“BEN”den “ben”e, “ben”den BEN“e” (2)

1. Bölüm »

2.Bölüm (Biz’den “Ben”lere)

 

İlk bölümümüzde, algıladığımız çokluk âleminin tüm bileşenlerinin bulunduğu bütün olası kuantum durumlarının RUH denilen Saf BENlik’te potansiyel halinde (=açığa çıkmamış DATA), tümel bir BİZ yapısı olarak bulunduğunu görmüştük. Düşünsel yolculuğumuzun bu bölümünde şu soruya cevap arayacağız:

 

Tek ve Tümel olan RUHun BENliği, çokluğa, “ben”liklere nasıl dönüşmektedir? Tek olan BENlik kendini nasıl “benlik”ler olarak algılamaktadır?..

 

Kuantum Teoremi bize bu sorunun cevabının “RUH’un Algılaması” yoluyla olduğunu işaret etmektedir. Parçacıklar algılanmadıklarında olasılık dalgaları olarak RUH adlı -matematikte karmaşık[1] (imajiner) sayılar olarak anlatılan- Soyut Hilbert uzayında yayılmış halde (süperpozisyon), ışık hızının milyarlarca katı hızlarda belirsiz bir şekilsizlik şeklinde bulunurlar. Yani algıladığımız evrenimizin her an her yerinde gözükebilme potansiyeli halindedirler. Algılandıkları takdirde ise ışık hızına yakın bir hıza düşerek hologramik-düşünsel bir kalıba, ışık hızının altı bölgeye indiklerinde ise maddeye dönüşürler.

 

Konumuza varlıklarımızın “ne ve nasıllığını” birtakım gerekli bilgileri ayrıntılayarak devam edelim.

 

Kuantum mekaniği bizlere evrenimizde gözlemlediğimiz her şeyin parçacık ve dalga dualitesine sahip olduğunu belirtir. Fakat bu ikilik aynı anda gözlemlenemez. Ve biri olmadan diğeri asla olamaz, düşünülemez. Dahası, bu iki özellik birbirinden ayrı iki şey, iki ayrı yapı değildir. Dalga yapı, parçacığın belirsiz hali-boyutu, parçacık da dalganın gözlenmesiyle belirlenmiş yüzüdür.

 

Dalga özelliği ile kastedilen gerçekte olasılık dalgalarıdır. Olasılık dalgaları (= de Broglie madde dalgaları), elektromanyetik dalgalar (Radyo, kızılötesi, morötesi, X ışınları, gama ışınları) veya fizikteki diğer mekanik dalgalar (ses vs.) gibi uzay boşluğunda veya havada yayılan dalgalar olmayıp tamamen soyut dalgalardır. Yayıldıkları alan ise soyut Hilbert uzayıdır[2]. Tıpkı su dalgalarının birbirlerini..


[1] Örneğin, (-4) böyle bir karmaşık/imajiner/soyut bir sayıdır. Bu sayının evrenimizde karşılığı yoktur. (4)=2 iken (-4)=2 i olarak gösterilir. Günlük yaşamda kullandığımız pozitif ve negatif sayılar sayı doğrusunda 0’ın sağ veya solunda gösterilmelerine karşın karmaşık sayılar bu sayı doğrusuna dik bir doğrultuda gösterilirler (farklı bir boyuta aitmişçesine).

[2] Bu uzay adını David Hilbert adlı matematikçiye atfen almıştır. Evrendeki her zerrecik (kuant) mini karadelik-akdelik tünelleriyle (10^-33 cm) birbirine buradan bağlıdır. Bu tünel içi alan Hilbert uzayıdır. Her zerrenin içsel boyutta mini karadelik-akdelik tüneli vardır. Bizim boyutumuzda parçacık olarak algılanan şey tünel içi boyuttaki dalga fonksiyonunun algılanan yüzüdür.


..söndürüp yok ettikleri veya güçlendirdikleri gibi olasılık dalgaları da birbirlerini etkileyerek (toplanıp çıkartılabilir) etki değerlerini, yani Hilbert uzayında yayılı olasılık değerlerinin hem yayılım uzunluğunu hem de belirli bölgedeki olasılığın değerini değiştirebilirler (Şekil–1).Örneğin, Şekil-1’deki 5 tip olasılık dalgasının veya/yani kendi evrenimizde karşılığı olan 5 farklı kuantum durumundaki parçacığın etkileşip dalga desenlerinin birbirine karışmasıyla ortaya çıkan son durum bize yayılımın azaldığını ve de merkezi bölgede ortaya çıkma ihtimalinin arttığını göstermektedir. Yani, olasılık dalgaları soyut da olsalar bizim asla göremeyeceğimiz bir alandan birbirlerini etkilemektedirler.Olasılık dalgasının yayılımın ne anlama geldiğini biraz daha açalım. Örneğin, Şekil-1’deki dalga desenlerine sahip parçacıkların durumuna bakalım. Bu parçacıklardan birini gözlemlediğinizde örneğin “a” koordinatında görünür olacaktır. Fakat koşulları değiştirmeden aynı parçacığa dönüp tekrar ve tekrar baktığınızda ise aynı parçacık “b”, “c”, “d”, “…” gibi birçok noktalar da görünür olacaktır. Fakat şekildeki son dalga desenine sahip sistem gözlemlendiğinde gözükeceği yerlerin-noktaların sayısı daha az olacaktır.

Gözlem sayısını artırdığımızda elde edeceğimiz sonuçlar bizlere o parçacık hakkında istatistikî bir bilgi verecektir. Örneğin, % 20 ihtimalle “a” da, % 30 ihtimalle “b” de, % 25 ihtimalle “c” de gözükebilir diyebileceğiz (Gözlem yapmadan önceki olası tüm durumları içeren (süperpozisyon hali) denkleme Schrödinger’in dalga fonksiyonu denklemi denilir). Fakat bu istatistikî bilgi günlük yaşamımızdaki gibi bir düşünüşle parçacık 100 birim zamanın 20 biriminde “a” da, 30’unda “b” de, 25’inde de “c” de bulunmaktadır anlamına gelmemektedir. Gerçekte, sistem hakkındaki bilgi eksikliğimiz nedeniyle bu olasılık durumları var değil, sistemin kendisi olasılık durumundadır. O parçacık bir bütün olarak aynı anda (üst üste) tüm bu bölgelerdedir. Fakat bu üst üste bindiriliş kendi 4 boyutlu uzayımızda mümkün olmayıp çok boyutlu Hilbert uzayında gerçekleşmektedir.

İstatistik verilerin olması bu olasılıklardan kimisinin gerçekleşme olasılığının diğerlerinden daha büyük olduğunu anlamındadır. Daha somut olması için bu kısmı da biraz daha açalım.

Bilindiği gibi enerjice dinamik, kararsız radyoaktif çekirdekler örneğin bir alfa parçacığı yayarak daha kararlı hale gelir ve çekirdeklerini sakin bir duruma sokarlar.

Fakat Newton yasalarıyla bu olaya baktığımızda olmaması gereken bir şey olur. İki protondan oluşan alfa parçacığı enerjisi asla yetmediği halde çekirdeğin etrafındaki enerji bariyerini aşar (!) ve bize radyoaktif ışıma olarak kendini gösterir. Bu tıpkı kalın bir duvara doğru fırlattığınız küçük bir taşın duvara değmeden öte tarafa geçişi gibidir. Alfa parçacığı negatif (!) bir enerjiye sahipmişçesine bu bariyeri aşar. Klasik yasalarımıza aykırı bu olaya kuantum tünelleme adı verilir. Parçacık sanki bariyerde görünmez (!) bir tünel açıp ötesine geçmektedir.

Gerçekte ise Alfa parçacığının dalga bedeni bariyerin iki tarafında gözükecek şekilde yayılmış durumdadır. Bu dalga bedeninin çoğunlukla algılandığı yer çekirdek tarafı iken daha az ihtimalle de bariyerin öteki tarafı, yani çekirdek dışıdır. Sonuç olarak daha az ihtimalle de olsa alfa parçacığı dalga özelliği ile bariyerin öte tarafında da gözükebilmektedir. Bu sayede de radyoaktif maddelerin varlığından haberdar olabiliyoruz.

Aynı cümlemizi bu olay için de tekrar belirtelim. Koşullar değişmemesine rağmen ilk bakışınızda alfa taneciği çekirdekte iken ikinci bakışınızda radyasyon şeklinde çekirdek dışında olabiliyor.

Peki, ama koşullar değişmediği halde defalarca dönüp baksak da monitörümüz, evimiz aynı yerinde durmaktadır. Bu kuantum yasaları aynı evrende olduğu halde neden bu düzeyde farklı çalışıyormuş gibi gözükmektedir?

Tekil kuantum sistemlerinden, trilyonlarca sayıda parçacığın-atomun etkileşimlerinden ortaya çıkan makro düzeye geldikçe belirsizlik (her an her yerde olma olasılığı) ve indeterminizm yerini belirliliğe-determinizme, önceden kesin bir şekilde tahmin edilebilen, Newton yasalarının geçerli olduğu bir evrene bırakmaktadır.

Bunun nedeni etkileşen atomların dalga desenlerinin Hilbert uzayında birbirine karışması, dalga yayılımının (yani her an her yerde olma durumu) daralması ve merkezi bölgedeki olasılığın çok çok çok .. yükselmesindendir (Şekil-1’de 5 tane parçacık için gerçekleşen ve daralan dalga desenini trilyonlarca sayıda atom için artık pik yapar). Yani soyut uzayda datanın içeriğindeki etkileşim arttıkça belirsiz takyonik kalıplar belirgin hale gelmektedir. Gözlem yaptığımızda çok çok çok .. büyük bir ihtimalle monitörümüzü aynı yerde görmemizin nedeni de işte tek bir bölgede pik olma durumudur. Şu an algıladığımız beden ve evrenimizin bir ŞARTLANMA olması yani tek tip realiteyi yaşamamızın nedeni budur.

Ama buna rağmen çok çok çok .. küçük de olsa monitörünüzü veya evimizi bıraktığımız yerde bulamama olasılığı da vardır:=). Benzer şekilde kalın bir duvara doğru attığınız bir taş sonsuza yakın küçüklükteki bir olasılıkla da olsa duvardan geçebilir.

Evimiz aynı anda birkaç yerde bulunamaz iken bir elektron/foton aynı anda her yerde olabilir. Örneğin, klasik fizikte bizlere öğretildiği gibi elektronlar atomun çevresindeki yörüngede belirli bir zamanda belirli bir pozisyonda değil, küre biçimli yörüngenin her an her yerinde belirsiz bir haldedirler (Elektron yörüngeleri elektronların gözükme olasılıklarının en yüksek olduğu yerlerdir).

Hilbert uzayında tüm olası pozisyonlarıyla yayılan bir foton dalgası elektronun belirsiz kabuğunun dalga yönüyle etkileşip algılama boyutumuzda parçacık olarak çarpmış gözükür. Gene algı düzeyimizde elektron da anında sahip olduğu süperpozisyon [3] belirsizliğinden belirliliğe, yani parçacık davranışına çöker-döner ve fotonun enerjisini kendine katarak bir üst küre biçimli bulutumsu yörüngeye kuantum sıçraması yapar (=tam manasıyla ışınlanır) ve dalga yapısıyla her an her yerde olmaya devam eder. Hem foton hem de elektron etkileştikleri için şeye dönüşmüşlerdir.

Atomaltı parçacıkların (örneğin elektronların) bu dalga özelliği meşhur “Çift Yarık” deneyi ile tespit edilebiliyor.

Bu deney düzeneğinde elektron kaynağı bir aygıtın tek tek ürettiği parçacıklar çift yarıklı bir levhadan geçerek arka tarafta fosforlu bir ekrana çarpıp iz bırakmaktadır. Tek tek gönderilen -örneğin bin tane- elektron ekranda Resim-1’deki gibi bir girişim deseni oluşturur (Bu desende girişimin şiddetli olduğu yerlerde daha çok iz bırakacaktır). Fakat bir parçacık olan elektron ekranda mantıken 2 ayrı aydınlık bölge oluşturması gerekirken (Resim–2’deki gibi) nasıl olur da girişim deseni meydana getirebilmektedir?

Cevabını elektronun dalga özelliğinde buluyoruz. Tek tek yollanan elektronlar dalga özellikleri sayesinde iki yarıktan da aynı anda geçerek kendisiyle girişim yapıp olasılık değerlerini değiştirmekte ve bu şekilde ekrana parçacık olarak çarpmaktadır. Elektron üretecinden bin elektron yollanmasına rağmen girişim nedeniyle [4] ekranda binden daha az sayıda iz çıkacaktır.


[3] Dalga özelliğinin geçerli olduğu süperpozisyon durumunu çok hızlı dönen ve kanatlarının nerede olduğunu belirleyemediğimiz bir pervaneye benzetebiliriz. Herhangi bir cismi pervaneye değdirdiğinizde pervane duracak ve tek bir pozisyona indirgenecektir.
[4] Resim-3’teki su dalgalarının girişimi fikir verme açısından iyi bir benzetmedir.


Parçacığın hangi yarıktan geçtiğini merak eden bilim insanları aygıttan gönderilen elektronu gözlemlemek amacıyla yarıklardan birine detektör koyduklarında Resim-2’deki deseni elde ederek şaşırmışlardır. Yani dalga deseni kalkmış, gönderilen elektronlar tek bir pozisyona indirgenerek hareket etmiştir.Detektörün tespit etmek için yollamış olduğu fotonlar yarıktan geçen elektronun dalga yönüyle etkileşerek elektronun süperpozisyonu çökertmiş[5] ve ekranda parçacık özelliğini yansıtmıştır. Yani bu kez bin elektron yollanmışsa ekranda bin tane iz çıkmaktadır.Elektronlar gözlemlendiklerinde tanecik yapısıyla tek bir yarıktan geçerken, gözlemlenmediklerinde ise aynı anda iki yarıktan da geçerek bu özelliklerini ekrana yansıtmaktadırlar.

Bütün bunları anlattıktan sonra aklımıza şu soru geliyor. Deneyin tümünde kullanılan araç-gereçler, elektronu parçacık özelliğine dönüşmesini foton yollayarak tespit eden detektörün kendisi, hatta deneyi yapan bilim insanlarının bedenleri de gözlemlenmediğinde dalga yapıda değiller mi? Peki, bu durumda, tüm bunlar olurken ilk-asıl gözlemci kim oluyor?

Alfa taneciğinin çekirdek dışında veya içinde gözlemlenmesine kim karar veriyor? Parçacığımızın her seferinde “a, b, c..” bölgelerinde görünüşünün müsebbibi kim/nedir?

Biz bakmadığımızda deney malzemeleri, duymadığımızda ortamdaki tüm sesler, dokunmadığımızda tüm yüzeyler, kısacası algılamadığımızda her şey olasılık dalgası halinde! Bu durumda ilk-asıl gözlemci parçacıkları tespit eden algılayan gene parçacıklardan oluşan beyin mi acaba?

Beyin denilen gerçekte çok boyutlu varlık gözlerini dünyaya “ben bedenim” zannıyla açmış. Peki, algılandığı takdirde maddi olarak gözüken atomlar/cisimler gibi, atomlardan oluşan ve ilk-asıl gözlemci olabileceğini düşündüğümüz beynimiz maddi olmayan dalgaları nasıl çökertebilir ki? Bu durumda beynimiz de bir yanılsama! Beynimiz de katı, içi dolu mini minnacık kürelerden[6] yapılı iken onu..


[5] Gerçekte bu etkileşimden dolayı bir çöküş gerçekleşmemektedir. Etkileşim datadaki potansiyellerin olasılıklarını artırıyor, fakat bu yüksek olasılığın dalga bileşenini çökerten gözlemcidir!
[6] Atomun küre gibi düşünülmesini sağlayan etrafında dönen elektron bulutları! Elektronlar noktasal, maddi yapılanmalar değil, çekirdek etrafında belirli olasılıklar içerisinde dönen enerjik yapılardır (küre-zarf). Ayağımızın, elimizin, derimizin altındaki-üzerindeki atomların negatif yüklü elektronları yeryüzünün veya dokunduğumuz cismin atomlarının elektronları tarafından itildiğinden beynimiz (?) bir katılık, doluluk var hissi olarak algılıyor.Elektron ile çekirdek arası ise kocaman bir boşluk, maddi bir yapılanmaya sahip değil! Eğer çekirdek 1 futbol topu büyüklüğünde olsa idi çevresinde dönen elektron 30 km ötede olacaktı, arada kalan alan ise tamamen boş. Katı-sıvı-gaz olarak algılanan bedenlerimiz, evrenimiz çok büyük oranda boş olan bu atomlardan oluşuyor.


..da algılayan kimdir o halde? Kısır döngüden çıkış yeni bir boyuttan olaylara bakarak, yani yeni bir bakış açısıyla mümkün olabilir ancak.Yazımızın başında “Kuantum Teoremi bize bu sorunun cevabının “RUH’un Algılaması” yoluyla olduğunu işaret etmektedir demiştik”. Fizik bize algılayıcı olmadan ölçüm yapılamayacağını söylemektedir. Evet, algılayan bizdeki RUH’tan başka bir şey değildir.Algıladığımız gerçeklik bizdeki RUH tarafından “madde” olarak yaratılmaktadır[7].

İlk-asıl algılayıcı-gözlemci, dalga yapıyı çökerten RUH’tur” fikri tüm bilim insanlarının ortak fikri değildir. Bu yüzden işaret etmektedir olarak belirttik. Kimi bilimci ölçüm işlemi sonucu tek bir pozisyona çökmenin tamamen rasgele (Kopenhag yorumu) olduğunu, kimisi ise gerçekte süperpozisyon durumun olmayıp bütün olası pozisyonların sonsuz paralel evrenlerin her birinde ayrı ayrı olarak yaşandığını (Hugh Everett yorumu) düşünmektedir. Bu iki yorumda daha derindeki bir RUH’a yer yoktur. Bu üç ayrı görüşün ne demek istediğini bir örnekleme üzerinden daha da netleştirelim.

Radyoaktif bir atom çekirdeğinin bir protonunu nötrona dönüştürüp radyasyon yayarak daha kararlı hale geldiği olayları ele alalım.


[7] Burada ruh ile kastedilen “birimsel zihinler” değildir. Cansız olarak kabul edilenden yüksek zihin kapasiteli canlılara kadar her varlığın, baktığı âlemde aynı fiziko-kimya kanunlarına tabi oluşu, yani bilimsel tanımıyla çöken dalga fonksiyonunun aynı sonuçlar vermesi herkesin özünde aynı TEK RUH’un oluşundandır. Evrenlerimizi=birimsel zihinlerimizin içeriğini (duygular, içgüdüler, dışarıdaymış gibi algılanan örneğin kırmızı bir gülün rengi, şekli, kokusu vs.) an be an yaratan derindeki aynı RUH boyutudur. Evrensel kanunların gerçeklik kazanmasını/çökmesini sağlayan “ego/birimsel zihin” olsa idi herkesin algıladığı fizik kanunları da çok farklı olurdu. Fakat canlıların (cin, nâs, hayvan, bitki) birimsel zihinlerinin, RUH’un bir nevi yerel, geçici uzantıları olmaları nedeniyle de kendi birimselliklerine has görüntü, ses, hisler zihinlerinin içeriği olarak RUH tarafından birim perdesine takılarak çöktürülmektedir. İki insanın birimsel zihinleri birbirine çok benzediğinden (%99,9) evrenleri de çok benzer olur/çöker, algılanır. Ama bir köpeğin zihni insanınkinden farklılıklar gösterdiğinden evreni siyah-beyaz olarak çökertecektir. Köpek zihninin insanınkinden farklılığı da madde boyutuna renk algılayıcı pigmentlerin farklılığı olarak yansıyacaktır.


Kuantum teoremi hangi protonun nötrona dönüşeceğini bilemez, belirleyemez. Bütün protonlar birbirleri ile özdeş olmalarına rağmen örneğin neden 37. proton değil de 64. proton nötrona dönüşmektedir” in cevabı yoktur (gerçekte protonlara numara da veremeyiz, numara vermemiz bile iki protonun özdeşliğini bozacaktır).Kopenhag yorumu (Niels Bohr ekibi) bu dönüşme işleminin tamamen indeterminist bir şekilde ve rasgele olduğunu söyler ve Einstein, “Tanrı zar atmaz” diyerek karşı çıkar. Bu tip sonuçlarından dolayı Einstein ölene dek kuantum teoreminin tamamlanmamış, eksik bir teori olduğunu ve evreni daha alt düzeyde “Gizli Değişkenler”[8] olarak adlandırdığı mekanizma sonucu determinist olduğunu savunmuştur.Paralel evrenler yorumu ise gerçekte her evrende farklı numaralı bir protonun nötrona dönüştüğünü söyleyerek rasgeleliği ve üst üste binme durumunu ortadan kaldırır.

Son görüş ise hangi protonun dönüşeceğini seçenin şuur-ruh olduğunu söyler.

Biz ise dini-tasavvufi bilgileri göz önünde bulundurarak, RUH’un belirli numaradaki protonları belirli bir hikmetle-amaçla ÖZGÜRCE seçip[9] çeşitli paralel evrenlerde sonuçlarını yaşattığı, kimisini de “hikmetle dahi kayıtlanmaz” bilgisi doğrultusunda tamamen hikmetsiz-amaçsız-rasgele (?) bir biçimde seçtiği-yarattığı kanaatindeyiz.

Kuantum teoreminin bulgularıyla özümüzdekini anlamaya, özümüzdekine bakmaya çalışıp fikir edindikten sonra şimdi de sisteme özden-boyutumuza doğru olacak şekilde kısaca bakalım.

Hilbert uzayı çok boyutlu (x, y, z, t, …) uzayıdır demiştik. Zihnimizin, içsel yaşamlarımızın mekânı kuant=stringlerin titreştiği içe kıvrılı olan bu boyutlardır. Rüyalarla bu iç boyutumuza giriyorduk. Tüm yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, rızkımız, sayılı nefeslerimiz, mekânda yer tutmayan hafızamız, korkularımız bu uzaydaki bireysel tünellerimizde yani dalga bedenimizde saklanmaktadır. Tüm bu..


[8] “Gizli değişkenler” mekanizmasını RUH’un kendisi, takyonik varlıklar (melekleri) olarak görebiliriz.
[9] RUH’un seçimi kendinden ötedeki bir şeyi seçmek anlamında değildir. RUH’un, bölünmez, parçalara ayrılmaz Holografik bir bütünlük olması sonucu oluşan KENDİNİ-KENDİNDEKİNİ BİLME, FARKINDALIK hali ile beraber seçim gerçekleşir. Örneğin, makbul bir dua sahip olduğu soyut enerjiyle RUH farkındalığında, o boyuttan, takyonik kalıplarla diğer “benlikleri” hatta tüm evreni özden etkileyip duadaki amaç doğrultusunda bağlantılı atomaltı parçacıkları tetikleyerek belirli olaylar silsilesini başlatabilir (Çünkü düşünce denilen ışıktan hızlı takyonik yapılanmalar parçacık olarak algıladıklarımızın özüdür, özündedir). Bu tetikleme veya etkileme işlemi seçimdir.


..anlama bürünmüş bilgilerin işlenmemiş haldeki data fazının olasılık dalgasını çökerten ise Bilinç ve İrade sahibi Tümel RUH’tur. Kendinde sonsuz potansiyel haldeki çok boyutlu tek kare resim olan DATAyı hikmetli/hikmetsiz seyretmeyi dilemesi sonucu ANda algılama gerçekleşir ve süperpozisyon halinde belirsiz olan olasılık dalgası tek bir pozisyona indirgenerek-çökerek “şey”[10] olur. Algılanmayan şey, RUHda her yerde, belirsiz (ışık hızından milyarlarca kat daha hızlı) olarak bulunur.Bu belirsizliğe soyut uzayın esiri kuvvet alanı demiştik. Bizim zamanımızın mekân olduğu bu alan dümdüzdür. Bu dümdüz uzay, dışa-bizim boyutumuza doğru eğrilerek, = meleki/kuvvet alanını belirginleştirerek ilk önce takyonik-hologramik kalıpların, sonra da maddenin-evrenimizin oluşmasına neden olur (Bu tıpkı madde evrenimizdeki kütle sahibi her varlığın dümdüz olan uzay-zamanı bir iç boyuta, evrenin üçüncü düzlemine doğru eğriltmesi gibidir) [11].RUH’un bu şekilde –bir anlığına– katman katman algılayıp yoğunlaştırdığı (lokalize olduğu) yerlerde maden-bitki-hayvan-nâs-cin-İNSAN boyutları o yerin kendisi olarak tecelli eder. Çöken her şeyin malzemesi (esma bileşeni) RUH’tandır. Maddesel olarak çöken şey her ne ise algıladığı da kendi içeriği olur. Örneğin, evren bizlerin parçacık olarak algılanan tarafıdır. Bedenimiz Evrenin kendisi olmaktadır.

RUH, kendini en yüksek boyutta (Halife olan) İNSAN olarak algılıyor bulur. Bu boyut RUH’un tüm özelliklerini kendinde açığa çıkarır[12] (külli esmanın talimi / “O’nu RUH ile destekledik” ayeti). İNSAN’ın da boyutsal katmanları melek, cin, nâs, hayvan, bitki, maden olarak algılanır ve bu boyutların kendi olarak evreni algılar veya algılamaz (maden-cansız ise). Her alt boyut bir üst boyutta içerik olarak bulunur (maden bitkiye, bitki hayvana…. melek İNSANa secde eder ve yapısında bulunur).

Yani, “BEN”, sırasıyla Uzay-zaman balonunu şişirir. 4 Boyutlu uzay-zaman da evrimsel süreçte fizik kanunlarını, bu kurallara itaat eden cansız maddeyi, etki-tepki prensibine göre yaşayan basit canlıları oluşturur ilk etapta. Daha sonra biyolojik çeşitliliğin evrilmesiyle beraber acı-korku hissini oluşturacak basit sinir sistemleri,


[10] Ya Işık hızı altı bölgeye inerek, kuantlaşarak “madde dediğimiz şeyleri” ve bedenleri ya da ışık hızının üstünde ama ona yakın bir hıza inip bedene sahip canlıların “düşünsel şey”lerini oluşturur. Ayrıca, 1. bölüm 5. ve 6. dipnotlara bakabilirsiniz.
[11] Başka bir dille RUH, belirsiz DATAsını algıladığında soyut, çok boyutlu dalga fonksiyonunun alt boyutlar olarak çökmesiyle (Işık hızı ötesi Soyut Nur’un, Işık hızında Nar’a ve ışık hızı altı Maddeye dönüşümü) bizim tarafımıza doğru açılıp algıladığımız uzayı, maddi cisimleri meydana getirmektedir.
[12] Fakat bu RUH’un kendisi-tamamı olur anlamında değildir.


daha gelişmiş duyguları üretecek karmaşık organizmalar ve tüm duygularının farkında karar verebilen, içsel deneyimlere[13] sahip, etki-tepki (içgüdü) mekanizmasıyla Özgür İradesi[14] arasında gidip gelen nâs-cin olan “ben”likleri açığa çıkar[15].Dalga fonksiyonunun “birimsel zihinler” olarak çöküşünün açılımı/yansıması Sinir sistemlerinin evrimi anlamına gelmektedir. Zamanla çok sayıda bağlantılara sahip karmaşık nöron ağlarının ortaya çıkışıyla birlikte ilk “his”ler de açığa çıkmıştır. Bu hislerin yazıldığı kara tahtayı, zemini ve sürekliliğini, yani zihni[16] ortaya çıkartan mekanizma ise sinir hücrelerinin içsel manyetizmalarının düzenli bir yapıya kavuşması, eş-uyumlu[17] hareket etmesidir. Bu eş-uyumluluğu sağlayan da beynin ürettiği manyetik alandaki fotonların[18] “dolanık” halde bulunup birbirlerinin durumlarına göre hareket etmesidir.Zihnin ortaya çıkışı milyonlarca yıllık süreçte meydana gelen mutasyonlar sonucunda kendi zihin içeriğinin farkında (=bilinçli) olan türlerin ortaya çıkmasıyla yeryüzünde halife ve muhalif varlıkların dönemi açılmıştır.Zihnin ortaya çıkışından sonra milyonlarca yıllık süreçte meydana gelen mutasyonların etkisiyle kendi zihin içeriğinin farkında (=bilinçli) olan türlerin ortaya çıkmasıyla yeryüzünde halife ve muhalif varlıkların dönemi başlamıştır.


[13] İçsel deneyimlerinin açığa çıkışı, kopup geldiğimiz asli vatanımız, iç boyutlar ile teması başlatmıştır.
[14] Maden-bitki-hayvan-nâs-cin tecellileri programlarına tabi iken İNSAN programını YAZAN varlığın adıdır. Düşünce gücüyle Levh-i Mahfuz’u (soyut uzaydaki hologram yapıları=yansıması olarak genetiğini) değiştirme gücüne sahip Özgür İrade, Akıl sahibi Bilinç varlıktır. Kaderi-Kaderimizi yazmamızın ölçütü (uzay-zamanı dilediğimiz gibi değiştirebilmemiz) kendimizi daha derin boyutlardaki benliklerde, içsel yaşamlarda bulmamızla orantılı olacaktır.
[15] BENin “ben”ler olarak çöküşü uzay-zaman yanılsamasında belirli kanunlar çerçevesinde belirli bir süre alarak gerçekleşir
[16] Zihin ile Bilinç farklıdır. Bilinç, Zihnin farkındalık sahibi olan bölümüdür.
[17] Eş-uyumluluğun güzel bir örneği “lazer”dir. Gün ışığı, fotonların tüm olası hareketlerde yayılmasından dolayı uyumsuz bir şekilde hareket ederek bizler tarafından dağınık olarak algılanır. Lazerde ise aynı kuantum durumuna=aynı olasılık değerine uyarılan fotonlar eş-uyumlu hareket ederek fotonların tek tip/dağılmadan iletilmesi sağlanır.
[18]
Bütün bu milyarlarca fotonun kaynağı aynı tek beden olduğundan dolayı tek bir fotonmuş gibi hareket ederler. Yapılan deneyler aynı kaynaktan çıkmış fotonların evrenin en uzak iki ucuna gitmiş olsalar dahi birbirleriyle anında (=ışık hızının kat be kat hızlı bir şekilde) haberleştiklerini veya üst boyutta aynı tek foton haline geldiklerini kesin olarak göstermiştir. Bu parçacıkların dolanık olarak adlandırılması dalga desenlerinin birbirine dolanıp aynı şey olması nedeniyledir.


Gelecek bölümümüzde bu yeni döneme doğru olan gelişimin kimyasal-biyolojik yönünü irdeleyeceğiz3. Bölümde: (İnsan’ın Evrimi, ADEM’in belirişi)Not: Sevgi-değerli Candaşlar, 3. bölümde işleyeceğimiz, çokça tartışılan “Evrim Teorisi” konusuyla ilgili tüm eleştirilerinizi, akla gelebilecek tüm sorularınızı, düşüncelerinizi iletişim adresimize gönderip bizimle paylaşırsanız sizlerle daha zengin içerikli bir yazı paylaşma imkânına sahip olabileceğiz.

Şimdiden teşekkürler efendim..
Sevgiyle/Bilgiyle, Hoşça/Dostça kalın.

Berkay Özcan
www.yorumsuzblog.net.tc
genetic1984@yahoo.com

Reklamlar

112 Responses to ““BEN”den “ben”e, “ben”den BEN“e” (2)”


  1. 1 sıfır 13 Mayıs 2008, 6:29

    Ey sonsuz ilim, irade, kudret sahibi Allahım, KUR’AN I HAKİM İ anlamayı, yaşamayı, yaymayı, ona hizmet etmeyi, seni, rasulullahı, dostlarını sevenlere nasib et…. Üstadımın müjdelediği yeni çağda MESAJ YOLUnu bizlere kolaylaştır… layık eyle… lutfunla… keremimle… amiinler…. sonsuza dek….

  2. 2 Gül 13 Mayıs 2008, 11:50

    Anlatılanları nasıl anlayabilirim? Fizik-kimya özel dersi mi almalıyım, elektirik-elektronik mi okumalıyım? Yoksa yazılanları takip ederek bir şeyler anlayabilir miyim?.

    Özümü anlamak için teknik bilgi şart mı? Hiç bilmiyorum..

    Bildiğim tek şey şu:
    Geçen gün vadide yürüyordum. Etrafıma şöyle bir baktım. Taş-toprak, ağaç-çiçek, börtü-böcek ve insan. İçimden geçen şu oldu:
    Her biri bir seviye. Ve insanda hepsi mevcut (bütün seviyeler). ‘Herşey Rabbim’in görünen yüzü’ dedim kendi kendime.. Bu yazı da, sanki doğru anladığımın ispatı.
    Ama bu ispatı anlamıyorum işte..

  3. 3 mustafa öz 13 Mayıs 2008, 1:30

    Büyük patlamayla birlikte üç mekan ve bir zaman boyutu acılmış, 7 boyut içe kapanmıştır. Bu kapalı 7 boyutun her biri Fatiha süresinin bir ayetine tekabül eder.
    Hilbert uzayı ayni zamanda “BEN size şahdamarınızdan yakınım” denen ŞAHDAMARI noktasına tekabül eder ve aynen damar gibi Hilbert uzayı tüneldir.

  4. 4 Talib 13 Mayıs 2008, 1:33

    Sayın Berkay Özcan, 1. bölümde olduğu gibi kuantum fiziği ile tasaavuf düşüncesinin bu mükemmel yorumu için sonsuz teşekkürler..
    Bu zamanda yaşamış olmayı, bilimin geldiği bu seviyeyi görmüş olmakla ne kadar şanslı olduğumuzu, ve bunun şükrünü eda etmenin ne kadar zor olduğunu anlamalıyız, diyorum.
    Allah sizin gibi ilmini bizimle paylaşanlardan ve buna vesile olanlardan razı olsun.

    “Ey varlığına bir şeyin girmesi, çıkması imkânsız, ihtiyaçtan, beri Samed olan,
    ey açığa çıkaranı idrâk ettiren, kendisiyle irşâd olunan Nûr olan, sermedî olan Allah’ım,
    “..Fein hâccûke fekul eslemtü vechiye’lillâh” âyetinin sırrıyla vechimi (Yüzümü) işrâk,
    ünsiyet ve cemâlinin nûruyla lütfen aydınlat Yâ Rabbi.

    17) Yâ Bedîa’s semâvative’l arz Yâ Zelcelâli ve’l ikrâm, Ey Tek, varlığında benzeri olmayan,
    şey’leri icâd eden, göklerin ve yerin Nûr’u Cemâli,
    Ey Celâl ve mutlak hüküm ve ikrâm sahibi Allah,
    vehlul u’kdeten min lisânî yefkahû kavlî (Hz. Musa’nın duası) âyetinin sırrıyla,
    mânâsıyla (Musâ Aleyhisselâm’ın dilini çözdüğün gibi)
    lütfen bana da üstünlüğümü, belâgatimi ve fasihliğimi ikrâm eyle Yâ Rabbi.

    Şeyhu’l Ekber
    Muhyiddin İbn. Arabi (k.s.)nin
    Yüce Dua’sından…

  5. 5 Neo 13 Mayıs 2008, 6:11

    Merhaba

    AHHA’ya da ve bir kac arkadasa da soylemistim.. Bir baslangic cizmek yanlis. Herkes ciziyor diye de sizin çizmeniz de yanlis. Bu yanlisi da temmuz ayinda Cern de yapılacak olan deneyle duzeltecekler. Birinci yazinda ustune basa basa bir seyleri ifade etmeye calistim ama.. Sizin bir baslangic vermeniz ve şuradan şuraya sonsuz sekilde genisliyor demeniz tumden yanlis. Bekleyelim gorelim, dusunu dunyamiz da ona gore değişecektir.

    Selamlar..

  6. 6 Bir DOST 13 Mayıs 2008, 8:13

    Sevgili ”Gül” Yazmış:

    ”Anlatılanları nasıl anlayabilirim? Fizik-kimya özel dersi mi almalıyım, elektirik-elektronik mi okumalıyım? Yoksa yazılanları takip ederek bir şeyler anlayabilir miyim?.

    Özümü anlamak için teknik bilgi şart mı? Hiç bilmiyorum..”

    Sevgili GÜL ..

    Benim de merak ettiğim konulardan biri buydu bu konuda Sevgili ”AHHA” şöyle yazmıştı (Allah RAZI olsun kendisindinden):

    ”Hadis veya ayetlerin ne anlama geldiklerini ilk basamakta ”ilmel yakin” olarak algılayabilmek (=Zahir olması) için kanaatimce bir kişinin ilk önce ”insanı-evreni” anlatan çağdaş bilimlerin her birimden (Mikro-Makro Kozmoloji, Astronomi, Moleküler Biyoloji, Genetik, Psikoloji gibi) yeterli düzeyde bilgi sahibi olması gerekir. (Taklit-Hafıza alınış). Bu bilgilerle beraber artık Tasavvuf eserlerinden öğrendiği mecazi anlatımları Sorgulama-yoğun ve Sistemli bir düşünce (Tefekkür) ile SENTEZ (Tahkik) yoluna gitmelidir.”

    yazı böyle devam ediyor.. geçmiş yorumlara bakılabiliyor mu bilimiyorum öyle bir imkan varsa isterseniz yazının tamamına bakabilirsiniz.. Ben çıktısını almıştım yazının 🙂
    (Rabbim bana bu yazılanları değerlendirmeyi nasip etsin.. Rabbim ilmimi arttırsın.. İLMİ bizlere ulaştırandan da ALLAH RAZI olsun)
    * * *


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    AHHA Yazmış:

  7. 7 AHHA 13 Mayıs 2008, 8:17

    Sevgideğer Neo,

    Herkes dediğiniz kişiler EvreniMİZin bir başlangıca sahip olduğunu kanıtlayan bilim insanları:=).

    CERN sonuçları evrenimizin “nasıl” başladığını gösteren Büyük Patlamayı reddetmeyecektir. Katkıda bulunacağı nokta Evrenimizin “neden” başladığı sorusuna cevap olabilecektir. Eğer böyle bir beklentiniz var ise şimdiden vazgeçin:=).
    * * *

    İlk bölümde ısrarcı olduğunuz kısımlara cevaplar verildi, ama siz somut kanıtlar sunmadınız ne yazık ki. Bunun yerine sadece “Düşünceniz tümden yanlış” demekle yetindiniz ? Elbette bilimsel bir konuda paylaşımda bulunuyorsak bu da yeterli olmayacaktır.

    Selamlar..

  8. 8 niyazi 13 Mayıs 2008, 8:24

    “Zerre KÜLlün aynasıdır”
    Bugünün bilminin yeni yeni çözmeye çalıştığını bindörtyüz yıl önce çölün ortasında dunyaya gelen zat (Allah resülü s.a.v. ) O günün insanlarının anlayacağı dilde izah etmiştir…
    Allah hazmını kolaylaştırsın…

  9. 9 AHHA 13 Mayıs 2008, 8:47

    Yazıya kuantum dalga salımına işaret ettiğini düşündüğüm bir âyeti de eklemek istiyorum.

    “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır. (Neml-88).”

    “Sen dağları>>> Maddi evreni meydana getiren parçacık yapı TAŞlarını,

    …görürsün de>>> gözlemlediğin için parçacık (=dağ) yönüyle algılarsın,

    …onları yerinde durur>>> Tek bir sabit pozisyona indirgenmiş olarak, Parçacık yönleri gözlemlenir.

    …sanırsın. Oysa..>>> Halbuki, Bakış açından kaynaklanan maddesel bir algılama var, gerçekte tek bir sabit pozisyonda değiller!

    …onlar>>> parçacıklar

    …bulutların yürümesi gibi yürümektedirler>>> olasılık bulutları halinde tüm evrene (Hilbert Uzayında) yayılmış vaziyettedirler.

    Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır.>>> Evreni maddi olarak algılamamızın müsebbibi, dalga fonksiyonu çöktüren ilk-asıl ALGILAYICI Allah’tır.

  10. 10 özde 14 Mayıs 2008, 2:36

    Sevgili Dostlar,

    Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..

    Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…

    Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.

    Sünnetullahta asla (zamana, bilgiye, yoruma göre) değişiklik olmaz..
    Bu konuda Üstad Ahmed Hulusi’nin ilginç açıklamalarını sizlerle paylaşmak istedim;

    “ -Bu fikirler cinni, şeytâni de olabilir. O an gelen meleki tesirlerden de olabilir!.
    O tesir sende bir fikir meydana getirir, sen bu fikre kapılırsın ve işi geniş planda düşünmeyi geriye bırakırsın. Oysa, her gelen fikri geniş planda düşünüp; sistemi düşünüp; o sistem içindeki yerine oturduktan sonra onaylaman gerekir.

    Aklına bir fikir geldi!… O an için sana makul gelebilir… Tamam bu güzel fikir, ben bunu böyle yapayım, dersin. O an için doğru gözükebilir. O anki menfaatine uygundur.. Ama genel sistem içindeki senin yerine uygun değildir!.

    işte bu gelen fikri, vehim gücü sana kabul ettirir. Çünkü vehim gücü “nefs” üzerinde hükmünü icra eder.

    Nefs, ya aklın doğrultusunda hareket edecektir; ya da vehmin hükmü altında istikametini bulacaktır… Seyyaldir!.
    ….

    Nefsin isteği benliğinin yücelmesi, benliğinin mertebe kazanması, benliğinin, sayılması, sevilmesi, korunması,yüceltilmesidir.”

    Sayın AHHA, Neml suresi –88 nolu ayetle ilgili yorumunuzda zorlama olmuş sanki… Lütfen daha dikkatli ve duyarlı olalım.. Kaş yapalım derken, göz çıkartmayalım..

    Her şeyi en mükemmel ancak, SubhanAllah Bilir.

    Sevgi ve saygılarımla..
    Güvenlik kodu: evrensell

  11. 11 ..? 14 Mayıs 2008, 6:34

    “Bu Allah’ın yapışı/ustalığı/san’atıdır. >>> Evreni maddi olarak algılamamızın müsebbibi, dalga fonksiyonu çöktüren ilk-asıl ALGILAYICI Allah’tır.”

    Ayet yorumun çok güzel AHHA. Ancak önceki görüşlerinden yola çıkarak affına sığınarak soruyorum: “İlk-asıl ALGILAYICI Allah’tır” derken nasıl bir varlıktan söz ettiğini anlamakta zorluk çektim. Çünkü takip ettiğim önceki görüşlerinde böyle bir MUTLAK GÜÇ inancı bulamamıştım açıkçası. Biz mi yanıldık, sen mi fikir değiştirdin?

  12. 12 ..? 14 Mayıs 2008, 6:51

    Geçen gün Mirac ile ilgili hadislerden birini okuyordum, aklıma sen geldin AHHA. Bu bölümü seninle özellikle paylaşmak istedim, artık nasıl yorumlarsan yorumla:

    « -O meleği geçtikten sonra, büyük, acaip ulu bir melek gördüm. Nurdan bir kürsü üzerine oturmuştu. Gamlı ve sükût duruyordu.

    Oturduğu kürsünün dört köşesi vardı. Her köşesinde yedi yüz bin altından ve gümüşten payeleri vardı. Çevresinde o denli melekler vardı ki, sayılarını, celâl ve ikram sahibi Yüce Allah’tan başkası bilmez. Sağında yetmiş bin saf saf, gayet nuranî melekler vardı. Cümle-si yeşiller giymişlerdi. Güzel kokuyorlardı. Konuşmaları gayet tatlı idi. Güzelliklerinden yüzlerine bakılmıyordu.

    Solunda yetmiş bin melek saf saf duruyordu. Şekilleri de gayet zulmanî idi. Suretleri simsiyahtı. Yaramaz sözlü idiler. Elbiseleri ve kokuları çirkindi. Teşbih ettikleri zaman, ağızlarından ateş saçılıyordu. Önlerinde ateşten süngüler ve sopalar vardı. Öyle gözleri vardı ki, bakmaya takat kalmaz.

    Taht üzerinde oturan meleğin başından ayağına değin gözleri vardı ki, zühre ve merih yıldızları gibi parlıyordu. Kanatları da vardı. Elinde bir sahife, önünde de bir levh vardı; daima o levhe bakıyordu; bir an bile gözünü ondan ayırmıyordu.

    Önünde bir ağaç vardı; yapraklarının sayısını ancak Allah-ü Ta-âlâ bilir. Her yaprakta bir kimsenin adı yazılmıştı.

    Yine önünde leğene benzer bir şey vardı. Bazan sağ eli ile ondan bir şey alıyor; sağ yanında duran nurlu ve tatlı meleklere teslim ediyordu. Bazan da sol eli ile ondan bir şey alarak sol yanında duran kapkara meleklere veriyordu. Bu meleğe baktığım zaman kalbime bir korku düştü. Vücudum titrer oldu. Bana bir zaaf ve çöküklük geldi.

    — Bu kimdir?.

    Diye sordum; Cebrail bana şöyle anlattı:

    — Bu ölüm meleğidir, îsmi: Azrail’dir. Bunu görmeğe hiç kim se cesaret edemez. Lezzetleri kesen, toplulukları dağıtandır.

    Sonra gidip şöyle dedi:

    — Ey Azrail, bu gelen âhir zaman peygamberidir. Rahman Allah’ın habibidir. Onunla konuş.

    Onun bu sözü üzerine, Azrail başını kaldırdı; tebessüm eyledi. Cebrail ona yaklaştı; selâm verdi. Ben de onun yanına gittim; selâm verdim. Selâmımı aldı; bana çokça tazim eyledi. Sonra şöyle dedi:

    — Sana merhaba, Yüce Hak, senden daha keremli bir kimse yaratmadı. Ümmetini dahi, Yüce Hak, ümmetlerin en keremlisi yarattı. Ben, senin ümmetlerine, babalarından ve analarından daha merhametli ve daha şefkatliyim.

    Onun bu sözlerine karşılık şöyle dedim:

    — Gönlümü hoş eyledin; kalbimi gamdan kurtardım. Ama kalbimde bir şey kaldı. Seni gamlı ve mahzun gördüm; sebebi nedir?

    Şöyle anlattı:

    — Ya Resulallah, Yüce Hak, beni bu hizmete tayin buyurduğu zamandan beri korkarım. Sebebi: Uhdesinden gelemem; cevap vermeğe gücüm yetmez. Bunun için korkulu ve gamlıyım.

    Sordum:

    — Bu leğene benzeyen şey nedir?. Şöyle anlattı:

    — Bu, dünyanın tamamıdır. Meşrıktan mağribe, kaftan kafa varıncaya kadar hepsi yanımda bu leğen kadardır. Nasıl istersem, öyle tasarruf ederim.

    Tekrar sordum:

    — Bu baktığınız levh nedir?. Şöyle dedi:

    — Levh-ü mahfuzdur. Bir sene içinde eceli gelenlerin defterleridir. Melekler onu yazıp bana verirler. İşte o ûefterdir.

    — Ya bu sahife nedir?.

    Diye sorunca da şöyle anlattı:

    — Ruhları alınacakların, vakit saatlerini bildiren defterdir.

    — Ya bu ağaç nedir?. Dedim’; şöyle anlattı:

    — Dünyada hayatta olanların ömürlerinin ağacıdır. Bir adam-, doğduğu zaman, bunda bir yaprak çıkar. Her yaprağının üzerinde sahibinin ismi yazılmıştır. Eceli yaklaştığı zaman, o yaprak sararır; bu levhde bulunan ismin üzerine düşer. O yaprağı meleklere veririm; götürür onun yemeğine katar yedirirler. Yiyince Allah’ın izni ile hastalık arız olur; hastalanır. Vadesi tamam olunca, defterde olan ismi silinir. Ben de elimi uzatıp ruhunu kabz ederim; ister mağripte,, isterse meşrıkta olsun. Eğer saadet ehli ise., sağımda duran meleklere veririm. Bunlar, rahmet melekleridir. O ruhu bunlara teslim ederim. Şayet o ruhunu kabz ettiğim şekavet ehli ise, solumda bulunan meleklere teslim ederim. Bunlar azap melekleridir.

    — Bunlar nekadar melektir?. Diye sordum; şöyle anlattı:

    — Bunların sayısını bilmem. Ama ne vakit, bir kimsenin ruhunu, kabzetsem; altı yüz tane rahmet, altı yüz tane de azap meleği hazır olur. O ruh, hangi taifeye verilir?. Ona bakarlar. Bir kere gelenlere bir daha sıra gelmez. Taa, kıyamete kadar böyle olacaktır.

    Bundan sonra, tekrar sordum:

    — Ey ölüm meleği, herkesin ruhunu sen mi alırsın?.. Şöyle anlattı:

    — Yaratıldıktan bu yana; yerimden kımıldamadım. Bana yetmiş bin melek hizmet eder. Her birinin eli altında da yetmiş bin melek var. Bir kimsenin ruhunu almak istediğim zaman, onlara emrederim. Onlar gidip önün ruhunu boğazına getirirler. Bundan sonra, elimi uzatıp onun ruhunu alırım.

    Tekrar sordum:

    — İstediğim odur ki, ümmetim zaiftir. Onları mülayim bir şekilde, şefkatle tutasın.

    Şöyle dedi:

    — Yüce Allah’ın izzeti ve celâli hakkına; ki o, sizi hatem’ül- enbiya kıldı; bana bizzat o Yüce Yaratıcı gece ve gündüz yetmiş kere hitab edip şöyle buyurur:

    — Muhammed ümmetinin ruhlarını kolaylıkla, suhuletle al; onların işlerini lütuf la gör.

    Şüphesiz ben, ümmetinize, analarından ve babalarından daha şefkatle tutkunum.

    Bundan sonra, Cebrail ezan ve kamet okudu; imam olup iki rekât namaz kıldım.

  13. 13 Neo 14 Mayıs 2008, 12:49

    Baslangici olan her seyin bir sonu var midir? Makroda vardir, mikroda…! …Varlik algilayanda mevcuttur, algilayan; algilanandan dogar hukmunce, bu da hictir.

    Basi sonu belli olmayan ve sizin bir koninin genislemesi olarak bildiginiz evrenin gercekte boyle olmadigini cok apacik bir sekilde gorecegiz, boyle bir bilginin aciga cikisini da hayretle izliyecegiz, butun sistemlerin cokusunu de izliyecegiz; mutlaka.. Omrumuz el verirse elbette gorecegiz.

    AHHA, Peki ya hep var idiysa ZATiyle!? /+/=x+y.z-t+1=0 , gercekten 0 mi?

    Hal ehli olmak haddim degil, laf ehli olarak devam edelim.

  14. 14 ..? 14 Mayıs 2008, 1:04

    Ben çok hadis okurum ve üzerinde düşünüp ayetlerle bağlantı kurmaya çalışırım. Herkesin bir eğilimi var. Kimi din-bilim sentezine ağırlık verir, kimi batıni yorumlar ilmine dalar, kimi de benim gibi hadislere takar kafasını. Fakat bir sağlam kaynaklı hadis var ki, (rivayeti iki ayrı kişiden; Abdullah ve İbni Ömer’den naklediliyor) bu hadisi aklım bir türlü almıyor.
    Önceki hadis AHHA içindi. Ama bu hadisi sizlerle paylaşıp yardım istiyorum. Yorumlarınızdan istifade edebilirim diye düşündüm. Hadis’in iki ayrı rivayeti de Zübdetü’l Buhari’den:

    Abdullah (R.A)’dan:
    Allah muhakkak ki şaşı değildir, bilin ki, Deccal’ın sağ gözü dışına fırlamış, üzüm tanesi gibi sakattır, kördür. Bu gece düşümde esmer güzeli, saçları omuzlarına sarkmış ve ıslak saçından su damlayan, iki elini iki kişinin omuzuna koymuş Kabe’yi ziyaret eden birini gördüm: “Kimdir bu?” dedim. “Meryem oğlu Mesih” dediler. Onun arkasından saçı kıvırcık, sağ gözü şaşı tanıdığım kişilerden İbni Kattan’a benzeyen iki elini bir erkeğin omuzuna koymuş, Kabe’yi ziyaret eden birini daha gördüm: “Kimdir bu?” dedim. “Deccal Mesih” dediler.

    İbni Ömer (R.A)’den:

    Ben, peygamberlerden Hz. İsa hakkında, al beyaz diye duymadım şöyle duydum:

    “Rüyamda Kabe’yi tavaf ediyormuşum, esmer, düz saçlı iki kişi arasında duran, iki tarafa sallanan, onlara dayanan, saçından sular damlayan birini gördüm. “Bu kimdir?” dedim. “Meryem oğludur”, dediler. Ona iltifat etmek için giderken al beyaz gövdeli, kıvırcık saçlı, sağ gözü üzüm tanesi gibi dışarı fırlamış birini daha görerek “Bu kimdir?” dedim. “İşte bu Deccal’dır” dediler, ona çok benzeyen Kattan oğludur.

    Hadis bu. Anlayamadığım ise, Deccal’ın gerek zahiri açıdan gerek batıni açıdan Kabe’de ne işi olduğu?!! Bu rüya sıradan bir kişinin değil, Allah Rasulü’nün rüyası. O halde mutlaka bir anlamı da vardır. Ama Kabe bu rüyada neyi temsil ediyor? Doluya koydum olmadı, boşa koydum dolmadı. Belki sizlerin bir yardımı olabilir?

  15. 15 AHHA 14 Mayıs 2008, 2:18

    “Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..”

    Sevgideğer Özde,

    “Berkay Özcan” olarak yayımlanan yazılarımızdaki kendi “şahsi” düşüncelerimiz, yorumlarımız bilgi kırıntıları olarak görebilir, bir gün yanlış çıkabileceğini de düşünebiliriz, fakat o yazılarda yararlanmış olduğumuz ve sizin “İleride yanlış ya da eksik olabileceğini” düşündüğünüz -özellikle kuantum teoreminin bildirdiği bilimsel veriler- doğruluğu defalarca kanıtlanmış bilgilerdir.

    Bu yüzden belirttiğiniz gibi ayetlere yapılan yorumlar değerinden (değerli olduğu düşünülüyorsa tabii:=)) kaybetmeyecektir.

    “Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…”

    Şahsım olarak tasavvufi konularda hiçbir şekilde “ehil olma”, “müşahede-keşf ehli” gibi ne bir iddiam, ne de böyle bir özelliğim vardır. Rabbimiz nasip etmişse bile bizlere “bu benim müşahedemdir de” dememeliyiz ki sevgideğer okurlar anlatılanlara “iman etmek zorunda kalmasın”, kayıtlanmasın.

    Fakat yıllardır insanı-evreni anlatan her türlü bilimle ilgili kitaplar okuyup, üzerlerinde detaylı bir şekilde düşünmüş ve sonuçta belirli sentezlere varmış olduğumuzu, dolayısıyla yazılarımızın ilgili bilimsel kısımlarında belirli bir seviyede birikime sahip olduğumuzu düşünüyorum (egodan gelen bir “ukalalık” hali değil, kendinin neye sahip olup-olmadığını bilme farkındalığı).

    “Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.”

    Sevgideğer abim, ayeti -heyecanla yeni öğrendiklerimle- tefsir etmeye kalkmadım. Dikkat ederseniz bu ayetin açılımı, genel anlamı budur, bundan başka hiçbir anlamı yoktur demedim, sadece belirli bir bilgi birikimine sahip olarak “işaret ettiğini düşünüyorum” diye belirttim:=).

    Eğer “bakınız kardeşler bu benim müşahedemdir, bu ayetin kesin anlamı budur” demiş olsaydım işte o zaman insanları tek bir anlamla kayıtlamış olur ve hem onlara hem de yalan söyleyerek kendime zarar vermiş olurdum.

    “Sünnetullahta asla (zamana, bilgiye, yoruma göre) değişiklik olmaz..”

    Elbette, amenna! Sevgili Ahmed Hulusi’nin anlattıklarının da başımın üstünde yeri var.
    Evet, biliyoruz ki, Sünnetullah değişmez, ama ayetlerin her çağda o çağın bilimsel anlayışı ölçüsünde ve kişide açığa çıkan hale-müşahedesine göre yorumları (!) da yapılabilir. Bunlar zarar değil, zenginliktir kanaatimce.

    1400 yıl önce alak=kan pıhtısı denilmiş, biz bugün 1400 yıl önceki alak tarifinin embriyoloji bilgileri ölçüsünde “rahim duvarına tutunup oradan beslenen embriyoya” işaret ettiğini söylersek bu zenginlik olur kanaatindeyim.

    “Sayın AHHA, Neml suresi –88 nolu ayetle ilgili yorumunuzda zorlama olmuş sanki… Lütfen daha dikkatli ve duyarlı olalım.. Kaş yapalım derken, göz çıkartmayalım..”

    İnanır mısınız yazıyı gönderdikten sonra içime doğan (=aklıma gelen) ayet bu oldu. Dedim ki, 1400 yıl öncesinin kelimeleriyle, mecazen Rabbim direkt anlatmış sanki. Ha, elbette bu size zorlama gözükebilir, hak veririm. Ama inanın aynı “düşünce süreçlerinden” siz de geçse idiniz bu ayet aklınıza gelirdi. Abarttım mı yoksa:=). Tamam, abartmış olabilirim, ama inanın insanları yanlış yönlendirme, hatta yönlendirme gibi bir niyetim dahi yok. Sadece “düşünüyorum”, başkaca da bir şeyim yok.

    “Her şeyi en mükemmel ancak, SubhanAllah Bilir.”

    Hoşça & Dostça ;=)

  16. 16 AHHA 14 Mayıs 2008, 2:49

    “Önceki görüşlerinden yola çıkarak affına sığınarak soruyorum: “İlk-asıl ALGILAYICI Allah’tır” derken nasıl bir varlıktan söz ettiğini anlamakta zorluk çektim. Çünkü takip ettiğim önceki görüşlerinde böyle bir MUTLAK GÜÇ inancı bulamamıştım açıkçası. Biz mi yanıldık, sen mi fikir değiştirdin?”

    Sevgideğer ..?,

    Önceki yorumlarımızda kullanmış olduğumuz ifade şu idi:

    “Allah’ın “her şeye gücü yeter” ezberi (!) değil (Süpermen değildir); el-Kadir Allah “mutlak güç sahibi”dir! Ayrıma dikkat edelim.”

    İnancım şudur ve de değişmedi: Allah denilen varlık MUTLAK GÜÇ sahibidir. İşaret etmek istediğim nokta şu idi o yorumumda, fakat anlatamadığımı görünce aynı şeyleri yazmamak için devam etmedim.

    MUTLAK GÜÇ sahibi olan Allah, “her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor. İşte bu yüzden de her ne kadar tasavvufa girenler “ötede bir tanrı olmadığı” bilgisini alsalar da bu inanış dolayısıyla da tanrı anlayışına kayıyorlar.

    Yani, Allah’ın ne olduğu anlatılıyor, ama tanrı anlayışı kökünden kazınmadığından update-upgrade edilmiş oluyor ve tanrı düşüncesi kanserleşiyor. Önceden ötede ve belirli süper yeteneklere sahip kabul edilen tanrı, şimdi özde, bizden ayrı olmayacak şekilde yenilenmiş-büyümüş olarak karşımıza çıkmış oluyor. Fakat, hala tanrının özelliklerini taşıyor.

    Allah’ın MUTLAK GÜÇ sahibi olması “Gücün kaynağı olması” anlamındadır kanaatimize göre.

    Allah denilen varlığın “her şeye gücünün yetmesi” alt boyutlarda belirli bir sistemin, “kuralların kendisi olarak” ve bu “kurallar istikametinde” açığa çıkar.

    Bu yüzden de “Allah gökten kitap düşür(e)mez, Ahmedsiz farz kıl(a)maz” demiştik. Bu bir kafa tutma değil:=). O’nu yaratılmışla kayıtlamak, Allah -hâşâ- bu işi beceremez de değil. Sistem ezelde böyle ve değişmez! Belirli alt boyutlar ve bu boyutların kurallarına uygun bir şekilde MUTLAK GÜÇ açığa çıkar.

    Umarım şimdi anlatabilmişimdir:=).

    Sevgiyle..

  17. 17 AHHA 14 Mayıs 2008, 3:07

    Sevgideğer ..?,

    Kanaatimce bu hadis, Mutmainne ve ötesine ermemiş (=Gönül ehli, Kabe’nin kendisi olmamış) fakat Kabe’ye (Allah dostluğuna) yakın Mülhime bilinç seviyelerinde kah İsa’sını kah Deccal’ini açığa çıkaran (=Kabe’yi ziyaret eden) kişiye işaret ediyor.

    Hepimiz biliyoruz ki Deccal= Fir’avn, Allah’tan ilhamlar alan (=Kabe’nin etrafında dolaşan) fakat yaşadıklarını egosuna atfeden bilinç noktalarıdır.

    Kişiyi Kıyam(et)tirecek, diriltecek Mehdi’nin (=Hakikat ilminin) de gelmesiyle Deccal ve İsa’nın görevleri sona erecek, Kıyamet kopacak ve Kabeye ulaşılacaktır.

  18. 18 bir'ol 14 Mayıs 2008, 4:29

    Kabe’den kasıt kalptir (şuur-bilinç), deccal’ın da buralarda dolaşması gayet doğaldır…

  19. 19 ..? 14 Mayıs 2008, 4:57

    AHHA, hadisin üzerinde de düşünüyorsunuzdur herhalde.. Hadisler Allah Resülü ile sohbettir der ehli.. Cevabınızı okudum ve sizin biraz da olsa fikir değiştirdiğinizi görüyorum, kabul etmeye yanaşmasanız da.. Bu o kadar da önemli değil bizim açımızdan, sizin açınızdan önemli..

    “MUTLAK GÜÇ sahibi olan Allah, “her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor. İşte bu yüzden de her ne kadar tasavvufa girenler “ötede bir tanrı olmadığı” bilgisini alsalar da bu inanış dolayısıyla da tanrı anlayışına kayıyorlar.”

    “Her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor.” diyorsunuz. Sizinle aynı fikirde değilim. “Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”, bu Allah kelamdır ve hiç kimse bunu inkar etmiyor zaten.. İnkar edildiği düşüncesi sizin zannınız veya varsayımınız diyelim nezaketle.. Biz dedik ki “dilerse yapabilecek güçtedir.” (dilerse kitap da düşürebilir meselesi) “Dilerse” kavramını cümle başında kullanmak; “hiç böyle bir şey diler mi?” anlamındadır. İlmi dilin bazı incelikleridir bunlar. Bunun sebebini de ayrıntılı izah edenler oldu. Ayrıca, Kuran’da da geçer bu ifadeler.

    Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? “Dileseydi” onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. (25/45)

    O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa’ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah “dileseydi”, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar. (2/253)

    De ki, “Eğer Allah “dileseydi” ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?” (10/16)

    Eğer Rabbin “dileseydi”, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? (10/99)

    Eğer Rabbin “dileseydi” elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı. (11/118)

    Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Onun eğrisi de vardır. Allah “dileseydi”, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. (16/9)

    ….Allah, bozguncuyla ıslah ediciyi bilir, birbirinden ayırd eder. Eğer Allah “dileseydi”, sizi zora koşardı. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (2/220)

    Bu ifadenin kullanıldığı daha çok ayet var, ama bu kadarı yeterli, yorum uzamasın. Gördüğünüz gibi “Dileseydi” deniyor, ama “hiç böyle şey diler mi?” anlamında kullanılıyor, ilim ve anlayış sahiplerine işaretler vererek.. Biz de bu lisanı kullandık, hata mı ettik? Biz dedik ki “dileseydi herkesin kafasına kitap da düşürebilirdi, ama tabii ki Allah böyle bir şey yapmaz. Çünkü O’nun dilemesi kavramı “OL!”maktan gelir, manaları sebebiyledir ve bu sebep tümel ile uyumlu bir mizansen içinde “OL!”ur. Buna da Sünnetullah denir. Fakat Allah kendi manaları (esması ve sünnetullahı-sistemi) ile de kayda girmez. Bunu da “dilerse onu da yapabilir” diyerek belirttik. Allahu Teala da buyurmuş ki “Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. (25/45) Biz O’nun vahyi doğrultusunda söz beyan ettik. Bunun neresi hatalıydı, neye itiraz ettiniz? Ben sizi anlamakta zorluk çekiyorum. Düşünce ufuklarında kaybolmuş ve zaman zaman çelişkilere düşüyor buluyorum. Bu çok tehlikeli bir gidiş, uyarmak zorundayım.

    Ama bir hadiste sizin daha önce çekinmeden kullandığınız “Allah’ın gücü kendini yok etmeye de yeter mi?” gibi ifadeleriniz benzeri için bir uyarıda bulunulmuş:

    Ebu Hüreyre (R.A)’den: “Birinize şeytan gelip şunu, bunu kim yarattı? der. Nihayet sonunda Rabbını kim yarattı? der. İş buraya gelince Allah’a sığınmalı işe son verilmelidir.” (Zübdetü’l Buhari Tercümesi 2. cilt, sy:556 hadis no: 874)

    Ben sizin sorunuzla bu soru arasında yürütülen mantık açısından bir fark göremedim açıkçası.. Düşünmekte özgürsünüz, ama bu düşüncenizden mesul olmadığınız anlamına da gelmiyor diye uyarıldınız. Allah Resülünün uyarılarını dikkate almak icabeder kanısındayım sn. AHHA. Ama yine de siz bilirsiniz, dayatma ve zorlama İslam’ın temeline ters. Biz uyarımızı yapalım da siz bildiğiniz gibi devam edin.

  20. 20 ..? 14 Mayıs 2008, 5:10

    Hay Allah!!! Ben Kabe’yi Allah Zat’ı, Kabe’yi tavaf etmeyi de Allah esma ve sıfatlarından soyunup Zatının hiçliğini talep olduğunu düşündüğüm için şaşkınlığa düşmüş ve “Kabe’yi tavaf eden Deccal” rüyasıyla ilgili gerçekten hayrete düşmüştüm. Demek ki ben yanılmışım bir’ol.. Bu kadar basit bir cevabı bulamayıp boşuna mı kafa yormuşum bunca zaman?!!!

  21. 21 Natural 14 Mayıs 2008, 7:32

    Allah resulünün rüyasıyla ilgili, Allah (c.c)’ın rızasından ve Rasulü Hz. Muhammed (s.a.v)’in şefaatinden mahrum olacağım hatalı bir yorumdan Allah’a sığınırım.

    Öncelikle hadisi yazan arkadaşa teşekkür ederim.
    Bu hadisi daha önce de okumuştum, ama nedense Kabe’yi tavaf ayrıntısına dikkat etmemiştim. Kısmet bugüneymiş. Bu rüyanın yorumu bana Fetih ve istidraç konusunu ve aralarındaki önemli farkı düşündürdü!?
    Kabe Allah Zat’ını temsil eder, Kabe’yi tavaf Zati sıfatlardan geçip Allah Zat’ında fena bulmayı temsil eder.
    Sağ gözü kör kişinin (Allah’a basiretten yoksun kişinin – küfür ehlinin) Kabe’yi tavaf etmesi ise, zulmani fethe ermesi, yani istidraç yollu fethi temsil ediyor olmalı bana göre.. Deccal’ın böyle olacağı da kuşkusuz. Bu da olağan üstü haller göstermesinin açıklaması olabilir, tıpkı nurani fetih ehli İsa (a.s) gibi..
    Ama İsa (a.s)’ın nurani fethinin (Allah’a basiret sahibi-Allah’a arif fetih ehli), istidraç yollu fetih sahibi Deccal’a üstünlüğü muhakkak. Bu sebeple Deccal’ı öldürebilecek zannediyorum.

    Yazdıklarım afaki genel bir yorumdur. Kişisel yorum yapamıyorum, çünkü öncelikle Allah Resulünün rüyasını “O’nun açısından” yormak ne haddime!
    Deccal’ın sağ gözünün kör olması ise, ona Ruhul Kudüs’ten (İsa Mesih’ten) nasip olmayacağını gösterir ve küfür ile kayıtlanacağının ilanıdır bu körlük.

    Allah Rasulü’nün rüyasını bu açıdan yoramayacağımıza göre ve bu rüya bize özellikle anlatıldığına göre, bize bir mesaj veriyor olmalı.. O mesajın Deccal ile ilgili zahiri ve deccaliyetle ilgili de batıni işaretler olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu Allah bilir.

    Benim için güzel bir tefekkür oldu, Allah razı olsun.

  22. 22 mem 14 Mayıs 2008, 8:59

    Hayretle izliyorum. Bazı yorumcular adeta […]lığa soyunuyor burada, yanlış mı algılıyorum yoksa!? Yok efendim sen bu fikirlerini nereden edindin, ispat edebilir misin? Yok efendim ayetler hadisler hakkında herkes yorum yapamazmış, senin yorumun zorlama olmuş; çünkü senin gibi düşünmüyorum v.s., v.s…,

    Sanki tek bir anlamla kayıtlı sınırlı ayetler, hadisler!!! Ve müfessirlerin hocaların tekelindeymiş gibi. […] zihniyetinin izlerini bu platformda görmekte mi varmış kaderde ?

    Fe SubhanAllah
    Fe Tebarekellahu ahsenül halikiyn.

  23. 23 mustafa öz 14 Mayıs 2008, 9:56

    Klasik kuantum teoreminde bozonlar dahil kuantların tamamı birer noktasal(a^1), ensiz çapsız yani boyutsuz Planck sabitinin minicik enerji paketçikleridir. Kuantum teoreminde parcacık olarak düşündüğümüz her şey, sicim(string) teoreminde iki boyutlu (a^2) birer vibrasyon, rezonans, titreşim ve osilasyondur.
    Başlangıçta sicim teoremi 10 boyutlu tasarlandığı için 5 adet farklı sicim teorisi ortaya cıktı, bu da her şeyin teorisi beklentisini boşa çıkarıyordu. Bu nedenle 11 boyutlu(kuantların zar olduğu a^3) “M” kuramı geliştirildi ve sihirli bir değnek deymişçesine 5 farklı sicim teorisi ayni sonuçları verdi.

    Ancak 11. boyutun kabülü zorunlu olarak paralel evrenler kuramını da getiriyordu. Geriye çözülmesi gereken iki problem kalmıştı; yaradılış tekilliği ve farklı yoğunlukta galaksiler ve gezegenlerin nasıl oluştuğu. Bu sorunda dalgalanan ve bu şekliyle birbirine çarparak büyük patlamayı oluşturan paralel evrenler düşüncesiyle çözüldü..
    Ancak gelecekte kuantların gerçekte kürsi biçiminde olduğu (a^4) bilim insanlarınca tespit edilecektir. Bundan ötesi matematiksel olarak imkansızdır(a^5). Bize düşen görev bu bilimsel verileri dinsel verilerle yorumlayıp sistemi anlamaktır.

  24. 24 Paris 14 Mayıs 2008, 10:29

    özde Yazmış:
    14 Mayıs 2008 02:36

    “Sevgili Dostlar,

    Her önümüze çıkan bilgi kırıntıları ile Kur’an-ı Kerim ayetlerine anlamlar yüklenseydi, yorumlar yapılsaydı; o yüklenen bilgilerin yanlış ya da eksikliği anlaşıldığı anda; o yapılan yorumların durumu ne olur acaba?..

    Bu konuda ehil miyiz, değil miyiz, bu soruları evvela kendimize bir sormamız gerekir… ki topluma yönelik, böyle bir çalışma yapabilelim…

    Heyecanla öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, şahsi düşüncelerimizi, hele hele; Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek, genel bir anlam yükleyerek yorumlamak, hem kendimize, hem okuyuculara, hem de inancımıza çok büyük zararlar verebilir… diye düşünüyorum.”
    * * *

    Nasıl yani???
    Yani şu yukarıdaki makale; bilgi kırıntısı mı? Yoksa senin asla o boyutu göremediğini yorumlarınla ispatlamış oldugun bir yerden yansıyanlar mı?
    Ne güzel ayet yorumlamış arkadasımız samimiyetiyle…
    Üstelik ne kadar mantıksal dayanakları mevcut…
    Bilgi kırıntıları mı?
    Ya bu söz benim çok ağrıma gitti gerçekten(tepkisizlik ve tebessümden aciz oldugum için)… Madem bu makale bilgi kırıntıları, o halde gerçek bilgiyi senden dinleyelim ve istifade edelim güzel arkadasım…

    Burası özgür düşüncenin mekanı; burası sorular, cevaplar meclisi…

    Madem referans olarak ta yorumunuza Ahmed Hulusi’yi koydunuz; ben de o zaman Ahmed Hulusi üstadımızın Faşizm ile ilgili kaleme aldıgı düşünceleri okumanızı tavsiye ederim… Ve örtülü faşizm tabi…

    Bu makale nasıl bilgi kırıntısı olabilir ya… (Hala çok üzgünüm böyle denildiği için)

    Fatiha’nın her seferinde değişik manalarının Üstad tarafından izah edildiğini düşünürsek; bu ayetin de birden cok anlamı olamaz mı?
    ‘Sünnetullah değişmez’ sözünü nasıl anladıgını bir daha sorgulamanı rica ediyorum özde
    Biraz sözde kaldıgı kanaatindeyim…
    Mesela sen; balçıktan mı yaratıldın?
    Hani değişmiyor ya, o yuzden soruyorum…
    Elimden geldiğince kibar oldum…
    Birazcık olsun moralini bozduysam beni bağışla ve hakkını helal et…

  25. 25 ..? 14 Mayıs 2008, 10:44

    Natural, yorumun bana oldukça mantıklı geldi, tşk.ler.

  26. 26 bir'ol 14 Mayıs 2008, 10:51

    Sevgili ..?

    Kur’an’da geçen: ”Düşüncelerinizden mesulsünüz” ifadesi, hadisler ve ayetler üzerinde düşünmeyin ve yorum yapmayın, anlamında değildir!.. Lütfen ayet ve hadisleri kendi kişisel vehminizle harmanlayıp düşünen insanlara gem vurmaya çalışmayınız!…
    Bilakis Kur’an’da ayetler üzerinde ”Niçin düşünmüyorsunuz” uyarıları vardır…
    Hem herkes kendi düşüncelerinden (günahlarından) mesuldür!. Bu sizi neden bu kadar endişelendiriyor ki?…

    Düşüncelerinizden mesulsünüz hitabı, şirk kokan şeytani düşüncelerdir.. Bu ayeti alıp ta, ilim irfan düşünmeyin, çünkü mesulsünüz diye çarpıtırsanız eğer, ben de bunda bir art niyet ararım?..
    Vehim vererek insanları düşünmekten korkutan zihniyet orta çağda vardı. Ve o çağ karanlık çağ diye anılıyor bu günlerde…
    Sanırım yanlış yerlerde salyangoz satıyorsunuz!…

  27. 27 AHHA 14 Mayıs 2008, 11:36

    “Cevabınızı okudum ve sizin biraz da olsa fikir değiştirdiğinizi görüyorum, kabul etmeye yanaşmasanız da.”

    :=) Sevgideğer ..? sizi mi kıracağım, değiştirdim diyelim. Bu kez anlatabildiysem gerisi önemli değil.

    “Her şeye gücü yeten, yani koymuş olduğu kurallara bile istediği zaman müdahale edebilecek bir varlık” olarak algılanıyor.” diyorsunuz. Sizinle aynı fikirde değilim. “Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”, bu Allah kelamıdır ve hiç kimse bunu inkar etmiyor zaten.. Biz dedik ki “dilerse yapabilecek güçtedir.” (dilerse kitap da düşürebilir meselesi) “Dilerse” kavramını cümle başında kullanmak; “hiç böyle bir şey diler mi?” anlamındadır. İlmi dilin bazı incelikleridir bunlar.”

    Ben de açıkçası bu ifadeyi anlayamıyorum, kusura bakmayın. Gökten kitap düşürmeyi dileyebilir, bu yetiye sahip ama böyle bir şey hiçbir zaman dilemez? Sünnetullah değişiklik olmaz diye mi? Polemik yapmıyorum, sadece iki durum bana çelişkili geliyor!

    ***

    “Sünnetullah’ta değişiklik olmaz”a bir örnek olarak (3. bölümün konusu olacak fakat) türlerin meydana gelişi konusunu verelim. Evrenimizde enerjinin korunumu yasaları vardır. Hiçbir şey yoktan meydana gelemez. Bu yüzden de bütün türler sebeplerle evrim geçirerek meydana gelmiştir. Yani hiçbir canlı türü (insan da dâhil) şıp diye, anında bir bütün olarak yeryüzünde belirmemiştir. Her biri Sünnetullah kanunları çerçevesinde bir süreç içerisinde yeryüzünde oluşmuştur.

    İşte bu noktada, ama Allah dilerse “aniden” yoktan yaratabilir diyemeyiz. Tekrar ediyorum bu bir “güç meselesi” değildir. Evrenimizin kanunları “ezelde” böyle takdir edilmiş. “Dilerse aniden yaratır” diye bir durumun gerçekleşmesi yeryüzünde olası değil. Bu durum “hiç böyle bir şey diler mi” olayı da değil.

    Kurandaki “dileseydi” ifadelerini sizin kullanmış olduğunuz anlamda (İfade tarzınızın bahsettiğiniz gibi incelikli bir anlatım tarzı olduğu konusunda da bilgim yoktu ne yazık ki) algılamıyorum açıkçası. Yani “Allah böyle bir şeyi hiç diler mi?” gibi bir anlatımı göremiyorum. Arapça “lev”, Türkçe “eğer-şayet” bağlacı alternatif olası durumları ortaya çıkartır. Ayetlerdeki yaratılan durumların her birine alternatif olan durumlar da Sünnetullah dâhilinde gerçekleşmesi mümkün olaylar. Yani, “dilenmiş” ise özlerindeki program gereği açığa çıkabilecek durumlar. Ayetlerdeki örneklerden gidersek;

    “Yeryüzünde herkes iman sahibi olabilir”. Sünnetullah kuralları doğrultusunda gerçekleşebilecek bir durum. Ama dilenmemiş.

    “Allah’ın bizi zora koşacağı” durumlar da dilenebilir! Yine gölgenin sabit kalabileceği durumlara sahip güneş sistemleri ve gezegenleri de mümkün! Ama çevremizde göremiyoruz.

    Fakat ayetlerde Sünnetullaha ters bir “dileme” olayını görmüyoruz (Gökten kitap düşürme gibi Sünnetullaha ters, sünnetullahı değiştirebilecek olaylar).

    “Çünkü O’nun dilemesi kavramı “OL!”maktan gelir, manaları sebebiyledir ve bu sebep tümel ile uyumlu bir mizansen içinde “OL!”ur.”

    Belirttiğiniz gibi yaratılacak her şey tümel ile yani o boyutun kurallarıyla uyumlu bir şekilde açığa çıkar.

    “Ama bir hadiste sizin daha önce çekinmeden kullandığınız “Allah’ın gücü kendini yok etmeye de yeter mi?” gibi ifadeleriniz benzeri için bir uyarıda bulunulmuş.”

    Bu ifademdeki sorunun ismi Allah olan için hiçbir anlamı yok, Allah’ın ne olduğu tam olarak idrak edildiği takdirde tabi; ama bir tanrı ve ona inananı için cevaplanması zor bir sorudur, paradoks oluşturur zihinde. Bu yüzden de çekinmeden düşündüğümü, çekinmeden yazdım, olmayan tanrıdan korkmuyorum çünkü.

    Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.

    Selamlar efendim..

  28. 28 ..? 15 Mayıs 2008, 2:19

    Bir’ol size cevap vermeye gerek görmüyorum. Niye cevap vereyim, yazdıklarım ayetler ve hadisti. Size ayetler ve hadisler orta çağ zihniyeti ürünü gibi geliyorsa, bu görüşünüzü değiştirmek için çaba sarfetmem. Sizi bu düşüncenizle bırakıp “selametle” demek tek çözüm bana göre..

    AHHA, kuzum bunda anlamayacak ne var? Açıkça yazdım, bu ifadenin kullanılmasının tek amacı “Allah (sünnetullah olarak açığa çıkan) sıfat ve esmasıyla” da kayda girmez” demenin Kur’an lisanı ile ifade edilmesidir “eğer dileseydi” demek, diye.. Bu kadar açık anlattığım bir şeyi daha açık nasıl anlatabilirim acaba?

    Ayetlerdeki tek tek kelimelere niye takılıyorsunuz, bütünde, cümlesel bazda anlamları çözmeye çalışmak yerine??. Ben de bu anlamda (Kur’an’daki gibi) kullandım “dileseydi” ile başlayan cümleyi..

    Ayrıca, af buyurun ama ben size neyi izah etmeye çalışıyorum ?!!! Allah adına bu şekilde bir ifade kullandı diye özür mü beyan ediyorum, haşa?!! Bu tartışma benim edep ve takva ölçümü aşmaya başladı. Düşünce özgürlüğü Allah’ı ve Kur’an’daki üslubunu eleştirme noktasına geldiyse (ayetleri ve hadisleri anlamak için sorgulamak başka, burun kıvırıp eleştirmek başka), benim için bu mesele burada biter. Çünkü bana cevap vermek için farkında olmadan edep dairesi aşılıp günah sahasına giriliyor gibime geliyor. Bu işe çanak tutmam, kim haklıysa haklı, bu o kadar da önemli değil. İlmin gereğini yapmak çok daha önemli.

  29. 29 bir'ol 15 Mayıs 2008, 8:49

    Sevgili ..?

    ”Düşünmekte özgürsünüz. Ama, bu düşüncenizden mesul olmadığınız anlamına da gelmiyor diye uyarıldınız”…
    Bu yazdığım tırnak içinde ki söz size ait.. Ben bu sözü ayet veya bir hadisle bağdaştıramadığım için, yorumlarınızı ortaçağ din adamlarına benzettim!. Tamam bu söz bir ayet olabilir ama, kesinlikle düşünmeyiniz! Şeklinde çarptırılınca iş değişiyor…

    Ayette ki ”Düşüncelerinizden de mesulsünüz” uyarısını, ”tefekkürlerinizden de mesulsünüz” şeklinde çarpıtmamak gerektiği şeklinde düşünüyorum..
    Kur’an’da ki: ”Düşüncelerinizden de mesulsünüz” uyarısının, su-i zan’da daimi duranların bu düşünceleriyle bilinçlerinin bloke olacaklarını kast ediyor..
    Ayet ve hadisler üzerindeki düşünüye ise ”tefekkür” denir, ”Su-i zan” değil (kötü düşüncede daimilik)!…

    Bilakis Kur’an’da, ayetler üzerinde neden ”tefekkür” edilmediği şeklinde bir çok kınayışlar vardır.. ”Bak, Rabbin kuru bir topraktan nasıl da meyveler veriyor. Neden düşünmüyorsunuz (tefekkür) ?. Şeklinde…
    Lütfen.. Sap ile samanı karıştırmamamız lazım!..
    Kaldı ki insan, düşünürse insandır…

  30. 30 Natural 15 Mayıs 2008, 10:44

    Düşünce zaten özgürdür, kim engel olabilir düşünmeye? Beynimizin içine kimse kilit vuramaz, biz istemedikçe. Bu saçma bir iddia! İstediğimiz gibi düşünürüz, kime ne? Burada asıl tartışılan konu, düşünme özgürlüğü değil; düşünceyi karşıt düşüncelere yer vermeksizin açıklama özgürlüğü(!) anladığım kadarıyla..

    Bir başka ifade ile “Düşünce özgürlüğü tekeli” (!) yani. (Nasıl bir özgürlük ise?!)
    Bizimle aynı doğrultuda düşünmeyen kişilerin düşüncelerini açıklamasının engellendiği tek taraflı bir özgürlük anlayışı, sadece despotizmdir.
    Ne şekilde düşünüyorsa düşünsün, hacı hoca mantığı ile, orta çağ zihniyeti ile dahi olsa, düşüncesini açıklamasına engel olmamalıyız.
    Engellendiği anda, orta çağ zihniyetine bürünen taraf, engelleyen taraftır, ne kadar modern düşünüyor görünse de.. Bağnazlığın çağı olmaz.

    Bakıyorum bir taraf diğer tarafı Sünnetullah ile ilgili delil getirmelerinden dolayı “düşünceyi korkutarak engelliyorsunuz” diyerek suçluyor. Ama kendileri de karşı tarafın düşüncelerini “çağ dışı” diye küçümseyerek ve burun kıvırarak engellemeye çalıştığının farkında değil. Bence taraflar ilmi açıdan dilediği gibi münazara edebilir. Ama sıkışan taraf diğer tarafı suçlamaya başlayınca, ilim sahasından çıkılıp nefs sahasına giriliyor.

    Her kim düşüncesini açıklamaya kendini hak sahibi görüyorsa, aynı hakka muhatabı olan diğerlerinin de hakkı vardır. İnsanlar inançları gereği “Mü’min erkek ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler. Marufu emrederler, münkerden nehyederler.” (Tevbe Suresi, 71) ayetinin inanan müslümanlara tanıdığı hak ölçüsünde, doğru olduğunu düşündüklerini veya bildiklerini dillendireceklerdir elbette. Bu doğrultuda herkes karşısındakinin inancının gereğini açıklamasına engel olmamalıdır. Forumların genel formatı düşünce tekeli üzerine olmaz.
    Biz istiyoruz ki, elimize bir fırsat geçti, aksi düşüncelere hiç bir hak tanımaksızın sadece kendi düşüncelerimizi dayatalım. O ancak kişisel sitemizde olur, bu tür forumlarda olması zor. Eğer düşüncelerimize itiraz istemiyorsak, kişiye özel bir site açıp yorum almadan dilediğimiz gibi düşüncemizi açıklarız. Ama burası bu şekilde tekel mantığı ile yazabileceğimiz formatta bir yer değil gördüğümüz gibi.

    Olayın bir başka boyutu da olduğunu, sık sık açıklayanlar oldu, çok eleştirilmesine ve tepki almasına rağmen. Bana göre önemli bir uyarı idi. Ama dileyen dikkate alır, dileyen almaz, o ayrı mesele. Bunu bir korkutma olarak almayı da anlamsız buluyorum.
    Siz tam birinin malını çalarken, “Yapma, bunun sistemde bir bedeli var, üzülürsün” denildiğinde, sizin özgürlüğünüzü korkutarak kısıtlamış mı olurlar? Bu mantığı anlamakta zorluk çektim.
    Yaratılmış olan hiç kimse sandığı kadar özgür değildir. Bu özgürlük düşünce sahasında bile olsa… Felsefe sistemlerinde belki, ama söz konusu İslam dini ise, çerçevesi Sünnetullah ile belirlenmiş.

    Ben “..?” nın yazdığı hadisi “bu açıdan” çok bilgilendirici ve ibret verici buldum. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Çok üzücü ama, orta çağ zihniyeti gibi görülen o hadis, düşünürken dahi o kadar da özgür olmadığımızın ve hangi sınırlarda kalmamız gerektiğinin açık kanıtıdır. Bu Allah Resulü uyarısıdır, sıradan bir yorumcu uyarısı değil. Konuya neden bu noktadan bakmayı denemiyorsunuz? Sonsuzluk kavramını nasıl anlıyorsunuz?
    Evrenin bir aydınlık ve bir de karanlık yüzü var. Buna nur ve zulmet deniyor. Ama aydınlık ve karanlığın kendi içlerinde sistematik bir dengesi var. Sonsuzluk her ikisini de kapsayan bir kavram. Eğer sonsuzluğa açılırsak, bir noktada, aydınlıktan çıkıp karanlığa girmek kaçınılmaz olur. Gündüz ve gecenin sınırları belli.. Sonsuza doğru sınır tanımaksızın hep batıya giderseniz, bir bakarsınız güneş batmış. (?) Orada da kalmayıp devam edecekseniz ne ala.. Ama endişe edilen nokta, mazaallah o karanlıkta kalıp ilerlememeniz ve yeniden gündüze kavuşamamanızdır.

    Benim özgür düşünce ile ilgili bildiğim ise şöyle:

    Gerçeği ifade etmeyen ve hatta gerçekle taban tabana zıt bir düşünceyi açıklamadığınız sürece o düşünceyle ilgili işiniz Allah’a kalmıştır. Açıkladığınızda ise, sistem yasaları üç boyutlu alemde harfler, kelimeler veya seslerle algılanır hale gelen o düşüncenin karşılığını oluşturmak için harekete geçer. Çünkü olay düşünce boyutundan çıkıp, yaratılanlar boyutunda (varlık aleminde-efal aleminde- fiiller aleminde) yer almıştır. Artık o düşünce yazı veya sözle fiilleşmiştir ve Sünnetullah’a tabidir. Nasıl ki ehlullah bu anlamda gerçekle ilgili bilgilerini dillendirdiklerinde (sözle veya yazı ile) bunun hayır anlamında bir karşılığı varsa, gerçeğe uygun olmayan düşüncenin de şer anlamında bir karşılığı vardır. Bunu söylemeye çalıştılar. Bu konuda herkes doğru bildiği uyarıyı yaptı. Siz bildiğinizi söylüyorsunuz, onlar da bildiğini söylüyorlar. Ama hoşnut olursunuz, ama olmazsınız. Fakat hoşgörülü olmanız, gerçeğe dair öğrendiklerinizin zorunlu K.D.V.sidir bir bakıma.. Bu uyarıyı yaptıkları noktaları dikkatle izledim. Genellikle kendi düşüncelerine karşı çıkıldığında değil, ayet ve hadisten delil getirildiği halde karşı çıkıldığı durumlarda yapıldı. Çok da yerinde uyarılardı bana göre.. Biraz anlayış ve hoşgörü lütfen!

    Geçen gün burada edep ile ilgili yapılan bir yorumu gerçekten olumlu ve yerinde bulmuştum. Ama bilgi yaşama geçmediği sürece tadı damakta kalıyor. Allah hepimize sözümüzün eri olmayı ve (ayetlerle ve hadislerle açıkça ters düşen bir batıla sapılması müstesna) engin bir hoşgörüyü nasip etsin!

    Ayetler hakkında tek bir yorum tabii ki olmaz. Ben AHHA’nın ayeti yorumlama biçiminden rahatsız olmadım açıkçası. (Önceki bazı düşünceleri müstesna) Çünkü Hak’ka ters düşen ve batıla sapan bir yorum değildi açıkçası.. Bu çerçevede kalındığı sürece, tabii ki düşünülmesine engel olmak doğru değil..

    Uzatmayalım, Bir dost olarak naçizane bir tavsiyem olacak herkese.. Düşüncelerimizi açıklamadan önce, biraz da o düşüncenin açıklanması halinde, ne gibi sonuçlar (gerek sistemde, gerek inananlar nezdinde) doğurabileceğini de biraz düşünmemiz, belki de tüm bu olumsuz tartışmaları sona erdirecek bir istişare olanağı sunar hepimize..

  31. 31 bir'ol 15 Mayıs 2008, 1:57

    Sevgili Natural…

    Uyarı Kur’an’da ayetlerde yapılmış zaten. ”Herkes düşüncelerinden mesuldür” diye..
    Herkes ne düşünüyorsa karşılığını alır, sistemin gereği olarak…

    Benim anlayamadığım, bu ayetin temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulması!..
    Herkes aynada kendisine baksa sorun kalmayacak zaten!…
    Kusurları görüp uyarmak başka birşey, kusur görmek başka birşey!..

    Kur’an’da belirtilen, sorumluluk getiren düşüncenin su-i zan olduğu neden araştırılmıyor?.. Ve bu ”su-i zan” neden tefekkürle karıştırılıyor??..
    Su-i zan nedir bir araştırılsa bu ayet anlaşılıp sorun ortadan kalkacak…
    İşte klasik neden de bu zaten, araştırılmadan, kulaktan dolma yorumlar!…

  32. 32 uzaklardan bir gizem 15 Mayıs 2008, 5:12

    B.

    Selamlar Herkese,

    Sitedeki yorumlarinizi buyuk bir merak ve keyifle okuyorum. Bendenize bircok yeni ufuk kazandiriyor. Ancak goruslerinizi karsit olarak sunmaya basladiginizda, sanirim usule bir itirazim olacak. Daha ormandaki yolun basina bile gelememis bir acemi kulum, hatam olursa bastan af dileyelim.

    Geylani Hazretleri’nin bir sohbetinde, bir konuda tartisirken, “hakli cikacagim, fikrimi karsi tarafa kabul ettirecegim diye” tartismanin cok buyuk yanlislik oldugunu buyurdugunu anlamistim. Kelimelerim elbette Gavs-i Azam’in birebir sozleri degildir, haddimizi asmayalim ancak, temelde durum budur. Sadece, karsi tarafi dogru yola iletmek amaciyla tartisma yapilmali, bir nevi yarismaya veya munazaraya soyunuldugunda, bu halin tartisanlar icin iyi olmadigi belirtilmektedir. Kaldi ki Safi Hazretleri’nin, bununla ilgili guzel bir de duasi vardir, her zaman karsisindakinin hakli cikmasi konusunda.

    Bunu, kendimde nacizane dustur edinmeye, en azindan uygulamaya ugrasiyorum. Ayrica yine Gavs-i Azam Hazretleri’nin bir uyarisi daha vardir. Dusmanlik gudemezsin karsiya, din konulari haric. Buradan anladigim da Tasavvuf ehli olarak, her turlu dert, bela vs. gibi tatsiz konularda bunlara yol acan sahislara, Rabbinden oturu sinirlenemezsin, ancak din konularinda birisi sacmaladiginda, dogruyu bildirmek/ogretmek icin geregi neyse yaparsin.

    Bir diger konu da, kimseye, hicbir varliga burun kiviramazsin, bunu yaptigin an gurura girmissindir, zaten gittigin yol, yol degildir.

    Eger bu temel bilgilerde hatam varsa Allah rizasi icin, buyukler beni duzeltsinler.

    Itiraz ettigim nokta, iste bu bahsettigim cerceveden cikildigi zaman benim tartismalarda ne kadar sasirdigim noktasi.

    Tartismalarimiz yapici olmaktan cok, “karsi tarafa benim dusundugum dogru, bunu kabul ettireyim”, “benim ne kadar bilgili oldugumu dunya alem gorsun de anlasin!”, “kabul et bakalim, sen aslinda boyle boyle demistin” ekseninde gezince bilmeliyiz ki, gittigimiz yolda isaretleri okumaktan uzaklasip baska adresler tarif eder hale gelmisizdir. Ayrica, sessiz cogunlukta akillari daha da bulanik hale getirebiliriz ki bunun sorumlulugunu, hem de bu kadar onemli konularda kimse almak istemez saniyorum.

    Allah’in izniyle, dusuncelerimi anlatabilmisimdir insallah kimseyi kirmadan, incitmeden… Hatalarimiz olduysa, buyuklerim bendenizi uyarirlar insallah da yoldaki isaretleri gormezlik etmemis oluruz.

    Tek tek selam eder, saygilar sunarim efendim.

  33. 33 Neo 15 Mayıs 2008, 8:07

    Uzaklardan bir gizem, AHHA ve diger arkadaslar;

    Merhaba Cancağızlar!..

    Baslangicli ve genisleyen bir evren modelinden cikarak, yapilan yorumlar getirilmeye calisan bilimsel deliller(!) ve sartlanilmis dusunu dunyasinin mistik dusunurlerinin / … / . AHHA`nin birinci yazisina istinaden dusunce dunyasinin devamliligini ve yalnizca bir cizgide oldugunu gorup, kinaye yapmadan kendisine bunun boyle olamiyacagini, sunun da soyle olamiyacagini EHLI, Muhyiddin Ibn Arabinin Kitabul ELIF Ahadiye sayfa:19 ve Said Nursi’nin Isaretul Icaz eserinin sayfa: 156-175 arasinda dile getirildigini ve bunun bugunun anlayisi sinirli bilim dunyasini hala teoremde kaldigi da dusunulurse, olamiyacagini dile getirdim; getiriyorum.

    Degerli agabeyim […] ile de bu konuyu ozellikle gorustum ve kendisi de bana katildigini soyledi. Buradan yola cikarak kaynak sunmak ve delil olarak ta AYET meali olarak vermedigim ve bu aklimla ayet mealini yorumluyamiyacagimi (!) fakat eski Turkce oldugundan anlayis seviyesini de hesaba katarak anlatmaya calistim; bunu yaparak arastirmaya ve TEKe yonelik farkli acilardan bakinilmayi dusundum fakat bende ki bu dusunce karsi tarafta sundugum (algiladigim birimde ters tepmis olmali ki) farkli boyut ve mecralara iniverdi..

    Arkadaslar, polemik yaratmak ve despot dusunce savunmak savi(!) TEK`lik (onesses) ilimini almis veya almaya calisan beyinler onunde bunu yapmak yanlistir. Dun, […]’nin bana onerdigi bir Agabey ile gorustum. TEKe yonelik farkli acilardan dusunu olarak ama MANA olarak ayni TEK’ten bakabildik; ama MANA ayni TEK`ti sonucta. Her birimi bu yonden bakabilmeye davet ediyorum!..

    Ves Selam

  34. 34 özde 16 Mayıs 2008, 3:44

    Çok şükür okyanusun ötesinden bir MESAJ var:

    “Kur’ân-i Kerim`de “İnna….” lardaki “Biz” lâfzının kaynağı olan “Âlâ-i illîyin”in varlığından bîhaber mukallit, ne bilir “hakikati Muhammedi” ismiyle işaret edilen ve “RUH” isimli melek diye bahsedilen Vahidiyet mertebesinin ne olduğunu!.

    Enfüsünden bîhaber; tüm anlatılanları, âfâkta arayan şaşkın!

    “TEK”liğin enfüsten ulaşılan bir boyut olduğunu kavrayamayıp; göklerde, uzayda “TEK” arayışına çıkan mukallit!

    Tanrı kavramına, “Allah” ismini etiketleyerek, kendini muvahhid sanan; elbette ki, bütün bunlardan habersiz olarak, bu dünyadan geçenlerden olmak üzere yaratılmıştır.

    Kesret kavramının kaynağı olan “Tek mutlak RUH”tan meydana gelen tüm melekût âlemi; ve o âlemde meydana gelen müheymin melâike, âlâ-i illîyyîn, ve diğer meleklerin varlığı…” (Ahmed Hulusi- MESAJLAR, Mesaj-85)

    Allah anlamayı, idrakini, hazmını versin cümlemize ..

    Sevgi ve saygılarımla…

  35. 35 Natural 16 Mayıs 2008, 1:53

    Bana hitap edildiği için “Herkes düşüncelerinden mesuldür” ve su-i zan hakkındaki yorumla ilgili:

    Bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştim:

    “Gerçeği ifade etmeyen ve hatta gerçekle taban tabana zıt bir düşünceyi (her türlü su-i zan buna girer) açıklamadığınız sürece o düşünceyle ilgili işiniz Allah’a kalmıştır. (mesulsünüz, ama dilerse affedebilir de, çünkü kabul edilen tevbe gibi bir açık kapı var).

    Kişi kendi kendine düşünebilir (tefekkür edebilir ve etmelidir de), yorumumda bunu kastetmedim. “Düşünce özgürdür, kimse bir başkasının düşünmesini engelleyemez, kişinin kendinden başka” diyerek bunu özellikle vurguladım. Zaten bu nasıl mümkün olabilir? Hiç kimse düşüncesini kendi kendine bile durduramaz, değil ki bir başkası o kişinin düşünmesine engel olsun. Böyle bir şey olabilir mi? “bir dakika düşünmeden durun!” desem, başarabilir misiniz?

    Üzerinde durduğum konu sessiz düşünce (tefekkür) değil, “açıklanan düşüncedir”, diye özellikle belirttim. Açıklanan düşünecenin mesuliyeti su-i zan mesuliyeti falan değil, düpedüz fiil kapsamında bir mesuliyet getirir, çünkü artık düşünce olmaktan çıkıp fiilleşmiştir, dedim. (Neden fiil kapsamındadır, bunu da açıkladım) Örneklemek için de ehlullah’ın düşüncelerini açıkladıkları eserlerden kazandıkları sevap (ödül) ile, fitne (kötü söz veya fikir) yayıcıların kazandıkları günah (ceza) misal verdim.

    Ayrıca, bir düşünce açıklanmadığı sürece, hatalı ise, yalnızca bize zararı olur. Ama açıklanır da, bir de hatalı ise, o zaman çok daha fazla kişi zarar görebilir. İkisinin sistemdeki karşılığı aynı olabilir mi? Bunlar çok ince meseleler, uzatmak istemiyorum. Diğerleri bu konuyu nasıl ele aldı bilmem, ben kendi sözümün arkasındayım.

    Bir cümle daha vardı, o da bana mıydı bilmiyorum, ama hitap “Natural” diyerek başladığı için, bana gibi geldi.

    “Kusurları görüp uyarmak başka birşey, kusur görmek başka birşey!..” derken, kişileri niyetleri ile yargılamaya kalkıştığımız için, asıl su-i zanna sapan biz olmamaya dikkat edelim. Kimsenin iç dünyasını ve ne düşündüğünü bilemeyiz. Karşımızdaki kusur mu görüyor veya sadece iyi niyetle uyarıyor mu nereden bilebiliriz? İnsanları fiilleri ile yargılamak bize yetmiyor da artık niyetleri ile de mi yargılıyoruz? Asıl bu yargılama su-i zan olmaz mı?

    Kendi adıma konuşacak olursam, kimseyi kusurlu bulduğumdan suçlamak için yorum yapmadım. Niyetimi ise sadece Allah bilir. Kaldı ki eğer kusur gördüm ise, zaten karşılığını mutlaka Allah’tan alırım. Amacım, tartışma çıkmadan güzel bir bilgi alışverişi olsun diye tarafları anlayışa davet etmekti.

    Bu açıklamayı da iyi niyetle yapıyorum, ama iyi niyetimi açıklama konusunda tekrarlar yapmaktan çok rahatsız olurum. Bu ilk ve son inşaallah.

  36. 36 Suha (namı diğer "..?") 16 Mayıs 2008, 2:46

    Bugün okudum, “Biz diyenler, acaba kaç kişisiniz?” diye sormuş bir dost.. “Biz” zamirini kullanarak yorum yaptığım için, bu merakı gidermek gereği doğdu. “Biz”, derken “aynı fikirde olanlar”ı kastetmiştim, ama kaç kişiyiz sayamadım açıkçası, herhalde bir kaç kişiydik.:-)

  37. 37 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 4:34

    AHHA yazmış:
    “Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    AHHA’nın sorusu:
    “NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”

    […] Biz de okuduk-okutuyoruz ama, “vardan var olunacağını, yoktan var olunmayacağını” hiç unutmadık!

    AHHA kardeş; baklayı ağzından çıkar da, bir kerede sorsana sorunu, açıklasana gerçek niyetini?

    […]

    Cevabı ne dersen:
    “Allah var idi, onunla bir şey yok idi, şu an dahi öyledir”…

    […]

    (Not: Özellikle düşünce özgürlüğü timsali Birol beyin AHHA’nın bu sorusuna cevabını veya yorumunu bekliyorum!)

  38. 38 Gunal 16 Mayıs 2008, 4:52

    Merkür rotar 26 sında.. Fakat etkileri bazen 10 veya 15 gün önceden başlayabiliyor.

    Bu dönemler genellikle iletişimde aksaklıklara sebep olduğu için, birbirimizi yanlış anlamaya çok elverişli 20-25 günlük bir zaman dilimi yaşayacağız.

    Allah’ın takdiri olan bu dönemi yanılmadan ve yanıltmadan, yanlış anlamalardan dolayı kimseyi kırıp inciterek tenkit etmeden, selametle atlatırız inşallah.

  39. 39 AHHA 16 Mayıs 2008, 5:18

    Sevgideğer “Anladın sen onu”,

    Gerçek niyetimi anlamışsınız:=), benimle de paylaşır mısınız lütfen? Beni benden daha iyi biliyorsunuz madem:=)?

    Cevap olarak verdiğiniz “hadis” sorumun cevabı değil. O hadisin açılımını yapan yazıları paylaşmaya çalışıyoruz zaten.

    Ben gerçek niyetimi tekrar edeyim de düşüncelerinizle zarar görmeyesiniz.

    Diyorum ki, şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce. İşte bu kadar..:=). Başkaca da bir düşüncem yok.

    Fakat, böyle tasavvufi içerikli bir blogda “niyet okuyuculuğu” ile mübarek bir hadisin yan yana getirilmesi aklıma “tasavvuf dedikodusu” düşüncesini getirmiyor değil:=).

    Neyse Sevgi değerli, bu imtihanıma aracılık yaptığınız için size teşekkür ederim, Rabbime şükürler olsun..

    Her zaman Sevgiyle..

  40. 40 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 5:42

    “NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”

    ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!

    Mutlak yokluğu kabul etmekle, dolaylı yoldan şu […] düşünceler de kabul edilmiş olunur:

    1- Varlık yok olmayacağına göre, ilk önce mutlak yokluk vardı(!?). Sonra tanrı var oldu(!?). Tanrı nasıl var oldu? Kendi kendine mi(!?), biri mi(!?) yarattı? Yokluktan(!?) nasıl var olunur?

    2- Varlıklar için mutlak yokluğu kabul etmek ise, varlıklar Alah’ın varlığı ile var olduğu için, dolaylı yoldan (HAŞA!) Allah için mutlak yokluğu(!?) kabul etme manasına gelir. Allah AHAD’dır!!!

    Her iki durumdan da ALLAH’a sığınırız!

    EuzüBillahimineşşeytanirracıym BismillahirRahmânirRahıym…

  41. 41 arastirici 16 Mayıs 2008, 8:09

    “Anladın sen onu” yazmış:

    “AHHA” yazmış:
    “Hadiste anlatılan durum gibi cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    AHHA’nın sorusu:
    “NEDEN MUTLAK YOKLUK DURUMU YOK DA VARLIK VAR?”

    […] Biz de okuduk-okutuyoruz ama, “vardan var olunacağını, yoktan var olunmayacağını” hiç unutmadık!

    AHHA kardeş; baklayı ağzından çıkar da, bir kerede sorsana sorunu, açıklasana gerçek niyetini?

    […]

    Cevabı ne dersen:
    “Allah var idi, onunla bir şey yok idi, şu an dahi öyledir”…”

    * * *

    AHHA kardesimizin sorusunun cevabini zaten o anlamis, biliyor. (Boyutsal acilarin hepsinden OKUmus). Eger aramizda olabilir de, dusunebilenler var ise, onlarda bu konu uzerinde bir tefekkur etsinler diye bir isaret levhasi birakmis bizlere.

    Lutfen “Uzaklardan bir Gizem” kardesimizin dun biraktigi guzel notunu bir daha okuyalim. Samimi olalim kendimizle, Veliler sohbetinde haddimizi asarak, EDEPsizlik yapmayalim, kendi cehennemimize (mecazi anlamda) odunu, komuru kendi ellerimizle goturmeyelim, kaybeden biz oluruz…

    Ozde” kardesimizin Okyanus sitesinde Ahmed Hulusi beyin MESAJ ini tekrar bu siteyi okuyan her birimiz uzerimize alarak okuyalim.

    “Kur’ân-i Kerim`de “İnna….” lardaki “Biz” lâfzının kaynağı olan “Âlâ-i illîyin”in varlığından bîhaber mukallit, ne bilir “hakikati Muhammedi” ismiyle işaret edilen ve “RUH” isimli melek diye bahsedilen Vahidiyet mertebesinin ne olduğunu!.

    Enfüsünden bîhaber; tüm anlatılanları, âfâkta arayan şaşkın!

    “TEK”liğin enfüsten ulaşılan bir boyut olduğunu kavrayamayıp; göklerde, uzayda “TEK” arayışına çıkan mukallit!

    Sevgiler ve saygilar.

  42. 42 AHHA 16 Mayıs 2008, 8:30

    “ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!”

    Elbette! Şu an var isek “mutlak yokluk” diye bir şey yok demektir. Geçmişte de olmamıştır! Yoktan hiç bir şey var olamaz çünkü!

    “Mutlak yokluğu kabul etmekle…”

    Hayır, kabul etmiyoruz…

    “Varlık yok olmayacağına göre, ilk önce mutlak yokluk vardı. Sonra tanrı var oldu”

    Böyle bir ifadem olmadı. “”* Mutlak *”” yokluktan hiç bir şey var olabilir mi, nasıl kabul ederim ki bunu tanrı aşkına:=).

    Anlaşılan tamamen yanlış anlamışsınız:=). Merkür rotar 26 sındaymış, olabilir..

    Hoşça kalınız..

  43. 43 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 9:04

    “… neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    diyorsun. Sonra da;

    “Diyorum ki, şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce. İşte bu kadar..:=). Başkaca da bir düşüncem yok.”

    Diyorsun.. Tezatlar içindesin, tezatlara düşürmeye çalışıyorsun! Bir öyle yazıyor, bir böyle yazıyorsun! Hatanı anlayınca geri adım atıyor, lafı eğip büküyorsun! Güle oynaya yazıyorsun! İşin ciddiyetinden haberin yok! Tehlikeli sularda yüzüyor, bizimle oynuyor, lafı her yere sürüklüyorsun! […]

  44. 44 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 9:28

    “araştirici”;

    “uzaklarda bir gizem” ve “özde”nin yorumuyla AHHA’nın sorusunun ne alakası var?

    Ben size soruyorum, AHHA’nın şu sorusunun altına kaç kişi imzasını atar, bu soruya katılır, okey verir, […] İman da şüphe olmaz! Akıl her şeye yetmez!

    “…, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    Ayrıca “arastirici”;
    “Samimi olalim kendimizle, Veliler sohbetinde haddimizi asarak, EDEPsizlik yapmayalim, kendi cehennemimize (mecazi anlamda) odunu, komuru kendi ellerimizle goturmeyelim, kaybeden biz oluruz…”

    Demişsin.. Sen AHHA’yı kendine Veli kabul edebilirsin. Başkalarından bunu beklemeye hakkın yok! […]

    EDEPsizlik yapmayalım derken, bana edepsiz demiş oldun! Edep haddini bilmektir diyerek, kimin haddini bilip, kimin bilmediğini dostlara bırakıyorum!

  45. 45 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 9:55

    Yorumlardan üç alıntı! Sizce hangisi edebe uygun, hangisi edebe uygun değil?

    1- “AHHA”: “…neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    2- “Anladın sen onu”: “ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!”

    3- “arastirici”: “Samimi olalim kendimizle, Veliler sohbetinde haddimizi asarak, EDEPsizlik yapmayalim, kendi cehennemimize (mecazi anlamda) odunu, komuru kendi ellerimizle goturmeyelim, kaybeden biz oluruz…”

    Uzun zamandır […] aklar kara, karalar ak görülüyor; doğrular yanlış, yanlışlar doğru kabul görüyor; batın alınıp, zahir terk ediliyor; kelime cambazlığı yapılıp samimiyet yok ediliyor; su üstüne yazılmaya çalışılıyor niyetler gizleniyor; […]

    Edebini bilen kimseyi cehhennemle (mecazi de olsa) korkutmaz! Allah’ın kulu hakkındaki takdirine karışmaz! […], hazmettiğin an yazmaya başla! Tanımadan yazma!

  46. 46 arastirici 16 Mayıs 2008, 10:04

    “AHHA” Yazmış:
    16 Mayıs 2008 20:30

    “ALLAH denen yapı/vücud MUTLAK VAR iken, mutlak yokluk var olamaz!”

    Böyle bir ifadem olmadı. “”* Mutlak *”” yokluktan hiç bir şey var olabilir mi, nasıl kabul ederim ki bunu tanrı aşkına:=).

    Anlaşılan tamamen yanlış anlamışsınız:=). Merkür rotar 26 sındaymış, olabilir..”

    Zaten mutlak “yokluk”‘ “B-sirri” ile okusaniz veya duz yazi olarak bile olarak okusaniz tamamen “IHLAS” suresini inkar eden bir sonuca cikartiyor.

    “AHHA” kardesimizin yazdigi gibi bu gunlerde Merkur “Retrograde motion” i surecinde 26 Mayis 2008 gunune kadar. Merkur den gelen bu ters yonde giden gibi gorunen hareketin verdigi burcsal (isinsal) uyarilarin uzerimizdeki etkileri altinda firatimizdakiler ortaya cikacak. Cok guzel bir noktaya dokundunuz bambaska bir boyuttan. Konulara tum boyutlardan bakmak gerektigini tekrar hatirlatmis oldunuz cok tesekkurler.

    Selamlar, sevgiler

  47. 47 Neo 16 Mayıs 2008, 11:06

    YOK /~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~/ ` tan var olmus ilim suretli bir imaj oldugunun bilincinde degil mukallit! Hakikati muhammedinin imajinda her an bir olusta onu evirenin ilmi suretlikte bir hic oldugunu boyutsal MANA da bilebilir mi mukallit?!..

    Okyanusa girdigini saniyorlar da, su pacanizi sivayin da parmak ucunuzu suya sokun; ona bile useniyorsunuz!

    Selam, Mu`min isminin getirisi olan Muhakkiklere olsun!

  48. 48 Tanrı aşkına!!! 16 Mayıs 2008, 11:13

    Ne derler benim şu andaki durumura uğramış şaşkın halime bilmiyorum, “Tanrı akşına!” deme sırası bende galiba!!!:-)

    AHHA, “…. falan oldum yani”.. Senin zekanın hızına erişmenin imkanı yok.. Zekanın bu kadar kıvrak olanına daha önce rastlamadığıma yemin edebilirim. Işın hızıyla fikirler arasında gidip gelip hepimizin başını döndürdün ve ne dediğini anlamakta zorlanmaya başladım. (Kendi adıma konuşuyorum, çok zeki sayılmam da) Bunu söylerken zekana kusur falan buluyor değilim, bilakis mükemmel bir zeka örneği sunuyorsun…
    Fakat seni anlayabilmek için biraz nefes almama izin ver. Bir şey söylüyorsun, fikrine itiraz edildiğinde hemen kamufle olup, bir başka fikir atıyorsun ortaya gibi algılamaya başladım. Nasıl bir illüzyonun içine soktun bizi, gerçekten süper bir zeka örneği!

    Şimdi; madem ki “mutlak yokluk diye bir şey yok, sadece mutlak varlık var ve O var olan sadece Allah, çünkü Allah var idi, Allah ile birlikte başka şey yok idi” (bunu da kabul ettiğini iddia ediyorsun), o zaman “bing bang” inanışını savunmanı nasıl izah ediyorsun?..
    Ben mi bir şeyleri yanlış anlıyorum veya kaçırıyorum?! Yani o da olabilir, senin kadar zeki olmam imkansız. O sıfat buralarda sadece sana ait.

  49. 49 Anladın sen onu 16 Mayıs 2008, 11:15

    İHLAS suresinin manasına ermiş bir kişinin aklına şu soru gelmez:

    “…neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    Ayrıca sadece yıldızlara takılıp kalmayın;

    YILDIZlar da kayar, kalmaz yerinde!
    Solar güzelliğin, kalmaz yüzünde!
    SEN’siz can verirken, son nefesimde!
    BİR yudum su vermeye gelemez misin?

    Unutulmaya hayatımızda tek etki yıldızlar değildir? Yıldızlardan daha önemli etkiyi genler oluşturur! Gerçek etken ise “ismi ALLAH olanın” TAKDİR’idir!

    EDEP insana bunu söyletir; […] Hz. İdris(as)’dan sonra yıldız ilminin niye gizlendiği ciddi manada bir düşünülsün diye tavsiye ederim!
    […] Ama ALLAH’a şükür EDEPliyim!

  50. 50 AHHA 16 Mayıs 2008, 11:22

    “… neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    diyorsun. Sonra da;

    “Diyorum ki, şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce. İşte bu kadar..:=). Başkaca da bir düşüncem yok.”

    Diyorsun.. Tezatlar içindesin, tezatlara düşürmeye çalışıyorsun! Bir öyle yazıyor, bir böyle yazıyorsun! Hatanı anlayınca geri adım atıyor, lafı eğip büküyorsun! Güle oynaya yazıyorsun! İşin ciddiyetinden haberin yok! Tehlikeli sularda yüzüyor, bizimle oynuyor, lafı her yere sürüklüyorsun! […]
    * * *

    Sevgideğerli “Anladın sen onu”,

    Apaçık bir soru sorup cevabını “aklımın almadığını, aklımın buna yetmediğini” söylemiştim. Fakat yanlış anladığınızı görüp, anladığınızın yanlış olduğunu, kastettiğimin ne olduğunu belirten bir açıklama daha yaptım (ki tekrar açıklamaya gerek duymuyorum). Bir de naçizane tavsiye bulundum, “niyet okuyuculuğu” yapıp “kendinize günah=zarar vermeyin” diye. Fakat görüyorum ki, aynı yanlışa devam edip kendinize zarar veriyorsunuz (polemik).

    Bu tip durumlarda yapmamız gereken, “tamam bunu demek istemiş” deyip dünyamıza dönmek olmalı. Blog sakinlerine katkıda bulunacak fikirlerimizi paylaşalım. Tartışmalarımızı ne yapsınlar ki?

    Yukarıda yapıştırmış olduğunuz iki cümlemin de arkasındayım, çünkü ikisinde de aynı CİDDİ niyetim var. Tezat göremiyorum, hele hele (!) gizli niyetlerim varmış gibi tezata düşürmeye çalışmak? ŞeytanıMdan Rabbime sığınırım..

    Bir büyüğüm “uyuyan insanları hiç SEYR ettin mi, uyurlarken çok masum gözükürler” gibi bir söz söylemişti. Aklıma geldikçe, “uykulu uykulu” da olsam “kendi uyuyan halimin” yansımasını, çevre AYNAsında seyrediyorum. İşte aynaMda kendi uykulu halimi görünce de bazen tebessüm ediyorum. Gerçekten çok tatlı, masumum-masumuz-masumlar:=).

    Gülerek değil, ortam hep yumuşak kalsın diye de ayrıca tebessüm ederek yazıyorum (Halim esmasını çekmeye çalışıyorum).

    Peş peşe koymuş olduğunuz “ünlemli” cümlelerinizdeki (sakin ol(a)mayışınız, kızgınlığınız) egoyu görünce gene tebessüm ettim:=). Çünkü elinizde değil, kendinizi kontrol edemiyorsunuz. Masumsunuz! Şu anki tebessümüm, ukala gözüken tavırlarım bile beyninizdeki ilgili şartlanmaların kazılı olduğu devreleri otomatik olarak harekete geçiriyor ve etki-tepki prensibince, içgüdüsel hareket etmenize neden oluyor ve sonuç olarak kızıyorsunuz!

    Neyse.. Bu konuyla ilgili son mesajım. İnş. hayırlara vesile olur:=).

    Sevgiyle kalın;=).

  51. 51 arastirici 17 Mayıs 2008, 12:30

    Evet arkadaslar, kendimi aciklayayim biraz EDEB kelimasini hangi manasi ile kullandigimi. Bir konuda ne kadar egitiminiz varsa, bilgi birikiminiz varsa o konuya o kadar hakimsinizdir degil mi? Dogru, az biliyosaniz az bildiginizi idrak edip kabullenirseniz o zaman kendi bilgi limitlerinizi bilirsiniz.

    Ben mesela bir electronik muhendisi degilim. Ama acinca Tv. nin arkasini veya ne bileyim bilgisayarin veya bir radyonun arkasini acip, icindeki entegre devrelerini, “diot”lari filan goruyorum az bucuk bir kanaat getiriyorum neler var icinde diye. Ama egitimim yok bu konuda muhendisler kadar. Simdi eger fazla bilgimin olmadiginin farkinda olmadan fikirler beyan etmeye baslarsam efendim burda su resistor, su amacla kullanilmistir vs. gibi biraz EDEBsizlik olur. Hele hele mesela elektronik muhendislerinin oldugu bir ortamda yaparsam bu bilgicligi..

    Yani EDEB kelimesini ne kadar bilgimiz varsa her hangi bir konuda onu o kadar bildigimizi bilelim, ondan sonra ona gore konusalim, fikir yurutelim veya dinleyip anlamaya calisalim manasinda.
    Karsi tarafin fikirlerini de acik ne net bir sekilde dinleyelim, anlamaya calisalim hipotezinden cikiyorum.
    Simdi tum bu yazismalarimiza neden olan konu neyi anlatiyor oraya bakalim. Benim cikis noktam orasi. Yoksa ben bir kimseyi baska kimseye gore daha degerli goruyorum veya savunuyorum degil konu.

    “BEN”den “ben”e, “ben”den BEN“e” (2) basligi altinda benim kanatimce “Down the Rabbit Hole – What the bleep do we know?” adli amerikan yapimi bir filmin Turkceye cevrilmis ve birazda yorumlanmis hali. Bu film bizim gibi Kuantum fizikle fazla hasir nesir olmayan kisilerin dikkatini cekip, —hey, bakin biz bilim adamlari nelerle ugrasiyoruz, kainatin sirlarini filan cozmeye calisiyoruz, bunlar da su ana kadar bulduklarimizin bir ozetidir— niyetinde filme alinmis bir dokumenteri.
    Simdi az bucuk fizik ve Kuantum fizik calismissaniz ve bu filmi de seyretmisseniz soyle bir dusunce hakim fizik dunyasinda:
    Ozellikle Kuantum fizik calismalarinin sonucunda simdilik bu fikir hakim, kabaca soyledir bu fikir; hic bir yerede bosluk, hiclik yoktur, sizin tartistiginiz, YOKLUK, diye ister mutlak olsun, ister ‘mutlak degil’ olsun, diye bir seyin OLAMAYACAGINI anlamislar. Yani her hangi isim altinda YOKLUK diye bir seyin Kuantum fizikcilerin 2000’li yillardaki sozluklerinde yok. Her sey bir sekilde bir birine bagli ve bir ‘jole’ye benzer bir sıvımsı icinde (buna daha sıvı da demiyorlar ama sıvının mesela “su” hareket ve iletme ozelliklerini yansitan, bir de kendi kendine dusunen, akli olan ve kararlar veren ve hic bir fizik kurallarina bazen uymayan davranislar da bile bulunabilen (degisik boyutlarda) ve her ne oldugu anlasilamayan bir boslugu olmayan, icinde YOKlugu olmayan ve hareket eden, holografik sekilde calisan, eger konuyu irdelerseniz; bunlar degisik Kuantum fiziginin jargonlariyla anlatilmis, bir carsafa benzer, yani sanki hersey bir carsafin uzerinde iki boyutluymus gibi hareketler sergileyen bir canli varliktan bahsediyorlar EVREN icin.

    Eger simdi yazarken bazi hatalar yapmis ve kafa karistirmissam af ola, konun bilimsel detaylari yukarida arz edilmistir zaten isteyen okuyup irdeyebilir. Yani hersey degisik boyutlar arasinda enerjisel olarak gidip geliyor, sekil degistiriyor, surekli bir donusum halinde, bunlara da uzay carsafi (Space Fabric veya Fabric of Space) diyelim hic uzerinde bosluk denen bir seyin olmadigi bir zemin uzerinde olup duruyor. Baska boyutlara gecince bu atomlar veya ‘string’ler filan yine baska cihazlar kullanilarak veya matematiksel formuller sonucunda nerede, veya hangi sekilde olabilecekleri saptanip deneylere devam ediliyor.

    Ben bu noktadan hareketle yazilarinizi, aralarinizda gecen yazilari okuyunca mudahale edeyim dedim. Kimin neyi ne kadar bildigini bilmem ama sizin yazilarinizi okuyunca bu bilgi isi altinda AHHA kod ismiyle yazilarini yazan kisinin fikirleri bu makalede yazilana uydugu icin bende AHHA kod ismiyle yazan kisinin fikrine kanaatimce dogrudur diyor yani MUTLAK YOKLUK diye bir sey su andaki Fizik ve Kuantum fizikcilerin Kabul ettikleri gerceklerin disinda, ozellikle Kuantum fizikcilerin.

    Anti madde calismalari (Mutlak Yokluk) calismalari devam ediyor tabii ki, nisan ayinda Alman fizikciler anti maddeyi bulduklarini zannettiler ve konuyu irdelediklerinde gordulerki bu hiper uzayda patlamis olan yildiz anti madde gibi gorunen olay aslinda, patlama hizi saniyenin cok cok uzerinde bir hizla oldugu icin (tam hatirlamiyorum su anda ama saniyenin 40 milyarda biri gibi dusunulmesi cok zor bir hizda oldugu olculunce) o an bakilinca sanki anti madde (mutlak yokluk) gibi gorundu onlara. Yani bugun itibariyla MUTLAK YOKLUK diye bir sey daha kanitlanilamadi. Eger yanlisimiz veya eksigimiz varsa af oluna.

    Kuantum fizik kurallari icerisinde kalinmak sartiyla yazismalara baktigimda AHHA kod isimli yazarin, kuantum fizik bilgisine daha hakim oldugunu ve kuantum fizik kurallari cercevesi icindeki boyutlardan konuyu ele aldigini goruyorum, bu mutlak var veya mutlak ‘yok’luk, konusunu. Kuantum fizikciler de ayni soruyorlar cunku, bilimsel yoldan, ama bu konu cooook uzun uzun giden bir konu, dallanip duruyor, karisiyor. Onlar da fizik veya Kuantum fizik formulleriyle ALLAH ismi ile isaret edileni bulmaya, anlamaya calisiyorlar.
    Tesekkurler.

  52. 52 AHHA 17 Mayıs 2008, 12:56

    Sevgideğer “Tanrı aşkına” :=),

    “Fakat seni anlayabilmek için biraz nefes almama izin ver. Bir şey söylüyorsun “

    Şunu söylemiştim:

    “cevabını bulamadığım bir soru var, o da neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    Apaçık değil mi yav:=) ?

    “Aklım almıyor” demişim. Bir kardeş/abi bunu “bir zamanlar “mutlak yokluk” vardı, sonra varlık meydana geldi” diye algılayıp itiraz etti.

    Ardından fikrimden cayıp “kamufle” olmadım, ne demek istediğimi az daha ayrıntıladım, dedim ki:

    “şahsen aklımın almadığı, alamayacağı, cevaplayamadığı tek bir soru var, o da “Neden Mutlak yokluk yok, Varlık nasıl kendi kendine var” sorusudur. Aklımı(zı)n kilitleneceği, artık düşünemeyeceğimiz nokta burasıdır kanaatimce.”

    Ayrıntılayım diye bu cümleyi yazdım ki aynı şeyi tekrar etmişim, ayrıntı bile olmamış. Fakat bu iki cümlem tezatmış gibi görüldü. Yani dediğiniz gibi bir başka fikir ortaya atmadım.

    “Şimdi; madem ki “mutlak yokluk diye bir şey yok, sadece mutlak varlık var ve O var olan sadece Allah, çünkü Allah var idi, Allah ile birlikte başka şey yok idi” (bunu da kabul ettiğini iddia ediyorsun),”

    Kabul ettiğimi iddia etmiyorum, kabul ediyorum, hep ettim:=).

    “o zaman “bing bang” inanışını savunmanı nasıl izah ediyorsun?..”

    İnanın tezatı göremiyorum:=). Yani, “siz” şu an nasıl “hayalen” varsanız ve bu AHADiyete ters düşmüyor ise ‘big bang’ de kendi evrenimiz için (burayı özellikle vurguluyorum, kendi evrenimizin) “hayali bir başlangıç”tır ve AHAdiyete ters düşmez.

    “Ben mi bir şeyleri yanlış anlıyorum veya kaçırıyorum?! Yani o da olabilir, senin kadar zeki olmam imkansız. O sıfat buralarda sadece sana ait.”

    Ortada süper bir zekâyı gerektirecek durum yok yani, her şey açık:=).

    Naçizane tavsiyem, bilimsel ve tasavvufi bilgilerin tek bir kaynaktan öğrenilmemesidir, çünkü tek bir-tek tip düşünüş şekline şartlandırabiliyor insanı.

    Hoşça kalın;=).

  53. 53 sonsuzz 17 Mayıs 2008, 2:46

    ALLAH’ım lütfen bana muhattabımın kim olduğunu fark ettir ve bir an bile unutturma. Muhattabıma karşı Sevgi ve saygıda kusurlu davranmaktan beni koru.. O benden razı olsun, ben de ondan razı olayım.

  54. 54 Natural 17 Mayıs 2008, 3:44

    Arkadaşlar, biraz sakin olun ve önyargıyı bırakıp “Anladın sen onu” ne demek istiyor anlamaya çalışın. AHHA kendi kendine sorduğu bir sorudan bahsetti. Bunun üzerine “Anladın sen onu” (hala kavranamadığını açıkça gördüğüm) çok önemli bir soru sorarak, çok önemli bir noktaya dikkat çekti. Bu sorunun son derece akıllıca kurgulanmış bir soru olduğunu sadece ben mi görüyorum, okumuyor musunuz?!! Demiş ki:

    İHLAS suresinin manasına ermiş bir kişinin aklına şu soru gelmez:

    “…neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    Ne dediği bence çok açık!

    AHHA da samimi olduğunu, art niyet taşımadığını iddia ediyor. Tamam, aksi ispatlanmadığı sürece samimiyetine inanalım; AHHA ve niyetini yargılamayalım. Diyelim ki Allah’ı İhlas suresindeki tanımı ile kavrayamamış olabilirsin. Senin bugüne dek varlıkla ilgili bildiğin her şey, yokluğun zıddı olması idi. Bu sebeple anlamıyorsun belki.. (Neden anlamadığın hakkında fikir yürütüyorum, seni anlamaya çalışıyorum sadece)

    Ancak, o zaman sen de şunu kabul etmelisin: Sen henüz İhlas suresindeki Ahad ve Samed kavramını oturtamamışsın demek ki.. Eğer anlasaydın, tabii ki böyle bir soru sormazdın. Soru aklına gelse bile, Ahad ve Samed Allah kavramını düşününce böyle bir soru sorulmasının saçma olacağını bilirdin. Belki sadece sana tebliğ edilene inanıyorsun, ama neye inandığının farkında değilsindir. Ya da İhlas suresindeki gerçeğe inanmak için, Allah Rasulünün tebliği yeterli gelmedi, bilimin gerçerli bir kanıt sunmasını bekliyor da olabilirsin. Bilmiyorum, su-i zanna sapmayalım. Ama “Anladın sen onu” bir konuda haklı..
    İhlas suresinin “manasına eren” böyle bir soru sormaz, çünkü soramaz! İhlas suresinin manası (Ahad ve Samed) böyle bir soruya izin vermeyecek kadar açık ve nettir. Soru akla gelebilir, ama İhlas suresi bu soruyu reddeder. “Reddi bu kadar açıkken, neden o soru sorulmaya devam edilir?” İşte “Anladın sen onu” da bunu soruyor zaten.. O sebeple sorusunu çok akıllıca kurgulanmış buldum. Bir hadis de aktarıldı ve o hadis de oldukça yerinde kullanılan bir hadisti. Bazı sorular akla gelebilir, ama Kuran’da İhlas suresinde öyle bir açıklama yapılmış ki, bu açıklama (İhlas’ın anlamı) bu soruları “otomatik olarak” reddeder. O hadisin anlamı da uyarısı da bu yöndeydi zaten..

    O sebeple, bırakın kuantum teorisini, anti maddeyi falan.. Konu bunların ötesinde bir konu, ama siz hala işin leblebi çekirdeğinin peşindesiniz. “İhlas suresi AHHA’nın sorusunu otomatik olarak reddettiğine göre, buna rağmen AHHA’nın o soruyu sormaya devam etmesinin manası ne?” deniyor burada..

    Yani O (Allah) diyor ki; “Som, Sırf, sınırsız-sonsuz, kendisinden bir şey çıkmayan, eklenmeyen mutlak bir VARlığım”.. AHHA da O’na “neden zıddın yok, bunu aklım almıyor?!” diyor bir bakıma… Sizce Allah böyle derken, AHHA’nın bu sorusu doğal bir soru mu? “Anladım sen onu” da bunu soruyor bana göre…

    AHHA, “Apaçık bir soru sorup cevabını “aklımın almadığını, aklımın buna yetmediğini” söylemiştim.” diyorsun. İyi ama böyle bir soru soramayacağını açıkça yazmış İhlas suresinde Allah.. Sorul(a)mayacak bir sorunun, olmayan cevabını mı aklın almıyor? Benim de senin bu sorularını aklım almıyor, ikimiz de çıkmazdayız anlayacağın:-)

    Bence ya buradaki kimse kimseyi anlamıyor, ya da anlamak işine gelmiyor.

  55. 55 AHHA 17 Mayıs 2008, 4:19

    Sevgideğer “Araştırıcı”,

    Antimadde çalışmaları, “mutlak yokluk” ile ilgili çalışmalar demek değildir. Antimadde üretimi parçacık düzeyinde gerçekleştirilebilmektedir. Örneğin, yüksek enerjili iki gama ışını fotonu çarpıştırıldığında ortaya bir elektron (- yüklü) bir de pozitron (+ yüklü elektron, anti-elektron) çıkmaktadır. Fakat anti-parçacıkların/anti-maddenin özellikleri nedeniyle evrenimizde bulunamayışından dolayı pozitron çok kısa bir süre içerisinde enerjiye dönüşüp kaybolmaktadır. Belki de burada yok olup anti-madde yapılı bir evrene kaçmaktadır, o evrende de elektron bir anlığına gözüküp kendi evrenimizde bize gözükmektedir, kim bilir ?

    Maddeden oluşan evrenimizde anti-maddeye rastlanmamasının nedeni anti-maddenin maddenin sahip olduğu özelliklerin tam tersi özelliklerde olmasından (36/36 ayetinde işaret edildiği gibi “daha bilmediğiniz her şeyden zevcler (zıt eşler) yarattık”). Anti-maddenin maddeden farkı, sahip olduğu elektrik yükünün maddenin tam tersi oluşu ve anti-parçacıkların zamanda geriye gitmesi olarak söyleyebiliriz. Madde ve anti-madde bir araya geldiklerinde birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşürler.

    Ve ayrıca bilim insanları “Mutlak yokluk” ile ilgili çalışmalar yapmıyor bildiğim kadarıyla. Hiçbir yerde rastlamadım. Çünkü zaten “Mutlak yokluk” diye bir şey yoktur. “Mutlak yokluk” durumu aklın alamayacağı, düşünülemeyecek bir durumdur. “Böyle bir şey var da düşünülemez” anlamında değil elbette. Olmadığı için düşünülemiyor.

    Hoşçakal..;=)

  56. 56 Arastirici 17 Mayıs 2008, 8:50

    Mutlak var olana, Allah ismi ile isaret edilene yakiyn olabilmek konumuna gelebilmek icin şuurumuzda mutlak yok olma halimizi yasayabilme durumuna erdigimizde, (BENligimizden ayrildigimiz zaman) uykudan uyanmaya baslayip gercekleri perdelenmislikten biraz arinmis olarak gormeye baslariz.

    AHHA” kod ismiyle yazan kisi belki bizlere direct [ doğrudan ] olarak soruyor olabilir mi?

    “… neden Mutlak YOKluk durumu yok da Varlık var? Bunu gerçekten aklım almıyor.”

    Soruya soyle bir acidan bakarsak,

    Canim kardesim niye hala EGO-BENliginle (Ben varim) yasiyorsun? (“neden Mutlak YOKluk durumu yok da”) BENliginde (“Varlik var. Bunu gercekten aklim almiyor.”) YOK olsana,(niye mutlak YOKluk durumunda degilsin BENliginin icindeki EGOnla mutlak Varlik halindesin) SEN de kaybolsana –eger sistemi anlamissan aninda bu yonde calismalarina baslarsin, yok, TANRIni ALLAH ismi ile etiketleyip kozanin icinde bas koseye koyarsan o zaman, soylenecek bir sey yok.

    Eger ALLAH ismi ile isaret edilenin ne oldugunu idrak etmeye baslarsak derhal BEN varim dusunce tarzini birakip, hakikati idrak edebilme calismalarina yonelir ve eger kaderimizde var ise YOKluk denizine dalar ve alemleri seyr haline geceriz, SEN’in bagrindan.

    Cumlemize nasip olmasi dileklerimle.

    YUNUS EMRE’nin bir siirini hatirlatti bu konu bana:

    “Bana Seni Gerek Seni

    Aşkın aldı benden beni
    Bana seni gerek seni
    Ben yanarım dünü günü
    Bana seni gerek seni

    Ne varlığa sevinirim
    Ne yokluğa yerinirim
    Aşkın ile avunurum
    Bana seni gerek seni

    Aşkın aşıklar öldürür
    Aşk denizine daldırır
    Tecelli ile doldurur
    Bana seni gerek seni

    Aşkın şarabından içem
    Mecnun olup dağa düşem
    Sensin gün be gün endişem
    Bana seni gerek seni

    Sufilere sohbet gerek
    Ahilere ahret gerek
    Mecnunlara Leyla gerek
    Bana seni gerek seni

    Eğer beni öldüreler
    Külüm göğe savuralar
    Toprağım anda çağıra
    Bana seni gerek seni

    Yunus’dürür benim adım
    Gün geçtikçe artar odum
    İki cihanda maksudum
    Bana seni gerek Seni”

    Iste bu kadar.

  57. 57 arastirici 17 Mayıs 2008, 9:25

    Saygideger “AHHA”,
    Antimadde calismalari hakkinda verdiginiz bilgiler icin cok tesekkur ederim.

    “Belki de burada yok olup anti-madde yapılı bir evrene kaçmaktadır, o evrende de elektron, bir anlığına gözüküp kendi evrenimizde bize gözükmektedir, kim bilir ?”

    seklinde sundugunuz sekilde bir teoremi daha once okumustum ve bunu tekrar duymak beni sevindirdi.

    Mutlak yokluk kelimesini “bosluk var mi uzay kumaşında” diye Turkcelestirdim İngilizce’den. Onceleri fizikciler uzayda bosluklar oldugunu dusunurlerdi, Kuantum fizik dalindaki calismalar sonucunda boyle bir fikrin asla mumkun olamayacagini bile anladilar. Hatta biz degiyor zannettigimiz 2 cisim bile kesinlikle bir birine deymiyor, hic bir boyutta. Yani elimiz masaya deymiyor, top yere deymiyor, deydi hissini beyin veriyor ama atomik evrende bile cok yaklasiyor iki cisim bir birine ancak bir guc var ki, iki cismin arasinda o iki ‘particle’in bile bir birine deymesini imkansiz kiliyor..

    Buna isaret eden bir ayet KUR’AN da mevcuttur zannediyorsam. Ve bunu nedeni nedir acaba?

    Saglicakla kalin, 🙂

  58. 58 ahmet 17 Mayıs 2008, 10:05

    “Araştirici”; senin anladığın izafi-göresel-birimsel-benliksel yokluk! AHHA’nın yazdığı ise “mutlak yokluk”! Farklı şeyler yazılıyor, farklı şeyler anlıyorsunuz! Kavramlarınız birbirine girmiş!

    “Mutlak yokluk” denen bir hadiste “fakr az kaldı küfür oluyordu” uyarısına kulak vermiyenin, küfre düşme halidir! “Allah yok” demenin (HAŞA!) yumuşatılmış halidir!

    Kelamdan SELAM’a geçelim! İnşaALLAH!

  59. 59 Natural 17 Mayıs 2008, 3:21

    Ahmet, ben de tartışma çıkmasın diye senin yazdığını açıkça yazamayıp biraz yumuşatarak ifade etmeye çalışmıştım (nasıl ifade edeyim diye de çok zorlandım), sen işin özetini bir çırpıda deyiverdin.:-) Aslında “Anladın sen onu” da sorusuyla bunu düşündürmeye çalışıyordu sanırım, açıkça söylemek istemediği için veya “bunu AHHA’nın kendisine söyletmek istediği için” olsa gerek.

    “AHHA”, belki sorduğun sorunun bu anlamı çağrıştıracağını düşünmeden sordun (inan ki büyük bir samimiyetle iyi niyetli olduğundan yola çıkıyorum). Fakat emin ol yazdıklarının toplamı, iki ile ikiyi toplayıp dört çıkması kadar bunu düşündürüyor, anlayana (?).. Zaten gördüğüm kadarıyla yorumculardan bazısı burada ne konuşulduğunun farkında bile değil henüz (çok özür dilerim ama bunu dürüstçe söylemek zorundayım, darılma kırılma yok), ama senin ne denmek istendiğini anladığını sanıyorum AHHA.

    AHHA’nın gerçekten Ahmet’in çıkardığı sonucu ima ettiğinden emin olsaydım (bunu söylediğini apaçık ifade etmeden emin olamam), tevbe edene dek ilim kılıcı ile onunla mücadele ederdim. Ama henüz ifadelerinden bu çıkarımımızı açıkça kabul etmiş değilsin. “Anladın sen onu” anlaşıldığına göre, ben şimdilik bu tartışmadan çekiliyorum.

  60. 60 AHHA 17 Mayıs 2008, 8:34

    Sevgideğer “Araştırıcı”,

    “Onceleri fizikciler uzayda bosluklar oldugunu dusunurlerdi, Kuantum fizik dalindaki calismalar sonucunda boyle bir fikrin asla mumkun olamayacagini bile anladilar.”

    Evet, “boş olduğu (“Mutlak yokluk” anlamında değil)” düşünülen uzayın her milimetre karesinde tüm yıldızlardaki enerjiden daha fazla enerji olduğunu düşünülmekte (Vakum enerjisi). Kanaatime göre bu enerjinin kaynağı da sonu gelmez enerji kaynağı, Soyut, NUR evreninin kendisidir.

    Yapılan astronomi gözlemlerinde “evrenimizin genişleme hızının” her geçen gün daha da arttığı bulununca bu haber bilim dünyasına bomba gibi düşmüştü. Şaşırtıcı bir bulguydu, çünkü bu durum yukarı doğru atılan bir elmanın yavaşlayıp geriye, aşağıya düşeceğine tam aksine hızlanarak göğe doğru yükselmesine benziyor. O ana kadar evrenin büyük patlamanın etkisiyle genişleyip büyüdüğünü ama çekim etkisinden dolayı tekrar kendi içine kapanacağı düşünülüyordu. Ama son birkaç yılın bulguları tam tersi bir durum gösterdi. Evrenimiz sanki sonsuza doğru açılıyor. Tabi bilim insanlarının aklına doğal olarak “bu itkiyi sağlayan kuvvet nedir” sorusu gelmişti. Buna da “karanlık enerji” adını verdiler. Ne olduğu belli değil, fakat evrenin % 73’ini oluşturuyor :=). Daha önce de % 23’lük bir kısmının da gene ne olduğu belli olmayan “karanlık madde” olduğu anlaşılmıştı. % 96’ının ne olduğunun ne tür bir “şey” olduğunu bilmediğimiz bir evrende yaşıyoruz :=).
    [ Yorumsuz Blog’da ilgili yazılar: Kara Enerji ve Kara Madde (Dark Matter) ]

    Büyük olasılıkla da evrenin hızlıca genişlemesini sağlayan “karanlık enerjinin” kaynağı ve kendini hiçbir ölçüm aletine göstermeyen ama etkisini hissettiren “karanlık madde” de Evrenimizin iç boyutlarında, Soyut Hilbert uzayında saklanmakta. Yani, NUR, “-” kütleden “0” a (NAR’a, enerjiye), oradan da “+” (Maddeye) dönüşerek evrenimizi sürekli olarak beslemekte (“Her an yaratımda”). Yani, boş=0 olduğu düşünülen alanda çok yüksek manyetik dalgalanmalar (kuantum köpüğü) sonucu enerji dönüşümleri “iki evren birbirini dengeleyecek şekilde” meydana gelmekte. Bizlerin algılamadığı fakat boşluk olduğunu düşündüğümüz her yerde mevcut olan bu korkunç enerjiye ayette “Gökler neredeyse üzerlerinden çatlayacak” diye işaret ediliyor ve bu enerjinin yer ehlinin selameti için belirli melekler (=kuvvetler) tarafından dengelendiği de bildiriliyor (Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar).

    “elimiz masaya deymiyor, top yere deymiyor, deydi hissini beyin veriyor ama atomik evrende bile cok yaklasiyor iki cisim bir birine ancak bir guc var ki, iki cismin arasinda o iki ‘particle’in bile bir birine deymesini imkansiz kiliyor”

    Eğer doğru anladı isem sorunuzun cevabına yazıda kısaca değinilmişti.

    İki atomun en dış yörüngelerindeki negatif yüklü elektronların birbirlerini -elektromanyetik kuvvet alanı nedeniyle- itmeleri sonucunda değmişlik hissi uyanıyor bizlerde. Hâlbuki maddesel bir etkileşim yok. Hiçbir şeyde ve hiçbir zaman da olmadı :=).

    Dağılmadan bir arada duran bedenimizdeki atomlar bile dış elektronlarındaki itki sebebiyle birbirine değmiyor gerçekte :=).

  61. 61 levhanın biri 17 Mayıs 2008, 10:17

    Bu durumda ne yazık ki HİÇ miyiz:)?

  62. 62 arastirici 17 Mayıs 2008, 11:42

    Degerli dostumuz “AHHA”

    Yukaridaki aciklamalariniz ve vermis oldugunuz link araciligi ile ulastigimiz yazidaki essiz bilgiler icin cok tesekkur ederim. Benim de izlenimlerim ayni sekilde idi, ancak bilimsel kelimeler ile aciklayamiyordum. Bu duruma isaret eden ayetler, Rahman suresinin 19. ve 20. ayetleri olabilir mi, bir anlamiyla?

    Bir de aklima gelmisken sizinle paylasmak istedim, bu konulardan okurken ALLAH ile isaret edilenin nasil bir varlik olarak sisteminin calisma seklinin, cok ufak bir zerresinin kokusunu aliyormusuz gibime geliyor. Bu kadari bile akillara durgunluk veriyor, eger kazayla bir anda tumu acilsa onumuzde, her halde bir hic oluruz tumden.
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/dua30.htm

    “Tabi bilim insanlarının aklına doğal olarak “bu itkiyi sağlayan kuvvet nedir” sorusu gelmişti. Buna da “karanlık enerji” adını verdiler. Ne olduğu belli değil, fakat evrenin % 73’ini oluşturuyor :=). Daha önce de % 23’lük bir kısmının da gene ne olduğu belli olmayan “karanlık madde” olduğu anlaşılmıştı. % 96’ının ne olduğunun ne tür bir “şey” olduğunu bilmediğimiz bir evrende yaşıyoruz :=).”

    Birazcik ta bana kendi beynimizi animsatiyor bu cumleler.
    Kendi NOKTAmizdaki kudretin calisma sistemine benziyor yanilmiyorsam. Evrendeki olusum (var olus) sistemi.

    ALLAH ismi ile isaret edilenin sistemini okuyabilmek ve geregini yapabilmek, anladigim kadariyla cok kapsamli ve derin calisilmasi, tefekkur edilmesi, ilim irfan gerektiren ve ayni zamanda irade gerektiren bir konu. Bize kolaylastirilmis ola,
    Bizlerle ilim nurlarinizi paylastiginiz icin cok minnettariz,:)

    Sevgiler, saygilar.

  63. 63 arastirici 18 Mayıs 2008, 12:04

    Sevgili levhanin biri,
    dostum
    “Bu durumda ne yazık ki HİÇ miyiz:)?” sorunuzdaki bariz cevaptaki “EVET BIR HICiz idrakinin doguracagi ve bir yukun ustunuzden kalkmis hissinin verecegi rahatlik, bagimsizlik hissi yerine korkmus urkmusluk bir his ifadesini hisseder gibi oluyorum. Bu EGOnun yok olmama isteginden dogan otomatik bir reaksiyondur. Kanaatimce bunu bile hissedebilmek, sorgulamak dogru yolda atilmis bir adimdir.

    Hakikatta EGO, BENlik YOK oldugu halde VARim zannediyor. Oyle hissettiriyor kendini. Neden? Sistemin geregi boyle. Bir baska deyisle, bu yasam oyununun kurallarinin geregi bunu zorunlu kiliyor. Eger HICligini idrak edip kabullenebilirsen o zaman uykudan kalkmis oluyorsun, o zaman suurunda idrak ediyorsun ki SENden VAR, BEN YOKum.

    Biraz tasavvuf girdi araya. Haddimizi asmamisizdir umarim,

    Bilmiyorum, biraz rahatlatabildim mi sizi bu konuda..
    Sevgiler.

  64. 64 Aklı Yetmez 19 Mayıs 2008, 2:38

    Parçacıklara etkileşim yoluyla kuvvet aktararak kütleye sahip olmalarını sağlayan hayali parçacığa Higgs bozonu (Tanrı Parçacığı) diyorlar. (CERN’de aradıklarından biri de bu)
    Ancak benim aklıma bir soru takılıyor. Higgs bozonunun gözlemlenebilmesi için, onun da bir kütleye sahip olması gerekmez mi? (Ki çok küçük de olsa olduğunu varsayıyorlar) Peki “Higgs bozonuna kütle kazandıran nedir?” sorusunu kim cevaplayacak?
    Her neyi algılıyor olursak olalım, o şey yaratılmış olduğu için, mutlaka bir kütlesi olacaktır ve bir de çifti (antisi). Çifti olmayana ise ulaşamazlar. Çünkü hangi boyutta olursa olsun (her boyut kendi içinde bir çeşit madde olarak algılanır ya da kütle sahibi imiş gibi algılanır diyelim, bizim madde anlayışımızdan biraz farklı olarak), ancak yaratılmış olanlar algılanabilir (öyle ya da böyle bir kütlesi olduğundan, kütlesi olmasa zaten algılanamazdı, değil mi?.. ayette de “Biz her şeyi çift yarattık” der zaten.. algılanabilmesi için yaratılmış olması gerekir.. yaratılmışsa çifti-zıddı vardır.. o zaman düz mantık kurulacak olursa, algılanabilir bir kütlesi olması için çifti olması gerekir sonucuna gidilebilir)..

    Yaratılmamış olan ise (Allah’ın Zatından söz ediyoruz) bu şartlarda algılanamaz denilebilir, çünkü yaratılmışlar gibi bir çifti-zıttı ve dolayısıyla kütlesi yoktur. (Ama vardır, o sebeple hem var olup, hem çifti-zıddı ve dolayısıyla algılanabilir bir kütlesi olmayanı düşünmek o sebeple muhaldir, çünkü insan aklı-algılama ve değerlendirmesi bu durumu almaz)

    Yani özetle, bir Higgs bozonu bulsalar bile, onun kütlesini açıklamak için bir başka Higgs bozonu aramak durumunda kalacaklar. Kütlesi sıfır olan ise, zaten algılanamaz demektir. Bu durumda kütleyi (algılanabilir olmayı) açıklayan en mantıklı açıklama süper sicimler oluyor. Yani parçacıklara etkileşim yoluyla kuvvet aktararak kütleye sahip olmalarını (var oluşlarını) sağlayan temel, süper sicimlerdir. Süper sicimlerin titreşerek, evreni ve boyutları oluşturan kökeni de Zati ilmin zuhuru olan Ruh’taki hayat enerjisidir. O noktaya ulaşabilmeleri ise imkansız, çünkü arşın üstünde ne olduğunu yaratılan bilemez, çünkü oraya yaratılan ulaşamaz, orası Cebrail ötesidir. (Akl-ı evvel)
    O sebeple yaratılan açısından HİÇLİK diye tanımlanmıştır. Ama bu Hiçlik, mutlak yokluk” olarak tanımlanamaz.
    Aslında bizim hiçlik olarak algıladığımız-değerlendirdiğimiz Mutlak Varlıktır, varlık olarak algılayıp tanımladığımız ise yokluktur. Enteresan bir paradoks..!! Gel de çık işin içinden AHHA… değil mi?!!..

  65. 65 mustafa öz 19 Mayıs 2008, 9:12

    Hegel’in çok yerinde bir tespiti; “Akli olan her şey reeldir, reel olan ise aklidir” önermesidir.
    AKIL BİR ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA o gerçektir, ve gerçek olanın mutlaka açıklamasını da bulur. Arşın ötesini düşünen akıl, akıl ötesi vasıtalarla oraya da ulaşır.

  66. 66 AHHA 19 Mayıs 2008, 10:39

    “Ancak benim aklıma bir soru takılıyor. Higgs bozonunun gözlemlenebilmesi için, onun da bir kütleye sahip olması gerekmez mi? (Ki çok küçük de olsa olduğunu varsayıyorlar)”

    Sevgideğer “Aklı yetmez”,

    Bir parçacığın gözlemlenmesi kütleye sahip olmasıyla eş anlamlı değildir. İlk önce bu kısmı düzeltelim. Örneğin, evrenimizi aydınlatan ışık partikülleri, yani “fotonlar” kütlesizdir.

    “Tanrı parçacığı” da teorik olarak çok yüksek enerji düzeylerinde göründüğü için diğer parçacıklara göre epey bir yüksek kütleye sahip :=).

    “Peki “Higgs bozonuna kütle kazandıran nedir?” sorusunu kim cevaplayacak?”

    Higgs bozonu varlığını, kütlesini “evrenin kumaşına”, “Vakum enerjisine” borçlu. Vakum alanındaki enerji dalgalanmaları Higgs bozonlarını oluşturarak bütün diğer parçacıkların kütle kazanmasını sağlıyor.

    “Her neyi algılıyor olursak olalım, o şey yaratılmış olduğu için, mutlaka bir kütlesi olacaktır ve bir de çifti (antisi)”

    Şöyle düzeltelim. Yaratılan her şey eğer “kütle sahibi” ise “antisi” de olacaktır. Tekrar edelim, örneğin, fotonların kütleleri de antileri de yoktur.

    “Biz her şeyi çift yarattık” ayetindeki “şey” kütle sahibi “madde” için geçerli oluyor. Fotonlar madde=şey değildir.

    “Aslında bizim hiçlik olarak algıladığımız-değerlendirdiğimiz Mutlak Varlıktır, varlık olarak algılayıp tanımladığımız ise yokluktur. Enteresan bir paradoks..!! Gel de çık işin içinden AHHA… değil mi?!!..”

    Hiçliği “Mutlak Yokluk” olarak algıladık mı paradoks çıkıyor. Bakış açımıza veya bulunduğumuz evren katmanına göre alt boyut-katman yok=sanal hükmünde oluyor.

    Madde bizim gerçeğimiz!

    Ama bilimsel verilerle maddeye Vakum enerjisi düzeyinden baktığımızda madde=parçacık dediğimiz “şey”lerin gerçekte “kuvvet alanlarının” yoğunlaştığı yerler olduğunu anlıyoruz. Parçacıklar sanal görüntüler oluyor. Vakum enerjisi de NURlu Bilincin sanalı, düşüncesi. Nur da “Nur üstüne Nur” olan Zat’ın..

  67. 67 Aklı Yetmez 20 Mayıs 2008, 3:10

    Öncelikle “Sen beni düzeltme “AHHA”, çünkü düzeltmen için teorilerilerden değil, bilimsel açık kanıtlardan söz ediyor olman gerekir. Ama henüz elinde kanıt yok, nasıl beni düzeltebilirsin? Çünkü yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi ispat edemezsin. “Olayın benim dediğim gibi değil de senin dediğin gibi olduğunu ispat et”, dersem ne yapacaksın?:-) İspata bütçen yetmez:-)) Bak Türkiye’nin bütçesi bile yetmiyor(!), deney grubuna üye olamadılar.

    Kendilerini alim sanan iki kişi Nasreddin hocayı test etmeye gelmiş. Birincisi:
    “- Hoca dünyanın merkezi neresidir?” diye sorar.
    Hoca da: “- Eşeğimin sol ayağının altıdır” der.
    Adam: “- Olur mu hoca, nereden biliyorsun?” der.
    Hoca da: “- İnanmazsan ölç de bak” diye cevap verir.
    Bunun üzerine ikinci adam: “- Söyle bakalım hoca, gökyüzünde kaç yıldız var?” diye sorar.
    Hoca da: “- Eşeğimin üzerindeki kıl sayısı kadar” diye cevap verir.
    Adam: “- Nerden biliyorsun o kadar olduğunu?.. diye sorar.
    Hoca da: “- Biliyorum, inanmazsan ikisini de sayıp karşılaştır” diye cevap verir.:-)) (Konuya biraz tat katalım dedim)

    “”Bir parçacığın gözlemlenmesi kütleye sahip olmasıyla eş anlamlı değildir. İlk önce bu kısmı düzeltelim. Örneğin, evrenimizi aydınlatan ışık partikülleri, yani “fotonlar” kütlesizdir.””

    Yazının bir yerinde bizim anladığımız anlamda kütlesi yoktur, demiştim zaten.. Örnekleyelim: Rüyalarımızda her şey oldukça maddedir ve kütlesi var gibidir. Ama uyandığımızda, rüyada gördüğümüz o koca koca dağların yerinde yeller eser.:-)
    Yanımızda uyuyan kişi için ise, onlar hiç yoktur, görmemiş, duymamıştır, dokunmamıştır. Oysa o kişi yanıbaşımızda yatmaktadır ve biz o rüyayı görürken her şey oldukça gerçektir, maddedir, en az uyanık olduğumuz kadar.
    Şimdi bana rüyalarımda gördüğüm, işittiğim, tadına baktığım ve elimle dokunup hissettiğim bir maddenin aslında hiç varolmayan(!) kütlesini(!?) nasıl açıklayacaksın? Anlatmak istediğim buydu. Zaten söylemiştim de.. Bizim anladığımız anlamda bir kütlesi yoktur. Ama sanki madde aleminden bildiğimiz bir kütlesi olan herhangi bir varlık gibi varolur ve algılanır diye.. Onu rüyada öyle algılatan neyse, uyanıkken de aynı algılamaya sebep olan odur belki:-) Kütlesi var veya yok tanımları bana göre güzel bir hikaye anlayacağın.

    “” “Tanrı parçacığı” da teorik olarak çok yüksek enerji düzeylerinde göründüğü için diğer parçacıklara göre epey bir yüksek kütleye sahip :=).””

    Bir kütleye sahip olduğunu nereden biliyorsun? Daha bulunmadı bile:-) Sabırlı ol, iki ay sonra yeniden burada buluşalım, görüşelim:-)

    Ama sorumu tekrarlayayım. Diyelim ki aradıklarını buldular.. Tıpkı hayal ettikleri gibi Higgs bozonu, parçacıklara etkileşim yoluyla kuvvet aktararak kütleye sahip olmalarını sağlıyor. Ama kendi kütlesine sebep olan bir başka neden(?) de varken, nasıl “Tanrı parçacığı” olabilir? (Sen o nedenin evrenin kumaşı, vakum enerjisi olduğunu düşünüyorsun. Kimi bilim adamları da bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran “sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi” olduğunu savunuyor. Hanginizin haklı olduğunu sadece Allah bilir!
    Ayrıca, bir şeyin “Tanrı parçacığı” diye tanımlanabilmesi için maddenin asıl, ilk ve tek nedeni olması gerekir. Ama beş ayrı tür higgs bozonu olduğu da düşünülüyor. Onunla ilgili ne bulacaklarından (kütlesinin ne olduğu da dahil), hatta böyle bir şey bulup bulamayacaklarından bile emin değiller bilim adamları (ama sen pek emin görünüyorsun?!)..
    Sadece evrenle ilgili standart modelin eksikleri dolayısıyla umutlarını higgs bozonuna bağladılar. Fakat çok da emin olamadıkları için yıllardır onca emek ve para harcayarak o deneyleri yapıyorlar ve bugüne geldiler. Ama bu kadar parayı boşa harcamış görünüyorlar, öyle görünüyor ki gelip sana sorsalardı daha ucuza mal olurdu…? Şaka şaka!:-) Senin bazen yaptığın gibi laf kalabalığı ediyorum.:-)

    “Higgs bozonu varlığını, kütlesini “evrenin kumaşına”, “Vakum enerjisine” borçlu. Vakum alanındaki enerji dalgalanmaları Higgs bozonlarını oluşturarak bütün diğer parçacıkların kütle kazanmasını sağlıyor.”

    Acaba?…………. Çok erken konuşuyorsun dedim.. Daha yapılmayan bir deneyin bulunmayan sonuçları hakkında, sadece varsayımlarla fikir yürütmen ne kadar bilimsel bir yaklaşım? Bilim insanları bu kadar kesin konuşmaz. Ayrıca yukarıda da yazdım, kimi bilim adamları da bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi olduğunu da savunuyor. Eğer buna dair kuvvetli deliller elde edilirse, o zaman bilinen standart model değişiverir.

    “”fotonların kütleleri de antileri de yoktur.””

    Nereden biliyorsun? Kütlesi olmayan fotonlardan oluşan (ışıktan-nurdan oluşan) Cebrail’in, Azrail’in ve diğer melekler gelip “merhaba” diyerek elini sıksa, madde algılamayacak mısın? O zaman madde, kütle ve fotonun kütlesizliği ile ilgili bildiklerini ne yapacaksın?
    Ayrıca, fotonların “+” veya “-” yükleri yoktur, ama antileri (yani anti foton) olabileceği teorisi de var. Anti madde teorisine göre, anti ışık kaynağı olan bir anti yıldızdan anti-ışık-fotonlar yayılacaktır:-) Ama yüksüz olduğundan foton ve anti foton aynı olacaktır. (Bu da teori, ben değil bazı bilim adamları uydurmuş-düşünmüş)
    Bildiğin gibi, bilim adamları higgs bozonunu bulmayı umdukları kadar, anti-madde elde edecekleri hayali de kuruyorlar. Eğer higgs bozonunu bulurlarsa (veya umdukları gibi anti madde elde etmeyi başarırlarsa), insanoğlu artık rahatlıkla kendini evrenin hakimi kabul edip ilahlığını ilan eder bence..

    Bu sihirli parçacık (veya anti-madde) neden bu kadar iştahla ve yılmadan aranıyor olabilir acaba? (bilim dünyası iyi niyetli olabilir, ama onlara bu kadar bütçe sağlayanların niyeti de aynı derecede iyi mi acaba?).. Gerçekten amaçları tanrıyı bulmak mı, tanrılaşmak mı? (Bu da bir soru işareti)
    Maddeye hakim olacak sırrı çözmenin (mesela higgs bozununu bulmak gibi) insanlığa getirisi ne olabilir? Bununla ne gibi muhteşem(!?) şeyler yapabilirler kim bilir? İnsanoğlu oldum olası maddeye hakimiyeti sever, ama ona hakim olduğunda güzel bir şeyler için kullandığı da vaki değildir. Bu defa neyin peşinde?
    Veya mesela anti-madde elde etseler, diyelim ki anti-hidrojen elde ettiler. Onunla neler yapabilirler düşünebiliyor musun? Çok küçük ama yıkım gücü çok yüksek silahlar yapmazlar mı? Atom bombası kadar yıkıcı olmayan ve ardında da radyoaktivite bırakmayacağı için daha temiz olan silahlar..? Yapmazlar canımm, hiç öyle kötü şeyler yaparlar mı?! Genleri temiz(!) bir kere, sabıkaları falan yok.. Uzayın derinliklerine gidecek yakıtı da anti-maddeden elde edebilirlermiş.. Daha fazla dünyalar elde etmek için değil, tabii ki daha fazla dünyaları keşfetmek(!) için…
    Tıpta da kullanabilirlermiş anti-maddeyi, dünyada daha uzun yaşayabilmek ve tadını çıkarabilmek için değil, kulluklarının hakkını vermek(!) için tabii.. Bu higgs bozonun ilk adı “Tanrı kahretsin maddesi” imiş. Tanrıyı bilmem ama bu hırs ve tutkularla Allah bizi ne yapacak bilemiyorum…….?! Çok mu kötümserim? Bakalım, göreceğiz, biz görmesek de torunlarımız görür herhalde.

    “”Fotonlar madde=şey değildir.””

    Yanılıyorsun, anladığımız anlamda madde değildir, ama “şey”dir ve yaratılmıştır. “Şey”, yaratılanlara verilen genel isim anlamında kullanılır da.

    “” “Aslında bizim hiçlik olarak algıladığımız-değerlendirdiğimiz Mutlak Varlıktır, varlık olarak algılayıp tanımladığımız ise yokluktur. Enteresan bir paradoks..!! Gel de çık işin içinden AHHA… değil mi?!!..”

    Hiçliği “Mutlak Yokluk” olarak algıladık mı paradoks çıkıyor. Bakış açımıza veya bulunduğumuz evren katmanına göre alt boyut-katman yok=sanal hükmünde oluyor. “”

    Yukarıdaki benim cümlemi bir daha dikkatle oku bakalım, “Mutlak” kavramını “varlık” için kullanmışım ama “yokluk” için kullanmış mıyım?:-) Hızlı yazarım, imla hatası yaparım, ama ilmi olarak büyük gaflar yapmamaya dikkat ederim:-) Allah dilerse, o zaman başka.. (Gerçi sen Allah dilerse sözünü pek sevmiyorsun ama)

    “”Ama bilimsel verilerle maddeye Vakum enerjisi düzeyinden baktığımızda madde=parçacık dediğimiz “şey”lerin gerçekte “kuvvet alanlarının” yoğunlaştığı yerler olduğunu anlıyoruz. Parçacıklar sanal görüntüler oluyor. Vakum enerjisi de NURlu Bilincin sanalı, düşüncesi. Nur da “Nur üstüne Nur” olan Zat’ın..””

    Şu parçacıkları (maddeyi) bir türlü geçemedin, bakalım ne zaman sicimlere geleceksin ve kendini ötesinde bulacaksın?:-)

    “”AKIL BİR ŞEYİ DÜŞÜNÜYORSA o gerçektir, ve gerçek olanın mutlaka açıklamasını da bulur.””
    (Mustafa Öz)

    Yani, öyle olduğuna kuvvetle inanarak düşün, yılmadan ara ve evreka!.:-)

    Acaba kuvvetle düşünürsem ve inanırsam, her dediğime bir cevap yetiştirecek kadar zeki bir varlık olan ve beni yoran “AHHA” yok olur mu?:-)) Bu da şaka şaka!

    Dediklerime aldırma ve darılma “AHHA”, ben de senin gibi laf kalabalığı edip durumu idare etmeye çalıştım. Çoğunu da uydurdum. Aklım yetmediğinden.. Her şeyin doğrusunu ise sadece Allah bilir.

  68. 68 güler 20 Mayıs 2008, 11:01

    “Aklı Yetmez” kardeş; çok teşekkürler…
    Allah senden razı olsun…

    Ben ise bu konuya, kısa ve öz bir yorum getireceğim:

    Uzayın derinliklerinde tanrı arayıp bulamayanlar, maddenin de derinliğinde aradıkları tanrıyı bulamayacaklardır…

    “La ilahe İLLALLAH”!!! İlahlar öldü artık!…Tanrı ise can cekişmede!… HAY ALLAH!!!”

  69. 69 AHHA 20 Mayıs 2008, 3:56

    “Öncelikle “Sen beni düzeltme “AHHA”, çünkü düzeltmen için teorilerilerden değil, bilimsel açık kanıtlardan söz ediyor olman gerekir. Ama henüz elinde kanıt yok, nasıl beni düzeltebilirsin?”

    Sevgideğerli “Aklı Yetmez”,

    Öncelikle sizi değil; iddianızı düzeltelim (tek başıma da değil, beraberce) demiştim.

    Elinde kanıt yok diyorsanız, güzel bir fizik kitabıyla işe başlayabilirsiniz. Tüm fizik bilimleri bu teoremler üzerine kurulu.

    Toplumumuzda tabi şöyle bir yanlış anlama var. “Teori” denilince akla ispatlanmamış, kanıtsız, geçici hipotezler geliyor. Hâlbuki Bilim literatüründe Teori, “kanıtlarla sürekli olarak desteklenen bilimsel açıklamalar” olarak addedilir.

    “Çünkü yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi ispat edemezsin. “Olayın benim dediğim gibi değil de senin dediğin gibi olduğunu ispat et”, dersem ne yapacaksın?”

    Sizin de kabul ettiğiniz gibi bu tip bir mantıkla (sizin tabirinizle laf kalabalığı ile) devam edeceksek gerçekten de hiçbir noktaya varamayız. Size, söyleminizdeki gibi sonsuz tane şey söylerim, siz söylediklerim ne kadar saçma olursa olsun aksini ispatlayamazsınız. Saçma (!) bir örnek veriyorum:

    Tüm âlemleri yaratan, peygamberler gönderen, kitap indiren ama kendini gizleyen yan odamda saklanan ejderhadır! Hayır, mı diyorsunuz, aksini ispatlayın bakalım, derler ;=). Bırakın bütçeyi, ispatlamaya akıl da yetmez! Aklın yetmemesi önerinin akılsızlığından. Ne kadar delil getirmeye çalışırsanız da savımı destekleyecek binbir türlü şeyi çok rahatlıkla uydurabilirim.

    Belki farkında(sınız) değilsiniz; ama bu mantığınızın inanın kimseye bir hayrı, yararı yok :=). İşte, konuyu paylaşarak tatlandırdığınız Nasreddin Hoca hikâyesi de buna çok güzel bir örnek teşkil ediyor.

    “Yazının bir yerinde bizim anladığımız anlamda kütlesi yoktur, demiştim zaten..”

    “Bizim anladığımız anlamda kütlesi yoktur” ?? Yazınızda benzer bir ifadeye rastlayamadım, özür dilerim.

    “Örnekleyelim:…. Şimdi bana rüyalarımda gördüğüm, işittiğim, tadına baktığım ve elimle dokunup hissettiğim bir maddenin aslında hiç varolmayan(!) kütlesini(!?) nasıl açıklayacaksın? ”

    Bunun cevabı yorum yapmış olduğunuz şu yazı dizisinde anlatılmıştı. Ama sizin için tekrar edelim:

    Rüyalarımızın, düşüncelerimizin “kütlelerinin var olmaması,” algıladığımız 4 boyutlu evrene göredir. Terazilerimiz haliyle sıfırdan küçük kütleyi tartmaz, bu yüzden de rüyalarımızdaki dağları bakkal terazisiyle tartamayız.

    Fakat rüya âleminde, “soyut bedenimizle” “soyut kütleli” dağlara dokunabilir, bir soyut kütleli elmayı tartabiliriz. O ortamdaki soyut kütleli elmayı, soyut terazimizle tartabiliriz. Orası da soyut bedenimizin “maddesel gerçekliğidir” ve birimsel ruh tarafından maddi, kütlesel algılanır.

    “Onu rüyada öyle algılatan neyse, uyanıkken de aynı algılamaya sebep olan odur belki:-) Kütlesi var veya yok tanımları bana göre güzel bir hikaye anlayacağın.”

    “Kütlesi var veya yok tanımları” maddi evrenimizde yaşayan bizlere göre var. Kütle denildiğinde de ilk akla gelen herkesin bildiği kütle tipidir :=).

    “” “Tanrı parçacığı” da teorik olarak çok yüksek enerji düzeylerinde göründüğü için diğer parçacıklara göre epey bir yüksek kütleye sahip :=).””
    Bir kütleye sahip olduğunu nereden biliyorsun? Daha bulunmadı bile:-) Sabırlı ol, iki ay sonra yeniden burada buluşalım, görüşelim:-) “

    2 ay sonra yapılacak o deneyin amaçlarından birisi de doğruluğundan kuşku duyulmayan (çünkü sürekli olarak deneylerle sınanmış ve başarılı olmuş) “Standart modelin” denklemlerinin öngörülerinden birisi de “şu şu kütlelere sahip bir Higgs bozonu” bulmaktır. Deneyin yapılmasının amacı da matematiksel hesaplamalardaki bulguların deneysel olarak da teyit edilmesidir. Bilim deneysel doğrulamalarla ilerliyor çünkü.

    “Ama kendi kütlesine sebep olan bir başka neden(?) de varken, nasıl “Tanrı parçacığı” olabilir?”

    “Tanrı parçacığı” ifadesi bu bozonun önemine binaen bilim adamlarının kullandığı bir espridir. Çok fazla takılmamak lazım..

    “(Sen o nedenin evrenin kumaşı, vakum enerjisi olduğunu düşünüyorsun. Kimi bilim adamları da bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran “sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi” olduğunu savunuyor.

    :=), İkisi aynı şey desem.. Vakum olduğunu ben değil, bilim adamları söylüyor desem?

    “Fakat çok da emin olamadıkları için yıllardır onca emek ve para harcayarak o deneyleri yapıyorlar ve bugüne geldiler.”

    Emin olamadıkları için değil, Higgs bozonunu açığa çıkartacak güçte parçacık çarpıştırıcısı şimdiye kadar inşa edil(e)mediğinden bugüne kadar geldiler. CERN’de inşa edilen siklotron ise şu an onu açığa çıkarabilecek güce sahip.

    “Ama bu kadar parayı boşa harcamış görünüyorlar, öyle görünüyor ki gelip sana sorsalardı daha ucuza mal olurdu…? Şaka şaka!:-) Senin bazen yaptığın gibi laf kalabalığı ediyorum.:-)”

    “Laf kalabalığı yapıyorum” gibi söylemim olmadı; ama teveccühünün başımın üstünde yeri var, eyvallah ;=). (bu arada sol omzundakiler bir eksi koydular hanene ;=))

    “Çok erken konuşuyorsun dedim.. Daha yapılmayan bir deneyin bulunmayan sonuçları hakkında, sadece varsayımlarla fikir yürütmen ne kadar bilimsel bir yaklaşım? Bilim insanları bu kadar kesin konuşmaz.”

    :=). Ben fizikçi değilim ki oturup fizik kuramı oluşturayım. Aktardıklarım benim değil, bilim insanlarının matematiksel denklemlerde bulup paylaştıkları ifadeler.

    “Ayrıca yukarıda da yazdım, kimi bilim adamları da bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi olduğunu da savunuyor. Eğer buna dair kuvvetli deliller elde edilirse, o zaman bilinen standart model değişiverir.”

    İkisi aynı şeyin farklı teoremler tarafından farklı adlandırılmasından ibaret. Farklılık yok yani ;=). Sicimlerin bulunması ki, o da deneysel olarak ispatlanmadı, standart modeli değiştirmeyecek, ona yardım edecek, eksiklerini kapatacak.

    “”fotonların kütleleri de antileri de yoktur.””
    “Nereden biliyorsun?”

    “Nereden biliyorsun” yanlış soru, “bilim adamları nereden biliyor?” olmalıydı. Bilim adamlarının da hesap yaptıkları denklemler var. Ha, buna rağmen nereden biliyorlar dersek, zaten tartışmayı baştan kilitlemiş oluruz. 2+2=4 olduğunu nereden biliyorları tartışmak gibi bir şey olur. Kusura bakmayın giremem..:=).

    “Kütlesi olmayan fotonlardan oluşan (ışıktan-nurdan oluşan) Cebrail’in, Azrail’in ve diğer melekler gelip “merhaba” diyerek elini sıksa, madde algılamayacak mısın? O zaman madde, kütle ve fotonun kütlesizliği ile ilgili bildiklerini ne yapacaksın?””

    Kusura bakmayın gene düzeltelim diyeceğim :=). Saymış olduğunuz melekler kütlesiz=ışıktan, yani dini terminoloji ile NAR yapıdan değil, ışıktan daha hızlı hareket etmeleri sebebiyle soyut kütleye sahip NUR dan varlıklardır. Ama terazilerimiz soyut kütleyi ölçemezler. Bir melek benim maddi elimi asla sıkamaz, ancak soyut bedenim, birimsel ruhumla temasa geçer. Hem birimsel ruhum, hem meleğin kendisi kendi gerçekliklerinde birbirlerini çok iyi (=soyut madde olarak) algılarlar, biraz yukarıda rüyalardaki mekanizmada anlatmaya çalıştığım gibi. Ama o maddesel algılama herkese ortak olmadığından bildiğimiz madde olmaz.

    “Ayrıca, fotonların “+” veya “-” yükleri yoktur, ama antileri (yani anti foton) olabileceği teorisi de var. Anti madde teorisine göre, anti ışık kaynağı olan bir anti yıldızdan anti-ışık-fotonlar yayılacaktır:-) Ama yüksüz olduğundan foton ve anti foton aynı olacaktır.”

    İşte şu ilk cümleden dolayı fotonların antisi olamaz! Anti demek bir parçacığın kuantum özelliklerinin tersinir edildiğinde farklı bir parçacık olarak karşımıza çıkmasıdır.

    Örneğin, Elektron ile antisi Pozitron buna güzel bir örnektir. Foton için arayacağımız anti-eşi yine kendisi=foton olacaktır! Ki, sonraki cümlenizde zaten belirtmişsiniz? Tıpkı, bir daireyi 180 derece döndürdüğünüzde gene aynı hale gelmesi gibi. Yani, öyle bir teori yok, üzgünüm.

    “insanoğlu artık rahatlıkla kendini evrenin hakimi kabul edip ilahlığını ilan eder bence…… Gerçekten amaçları tanrıyı bulmak mı, tanrılaşmak mı?”

    Sıfır ilişki! :=). Yani parçacığa “Melek” de diyebilirlerdi? İsime mi takıldınız, anlayamadım. Bu konuda çalışan fizikçilerin kimi de ateist?

    “Veya mesela anti-madde elde etseler, diyelim ki anti-hidrojen elde ettiler. Onunla neler yapabilirler düşünebiliyor musun? Çok küçük ama yıkım gücü çok yüksek silahlar yapmazlar mı?”

    İnternet teknolojisinin Deccaliyeti de Mehdiyeti de kullanan kişiye göre. Bu çalışmalar yapılmasın mı yani :=)?

    ““Fotonlar madde=şey değildir.” “Yanılıyorsun, anladığımız anlamda madde değildir, ama “şey”dir ve yaratılmıştır. “Şey”, yaratılanlara verilen genel isim anlamında kullanılır da.”

    Tamam, anladığımız anlamda madde olmasın ve de “şey” olsun. Ama benim kelimeye yüklediğim anlam farklıydı, levhaya değil, işaret ettiği noktaya…

    “Yukarıdaki benim cümlemi bir daha dikkatle oku bakalım, “Mutlak” kavramını “varlık” için kullanmışım ama “yokluk” için kullanmış mıyım?:-)”

    Onu fark ettim, ama paradoks dediğiniz için yokluğu “mutlak” anlamda kullandığınızı düşündüm. Eğer değilse zaten paradoks yok? Sorunuzu pas geçiyorum :=).

    “Hızlı yazarım, imla hatası yaparım, ama ilmi olarak büyük gaflar yapmamaya dikkat ederim:-) Allah dilerse, o zaman başka.. (Gerçi sen Allah dilerse sözünü pek sevmiyorsun ama)”

    Bir eksi daha almışsınız, ama hissetmediniz değil mi? “Ego iğneleyici cevaplarla tatmin peşindeyken” Öz hissetmez tabi :=). Dikkat ediniz, tanrı korusun diri diri gömülürüz kabre.

    “Şu parçacıkları (maddeyi) bir türlü geçemedin, bakalım ne zaman sicimlere geleceksin ve kendini ötesinde bulacaksın?:-)”

    İkisi aynı şeyin farklı isimlerle anlatılması.. Sicimleri sizin kadar olmasa da biliyorum, merak etmeyiniz ;=). Ama siz de artık naçizane katkımızla iki farklı teoremin aynı yere farklı adlarla işaret ettiğini fark etmiş oldunuz. 3. Bir eksi mi var cümle sonunda? :=).

    “Acaba kuvvetle düşünürsem ve inanırsam, her dediğime bir cevap yetiştirecek kadar zeki bir varlık olan ve beni yoran “AHHA” yok olur mu?:-)) Bu da şaka şaka!”

    Şaka bir yana :=), cevap yetiştirici :=) cümlelerin açığa çıktığı bu varlık Allah ile var iken sizin bunu düşünmeye –gücünüz- yetmez.

    Egoyla yazarsak elbette yoruluruz, Özümüzden gelerek, “1” kişiye de olsa hizmet-paylaşma amacıyla yazarsak öyle bir zevk alırız ki.. Boş verelim “cevap yetiştiriyor” olarak algılasınlar, Rabbin içini biliyorken, ne olacak sanki? Kişi karşının algıladıklarından ziyade anlatmak istediğinden/niyetinden mes’uldur.

    “Dediklerime aldırma ve darılma “AHHA”, ben de senin gibi laf kalabalığı edip durumu idare etmeye çalıştım. Çoğunu da uydurdum. Aklım yetmediğinden.. Her şeyin doğrusunu ise sadece Allah bilir.”

    “AH”, “HA” ile Cem oldu mu darılma kalkar, merak etmeyiniz ;=).

    Bu yazıyı yazdınız ve beyniniz de bir his uyandı. Karşı tarafı incitecek sözler yazdığınızı düşündünüz nedense, çünkü siz de öyle olduğunu biliyorsunuz. Ama özde yeterli güç olmayınca…

    Ah şu egonun dışsal güç ile beslenip maske takması yok mu! Neyse..

    Hoşça&Dostça kalın, Allah dilerse ;=).

  70. 70 black 20 Mayıs 2008, 5:03

    AHHA; ne kadar meraklıymışsın insanlara eksiler(-) dağıtmaya! O dediğin melekler senin emrinde mi? Şimdi senin bu halinle insanları cehenneme postalayanların ne farkı var? […]

    Ayrıca zekisin dendiğinde, bunu bir iltifat olarak alma! Bilmelisin ki; bu yolda zeka değil, akıl makbuldür. Cinler zekalarıyla, insanlar akıllarıyla fark oluştururlar.

    Bilimsel o kadar gereksiz ayrıntıya girdiniz ki; zekanıza ibret kesildik(!). Gerçek çizgiden çok uzaklaştınız! Eh artık; “Allah de, ötesini bırak”!

    Hala aynı huydaysan, benim eksilerim kaç tane oldu, öğrenebilir miyim? :=) Nefs, benlik, ego dersi vermene gerek yok, […] Tabi senin herşeye olduğu gibi bu yoruma da mutlaka zekice ;=) :=) ima dolu cevapların vardır.

    SELAM…

  71. 71 arastirici 20 Mayıs 2008, 6:45

    Saygidegerli “AHHA” ve Sevgidegerli “Akli Yetmez”

    Bilimsel yorumlariniz ve dusuncelerinizi ilgiyle takip ediyorum, cok tesekkurler hem bizleri kuantum fizik ilmi konusunda hemde ILMI hal okuma ilmi konusunda bilgiledirdiginiz icin. Bin yilda okuyup da ogrenemeyecegim ILMI hal okuma ilminin inceliklerini, Kuantum Fizik ilmi senaryosu uzerinden (ilmi, ilim uzerinde fikir alis verisi uzerinden) ogretmek. Sistemin ne kadar mukemmel bir sekilde calistiginin bir baska carpici ornegi benim icin. Her ikinizede kalpten tesekkurler. 🙂

  72. 72 Aklı Yetmez 20 Mayıs 2008, 7:20

    ***Elinde kanıt yok diyorsanız, güzel bir fizik kitabıyla işe başlayabilirsiniz. Tüm fizik bilimleri bu teoremler üzerine kurulu.

    Toplumumuzda tabi şöyle bir yanlış anlama var. “Teori” denilince akla ispatlanmamış, kanıtsız, geçici hipotezler geliyor. Hâlbuki Bilim literatüründe Teori, “kanıtlarla sürekli olarak desteklenen bilimsel açıklamalar” olarak addedilir. ***

    Mesela Newton fiziğini anlatan kitaplar gibi bir kitap mı?:-)

    ***Sizin de kabul ettiğiniz gibi bu tip bir mantıkla (sizin tabirinizle laf kalabalığı ile) devam edeceksek gerçekten de hiçbir noktaya varamayız. Size, söyleminizdeki gibi sonsuz tane şey söylerim, siz söylediklerim ne kadar saçma olursa olsun aksini ispatlayamazsınız. Saçma (!) bir örnek veriyorum:***

    İşte ben de onu dedim, sen de o sebeple (ispat edilemeyeceği için) kimsenin anlamadığı bilimsel bir ağızla yazıyorsun da yazıyorsun demek istedim işte.. Nasrettin hoca örneğini senin adına vermiştim, ama tersten bakmaya o kadar alışmışsın ki, espriyi olayı yumuşatmak için senin tarafından bakarak yazdığımı anlayamadın. Oysa parantez içinde tat katalım diye belirtmiştim. Seni incitmek isteseydim bu sana tat katalım demezdim. Ama senin egon bir kere rahatsız olmuş, […]

    ***“Yazının bir yerinde bizim anladığımız anlamda kütlesi yoktur, demiştim zaten..”

    “Bizim anladığımız anlamda kütlesi yoktur” ?? Yazınızda benzer bir ifadeye rastlayamadım, özür dilerim.***

    Göremediyseniz iyi okuyun o zaman, […] Bakın parantez içinde ne demişim? (her boyut kendi içinde bir çeşit madde olarak algılanır ya da kütle sahibi imiş gibi algılanır diyelim, bizim madde anlayışımızdan biraz farklı olarak)

    ***Rüyalarımızın, düşüncelerimizin “kütlelerinin var olmaması,” algıladığımız 4 boyutlu evrene göredir. Terazilerimiz haliyle sıfırdan küçük kütleyi tartmaz, bu yüzden de rüyalarımızdaki dağları bakkal terazisiyle tartamayız.

    Fakat rüya âleminde, “soyut bedenimizle” “soyut kütleli” dağlara dokunabilir, bir soyut kütleli elmayı tartabiliriz. O ortamdaki soyut kütleli elmayı, soyut terazimizle tartabiliriz. Orası da soyut bedenimizin “maddesel gerçekliğidir” ve birimsel ruh tarafından maddi, kütlesel algılanır.***

    Demekki bildiğimiz kütlenin gerçekliği pek de gerçek değil işte, neyi iddia ediyorsunuz daha?:-) Ayrı ayrı alemler fikri senin imajında, gerçekte böyle bir şey var mı? Gerçeklerden söz etmek adına yazmıyor muyuz? Burası daha çok madde alemiyle ilgili bilimin ağırlıklı olarak işlendiği bir site değil; tasavvuf sitesi.. O sebeple konumuz soyut gerçekler.. Ben de onun için onları yazdım. Hangimiz asıl konumuzun dışına çıkıyor sence?

    ***“Onu rüyada öyle algılatan neyse, uyanıkken de aynı algılamaya sebep olan odur belki:-) Kütlesi var veya yok tanımları bana göre güzel bir hikaye anlayacağın.”

    “Kütlesi var veya yok tanımları” maddi evrenimizde yaşayan bizlere göre var. Kütle denildiğinde de ilk akla gelen herkesin bildiği kütle tipidir :=).***

    İlk aklımıza gelenlerle uğraşacak zamanımız yok, hiç aklımıza gelmeyen hakikatten söz edelim mi artık ne dersin?

    ***2 ay sonra yapılacak o deneyin amaçlarından birisi de doğruluğundan kuşku duyulmayan (çünkü sürekli olarak deneylerle sınanmış ve başarılı olmuş) “Standart modelin” denklemlerinin öngörülerinden birisi de “şu şu kütlelere sahip bir Higgs bozonu” bulmaktır. Deneyin yapılmasının amacı da matematiksel hesaplamalardaki bulguların deneysel olarak da teyit edilmesidir. Bilim deneysel doğrulamalarla ilerliyor çünkü.***

    “2 ay sonra yapılacak o deneyin amaçlarından birisi de doğruluğundan kuşku duyulmayan” diyorsun, ama kuşku duyulmadığı fikri sadece size ait bana göre.. Ben dikkatle bu konuda yazılanları okudum, ama kuşkusuz fikir beyan edene rastlamadım. Zaten adamlar kuşku duymadıkları bir fikir için mi milyon dolarlar harcıyorlar? O zaman çok aptallık ediyorlar demektir. Dünyada bu kadar aç insan varken matematiksel olarak hesaplayıp kesinlik içeren ve kuşku duyulmayan bir şeyi ispat için(!?) bu kadar parayı harcamak vicdansızlık değil midir? Bence senin bu konuda hatan var. Kuşku olmasa deney olmazdı “AHHA”.. “Denemek isteği, kuşkudan doğar.”

    Newtonun klasik fiziği örneğini özellikle söz ettim. Ondan da o kadar emindiler ki kuantum fiziği yasalarını bir çırpıda kabul edemediler.

    Üstelik ben higgs bozonunu kesinlikle bulamayacaklar demedim ki? Henüz bulmadılar dedim, bulmadıkları bir şey üzerinde erken konuşma dedim. Bir zamanlar ışığın parçacık olduğu konusundan da neredeyse emindiler. Dalga özelliği gösterdiğini görünce tüm inançları sarsıldı ve maddesel gerçeklik inandırıcı olmaktan çıktı biliyorsun. Ama önceden bunu tahmin etmediler.

    Sadece higgs bozununun temel bir parçacık gibi düşünülmesi için henüz erken dedim. Hatta birden fazla higgs bozunu bulacaklarını bile düşünüyorlar dedim, bunu vurgulamak için.. Maddeyi meydana getiren parçacık sadece higgs bozunu değil sen de biliyorsun. Diğer parçacıklar da bu yapıya dahil. Higgs bozunu, ortada varolan kütle çekim gücüne istinaden maddeye kütlesini veren olması gereken olarak varsayılıyor. Ama maddenin temel parçacığı değil.. Bunu dedim sadece.. (Tanrı parçacığından söz ederek) Yazımın neresinde bulamayacaklar diye bir satır var? “Daha bulmadılar, acele konuşma, bulurlarsa öyle konuşalım” dedim. Çünkü tedbirli konuşmayı severim. Ama siz tersten bakmayı koymuşsunuz kafanıza, oradan bakmaya devam edeceksiniz.

    ***“Ayrıca yukarıda da yazdım, kimi bilim adamları da bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi olduğunu da savunuyor. Eğer buna dair kuvvetli deliller elde edilirse, o zaman bilinen standart model değişiverir.”

    İkisi aynı şeyin farklı teoremler tarafından farklı adlandırılmasından ibaret. Farklılık yok yani ;=)***

    Hayır fark var, çünkü sicimler o dediklerinin farklı bir boyutudur. Sen parçacıktan söz ediyorsun, yani maddenin kütlesi olan en küçük parçacığından.. Sicimler ise madde değildir, maddenin en küçük parçacıkları illüzyonunu oluşturandır. Ve sicimler her zaman bir teori olarak kalmaya mahkum kalacak diyor bilim adamları.. Çünkü varlıklarını deneyle ispat edebilmeleri için galaksi büyüklüğünde bir labratuvar gerekiyormuş.

    ***Sicimlerin bulunması ki, o da deneysel olarak ispatlanmadı, standart modeli değiştirmeyecek, ona yardım edecek, eksiklerini kapatacak.***

    Bunu da sicimleri buldukları (!) gün konuşuruz.:-)

    ***Ama o maddesel algılama herkese ortak olmadığından bildiğimiz madde olmaz.***

    Buna daha önce cevap verdim. Ama sana bir soru soracağım. Bir şeyi herkes madde algılıyorsa, o şey gerçekten madde midir? Tasavvuf sitesinde güzel bir mantık yürütme..:-)

    ***“Ayrıca, fotonların “+” veya “-” yükleri yoktur, ama antileri (yani anti foton) olabileceği teorisi de var. Anti madde teorisine göre, anti ışık kaynağı olan bir anti yıldızdan anti-ışık-fotonlar yayılacaktır:-) Ama yüksüz olduğundan foton ve anti foton aynı olacaktır.”

    İşte şu ilk cümleden dolayı fotonların antisi olamaz! Anti demek bir parçacığın kuantum özelliklerinin tersinir edildiğinde farklı bir parçacık olarak karşımıza çıkmasıdır.

    Örneğin, Elektron ile antisi Pozitron buna güzel bir örnektir. Foton için arayacağımız anti-eşi yine kendisi=foton olacaktır! Ki, sonraki cümlenizde zaten belirtmişsiniz? Tıpkı, bir daireyi 180 derece döndürdüğünüzde gene aynı hale gelmesi gibi. Yani, öyle bir teori yok, üzgünüm.***

    Bana ne, o satırları ben yazmadım, anti-madde (kara madde) ile ilgili bilimsel bir yazıdan aynen kopyaydı. Sana da saçma mı geldi? Açıkçası bana da biraz öyle geldi.. Zaten bilim adamları arada bir saçmalıyorlar. Enbiya ve evliyayı dikkate almaksızın onların peşine düşersek, ne olacağı meydanda.. (Hani şu yok olma teorin gibi)

    ***“insanoğlu artık rahatlıkla kendini evrenin hakimi kabul edip ilahlığını ilan eder bence…… Gerçekten amaçları tanrıyı bulmak mı, tanrılaşmak mı?”

    Sıfır ilişki! :=). Yani parçacığa “Melek” de diyebilirlerdi? İsime mi takıldınız, anlayamadım. Bu konuda çalışan fizikçilerin kimi de ateist?***

    Sıfır ilişki mi?!! Sakin ol, biraz kızmışsın galiba.. Mademki sıfır ilişki, öyle ise, neden espri kabilinden de olsa “tanrı maddeciği” dediler sence.. Bu ismi ben vermedim, ima ile de olsa Tanrı ile ilişkiyi kuranlar bilim adamları, ben değilim. Ayrıca, onu yazmamda çok önemli bir kinaye vardı, anlayana! Ama bu konuyu açmayacağım, yanlış anlaşılabilir.

    ***“Veya mesela anti-madde elde etseler, diyelim ki anti-hidrojen elde ettiler. Onunla neler yapabilirler düşünebiliyor musun? Çok küçük ama yıkım gücü çok yüksek silahlar yapmazlar mı?”

    İnternet teknolojisinin Deccaliyeti de Mehdiyeti de kullanan kişiye göre. Bu çalışmalar yapılmasın mı yani :=)?***

    Ne demek istediğimi anladın, ama yine polemik.. Bu buluşlar dünyayı ve insanlığı yok ettikten sonra, Mehdi kim olacak veya olmayan kime fayda sağlayacak? Üstelik deney yapılmasın demedim.. Bilimin nimetlerinin kötüye kullanılmasını eletirdim. Çok da iyi ettim.

    ***“Hızlı yazarım, imla hatası yaparım, ama ilmi olarak büyük gaflar yapmamaya dikkat ederim:-) Allah dilerse, o zaman başka.. (Gerçi sen Allah dilerse sözünü pek sevmiyorsun ama)”

    Bir eksi daha almışsınız, ama hissetmediniz değil mi? “Ego iğneleyici cevaplarla tatmin peşindeyken” Öz hissetmez tabi :=). Dikkat ediniz, tanrı korusun diri diri gömülürüz kabre.***

    Daha önceki yazılara yorumlarınızı da okudum “AHHA”. Senin hesabınla ben saçmalayan bir cahilim nasıl olsa ve yok olup gideceğim, ne eksisi ne artısı Allahını aşkına?:-) Niye tasa ediyorsun boş yere? Üç günlük dünya, sonunda yok olacaksam, ne diye egomu dizginleyeyim, keyfine baksın güzelce…? Değil mi?

    Ama bu arada bir şeyi söylemeden edemeyeceğim. İlk yorumumda sadece bir satırda sana takılayım dedim, ama sen yorumun tamımını alıp topa tuttun. Sonra ona da çok da esprili bir cevap yazdım. Ama neresinden baktın bilmiyorum, acayip hırslanmışsın. Şimdi de bana egodan söz ediyorsun, tuhaf bir değerlendirme açıkçası..!!?? Aynana bakıyor olmayasın?!

    Yazının bundan sonrasındaki tek satırına dahi cevap yazarsam, işte o ego kaynaklı olur. (Yazdıklarını tekrar oku ve neden cevap vermediğimi düşün?)

  73. 73 Aklı Yetmez 20 Mayıs 2008, 7:59

    Biliyorum ki herkes bu manadan yoksun, tatsız ve abartılı bilimsel ağızdan çok rahatsız oldu. Emin olun ben de çok rahatsız oldum, çok özür dilerim. Ama kişisel düşünceme göre, artık birileri “AHHA” ile anladığı dilden konuşarak haline ayna tutup düşünmesini sağlaması gerekiyordu.
    Fakat itiraf edeyim ki yanılmışım. Çünkü düşünmek şöyle dursun, […]

    […]Ego cehennemi öyle bir cehennem ki bir anda seni de alıp çekiverir içine.. Bir bakarsın, muhatabının gerçeği senin gerçeğin olmuş ve ruhun kirlenmiş. Şu anda ruhumu kirlenmiş hissediyorum. Kesinlikle tevbe gerekiyor.

    Sizleri de bu yorumları okurken kirlettiğimiz için, kendi adıma bağışlamanızı ve hakkınızı helal etmenizi rica ediyorum.

  74. 74 alkan 20 Mayıs 2008, 9:06

    “Aklı yetmez” kardeş, hakkımız sana helaldir, çünkü niyetin temizdir. Ama enerjini boşa harcayıp, maneviyat atmosferinden uzaklaşma. “AHHA’ya cevap yetiştireceğim” diye, içine huzur veren halden, içini yakan hale yol alma. Herkes kaderini yaşar, unutma. Sen tekrar dön yoluna.

    Saygılar.

  75. 75 hayy (Allah) 20 Mayıs 2008, 9:16

    Hacı Ahmed Kayhan, Adem ve Alem Kitabında “Zuhur cilvesi” demiş, “ego” dememiş, takma kafanı “Aklı yetmez”, “Ahha”, manasız iş yok(muş).

  76. 76 uzaklardan bir gizem 20 Mayıs 2008, 9:59

    B.

    Herkese selamlar,

    “Akli Yetmez” arkadas,

    Haddimi asmiyorumdur insallah. Uzulerek soylemeliyim ki, ne zaman tartisma kisisellesse, fikirler o kadar mesnetini yitirir. O nedenle yazdiklarinizi bir daha gozden gecirip nerede, karsi tarafi hedef aldiginizi, nerede konuyu tartistiginizi gorun. Sasiracaksiniz cunku tartisma bir noktadan sonra karsisindakinin varligini hedef almis gibi. Bu arada bilimsel tartismalariniz da anlamini yitiriyor. Kaldi ki tasavvufta olan birinin hicbir sekilde sinirlenmeyecegi gibi bir temel gercek varken ne bu siddet, bu celal!

    Eger siz bundan bir ders cikardiysaniz, kendi adima affiniz kabul edildi, -varsa- hakkim da helal oldu.

    Gordugunuz gibi tahammul, cok zor edinilen bir ozellik. Ama nice tasavvuf ehli, alim, bilimadami, arastirmaci vardir ki yillarca suren satasmalara, saldirilara ve hakaretlere, sesini cikarmadan gulumseyerek mukabele etmistir.

    Ben bile nacizane dersimi aldim bu tartismanizdan. Ama bu ders kesinlikle bilim/fizik/kuantum vs. degil, onlari anlamam icin daha cok ders almam gerek kesinlikle..:)

    Bu arada “Arastirmaci” kardes,

    Gorusunuze aynen katiliyorum. Sistem kesinlikle mukemmel calisiyor.

    Herkese selamlar

  77. 77 AHHA 21 Mayıs 2008, 12:39

    Sevgideğer “Araştırıcı”,

    Teşekkürlerinize teşekkür ederim, fakat sanırım Sevgideğer “black”in de dediği gibi gereksiz bilimsel ayrıntılara girdik ve okuyucunun çoğu sıkıldı. Bu yüzden bu konuda bu kadar yeter sanırım :=).

    Sevgideğer “Aklı yetmez”,

    İnanın cevap yazmak isterdim; ama iş başka yerlere kaymış. Cevap verme kaygısıyla hızlıca yazmışsınız. İş Sen, ben davasına dönmüş ne yazık ki ve dolayısıyla sakin olamamanın, kızgınlığın getirisi olarak da gene hatalar, yanlış anlamalar olmuş. Ama sizi daha fazla yormamak :=) ve aynı şeyleri tekrar etmemek için o kısımlar öyle kalsın diyorum. Kısa bir-iki şey daha yazıp bu konuyu kapatıyorum.

    “Kuşku olmasa deney olmazdı “AHHA” ”

    Kuşku değil, bilimin kesin olarak ilerlemesi deneylerle oluyor. Matematiksel öngörüler deneylerle teyit ediliyor.

    “Sıfır ilişki mi?!! Sakin ol, biraz kızmışsın galiba..”

    Buna psikoloji de “yansıtma” denilir. Kişi hangi ruh halinde ise karşıyı da öyle zanneder.

    Özgüven, kendini beğenmişlik, kibir; Celal, öfke; Paylaşım, ukalalık vs. olarak algılanır Ego tarafından.

    “anti-madde (kara madde)”

    Anti-madde, kara madde demek değildir.

    “Senin hesabınla ben saçmalayan bir cahilim nasıl olsa ve yok olup gideceğim, ne eksisi ne artısı Allahını aşkına?:-) Niye tasa ediyorsun boş yere? Üç günlük dünya, sonunda yok olacaksam, ne diye egomu dizginleyeyim, keyfine baksın güzelce…? Değil mi?”

    Egonuzu dizginlemezseniz (ki devam ediyorsunuz, “saçmalayan bir cahil?”), Ebedi Hayatın sonsuz güzelliklerini “yok olup gittiğinizden” yaşayamayacaksınız. Bu yüzden de size dikkatli davranmanızı naçizane tavsiye etmiştim. Yoksa Sevgideğer “black”in dediği gibi insanları cehenneme sokuyor değilim. Dikkat edersiniz etmezsin elbette size kalmış. Takdir yerine gelecektir, o yüzden tasalanmam.

    (Hani şu yok olma teorin gibi)

    Teorimi destekleyen olgulara (diğer başlık altında) cevap verirseniz vazgeçerim.

    “İlk yorumumda sadece bir satırda sana takılayım dedim, ama sen yorumun tamımını alıp topa tuttun. Sonra ona da çok da esprili bir cevap yazdım. “Ama neresinden baktın bilmiyorum, acayip hırslanmışsın. Şimdi de bana egodan söz ediyorsun, tuhaf bir değerlendirme açıkçası..!!?? Aynana bakıyor olmayasın?!””

    Sevgideğer kardeşim, neden topa tutayım sizi :=). Benzer bir “yansıtma olayı” daha.. Doğru bildiğim “bilimsel” verileri, bu konudaki yanlışlar düzelsin diye ayrıntılı paylaştım. Bunun hırsı mı olur canım kardeşim.

    Ama şunu kabul ediyorum ve geç fark ettim. Gereksiz bilimsel ayrıntılarla sevgideğer blog sakinleri de sıkıldı.

    O yüzden Hoşça&Dostça kalın diyorum ;=).

  78. 78 Paris 21 Mayıs 2008, 3:58

    Hz. Osman; fazla konuşmanın ‘dost’ları bunaltacağını söylermiş…
    Güvenlik Kodu: dostt (Kodla bağlama furyasına katılayım dedim)

    Hepinize şükranlarımı sunuyorum…
    Kişisel kavgaların, hakaretvari kelimelerin ve ithamların arasından ‘yararlı bilgi’ yi cımbızla çeksem de bugünlerde; yine de hepinizi çok seviyorum…
    Ve buraya girdiğim an ”ne güzel; bak o da senin gibi arayışta bu da şu da” diyorum ve yalnızlığıma perde çekiyorum…

    Herkes “AHHA” ya soru soruyor; ben onda en azından Mülhime açılımı gördüğüm için (Fazlasıyla cahilliğime azıysa iyimserliğime verirsiniz) bir kaç soru sorucam kısa ve net…

    1) Nasıl ki Cehennemin ışınsal ikizi Güneştir diyerek bilimsel bir açıklamayla olayı idrak edebiliyorsak inanç bazında; acaba aynen bu örnekte olduğu gibi: “Cırcır otu biter ve azap biter..” sözünün geçtiği hadiste belirtilen bu mecazi anlatımın da ”galaksinin yakın tarihindeki” zahir yönü nedir diye soracaktım…(Bence bir okuyuşta anladınız sorumu) Yani mesela güneşi görebiliyorum; o anlamda görmesem de…
    Peki o cırcır otu hangi evre olur acaba…
    Eğer cırcır otunun ne oldugunu hesaplayabilirsek; cehennemdeki azabın en azından zaman miktarı bakımından süresini ölçebiliriz diye düşündüm…

    Soru 2: İlmi Ledün Mardiye nefsten önce açığa çıkmıyor diye biliyorum Üstadın kitaplarından…
    Fakat Mülhime Nefs seviyesinde de Kevni Keramet (anlatım yanlışsa mazur görün:) )
    diye bir olay var..
    Bu kevni kerametin kapsamına ‘Levitasyon’ ‘Telekinezi’ gibi yetenekler dahil midir? Cevap hayır, biliyorum fakat yine de emin olmak istedim… Çünkü Üstadın “Bilincin Arınışı” isimli kitabında ”Maddeye yönelik” nitelendirilmesi ile bahsi geçen bi keramet çeşidi idi…

    Soru 3: AHHA; ”Marduktan Deccal’in gelme olasılığı nedir?”

    Soru 4: KAMİL (!) bir müslüman Mitoloji ve Evrim e inanmak zorunda mıdır? (Marduk mitoloji tezi)

    Soru 5: Tam 13 kere, 150 sabah 150 akşam olmak üzere ‘Korunma Duasına’ başlamış ve en fazla 3 gün dayanabilmiş bir insanım: Hayatımda hiç haz etmediğim aktivitelerle (TV. v.s.) üzerimde ekseriyet sahibi olan bu varlıklara karşı bu 3-5 günlük süreçte ne tarz önlemler alabilirim; SOMUT?

    Teşekkür ederim ilgi ve alakanız için…

  79. 79 bir'ol 21 Mayıs 2008, 7:50

    1: Yalnızca güneşin değil, güneş sisteminin ikiz boyutu olan, yani güneş sisteminin bilinç boyutuna cehennem denir. O cehennem tabiri de, güneşin ısısıyla alakalı değil, güneş sisteminin hakikatında mevcut olan “kahhar” sıfatının yoğunluğuyla alakalıdır!.

    Mutlak dönüşüm esnasında güneş sisteminden çıkamayan ruhlar kahhar sıfatının etkisiyle kendi terkiplerinde dönüşüme uğrayacaklarından dolayı, bilinçlerinde (esma terkiplerinde) açılım oluşacaktır.. Bu hakikat, ”cırcır otu bitecek” şeklinde sembolik olarak ifade edilmiştir!. Azap dinecek anlamında…

    Cevap 5: 3 ila 5 günlük süreci daha fazlaya çıkarmanın yolu gayrettir…

  80. 80 Feray 21 Mayıs 2008, 10:18

    Herkese merhaba,

    Değerli AHHA, cevap vermeden duramıyorsunuz farkında mısınız?
    Paylaşım, bilgilendirme ve benzer bahanelerin arkasına sığınmaksızın haksız duruma düşmek pahasına susabilmek, nefsi en iyi terbiye eden mücadele yöntemidir.
    Hepimiz az çok biliriz, bize can sıkıcı şekilde hitap eden birine cevap vermemek en yakıcı cehennemlerden biridir, ama sonu selamettir. Hazır cevaplıkla karşımızdakini yıldırmak ise deccal cennetidir, sonu ise kavurucu cehennem.

    Değerli “AHHA”, bilginin yaşama bir getirisi yoksa, ona sahip olmak sadece hamallıktır. Eğer bugün cevap yazmasaydınız, sizde bir umut ışığı olduğunu düşünebilirdim.

    güvenlik kodu: dost (acı söyler)

  81. 81 Zekeriya BAĞCI 21 Mayıs 2008, 11:01

    Tartışmanın uzadığı konusunda sıkıldığımız konusu tam bir gerçektir. Ancak zuhuratın böyle oluşu sebebiyle de zaten bağışlıyoruz.

    Bir konuda söylemek gereği duyduğum bir şeyi artık söylemek istiyorum. Ehli olan anlar anlamak istemeyen de şartlanmışlığını bırakarak düşünsün.

    Burada ortaya koyulan hırs, öfke, ego gibi duygusallıktan kaynaklanan fikirleri ortaya koyan dostlar:
    Bu siteyi ve yorumları, pekçok açılımı olmuş bunun farkında olan ve olmıyan kişiler tarafından okunmaktadır. “Satırlara döktüğümüz duygulardan doğacak manalardan sorumlu tutulacağınızı bilmenizi size açıklamayı uygun görüyorum.”

    Üstadın dediği gibi; beyninden çıkanlarla dünyanın öbür tarafında neler yaptığını biliyormusun, diyor. Şimdi bizler burada bu kadar negatifliği okuyacağız da etkilenmeyeceğiz öyle mi, bu mümkün değil. Bu yüzden kendimizi birim olarak halen gördüğümüz için bu etkileşimlerden mesuluz. “İNALLAHE GAFURUR RAHIYM.”

    Bir dost olarak görüp değerlendirmeniz dileğiyle.
    Sevgiyle kalın.
    güvenlik kodu: HAY

  82. 82 Adnan 21 Mayıs 2008, 11:38

    Aşağıdaki ayet, hadis ve hikmetli sözleri kendim için yazıp saklamıştım. Ara sıra okuyup kendime çeki düzen veririm. Sandığımdakileri açıp paylaşma zamanı.

    “İnsanlara (Bi-) BİRR’i (hakiki iyiliği) emredip, kendi nefslerinizi unutuyor musunuz?.. Halbuki Kitab’ı tilavet ediyorsunuz (Sistem’i nasıl ihmal ediyorsunuz) !… Şimdi akletmiyor musunuz?.” (2/Bakara, 44)

    Resul-i Ekrem (sav)’in duası:

    “Allah’ım!.. Dört şeyden sana sığınırım. Faydası olmayan ilimden, huşu duymayan kalbten, doymayan nefisten ve işitilmeyen duadan” (Sahih-i Müslim, İbn-i Mace)

    “Kıyâmet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” (İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185)

    Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim.” [Ebû Dâvud]

    “Bana en sevgili olanınız, kıyâmet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur/nefret edilecek olanınız, kıyâmet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” (Cemaatte bulunan bâzıları): “Ey Allah’ın Rasûlü! yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi. [Tirmizî]

    “Akıllı kimse, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan (keyfine göre davranan) ve Allah’tan (hak etmediği, lâyık olmadığı) temennide bulunan kimsedir.”[Tirmizî]

    “Gerçekten siz mallarınızla insanları memnun edemezsiniz. Onları ancak güler yüz ve güzel ahlâkınız (huyunuz) memnun eder.” [İmam Hafız el-Munzirî ]

    “Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız. (Şöyle demeyin:) ‘İnsanlar ihsân ederse biz de ederiz; zulmederlerse biz de zulmederiz.’ Fakat kendinizi şuna iknâ ediniz: İnsanlar ihsân ederse ihsân edersiniz; (fakat) fenâlık ederlerse, siz yine de zulmetmeyiniz.” [Tirmizî]

    “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.” [Buhârî, Müslim]

    “Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük etmeyip iyilikte bulunmaktır.” [Tirmizî]

    “Rasûlullah’dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu: “Ağız ve avret yeri!” buyurdular. En çok neyin insanları cennete soktuğundan sordular: “Allah’a takvâ ve güzel ahlâk!” buyurdular.” [Tirmizî]

    “Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir.” [Tirmizî, İbn Mâce]

    “Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiyi kesinlikle sevmez.” [Tirmizîi, Kitabu’l Birri Ve’s Sıla]

    “Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.” [Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce]

    “Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini Allah için men ederse, imanı kemâle erer.” [Ebû Dâvud, Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme]

    Akıllı, nefsine uymaz, ibâdetlerini yapar, ahmak olan da nefsine
    uyar, günah işler sonra Allah affeder diye ümitlenir. [Tirmizî]

    “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” (Hz. Ali)

    “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” (İmam Gazali)

    “Ahmağa verilecek en güzel cevap sükuttur.” (İbni Hibbân)

  83. 83 bülent 21 Mayıs 2008, 12:58

    Adnan bey, Allah razı olsun… Bilimsel konularla adeta kararmaya yüz tutan içimizi; ayet, hadis ve sözlerle aydınlattınız… Araç, amaç edinilmemeli! Bilim araçsa; yeteri kadarı alınmalı, ayrıntıya dalınmamalı, zaman ve enerjimiz israf edilmemeli!

    Dini, tasavvufi bir sitede, bu kadar bilimsel yoruma ne hacet var! Hiç birimizin niyeti, bilimsel alanda prof. olmak değil. Yüzeysel bir bilimsel bilgi, dinimizin gerçeklerini bilimsel olarak ispatlamaya yetiyor zaten. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Amacımız din olsun, bilim değil! Bilim amacı güdenler, yorumlarını bilimsel sitelere yapsınlar.

    Bizim Yunus’un dediği gibi:

    İlim ilim bilmektir!
    İlim KENDİN bilmektir!
    Sen KENDİNi bilmezsen,
    Bu nice emektir?!

    Selam…

  84. 84 özde 21 Mayıs 2008, 1:33

    Sevgili dostlar,

    Mevlana Celaleddin Rumii (k.s.) Mesnevi’de şöyle der;
    “Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler…
    Gümüşün dışı ak ve berraksa da, el ve elbise ondan katran gibi bir hale gelir.”

    “(Hani şu yok olma teorin gibi)” diye ifade edilen konunun içeriği yanlış anlamalara meydan vermemek için aşağıda net bir şekilde ifade edilmiştir;

    “Tasavvuf ilmiyle tanışıp, Mutmainne nefs düzeyine gelmeden ölen her kişi ilelebet yok olacaktır, çünkü varoluş bilincini koruyabileceği bir ruhu yoktur.” Bunu da daha önce açıklanan; “Bebek ana karnında 120. güne geldiğinde aldığı etkilerle beyin ruh üretmeye başlar” gibi izahları sözde tevil ederek değiştirip, “Bu anlatım semboliktir, kişi ancak velayete erdiği Mutmainne düzeyine geldiğinde ruh üretmeye başlar. O sebeple bu düzeye gelmeyen kişilerdeki varoluş bilinci sadece beyinde üretilen düşüncelerden ibaret kalacağı için (yükleyeceği ruhu da olmadığından), kişi ölüp beyni çürüdüğünde bu kimse de sonsuza dek yok olur. Bu kimseler için cennet de cehennem de ödül de ceza da sadece dünyadadır, sonrasında yok olurlar.”

    Sn “AHHA” sizinle, bazı Yorumsuz Blog izleyicileri arasına çekilen setin sebebi, şu akıl almaz teori, pardon İDDİANIZ “(Hani şu yok olma teorin gibi)” olduğunun farkında değil misiniz?… “Hüküm verme, müşahede etme ehliyetim yok” diyor(sun)uz, sonra da, sonuçlarını tahmin bile edemeyeceğiniz, “İmanın şartları” ve “evliyaullahın öğretisi” ile çelişen böyle bir iddiayı (Hani şu yok olma teorin gibi) ortaya atıyor(sun)uz.

    Gerçekten bu iddianın vebali çok büyük..

    Kıldan ince, kılıçtan keskin, EGO hilelerini fark ederken, neden ?.. bu koskocaman VEBAL altında girdiğimizi fark etmiyor(sun)uz.. Bu konu çok, AMA çok önemli!..
    Tüm bu platformda yapılan yorumların ANA mesnedi bu konu, bu fikirler, bu iddialar.. “(Hani şu yok olma teorin gibi)” Hani neredeyse AH!.. dedirtiyor insana; nerede?.. ne zaman?.. Nasıl?.. fark edecek HA!.. diyerek dua ediyoruz, yaratana, sn.. “AHHA”..

    “(Hani şu yok olma teorin gibi) Teorimi destekleyen olgulara (diğer başlık altında) cevap verirseniz vazgeçerim.”

    “Şu kesinlikle bilinmektedir ki; İman edilmesi gereken sadece Kur’ân ve Hz. Rasulullah’ın bildirdikleridir. Bunun dışında kim ne derse desin, kendi düşüncelerini söylüyordur, Allah kelâmı vahyi değil.. Bu sebeple kabul etmek veya inanmak zorunluluğu da yoktur..”

    Vazgeç dostum, vazgeç.. Kesin bilmediğin bir hususta iddia etmekten vazgeç.. de köprüler kalksın… Allah’tan cümlemize bu tür yanlış fikirleri fark ettirmesini diliyorum.

    Bilimsel verilerin bu platformda gündeme gelip tartışılması aslında çok iyi oldu.

    Neden mi?

    Maalesef, (sanırım ekseriyetimiz) bilimsel gelişmeler konusunda yeterli bilgi sahibi olmadığımızı (olanları tenzih ederim) ve bu eksiğimizi gidermenin yollarını şimdiden aramaya başlamamız gerektiğini fark ettik… Bu da “yenilenmek” için şart… diyor ehli…

    “Her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.” (12/76)

    Her şeyi hakkıyla bilen de sadece Allah’tır.

    Sevgi ve saygılarımla…

  85. 85 AHHA 21 Mayıs 2008, 6:20

    Sevgideğer Candaşlar,

    Şahsen bilinç içeriğime göz atmak için Bilincime AYNA olduğunu düşündüğüm PC’me ve çevreme bir göz atarım. Anti virüs koruma kalkanımı çalıştırırım, virüs bulursa kendimi kontrol etmem gerektiğini düşünürüm. Rahatsız etmeyeceğimi umarak dün gece yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum :=).

    Dün gece -son mesajımı- yolladıktan sonra bir şeyler atıştırmak maksadıyla tasavvuf-bilim dedikodusu :=) yaptığımız arkadaşımla beraber kantine inmiştik. Yurdun yolu üzerinde çok sayıda böceği, çöp kutularından taşıp çevreye yayılmış çöpleri görünce arkadaşımla birbirimize şaşkın bakışlarla bakıp Bilinç içeriğimizde yanlış bir şeyler olduğunu sezdik. Ayak bastığımız her yerde “böcekler cirit” atıyordu. Bilincimizin içeriği dünya RüyaMızda böcekler, her yere dağılmış çöpler olarak suret almıştı sanki (bu arada PC’mde de virüs değil, ama 12 tane orta düzeyde tehlikeye sahip Trojan (=Truva atı) çıktı).

    Kantinden değil de yurdun arkasındaki büfede yiyelim diye kararlaştırıp böcekli yollardan geçip oraya varınca yine şaşırtıcı bir olayla karşılaştık. Dükkân sahibi bizim yurttan olduğu belli birkaç arkadaşla beraber gecenin 1’inde dükkânın “pislenmiş camlarını temizlemeye” çalışıyordu :=). Hizmet edemeyeceklerini anlayınca kantin önündeki Sevgideğer bir abimizden ekmek arası bir şeyler atıştıralım bari dedik. Fakat ondan da daha önceden karşılaşmadığımız ters bir tutumuyla karşılaştık. Allah Allah, bütün bunlar neden böyle üst üste geldi?

    Neyse, RüyaMı doğru yorumladığımı :=) bugün Sevgideğerli Feray, Adnan ve Zekeriya’nın paylaşımlarıyla, hatırlattıklarıyla da teyit ettim.

    Defalarca okudum, zikrettim, düşündüm şu cümlelerinizi.

    “Paylaşım, bilgilendirme ve benzer bahanelerin arkasına sığınmaksızın ***haksız duruma düşmek pahasına susabilmek***, nefsi en iyi terbiye eden mücadele yöntemidir.”


    “Satırlara döktüğümüz duygulardan ***doğacak manalardan*** sorumlu tutulacağınızı bilmenizi size açıklamayı uygun görüyorum.”

    “Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk verileceğine”

    Bu gerçekleri hepimizin bilmesine rağmen o mesajımın “cevap vermeden duramama” böceğini içerdiğini fark edebilmeme vesile olduğunuz için Allah razı olsun diyorum, çok teşekkür ederim efendim.

    ***

    Sevgideğer Paris,

    Özür dileyerek, yeni tartışmalar çıkmasın diye sorularınıza cevap vermeme hakkını kullanabilir miyim :=) ?

    ***

    Sevgideğerli Özde,

    Son olarak size de “evliyaullah öğretileri” ile ilgili bir cevap yazmıştım, fakat aniden elektrikler gitti. Sanırım yazmamam gerekiyormuş :=). “Yok olma konusunda” ilmi noktada kâni olduğumu, ayrıca “Mutmainne” değil de, “mülhime” demiştim diyerek artık daha fazla da rahatsızlık vermeden hoşça&dostça kalın diyorum ;=).

    Rahatsızlık verdiğim için tekrar özür dilerim.

    Sevgiyle..

  86. 86 infinity 21 Mayıs 2008, 8:44

    Dostlar:)

    Ben doğdum doğalı en uzun süreli tanıdığım insan annemdir, ama ne gariptir şu gün olmuş hala onu gerçekten tanıyabildim mi diye hala soruyorum kendime:)

    Şimdi bizler bu sitede daha dün, bugün olmamış, birbirimizi tanımadan enteresan diyaloglara girişmişiz :)) suçlamalarda bulunuyoruz, falan filan…

    Bir mesaj yazıp, kimler ne cevap verdi diye üç, dört kere siteye giriyoruz:)

    Herşeyi geçin, mimikler olmadan burada yazılanlar anlatılanlar gerçekten çok yanlış anlaşılmalara sebep olabilir, neyse…

    Üstadın dediği gibi baraj patlamak üzere bizler neleri tartışıyoruz… Böyle derin düşünmektense; bugünü dikkate alıp umursamadığım kimlerin kalbini kırdım diye düşünsek, illa derinlerde mi yüzmek gerekiyor, daha latif daha sakin olsak.

    Bir parça aklımızla Allah’ın sonsuz okyanusunu bilmek imkansız, O halde neyin yarışındayız.

    İlim yoluyla ilerlenir evet ama sevgi, aşk olmadan yürüdüğün yolun ne anlamı var.

    Bu siteden kimler kırılıp gitmedi ki…
    Üzülmediniz mi, paylaşılan güzel şeyler vardı. Soruyorum gündelik yaşamınızda kaç kişi bulabiliyorsunuz bu tip şeyleri konuşabilip, paylaşabilecek…

    Bazı tipler vardır; buna kendim de dahil; mikrofonu bulunca uzun uzun konuşup can sıkan… Yazılarımız kendimizi değil cümleyi ilgilendirsin ve kısa olsun lütfen…

    Son olarak bir soru, diyelim sen kendini sonsuz yaşamda rahata ulaştırdın ilminle amelinle… Ya diğerleri ?

  87. 87 özde 21 Mayıs 2008, 11:37

    Sevgili dostlar,

    Samimiyetle itiraf edeyim ki bu konunun kişisel bir boyutu olmayıp tamamen ortaya atılan “akılalmaz” iddialarla ilgilidir. Bu böyle biline…

    Bizleri de zanda bırakmamak için Lütfen o “Yok olma konusunda” ilmi noktada kâni olduğunuz ve yazıpta silinen “evliyaullah öğretileri” ile ilgili bilgileri burada bi zahmet paylaşalım da bu konu artık burada kapansın…

    Yoksa bu kadar önemli bir konuda, tam konunun ÖZÜnün açıklığa kavuşacağı bir noktada, ortaya koyduğunuz böyle bi mazeret (“…bir cevap yazmıştım, fakat aniden elektrikler gitti. Sanırım yazmamam gerekiyormuş :=).”), AKIL sahiplerince asla geçerli olmayacaktır…

    Sevgi ve saygılarımla…
    Güvenik kodu: rüyaa

    NOT: Bu yazıyı hazırlarken iki kere elektrikler kesildi ve bizim külüstür (Bilgisayar) 4-5 kez kitlendi…

  88. 88 Kamil Hudai 22 Mayıs 2008, 12:17

    Yazışmaları uzun zamandır takip ediyorum ve uslup dolayısıyla dahil olmak istemiyorum…

    “AHHA” arkadaşım sizi düşünsel zenginliğiniz dolayısıyla takdir ediyorum…
    Ve bu bağlamda faydalanmak adına BİLİM + Tasavvuf içerikli yazılarınızın devamını UMUYORUM…
    İtikat noktalarında ise daha dikkatli ve ileride değişebilecek düşüncelerinizi uzun yıllar aynı kanaati taşımadan veyahut daha hızlı olmasını isterseniz bu konuda güvendiğiniz insanlara danışmadan paylaşmamanızın sizin bu konuda ilerde ÜZÜNTÜ yaşamamanıza vesile olacağını düşünüyorum…
    ACİZANE…

    Şimdi “evliyaullah öğretileri” cümlesi ile üstü örtülü bir ONAY vermeniz dolayısıyla İSTEMEDEN DE OLSA düşünsel zenginlik olmak noktasından kimi arkadaşları tereddütte bırakabileceğiniz ihtimaline karşı şunu herkese hatırlatmak istiyorum..
    Eğer evliyaullah öğretilerinden bunu çıkartıyorum deseniz bunu yazmama gerek olmayabilirdi…
    Yani bu yazıyı sizi ikna için değil hatta arkadaşları ikna için de değil sadece sizin bu konudaki düşüncelerinizin yanında akıllarında bulunması gerektiğine inandığım için yazıyorum…

    Tasavvuf EGO””””””nun en sevmediği şeyi BİRİMSELLİK HİSSİNİ YOK ETMEYİ HEDEF ALIR en tabanda!
    Yani tasavvuf EGOyu sonsuza dek yaşatma sanatı değildir…
    Dolayısıyla EĞER Mülhime veya Mutmainne nefs mertebesinden önceki bilinç düzeyleri için bir yok oluş sözkonusu dersek bu durumda bu YOK oluş o düzeydeki bilinçlerin TASAVVUFUN ana gayesinin de ötesine geçtiğini EGO için korkunç gelen oysa TASAVVUFİ açıdan MUHTEŞEM bir NİMETE kavuştuğunu tam ve mutlak ÖZ haline geri döndüğünü ifade etmiş oluruz…
    Özetle birimsel varlığını kaybetmek isteMeyen biri için YOK OLMAK korkunç bir İFADEDİR!!! Fakat İLK HEDEFİ EGOsunu yok etmek VARLIĞINDAN GEÇMEK olan için gerçekte bu ulaşması benim bildiğim kadarıyla İMKANSIZ bir NİMETTİR…

    Ki bu durumda Tasavvuf ehli ÖZünde sonsuzluk olan birimsel bir VARLIK OLMA MÜCADELESİ vermektedir gibi algılanır ki asıl bu yanlış bir kanaattir…

    Nitekim;
    NEBE SÛRESİ – 40
    Doğrusu biz sizi yakın bir azab ile (bu gerçekten perdeli yaşamanız dolayısıyla şu an içinde bulunduğunuz azab hali için) uyardık (her an ölüm size yakın; arınma ve takva çalışmaları yapmadan ölürseniz ya?) !… O gün kişi ellerinin (kendine) ne takdim ettiğine (ne hazırladığına) bakar ve kafir olan (gerçeği reddeden mahrum) şöyle der “keşke toprak olsaydım”!.

    Abdullah b. Amr, Ebu Hureyre ve Süfyan es-Sevri, kıyamet gününde Al­lahın, bütün varlıkları diriltip bir araya getireceği ve onların birbirlerinden hak­larını aldıktan sonra hayvanlara “Toprak olun” diyeceğini, işte o zaman kâfirlerin “Keşke biz de toprak olsaydık.” diyeceklerini söylemişlerdir.

    Selam Üzerinize Olsun

  89. 89 filiz54(sad)-45 22 Mayıs 2008, 12:44

    İddia sahiplerinin (ben, ben…) dikkatine:

    Sâd Suresi:
    1-) Saaad, vel Kur’âni zizZikr;
    Sad… Zikir sahibi Kur’an’a kasem ederim.

    Not: “Sad” harfinin te’vili için Abdullah İ. Abbas r.a. şöyle işaret buyurur: “Sad”, Mekke’de bir deniz (başka bir rivayette, DAĞ) idi ve Rahman’ın Arşı O’nun üzerinde idi; ki o vakt ne gece vardı ve ne de gündüz???.

    2-) Belilleziyne keferu fiy ızzetin ve şikak;
    Bilakis o kafir olanlar izzet (aslında zillet olan birimselliklerinde bir üstünlük ve izzet vehmederler) ve şıkak (ayrılık, muhalefet, taassub, hakikatından kopukluk, realiteye uyumsuzluk) içindedirler.

    3-) Kem ehlekna min kablihim min karnin fenadev ve late hıyne menas;
    Onlardan önce nice nesiller helak ettik de (onlar) nida/feryad ettiler… Fakat vakit kurtuluş vakti değildi (iş işten geçmişti).
    4-…
    5-….
    ***

    Ayrıca sûrede: Hz. Davud’un halifeliği, hükmü ve rüku’su; Hz. Süleymanın mülkü, Hz. Eyyub’un sabrı, Hz. İbrahiym-Hz. İshak ve Hz. Ya’kub’un seçkinlik ve ıstıfaları, Hz. İsmail-Hz. Elyesa’ ve Hz. ZülKüfl’ün seçilmişlikleri, Adn Cennetleri, Merhaba sırrı, Beşer’in yaratılışı-Adem-İblis konuları, mütekellifliğin (olmayan bir vasıfta görünmek, gücünü aşan bir işi iddia etmek) zemmi(yerilmesi), Kur’an’ın haberlerinin zamanla ortaya çıkacağı ve bilinilip tasdik edileceği,… gibi bir çok önemli konu açıklanmıştır…
    ***

    Nida: Keriym olana Selam, Hak dostuna Hakikatle cevap verene Selam.

    İddia da bulunmamak için gerçekten yeni yeni önemini keşf ettiğim okunası ayetleri ihmal etmeyelim. Sıralamasına ulaşmak gerçekleşirse ne âlâ.
    Nida: Sad:41 -Mü’minun 97-98 -Saffat:7

    ***

    Hz. Ali(a.s) şöyle buyurmuştur: Hidayetten sonra dalalete düşmekten Allah’a sığınırız.
    *

    Teşekkür etmeyi gerçekten bilmek istiyor insan.
    Nasıl teşekkür edilir?

  90. 90 Osman 22 Mayıs 2008, 3:46

    Nihayet Sn. Kamil Hüdai!!! Bunca yıldır nerelerdeydiniz? Bunların “evliyaullah öğretileri” olduğu iddiası yeni değildi ki?
    “İSTEMEDEN DE OLSA düşünsel zenginlik olmak noktasından kimi arkadaşları tereddütte bırakabileceğiniz ihtimaline karşı şunu herkese hatırlatmak istiyorum” demekte biraz geç kalınmadı mı sizce? Ama bu da bir şeydir, şükür Allah’a!

  91. 91 uzaklardan bir gizem 22 Mayıs 2008, 4:06

    B.

    Sevgi-li AHHA’ya,

    Peki nedir Tasavvufun Tasasinda olmayanlarin yaptiklari? Sinirlenmemek, kirilmamak, darilmamak ve uzulmemek… Bakiniz, Resulallah -SAV- hayatina! Son nefesine kadar insanliga kapisini kapatmis mi? Onun izinden yuruyen diger buyuklerimize bakin. Hangi biri, kendine yapilan zulmu, haksizligi kisisel addedip uzulmus, darilmis? Hangi biri kapisini kapatmis? Hazreti Geylani, ikinci kez gidebilmis mi o collere, izin verilmis mi kendilerine?

    Yapmayin bize bunu. Herkes o kadar cok “nefs savaslari”na takiliyor ki, bazen resmin genelini kaciriyoruz. Digerlerini begenmemekten, kendimize bayilir hale geliyoruz. Sonucta da hata ustune hata yapiyoruz. Ama Buyuklerin gorevi susmak, kendi kosesine mi cekilmek, biz boyle hatalar yaparken acaba?

    Sizin gayet iyi bildiginiz bazi seyleri, hatirlatmak haddimiz elbette degil, terbiyesizlik de yapmayalim ama

    “Şahsen bilinç içeriğime göz atmak için Bilincime AYNA olduğunu düşündüğüm PC’me ve çevreme bir göz atarım.” dediginiz icin yazmazsak kendimizi mutsuz hissedecegimiz icin yazdik. Buyurunuz tekrar okuyunuz, hatirlayiniz: MÜ’MİN…

    Bilmem ayna konusunda anlasabildik mi?

    En kisa zamanda yorumlariniza/yazilariniza/mesajlariniza kavusabilmek dilegiyle…

  92. 92 Kamil Hüdai 22 Mayıs 2008, 4:45

    Lütfen “AHHA” arkadaşımızın hakkını verelim…

    Pek çoğumuzun kafasında soru işaretleri oluşturması, üretkenliği ve bu sayede hepimizi düşünsel olarak dinç tutması çok değerli…

    Elbette bu üretkenliğini daha dikkatli ve kontrol altında tutarak sunarsa hepimize ve kendine çok daha fazla faydası olacağını düşünüyorum…

    Örneğin yazısında ki maalesef pek üzerine konuşulmadığını gördüğüm “ben” ve “BEN” ile parçacık ve dalga ikilemini bağlayışında bize faydalı düşünce ufukları açılabilir…

    Kısaca doğruysa kabullenmek değil, faydalı olanı ayıklamak ve almak üzere bir bakışa yoğunlaşalım, beynimizi yoralım

    Lütfen hepimizin düşüncelerini bu bakış açısıyla okuyalım…
    HATTA KENDİ İÇİMİZE DOĞAN DÜŞÜNCELERE DE BU BAKIŞ AÇISIYLA YAKLAŞALIM!
    Çünkü hangi frekanstan yayın aldığımızı tam olarak kestirmemiz YETERLİ ARINMA gerçekleşmeden mümkün değil… Sünnetullah…
    Yoksa kabul edilesi, sonra idrak edilesi REFERANS, KAYNAK zaten belli!!!

    Selam Üzerinize Olsun

  93. 93 arastirici 22 Mayıs 2008, 5:47

    Sizlerle aklimda kaldigi kadariyla, bir seyi paylasmak istiyorum.
    Zaman icinde gorebildigim kadariyla 4 isim adi altinda isaret edilen bir tek;
    NEFS, EGO, RUH ve ELECTROMANYETIK BEDEN.

    Tek olan, 4 degisik sekilde isimlendirilmis. Bu tek, hem uygun olan, hem de uygun olmayan davranislar araciligi ile Gunah ve Sevap adi altinda enerjilerle yukleniyor.
    Eskiler de zaten isaret etmisler, NEFSinizi terbiye edin vb. nasihatlerle. Öldurun dememisler.
    NEFSini – ELectromanyetik bedenini oldurursen(kill) zaten tumden oluyorsun.(dead).
    Namazin sonunda saga ve sola selam veriyoruz biz ortadayiz. Tek in her iki yonunu selamlamasi gibi. Tek her iki gucunde etkisine gore degisik enerjileri yansitiyor.

    Resulallah-S.A.V. efendimize sormuslar; nasil seytanizi oldurdunuz diye, cevaben onlara, ben onu musluman yaptim, demis.

    Kalbimizin su dunyada attigi her an NEFSimizi oldurmek diye bir konunun bile gecerli olmadigi bir ortamda onunla iyiliklerimizin daha fazla agir bastigi bir ortamda yasayabilme dilegiyle, irade kuvvetimiz yeterse onu musluman-tam teslimiyet, Allaha ve son Nebisinin ogretilerine ve ahlakina- yaparak son nefesimizi verebilmeyi nasip etmis olsun cumlemize, CENAB-I HAK. Amin.

  94. 94 Kamil Hudai 22 Mayıs 2008, 6:29

    Sn. Osman yeni katıldım, yeni okuyorum, yeni yazıyorum…
    Amaç daha iyi bilenden faydalanmak, henüz GÖRECE daha az bilen kimse faydaya vesile olmak…
    Hepimizin hayattaki konumu bu ikiden biri olmalı…
    Denk bilginin sohbeti kimseye fayda etmez…

    Doğrular Allah`tan, hatalarıM affola…

  95. 95 uzaklardan bir gizem 22 Mayıs 2008, 6:54

    B.

    Arastirmaci Dost,

    Amin…

  96. 96 Yunus 23 Mayıs 2008, 12:34

    “Lütfen “AHHA” arkadaşımızın hakkını verelim…”

    Hangi konuda? “Yok olma teorisini” okudunuz mu bilmiyorum. Bilimsel yaklaşımlarının sonu bu noktaya taşımış arkadaşımızı.. İnsanın sempati duyduğu bilime bakışını bile soğuturcasına bir yaklaşım bu.. Sempatiyi antipatiye çeviren bir yaklaşımın hakkının verilmesi gerektiği ile ilgili değerlendirmenizi pek anlayamadım?

    “Pek çoğumuzun kafasında soru işaretleri oluşturması, üretkenliği ve bu sayede hepimizi düşünsel olarak dinç tutması çok değerli…”

    Pek çoğumuzun kafasında soru işaretleri oluşturmadı, imanı zayıf olan pek azımızın ve özellikle de kendi gibi heyecanlı genç beyinlerin kafasında soru işaretleri oluşturdu. Üretkenlikten söz etmişken, cinlerde de hakim özellik olan zekanın da çok üretken olduğunu, ama ürettiklerinin bir faydası olmadığını da belirtmek gerekir. Üretkenlik saldım çayıra mevlam kayıra şeklinde olursa, istenmeyen frekanslara da açıyor insanı.. Bunu siz de belirtmişsiniz zaten..

    “Elbette bu üretkenliğini daha dikkatli ve kontrol altında tutarak sunarsa hepimize ve kendine çok daha fazla faydası olacağını düşünüyorum…”

    Niyet hayır, akıbet hayır demiş atalarımız. […], kendi beşeri aklının ve hevasının peşine düşen birinden ne fayda görür Müslümanlar? Kuran’nın pek çok ayetinde bu anlayıştaki kişiler yerilir ve onlara uyulmaması söylenir. İlk defa sizinki gibi bir bakış açısına rastlıyorum. Hayret verici bir yorum!

    “Örneğin yazısında ki maalesef pek üzerine konuşulmadığını gördüğüm “ben” ve “BEN” ile parçacık ve dalga ikilemini bağlayışında bize faydalı düşünce ufukları açılabilir…”

    Çok özür dileyerek belirtmeliyim ki bu konu kabak tadı verdi artık.. Madde diye bir şey olmadığını bilim de kabul etti, biz de kabul ettik. Fakat anlayamadığım nokta şu: Sizce gözümüzle açıkça bu gerçeği müşahade etmediğimiz sürece, en ince ayrıntısına kadar gördüklerimizin aslında bir madde değil de dalga (hayal) olduğu hakkında bilimsel açıklamalar yapılsa bile sonuç ne olur? İçimizde her şeyin bir hayal olmadığına inanmayan yok ki kanıtlamak için bu kadar emek ve zaman harcanıyor? Neden bu kadar ayrıntı ve bu kadar detay? Kişi her şeyin bir hayal olduğunu bizzat gözüyle, Matrix filmindeki Neo’nun gördüğü yeşil renkli 01 kodları benzeri O nuru (dalga evreni- hologramı) görmeden, bu imanı ikan olur mu sizce?

    Lütfen biraz gerçekçi olalım. Eğer daha fazla ayrıntı bilmemiz, bu gerçeği açıkça görüş ve idrak oluşturmaya yetecekse ne ala! Ama yetmeyecekse, o halde bu kadar ayrıntıya girmenin ve zihinleri yormanın mantığı ne?
    Tasavvufa adım atan Müslümanların zaten inandığı bir şeye bilimin katkısı ne olur sizce, gereksiz teferruatla beyinleri doldurmaktan başka? Belki sadece inanmayan birine anlatırken faydalanabilir, o kadar. Çünkü bilim ancak tasavvufun bildirdiği gerçeklere inanmayanlar için güzel bir referanstır bana göre..
    Zaten inanıp tasavvufla ilgilenmeye başlayanlar için ise, bilimsel ayrıntılar yerine nefsi nasıl tezkiye ederiz, nasıl bir çalışma neticesinde bu gerçeği bizaat görme noktasına geliriz, bunun üzerinde durulsa daha iyi değil mi?
    Bile bile bilmekten bilgiç olduk. Egolarımız bilmekten öyle şişti ki adeta patlamak üzere.. Bu kadar şişen egolarla o dediğiniz gerçekleri sonsuza dek göremeyeceğiz gibime geliyor. İdrakına varamadığım bilgilerin hamalı olsam ne olacak? Sadece bir başkasına anlatırken faydası olur. kendine hayrı olmayan, başkasına hayır olsa ne olur? Biz tasavvufu kabul eden kişilerin sayısını mı arttırmaya çalışıyoruz, yoksa tasavvuf ilminden faydalanmaya mı çalışıyoruz?

    “Çünkü hangi frekanstan yayın aldığımızı tam olarak kestirmemiz YETERLİ ARINMA gerçekleşmeden mümkün değil… Sünnetullah…”

    Bakın siz de hem fikirsiniz bu konuda.. YETERLİ ARINMA bilmekle olmuyor, çabayla, gayretle, mücahede etmekle oluyor. Bu bağlamda bir sözü olan varsa, çok daha işe yarar, durum onu gösteriyor.

  97. 97 Zekeriya BAĞCI 23 Mayıs 2008, 2:10

    SEVGİLİ SUFİLER;

    (kendisini bu ilmin içinde bilerek veya bilmeyerek bulmuş kardeşlerim ve ağabeylerim.)
    CUMANIZ MUBAREK OLSUN, SEVGİYLE KALIN.

    Kimseye bir şey anlatma derdinde değilim YORGUNUM, KIRILMIŞIM, DARMADAĞINIM ancak; bu yolun özelliğinden dolayı Celal ve Cemal Nurları bir arada olmazsa olmaz, bu bir gerçekliktir. Biri diğerini yaşatmak içindir.
    Fazla da haddi aşmak istemiyorum değerli üstadlar varken ama onlardan özür dileyerek zuhuratın böyle olması sebebiyle bir açılım yapar diyerekten yazıyorum…

    Bu yolda yapılan bütün ibadetler diyelim kısaca, kişinin kendi hakikatını bilmesi içindir. Dolasıyla kişiyi hakikatından ne perdeliyorsa birimselliğe dönük bir yaşam ya da bedene dönük bir yaşam diyelim anlatım sadetinde, o yönde arınması için sebepler halk edilir, kişinin bu sebepleri de kişinin kendi VEHMİNden meydana gelir ki, bu çok yakıcı birşeydir. Eğer yaptığımız çalışmalarla takdir olunan yere bilinç olarak gelemediysek olaylarla adeta kulağından tutup zorla istesen de istemesen de seni bir güzel arındırırlar, sen acı duyduk sıra, acıyan yere adeta parmak basarlar acını artırırlar. Sen sanırsın ki beni cehennem için yarattı, bu da senin kendi boyutsallığından sana fısıldanır. Bu sefer acın mutsuzluğa dönüşür. (Buraya kadar belli bir bilince ait)

    BAŞKA BİR BİLİNÇ

    Yazılanlara yorum katmak ayrı şey, fikrin doğruluğu ayrı şey, kabulu ayrı şey, buradaki bilinçlerin hepsinin aynı olamaması da başka bir şeydir. İlham yollu alınan bilgiler var, bunlara safi kişisel yorum katanlar, gelen bilginin geldiği yerdeki güzelliğini yansıtırlarsa bundan herkes sebeplenecektir.
    Suçlama yapmak niyetinde değilim, şayet suçlarsam kendi BASİR’etsizliğim olacak; suçlamadan bir şey sunmak istiyorum..
    Manalar birbirini örtmeye başlarsa sebeplenişimiz o ölçüde azalmış olacak, sadece bir tavsiye olsun hükmünde diyeceğim şu;
    Lütfen yazılan yorumları ve yazıları incelerken, okurken, ben biliyorumu bırakarak ve tüm şartlanmaları bir kenara bırakarak okuyalım. Bu ilim bize şefaatin ulaştığının işaretidir. Kimse cebine mal etmesin, mal edenin muhatabı Malikel Mülk olacaktır. Bu yazdıklarımın bile bana perde teşkil ettiğini bilmek ve bunun getirdiği yanmayı sizlere anlatamam.

    YA BUNA NE DEMELİ?

    Bazan düşündüğünüz olmuştur; ben evrende nerdeyim, hangi hükümdeyim, ha bir eksik ha bir fazla bu kadar değersizken biz ilham yollu aldığımız bilgilere de BENİ koyup ve doğruluğunu kendi boyutsallığımızda olduğunu farkına varmadan diğeri deyip, perdeli olduğumuz aslı HU olana onun ilmiyle O’na caka sattığımızı görelim.
    Bugün Cuma, Rabbimin bildirdikleri ile cumanın farzını kılarken ağlamamak ve bizi bağışla deyip yalvarıp yakarmamak için zor tuttum kendimi.
    Burada ne oyun oynanıyor ne de fikir cimnastiği yapılıyor..
    Ey akıl sahipleri sende Halık olarak halk ettiğin şeylerin evrende oluşturduğu manaları fiilleri düşün, ne yapıyorsun baksana ne oluyor? AZİZ olan Allah’tır elbet ama hangi manaları ile kim koyuyor ortaya görün anlayın sevdiğim insanlar.
    Buraya kadar ki bu gerçeklik beni fazlasıyla düşündürüyor!…
    Bağışlanma diliyorsak bağışlamaktan başka çaremiz yok.
    Unutmayalım kainatta yerimiz belli (bir eksik- bir fazla) hiç hükmündedir.

  98. 98 format anlayışı ile gelen varlık bilinci 23 Mayıs 2008, 2:26

    Format atmak istediğimde bazı bilgileri sanal bölümler yarattığımız format atmayacağımız alanlara taşırken, o bilgilerden sonra faydalanabilirim düşüncesi tam formatı engelliyor mu bilmiyorum. Örneğin ben resimlerimi, müziklerimi ve belgelerimi hep saklarım biriktiririm. Şimdi niyetime bakıyorum bunları saklamamda ki, ya hatırası vardır, ya çok hoşuma gidiyordur, ya da paylaşmak istediğim kişiye vereceğim mesaja yaklaştıran yardımcılarımdır belge veya yazılar. Niyetin de niyetine giriyorum kendime pay çıkarma kısımları ve geriye ne kalıyor diye baktığımda hedefe hizmet edenleri ve etmeyenleri detaylandırmaya iniyorum bu sefer… Tüm bu detaylanmalar ile format olayının amacına hizmet ettiğimi düşünsem de herşeye yeniden başlangıç için eskilerimle yenilenme ihtiyacı görüyorum. Aslında bu yaklaşım bile yokluk değil varlık var anlayışını simgeliyor. Kim soktuysa aklıma bu yokluğu diye tam suçlamaya girişecekken hayıflanıyorum birden hoopp suçlu arama kısmına girme artık diye, merhabayı kesiyorum bu ikilik görüşünde…

    Var olan sadece Allah buna yoğunlaşmak istiyorum.. Bunca zaman yanılttığım yokluk var sanışlarıma ve sunuşlarıma hüzünlenerek.. Neyse.. Yani tam bir formatı göze alamıyorum. Bir şeylere tutunma isteği nereden kaynaklanıyor diye düşünürken, yine format olayını isteyerek veya istemeyerek geciktiriyorum. Her format verimden düşürüyor, belli bir format sınırı da var bunu da hesaba katmalıyım…

  99. 99 Aklı Yetmez 23 Mayıs 2008, 2:53

    Bir itirafta bulunmak istiyorum. AHHA arkadaşımızın [] kendi ürettiği fikirleri dayatması ve bunun da alıcı olması nedeniyle, ona dostça (bunu özellikle vurguluyorum) bir ders vermek istemiştim. Bilimsel konularda hepinizin bildiğinden daha fazla bir şey bilmezdim. Ama bir saat kadar bu konuda bir şeyler okudum, sadece bir saat.. Sonra aynanın karşısına geçtiğimde birden kendimi Albert Einstein gibi görmeye başladım. Baya havalı gördüm kendimi, sanırım etki altında kaldım. Bu gibi bilgiler insana acayip bir ahava katıyor yani ister istemez. Artık gazaya hazırdım ve sonra da AHHA’ya bir laf attım. Çünkü genel tabiatını bildiğim için, duramayacak ve cevap verecekti. Kendi kendime dedim ki, çocuk bu konuda çok fazla bilgi toplamış ve zekasından ötürü son derece de hazır cevap olduğundan bilmediklerini de polemik yaparak kapatacak büyük ihtimalle.. Seni burada derleyip toplayıp, ikiye katlar ve bir köşeye bırakır. Ders verilecek gibi de değil, alacak gibi de değil.. Ama ya Allah Bismillah, nasıl olsa Allah yardım eder, oldu da etmezse ben de [] polemik yaparak ve hazır cevaplıkla açığı örterim, dedim. Açık söylemek gerekirse, kesinlikle onun düzeyinde olmayıp sadece bir saatlik bir araştırmaya dayalı bilgi ile üç beş falso dışında pek fena da değildim hani, benim de hakkımı veriniz:-)))

    Arkadaşlar, sadece bir saat baktım, bir saatçik.. Eğer bu konulara bir hafta ayırırsanız, emin olun bilmediğiniz kalmaz.

    Bilim dediğiniz nedir? Elli sene uğraşırlar, sonucu üç satırdır. Siz bilim adamı olmadığınız için, elli sene uğraşmanıza gerek yok, buldukları üç satırı okumanız da üç dakikanızı almaz. Üzerinde düşünmeniz ve eski bilgilerinizle bir potada eritmeniz ise üç saatinizi almaz. Bu kadar da abartmayalım bilimsel yorumlar konusunu..

    Ayrıca, ben bu konuları araştırıp okurken ve sonra bilgi dağarcığımda dizenlediğimde ve sonra AHHA ile tartışırken, bu yeni bilgilerin bana ne kattığını düşündüm. Bir konuda çoğu kişi haklı.. Sadece daha fazla ayrıntı ve bilgi sahibi yaptı beni.. Ama olgunluğuma olgunluk katmadı bu yeni bilgiler. Fakat buradaki tartışma esnasında nefsimin nasıl kontrolden çıktığını görmek bana okuduklarımdan çok daha büyük bir ders oldu. O zaman anladım, Dimyad’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak da varmış işin içinde.. Çünkü insanlar muhatap olduğu kişinin beyin frekansı ile ister istemez etkileşime giriyor ve ne olursa o zaman oluyor.

    Bir saat, sadece bir saatte çok daha uzun süre bu bilgilerle haşır neşir olmuş biriyle tartışacak kadar bilgi sahibi oldum. Gidip bir hafta ayırın ve sizler de birer Albert Einstein olup çıkın. O zaman hiç kimseden bir yardım almaya ihtiyacınız kalmaz. Bence de bu konu fazlaca abartılıyor.

    Bu arada AHHA, aslında temiz kalpli bir gence benziyorsun. Böceklerle ilgili yorumunu okuyup çok güldüm. Yapma be abisi, kendine haksızlık etme.. Ben böcek falan görmedim, hatta sana yazarken şeftali ve fındık yemekle meşguldüm, ama etrafta ne böcek vardı, ne sinek. Oysa nefsime çalıştığım için en az senin kadar manada böceklenmiştim, bana da sana görünenler görünmeliydi, ama görünmedi. Onun için tasalanma, o böceklerin seninle bir alakası yok, sadece rutubetten ve yeterince ilaçlanmadığından..:-) Bilimsel bakış sana bunu söylemeliydi, ama biraz mistik bakmışsın nedense?..:-) yeterince vehim ürettin, daha fazlasını üretme, ama benim gibi sen de hatanı gör yeter.

  100. 100 Kamil Hudai 23 Mayıs 2008, 3:12

    Sn. Yunus bana Allah Rızası için kızdığınızı düşünüyorum… Teşekkür ederim…

    “AHHA” arkadaşımız hakkında da Hüsnü Zan ile bakıyorum.
    Benim de, sizin de, onun da gerçek niyetlerimizi ancak Allah bilir…
    Bu noktadan hareketle değerlendirirseniz bakışımı belki daha anlaşılır olur…

    Dolayısıyla bu noktadan hareket edenin yapamayacağı “sen hatalısın” tavrı yerine varsa DOĞRULUĞUNA İNANDIĞIM BİR İLMİ onun ve herkesin görüşleri önüne sermekten öte bir hakkım olamaz diye düşünüyorum…

    Bu konuların bu kadar detaylandırılmasındaki amaçlardan biri bu konuyu yanan odadan kaçmak kadar gerçekçi algılayabilmemizi sağlayarak HAREKETE geçmeyi sağlamak olabilir…
    Kimi de imanla, aşkla hemen harekete geçer kimi idrakla, Allah kime ne nasip ettiyse oradan yol alır!
    O`na giden Yollar Nefsler adedincedir önlerini kesmeye vesile olmaktan Allah bizi korusun…

    Belki bu bakışım için de kızılacak, garip gelecek ama bir kaç satır da Cinni İlham için yazmak gereği hasıl oldu sanırım…
    Niyet hayır, akıbet hayır demiş atalarımız ama genelde akibetten sonra akibeti ancak Allah bilir…

    Cinlere vb. karşı Uyanık olmak zorundayız..
    Ama bu hiç savaşma evinde(kendine hoş gelen düşünceler içinde) otur anlamında da alınmamalı…
    Yani bir ASKERİN düşmanı yoksa KAHRAMAN olamaz…
    Örneğin Hz. ADEM(A.S.) düşmanı vesile kılınarak yeryüzünde HALİFE yapıldı…
    Yani yolumuz üzerinde Cinni İlhamlar mutlaka var yoksa oturup düşünmek lazım neden yok?
    Acaba bizi dikkate almıyorlar mı yeterince düşünsel üretimimiz mi yok…
    Dolayısıyla UYANIK OLALIM hem korunma dualarıyla tümüyle hüküm altına girmekten korunalım hem de düşünsel referanslarımıza sıkı sıkı bağlı kalarak niyetimizi sağlam tutup düşünmeye devam edelim…

    (“B” Meâli) TEVBE SÛRESİ-87
    Havalif (savaşa katılmayıp geride kalanlar; kadınlar, çocuklar, acizler) ile beraber olmaya (B sırrınca) razı oldular… Kalblerine mühür vuruldu… Artık onlar derinlemesine anlamazlar.

    Selam Üzerinize Olsun

  101. 101 Yunus 23 Mayıs 2008, 4:41

    Alınganlık etmişsiniz Sayın Kamil Hüdai.. Size kızmadım, sadece kişisel fikrimi yazdım. Fikrimi yazmam da Allah rızası içindi, bundan bir an bile şüphe duymayınız. Siz beni tanımazsınız, ben sizi tanımam. “AHHA” kardeşimi de hiç tanımam. Buradaki kimseler de beni tanımaz. Dolayısıyla kişisel bir çıkar hesabı içinde olmam söz konusu olamaz. Sizi bu konuda bütün samimiyetimle temin ederim, müsterih olun lütfen.

    “varsa DOĞRULUĞUNA İNANDIĞIM BİR İLMİ onun ve herkesin görüşleri önüne sermekten öte bir hakkım olamaz diye düşünüyorum.”

    Haklısınız, eleştirmek yerine doğruluğuna inandığımız bir ilmi yazmak fikrinize, katılmamak mümkün değil.. Fakat bu konuda o kadar fazla şey yazıldı ki daha fazla damla koysak taşacak gibi geldi bana.. O nedenle zihinleri biraz dinlendirmekte fayda var düşüncesindeyim.

    “Kimi de imanla, aşkla hemen harekete geçer kimi idrakla, Allah kime ne nasip ettiyse oradan yol alır!
    O`na giden Yollar Nefsler adedincedir önlerini kesmeye vesile olmaktan Allah bizi korusun.”

    AHHA’nın eleştirdiğim tavrı “yok olma teorisi” idi. Bu hangi yolu temsil ediyor veya nasıl bir idraka vesile olur sizce? Batılın önünü kesmekte bir mahsur yok benim açımdan. Bunun dışında gencin önünü kesen de olmadı zaten.

    “Akibetten sonra akibeti ancak Allah bilir”
    , düşüncenize de kesinlikle katılıyorum. Ama buna benim yorumum açısından da bakabilir miyiz acaba?

    Benim bu konuya katkım bundan fazla olamaz, olması da gerekmez. Selam olsun Cuma gününü ihya edenlere…

  102. 102 uzaklardan bir gizem 23 Mayıs 2008, 7:08

    B.

    Akli Yetmez’e,

    Ne cok BEN demissiniz satirlarinizda… Enteresan geldi. Bilim ile ilgili fikirleriniz de enteresan geldi. Hayatimda hicbir yerde, “bir saatte bunlari ogrendik, bir hafta calissak A. Einstein olurduk,” gibi birseye rastlamadim. Kaldi ki Einstein’in sahsi, bendeniz icin bilimadami imaji degildir, ama boyle dusundugunuz icin diger bilimadamlarini da bu sekilde degerlendirdiginizi varsaydim.

    Sasirdigim nokta, siz ne is yapiyorsunuz bilmiyorum ama, birisi gecse karsisiniza sizin mesleginiz/uzmanliginiz varsa onunla ilgili, “bir sey degil 1 hafta calissan en superi olursun” dese, ne dusunurdunuz?
    “AHHA” bilimadamidir, degildir onu bilemem ama yuzyillardir hem Islami hem de diger kaynakli bilimadamlarina biraz haksizlik olmuyor mu bu dediginiz? Onu da gectim, edebiyatcilar da sasirirdi, canim o siir de birsey mi, ben oturur 1 haftada daha iyisini yaparim deseniz. Hani su ustabasi fikrasi vardir ya, ondaki hesap: Bu fiyata 33 yil+15 dakika dahildir demis ya ustabasi!

    Bu arada merak ettim, “AHHA”yi kisisel olarak taniyor musunuz, yoksa onu kendinize hedef almada, Tasavvuf’ta bilmedigimiz bir nokta mi var? cumlenizi temel alarak soruyorum bu soruyu.

    Zira gene hata yapmayalim ama, hicbir tasavvufi kaynakta, ben boyle bir dusunce temeli gormedim, hani varsa bilmedigimiz eksigimizi tamamlayalim derim.

    Yoksa ben ne sizi tanirim, ne de derdim haddimi asmak.

    Hayirli cumalar dilerim.

  103. 103 Feray 23 Mayıs 2008, 10:38

    Sn. Aklı Yetmez, doğaçlama yazılmış olduğu açık olan samimi bir itirafın, tartışmaya nokta koyacak bir içeriğe sahip olması en azından benim açımdan Allah’ın güzel bir hikmeti ve hoş bir cilvesi zannediyorum.
    Sn. Kamil Hüdai’nin de dediği gibi, …. akibetten sonraki akibeti ancak Allah bilir! Bu akıbeti çok yararlı buldum. Çünkü son yorumunuzda böceklerle ilgili yazdığınız bölüm, benim açımdan bu tartışmaya nokta koyacak nitelikte işaretler taşıyor. Yazdıklarınız bana manevi ilimlerin asıl gayesi ile bilimin mukayesesini oldukça sadeleştirerek anlattı. Darılmayın ama aslında konuyu bu kadar uzatmadan da anlatmak istediğinizi anlatabilirmişiniz.

    Bilim maddenin bir dalga-enerji olduğunu açıklayabilir, ama maddenin işaret ettiği manadan haber veremez. Tasavvuf ise, madde ile değil mana ile ilgili bir ilimdir.
    “AHHA” kardeşimiz son yazdıklarınızı bu açıdan ele alabilirse, böcekleri yorumlamak konusunda manevi ilimlerde aradığı manayı bilimde bulamayacağını görebilir, sanıyorum. Çünkü bilim onları sizin dediğiniz gibi, nem, çevre kirliliği veya yetersiz ilaçlama olarak açıklar. Tasavvuf ise, AHHA’nın yaptığı yorumun benzeri bir şekilde açıklar.

    Mana maddenin temeli olduğuna göre, tasavvuf bilimin üzerinde bir noktada değerlendirilmelidir.

    Bilim, inancımızı tasavvufun ilgilendiği mana (bilgi) boyutuna kadar taşıyacak bir araçtır.

    Tasavvuf mu, bilim mi sorusuna kırıcı olmadan ancak bu kadar güzel bir cevap verilebilirdi. Bu lisanı biliyordunuz da neden daha önce bunu kullanmayıp gözlerimizi uzun uzun satırlarla yordunuz? Başkalarına benzemeye çalışmak yerine, kendimiz gibi olmak en güzeli. Çünkü Allah herkesi güzel yaratmıştır.

    “uzaklardan bir gizem”, bir kişinin “ben” zamirini sık kullanıyor olması bir ego işareti değil, dil sorunudur. Türçe konuşuyorsanız, zamirleri atarak konuşamazsınız. Çünkü konuşma mantıksız olur. Egonun belirginliğinin ilmi açıdan işareti biraz daha farklıdır kanımca.

    “Aklı Yetmez”in bilim konusunda söylediklerine başarma azimi için motive etmek denir.
    Amacını da sizin gibi algılamadım. Ama bu da sizin fikrinizdir, saygı duyarım.

  104. 104 Aklı Yetmez 23 Mayıs 2008, 11:51

    “uzaklardan bir gizem”, yorumunu okuduktan sonra hangi gaye ile bu yorumu yapmış olabileceğin üzerinde biraz düşündüm. Çünkü daha önce “AHHA” ile aynı hataya düştüm, bir kez daha aynı hataya düşmek istemiyorum. Niyetinin bana haddimi bildirip mahçup etmek yerine, daha temiz ve güzel bir niyet olduğu hüsn-ü zannından yola çıkarak, sana cevap vermek isterim, soruları bana sorduğun için..

    Yorumsuz Blog tarafından son yorumumun bazı cümleleri makaslandı. Eğer makaslanmasaydı, bu açıklamayı yapmak zorunda kalmayacaktım. Ama kısmet böyle imiş, o zaman yeniden açıklayayım:

    Hiç birimiz bilim adamı değiliz, olmak gibi bir niyetimiz de yok.. Bilimin nimetlerine olan ihtiyacımız işimize yarayan kısmı kadardır ve bunları öğrenmek için de bir hafta yeter dedim ve hala aynı düşüncedeyim. Benim bir saatte öğrendiklerim önceki bilgilerime ek bilgilerdi. Tabii ki bir saatte bilgi alınmaz, bu sebeple bir haftanızı ayırın dedim. Bilim adamlarının elli yıllık çalışmasının sonucunda vardıkları özet bilgi genellikle bir kaç satırdır. Örneğin malum higgs bozonu bir dalga-taneciktir, yılladır arıyorlar. Bulduklarında maddenin temel parçacıklarına bir madde daha eklenecek, bir kitap eklenmeyecek..

    Bu çalışmaları da bilim adamlarını da küçümsemedim. Sadece onların yorularak elde ettikleri ve paylaştıkları sonuç bizler için kolay bir lokma olur dedim.

    Nitekim bir ahçının saatlerce uğraşarak hazırladığı sanat şahaseri bir yemeği aynı emeği harcayarak tüketmeyiz, yarım saatte yemek biter. Yemeği hazırlama ve yemeğin sağladığı fayda uzun sürse de o faydayı elde etmek çok kısa bir süre içinde gerçekleşir. Bu Kuran-ı Kerim için de geçerli değil mi? 23 yılda inmiş bir kitabı, Ramazan ayında bir ayda hatim ediyoruz. Tanıdığım bir hafız ise, bir gün içinde sadece 3-4 saatte hatim ediyor. İniş süresine ve bu süreçte çekilen çilelere bakınca, sadece Arapçasından dahi olsa bu kadar kısa sürede okumak Allah Rasulüne ve O’nu ezberleyen ashabına da haksızlık mı olur? Bir de işin ezberleme kısmı var. Matbaa icat edildi diye, ashabın içinden hafızlara haksızlık mı edilmiş oluyor?

    Daha önce de belirttim, hiç birimiz bilim adamı falan olacak değiliz, evrenin dokusunu anlayacak özet bilgiyi elde etmek için bir hafta zaman ayırmak yeterlidir. Yoksa hepimizin kuantum fizikçisi olup, yıllarca bu konuyla ilgilenmemiz gerekir. Ne yapmamızı tavsiye edersin, sufiliği bırakıp bilim adamı olmaya mı soyunalım? Ben sadece bu sitede birileri bize kuantum fiziğini anlatsın da öğrenelim diye beklemeye gerek yok, bu konuyu özetle anlatan bir kaç kitaba bir hafta ayıralım ve işi bitirelim dedim. Bunun nesi size çirkin göründü anlayamadım. Bunu söylememin (ve AHHA ile yaptığım tartışmanın) asıl gayesi de şuydu: İnsanlar bilim adamları gibi objektif bilgi aktarmıyor, içine kendi kişisel yorumlarını da katıyorlar ve sonuç olarak ortaya AHHA’nın nasıl yok olacağımızı anlatan açıklamaları benzeri açıklamalar çıkabiliyor. Biz de anlamadığımız için aval aval dinlemeye mahkum muyuz bu yorumları? O sebeple biraz zaman ayırın ve hepimiz bilgilenelim ki kimse bizi elindeki bilgi gücüyle yanıltamasın dedim. Mesele bundan ibaret. Size hoş gelmemiş olabilir, ben inandığım ve doğru bildiğimi yaptım, bu konuda bir vehme sahip değilim. Tek hatam “AHHA” ile gereksiz polemiklere girmekti, o kadar. Bu da takva sınırlarını aşmama sebep oldu, bunu da samimiyetle ilk itiraf edendim hatırlarsanız. Kimsenin burnundan kıl aldırmadığı bir ortamda, samimiyetimin böylesi acımasızca eleştirilmesi üzücü. Ama ben yine de niyetinizin iyi olduğunu varsayıyorum.

    Mesleğimi sormuşsunuz, diyelim ki belediyede zabıta memuruyum. Bu neyi değiştirecek sizin ya da benim açımdan? Bu konularda bilgi sahibi olmak için, veya doğru olduğuna inandığım fikrimi açıklamak için kuantum fizikçisi ya da ilahiyatçı olmam mı gerekiyor? Bildiğim kadarıyla Hz. Musa (AS.) bir duvar işçisiydi, Hz. İsa (AS.) bir marangoz, Hz. Muhammed (AS.) ise kervan ticareti yapan bir tacirdi. Ladikli Ahmed Ağa bir çiftçi ve hatta çoban, Rabia bir handa saki, Filebeli Ahmet Hilmi’nin veli olarak tanıttığı Buda’nın ise bir mesleği yoktu. Üstad Ahmed Hulusi ise bir Gazeteci-Yazardır. Her gün onlarca yazı ve yorumda, göresel sınırlardan oluşan bir beden ve vehmi benlikle, sınırsız-sonsuz Birlik aleminde algılama ve değerlendirmeler yaptığımızı ve böylesi sonsuz bir potansiyele sahip olup B sırrı ile yaşadığımızı okurken, sizin bana ne anlatmaya çalıştığınızı anlayamadım? Eğer tam olarak anlayabilirsem, daha net bir cevap verebilirim belki.

    Feray, doğaçlama tespitinizde haklısınız. Ama iş doğaçlama olunca, ne gelirse o yazılıyor. Daha önce gelseydi, daha önce yazardım.
    ***


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    "Aklı yetmez" kardeşimizin "Yorumsuz Blog tarafından son yorumumun bazı cümleleri makaslandı. Eğer makaslanmasaydı, bu açıklamayı yapmak zorunda kalmayacaktım." sözleri ile işaret ettiği cümleleri, yanlış anlamalara yer bırakmamak amacıyla aşağıda sunulmaktadır. Sevgilerimizle


    Bu yorumdaki
    1. Köşeli parantez [] içindekiler:

    büyük küçük tanımaksızın, kimsenin ilmine anlayışına saygı duymaksızın, adeta küçük dağları ben yarattım edasıyla ve alaycı bir yaklaşımla hiç kimsenin anlamadığı konularda kafasına göre ahkam kesmesi ve kendisi ile bilimsel açıdan
    aynı bilgi düzeyine sahip olmayan insanları bu yolla susturup
    ,…


    Yine aynı yorumdaki
    2. Köşeli parantez [] içindekiler:

    ..onun gibi polemik..

  105. 105 Aklı Yetmez 24 Mayıs 2008, 1:27

    Teşekkür ederim Yorumsuz Blog, çünkü AHHA’da görüp sevmediğim yaklaşım (fiiller) öncelikle bunlardı, genel anlamda bilime duyduğu ilgi değil.. Amacım anlaşılırsa böylece, “AHHA’yi kisisel olarak taniyor musunuz, yoksa onu kendinize hedef almada, Tasavvuf’ta bilmedigimiz bir nokta mi var?” türünden sorular “yine yeniden” sorulup sıkıntı doğurmaz.
    * * *


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    "Aklı Yetmez" kardeşimiz, sistemimizdeki 2 ayrı e-posta adresinize 20-21/5/2008 tarihlerinde 2 adet e-posta mesajı gönderdik. Herhalde size ulaşmadı. Lütfen bizimle görüşmek üzere iletişime geçer misiniz?..

  106. 106 Aklı Yetmez 24 Mayıs 2008, 2:15

    Fakat bir şeyi daha açıkça yazmak ve ortaya koymak gerekir. Bahsi geçen o böcek mevzusu sıradan bir olay değildir. Bana göre “AHHA”nın belirttiğim davranışları, kendisine Ruh Güneş’inden yansıyan ışığı (nuru) gölgeleyen bulutların iz düşümüdür. Gördüğü böcekler ise, davranışlarına karanlık düşüren o kara bulutları aralayan bir rüzgarın ilk işaretidir bana göre… Bahsettiği o küçük vicdani sorgulama, Ruh Güneş’inin örtülen ışıklarından kendine ulaşanlardır. Bir an dahi olsa nefsini hesaba çeken, hiç çekmeyenden daha evladır. Bu kadar da olsa aydınlığa maruz kalan biri rahmete yakalanmış demektir, artık ondan ümit kesilmez.

    İşte bunu görünce bana sevimli geldi nefsini sorgulaması fiili.. Bütün yanlış fikirlerinden dönmüş olmasa da hakkında ümit beslenebilir. O bir anlık nefsi hesaba çekiş yok mu, işte o insanı insan yapmaya yeter.

    Sevmediğim ve kendimce senaryo ederek Hak’kı tavsiye ettiğim fiillerini de söyledim, sevdiğim fiillerini de.. Artık dileyen dilediği gibi yorum yapsın, bana göre “AHHA” da bir ümit ışığı yandı, bundan ötesiyle ve özellikle duygusal bağlamda yapılan yorumlarla ilgilenmiyorum. Çünkü niyetimin dışına çıkmak istemiyorum.

  107. 107 uzaklardan bir gizem 25 Mayıs 2008, 11:00

    B.

    Akli Yetmez’e,

    Aslinda bendenize lutfedip verdiginiz cevaplarinizi tam 24 saat once okumustum. Ama cok begendigimiz bir kurali isletip cevabimizi 24 saat sonra verelim dedik. Cunku malum, insan ciddi konularda bir anda ayaga kalkip bir sey yapacagina, sadece 24 saat beklese, belki farkli seyler yapacak olur. Bu da bir anlamda oto kontrol acisindan iyi birseydir, tavsiye ederim.

    Her neyse, dun okudum ve 24 saat sonra, gene ayni fikirde olunca yazmayi uygun gordum. Her ne kadar bu yolda, abi/abla/dede vs. gibi tanimlamalar olmazsa da ben gene de bendenizi bir abla gibi dinlemenizi rica ediyorum. -yaslarin da onemi yok zannindan hareketle-. Haddimi de asmis olmam insallah.

    Daha once de yazmistim, burada ust taraflarda yer aliyor yazdiklarim. Tartismalarin uslubuna itiraz ettim cunku iceriginden birsey anlamiyorum, anlamam da gerekmiyor diye. Uslupta da madem tasavvuf cercevesinde bakiliyor herseye, o zaman tartisma kurallarina da dikkat edilsin diye dusunduk nacizane.

    Sonra sizin yazdiklariniz sebebiyle bir nev’i sizinle sohbet eder hale geldik! Ama sizin lutfedip de uzunca verdiginiz cevabinizda gordugum kadariyla ben derdimi anlatamamisim ve siz baska yerlere suruklenmissiniz, yeni bastan ve daha acik dert anlatayim dedim.

    Bir kere cinsiyetlerde oldugu gibi, meslekler de insan icin ortudur. Yeri gelir siz en iyi universitelerde en iyi egitimi alirsiniz ancak Hakikat perdesini size aralayan bir ummi olur. Siz en yuksek makamlarda olursunuz, elinizden tutup sizi “kul” yapan bir bulasikci olur, siz en guzel aileye, namusa, hayata sahipsinizdir, ibadetleriniz de tamdir, en super sizsinizdir ancak sokakta gordugunuz ve halini begenmediginiz bir kadin, sizden kat be kat ustundur. Bunu iyi anlamak lazim.

    O nedenle ben sizin mesleginizi asla merak etmedim, sormadim da. Bu noktada degilim cunku. Kaldi ki diger kimsenin meslegi beni ilgilendirmez. Lutfedip uzun uzun yazmissiniz meslek konusunda ama biz bunu demedik ki! Bizim icin sereftir bu perdeleri yirtabilmek, onun cabasindayiz!

    Bilimadamlari konusunda bizim dedigimiz, hayatlarini inandiklari sey ugruna vakfeden bilimadamlari var tarihte ve gunumuzde. Radyasyon yedigini bilmeden ölenler, deneylerde sakat kalanlar, aile hayati olmayan, diger herkes eglenirken, kendi dort duvar arasinda bir yasam bitiren… Bu bilimadamlari, neyin pesinde olursa olsun, biraz saygi hakediyorlar.

    Omurlerini verip ispat ettikleri/bulusunu gerceklestirdikleri her neyse, iki satirda yazilir diye, bendeniz bir hafta calisirim, hemen tuketirim diyemeyecegim. Tuketici olmak istemedigimdendir. Ha sunu diyebilirim; “Allah razi olsun, hayatini vakfetmis, bunu sunu bulmus, sayelerinde biz de sunu anladik, ancak ne buyuk fedakarliktir yaptiklari”. Cunku malumunuz, bizler iki satir okuyup TUKETIRKEN, baska bilimadamlari, bu iki satiri baslangic yapip baska seyler URETIYOR. Oyle degil mi? Ne mutlu o ureticilere!

    Eger icerigini bilmedigim sey, baskasinin elindeki guc haline gelirse, bu benim eksikligimdendir diye dusunuyorum. Bunu da “O sebeple biraz zaman ayırın ve hepimiz bilgilenelim ki kimse bizi elindeki bilgi gücüyle yanıltamasın dedim. Mesele bundan ibaret. Size hoş gelmemiş olabilir, ben inandığım ve doğru bildiğimi yaptım, bu konuda bir vehme sahip değilim.” dediginiz icin yaziyoruz.

    Sahsen dusuncem, zaten inancimiz Allah’a cok sukur tektir. Hatalarimiz o yolla ilgili oluyordur, eksiklerimiz elbette var, zaten bunlari duzeltme cabasindayiz buyuklerimizin yol gostermeleriyle. O nedenle su alemde kim gelirse gelsin, neyi ispat etmis olursa olsun, bizdeki TEK degismez, Allah’imin izniyle. O nedenle gozumun onunde yapsalar her ne deney ise o, gene de diyecegimiz aynidir. Kaldi ki sunu da biliyoruz, rahmani oldugu kadar diger gucleri de kullanip ayni mucizeleri yapan kisiler olmadi mi tarihte? Bakiniz Hz. Musa ve sihirbazlar. E o zaman ne degistirecek bende, baskasi elindeki bilgiyle?

    Ayrica “AHHA”nin sordugu mutlak yokluk konusunda nacizane bir cevabimiz vardir, ancak bunu asla genelde konusmamayi seciyoruz. Sebebi de genc dimağlarin, inanci tam yerine oturmamis, yere saglam basmamis beyinleri karistirmayalim. O nedenle herseyi usulunce ve bilgi cercevesinde uygun ortamlarda bakmak lazim. Uluorta konusmaya basladik mi “EN’el Hak” diyene tas atanlari neyle suclariz?

    O nedenle her ne kadar niyetiniz iyiyse de, yani inancimizi sarsacak kadar eldeki bilgiye karsi gelmek mevz’u bahisse de, bir de isin baska tarafi vardir: Cehenneme giden yol, iyi niyet taslari ile dosenmistir. Bu, nacizane bizde bircok hatayi ta basindan onleyen bir dusturdur. Bunda da iyi dusunmenizi Allahimdan dilerim.

    Butun bunlarin da disinda, size kendinize baska bir sey sormanizi tavsiye ederiz. Samimiyete inaniyorsunuz degil mi?.. Karsiniza gelen her kim olursa olsun, fikirlerinizde, inancinizda degisiklik yoktur, siz gene bu dusuncenizdesinizdir degil mi? Cevabizin evet oldugunu duyar gibiyim, o nedenle devaminda bir beis gormuyorum…

    Diyelim ki karsinizda yukarida isimlerinizi zikrettiklerinizden bir Buyuk var idi, gene de boyle saldirgan konusur muydunuz ta ilk bastan beri? Uslubunuzda bir degisiklik olur muydu? Kelimelerinizi daha dikkatli secer, hatta belki de yazmamayi mi tercih ederdiniz? Dikkat buyurun icerigine gidmiyorum, bizi de cok ilgilendirmiyor. Sorumuz samimiyet. Bu durumda ne yapardiniz?

    Bu da kendi kendini kontrolun, bu sanal ortamlarda bir baska guzel noktasidir belki, nacizane tavsiyem. Samimiyetin ne oldugunu da guzel anlamak lazim belki.

    “(…) sınırsız-sonsuz Birlik aleminde algılama ve değerlendirmeler yaptığımızı ve böylesi sonsuz bir potansiyele sahip olup B sırrı ile yaşadığımızı okurken” yazdiginiz icin sormak lazim belki her daim kendimize.

    Sozlerimizi bitirmeden, bir kez daha hatirlatalim: Biz AHHA’yi bilmeyiz, tartistiginiz konulara da hic vakit ayirip ogrenmeyi dusunmedik, biz sadece ‘Mumin Muminin aynasidir’ buyrugunu yerine getirmek niyetindeyiz acizane. Elbette hatalarimiz, kusurlarimiz vardir, affetsinler. Ancak size biraz ayna olabiliyorsak, tek dilegimiz de budur. Artik bize cevap vermenize gerek yoktur, Bu sefer ne dediysek daha acik yazmaya calistik. Insallah simdi soylenenler gerektigi gibi anlasilmistir:)

    Rahman Aynalarimizin cogalmasi dilegiyle. Amin.

  108. 108 Feray 25 Mayıs 2008, 3:39

    uzaklardan bir gizem,

    “Diyelim ki karsinizda yukarida isimlerinizi zikrettiklerinizden bir Buyuk var idi, gene de boyle saldirgan konusur muydunuz ta ilk bastan beri? Uslubunuzda bir degisiklik olur muydu? Kelimelerinizi daha dikkatli secer, hatta belki de yazmamayi mi tercih ederdiniz? Dikkat buyurun icerigine gidmiyorum, bizi de cok ilgilendirmiyor. Sorumuz samimiyet. Bu durumda ne yapardiniz?”

    Bu satırları okurken elimde olmadan aklıma bir soru geldi. Acaba siz karşınızda kim olduğunu biliyor musunuz? Buradaki herkesin kalp gözü açık mı, yoksa karşı tarafa koyduğu gizli bir kamerası mı var? Herkes karşısındakinin kim olduğundan o kadar emin ki ona dayanarak verip veriştiriyor. O kadar ki cahil bir avam olduğundan adı gibi çok emin (?). Düşünsenize, “uzaklardan bir gizem”, bu yazdıklarınızı siz de bilmeden öyle birine yazıyorsanız ne duruma düşersiniz? Oldu da örtünen bir veli ve hepimize rol yaptı ve “AHHA”ya verilmesi gereken bir şeyi verip gitti. Ne biliyoruz böyle olmadığını? Böyle bir şey oldu demiyorum, ama herkes ne kadar kendinden emin buna şaşıyorum?!

    Lütfen bana da kızmayın “uzaklardan bir gizem”, ama üslûbunuzun eleştirdiğiniz kişiden farklı olduğunu mu düşünüyorsunuz? İnsan yazarken belki farkına varmıyor, ama lütfen yazdıklarınızı objektif olarak bir başkasının yazısı gibi bir defalık okuyun. İnanın […] bakımından çok fark yok üslubunuzda.. Yaptığınız önceki yorumun ve bu son yorumun amacını ben de düşündüm. Özür dilerim, herhalde anlayışımda bir sorun var bugün. […] Ben de dahil adama o kadar çok akıl veren oldu ki herhalde bu kadar akıl yetmiş de artmıştır.

  109. 109 AHHA 25 Mayıs 2008, 5:49

    Sistemi derinden, daha iyi kavramak “isteyenler için”, bilim-gönül birlikteliğine katkıda bulunma niyetiyle birikiminizi samimiyetle paylaşırsınız. Bunlar üzerinde fikir alışverişi yapılması gerekirken -zuhurat gereği- maneviyatı yaşamayan taş kalpli, gönül ehlinin anlattıklarından bihaber, bilgiç, egosunu yücelten, hevasının peşinde, bilimi adeta put edinmiş bilgi hamalı gibi gibi sıfatlara maruz kalırsınız.

    Algıladığımız boyutun içeriğinden bahseder, ayetlere içsel yorumlarından haberdar olarak afakî yorumlar yaparsınız, afakta vahdet aramakla, tanrıya inanmakla suçlanırsınız…

    Anlatırsınız, tam olarak anlaşılmadığında iyi niyetli bir şekilde ayrıntılama yaparsınız, zekice kıvırıyor, hazırcevap, polemik ustası olarak kabul edilirsiniz…

    Konuyla ilgili soru sorulur, güzelce, iyi anlaşılsın diye ayrıntılı cevap verirsiniz, “Neden cevap verme gereği duyuyorsun, karşıyı susturmaya çalışıyorsun” denilir…

    Tebessüm edersiniz, alay olarak algılanır…

    :=)

    E arınmamış bir insan olarak, bu kadar suçlamadan sonra satır aralarında egonun etki-tepki mekanizması gereği, *otomatik olarak* kendini SAVUNMA ihtiyacı ortaya çıkıyor (İradesizlik). Hoş görün artık..

    Sevgideğer “Aklı yetmez”’in, örtülü, rol yapan bir veli veya değil, AHHA’ya hatta bence bize verdiği tavsiye “enerjini boşuna harcama”, “bu böceği öldür” oldu.

    Veya gereksiz ayrıntılarda kaybolmayıp Mürid esmasını açığa çıkartmak…

    Hoşçakalın..

  110. 110 ebrar 25 Mayıs 2008, 7:40

    “AHHA” arkadaşım; burcunu öğrenmek isterdim açıkçası…
    Ve bu isteğim de tamamen bu ilimle alakalıdır takdir edersiniz ki…
    Kişisel değildir…

  111. 111 AHHA 25 Mayıs 2008, 8:35

    Evrensel kitabın bilimsel ayetleri emmare nefsi olgunlaştırmaz, aksine onu deccalleştirir. Yeterli arınmayı yapanı ise hayrette bırakarak daha da olgunlaştırır.

    O çağın Bilimsel ayrıntıları ise İnsan-Evren-Allah ilişkisini derinden, tüm detaylarıyla anlamak maksadıyla bir saatlik Tefekkür yapıp “ruh üretimi” yapmak isteyenler için gereklidir. Gönül beraberliğinde (!) detay arttıkça sistem daha iyi anlaşılır ve anlatılabilir!. Cennet ehlinin çoğunluğu (Mülhime seviyesi + alt dereceli Veliler) dahi Sistemin inceliklerini bilmez, kimisini görür ama dillendiremez. İncelikleri bilip, misalleri çözen-okuyan ve sonra çağının anlayışına göre misalle anlatana ise ÂLİM denilir. ÂLİM, Kitabı orijininden, Levhi Mahfuzdan OKUyandır.

    Âlim’in/Mürsel’in verdiği MİSAL, en alt düzeyde abid tarafından “gözle”, arif tarafından “sezgiyle” okunur. Ancak sezgisel okuma düzeyine misal ezberlemekle değil, belirli Tefekkürler sonunda ulaşılabilir.

    “Adamın biri Mısır’daki piramitlere özenmiş. Getirtmiş taşları bahçeye tam tekmil. Göstermiş millete işte piramit diye. Piramit görmemişler de kabullenmişler taş topluluğunu piramit diye. Sonra bir piramit gören demiş ki bunlar piramitin taşları ama piramit denmez bunlara. Bunları istifleyip düzenlemek gerek. Bilgisayarda da çeşitli dosyaları toplayıp toplayıp bir windowsu oluşturamaz ve çalıştıramazsınız. Onun kendini setup yapması yani bir piramit gibi alttan zirveye kendini düzenlemesi gerekir.” (Okyanus Ötesinden-2)

    Gönülden nasibi olmayan pozitivist bilimi içselleştirmiş, maddeden başka bir şeye inanmayan-tapmayan kişi bu şekilde hayatına devam ettiğinde yolu zaten kapanmış olur. Deyim yerindeyse bilgi hamalıdır. Bilgisini nefsi için kullanır.

    “Bilimden nasibi olmayan” inanç sahibi ise konuları sistemli düşünEmeyeceği için sorulan sorular karşısında tıkanıp kalır. Detaya inEmez. Sorgulayan birisi işi-inandığını kurcaladığında inanç sahibi çatlaklarını fark eder; ama gene de inandığı öğretilere sadık kalmaya çalışır. Bilimsel verilerin rehberliğinde dini mecazları yorumlayacağına, dindeki çözemediği mecazi verileri öne sürer, bilimsel bilgiyi görmezden gelir veya göremez. İman etmiştir, ama ikinci iman açığa çıkmamıştır.

    Örneğin, bilim, dünya çağında bir tufan olmadı der, ama kişi görmezden gelir, mecaz levhasını söker evinde saklar, ona inanır, onu anlatır!
    Bilim, babasız çocuk doğmaz, taştan deve çıkmaz der, inanç sahibi o mucizedir der, inanır!
    Bilim, evrimsel süreç der, kişi benim atam balık olamaz, cennette çamurdan yaratıldı der, öyle inanır!
    ….

    Hâlbuki dinin işaret ettiğine değil, hayalindekine, levhaya inanır! Sakla samanı gelir zamanı denilir, evine balya balya saman doldurur.

    Yani, zorunlu olarak mecazlarla, misallerle verilen hakikat bilgisi PC’ye format atılmadığından inanan kişilerde eski şartlanmalarla beraber yeniçağa uygun ŞARTLANMAlar olarak açığa çıkar (Tek imanın getirisi).

    Sorgulamaksızın, bilginin -hakikat ehlinden de olsa- direkt olarak alınıp ezberlenmesi hal diliyle ben oyalanmak istiyorum, beni avut, oyala, aldat, teselli et demektir ve sistem de buna göre işleyecektir. Hakikat ehli de AYNA olur, örtünür, çok iyi de rol yapar. Hâlbuki hal dilimizin karşılığı olarak kandırılmış oluruz. Kandırılmamanın anahtarı ise birbiriyle, bilimsel verilerle çelişkiliymiş gibi gözüken yerlerin çözümünde… (bunun yolu da çağın bilimsel birikiminden yeterli düzeyde öğrenmekle olacaktır).

    HANİF İMANı ise hakikat ehlinin anlattıklarını ezberlemek, dünü tekrar etmek değil, yeterli “sorgulamanın” sonunda oluşturulacak olan bilinç düzeyinin ulaşabileceği bir İNANÇ (ey iman edenler iman ediniz!) halidir.

    Gerçekler, Hanifliğe, İnsanlığa adım atıldığında kişide açığa çıkmaya başlar ve bu beraberinde zorunlu olarak örtünmeyi de getirir. Çünkü Veli Erkeğinden (!) başka herkese ziynetini gizler. Örtünenlerin sahip olduğu ziynetler, örtü sahibi olmamışlar tarafından bilinmez.

  112. 112 metinav 26 Mayıs 2008, 1:35

    Sevgili kardeşler selam sizlerden yayılsın.

    Toplum veya kişiler genel anlamda çok yetersiz veri fakiri desek yanlış olmaz. Bir de bunun üzerine eksik verilerle karşılaşılan düşünce ve haller değerlendirilmeye çalışılıyor ve ortaya oluşumu tamamlanmamış bir canlı çıkıyor bu ne kadar yaşar bu halde belli belirsiz.

    Din kurandan ve sünnetten iman ve bazen de ikan yollu öğrenilir. Bilim ise hiç bir önyargı taşımadan araştırmaya sanki kör bir ama gibi el yordamıyla arayarak bu gerçeklere sınırlı şekilde ulaşır. Ve kişi iki arada bir derede kalır hangisini izleyecektir.

    DİN HÜKÜMLERİ DEĞİŞMEZ BELKİ ZAMANA GÖRE FARKLI YÖNLERİ İŞARETLERİ KEŞFEDİLİR ANLAŞILIR. BİLİM İSE EMEKLEYE EMEKLEYE UZANMAYA ÇALIŞARAK DÜŞE KALKA GİDEN BUGÜN DOĞRU DEDİĞİNE YARIN YANLIŞ DİYEBİLEN BİR FORMATTA KEŞFETME TANIMA YOLUDUR VE DEĞİŞEBİLİR. HALEN YENİ KEŞİFLER SONUCUNDA BİR ŞEYLER DEĞİŞİYOR ÖRNEĞİ ÇOK.

    Kendimizi geliştirebilmek için her yolu denemeliyiz. Bize ulaşan bilgileri mantık süzgecinden geçirdikten sonra dini sistemi bildiren hükümlerle çelişip çelişmediğini görüp bu bilginin bize kazandıracagı faydayı iyi hesap edip yönümüzü belirlemeliyiz. Bu bilgiler bazen bir çocuktan bazen bir hayvandan bazen bir halden bazen hiç umulmayan bir yerden gelebilir hep uyanık olmalı ve ben bunu biliyorum dememeliyiz.

    VELİLERİN KENDİNİ GİZLEMESİ BU ORTAMDA ZATEN ÇOK BASİT, HERKES ŞARTLANMALARI İSTİKAMETİNDE HAYALİNDE BİRİLERİNİ VELİ KABUL ETMİŞ SEBEBİ DE GELİŞEN BİLİME TEKNOLOJİYE FENNE VE KEŞFLERE GÖRE BU BİLGİLERİ GÜNCELLEYEMEMESİDİR, YANİ ZAMANININ GERİSİNDE KALMIŞTIR. AYRICA NABZA GÖRE ŞERBET VERMEYİ ÇOK İYİ BİLDİKLERİNDEN OLSA GEREK HER İSTEĞE İSTEDİĞİ İLE CEVAP VERMEKTEDİRLER. DURUP DURURKEN BİR KİMSEYE ALLAHIN SIFATLARINDAN ESMASINDAN VE BUNLARIN NEYE NEREYE NASIL TAALLUK ETTİĞİNDEN BAHS ETSEN HEMEN O KİŞİDE ÖRTÜCÜLÜK + UYUKLAMA GAFLET BELKİ DE İNKARDAN DOLAYI ŞİDDETLİ TAARRUZ HALİ ORTAYA ÇIKIYOR. ÖRNEĞİ MESELA HEP VERİLEN HALLACI MANSUR OLAYI GİBİ; İSTEYENE ALICISINA VERMEK GEREKİYOR BU İLMİ YOKSA HEMEN İNKAR EDİLİYOR, DELİLİKLE KÜFÜRLE SUÇLANIYOR KİŞİLER.

    Bize bir tarif eden yol gösteren rehber belki üstad kamil gerekiyor en azından bizden bir yol ile ulaşabilmemiz için ışık olsun. Bilimle hep aynı doğrultuda gideceğiz sistemin kuralları aklımızdan hiç çıkamadan. Ne zaman ki bilimde bir zıtlık ve terslik var o zaman iman yollu yolumuza devam edeceğiz. Bilimi ikana ermek için kullanacağız. Bir örnek: kuranda böcekten sinekten (örümcek ve arıdan) bahseden ayetler geldiğinde müşrikler ALLAH böyle aşağı şeylerle anılmaz o yücedir gibi deyip ayette denildiği gibi onların küfürlerini arttırmış; inananların da bu örneklerle imanları artmıştır.

    Bu noktada bilim bize imanımızın ikana dönmesini kolaylaştırabilir. NASIL?GÖREMEDİĞİMİZ MİKROYU VE MAKROYU GÖSTEREREK, YARATILIŞIN MAHİYETİNİ AKILLARA YAKLAŞTIRARAK, UZAK FİKİRLERİ 3 BOYUTLU HALE GETİRİP TASVİR EDEREK, HALİ VE FİİLİ UYGULAMALARIN SONUÇLARINI O ŞEYİ YAPMADAN YAŞAMAMIZI GÖRMEMİZİ KOLAYLAŞTIRARAK DAHA NİCE ŞEKİLLERDE…

    ESASEN BİLİMSEL OLMAK İNANMAMAYI GEREKTİRMEZ YANİ İKANA ERMEDİĞİ ŞEYİ YOK SAYMAK ZORUNLULUĞU YOKTUR BİLİMLE İLGİLENENLERİN. BİLİM AKLIN ELİNE HEVAYA NEFSİN GAFİLCE ARZULARINA KARŞI DAHA FAZLA KOZ VERMEKTEDİR.. BU DA O HALDEN UZAKLAŞMAYI KURTULMAYI KOLAYLAŞTIRIR. BİLE BİLE GÖRE GÖRE O EKSİKLİK VE KUSUR TAŞINMAZ YÜK OLARAK VE ENGELLERDE KALINMAZ. BU İLİMLER FEDA EDİLMEZ NOKTAYA GELİNCE KİŞİ ARTIK MÜLHİMENİN SADECE AKLA BELKİ BİRAZ DA RUHA YETEN HALİNDEN ASLA SÖNMEYECEK IŞIĞIN VE TATMİN OLMUŞLUĞUN KEMALİ VE GÜVENİ İÇİNDE ELHAMDÜLİLLAHİ KERİYMA DİYECEKTİR.

    Şartlanmalar ve nefsin gafilliği boşvermişliği bizi bu bilgileri öğrenmekten ve nasıl kullanacağımızdan ayrıca ümitsizlik bataklığında yanlız başımıza mahrum bırakmaktadır.

    İLİM NURDUR. İLME KOŞAN NURA KOŞAR İLİM SİSTEMİN TA KENDİSİDİR. DİNDE CAHİLLİK YOKTUR BİLİM İLİME ULAŞMAK İÇİN BİR ARAÇTIR. HER AN GELİŞİR. KARANLIKDA IŞIKSIZ YÜRÜNMEZ YOL TARİF EDİLMİŞ AMA AKIL FENERİNİN PİLİ BİLİM VE MANTIKTIR. CAHİLİN DİNİ YOKTUR DİYEN DOĞRU SÖYLEMİŞTİR. HER ÖĞRENDİĞİMİZİ O SAĞLAM GERÇEKLİĞE ŞABLONLAYARAK BAKMAMIZ GEREK YOKSA YOLU SAPITABİLİRİZ. BATAKLIĞA DÜŞEBİLİRİZ. MADDEDE DE MANADA DA DİN CARİDİR ASLINDA TEK YAPI. BİLİM DE AYNI SOYUT VE SOMUT HER YÖNE IŞIK TUTABİLİR.

    SİSTEME UYAN BİLİMSEL DEĞER VE GERÇEKLERE EN UYGUN HAREKET EDEN KİŞİDİR. KARŞILAŞTIĞINDA AFALLAMAZ SADECE ŞÜKREDER VE İMANI ARTAR İKANA ERİNCEYE KADAR. İLİM ŞEHRİNE GİTMEK İSTEYEN KAPIYI ÇALMAK İSTEYEN BİLİM IŞIĞINDA ŞARTLANMASIZ YOLUNU TAKİP EDER VE ÖNÜNE ÇIKAN ENGELLERİ FARK EDER.
    O, SEVGİLİNİN YAPTIKLARININ İLİMLE OLAN BAĞLANTISINI KEŞFE ÇIKAR, DEMEK BUNDANMIŞ, DER, O ŞEHİRDE YAŞAMAYA DEVAM EDER. İLİMSİZ NE SEVGİ OLUR NE DE AŞK.

    EN ÇOK SEVENLER ONU EN İYİ TANIYIP SİSTEME UYGUN HAREKET EDENLERDİR VE SEVGİLERİ, AŞKLARI HEP ARTAR, ASLA NEFRET ETMEZLER, SEVGİYE KARŞILIK SEVGİ GELİR ONLARA. SEVGİYİ BİLMEYEN NE BİLSİN ELEKTRONUN ÇEKİRDEK ETRAFINDA NEDEN DÖNDÜĞÜNÜ, NE BİLSİN KAİNATIN COŞKUN DÖNÜŞÜNÜ.. BİLİM RUHSUZ VE RENKSİZDİR ÇÜNKÜ CANSIZ BİR ARAÇTIR, CAN VEREN İMAN SEVGİSİDİR.

    ALLAHIM SEVGİ NURUNU İLİM ŞEHRİNİN YOLUNU ARAYIP BULMAK İÇİN ORAYA GİRMEK HASRETİYLE YANANLARIN ÜZERİNDEN GÜNEŞ MİSALİ AYIRMA, CAHİLLERDEN UZAKLAŞTIR Kİ GAFLET ÇÖKMESİN ÜZERİMİZE. AMİN.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: