Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (12. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

ŞUAYB KELİMESİNDEKİ KALB’E AİT HİKMETİN ÖZÜ

…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Kalb ile ilgili hikmetin Hz. Şuayb a.s. ismi ile ilişkilendirilme nedeni şudur. “Kalb” Adl (Her birimi ne için var ettiyse, ona hak ettiğini veren) isminin dış görünümüdür. Kalb bedeni dengeleyen, bilince güç veren, enerjisellik ve bedensellik arasındaki bütünlüğü sağlayan bir organ ve güçtür. Vücudun bütün hücrelerine ulaşması ve onlara hayat ve enerji pompalaması yönüyle “Allah” isminin tüm isimlere kendi özelliklerini vermesine ve hepsinin anlamını toplamasına benzer..

Hikmet ehlinden Hakîm Senâî bir dörtlüğünde mealen diyor ki;

“Yedi âlemin seyredildiği İran kralı Cem’in sihirli cam kadehi senin kalbindir. Sevincin ve üzüntünün karargâhı senin kalbindir. Eğer evrensel boyutları görmek dilersen tüm varlıklar o kalbin içindedir. Baş gözü varlığın maddeleşmiş kesitini görür, madde ötesi sırları da ancak kalb gözü (küllî akıl ve imanın en üstü olan îkan) algılar. Öncelikle kalb gözünü aç (aklını bilgi ve ilim ile sonsuz akıla ulaştır, imandan îkana yüksel) ve daha sonra varlığın hakikatini seyret (akıl ve iman ile yorumla)”.

Şuayb a.s. isimlerin tüm mânâlarını kapsayan Allah isminin bütün sırlarına kalbi ile şahit idi. Allah isminden doğan isimlerin mânâlarını da tek tek bilir gereğini yaşar ve böylece Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmış olurdu. Bu özelliği nedeniyle onun üzerinde kalbi sıfatlar egemendi ve o bir İnsan-ı Kâmil idi.

Meyden halkına şöyle nasihatte bulundu:

85-) Ve ila Medyene ehahüm Şüayba* kale ya kavmı`budullahe ma leküm min ilahin ğayruHU, kad caetküm beyyinetün min Rabbiküm feevfül keyle vel miyzane ve la tebhasünNase eşyaehüm ve la tüfsidu fiyl Ardı ba`de ıslahıha* zâliküm hayrun leküm in küntüm mu’miniyn;

Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (irsal ettik)… (O da): “Ey kavmim!.. Allah’a kulluk edin… O’nun gayrından bir ilahınız yoktur… Size Rabbinizden bir beyyine (vazıh hüccet, apaçık kanıt) geldi… (Artık) ölçmeyi ve tartmayı tam yapın… İnsanların eşyalarını eksiltmeyin/hakkını vermezlik etmeyin… Islahından sonra Arz’da ifsad yapmayın… Eğer mü’minler iseniz böylesi sizin için daha hayırlıdır. (A’raf Sûresi; B Meal)

İlâhî fetihler (açılımlar) kâmilin kalbinde açılır, fetih şûbelerini (şuab)/kısımlarını idrak eder ve insanlara  bu açılımların ilmini yansıtır. İlâhi fetihlerin Şuayb’in kalbinde de oluşması nedeniyle Sâlih kelimesindeki “fetih” hikmetinden sonraki bölüm “kalb”e ayrıldı.

***

“Kalb” kelimesi ile kastedilen anlam Allah’ı bilen (ârif-i billah/Allah ile bilen) İnsan-ı Kâmil’in bilincidir/özüdür. Kalb (bilinç/öz) Allah’ın tam rahmet hazinesinden verilen ilâhî bir yansımadır. Ve “rahmet” ilâhî sıfatlardan bir sıfattır fakat bütün isimler ve sıfatların hepsi ona sığmaz ama tüm isim ve sıfatlar “Allah” isminde cem olur (toplanır). Yani Allah ismi; rahmet sıfatının doğduğu ve tüm isimleri kapsayan Rahman ismini de kapsar. İnsan-ı Kâmil Allah isminin mazharı (tecellisi) olduğu için insan-ı kâmil kalbi hem Rahman ismini ve hem de Rahman isminden tecelli eden her mânâyı içine alır.

Hak, Allah’ı Allah ile bilen Ârif-i billah olan İnsan-ı Kâmil’in kalbine sığar. Hak, bâzı isimlerin tecellisi olan ve sadece kendi isimleri ile Allah’ı bilen kalblere sığmaz. Hak yine; gayr-ı ârifin (ârif olmayan bilgisizlerin), âsinin (tevhid ilmini bilerek reddedenin), câhilin (tevhid ilmine karşı kapalı olanın) ve şakînin (cennet hâlini yaşamayanın) kalblerine sığmaz.

Kutsî hadisde: “Ben arzıma (madde boyutuna) ve semâma (mânâ boyutuna) sığmadım fakat takî (Allah’ı eksik anlamaktan korunan) ve nakî (eksik anlamaktan temiz) olan mü’min (tüm mânâlara hakkı ile inanan) kulumun (Allah isminin tecellisinin) kalbine (bilincine, öz ismine) sığdım” buyurulmaktadır.

Kalb, ancak İnsan-ı Kâmil’in ismidir, ârif olmayanların kalbine “kalb” denilmesi sadece bâzı isimlerin sadece zahirini kavramasından dolayıdır.

***

Hak, zahir âlimlerinin görüşüne göre rahmeti yaratan “rahîm”dir, rahmeti kabul eden “merhûm” değildir. (((…Buradaki Merhûm kavramı halkın dilindeki “ölmüş/ölü” anlamında değildir. Rahmet sıfatının tecellî ettiği, göründüğü birim anlamındadır. …)))

Bu durumda Rahîm sıfatlı yaratıcı Hak, yaratıcının rahîm sıfatından tecellî eden “rahmet” ve rahmeti kabul eden “merhûm” şeklinde Hak’dan başka bir varlık anlayışı ortaya çıkar.

Fakat havassın (seçkinlerin) ve hakikat ehlinin görüşüne göre Hak, hem “rahîm”dir hem de rahmeti kabul eden “merhûm”dur. Çünkü Hak’dan başka (gayr) yoktur ve âlem denilen görünümler Hakk’ın kendi hakikatinin yansımasıdır. Böyle olunca rahmet sıfatı üç ayrı unsura bölünmemiş olur. Hak; kendinden kendi sıfatları ile kendine rahmet etmiş olur.

Ârifin bilinci “teklik” bilgi ve yaşam mertebesinde “rahîm”dir. “Çokluk” bilincinde (kesret bilgisi ve yaşamında) ârif “merhûm”dur.

Bu gerçek sûfizm dilinde şöyle anlatılır:

Kozmik evren, Allah ilmindeki mânâların beş duyu ile algılanma hâlidir. Allah ilmindeki mânâlar Allah isimlerinin şeffaf (latif) sûretleridir.

İlâhî isimler (esmâ) Allah’ın ahad zâtında (tek varlığında) yokluk (adem) sıkıntısı içinde idiler. Bu sıkıntı yokluk halinden varlık haline iniş isteğidir. Ahad zât (tek varlık, tek gerçek, tek öz) bu isteği “Rahmân Nefes” ile yâni tecelliyat sırrı ile kendi isim mânâlarını “varlık” boyutunda seyre başladı.

***

3-) Ve ma yentıku anil heva;

(O), hevasından (nefsinden, beşeriyyetinden) nutketmez (konuşmaz; Hakkani hitabtır; O’nun sünneti, sünnetullah’tır).

4-) İn huve illâ vahyun yuha;

O vahyolunan bir vahiyden başka değil. (Necm, 53/3,4 B Meal)

Bu âyetlerin işâretine göre Resulullah a.s.’ın konuşması Hakk’ın mânâlarının aynısı ile Hz. Muhammed a.s.’ın lisanı olarak açığa çıkmasıdır.

***

Rahmân’ın nefesi Zât mertebesinde “yok” hükmünde olan isimlerin mânâ sûretleri olarak esmâ âleminde açığa çıkmasıdır. Var olmak, zâhir olmak isteği isimlerin gerçeğidir ve Zât’ın rahmeti isimleri kapsar ve onları bu suretle “varlık tecellisi”ne ulaştırır. Bu nedenle “rahmet” Zât’ı kapsamaz, Zât rahmeti kapsar.

***

Esmâ (isimler) Zât’a (Allah’ın tek varlık olmak gerçeğine) işaret eder. Zât’ın ahadiyeti isimlenen birimin zâtı ile aynıdır. Ya da başka bir anlatımla birimin kendine has bir zâtı (varlığı) yoktur birim olarak var olanlar Zât’ın isimlerinin görünümleridir.

Âlemler denilen “varlık boyutları ” isimlerin ezeli mânâlarının zahirde tecelli etmesidir. Varlığın zahiri ismin bâtınında gizlidir. Bâtında gizli olan bu dış görünümün zahire çıkmamış potansiyel hakikati “varlık isteği” olarak anlaşılır.

Ulûhiyyet (Allah özellikleri) kulluk özelliği ile var olur. Allah’ın gerçek kulu ise esmâsı ve sıfatlarıdır. Allah’ın Rabb’lık (Rububiyyet) özelliği de rablerin (isimlerin) birim olarak tecelliyatı ile var olur.  Aksi halde Ulûhiyyet (teklik boyutu) ve Rubûbiyyet (esmâ boyutu) için varlık düşünülemez.

Hak Teâlâ Zât bakımından kendi isim ve sıfatlarının tecelliyatı olan âlemlerden ganîdir (zengindir/aşkındır). Yani var olmuş ve var olacak olan âlem tecellileri Hakk’ın ilmini tüketemez. Her zamanki tecelli, henüz tecelli olmamış ilim yanında yok’a eşit “hiç”hükmündedir.

Fakat Rububiyyet (Rabb’lık) yönüyle Rabb âlemlerden ganî değildir. Çünkü âlemlerin varlığı ile isimlerin varlığı aynıdır. Rabb âlemlerden ganîdir diyemeyiz.

Rabb Zâtın sıfat ve isim boyutu olmak bakımından Zât’ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir. Zât (Allah’ın sınırsız mânâsı/varlığı) esmâların özellikleri olarak açığa çıkar.

“Zenginlik/gınâ” ve “fakirlik/iftikar” birbirine zıt özelliklerdir. Zenginlik esmâların rahmet ile varlık haline gelmesidir. Hakk’ın rahmeti kendi esmasına olan rahmetidir.

***

Rahmânî nefes verme (isimlerin açığa çıkması) iki mertebede olur.

Kendisinde isim, sıfat ve sûret bulunmayan Ahad olan Zât mertebesinde esmâlar sadece varsayılır. İlim mertebesinde ise esmâlar ayı ayrı anlam kazanır. Buna “Zât’ından Zât’ına tecellî” (feyz-i akdes) denir.

Esmâların dış görünümlerinin âlemler olarak açığa çıkma mertebesine de “esmâ tecellileri” (feyz-i mukaddes) denir.

Her iki tecelliyi kalb içine alır.

***

İnsan-ı Kâmil’in “kıyamet gününde” yani varlığın hakikati olan esmâ boyutunun ilmi açığa çıktığı süreçte Hak Teâlâ tecellî eder. Mahşerdeki halk yani madde boyutunun çokluk yanılgısından esmâ boyutunun tümellik boyutuna yolculuk eden birimler tecelli eden Hakk’ın Hakk olduğunu kabul etmez. Çünkü her birimin zannında Hakk farklı kavramlarla tasavvur edilir. Bunun üzerine Hakk her birimin zannına göre değişerek sonsuz tecelliler vermeye başlar. Her birim kendi zannındaki tasavvuru yakaladığında Hakk’ı gördüğünü kabul eder ve herkesin kendi gördüğü gibi gördüğünü zanneder. Halbuki her birim Hakk’ı farklı farklı sûretlerde algılamaktadır.

İnsan-ı Kâmil ise daha ilk tecellide, tecellî edenin Hakk olduğunu tasdik eder. Hakk’ın tecellisini kalbine alır. Hakk’ın tecellisi değişince Ârifin (İnsan-ı Kâmil’in) kalbi de yeni tecelliyi almak için değişir. Hakk’ın sonsuz değişimine ârifin kalbi de sonsuz değişim ile uyum sağlar. Böylece şekilden şekle kalb  olan (çevrilen) Hakk ile birlikte ârifin kalbi de şekilden şekle kalb olur. (((… Kalb kelimesi, bir halden diğer bir hale çevirme, değiştirme anlamındadır. Bedenimizdeki çam kozalağı şeklindeki kan pompası organımız sürekli açılıp kapanarak değiştiği için “kalb” ismini almıştır. …)))

Ârif Hakk’ın her tecellisini tanıdığı için Hakk tam olarak o kalbe sığar.  Ârif olmayanların kalbi ise ancak tanıyabildiği kadarıyla Hakk’ı sığdırır. Tanıyamadığını “Hakk değil” diyerek kalbinin dışına atar.

Ârif varlığın hakikatini bilince “kalb aynası parladı” denilir. Ârif olmayanın mahlûkat olarak algıladığını ârif “Hak tecellisi” daha doğrusu “Hak” olarak algılar. Artık o kalbe bu anlamıyla “mahlûkatın sevgisi ve nefreti” girememiş olur. Çocuktan, anadan, yardan maldan geçmek sadece Hakk’a âşık olmak bu anlamdadır.  Gerçek tasavvufta doğal bağlarımız olan sevdiklerimizi terk etmek ve zannımızda kendi imajladığımız sanal ilaha âşık olmak diye bir şey yoktur.

Çok kuvvetli soğuk sabah rüzgarının estiği yerde sivrisineğin tutunamadığı gibi Ârifin irfan gücü karşısında da hiçbir varlık zannı kalbde tutunamaz.

***

Daha önce bir gerçeği fark ettirmek için Hakk kulun zannı üzere tecelli eder demiş idik. Şimdi de bu işin aslını beyan edeceğiz. Ve önceki örneğimizin tam tersini düşüneceğiz.

Hakk nasıl tecelli ederse kulun kalbi ve zihni o tecelli üzere zanna ve irfana tabi olur. Yoksa Hakk kulun zannına ve irfanına tabi değildir.

Bu tecelli hakikati ârifin Zâtî tecelliyi yaşamasını anlatır. Zât’dan Zât’ına olan tecelli (feyz-i akdes)’de Hakk’ı var zannedecek esmâ terkibiyyeti yoktur. Ârif kendine Hakk’dan ayrı varlık vermez. Hakk’ın kendinden kendi kalbine feyzi (inişi/tecellisi) söz konusudur. Bu tecellide seyir (idrak/ilim/irfan/yaşantı) hâlinde olan sadece Allah ismi ile anılan varlık vardır, başkası yoktur.

Önceki tecelli ifadesi esmâ terkibiyyetinin yâni kendini var sayan birimin, esmâ tecellisini (feyz-i mukaddes)’i algılamasına göredir. Ârif olmayan birimler kendilerine sanal varlık vererek gördüğü her şeye Hakk nazarıyla bakar, kabul eder. Bu türdeki bilinç seviyesini de çok yüce bir mertebe zanneder. Halbuki bu mertebede henüz “gizli şirk” vardır.

***

Allah’ın iki tecellisi vardır. Gayb tecellisi ve şehadet tecellisi.

Gayb tecellisi yukarıda açıklanan Zâtî tecellidir. Zât’ının kendi manaları olan esmâ ve sıfatlara inişidir ve feyz-i akdes olarak bilinir. Ârifin kalbi tecellî olayının olmadığı Zât boyutu üzerinde sabittir. Aşağıdaki iki âyet bu tecelliyata işaret eder.

123-) Ve Lillahi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurceul emru küllühu fa`budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta`melun;

Semavat’ın ve Arz’ın gaybı (ilmi herşeyi kapsamış) Allah’a aittir… Emr bütünüyle O’na döndürülür… O halde O’na kulluk/ibadet et ve O’na tevekkül et… Rabbin, yapmakta olduklarınızdan (Bi-) gafil değildir. (Hûd, 11/123; B Meal)

1-) Kul HUvAllahu Ehad;

De ki: “O (senin hakikatın olan) Allah EHAD (mutlak tek bir vücud)’dır (varlığın gayrından değil)!”. (İhlâs, 112/ 1; B Meal )

Şehadet tecellisi esmâların evren elbisesi ile zahir olmasıdır. Bu da iki türlüdür.

Birisi Varlık (vücud) tecellisidir. Dünyanın ve ahiret âleminin varlığını esmâlardan almasıdır.

Diğeri ise Hakk’ın Ârif ve Ârif olmayan kişilerin kalblerine “nur ismi” ile tecellisidir. Buna şuhud (keşif) tecellisi denilir.

Nur tecellisinde Hakk’ın kendinden kendisine olan tecellisi âriflerin idrakidir. Bu bir şeyin aynı kişinin bir elinden öteki eline geçmesine benzer. Bu idrakte teşbih ve tenzih yoktur

Ârif olmayanların idrakinde ise Hakk ya her şeyden tenzih edilir ya da her şeye ve ya bazı şeylere teşbih edilir. Hıristiyanların Hakk’ı İsâ’ya teşbihi (benzetmesi) ve başka şeylerden tenzihi (ayırması) nur tecellisinin gizli şirk boyutunda kalmasına örnektir.

***

Ârif olmayan fakat Hakk’ın varlığına ve birliğine inananların baş gözü ile ahirette gördükleri Hakk, Hakk’ın onlara verdiği küllî ve ya cüzî ilhamdır. Onların kalbine o halde inişidir. Bu bilinç seviyesinde inançların ve itikatların reddi ve inkârı vardır. Herkes kendi zannına uyan ve benzeyen inançları kabul eder, benzemeyenleri de reddeder.

Ârifler ise Hakk’ı hiçbir sınır ve kayıt altına almadan bilir ve tanır. Dünya, berzah ve ahiret ayırımı yapmadan Hakk’ı her an idrak eder. Bu bilinç seviyesinde ise tüm inançların ve itikadların Hakk olduğu bilinir ve tasdik edilir. (((… Bu tanımlamaları yapan İbn Arabî’nin tüm dinleri, putperestliği ve tanrı tanımazlığı Müslümanlık ile aynı kabul ettiği iddia edilerek “dinden çıktığı” söylenmiştir. Halbuki İbn Arabî itikadı ve yaşayışı ile tam bir Müslüman’dır. Dinleri ve inançları birleştirmek gibi bir iddiası yoktur. Onun tam anlaşılması için eserlerini bir bütün olarak okuyup değerlendirmek gerekir. Bu konudaki düşüncesine göre; Müslüman olanların İslâm gerçeğinin hakikatine ulaşınca varlığa bakış açısı değişir. Ve birimlerin üzerinde yürüdükleri yolların Hâdi isminin doğru yolu mu yoksa Mudil isminin Hakk’dan sapan yolu mu olduğu belirginleşir. Sadece birimleri oluşturan isimler Hakk’tır.  Putperestlik ve şirk Hakk sistemi içinde tevhidin zıttıdır. …)))

***

İnsan-ı Kâmil’in hâli her sûrette görünen Hakk’ın hakikatini idrak halindedir.

Bir gün Mevlâna yolda giderken bir râhib ile karşılaşır. Râhib Mevlâna’ya selam vermek için tevâzu ve hürmetle eğilir. Mevlâna da ondan daha çok yere eğilir ve bekler, râhib doğrulduktan sonra doğrulur. Niçin öyle yaptığını soranlara; râhibin Resulullah a.s.’a ait olan alçak gönüllülük huyunu taklit ederek galebe çalmak (üstün gelmek) istediğini fakat kendisinin gerçekten alçak gönüllülük ile eğilerek râhibe üstün geldiğini ifade eder.

Mevlâna’nın genel olarak ilmine bakıldığı zaman insan-ı kâmilin varlığı bütün olarak değerlendirdiği anlaşılır. Rahibe olan tevazusunu hem sünnete hem de Hakk’ın ahadiyet gerçeğine bağladığı görülür. Bunu da şöyle dile getirir:

“Keder ve üzüntünün ne gücü vardır ki bizim adımızı ansın?

El çırp ki biz gamdan ve kederlenmekten vazgeçmişiz.

Biz gerçeği söylüyoruz sen ise inkâr etmekle meşgulsün.

Biz sınırsızlık makamında olduğumuz için her iki âlemin kabulünden ve reddinden kurtulmuşuz.”

Bir başka beyit.

“O’nun üzerinde ister cüppe ister gömlek olsun.

O’nu hangi sûrette görürsem göreyim benim canımdır.”

***

Tecellilerin nihâyeti (sonu) olmadığı gibi, Hakk’ı bilmenin (mârifetin) de sonu yoktur. Hakk tarafından tecelli özelliğinde son yoktur, ârif tarafından marifet isteğinde de son yoktur.

Sa’dî’den bir beyit:

“Ne O’nun güzelliklerinin sonu vardır ne de Sa’dî’nin sözünün sonu.

Su içip kanmamak hastalığına tutulmuş ola kimse, su içinde susuz ölür.

Halbûki tatlı su deryası öylece bâkîdir.”

***

114-) Feteallellahul Melikül Hakk* ve la ta`cel Bil Kur`âni min kabli en yukda ileyke vahyuHU, ve kul Rabbi zidniy ilma;

Melik ve Hakk olan Allah ne yücedir!… O’nun vahyi sana bitmeden önce Kur’an’ı (B sırrınca, Kur’an olarak) acele etme ve: “Rabbim ilmimi (arınmışlığımı, yakiynimi) artır” de.

Bu âyet Hakk’ı bilmenin sonu olmadığına işaret etmektedir ve ârifin duâsı da ancak “Rabbim ilmimi artır” şeklindedir.

***

Hakk zâtı ve hakikat yönü ile tektir. İsimleri ve isimlerinin tecellisi yönüyle de çokluktur (kesirdir). Hakk’ın bu vahdeti ve kesreti şaşılacak kadar derin bir sırdır. Akıl, fikir, idrak, zekâ ve irfan sonsuz denizin sahiline gelinceye kadar işe yarar. O deryaya daldıktan sonra hepsi yok olur. Artık suya dalan da deryadır.

Resulullah a.s. “Allah’ın zâtında tefekkür etmeyiniz” buyurdular. Çünkü Zât konuşulacak ve tarif edilecek sınırlı bir şey değildir.

Kâmillerin bu mertebeye “mutlak varlık” demeleri sadece sonsuzu tanımlamalarla anlatabilmek içindir.

37-) İnne fiy zâlike le zikra limen kâne lehu kalbun ev elkas sem`a ve huve şehiyd;
Muhakkak ki bunda, bir kalbi olan yahut şahid olarak kulak veren (Hakkı işiten) kimse için elbette zikra (öğüt, ibret) vardır. (Kâf,50/37; B Meal)

Allah’ın beyan ettiği hakikatlerde kalb sahibi için nasihat vardır. Çünkü hakikat dediğimiz şey Hakk’ın esmâsı ve sıfatlarıdır ki her an değişerek tecelli olmaktadır. Kalb de her an bu değişime tabi olup Hakk’ı her tecellide tanımakta ve kabul etmektedir.

Aklın delili ve nasihati ise daha başkadır. Akıl kelime kökü itibarı ile “bağlamak”dan gelir. İki zıttı ya da iki aynıyı birbiri ile karşılaştırarak aralarındaki benzerlikleri ve zıtlıkları bulur. Her şeyi ayrı ayrı özellikleriyle tanır ve tanımlar.

Ârifin nasihat alarak Hakk’ı tanımasına neden olan aklına “kalb” denir Nasihat almadan, bir üstadın ilminden ve irfanından nasiblenmeden kendi karşılaştırma gücü ile Hakk’ı bilmeye çalışan akıla kısır akıl denilir. Kısır akıl ile Hakk’ın özellikleri sınırlı olarak bilinir ve bilinemeyen diğer özellikleri ise inkar edilir. Ârifin aklı ile zahir âliminin aklı arasındaki fark, Hakk’a bakış açısıyla ilgilidir. Ârif Hakk’ı sınırsız açıyla, ârif olmayan ise kendi sınırlarıyla algılar. Ârif isabet eder ârif olmayan ise isabet edemediği gibi isabetsiz olduğunu dahi fark edemez.

Sadece kendi aklı ile Hakk’ı bilmeye çalışan kendi aklında Hakk’ı sınırlar ve özel bir ilah olarak düşünür. Diğer kısır akıllının kendi aklı ile icad ettiği ilahın ilah olmadığını iddia eder. Böylece ayrı ayrı ilahları olan akıllar birbiri ile çatışmaya ve aralarına antipati tohumları ekmeye başlarlar.

Bu çatışmadan yara alan kişiye aklında icad ettiği ilahı  yardım edemez. Ve kendi başına terk edilmiş bir halde kalır.

22-) La tec`al meAllahi ilahen ahare fetak`ude mezmumen mahzula;

Allah ile beraber (kafanda) başka bir ilah oluşturma (O’nun gayrını vehmetme, O’nun gayrından bir şey umma) !.. Yoksa (bu şirk sebebiyle) kınanmış/aşağılanmış ve kendi başına/yapayalnız terkedilmiş (yardımsız) olarak oturup kalırsın. (İsrâ, 17/22; B Meal)

25-) Ve kale innemet tehaztüm min dunillahi evsanen meveddete beyniküm fiyl hayatid dünya* sümme yevmel kıyameti yekfüru ba`duküm Bi ba’dın ve yel`anü ba`duküm ba`da* ve me`vakümün naru ve ma leküm min nasıriyn;

(İbrahim) dedi ki: “Siz ancak dünya hayatında (boş-izafi yerde, maddi hazlarda) aranızda bir mevedde (sevgi) için Allah’ın gayrından (şeyleri, birbirinizi) putlar edindiniz… Sonra kıyamet günü kiminiz kiminizi (birbirinizi B gerçeğince) küfr (inkar) edecek ve bazınız bazınıza (birbirinize) la’net edecektir (fani zevkler uğruna kendinizi tanımayı ihmal etmeyin?)… Barınağınız Nar’dır ve sizin bir yardım ediciniz de yoktur. (Ankebût, 29/25; B Meal)

Aklında oluşturduğu ilaha iman eden kimse ilahında bâzı vasıflar hayal eder. Hayalindeki vasıflara uymayan şeyleri de kendince deliller bulup o ilahdan def eder (uzaklaştırır). Ve inandığı ilaha bu şekilde yardım eder.

Hakbuki bu sanal ilah kendisini oluşturana yardım etmez, edemez. Çünkü o ilahda bir güç ve kuvvet yoktur. Yaratılmış bir şey kendi yaratıcısına elbette yardım edemez.

Bu konuya ârifler ise şöyle yaklaşırlar. Ahad olan Zât her birime farklı özellikleri olan ilahlar olarak yansır. Daha doğrusu yansıyan Zât tek bir ilahtır fakat yansıdığı yerdeki birimlerin renkleri, sûretleri, akılları, idrakleri, zekâları ve şartlanmaları farklı olduğu için kişilerin itikadına göre tecelli etmiş olur. Her birim kendinde tecelli edene ilah başkasında tecelli edene ise sahte ilah dediği için Hakk’ın ahadiyetini inkar etmiş olur.  Özelleştirdiği ilahını bir nevi kendisi var ederek ahadiyetin, Ulûhiyetin gücünden yardım göremez. Ârif ise hem kendi birimsel varlığında tecelli edeni hem de her birimde tecelli edeni tek bir ilah olarak idrak eder. Böylece ârif Allah’ın yardımından mahrum kalmaz.

Muhakkak ki bunda, bir kalbi olan yahut şahid olarak kulak veren (Hakkı işiten) kimse için elbette zikra (öğüt, ibret) vardır. (Kâf,50/37; B Meal)

Hakk’ı tam ve eksiksiz bilen Ârif-i Kâmil bütün sûretlerde Hakk’ı Hakk olarak seyredince Hakk öyle bir bilinir ki ne sûrette zahir olursa olsun inkâr olunmaz.

Nefs basamakları ve ruh ile algılanılan ilim ruh ve nefsin sâbitliğine bağlı kalarak sınırlanmış olur. Fakat kalb sürekli değişim özelliği gösterdiği için Hakk’ı her değişim ve oluşumda bilir ve seyreder. Kalb değişen bütün mertebelere, sûretlere ve biçimlere dönüşen olur.

Hakk’ın Zât’ından başka bir Zât, varlığından başka bir varlık olsaydı birbirine zıt ve ya benzeyen iki ayrı mevcud olması gerekirdi. Hâlbuki Hakk’ın Zât’ından başka ona benzeyen ve ya ona benzemeyen ikinci bir mevcut yoktur.

Durum bu gerçekten ibaret olunca kendi varlığını perdesiz olarak tanıyan ve ya perdeli olarak kendi varlığını tanıyamayan ve inkâr eden yine Hakk’dan ibarettir. Bu ilim ârifin zevkidir, ârif olmayanda bu zevk yoktur. Ârif kabul ve red yaşamı dışındadır. Ârif olmayan ise kabul ve red sıkıntısındadır.

Bir rubâî :

“Komşu, arkadaş ve sohbet eden hep O’dur.

Dilencinin eski püskü elbisesinde

Pâdişâhın değerli elbisesi içinde olan hep O’dur.

Farkta ve cemde olan, vahdette bekleyen hep O’dur”

Bir hadis-i şerîfde buyrulur: “Mü’minin kalbi,  Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu istediği vech ile (yöne) döndürür.”

Kalbin mü’mine ait olması Allah’ı tam ve eksiksiz bilene (ârif-i kâmile) işaret etmektedir.

***

Vahyin tavsiye ettiği imana hemen tabi olanlar vardır. Onlar vahyi doğru mu değil mi incelemesine almazlar. Kalblerini ikna eden şey Resul a.s.’ın “emîn” sıfatına sahip olmasıdır.

Vahiy ve iman konusunda araştırma yapacak kadar bilgisi ve şüphesi olmayan kişiler uzman bir hekimin tıp ilmine güvenenler gibidir. Bir hastanın kendi hastalığı hakkında araştırma yapacak kadar bilgisi olmaz, hekimi sorgulayacak kadar da tıp bilmez fakat hekimin uzman olduğuna güvenerek onun tedavisine teslim olur.

Resullerin ve âriflerin ilmine teslim olmak bir hastanın uzman hekime bedeninin ve canının güvenliğini teslim etmesine benzer.

Cahil birisinin ilmine teslim olan ise tıp konusunda cahil olan fakat kendisinin hekim olduğuna inanan kimseye teslim olan hastaya benzer. Cahile teslim olan teslim olduğundan daha da cahil kabul edilir.

***

Resulün bildirdiğine şahid olmak dört aşamalı bir idrak halidir.

Birincisi göz ile görmektir.

İkincisi misal/hayal âleminde basîret ile algılamaktır.

Üçüncüsü hem beden gözüyle görmek ve hem de basîret ile algılamaktır.

Dördüncüsü tüm algılama organlarından sıyrılarak gözden ve basiretten de ötede hakikatleri idrak halidir.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken misal/hayal mertebesinin şâhitliğidir. Bir resul kendi “görmüş ve hakikatini yaşamış” olduğu bir bilgiyi haber verir. Meselâ Allah’ın varlığına iman etmemizi ve şahid olmamızı ister. Biz de duymuş olduğumuz bu bilgiyi hayalimizde canlandırıp aklımızla görmeye çalışırız.  Göz ile görerek şahitlik daha kolay olmasına rağmen insan doğası bunu atlayıp “hayali ile görmeyi” tercih eder.

Resulullah a.s. bu ikinci mertebe şâhitliği : “İhsan (güzellik), senin O’nu görür gibi Allah’a ibadet etmendir” ve “Allah teâlâ musallinin (namaz kılanın) kıblesindedir” sözleriyle açıklamıştır.

Musalli (namaz kılan kişi) kendi hayalinde tasvir ettiği Hakk’ı önünde ve kıble istikametinde kabul ederek gönül rahatlığı ile Allah’a ibadet eder. Bu şekilde onun şâhitliği hayalî olur.

Diğer üç şâhitlik daha kesin bilgi halidir, Resullerin ve âriflerin şâhitliğidir. Ve şu âyet ile bu kesin şâhitliğe işaret olunur:

115-) Ve Lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme VECHULLAH innAllahe Vasi’un ‘Aliym;

Maşrik (doğu, doğma yeri) de mağrib (batı, batma yeri) de Allah’ındır (O’nun Esması’nın açığa çıkışıdır).  O halde nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır… Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Aliym’dir. (Bakara, 2/115; B Meal)

Salât (namaz) hakkındaki ayrıntılar Hz. Muhammed bölümünde anlatılacaktır.

***

Resul’ün ve ârifin külli aklından beslenmeyen akıl vehime bağlı olarak çalışır. Madde ötesi boyutlarda tahminen gezinirken madde dünyasında da ya inkâra ya da hayret sarhoşluğuna düşer. Bu gün hayretle Hakk’a isnad ettiği şeyi yarın inkar edebilir. Böylece zanlar arasında kalır.

Doğruyu ve yanlışı ayırmada mihenk taşı Kur’an ve Resullerin halleridir. Vehime bağlı aklı dikkate almadan Resullere tabi olan ve onların bilgilerini takliden öğrenenler mahzun olmaz. Resuller onları terk etmezler biz sizden berîyiz demezler, onların ellerinden tutarak kendi şâhitlik mertebelerine yönelmelerini sağlarlar.

Fakat vehime bağlı aklı ile kendisini hakikat ehli zanneden ve çevresine toplananlara vaadlerde bulunanlar Resuller gibi değildir. Bir an gelir kendileri de şaşkınlığa ve çıkmaza düşer. Peşlerinden gelenlere de yardım edemezler hatta “bana uymasaydınız, ben sizi bana tabi olmanız için zorlamadım” derler.

***

Birimlerin inançları özlerinde (zâtlarında) değil, sadece belleklerinde depolanmış bilgi yığınları şeklindedir. Öz her zaman Hakk’ın tecellisi olarak kalır.

Belleğinde Hakk’a karşı âsilik bilgilerini depolamış olan kendisini âsi ve günahkâr kabul eder. Tevbeyi gerçekleştirmeden ölünce de “kaderiye” ekolünün inancı gibi mutlak ceza ile karşılaşacağını kabul eder. Halbuki Allah’ın bağışlama sıfatı da vardır ve bağışlayacak günahkar olmasını gerektirir. Kaderiyyecilerin kendi kaderini tamamen kendi tayin etme inancı bu açıdan tam doğru değildir.

Bunun için iki neden vardır.

1. Kişinin öz ismi “hâdi” ise o kişi saîd (cennetlik) olarak yazılmıştır. Dünya yaşamında bazı doğal engeller ve belalar nedeniyle din ve ibadetle ilgili davranışlar göstermeyebilir. Günah ve isyan ortamında yetişmiş olabilir. Tevbesiz vefat etse, ezelde ayan-ı sabitesinin Hakk’a verdiği bilgi üzere said olarak cennete girer. Ya da Hakk’ın rahmeti, azameti ve saltanatı karşısında günahları eriyip yok olur.

Ömer Hayyam’dan bir rubâî:

“Ey yüce kudretinden zâhir olduğum zât-ı kerîm!

Ben senin nimetinde naz ile yetiştim

İmtihan kastıyla yüz yıl günah edeceğim

Bakalım benim günahım mı ziyâde yoksa senin rahmetin mi?”

2. Hakk günahkârların affedilebileceğine dâir ümit vaad vermiştir. Bu vaadini gerçekleştirmesi için hiçbir engel yoktur.

Bir âyet:

16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;

İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkaf, 46/16; B Meal)

Ömer Hayyam’dan bir rubâî:

“Cihanda günah etmemiş olan kimdir?

Söyle! Günah işlemeden nasıl yaşanır?

Yâ İlâhî! Benimle senin arandaki fark nedir?

Benden hatâ Sen’den atâ (bağış, ihsan) zuhura gelir.”

***

Bedensel ölümle ve ya ölmeden evvel ölmekle birimin aklından ve bilincinden perde kalkar. Her birim zannettiği Hakk’ı görür. Bu görüş ile görmediğine inanmak olan “iman” hali son bulur ve “müşahede” hali başlar. Perde bir kez kalkınca tekrar perdelenme olmaz. Bu gerçek ruh göçü inancını reddeder. Ölüm ile birlikte yakîn hali (kesin bilgi) başlayınca tekrar dünyaya dönüp de perdelenmek imkânsız hale gelir.

Hakk’ın ahiretteki tecellisi aynı dünya tecellisinde olduğu gibi devamlı ve tekrar etmeyendir. Yani aynı tecelliyi iki kez vermez. Her seferinde bir başka ve bir üst tecellidedir. Dünyadaki zan ve keşfinden başka tecellilere şâhid olan birimler için ahirette bu anlamda bilgi açılımı meydana gelir. Fakat bu bilgi açılımı dünyada iken perdesini kaldırmayanın ahirette perdesinin kalkması şeklinde olmaz. Dünyada Hakk’ı idrak eden ahirette de idrak etmeye devam eder. Dünyada Hakk’ı idrak edemeyen ahirette de idrak edemez sadece tecelli farklarını inkâra devam eder.

72-) Ve men kâne fiy hazihi a`ma fehuve fiyl ahıreti a`ma ve edallu sebiyla;

Kim bunda (şu dünyada) a’ma (doğru yolu-hedefi göremeyen; Hak’dan perdeli) ise o, Ahiret’te de a’madır… Yol itibarıyla daha da sapkındır. (İsrâ, 17/72; B Meal)

(((… İbn Arabî bir eserinde Hallac, Cüneyd-i Bağdadi ve Sehl ve bâzı veliler ile berzah âleminde görüştüğünü onların bilgilerini yükselttiğini beyan etmektedir. Bu beyan yukarıdaki âyet ile çelişmez. Çünkü âyetin hükmü dünyada iken perdeli olanları kapsamaktadır. …)))

Âriflerin ve âriflere tabi olanların dünyadaki tevhid ilimleri ahirette de terakkiye (yükselmeye) devam eder. Taklit ehlinin bazı idrak eksiklikleri de gider ve açılım meydana gelir.

Abdul Gafur Lârî isimli ârif vefat ettikten sonra bir fakir onu rüyasında görür ve sorar. Öldükten sonra terakki, ilerleme var mıdır? Lârî; İbn Arabî ile buluştuğunu ve terakki konusunu sorduğunu ve dünyada iken yazdığım gibi terakki ve ilerleme vardır cevabını aldığını belirtir.

(((… Bu kısımda (ahirette bilgi açılımı) İbn Arabî’nin ve Ahmed Avni Konuk’un görüşleri yorumlanmadan özetlenmiştir. …)))

***

25-) Ve beşşirilleziyne amenu ve amilussalihati enne lehüm cennatin terciy min tahtihel enhar* küllema ruziku minha min semeratin rızkan, kalu hazelleziy ruzıkna min kablu ve utu Bihi müteşabihen, ve lehüm fiyha ezvacün mutahheratun ve hüm fiyha halidun;

İman edip salih amel işleyenleri ise çokça müjdele, ki onlar için altlarından nehirler akan Cennetler vardır… Onlardaki herhangi bir semere’den bir rızk ile her rızıklandıkça onlar derler ki “işte bu daha önce de rızıklandırıldığımız şey-misali-idi”… Ve o (rızık) onlara/ya da onlar o rızka, (B sırrınca) müteşabih olarak sunulmuştur… Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalıcılardır. (Baka­ra, 2/25; B Meal)

İnsan ezeldeki ilmî sûretinden beri sürekli ilerlemededir. Hakk’ın zâtından esmâ mertebesine, ruh boyutuna, misal âlemine ve dünyaya inişi ilerlemenin bir kısmıdır. Dünyada iken çektiği bedensel hastalıklar, yoksulluklar ve eziyetler ruhsal sıkıntılar içlerinde zorunlu ve doğal bir “yükseliş” programı taşır. Ayrıca farkında olarak ilim ve amel ile de yükselişe hız katabilir.

Hakk’ın zâtından dünyaya iniş ve Hakkı’ın sınırsız ilim boyutlarına doğru tekrar yükseliş insan için durdurulamaz bir ilerlemedir. Her birim kendi potansiyeline göre ilerlemeye devam eder. Hiçbir zaman birimsel varlığı mutlak yok olmadan sonsuza kadar bu yolculuk devam edecektir. Tercih edilen bilerek ve idrak ederek gerçekleşen Muhammedî yolda ilerleme olmalıdır.

***

Dünyanın yok oluşu ile oluşacak büyük kıyamette yaratılmışlık özelliği örtülür ve Hak zâtı ile açığa çıkar.

16-) Yevme hüm barizun* la yahfa alellahi minhüm şey`* li menil Mülkül yevm* Lillahil Vahıdil Kahhar;

O gün onlar barizlerdir (perdesiz, apayan)… Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz… “Bugün Mülk kimindir?”… “Vahid, Kahhar olan (gayrı vücud olmayan) Allah’ındır!. (Mü’min, 40/16; B Meal)

Bu gerçek açığa çıkınca teklik (ahadiyet) boyutundan başka varlık anlayışı kalmaz. Sonra yeniden esmâların çokluğu ile tecelliyat başlar, kesret boyutu algılanır. Bedenler dünyadaki bedenlerin daha mükemmeli olarak bas olunur (yeni varlığını idrak eder).

Her birimde zahir olanın ve kendisi olarak da zahir olanın Hakk’ın zâtı olduğunu idrak eden kişi Hakk’ı bilmiş olur.

Âdem ismi ile anlatılandan murad (kastedilen) tüm esmâları ve sıfatları nefsinde toplamış olan insan-ı kâmildir.

İnsanın özü ve zahiri Hakk’ın Zâtının aynıdır. Çünkü birbirine benzeyecek iki ayrı Hakk yoktur. Bu ilme zâhir âlimlerinden büyük bir kısmı ulaşamadan ölür. Bunu ancak Resullere ve âriflere tabi olan kalb sahibleri fark eder.

***

29-) Yes`eluhu men fiysSemavati vel`Ard* külle yevmin HUve fiy şe`n;

Semalar’da ve Arz’da kim varsa hepsi Ondan ister/talebeder; O her yewm (gün, an, tecelli) yeni-orijinal bir oluştadır. (Rahmân, 55/29;B Meal)

Hakk’ın ahad olan varlığı ve Zât’ı tüm esmâ ve sıfatları ile birlikte her an yeni bir halde tecellî etmektedir. Hiçbir boyutta ve hiçbir esmâda ve hiçbir zerrede “durgunluk” yoktur.

Tüm boyutlarıyla birlikte varlık bir an içinde “yok” olmakta ve sonraki an içinde yeniden yenilenmiş ve değişmiş olarak “var” olmaktadır. Bu yok oluş ve var oluş arasında bir şey yok olmadan aynı kalsaydı o şey iki tane olurdu. Bu oluş Hakk’ın varlığına ilâve olmak bakımından yanlış ve imkânsız bir akıl yürütmedir. Ya da bir şey yok olsa ve tekrar var olmasa bu da Hakk’ın varlığında eksiklik oluşması anlamına gelir. Ve Hakk’ın eksilmesi, eksiklik kabul etmesi imkânsızdır. Artış ve eksiliş olmadığına göre Hakk’ın varlığı hep aynıdır fakat daha mükemmele doğru sonsuz bir değişim halindedir.

***

Kalb kavramı ile kastedilenin günümüzde nasıl anlaşılması gerekir? Bu sorunun cevabını günümüz insanının aklına göre veren bilgi kaynağından aktarıyoruz.

***

KALB

Tasavvufta ŞUUR anlamındadır.

İslâm terminolojisinde “şûur” ya da bugünkü deyimiyle “bilinç”, “kalp” kelimesiyle, “gönül” kelimesiyle tanımlanır.

“RUH’TAKİ ŞUUR”, TASAVVUFTA MECAZ YOLLU-MİSAL YOLLU “KALB” DİYE İFADE EDİLMİŞTİR

“Kalb” ve “ruh” kelimeleriyle işaret edilen mânâyı iyi bilmek gerektir evveliyetle.

“Ruh”, şu anda bildiğimiz madde bedenin yerine, ebediyen kullanılacak olan ikinci bedenimizdir; ki yapısı “halogramik özelliklere sahip dalga” türündendir. Bu bedendeki şuura da “kalb” denilir.

(Soru: Kitaplarınızdan, “kalb”in “bilinç” olduğunu anladım. Fakat bazı âyetlerde, göğsün içindeki kalp diye anlatılan ifadeyi çözemedim?.)

Kalp, şuûrdur!.

Mecaz yollu anlatıyor misal olarak!.

Efendimize gelmiş câhil Arab’ın biri; “Ben Allah’ı biliyorum” demiş. Efendimiz de; “nerede?.” Diye sormuş. Arap; “Gökte” demiş!. Efendimiz de; “tamam, sen iman etmişsin, güle güle” demiş.

Kurân, bütün topluma, bütün insanlara hitap etmiyor mu?. Ve dolayısyle bir kısım dar anlayışlılara da hitap etmesi için onların anlayışınca da bir şeyler yazması, ihtiva etmesi lâzım!.

Yoksa onlar bir şey alamaz ki!.

Anlayış seviyesine göre çeşitli hitaplar vardır Kurân’da!.

KALBTEKİ KARA NOKTA

Abdülkâdir Geylâni, “kalpteki kara nokta”dan bahseder.

Tabii, “kalpteki kara nokta” deyince, kalbin içinde kara nokta arıyoruz!!!.

Abdülkâdir Geylâni’nin bahsettiği “Sevde-i Âzâm” dediği kara nokta, “kalp”tedir. Yani, şuurda!.

Haşyet duygusu sonunda oluşan “HİÇLİK” noktasıdır.

KALBİN KARARMASI

Kişi, yaptığı yanlıştaki niyetine göre, 40 günden kırk yıla, ya da ömrünün sonuna kadar karşılığını alır ki, buna kalbin kararması denir…

İnsanların, günahları yüzünden, kalpleri kararır, Kurân‘ın da işaret ettiği gibi!.

Hiç bir iyilik “ceza”sız kalmaz!.

Hiç bir yanlış da karşılıksız kalmaz!.

KALBİN MÜHÜRLENMESİ

Dünyadayken, yaptığının cezasını çekmeye başlama sisteminin adı Kur’ân dilinde “MEKR”dir!.

Eğer o kişiye iman üzere gitmeme durumuna yol açarsa fiîli, bu defa da kalbi mühürlenmiştir, (anlayışı körelmiştir) denir!.

“Anlayışın körelmesi”, genel olarak, basiretin gerçekleri değerlendirememesinin adıdır!.

Unutulmamalıdır ki, düşünce de beynin bir fiilidir!. Ve kişi, fiîlinden mesuldür, bunun sonucunu kaçınılmaz bir biçimde yaşayacaktır!.

“Kötü düşünce” ilk aklına geldiği anda, kişi mes’ûl olmaz; ama onu devam ettirmeye başladığı andan itibaren sistem gereği, özünden gelen bir biçimde beyin kendisini o konuda körleştirmeye, kilitlemeye başlar!.

Birisini suçlamanın karşılığı, Allah takdir ve iradesini inkâr yolundan ilerleyerek, imansızlığa kadar uzanır; ve o kişi bu hâl üzere ölürse, âhırete imansız gider!. “Yuhasibküm BİHİLLAH” hükmünü icra etmiştir!.

Kalp kararmasının veya körelmesinin işareti odur ki; kişi bilgi ezberciliği ve taklitle yaşamını sürdürüp; “Allah” adıyla işaret edilenin ahlâkıyla ahlâklanmaktan geri kalır!… Gününü, maddi zevklerle tüketip, taklit fiîllerle kendini tatmin eder!.

Düşüncenin yanlışlığı, o konuda iman esaslarına ters düşülmesi dolayısıyladır!.

İman esaslarına ters düşen her düşünceyi devam ettirmenin sonucu, kalbin biraz daha kararması demek olarak, hakikatın gereğini yaşayamamayı getirir!. Bu da, kişinin kendisini cezalandırması demektir!.

Kim, ne zaman, ilminin gereğini yaşayamıyorsa, o kendi kendini perdelemeye başlamıştır… Çünkü, asla bulunulan noktada durmak mümkün değildir!.

İnsan daima bulunduğu yerden ilerler bir başka noktaya doğru, düşüncesi istikametinde… Eğer düşüncesi isabetli ise, o yolda ilerler ve açılımları artar… Eğer düşüncesi yanlış ise, o takdirde de hakikatten uzaklaşarak, taklitte kendine karargah kurar!… Taklitte kalmak ise, en büyük cezalanmadır İslâm’ı kabul eden için…

KALB EHLİ

Allah’ın İLİM sıfatının zuhuru olarak varlığında bilinç ve şuur var.. Kalb ehlisin!

(Soru: Efendim, “Yere göğe sığmam müminin kalbine sığarım” hitâbında “El Mümin” ile işaret edilen bilinç galaksiyi mi kapsıyor?)

“Kalb” kelimesi tasavvufta ŞUUR anlamındadır… “Kalb sahipleri” denince, yüksek bilinç sahibi kişiler kastedilir… Allah’a iman etmiş kişinin bilinci tüm yaratılmışlara Allah bakışıyla bakar…

KALB GÖZÜ

“Kalb gözü” denildiği zaman gaye “şuur” gözüdür. Bedende nasıl bir “şuur” mevcut ise, aynı şekilde ruh bedende de bir şuur mevcuttur ki; işte bu “şuur”dan, bu şuurdaki idrâk özelliğinden “kalb gözü” veya “basîret” isimleriyle bahsedilmiştir

KALB GÖZÜ AÇIKLIĞI

Varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali!.

Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleri ilmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı vardır..

KALB GÖZÜ

“Kalb gözü” denildiği zaman gaye “şuur” gözüdür. Bedende nasıl bir “şuur” mevcut ise, aynı şekilde ruh bedende de bir şuur mevcuttur ki; işte bu “şuur”dan, bu şuurdaki idrâk özelliğinden “kalb gözü” veya “basîret” isimleriyle bahsedilmiştir!.

KALPLER, ANCAK “ALLAH ZİKRİ” İLE TATMİNE ULAŞIR!

“Kalpler ancak ALLAH ZİKRİ İLE TATMİNE ULAŞIRLAR” buyuruluyor… Niye? ..

Çünkü insan, sonsuzu düşünmeye yönelik bir kapasiteyle yaratılmıştır ve sonsuzluk-sınırsızlık ise ALLAH’ın vasfıdır!.

“Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik”

diyen Rasûlullâh aleyhisselâm;

“sana hakkıyla senâ (övgü) etmem mümkün değilidir; ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için, kendi kendine senâ edersin”

itirâfında bulunurken sonsuz-sınırsız yüce Zât’ın kesinlikle kavranamayacağına işarette bulunmaktadır…

Bu durumda bize düşen ne oluyor.. ?

Bize kendini tanıttığı nisbette O’nu tanımak!.

O’nun aynasında, kendimizi seyredip tanımak!.

Kendimizdekilerden, O’nun sonsuz sınırsız kemâlâtına, yüce özelliklerine, hikmetlerine, hayran kalmak!.

“Allah’ım, hayretimi arttır”

diye DUÂ eden Rasûl Aleyhi’s-Selâm bu husus hakkında bizi uyarıyordu herhalde…

Allah’ı tanımanın yolu da, zikirden geçer!.

Zikir, ya Zât, Sıfat ve Esmâyı içine alan toplu isim “ALLAH” ismi ile yapılır… Ya da, Allah’ı çeşitli özellikleriyle tanımaya yönelik diğer isimleri ile yapılır…

(Soru: Ra’d/28; ”İşte onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.”)

Üstadım , buradaki “Allah’ı anma”dan ne anlamalıyız?..

“ALLAH” isminin işaret ettiği mânâyı anlamak için yapılan tefekkür, burada zikir olarak anlatılmakta ve bu tefekkürün sonunda erilen gerçek ile iman ehlinin huzur bulacağına işaret edilmektedir..

“İnsanların, idrâka dayanan ilimden mahrum kalıp ezbere dayanan bilgi birikimiyle mukallit olarak yaşamaması” demektir.

(Soru: Özür dileyerek; bunu sağken gerçekleştirme imkânı olabilir mi?.. Teşekkürler.)

Evet… Kişinin herhangi bir şeyi başarma konusundaki “şüphe” ihtiva etmeyen azmi bunu gerçekleştirir…

Nasıl ki, bir kişi suda boğulacakken bulduğu bir dala o anda başka hiç bir şey düşünmeden sadece yakalamayı düşünerek uzanırsa, isteğe böyle uzanmak gerekir!.

KALB’İN ORUCU

Havasın orucu ise, “kalbin veya ruhun orucu” olarak bilinen oruçtur!.

“Kalb”in yâni “şuur”un orucu nasıl olur?.

“Kalb” yani “şuur”un, beş duyu, şartlanmalar ve bunlara dayalı olarak vehmin kendisine var kabul ettirdiği varlıklardan bilincini arıtması, bu tür kabullerden kesilmesi, onun orucudur. (AHMED HULÛSİ/KAVRAMLAR/KALB)

12. BÖLÜM SONU

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

6 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (12. Bölüm)”


  1. 1 ruhum latife 11 Mayıs 2008, 2:00

    Allah razı olsun….
    Kalbiniz Nur-i Ali olsun… Aminnnnnnn…..

  2. 2 edeniz 11 Mayıs 2008, 10:34

    ÇOK DEĞERLİ DOSTlar

    “Vahiy ve iman konusunda araştırma yapacak kadar bilgisi ve şüphesi olmayan kişiler uzman bir hekimin tıp ilmine güvenenler gibidir. Bir hastanın kendi hastalığı hakkında araştırma yapacak kadar bilgisi olmaz, hekimi sorgulayacak kadar da tıp bilmez fakat hekimin uzman olduğuna güvenerek onun tedavisine teslim olur.

    Resullerin ve âriflerin ilmine teslim olmak bir hastanın uzman hekime bedeninin ve canının güvenliğini teslim etmesine benzer.

    Cahil birisinin ilmine teslim olan ise tıp konusunda cahil olan fakat kendisinin hekim olduğuna inanan kimseye teslim olan hastaya benzer. Cahile teslim olan teslim olduğundan daha da cahil kabul edilir.”

    Diyor yazıda!!

    Benim sorum ya da sorunum diyeyim ya da belki birçoğumuzun?..

    Başlama NOKTAsı?

    OKUmağa başlamak için ne okumak lazım;
    İllaki Kur’an, İllaki Sünnet, Evliyaullah, İlim, Fen, Tıp,,, hatta buradan bir okur bana ”Belgesel izlesen de olur; o kadar zikir çekmene gerek yok!..” demişti. Oladabilir ondaki açılım KUVVEtlidir, bendeki değildir, onunki kadar bilmiyorum ama ben o zikir programına uymadan kendimi UZAK hissediyorum, YAKIN olamadım olmaya çok uğraşıyorum ama UZAK olmaya gücüm yok..
    Lafı uzatmayayım DEĞERLİ BÜYÜKLERİM; DEĞERLİ ÜSTADım(burada bir not eklemeden geçemiycem; babam misafirim bir kaç gündür, dün OKYANUSUM adlı sitedeyken ‘baba tanıyor musun Üstadı dedim, **senin hocan değil mi** dedi..
    Bilirim Üstad bu tarz hitaplardan hoşlanmıyor affola, babam da öğretici analamında söyledi ama çok hoşuma gitti HADDim değil ama…)

    Konu yaklaşım tarzım mı önemli, neyi okuduğum mu, SİSTEMim mi?

    Yol yordam gösterirseniz ne mutlu bizlere..
    Allah razı olsun hepimizin idrakını artırsın AMİN
    Hoşçakalın

  3. 3 sıfır 11 Mayıs 2008, 11:34

    Dilediğini hayran eden, dilediğine bayram eden, dilediğine seyran eden, dilediğinde seyran ettiren, dilediğine yokluğu yaşatan, şanı yüce Allah aziz ve hakimdir…

  4. 4 özde 12 Mayıs 2008, 5:13

    Sevgili dostlar,

    “Allah’a gerçek iman; Mutlak Kadere İman ile olur.” (A. H.) diyor ehli…

    edeniz demişsin ki;

    “ -Benim sorum ya da sorunum diyeyim ya da belki bir çoğumuzun?..
    Başlama NOKTAsı?
    OKUmağa başlamak için ne okumak lazım;”

    Sevgili edeniz, “denizde yüzmeyi ancak yüzme bilenden öğrenebilirsin” diyor ehli…
    Sen zaten yüzüyorsun, her halde nasıl yüzsem falan mı diyorsun?..
    Bak dostum; AHHA neler yapılması gerektiğini, kestirmeden söyleyiverdi…
    Özel bir reçete filan arıyorsan, nasipte varsa; Dr.’ unla karşılaşırsın, hiç şüphen olmasın..!
    Yeter ki sen; “Bıkmadan, usanmadan, samimiyetle kapıyı çal; kapın içerden açılacaktır…” diyor ehli..

    Görmüyormusun bak, burada herkes sessizce, O kapıyı çalmakta… açılması ümidiyle…

    Sevgi ve saygılarımla…
    Güvenlik kodu: kudduss

  5. 5 Paris 12 Mayıs 2008, 11:53

    edeniz dost;

    Kimine ilk mülhime kerameti yeter başladığı noktayı tarif için…
    Kimi emmareden, kimi levvameden sual eder bu soruyu.
    Fakat; ”Samimiyetin kadar hızlı gidersin” (A. Hulusi) sözüyle açıklanan sesleniş fikrimce sana daha uygun…
    Bu samimiyetin karşılıksız kalmaz devam ettirdiğin sürece; ehli tarafından garantisi verildi!
    Zikir edeniz… Dilden kalbe geçiş sürecini yaşaman dileğiyle güzel dostum.
    Zira öyle bir bıçak sırtı dönem ki şu yaşadıgımız günler; her saniye buram buram nimet kokuyor…
    Vesselam

  6. 6 edeniz 13 Mayıs 2008, 12:10

    ELHAMDÜLİLLAHİRABBİLALEMİ(Y)N, Paris


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: