Annemiz Hatîcetül Kübrâ

Mekke, orta çağın beş bin kişilik bir çöl şehridir. Merkezi bir otoritesi yoktur. Diktatörlüğe veya krallığa dayalı bir yönetimi de yoktur. Orta çağın site devletlerine hiç benzememektedir. Şimdiki tâbirle “çöl kanunları” ile yönetilen bir şehirdir.

“Çöl kanunlarını” uygulayanlar kabileler ve kabile reisleridir. Bu kanuna göre; kuvvetli ve kalabalık kabileler “yöneticilerdir”, zayıf ve az insanlı kabileler ise “yönetilenlerdir”..

Kabileler arasında çok kısa süren “mükemmel diyalog(???)” vardır. Reisler Kâbe etrafında toplanır, hep bir ağızdan bağırırlar, kimse kimseyi anlamaz ve çok kısa süren bu “mükemmel diyalog(???)” sona erer ve ardından kılıçlar çekilirdi. Diyalogun ikinci bölümü olan “kabile katliamları” başlardı.

“Çöl kanunlarına” göre “üç ay” savaş yasağı vardı. Fakat kabile kavgasında bir taraf diğer tarafı yok etmek üzere ise, kuvvetli olan kabile reisi “üç ay”ın başlangıcını ileri bir tarihe ertelerdi. Kabile tamamen yağmalanır, teslim alınır ya da yok edilirdi. Sonra ertelenen “üç ay” başlangıcı geri çekilerek normal takvime dönülürdü.

Mekkelilerden çok az sayıda kişi yazmayı ve yazıyı okumayı bilirdi. Şehirde bir araştırma yapılsa toplam yüz sayfa tutarında yazılı belge çıkmazdı. Kitap denilen şey ise kesinlikle bilinen bir şey değildi. Mekkeli olmayan fakat Mekke’de yaşayan Yahudi ve birkaç Hıristiyan’ın ellerinde Tevrat ve İncil denilebilecek kitabımsı sayfa yığınları vardı. Çalınmaması, kaybolmaması ve yıpranmaması için kutsal hazineler gibi gizlenir ancak senede birkaç gün dinsel törenlerle açılır, uzaktan bakılır, dokunulamaz, herkes tarafından okunamazdı.

“Çöl Kanunlarına” göre Arap geleneğinde ise kadınlar sadece gizlenmesi gereken “utanılacak aile elemanları” idi. Ya da alınıp satılacak ticâri bir eşyâ. Ancak çok zengin ve etkin reislerin eşleri toplum içinde insan muamelesi görüyordu.

Kimin kaç tane câriyesi var, kimin kaç tane hanımı var, kimin kaç tane kız çocuğu var? Bunlardan bahsetmek çok büyük bir ayıp ve şerefsizlikti.

Kadının aklına itibar edilmez, fikrine müracaat edilmez, düşüncesi sorulmazdı. Şu kadarını da yazarak bu üzücü durumu daha fazla uzatmayalım… Baba ölünce evin büyük oğlu, annesini miras olarak alıp köle olarak satma hakkına dahi sahipti.

Mekke, işte böyle bir şehirdi. Ve o şehirde amcasına bağ bahçe işlerinde yardım eden, koyun otlatan ve küçük çapta kervan ticaretiyle meşgul olan “Bir Genç” yaşıyordu. En samimi arkadaşı, kendisi gibi bir genç idi. İkisi de içki kullanmıyor, kumar oynamıyor, fal ve büyü işleriyle ilgilenmiyor, Kâbe’deki putlara yanaşmıyor ve önlerinde eğilmiyordu.

Hiç kimse ile ağız dalaşına girmiyorlar, kimsenin arkasından konuşmuyorlar, kimseyi aşağılamıyorlardı. Alış verişlerinde hîle yapmıyorlar, hesap kitap bilmeyen insanları kandırmıyorlardı. En tuhaf yönleri ise insanları ve özellikle kadınları köle olarak alıp satmıyorlardı. Kendileri ile konuşmak isteyen hanımlara çok kibar davranıyorlar, iltifat ediyorlar, saygı gösteriyorlardı. Annelere, kız kardeşlere, yaşlı hanımlara, kadın akrabalara ziyaretlerde bulunuyorlar onlarla sohbet ediyorlardı. Onların gönüllerini sevindiriyorlar, düşüncelerine ve tecrübelerine müracaat ediyorlardı.

Çevredeki homurdanmaları hiç dikkate almadan çarşı ve pazarlarda küçük kız bebekleri ve küçük kız çocukları aynı erkek bebekler ve erkek çocuklar gibi kucaklarına alıyorlar, boyunlarına bindirip dolaştırıyorlardı. Yaptıkları bu şey çok yadırganıyor “çöl kanunlarını” ihlâl olarak değerlendirmeye alınıyordu.

“O Genç” ve “Arkadaşı” Mekke’de yazmayı ve okumayı bilen “Bir Hanım”ın dikkatini çekti. Ticaretle uğraşan zengin bir hanımdı ve tertemiz anlamında “Tâhire” lâkabıyla tanınırdı. Dönemin matematiğinden ve edebiyatından erkekler kadar haberdar idi. Akla hayale gelmeyecek, hiçbir erkeğe teklif edilemeyecek, lafı dahi ağızdan kaçırılsa “kabile katliamlarına” dönüşebilecek bir şey yaptı. Ağzı çok sıkı bir hanım ile Abdullah’ın oğlu Hz. Muhammed a.s.’a “evlenme teklifinde” bulundu.

Ebû Tâlib âilesi Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil’den gelen aydınlığın, ilmin, kültürün ve insanlığın nûru ile teklifi olumlu karşıladı. Fakat yer yerinden oynamadan, kabileler birbirini boğazlamadan bu iş nasıl bir plan ile gerçekleşecekti?

Arabın parasal gücü, gösterişi ve cömertliği güçlü ise “çöl kanunlarına” dilediği maddeyi ekleyebiliyordu. Fakat Mekke’ye gelen (o dönemin) hacılarını, tüccarlarını, yoksullarını ve misafirlerini yedirip içiren, barındırıp kollayan Ebû Tâlib’in tüm serveti bu cömertliği nedeniyle eriyip yok olmuştu. Serveti olmayınca da kabile reisliğinin otoritesini kimse dikkate almıyordu.

Amca Ebû Tâlib, Hatîcetul Kübrâ’yı istemeye gidemezdi. Gitse bile onun akrabalarının hakaretine uğrar, kapıdan kovulurdu. Sonra… Sonrası mâlûm. İki sülale bu hakaret yüzünden bir taraf yok oluncaya kadar savaşa başlardı… Fırsat bekleyen diğer kabileler de Ebû Tâlib tarafına saldırarak, yeğeninin putlara tapmamasına göz yuman, kadınlara ve kızlara insan muamelesi yapmasına engel olmayan, “dindar yeğen yetiştirmeyen” amcadan hınçlarını alırlardı.

O günlerde Ebû Bekir dükkânında derin derin düşünüyordu. Karşıdan “Arkadaşının” geldiğini gördü. İçine bir sevinç ve aynı zamanda bir hüzün çöktü. Çözüm kendisindeydi. Fakat çözüm henüz ufukta belirmemişti.

Çözüm on beş develik ticaret kervanının ufukta görünmesiyle ilgiliydi. İkisi dükkânda “evlilik” konusunu konuştular. Maddi güç olmayınca ümitsizlik havası doğdu. Hatîcetül Kübrâ’nın gizlice gönderdiği ve yine kendi ailesine verilecek “dünürcülük hediyesi mallar” haricinde damada ve ya ailesine ait “gösterişli bir mal”da olmalıydı. Ebû Tâlib’de ve yeğeninde mal yoktu ve herkes biliyordu.

Ebû Bekir ise henüz sürprizini gizliyor ve kervanının gelmesini bekliyordu. Ufukta kervan göründüğüne dâir sesler duydu ve beklediği an geldi. Dükkânının önüne gelen on beş deve daha yere çökmeden üzerindeki ticari mallarla birlikte “arkadaşına” düğün hediyesi olarak hîbe etti.

Maddi şartlar tamamdı. Ebû Tâlib huzurlu bir şekilde yeğeninin nikâh törenini yaptı. Bu evliliğe, Haticetül Kübrâ’dan kalacak mal ve servet beklentisinde olan akrabaları taraftar olmadı ve araları açıldı.

Hz. Muhammed a.s. Mekke’nin en zengin kadını ile evlenmiş, dürüstlüğü ve ticari zekâsı ile Haticetül Kübrâ’nın servetini defalarca katlamıştı. Mala mülke düşkün değildi, şan ve gösterişe meraklı değildi. Onca zenginlik içinde israfa kapılmıyor, son derece mütevâzi bir yaşam sürüyordu.

Çocuklarına çok düşkün bir baba idi. Kızlarını kucağına alıyor, boynuna bindiriyor Mekke’nin kalabalıklarında gezdiriyordu. Kızını boynuna bindirip Kâbe’yi tavaf eden, çarşı pazarda gezen bir erkek imajının hükmü “çöl kanununda” ayıplanacak bir durumdu.

Haticetül Kübrâ’nın eşi olması ve kendi ticari zenginliğinin de artmasıyla birlikte kimse sesini çıkaramıyordu.

Yıllar geçiyordu. Servetini emin yardımcılarına ve ortaklarına teslim ederek tenhâ yerlere çekilmeye başladı. Her zaman olduğu gibi Hatîcetül Kübrâ O’nun en büyük desteği idi. Uzletlerine de destek verdi. Hiç endişelenip hiç korkmadı. Çünkü Hz. Muhammed baştan sona akıl, zekâ, ruh ve beden sağlığının zirvesinde idi.

Yine uzun günler geçmişti. Eve dönmek üzere idi. Haticetül Kübrâ yolunu gözlüyordu. Ve “O” Hira dağındaki mağaradan evine döndü. Fakat gelen, birkaç gün önce giden değildi sanki. Tepeden tırnağa çok farklı bir insan duruyordu karşısında. Üşüyormuş gibi bir hali vardı. Kendisini örtmelerini söyledi. Örtündü ve dinlendi.

“Örtülerini üzerinden attı” ve o anda kendisini dinleyebilecek ve anlayabilecek kapasitede tek insan vardı… O bir kadın idi Hz. Hatîcetül Kübrâ r.a. idi…

Niçin sadece ona söylemek ve anlatmak istedi?

Sadece ona söylemek ve anlatmak istedi çünkü başına gelen olay hiçbir insanın inanamayacağı kadar muazzamdı. Bu “vahiy hakikatine” kimi inandırabilirdi ki? Fakat Hatîcetül Kübrâ’nın bilgisine, aklına, zekâsına ve doğal olan ile doğal olmayanı ayırt etme basiretine güveniyordu.

Anlatacağı şey “doğaüstü” bir şey olsaydı… başta kendisi reddederdi. O’na gelen gerçek ya da O’nun yükseldiği gerçek kendi ötesinden, doğal olmayan kanallarla bağlı değildi. Allah hakikati, vahyini kulu Muhammed’e “özünde” buldurmuştu.

Kendisinin ulaştığı bu “gerçeği” ilk duyan Hz. Hatîcetül Kübrâ oldu. Akıl ve basîret hazînesi Hatîcetül Kübrâ duyduğu “gerçek” karşısında sarsılmadı, şaşırmadı, korkmadı, endîşelenmedi. O’na bu durumun “akıl ve ruh sarsıntısı” olmadığını, cin tasallutu olmadığını ve hatta hiçbir doğaüstü dış güçlere dayanmadığını rahatlıkla söyledi.

Kendi sağlığından endişelen Resul a.s.’a Resullüğünün ilk saatlerinde;

“- Öyle deme!. Allah`a kasem ederim ki, Allah hiç bir vakit seni utandırmaz.. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin; fakire verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırırsın… Misafiri ağırlar; hak yolunda zuhur eden havadis ve mühimmat da (halka) yardım edersin !..” dedi. (A. Hulûsi /M. Mustafa /1. Kitap’dan)

On beş yıllık hayat arkadaşı eşinin gözlemi ve “gerçeği” tasdiki O’nu rahatlattı. Kendi ulaştığı gerçeğin bir insanın ulaşabileceği “İnsan gerçeğinin en son zirvesi” olduğunu biliyordu.

Neredeyse yüz bin yıllık “Nübüvvet” gerçeği son kez ve “olduğu gibi” ilân edilecekti. İnsan aklı Risaleti ve Nübüvveti gerçeğinin tersine çevirmişti. En yakın olan Allah’ı gökte oturan tanrıya çevirmişlerdi. Şimdi bu kalıp değişecek ve Allah sistemi açığa çıkacaktı. Yer ve “tanrının oturduğu koltuk” arasındaki uzaklık hızla çekilip alınacak ve koltuk desteksiz kalınca düşüp parçalanacaktı. İnsan gerçek değerine ulaşacak ve Allah’dan başka “ilah ve gerçek” kalmayacaktı.

O’nu anlayacak, hazmedebilecek Haticetül Kübrâ aklında ve basîretinde insanlar olması gerekiyordu. O’nu korkutan ve endişelendiren ve titreten bir neden de bu idi. Öyle insanları nasıl bulacaktı. Fakat değişim Hatîcetül Kübrâ’nın “imânı” ile başlamıştı ve durdurulamazdı…

İlk iki “mü’min” Resulullah a.s. ve Haticetül Kübrâ… Haticetül Kübrâ’nın teklifi ile Varaka isimli âlim zâta gittiler. Varaka gözleri kapanmış, Hz. İsâ’nın bildirdiği gerçeğe tabi olmuş, Allah’ı, Cebrâil’i, Risalet’i mecazi anlamları dışında “hakikati” ile bilen bir pîr-i fâni (çok yaşlı adam) idi. Varaka’nın evinde şunlar konuşuldu…
“Bundan sonra Hatice r.a, Hazreti Rasûl-i Ekrem`i birlikte alıp amcaoğlu Varaka bin Nevfel bin Esed bin Abdül Uzza`ya götürdü.. Bu zât, zamanı câhiliyette Nasrani dinine dahil olmuş bir kimse olup İbranice yazı bilir ve İncil`den meşiyyeti İlâhiye taallük ettiği mikdarta öteberi yazardı..
Varaka gözleri âmâ tari olmuş bir piri fâni idi.. Hatice r.a. amcaoğlu Varaka`ya :
– Amcaoğlu, dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor !. dedi.. Varaka:
– Ne var kardeşim oğlu? Diye sorunca, Rasûlullah S.a.v gördüğü şeyleri kendisine ihbar etti. Bunun üzerine Varaka dedi ki:
– Bu gördüğün, Allahû Tealâ`nın Musa`ya S.a.v tenzil ettiği Nâmûs`dur. Ah keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin seni çıkardıkları zaman keşke ber-hayat olsam!..
Bunun üzerine Rasûlullah s.a.v. :
– Onlar beni çıkaracaklar da mı? diye sordu.. O da:
– Evet, zîrâ senin gibi bir şey getirmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın.. Şâyet senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim..
Ondan çok geçmedi Varaka da vefat etti.. (Ve bundan sonra da ) Fetreti Vahiy (…vahiyde geçici bir kesinti süreci…) vukû buldu..” (A. Hulûsi /M. Mustafa /1. Kitap’dan)

Sonra eve döndüler. Haticetül Kübrâ son kez, Resulullah’ın kendi sağlığından emin olması için bir tecrübe daha yaptı. Vahiy meleği gerçeği zuhur ettiği zaman Resulullah’ın yanında üzerindeki elbisesinden bir miktar çıkardı. Melek gerçeğini hâlâ görüp görmediğini sordu. Resulullah a.s. “meleğin kaybolduğunu” söyledi.

Hatîcetül Kübrâ Resulullah a.s.’ın “beşerî aklının ve beşerî duygusunun” Resullere has bir halde olduğunu anladı.

Kendilerine “doğaüstü” varlıkların “peygamberlik ve evliyâlık” verdiğini iddia edenlerde genellikle “aklî dengesizlik” izlerine rastlanır. Aklî dengesizlik bedenin “sevgi, saygı, cinsel istek” gibi “doğal sağlığını” bozar. Kendilerinin melek kadar saf olduğuna inananlar genellikle “karşı cinse ilgi ve istek kirinden sıyrıldıklarını, arındıklarını” iddia ederler. Bu ruhsal hastalık belirtilerine sahip olanlardan da gerçek “Risalet /Nübüvvet /Velayet” hakikati açığa çıkmaz.

Resulullah a.s. hiç bir zaman “beşerîlik gerçeğinden kopmayan”, her an çevresindeki olayları aklı ile değerliendiren bir “insan” idi. İnsan gibi görmesi ve düşünmesi gerektiğinde insan gibi görüyor ve düşünüyordu. İnsanüstü “melekî güçleriyle” görmesi ve düşünmesi gerektiğinde “bir melek” gerçeğine ulaşıyordu. Hatîcetül Kübrâ Hz. Muhammed’in “hayal dünyasında” yaşamadığını böylece kanıtladı.

Haticetül Kübrâ’nın zaman üstü bu tecrübe ve zekâsından sonra ikisi de kendilerinden emin idiler artık. Her insana “en yakın gerçeklerini” hatırlatma ilmi tebliğe başlayabilirdi. İnsanları gökteki tanrıdan kurtarıp “Şah damarından yakın Allah” gerçeği ile buluşturma vakti gelmişti.

İman halkası… “aziz dost Ebû Bekir”, “evlattan farksız Zeyd” ve gelecekteki Ehl-i Beyt’in ilk nurlarından olacak “çocuk Âli” ile zincirlenmeye başladı…

Açık tebliğ başlayınca da;

“Sende bunu açığa çıkarttığında yağmur gibi üzerine düşmeğe başlar çevrenden iftiralar, yalanlar saptırmalar, karalamalar! Belâlar iner üzerine!

Seni ve senden açığa çıkanı ÖRTMEK için! Lâyık olmayanlar, senden açığa çıkandan uzak dursun diye!

Noktandaki kudret, yeryüzünde insana bahşedilmiş tek ve en değerli şeydir! Ancak pek az kişide açığa çıkartılan bir değerdir.

“Değerlidir bu şey” dendiğinde, onun için yaratılmamış olanlar da bir anda o değerli şeyi elde etmek için ona yönelirler…

Oysa korunması ve lâyık olmayan ellere geçmemesi gerekir onun!

Bu yüzden de birileri harekete geçirilir ve ehil olmayan insanların o çok değerli ilimden uzaklaşmaları için, ilim kaynağına her türlü çamur, iftira atılmaya, yalanlar uydurulmaya başlanır!

Yaradılışı dedikodu ile ömür tüketmek veya evcilik oynayarak senaryodaki kulluklarını tamamlamak üzere olanlar, konunun bu yönüne eğilerek, esastan, ilimden koparlar ve böylece dünyaya dönük yaşantılarına devam ederler! ” (A. Hulûsi /“Nokta”ndaki Kudret’den)

Bu şartlar içinde Risalet başlamış ve on yıla yaklaşmıştı. Merkezi beş bin, civarıyla birlikte on, on beş bin kişinin yaşadığı Mekke şehrinde sayıları çocuk ve kölelerle birlikte otuzu zor bulmuştu. Çünkü gelen ilim “tek gerçek” idi fakat “hazmi” herkesin harcı değildi.

İman zinciri bağda bahçede çalışamıyor, ticaret yapamıyor, sosyal hayata alınmıyordu. Tam bir tecrit (karantina) altında idiler.

Ebû Tâlib’in zaten tükenmiş olan mal varlığı sıfırın altına inmişti. Kendi içeceği bir bardak suyu, bir kaşık çorbayı, bir tek hurmayı göz hapsindeki yeğenine gizlice gönderiyordu.

Ebû Bekir’in de serveti tükenmişti. Müslüman olan her kölenin diyetini ödüyordu. Ömer ve Osman da aynı durumdaydı. Âli’nin zâten Resulullah’dan başka hiçbir “serveti ve varlığı” olmamıştı…

Haticetül Kübrâ’nın mirasçı akrabaları yanılmamıştı. O muazzam servet “İslâm” için harcanmış ve tükenmişti.

Şimdi gökteki tanrılarının tahtını yıkan ve Allah gerçeği ile insanı “gerçek imana” kavuşturan şahıstan “intikam” alma vakti idi. Fakat son iki engel vardı önlerinde…

Ebû Tâlib…

Ölüm döşeğinde, son nefesinde dahi “iman etmeyerek” müşriklerin lider kadrosundan çıkmamış ve yeğenini öldükten sonra da sarsılmayan “ reislik otoritesi” ile korumaya devam etmişti. Ebû Tâlib’in bu ince hesâbını ve “Muhammedî Aşkını” anlamayan nice âlim geçinenler hâlâ “Ebû Tâlib”in iman durumunu tartışıyorlar. Halbuki Ebû Tâlib “Muhammedî Aşk” için “cehenneme(???) atlamış” tek örnektir.

Ve vefât edince yeğeninin bir kanadı kırıldı.

Hatîcetül Kübrâ…

“Tevhid Fidanını” en endişeli anında buldu. O’nu örttü. Yeşertti. Ağaç haline getirdi. Muhammedî Meyve Çiçekleri’ni dünyanın her yanına ve her zamanına savuracak olan Fâtıma Betül’ü “bizlere” armağan ederek Ebû Tâlib ile aynı ay içinde vefât etti.

Ve Resulullah’ın diğer kanadı da kırılmıştı. Hüzün yılları başlamıştı.

Mekke karantinasından “Dost Medîne”ye “Göç Zamanı” yaklaşmıştı…
***

Zamanımıza savrulan bir “Muhammedî” bilgi kaynağından tekrar açığa çıkan “ilim demetini” anlayabildiğimiz kadarıyla bir buket çiçek olarak… Mü’minlerin Annesi olan “Annemiz Hatîcetül Kübrâ”ya ve “Resullullah”ı bizlere ulaştıranlara… günlerden ve yıllardan bağımsız olarak “her an” hediye etmemiz gerekiyor.

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

2 Responses to “Annemiz Hatîcetül Kübrâ”


  1. 1 ruhum latife 11 Mayıs 2008, 10:17

    Allah bu yazı için, sizden bir kez daha razı olsun.. Kaç gündür hz. Hatice r.a. hakkında neden hiç yazılmadığını düşünüyordum..
    Hz. Hatice r.a. ın sanki herşeyi bilen ve ne gerekiyorsa o şekilde kol kanat geren yapısını neden hiçbirimiz hala anlayamıyorduk?.. Hz. Hatice r.a. aslında kimdi?..
    İnşallah Allah hepimizi O’nun temiz hatırasına ortak eder
    ve O’nu hz. Resullullah(s.a.v.)’ın sevdiği gibi sevmeyi nasip eder.. Aminn..

  2. 2 sıfır 12 Mayıs 2008, 6:18

    Ahir zaman fırtanaları neslimizi biraz daha uzaklaştırırken özünden, annemiz hazreti Hatice tül kubra erdeminde insanlara ne kadar ihtiyacımız var, desteklerine, sevgilerine, morallerine…
    Ey hiçlik, ey yokluk tattır zevkini yönelenlere gözleri başka bir şey görmesin…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: