuşların imanlarını açığa çıkarır.

Mucizeleri şimdiki zamanda bazı insanlar toplu hipnoza, ışık kırılma olaylarına bağlayanlar da mevcuttur. Hâlbuki mucize, hipnoz ve göz aldanması değildir. Resullerin şiddetli güç ve kuvvet ile alışılmamış doğa olayları meydana getirmeleridir.

***

Resullerin mucizelerinin tesiri herkese olmadığı için şu âyetler nâzil olmuştur:

56-) İnneke la tehdiy men ahbebte ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa`* ve HUve a`lemu Bil mühtediyn;

Muhakkak ki sen sevdiğini hidayet edemezsin… Fakat Allah dilediğini hidayet eder… O, hidayet kabul edenleri (B sırrınca) daha iyi bilir. (Kasas, 28/56 B Meal)

99-) Ma aler Rasûli illel belağ* vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun;

Rasûl’e düşen ancak tebliğ etmektir… Allah, açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilir. (Mâide, 5/99; B Meal)

272-) Leyse aleyke hüdahüm ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa`* ve ma tünfiku min hayrin felienfüsiküm* ve ma tünfikune illebtiğae vechillah* ve ma tünfiku min hayrin yüveffe ileyküm ve entüm la tuzlemun;

(Rasûlüm) onların hidayeti senin üzerine (bir borç) değildir… Fakat Allah dilediğine hidayet eder… Hayırdan ne infak ederseniz, ancak kendi nefsiniz içindir/kendi lehinizedir… (Nitekim) ancak vechullah’ı arzulayarak/vechullah için infak edersiniz… Hayırdan ne infak ederseniz, tamı tamına size ödenir; ve siz zulme uğratılmazsınız. (Bakara, 2/272; B Meal)

***

İnsan-ı Kâmil Hakk’ın beş mertebesini cem etmiştir. Beş mertebenin özü olarak İnsan-ı Kâmil’e altıncı mertebe ismi de verilir.

***

29-) Ma yubeddelul kavlu ledeyYE ve ma ene Bi zallamin lil abiyd;

Benim katımda kavl (Hakkani söz, hüküm) değiştirilmez… Ve ben kullara (Bi-) zulmedici değilim”. (Kâf, 50/29 ; B Meal)

Allah’ın sonsuz ve sınırsız özellikleri birer isim ile anlatılır. Bu isimlerden doksan dokuz tanesi Resulullah a.s. tarafından sayılmıştır. Değişik rivayetlerle yüzün üzerinde isim vardır. Fakat doksan dokuz esmâ kavramı ile meşhur olmuştur.

Her bir isim bir birimin özünü oluşturur. Her birimde diğer isimler de vardır. Fakat esas karakter öz isim tarafından oluşturulur. Öz ismin ve diğer isimlerin oluşturduğu birime esmâ terkibi (isimler bileşiği) denilir. Bu isimlerin özellikleri dünya boyutunda kişisel fiiller olarak açığa çıkar.

Her birim Allah özelliklerinden oluşan isimlerin bileşiği olduğu için birimler Allah ilminde ezeli bilgi olarak mevcuttur. Varlıklarının ilmi ezeli olunca Allah o isimlerin özelliklerini dünya boyutunda zaman ve mekân açılımı ile tecelli ettirmektedir.

Birimlerin her özelliği ve her fiili kendilerine ait olup ezelde Allah bu bilgileri almıştır. Ve zamanı geldikçe de zahirde var etmektedir.

Bu açıdan ezelde kendimiz hakkındaki bilgimiz Allah tarafından asla değiştirilmez. Allah kendi isim bileşiği olan kullarının tercihini etkileyip değiştirmediği için “zulmetmez”.

23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;

(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler. (Enbiyâ, 21/23 ; B Meal)

Allah sonsuz ve sınırsız olan tek varlıktır. Ona benzeyecek ya da benzemeyecek ve ya aynısı olabilecek ikinci bir varlık yoktur. Kendisinden başka ikinci bir varlık olmayınca da Hakk’ı takdir edecek ya da suçlayacak ya da bu neden böyle diyecek ikinci bir irade mevcut değildir.

Varlıkta ilim, akıl ve irade olarak mevcut olan yine kendi hakikatidir. Varlığın her türlü fiil ve düşüncesi, fiil ve düşünceyi ifade eden sözleri de tek varlığa aittir. Varlığın sual edilmesi ise dünya boyutunun çokluk bilincinde bedensel ve ruhsal yapısına zıt diğer varlıklarla çevrelenmiş olmasıdır.

Zıt özellikler her birimde hoşa gitmeyen durumlar oluşturur. Bu bir bakıma varlığın bir birini sorgulamasıdır. Ya da sonsuz isimlerin bir birini belirgin hale getirmesidir.

57-) Ve zallelna aleykümülğamame ve enzelna aleykümülmenne vesselva* külu min tayyibati ma rezaknaküm* ve ma zalemuna ve lâkin kanu enfüsehüm yazlimun;

Ve sizi bulutla gölgeledik/bulutu üstünüze gölge yaptık ve üzerinize Menn (kudret helvası) ve Selva (bıldırcın kuşu) inzal ettik… (Dedik) sizi rızıklandırdığımız tayyibattan yiyin… Onlar bize zulmetmediler, lakin nefslerine/kendilerine zulmetmekteydiler. (Bakara, 2/57 ; B Meal)

Birimlerin varlığı Allah ilminde sanal birimler halindedir. Birimlerin rızkı Hakk’dan başka varlık olamamak gerçeğidir. Bu gerçekleri bilmemekle birimler sadece kendi bilinçlerini bilgisizlik içinde (zulmette) bırakırlar.

***

Allah’ın zâtının özelliklerini bilmesi ayrı iki mertebe arasında gerçekleşen bilgi alış verişi gibi anlatılmaktadır. Gerçekte ise varlık iki ve ya beş veya daha çok boyutun iniş ve çıkış boyutlrı değildir. Tek hakikat olan Hakk’ın katmansız, sınırsız, sonsuz ve merkezsiz hakikatidir.

Zâtın isim, sıfat ve fiilleri var etmesi ise kendi mânâlarını algılamakta olmasıdır.

***

Dünya hayatının oyun ve eğlence olması, birimsel varlığımızın işin ciddiyetini fark edemediğini ifade eder. Yoksa her şey çok ciddi bir varlığa sahiptir ve asla şaşmayan bir sistem vardır. Tesadüfe yer yoktur.

***

Mesnevî’den:

“Bu”, “ben” ve “biz” varsayımlarını kendin ile hizmet oyunu oynamak için yaptın.

***

Sırları muhafaza etmekte kuvvetli olan Resuller ve Velîler “Ben Hakk’ım” demezler. Demezler çünki “ben” ve Hakk” isneyniyyeti (ikiliği) doğurur. Ya sadece “ben” demek ya da sadece “Hakk” demek “tevhiddir”, tekliktir. Hakk’dan başka ben ve ya “ben” den başka yoktur. Tek “ben” olan Hakk’ın gerçek benliğidir.

***

Bu bölümde Resullerin dini beyan için tasarruf hakkı olduğu halde bu güçlerini kullanmadıkları sadece tebliğ ederek insanlara şefkat gösterdikleri açıklandı.

Kendilerinde varlık görmeyen velîlerin de tasarruf iddiasında olmadıkları açıklandı.

Lût kelimesindeki melkî (şiddetli kuvvete âit) hikmetler açıklanırken kader sırrı da bir açıdan izah edildi. Fiili oluşturanın ve fiili kabul edenin (etkileyenin ve etkilenenin) tek varlık olduğu, alanın da verenin de Hakk olduğu anlatıldı.

Bunlar, bunlardan evvelkiler ve bunlardan sonrakiler Muhammedî ilim ve bilgilere aittir ve bu bilgiler âriflerin zevklerinden bir damladır.

***

Mucize ve Kerâmet kavramlarının yüksek mânâlarının kolaylaştırılarak anlayışımıza sunuluşu…

KERÂMET

Allah ikramı!

KERÂMET, ALLAH’TAN KAYNAKLANIR; KUVVETİNİ ULÛHİYETTEN ALIR, İLMİNCE!

Eğer şartlanmalar perdesini kaldırmakla birlikte kişi, tabiat perdesini iman nuru ile kaldırmışsa o zaman ondan gözüken olağanüstü hallere” kerâmet“ adı verilir. Yani kişi bu halde iman nûru ile hareket ediyor. Akıl, iman nuru ile hareket ediyor!

Sirius yıldızındaki tanrı yollamıyorsa özel ulakla Allah VELİ’lerine ikramları, nasıl açığa çıkmakta ALLAH Velilerinde keramet?

Destekleyen bir TANRI yoksa Sirius yıldızından KÂFİRLERİ, nasıl açığa çıkıyor onlardan insanları âciz bırakan olağanüstü olaylar, kerâmet karşılığı olarak?

“Ben de sizin misliniz olan bir beşerim”

diyen en muhteşem insan, Allah Rasûlü ve Hatemen Nebiyyin Muhammed Mustafa aleyhisselâm… Bizler gibi bir bedene sahip!.

Kerâmetleri hadsiz hesapsız Gavsı Âzam Abdülkadir Geylâni, Ahmed Rufai ve niceleri; bizler gibi bir bedene sahip!.

El-kol, bacak beyin aynı da….

Tıpkı kâfirlerde olan el-kol, bacak, beyin gibi…

Farklı olan tek bir yanları var bugünkü bilimsel verilere göre; BEYİN İŞLETİM SİSTEMLERİ!.

TANRI DEĞİL ALLAH ise…

Kaynak aynı kaynak…

Beşer aynı bedene sahip aynı beşer…

Ama birinden çıkana Rasül ya da Nebi ise, diyoruz mucize…

Diğerinden çıkana Veli ise, diyoruz, “kerâmet”…

Kâfirden çıkana ise diyoruz “istidrac”!.

Aynı kaynaktan gelen aynı su, musluğun aldığı isim yüzünden değişik isimle tanımlanıyor!.

Musluk olayı Allah’a bağlıyor; mucize, “kerâmet” diyoruz!.

Musluk olayı vehmettiği benliğine bağlıyor, “istidrac” diyoruz!.

Oysa açığa çıkış SİSTEMİ hepsinde aynı!. Beynin eseri!.

Hattâ bazen istidrac olarak nitelenenler cin kökenli iken; Mucize ve kerâmet ise Allah’a ait!.

Mucize veya keramet daima istidractan güçlüdür!. Niçin?

Kerâmet ve mucize ise Allah’tan kaynaklanır, kuvvetini Ulûhiyetten alır ilmince…

Onun içindir ki, Allah’a iman etmiş olanın arzı geniştir… Ulûhiyet arzında ve semâsında seyreder!.

KEVNİ (MADDE BOYUTUNA AİT) KERÂMETLER

Belli riyâzatlar ve tabiatla mücadeleler sonucunda, kişide belli mârifetler oluşur. Bu mârifetler belli kevnî -madde boyutuna ait- kerâmetleri de doğurur!. Bunlara “ârif” denilir!. Bunlar daha “velî” değildirler!.

İLMÎ KERÂMETLER

İlmî kerâmetler ise ikinci mârifet mertebesi olan “Mârifetullah” sahibi “mardiye nefs” bilincine erişmiş evliyaullah hazerâtına aittir… Bununla karıştırılmaya!

EN BÜYÜK KERÂMET, ”EVRENSEL KOZMİK BİLİNÇ BOYUTU”NDA YAŞAMAKTIR!

“İnsan”, bir bilinç varlığın adıdır ki; bugün et-kemik bedeni kullanır; yarın, ruh bedeni; cennete girebilenler ise “nur” olarak yaşarlar!.

Dünya’da yaşarken, kendini bedensiz soyut bilinç varlık olarak hissedemeyenler, daha sonraki boyutlarda bunu hissedip yaşama olanağını elde edemeyeceklerdir.

Dünyada bedenle yaşamanın hakkını vereyim diye yalnızca iş-eş-aş hakkıyla uğraşırken; bilinç varlık olmanın hakkını ihmal ederek bunu hissedemeyenler, ebeden kozmik evrensel bilinç boyutunda kendilerini tanıyamayacaklardır.

Dünyada mertebe ve kerâmet peşinde koşan bedensellikle kayıtlanmış birimler, en büyük kerâmetin “evrensel kozmik bilinç boyutunda” yaşamak olduğunun farkında bile değiller!.

EVLİYANIN KERAMETİ, VEHİM KUVVETİNİN TASARRUFUYLADIR!

İnsan için eğer şer diye kabul edilebilecek bir şey varsa o da vehimdir. Vehimden daha şerli bir şey yoktur!

Eğer aklınla vehmi hükmün altına alırsan velâyetin en üst mertebesine çıkarsın!.

Eğer akıl, vehmin hükmü altına girerse, şekâvetin, sapmışlığın en berbat derecesine düşersin!.

Bütün evliyanın kerâmeti, vehim kuvvetinin tasarrufuyladır. Kendindeki vehim kuvvetini tasarruf altına alarak o kerâmetleri izhar eder.

EVLİYAULLAH NAZARINDA İLİMSİZ KERÂMET…

Kendini tanımak, hakikatini bilmek ancak ilim sıfatının açığa çıkmasıyla mümkündür… İlim sıfatının açığa çıkması da topluma dönük olarak; Muhammed aleyhisselâm ile gerçekleşmiştir.

Kudret sıfatı da en geniş şekliyle Deccal’da açığa çıkacaktır!.

İlim sıfatı, ancak Zâtına seçtiklerinde açığa çıkar. Kudret sıfatından daha faziletlidir!.

İlim sıfatı ise o devirde Mehdi’de de açığa çıkmaktadır!. Bu yüzden de Mehdi, Deccal’den değerli olmuştur!.

Daha önceki kavimlerde de kudret sıfatının açığa çıkmasıyla büyük gelişmeler yaşanmıştır o toplumlarda… Medeniyet ve teknoloji olarak bizden çok daha ileri toplumlar da olmuştur geçmişte… Ama ne var ki o toplumların hiç biri Muhammed Ümmetindeki İlim zuhuruna ulaşmamıştır!.

Bunun sonucunda da kudret zuhûru onların zehiri olmuş ve helâk olmuşlardır!.

ŞARTLANMALAR VE TABİAT PERDESİ KALKAN KİŞİ KERÂMET SAHİBİ OLUR; ÖZÜNDEN GELEN BİR BİÇİMDE!

Eğer bu kişi, tabiat perdesini iman nuru ile kaldırmışsa o zaman ondan gözüken olağanüstü hallere “kerâmet” adı verilir… “ALLAH” ikramı anlamında!. Yani kişi bu halde iman nuru ile hareket ediyor… Akıl, iman nuru ile hareket ediyor!.

Birinci aşamada, şartlanmaları kaldırdı… Şartlanmaları kaldırarak, halka tâbi olmak durumundan kendini kurtardı!.

İkinci aşamada, tabiat perdesini kaldırdı…ilâhi ikram denen özünden gelen birtakım hallere nâil oldu!. Keramet sahibi oldu!.

KERÂMET, ALLAH DİLEMESİ VE TAKDİRİ SONUCU İZÂFİ (GÖRESEL) GAYB’IN BİLİNMESİDİR!

“GAYBI ANCAK ALLAH BİLİR, başkası bilmez” denilen gayb, “mutlak gayb”tır!…

“Mutlak Gayb”ın dışındaki “izâfi gayb” ise, “ALLAH” dilemesi ve takdiri sonucu olarak bilinebilir…

Ve bu biliş, “Allah”ın muradı doğrultusunda çok yönlü olabilir…

Gerek kerâmet adı verilen yoldan Evliyaullah’ın “keşif” ve “fetih” sonucu erdikleri; ve gerekse de istidrac yollu gerçekten sapmış kişilerin bildikleri “algılayamadıklarımız” hep bu durum sonucudur.

DUA, KERAMETTİR!

Dua, olabildiğince özündekileri açığa çıkarmak amacına dönüktür.

Aklı olan, ilmi olsun veya olmasın duaya çok çok devam eder…

Bu yazdığımı çok iyi anlamaya çalışın…

Dua, yeni tecellilerin açığa çıkması mekanizmasına dönük olarak faaliyet gösterir.

Dua`da yaratış sırrı gizlidir!

Hangi mertebede olursa olsun, duadan geri kalan, çok fazla şeyden mahrum kalır!

Dua, insana verilmiş, yaratma sırrıdır… İnsan, dua ettikçe, Allah onunla yaratır!

Duadan mahrum kalan, yaratılış kemâlâtının sırlarını açığa çıkartmaktan mahrum kalmış olandır.

DUA, insana bahşedilmiş en mükemmel güç olarak tanımlanabilir.

Dua, diyebilirim ki, kerâmettir!

NEBİ VE RASÛLLERDE ÇOCUKLUKTA GÖRÜLEN OLAĞANÜSTÜ HALLER

(Soru: Nebî ve Rasûl’lerde buluğ çağından önce görülen olağan üstü hâller nasıl açıklanabilir?)

Fıtrî istidat gereği melekî kuvvetlerin açığa çıkışı…

KERÂMET, HAKİKAT YAŞAMINA AİT ÖZELLİKLERİN DIŞA VURUMUDUR!

“Hakikat”, bu çalışmaları yapmak suretiyle kişinin o çalışmaların neticesine ermesi; yani “Allah’a ermesi”!.

Hakikatı yaşamaya başladığı zaman, o hakikati yaşamanın neticesinde ondan belli özellikler sâdır olmaya başlar; ondan belli özellikler ortaya çıkmaya başlar.

İşte ondan bu belli özelliklerin ortaya çıkması hâli de “MÂRİFET” diye anlatılmıştır.

Veya bir diğer ifadesiyle şöyle anlatayım;

Hakikate eren kişi görür ki; “ben” dediği varlık mevcud değil, gerçekte ayrı ayrı birçok birimler yok; varolan, sadece Allah’tır!

Ve “sadece varolan Allah’tır!” anlayışı içinde kendi birimselliği kavramı silinir gider!

Birimsellik kavramının kalkması neticesindeki oradaki yaşam, Allah’ın muradı üzere olan bir yaşamdır ki, o kişiden de Allah’a elde ettiği bu yakîn neticesinde bazı enteresan gelişmeler oluşur, alışılmadık oluşlar onda yaşanır.

Bu yaşam şekline dair özellikler eğer dışa vurursa, etraftakiler tarafından “ Kerâmet” diye isimlendirilir!

KERÂMET DENEN OLAYLAR; İNSAN BEYNİ İLE ALÂKALIDIR!

Beynin radar dalgalarını ve telepati dalgalarını kabul eden her insan, kapsamlı bir kapasiteye sahip beyinli kişilerin, geçmişin “kerâmet” denen olaylarını yaşayabilmesinin de son derece doğal ve mâkul olduğunu rahatlıkla fark edebilir. Çünkü, “mucize” ve “kerâmet” denen olaylar da, insanın dünyasında, insan beyni ile alâkalı olan olaylardır.

Bilgisayarları inceleyenler, insan beyninin çalışma düzenini çok daha rahat fark edebilirler…

Dışarıdan gelen veriler nasıl bilgisayarın hard diskine geçiyorsa; ve daha sonra da hard diskten istenilenler ekrana yansıyor, görünür hâle geliyorsa; fakat bu bilgiler bilgisayarın içinde nasıl mevcut bilgi hâli ile değil de sadece 0-1 esasına dayalı iki tür kayıt ise, insan beyninde ve hücrelerinde de aynı şekilde pozitif ve negatif esasa dayalı belli frekanslarla programlanmış veri tabanları vardır!.

Siz bunlardan hangisine yönelirseniz onlar sizin ekranınızda yani üst yapı şuurda meydana çıkar!.

Önemli olan; insanın kendi kapasitesini olabildiğince geniş boyutlarda kullanabilmesini temin etmektir!. (Ahmed Hulûsi/Kavramlar/Kerâmet)

13. BÖLÜM SONU

Kemal Gökdoğan

http://yorumsuzblog.adrese.com

kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

5 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (13. Bölüm)”


  1. 1 ruhum latife 18 Mayıs 2008, 12:51

    Allah sizi ilimiyle daim kılsın.. Amin..
    * * *

    ilgilenenler için,
    İbn-i Arabî Sempozyumu

    Türk Kadınları Kültür Derneği TÜRKKAD öncülüğünde Uluslararası İbn-i Arabî Sempozyumu 23-28 Mayıs tarihlerinde yapılacak.

  2. 2 edeniz 25 Mayıs 2008, 6:10

    Merhabalar yeniden, rica etsem

    “Dövene elsiz gerek. Sövene dilsiz gerek” (Yunus Emre)

    dizesini açabilmemiz mümkün mü değerli büyüklerim?

    SELAM VE SEVGİ İLE..

  3. 3 edeniz 27 Mayıs 2008, 11:57

    HASRETT!.. güvenlik kodum.. Ben Allah’a hasretim aceba o bana hasret mi ki?

    Sormak istediğim konu farklıydı ama güvenlik kodunu görünce hissettiğimi paylaşmak istedim nacizane..

    Merhabalar,

    ben namazla ilgili çalışmalara araştırmalara ağırlık verdim, bir süredir en iyi nasıl yapabilirim, en iyi nasıl yaşayabilirim diye; ve düşündüm ki dün:
    Bizim otururken, yatarken, her an Zikir halinde olmamız Allah’ı anmamız gerekiyorya, namazan aceba belli saatlerde kılınması zorunluluğu yani vakit namazları için düşündüm bunu, gerek okunan dualar tekrarlanan sureler ve zikirler için namazı eda eden topluluğun aşağı yukarı aynı saatlere denk gelmesi ve TOPLU DUA olayını gerçekleştirmesi için olabilir mi?

    bunu benden daha iyi bilenleriniz vardır ve yaşayanlarınız…
    Namazı Hakk’ıyle yaşamamız dileğiyle
    hoşçakalın

    (((DUA, KERAMETTİR!
    Dua, olabildiğince özündekileri açığa çıkarmak amacına dönüktür.
    Aklı olan, ilmi olsun veya olmasın duaya çok çok devam eder…
    Bu yazdığımı çok iyi anlamaya çalışın…)))

  4. 4 KGökdoğan 1 Haziran 2008, 6:05

    JUDO FELSEFESİ

    Sn. edeniz’in sorusuna cevabım:

    “Dövene elsiz gerek. Sövene dilsiz gerek” (Yunus Emre)

    “Bir yanağınıza tokat yerseniz diğer yanağınızı çevirin” felsefesi Hz. Muhammed’in düşünce ve eylem dünyasında yoktur.

    Tokat fiilinin gerçeğinin Hakk’ın fiili olduğunu bilmek için tefekkür vardır. Fakat tokat yemek ve tokat atmak yoktur.

    Hakikat ve mârifet boyutunda tokatın ve sövenin Allah’ın celal sıfatının tecellisi olduğu bilinir. Gerçek bilinince “Bana seni gerek, seni gerek” sırrı açığa çıkar.

    Bu bilgiye ulaşanlar şeriatı (etki-tepki yasaları) daha iyi yaşar. Şeriatta (etki-tepki yasalarında) tokat atanı zulümden kurtarmak için gerekirse savaşa başvurulur. Resulullah a.s.’ın tüm savaşları da aynı mantığı taşır.

    Anadolu’yu Moğol zulmünden kurtarmak için Yunus Emre “gerilla lideri” gibi örgütlenmeye gitmiş ve halkı tokat atan Moğollara karşı savaşa teşvik etmiştir. Aynı çağda Hz. Mevlâna’nın da Moğollara karşı Anadolu halkını (Türkleri, Rumları ve Ermenileri) birleştirerek zulmü önlemek için savaşa teşviki vardır.

    Günümüzde “sövmek” olayı “laf” ve “dedikodu” ile insanların bir birine zulmetmesidir.

    En güzel savunma (dilsizlikten kasıt) sövenin anlayacağı dilden onu “güzel” sözlerle mahcup ederek, kibarlığa teşvik etmektir. Anlamıyor, iyice ağzını bozuyor ise tepki vermeyerek zamanla “soğumasını” beklemektir. Verilecek direk cevap, ters sözler zaten “sövücü”nün beklediğidir. Sövücü için karşılıklı “sövüşmek” doğası gereği ona güç verir. Tepkisiz kalınırsa mağlup olur…

    Her zaman ve her olay için geçerli olmamakla birlikte genellikle en verimli savunmaya ait iki JUDO tekniği:

    1) “Kar esnek olan dalların üzerine yağar… yağar… yağar. Dal yavaşça eğilir… eğilir… eğilir ve ağırlığı yere atarak kırılmaktan kurtulur”.

    2) Hızla üzerine gelen denetimsiz kaba kuvveti en zayıf noktasından yakalayarak kendine çek… kendin aşırı enerji harcamadan kaba kuvveti denetle ve yere at.

    Üçüncü teknik… en zayıf yerinden tut geri-ters çevirerek esir al (serçe parmağını yakala geri bastır acıdan kıvrandırarak kölen yap). Bu teknik daha sonra “intikam” almaya dönüşeceği için TAVSİYE olunmaz… savunma tekniği değildir… Karşılıklı “sövme” ortamı hazırlar.

  5. 5 edeniz 1 Haziran 2008, 10:59

    Teşekkür Ederim Kemal Bey

    “Kar esnek olan dalların üzerine yağar… yağar… yağar. Dal yavaşça eğilir… eğilir… eğilir ve ağırlığı yere atarak kırılmaktan kurtulur”.

    Alttan almak babında mı? Fiilen bir durum değil yanılmıyorsam..

    Selam ile hoşçakalın


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: