Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (10. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

HÛD KELİMESİNDEKİ AHADİYET’E AİT HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Her yaratılmış birim, Vâhid (tek) olan Hakk’ın bir esmasının görünümüdür. Yaratılmış birimler esmâ grubu bileşimidir ve esmâlardan birisi diğerlerine göre daha fazla baskındır. Baskın olan o esma birimin temel yapısını, karakterini oluşturur. Bu ağırlıklı ve baskın olan esmâya o birimin özel ismi (ism-i hâssı) denilir.

Hakk’ın esmâsı sayı ile sayılamayacak anlamda sınırsız sayıdadır. Her bir ismin ağırlığı altında açığa çıkan birimler de (yaratılmış şeyler de) sayılamayacak anlamda sınırsız sayıdadır…

Birimi oluşturan ağırlıklı isme dinî ilimlerde ve tasavvuf ilminde “Rab” denilir. Rab kelimesi, terbiye edici anlamındadır. Her Rabb’ın (öz ismin/ağırlıklı ismin) görünümü olan birime “merbûb” denilir. Merbûb; ağılıklı isme bağlı olan birey, ağırlıklı ismin kulu anlamında kullanılan özel bir kavramdır.

Günlük konuşma dilinde “Allah” ismi ile “Rab” ismi aynı anlamda kullanır. Yani “Rab” kelimesi “Allah” kelimesi ile eş anlamda kullanır. Halbuki iki isim de farklı anlamlar taşır.

Allah ismi sayısız ve sonsuz esmâyı (isimleri) ifade eden, hepsinin anlamını kapsayan bir isimdir. Rab ise Allah isminde mevcut olan bir isme denilir. “Kişinin Rabbi” denildiğinde, “kişinin Allah’ı” anlamını çıkaramayız, “kişiyi görünür hale getiren Allah’ın bir ismi” anlamını çıkarırız.

Meselâ ağırlıklı ismi (ism-i hâssı) “hâdi” olan bir kişinin Rabbi, Allah’ın “hâdi” esmâsıdır.

Âlemlerdeki her bir “mahluk” yani her bir yaratılmış birim/kul bir ismin görünümüdür. Esmâ sınırsız sayıda olduğu için esmâ tecellileri olan görünümler de sınırsız sayıdadır. Bu görünüm çokluğu “kesret” kavramı ile ifade edilir.

İşte Hz. Hûd a.s. bu merbûbların (esmâ görümlerinin) çokluklarını bir tarafa bırakıp her birimi farklı özelliği olan bir esmâ olarak değil, Allah ismi olarak görmüştür. Birimlerin renklerini, şekillerini, karakterlerini dikkate almamış sadece “özlerindeki ahadiyeti” (hakikatlerinin birliğini) algılamıştır. Bu nedenle “Ahadiyet” ismindeki sır Hûd ismi ile ilişkilendirilmiştir.

Hûd a.s.’ın bu “rububiyet hakikat” ilmini Kur’an şu âyet ile ifâde eder:

56-) İnniy tevekkeltü alellahi Rabbiy ve Rabbiküm ma min dabbetin illâ HUve ahızün Binasıyetiha inne Rabbiy alâ sıratın müstekıym;

Muhakkak ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim (Rububiyet hakikatı)… Yürür hiç bir canlı yoktur ki O (Rabbimiz) onun (Bi-) nasiye’sinden (başının ön kısmından) tutmuş olmasın (terbiye gerçeği)… Muhakkak ki benim Rabbim (vahdet gerçeği dolayısıyla) sırat-ı mustakıym üzeredir”. (Hûd,11/56; B Meal)

***

Ahadiyetin (birliğin/tekliğin) üç mertebesi vardır:

Birincisi: Tevhid-i Zât’tır.

Zât’ın ahad oluşudur. Bu mertebede asla varsayımsal, sanal çokluk yoktur. İhlâs Sûresi’nin ilk âyeti bu gerçeği açıklar:

1-) Kul HUvAllahu Ehad;

De ki: “O (senin hakikatın olan) Allah EHAD (mutlak tek bir vücud)’dır (varlığın gayrından değil)!” (B Meal)

Bu mertebede; Zât ile birlikte isim, sıfat ve fiil gibi ayrımlar yoktur.

İkincisi: Tevhid-i esmâ ve sıfattır.

İsimler ve sıfatlar bu idrak mertebesinde tek bir anlam olarak bilinir. İsim ve ismin görünümü diye iki ayrı algı yoktur. Sadece bu iki ayrı algılama “akıl”ın hayal gücü ile yapılır. Meselâ; “kahredici” ile “kahra uğrayan” ayrımı gerçekte yoktur sadece var kabul edilir. Kahhar (kahredici) bir isimdir ve o isim Allah’a aittir. Diğer isim ve sıfatları da bu örneğe göre düşünmeliyiz. Sonuç olarak tüm isimlerin sahibi ve hakikati olan Allah tek varlıktır. Bu anlamdaki teklik anlayışına isim ve sıfatların ahadiyeti diyoruz.

4-) Lev eradAllahu en yettehıze veleden lastafa mimma yahlüku ma yeşau, subhaneHU, HUvAllahul Vahıdül Kahhar;

Eğer Allah bir çocuk edinmek irade etseydi, elbette yarattıklarından dilediğini ıstıfa ederdi (süzüp seçerdi)… Subhan’dır O!… O, Vahid, Kahhar olan Allah’dır!. (Zümer, 39/4; B Meal)

Allah’ın çocuk edinmesini bu konu kapsamında Allah’ın Zâtından başka isimlerinin ve sıfatlarının ayrıca varlığı olmaması… isim ve ismin görünümünün ayrı olmaması gibi anlayabiliriz. (((… Bazı din mensuplarının Allah’a mecazen de olsa çocuk edinmesi yakıştırmasının da yanlış olduğunu bu âyet beyan etmektedir. Fakat bu tür yorumlar tamamen konumuz dışında kaldığı için ayrıca değinilmeyecektir…)))

Üçüncüsü: Ahadiyet-i Ef’aldir: (Fiillerin/etkilerin tekliği)

Allah’ın isimlerinin varlığı oluşturduğu beyan edilmişti. Varlık dediğimiz en alt mertebe yâni “görünümler” kendilerini oluşturan Rabbin (ism-i hâssın) etkisi altındadır. Görünümler, Rabbin etki ediciliğini (fâilliğini) kabul edendir (münfaildir).

Etkilenen görünümler sayısız sonsuz çokluk halinde olmasına rağmen her birisine etki eden tek kuvvet ve hakikat fâil-i hakiki olan Allah’dır.

Allah’ın bu etki edici tekliği Rububiyet yönüyledir (görünümlerin Rabbi olan esmânın teklik hakikati yönüyledir).

***

“Allah’a giden doğru bir yol vardır. Bu her yerde ap açık bellidir, hiçbir yerde gizli değildir.”

Kozmik âlemde ve görünmeyen üst boyut âlemlerde her şeyin Allah’a ait gölgeler ve mânâlar olduğu kolay anlaşılır bir bilgi yoludur. Bu bilgi bazı ârifler tarafından açıkça anlatılmıştır.

Varlığın Hakk’ın varlığından başka olmaması gerçeği “doğru düşünce ve doğru yol”dur. Tarik-i vahdet de (tek yol) denilir. Her birimi Hakk’a ulaştıracak en kestirme bilgi ve ilim bu yoldur.

Ve bu yol her birimin kendi nefsindedir (özündedir).

Şöyle ki; her bir “isim” için o ismin tecellisi olan bir “kulu” vardır. Ve o isim o kulun Rabb-i Hâssıdır. Ve o kul o ismin hem kuludur ve hem de açığa çıktığı yerdir (mazharıdır).

Kul zâhirdir, cisimdir. Rab (öz esmâ) ise bâtındır, ruhdur.

Böyle olunca yaratılmışların nefesleri sayısınca Hakk’a yol vardır. Ve her yaratılmış emri altında olduğu “öz esmâsının” gerekleri üzerine hareket edip o ismin yolunda yürür. O yol o ismin (Rabbin) sırat’ı-müstakimidir.

Meselâ mü’min “Hâdî” isminin… Kâfir “Mudill” isminin… zehir “Dârr/Zarara uğratan” isminin… bal “Nâfi’” isminin mazharıdır. Bu mazharların (görünümlerin) her birisi öz isimlerinin yolunda yürürler.

Fakat bu isimlerin yolları diğerlerine göre doğru yol (müstakîm) değildir. Mü’min kâfiri, kâfir mü’mini eğri yolda görür.

***

İlâhî isimler ile isimlenen Ahad (tek) olandır. İsimlenenin bu ahadiyeti tüm isimlerin ve mazharlarının Allah ismi ile anlatılan ahad varlık olduğunu ifade eder. Bu sistemle bütün isimlerin yolları tüm isimleri kendinde toplayan Allah’a ait olur.

Allah isimlerinin tümel olarak anlamının açığa çıktığı varlığa “Mazhar-ı Uluhiyyet” denilir. Bu varlık tüm yolların birleştiği yerdir. Bu birleşim noktasını da Hz. Muhammed a.s.’ın zâhiri ve bâtını temsil eder. Bütün Nebîler ve bütün Kâmil Velîler o yol üzerindedir. Ve diğer çeşitli yollar bu ana yoldan dal budak salmış yan yollardır.

***

“Büyükte ve küçükte, Hakk’ı bilende ve bilmeyende Allah tam ve eksiksiz olarak görünendir.”

Varlığın her türünde, varlığın hakiatini bilende ve bilmeyende var olan tek gerçek Allah’ın zâtı ve kendisidir. Rahman olanın nefesi (ilmindeki Mânâlar ve mânâların sûretleri olan varlıklar) her birimde eşit olarak mevcuttur, birimler arasında öz farkı yoktur. Her zerre bir ismin görünümüdür ve her zerre o ismin doğru yolunda yürür.

***

Rahmet iki kısımdır. Birisi Zât’ının rahmetidir, diğeri sıfatlarının rahmetidir. Her rahmet genel ve özel rahmet olarak tekrar ikiye ayrılır. Böylece rahmet dört esas üzerine bina olur.

Burada Hakk’ın Zâtı’nın genel rahmetini açıklıyoruz.

Bu rahmete ulaşmak “var olmak, varlığa gelmek”tir. Var olmak için her hangi bir güzel amel işlenmiş olmak ve ya işleyecek olmak gibi şartlar aranmaz. Bu karşılıksız ulaşılan bir rahmettir. Allah’ın kendi esmâlarına ve fiillerine tenezzülü (inişi, tecelliyatı) ile açığa çıkar. Bu tecelliyat ile var olan varlıklar yine Hakk’ın kendisinden başka varlığa sahip değildir.

***

56-) İnniy tevekkeltü alellahi Rabbiy ve Rabbiküm ma min dabbetin illâ HUve ahızün Binasıyetiha inne Rabbiy alâ sıratın müstekıym;

Muhakkak ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim (Rububiyet hakikatı)… Yürür hiç bir canlı yoktur ki O (Rabbimiz) onun (Bi-) nasiye’sinden (başının ön kısmından) tutmuş olmasın (terbiye gerçeği)… Muhakkak ki benim Rabbim (vahdet gerçeği dolayısıyla) sırat-ı mustakıym üzeredir”. (Hûd,11/56; B Meal)

Hûd Sûresi’nin 56. Âyeti ile İsrâ Sûresi’nin 44. Âyetin arasında anlam ilişkisi vardır.

44-) Tüsebbihu leHUs Semavatüs seb`u vel Ardu ve men fiyhinn* ve in min şey`in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm* inneHU kâne Haliymen Ğafura;

Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar)… Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile (B sırrınca, O’nun Hamdi olarak) tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini fıkh etmiyorsunuz/anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur. (İsrâ, 17/44; B Meal)

Tesbih etmek ve hamd etmek hayata sahip olmak ile mümkündür. Bu durumda varlıkta “cansız” veya “hayat sahibi olmayan” yoktur. Cansız cisimler dediklerimiz dahi kendilerine özgü bir hayata ve bilince sahiptir. Mânevî zevk sahibi olanlar her şeyde hayat ve ilim sıfatını müşahede ederler. Ve her şey öz ismi ile Allah’ın esmâsına bağlı birer hakikattir.

***

Hûd/56. Âyette Rabb-i Hâss (öz isim, ağırlıklı isim) gibi bir kavram açıkça belirtilmemiştir. Fakat tüm isimlerin yolları İnsan-ı Kâmil olan zâtta birleşir. Hz. Hûd a.s.’da bir Nebî ve bir İnsan-ı Kâmil’dir ve Allah ismindeki diğer isimleri varlığında toplamıştır. Bu nedenle Hûd a.s. bu ilmin kaynağı sayılmaktadır.

***

Her bir varlık öz isminin doğru yolu üzerindeyse o varlıkları tekrar doğru yola davet etmek niçin yapılmaktadır?

5-) “İyyaKE na’budu VE iyyaKE nesta’iyn”;

Yalnız sana kulluk ederiz VE yalnız senden yardım dileriz… Yani: Ancak dilediğin (izhar ettiğin) kulluk halin olarak varız ve bunun devamı gene Sana, Senin Hamd işlevine bağlıdır; Müstean Baki Sensin!. (Fâtiha/1; B Meal)

Davet öz ismi değiştirmeye değildir. Zaten hiçbir varlığın öz ismi ebediyen değişmez. Fakat her ismin bir gölgesi vardır. Meselâ Hâdî (doğru yolu gösteren) isminin gölgesi Mudıll’dir (Dalalete düşürendir). Öz ismi mudıll olan varlığın yolu gölgenin aslı olana doğrudur. Yani Mudıll isminin görünümü olan birimin zorunlu ve doğru yolu Hâdî ismine doğrudur. Bu yol alış bir nevi ilâhî davettir ve varlığın her fiili bu davete icabettir.

Bütün yolları kendinde toplamış olan Muhammedî yol (Tarîkat-ı Muhammediyye) tüm eksik ve gölge yolların son varış noktasıdır. Fatiha’nın 5. Âyeti de bu gidişi ve gidiş için yine Hakk’ın fiiline ihtiyaç olduğunu açıkça beyan ediyor.

Kendi yolu üzerinde yürüyen Hakk’a mûtî’dir yani Hakk’a itaat halindedir. Mûtî olana da gazap hak değildir. Fakat kendi öz ismi yolunda olan başka öz isim yolunda olana göre diğeri sapmış yoldadır ve gazaba uğramış kabul edilir. “Ğayril’mağdubi aleyhim…Ve laddaaalliyn” İlâhî kelâmını bu işâretlere göre tekrar düşünmeliyiz.

Mudıll ismi kulu olan birimden râzıdır, Hâdî isminin kulundan râzı değildir. Mudıll’in kulu ve Hâdî’nin kulu ayrı görünüm tabakalarındandır, fakat Allah isim tecellileri olarak da aynı tabakadandır.

Yanlış yola sapmak geçici hükümdedir ve ilâhî gazab da geçicidir. Ezelde isimler ve sıfatlar ayrı değildi. Rahmânî nefes ile varlık tecelli etmiştir. Böylece isimler ve tecellileri birbirinden ayrı ayrı ve zıt görünüşler olarak açığa çıkmıştır. Ebedde (gelecekte) her bir ismin kulu kendi yolu ile Hakk’a ulaşınca yine tüm isimler ve sıfatlar aslına dönmüş olacaktır. Böylece genel rahmet gazabı aşarak hükmünü gerçekleştirecektir.

***

Hakk’dan başka dediğimiz tecelliyatın tamamı “dabbe”dir yani “canlı yürüyen ruhu olan varlıklardır”. Ve her varlık kendi kendine yürümemektedir, yürütülmektedir. Yürütüldüğü yer de onun yolu olmaktadır. Bir şey yürüyünce yol meydana gelir. Yürütülme yoksa yol meydana gelmez.

Yürütülen varlığın hareketi Hakk’dandır ve Hakk ile birlikte yürümektedir. Bu durumda o varlıkta yürüyen Hakk’ın kendisidir. Bu yürüyüşe (hakikate) seyr-billah (Allah’la seyr) ismi verilir.

***

İsimlerin zâhirlerinin görünümlerini madde olarak kabul edersek ve bu görünümler senin öz ismine iataat ederse Hakk’ın bazı isimleri sana itaat etmiş sayılır.

Senin öz ismine itaat etmeyen görünümler senin öz ismine ait olmayan isimlerin görünümleridir. Tüm tecelliyatın sana boyun eğmeme sırrı budur. Her birim kendi öz isminin anlamlarının kesifleşmiş (maddeleşmiş) tecelliyatına söz geçirebilir.

Allah’ın Hâdî ismi bir birimde, Mudıll ismi başka bir birimde açığa çıkar. Hakk iki ayrı birimde o birimden râzı olmuştur. Fakat iki birim birbirinin varlığından ve öz isminden razı olmamıştır, aralarında gazaplanma ve isyan oluşur.

Hâdî mazharının Mudıll mazharını Hakk’a davet etmesi; Mudıll mazharı olan birimin/bireyin örtülerini iyice kalınlaştırır, dalaletini artırır.

Mudıll mazharının Hâdî mazharı molan iman ehline olan kahrı ve şiddeti; Hâdî mazharının Hakk yolundaki hidayetini iyice kemâle yükseltir.

***

Hakk’ın nurları (tecelliyatı) ve varlıkların esrarı (göremediğin yönleri) hakkında söylediğimiz bu kelâmı (mânâları) hakikate susamış olanlar incelesin ve doğruluğunu araştırsın. İşin hakikatine uygun olduğunu kendisi idrak etsin. Çünkü “benim mazharımdan” yani benim varlığımdan söyleyen Hakk’tır. Ve ya Hakk’ın kelamı harf ve sese bürünüp benim kelamım sûretinde zâhir olmaktadır, açığa çıkmaktadır. Bu sözlerimiz İsrâ/44. Âyete göre ilhama dayanmaktadır. Resulullah a.s.’ın vahyi gibi anlaşılmamalıdır.

Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar)… Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile (B sırrınca, O’nun Hamdi olarak) tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini fıkh etmiyorsunuz/anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur. (İsrâ, 17/44; B Meal)

(((… İbn Arabî’nin sözleri Allah sistemini “Hâdî” isminin penceresinden anlatmak bakımından Hakk’tır. Allah sisteminde “bir tanrı” ve o tanrının ayrıca yarattıkları mantığı ile anlatım yapan sözler de “Mudıll” ismi penceresinden gelmek itibarıyla Hakk’tır. İlim ve hikmet ehlinin tercih ettiği kelam Hâdî, Mûtî, Adl gibi isimlerden açığa çıkanlardır. …)))

21-) Ve kalu li cüludihim lime şehidtüm aleyna* kalu entakanAllahulleziy entaka külle şey’in ve HUve halekaküm evvele merretin ve ileyHİ turceun;

Cildlerine dediler ki: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?”… (Cildleri) dediler ki: “Herşeyi nutkettiren Allah bizleri konuşturdu… Sizi ilk defa (önceden, başlangıçta) O yarattı… Ve O’na rücu’ ettiriliyorsunuz”. (Fussilet 41/21; B Meal)

Bu âyet varlıkların kendi hal lisanı ile konuştuklarına işaret etmektedir. Her bilinç tabakasında o mertebenin varoluş amacını Hakk’ın lisanı olarak düşünebiliriz.

Fakat Hakk’ın lisanı da derece derecedir ve en son derecesi İnsan-ı Kâmil’in idrak ve sözleridir.

Varlık çeşitli kemâl (olgunluk/tamlık) mertebelerine sahiptir. İnsanlar da aynı şekilde farklı tamlıklardadır. İnsan-ı Kâmil her yönüyle tam olduğu için Hakk’ın isimleri ve sıfatları ve fiilleri onda eksiksiz açığa çıkar.

İnsan-ı nâkısda (tam olmayan insanlık özelliklerine sahip bilinçde) Hakk’ın özellikleri özünde tam olmasına rağmen zahirinde tam olarak tecelli etmez. Meselâ cansız olarak kabul edilen cisimler konuşamaz (nutk edemez). Fakat onlarda konuşma özelliği vardır ama özünde çekinik (potansiyel) haldedir. İşte cansız cisimler, konuşma özelliğine göre konuşan canlılardan (hayvandan) daha alt mertebededir, eksik sayılır. İnsan-ı nakıs da kelam yönüyle (Hakk’ın ilmini idrak edip açığa çıkarmak yönüyle) İnsan-ı Kâmil’den daha alt boyuttadır.

***

Gözün gördüğü her bir mahlukun “hakikati” (ayn’ı) ve “zât”ı Hak’tır. Zîrâ (çünkü) Hak o mahlûk sûretinde zâhir olmuştur. Ancak perdelenmiş kişilerin zanları Hakk’ın o sûretini mahluk olarak isimlendirir. Ve görünen o sûrette Hakk kendisini perdelemiş olur, örtünür (tesettüre girer). Fakat ârifler Hakk’ı her türlü örtünmeden (tesettürden/perdeden) soyarlar ve örtüsüz, tesettürsüz görürler.

Bir şiir:

Başımdaki iki gözle Hakk’ı görmedikçe

O’nu bir an vazgeçmem talebden

Bu gözle Hakk görülmez derler ammâ

Diyenler öyle olsun, böyleyim ben …(Abdullah Bayânî)

***

Velîlerin öz isimleri farklıdır, tecelliyatları farklıdır. Bu farklardan dolayı ilâhi ilimlerden duydukları zevkler de farklıdır. İlimlerinin kapasitesi ve zevk halleri de birbirlerine hiç benzemez. Avamın da her hali, ilâhi ilim zevkleri ve kavrayış kapasiteleri de farklıdır.

Tüm ilmi zevkler ve kapasiteler tek olan Hakk’ın zâtındandır ve orada yine tek zevk ve tek kapasite olarak hakikatine döner (rücu eder).

***

Ahad olan Hakk tek olan hakikatini kulunun işitme duyusu, görme duyusu eli, ayağı ve diğer uzuvlarıyla (organlarıyla) aynı kıldı. Kulunun organları oldu. Kendi hakikatinde ahad olan tek sıfatı kulunun her bir organında farklı sıfatlar olarak açığa çıktı. Birinden açığa çıkan ilim diğerinden açığa çıkan ilme benzemedi.

Hatta her bir kulunda tek olan ilim sıfatı farklı özelliklerle, farklı tatlarla zâhir oldu. Acı topraktan çıkan suyun acı, şifalı topraktan çıkan suyun şifalı, renksiz ve tatsız topraktan çıkan suyun yavan olması gibi… Hakk’ın ilmi de kimisinde zarar olarak kimisinde yarar olarak kimisinde de ne yarar ne zarar olarak açığa çıktı.

Ârif-i Billah’dan çıkan ilim tatlı ve şifalı su gibidir. Susuzluğu, huzursuzluğu giderir. Bilince bulanıklık vermez, hakiki letafete ve yaratılış gerçeğine uygundur.

Aklı ve gözü perdeli olanlardan doğan ilim acı su gibidir. Acı suyun bedenin letafetini ve çalışma düzenini bozması gibi… perdeli ilim de o ilmi alanlarda huzuru ve sükûneti bozar, fikirleri karıştırır, şüpheleri artırır, varlıkların hakikatini ahadiyetten ayrılığa doğru sürükler.

Mesnevî’den:

“Her kimin gönlünde şüphe ve dolaşıklık varsa, o kimse cihanda gizli bir filozoftur. Vakit vakit itikat gösterir; fakat felsefe damarı yüzünü karartır.”

(((… Filozof sadece kendi akıl kapasitesi ile hakikati değerlendirmeye çalışır. Risalet ilminin verileri ile kapasitesini genişletmez. Buradaki filozof kavramı “filozof” olan kişilere yönelik bir suçlama değildir. Risalet ilminin sadece zahiri temizliğini anlayan akıl sahipleri de filozof gibi tek yönlü bilgi sahibi olarak tarif edilmektedir…)))

***

66-) Ve lev ennehüm ekamüt Tevrate vel İnciyle ve ma ünzile ileyhim min Rabbihim leekelu min fevkıhim ve min tahti erculihim* minhüm ümmetün muktesıdeh* ve kesiyrun minhüm sae ma ya`melun;

Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara inzal olunanı ikame etselerdi, elbette fevklerinden ve ayaklarının altından yerlerdi… Onlardan ümmet-i mukteside (orta yolu tutan, hepsinin hükmünü koruyan zümre) vardır… Onların çoğunun yaptıkları ne kötüdür!. (Mâide, 5/66; B Meal)

İlmin iki kaynağından birisi üstten (fevkden) yani Rabbâni boyuttan gelen ilimdir diğeri de aşağıdan yani madde âleminden gelen ilimdir. Rabbani ilimlerden faydalanmak (yemek) için düşüncenin arıtılması, madde âleminin ilimlerinden istifade etmek (yemek) için beden tabiatının arıtılması ve iki arınmanın da birleştirilmesi gerekmektedir. Bu arınmaları ve birleştirmeyi yapmayanlar İncil’i ve Tevrat’ı sadece zahirde anlayanlar gibidir.

***

Hakk’a giden yolda yürümek (tarikat seyri süluku) ayakta dengeli ve uyanık olarak yürümekle tanımlanır. İlim bazen “ercül/ayak” kelimesi ile ifade edilir.

Her birimin alnından tutulması Rububiyetin ahadiyet özelliğini anlatır. Bu sırrı keşfetmek (anlamak, idrak etmek) ilm-i ercül ile (tasavvuf ilmi ile) mümkündür.

İlm-i ercülü bilen kişi tasavvufdaki yürüyüşün (ilerlemenin) esfel-i sâfilinden (aşağıların en aşağısı olan madde ve kişisel şartlanmalardan) başladığını ve yükseklere (rububiyet ilmine) doğru gittiğini görür.

Esfel (alt,aşağı) boyuttan Hakk’ın müşahade edildiği esmâ (üst) boyutun bilincine ulaşan Hakk’da Hak ile yürümeye başlar. Ve doğru yola ulaşmış olur. Artık doğru yoldaki ilerleyişi alnından (öz isminden) çekip götüren Rablerin Rabbi olan Allah’tır… Kendinde görünen, yolda ilerleyen, gidilen , götüren ve yol hep Hakk’tır.

115-) Ve Lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme VECHULLAH * innAllahe Vasi’un ‘Aliym;

Maşrik (doğu, doğma yeri) de mağrib (batı, batma yeri) de Allah’ındır (O’nun Esması’nın açığa çıkışıdır) (2:107)… O halde nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır… Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Aliym’dir. (Bakara; 2/115; B Meal)

4-) Huvelleziy halekasSemavati vel`Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva `alel`Arş* ya`lemu ma yelicu fiyl’Ardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minesSemai ve ma ya`rucu fiyha* ve HUve me`akum eyne ma küntüm* vAllahu Bima ta`melune Basıyr;

O, Semavat’ı ve Arz’ı altı gün içinde yaratan, sonra da (yedinci günde?) Arş’a istiva edendir… Arz’a gireni ve ondan çıkanı, Sema’dan ineni ve onun (Sema’nın) içinde uruc edeni bilir… Nerede olursanız (karada, denizde, hangi makamda olursanız), O sizinle beraberdir… Allah yaptıklarınızı (B sırrıyla) Basıyr’dir. (Hadid, 57/4; B Meal)

Resûlullah a.s. Buyuruyor: “İpinizi bıraksanız Allah’ın üzerine düşer idi” ve “Arzda yere gömüldüğünüz vakitte de Allah sizinle beraberdir”.

İnsan Hakk’dan başka kaçacak bir yer arasa asla bulamaz.

***

86-) Ve nesukul mücrimiyne ila cehenneme virda;

Mücrimleri de vird (susamışlar, yaya) olarak Cehennem’e sevk ettiğimiz (gün) !. (Meryem, 19/86; B Meal)19-) İnna erselna aleyhim riyhan sarsaren fiy yevmi nahsin müstemirr;Muhakkak ki biz onların üzerine,sürekli (meşakkati kesiksiz olan) uğursuz (gadabı ilahiye müstahak olan) bir gün içinde sarsar (uğultulu, dondurucu, helak edici) bir rüzgar irsal ettik. (Kamer/19; B Meal)7-) Sahhareha `aleyhim seb`a leyalin ve semaniyete eyyamin husumen feteralkavme fiyha sar`a keennehüm a`cazu nahlin haviyeh;

Onu (o rüzgarı Allah) onlara, yedi gece ve peşpeşe sekiz gün (düz) teshir etti (onlara güç yetirtti, musallat kıldı, hükmettirdi)… O kavmi (Hud kavmini) orada içi boş hurma kütükleri gibi yere yıkılmışlar olarak görürsün. (Hakka/7; B Meal)

Öz isim sadece kulu olan birimi alnından doğru yola sevk ederken, esmânın hepsi de(Rububiyet-i Ahadiye de) bütün ruh sahiplerini topluca sırat-ı müstakimlerine sevk etmektedir.

Hud kavmini batıdan esen rüzgar helak etti. Nefs ve insan doğasının karanlık yönü batıdan esen rüzgara benzer. Bu rüzgar onları nefslerinden sürükleyerek Hakk’dan uzaklık cehennemine attı. Cehennem Hakk’ın varlığından başka bir boyut olarak algılandığı için azap yeri olarak tanımlanır. Fakat Hakk’ın varlığından başka bir mekan ve boyut değildir. Öz ismi ile cehenneme sürüklenen birimler kendilerini Hakk’dan gayrı varlık zannederler.

Cehennem “… Muhakkak ki Cehennem, kafirleri (B sırrınca) muhıyt’tir.” (9…/49) sırrı ile şu an dahi kuşatmış durumdadır. Hakikatte ise hiçbir birim Hakk’dan uzak değildir. Sadece zannında bu uzaklığı vehmeder. Birimin ve ya bir toplumun helakı nefsindeki ayrılık zannının yok edilerek Hakk’a döndürülmesidir. Böylece helak olmak ve cehennem azabı sonuç olarak onlar hakkında göreceli bir cennete dönüşmüş olur. Alınlarından Rableri tarafından tutularak doğru yollarında sürüklenenlerin yolculuklarının sonu böylece yine Hakk’a çıkmaktadır.

Fakat onların göreceli cennete ve Hakk’ın hakikatine dönüşleri mutlak, tam ve sınırsız nimet değildir. Sadece yakınlık nimetine olan sınırlı yaklaşımdır. Alınlarında (öz isimlerinde) cehennemlik yazan birimlerin ulaşacakları kemâlat cehennem hakikatidir. Yani Hakk’ın hakikatini cehennem boyutu olarak idrak ederler. Bu hüküm ebedi olarak değişmez. Hakk’a ulaşmaları da öz isimleri olan Rabb-i Hâsslarının hükümlerine ulaşmaları ile sınırlıdır.

Bu sınırlı nimeti ve yakınlığı şu misalle anlatabiliriz:

“Bir köle yüzünü göremediği bir prensese ve prenses de köleye âşık olur. Köle sevgilisinin olduğu saraya alınır, fakat ağır işlerden azat edilmez. Üzüntü ve zorluk oluşturan ağır işler onun için azap iken sevgilisinin sarayında olması da bir nimettir. Fakat sevgilisinin yüzünü bir perde arkasından görebilmektedir. Bu hüküm köle için sevgilinin cemaline sınırlı yakınlık olur, hem nimet hem azap olur. Prensesi perdesiz olarak görmek cennet nimeti ise, perdeli olarak görmek bir nevi cehennem azabıdır”.

Şiir:

“Seninle nâr-ı cehennem bana ne ni’mettir
Sen olmayınca naîm-i cinân ne nıkmettir:”
“Seninle olduktan sonra cehennem ateşi benim için ne büyük bir nimettir. Seninle olmayınca nâim cennetleri benim için ne kadar nâhoş bir cezâdır”.

***

85-) ve nahnu akrebü ileyhi minküm ve lâkin lâ tubsırun;

Biz ona sizden daha yakınızdır, fakat görmezsiniz. (Vâkıa, 56/85; B Meal)

Alnından Rabbinin tutup yürüttüğü birim, çekmiş olduğu azap ve düştüğü uzaklık ile kendisi hakkındaki hükmü gerçekleşmiş bulur. Ölüm esnâsında da Hakk yine onunladır fakat ârif olmayanlar bu birlikteliği göremezler.

Ölünün gözünden tabiat perdeleri kalkar. Görüşü keskinleşir. Fakat yaşamda iken Hakk’ı perdesiz görmeye davet eden Resulullah a.s.’a tabi olmayan Ebû Cehil gibi birimlerin perdesi ancak alınlarından tutan Rabb-i Hassı görececek kadar kalkar. Mutlak Zât’ı perdesiz olarak göremez.

Onların bu sınırlı görüş açılması yaşamda iken kendilerini inandıkları tanrının bir parçası olarak görmekten doğar. Firavun da Rububiyet ilminin belli bir seviyesine kadar “bilgi” elde edebilmişti ve kendisini mutlak Rab ilan etme hatasına düşmüştü.

(((… İbn Arabî bazı konularda âyetler ve hadisler ile bağlantı kurmadan Hakk’ın kendisine ikram ettiği velâyet ilmine ve diline koyduğu Hakk lisana dayanarak açıklamalarda bulunmaktadır… (Ahmed Avni Konuk’un yorumundan alınmıştır ) … )))

***

72-) Ve men kâne fiy hazihi a`ma fehuve fiyl ahıreti a`ma ve edallu sebiyla;

Kim bunda (şu dünyada) a’ma (doğru yolu-hedefi göremeyen; Hak’dan perdeli) ise o, Ahiret’te de a’madır… Yol itibarıyla daha da sapkındır. (İsrâ, 17/72; B Meal)

Bu âyette Hakk’ı müşahede etmekte sâid (cennet için yaratılmış) ile şâkî (cehennem için yaratılmış) arasında ayrım yapılmamıştır.

“Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) âyetinde de ayırım yoktur, hüküm tüm insanlığı kapsamaktadır. Çünkü Hakk varlığı kendi Zât’ından iniş mertebeleriyle meydana getirmiştir.

Bu bilinçteki bir kâmilin nazarında varlık vehimsel ve sanal olmaktan da öte Hakk’ın kendisi olarak müşahede edilir. Bu hakikati bilen “mü’minler” ile keşf ehli zâtlar Hakk’ın mutlak tevhidini hissettiler ve gördüler. Bu iki sınıf dışında kalan; perdeliler, zâhir âlimleri ve halkın avamı Hakk’ı akıl ile anladılar ve varlığı da yaratılmış olarak kabul ettiler. Onların indinde “Hakk’ın” varlığı başka ve “halkın/yaratılmışın” varlığı başkadır.

Bu grup perdelerinin kalınlığı nedeniyle ayrı ayrı iki varlık ispat ederler. Hakk’ı yaratılmışın varlığına; yaratılmışı da Hakk’ın varlığına ortak koşmuş olurlar.

Mutlak tevhid ehlinin ilmine dayanarak “iki varlık yok, tek varlık var” sözleriyle bahsedenler “imansızlık” ile suçlanırlar. Bu tâifenin (grubun) ilmi acı ve tuzlu su gibidir. Onları dinleyenin susuzluğunu gidermez. Fakat mutlak tevhid ehlinin ilmi ise tatlı ve lezzetli su gibidir. İçenleri mârifete ve hakikate doyurur.

***

İnsanlar iki kısımdır. Bazıları üzerinde yürüdükleri yolu ve sonunu bilir. O yol onun için sırat-ı müstakimdir. Bazısı da yürüdüğü yolu ve sonunun Hakk olduğu bilgisine karşı kapalıdır, bilemez ve anlayamaz.

Şiir:

“Perdeler kalkmadan evvel der idim
Zikr edip şâkir olan ancak ben!..
Gece gitti, sabah oldu gördüm
Zikr ü mezkûr ile zâkir hep Sen”

“Perdeler kalkmadan evvel zikir ederek şükredenin ben olduğumu zannederdim. İkilik gecesi sona erdi.Teklik sabahı olunca anladım ki; zikreden, zikrolunan ve zikir sadece ‘sen’ imişsin.”

Ârifler hem kendi yollarının hem de yollarını bilmeyenlerin yollarının Hakk’a vardığını bilirler. Fakat âriflerin bu bilgisi gâfillerin yoluna doğru yol hükmünü de getirmez. Yine de âriflerin yoluna göre “eğri yol” olarak kalır.

Mesnevî’den;

“Getirdi evliyayı Hak zemîne
Ki rahmet olsun onlar âlemîne”
Eğer kasvetle kalbin olsa mermer
Sohbet-i ârifle cevhere dönüşür

Ve hakikate ulaşırsın.

Lâhzacık ârif-i Hak’la sohbet
İyidir yüz senelik takvâdan”

***

Ârif insanları Hakk’a davet ederken; davet ettiği Hakk’ı, varlığı, davet edilenlerin Rabb-i Hâssını (öz isimlerini), esmâ terkiblerindeki özellikleri, hükümlerin değişim şartlarını bilir. Ârif olmayanların daveti ise bu ilimlerden yoksundur. Sadece vehmettikleri Hakk’a yani Hakk’ın haricine (masivaya) çağırırlar.

***

24-) Felemma raevhü aridan müstakbile evdiyetihim kalu hazâ aridun mümtıruna* bel huve mesta`celtüm Bih* riyhun fiyha azâbün eliym;

Vaktaki onu (tehdid olundukları azabı, bulutu) vadilerine istikbal etmiş (yönelmiş) geniş bir bulut olarak gördüklerinde, dediler ki: “Bu bize yağmur indirecek bir buluttur”… Hayır, o kendisini (B sırrınca) acele istediğinizdir… (O), içinde elim bir azab olan bir rüzgardır. (Ahkaf/46; B Meal)

Hûd a.s.’a isyan eden kavim kendilerine azab edecek bulutu görünce yağmur getirecek bir rahmet zannettiler. Hakk onların bu zannını boşa çıkarmadı. Yağmurun yağması ve topraktan gıda çıkarması beden için fayda olacaktı fakat bu uzun zaman içinde kavmin isyanı iyice artacak ve Hakk’dan uzaklıkları daha ziyade olacaktı. Bulut yağmur yerine onlara rüzgarla bir azab getirdi. Bu azab onları nefislerinden arıtarak göreceli olarak Hakk’a ulaştırdı.

Bu göreceli rahmeti yine bir örnekle izah edelim:

Meyhâne ortamına alışmış bir sarhoşun üzerindeki mahzen rutubeti kokan kirli elbiselerini çıkarıp yeni bir elbise giydirmek ve bir saraya yerleştirmek onun için bir anda oluşan rahatlıktır. Fakat onun alıştığı ortamdan, arkadaşlarından, bağımlılığından kurtulması uzun müddet zor gelir, ruhsal eziyet çeker. Sonunda da yeni saray ortamına adapte olarak ödüle ulaşır.

Hûd kavmini yok eden rüzgar da onların bedenlerine geçici bir acı verdi ise de içlerinde bulundukları fakat kendilerinin alışkanlıklarından dolayı bilemedikleri azap ortamından kurtuldular. Azap görünen helaklarda örtülü bir lütuf vardır. Azab kelimesi “tatlılık ve şirinlik” anlamından türetilmiştir. Helak olmak, yok olmak zahirde her ne kadar elem verici görünse de sıhhate kavuşmayla sonuçlanır. Dünya yaşamındaki kısıtlı ruhsal özelliklerinden, bazı perdelerden kurtulup hakiki ve bir daha helak olmayacak olan bâkî özelliklere kavuştular.

***

Hakk kendi varlığını zahir ve bâtın olarak vasıflamadan önce zâtında mevcud olan ilmî sûretleri kendi nefsi olarak bildi. Sonra açığa çıkınca (tecelli edince) kendi zahirini… perdeli bilinçler nazarı ile “Hak’dan gayrı/başka” ismi ile tarif etti. Zahirinin bâtın, bâtınının zâhir olduğu bilgisini yine perdeli bilinçlere algılama engeli koydu. Kendi hakikatinin tecelli eden varlıklar ile aynı olduğu sırrının açığa çıkarılıp anlaşılmasını “kendi zahirine” haram (yasak/engelli) kıldı. Böylece zahir batına batın da zahire ebedi olarak uzak düştü.

Bu sırrı keşif ehli ancak ilminde ve irfanında akıl ve iman hali ile idrak edebilir. Bu idrakin da açığa çıkacağı bilinçler çoğunluk yanında çok azdır, yok denecek kadar bir sayıdadır.

Hak ahad olan hakikatini tecelliyatındaki çokluk ile perdeledi. Tek olan zâtını; ben, sen, biz, onlar, şunlar, bunlar gibi çeşitli görünüşler ile örttü. Meselâ suyu çeşitli değişik kaplara boşaltsak ve her birisine farklı isim ve lisan vererek konuştursak zahirde ayrılık görünür. Her buz kalıbı ben suyum dese de doğru söylemiş olur. Buzun şekli suya perde olmuştur. İşin hakikatini bilenler ve idrak edenler ise perdelenmemiştir.

Perdelenenler zahirde kaldılar, perdelenmeyenler bâtına dalarak ilim ve bilgide daha fâzıl (üstün) hale geldiler.

***

38-) Ve ma min dabbetin fiyl Ardı ve la tairin yetıyru Bicenahayhi illâ ümemün emsalüküm ma ferratna fiyl Kitabi min şey`in sümme ila Rabbihim yuhşerun;

Arz’da debelenir hiçbir canlı ve (B sırrınca) iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin emsaliniz ümmetler olmasınlar (mesh’e uğrayan ümmetler?)… Biz Kitab’ta hiç bir şeyi tefrid etmedik (eksik bırakmadık; mustahaklarını buldular)… Sonra (onlar) rablerine haşrolunurlar. (En’âm 6/38; B Meal)

Her canlı türünün kendi cinsinden resul ve nebileri vardır.

Ve bazıları da “Ârifin düşüncesine göre her zâhir olan (görülen) şeyin kendi bâtınına nebî olduğunu” söylemişlerdir. Onun için “Eğer nübüvvete imanın varsa, her bir zihne gelen şeye saygı göstermekten başka karşılık verme” diyen veliler vardır.

***

“Hak Teeâlâ, Âdem’den Muhammed a.s.’a kadar beşerîyetten olan bütün Resullerin ruhlarını hicrî 586 senesinde İspanya’nın Kurtuba şehrinde iken misal âleminde bana gösterdi. O misal âleminde bana ilâhi sırlar ile sadece Hûd a.s. hitab etti”.

Resullerin ve Nebîlerin misal âleminde toplanmaları İbn Arabî’nin zamanının “kutupların kutbu” ve “Hâtem-i Evliyâ” (Son Velilerden) olması nedeniyle onu kutlamak içindir.

(((… İbn Arabî’nin bu beyanına kısa ve öz bir yorum getirmekle yetiniyoruz …)))

Farkında mısın ?. Rüyada (dünya hayatında) beni gören (Risalet işlevimle Sünnetullah hakikatini açan, yaşayan bir zata erişen) hakikaten beni görmüştür!. (Ondan yansıyan ilim-hal bendendir!) Çünkü şeytan benim suretime giremez!. (Beşeriyet; hakikatime perde çekemez! O zatın beşeriyetine takılıp sakın mesajından perdelenmeyin! … Ahmed HULÛSİ/Okyanusum.com’dan alıntı)))

(((… Son Velî özelliğine de yine kısa bir yorum getirmekle yetiniyoruz…

İbn Arabî’nin en az anlaşılan ve en çok tartışılan beyanlarından birisi de Son Velî konusudur. Bizim için idraki imkansız olan bu alana hiç girmeden sadece Son Velî’nin anlayabildiğimiz bir işlevinden bahsedelim.

İbn Arabî’nin bir beyanına göre “Tüm Nebîler ve Resuller ışıklarını SON NEBÎ Hz. Muhammed a.s.’dan alırlar. Son Nebî de ışığını Son Velî’nin Hakk’a ait olan Velâyet mertebesinden alır.” İbn Arabî kendisinin Son Velî olduğunu beyan edince döneminin ve sonrasının zahir ehli tarafından insafsız eleştirilere uğramış ve hâlâ uğramaktadır. Halbuki Son Nebî Hz. Muhammed a.s. Hz. Âdem’den kendisine kadar olan Resullerin hakikatini Kur’an’da ve hadislerinde açıklamıştır. Bu açıklamalar bir nevi Son Nebî’nin deniz feneri gibi o resulleri tek tek ışıkla (bilgi) ile bize göstermesidir. Yani tüm Resullerin bizim tarafımızdan idrak edilmesini sağlayan ışık Son Nebî’nin ilim ışığıdır… Son Nebî’yi de her yönüyle tanıyıp bizlere tanıtan en derin bilgi, ilim ve irfan kaynağı; deniz feneri ve ya projektör gibi olan İbn Arabî’dir.

Hz. Muhammed a.s. ilmini (ışığını) ve nurunu Son Velî olan İbn Arabî’nin bilincinden alır demek, yanlıştır ve Son Velilik konusu genellikle bu yanlış şekilde anlaşılmaktadır.

Günümüzde de İbn Arabî’yi her hangi bir hataya düşmeden anlamak neredeyse “imkânsız”dır. Ancak dili Osmanlı Türkçesi ve tamamen tasavvufi terimlerle yazılmış Ahmed Avni Konuk’un Fusûsu’l-Hikem Şerhi dikkatli bir okuma ile İbn Arabî’yi bize her yönüyle tanıtmaktadır.

Yine tasavvufi konuları temel kavramları ile inceleyerek analiz etmek isteyenler için Üstâd Ahmed Hulûsi’nin “bilgi kaynakları”… hem Ahmed Avni Konuk Fusûsu’l-Hikem Şerhi’ni hem de İbn Arabî ve diğer zâtların eserlerini kapasitemiz kadarıyla anlamamızı “kolaylaştırmaktadır”…)))

Bu kapsamdaki “aydınlatma” konularının makam mevki kavgası gibi anlaşılmasında kesinlikle hiçbir yarar yoktur. Fakat her bir insanda diğerlerine göre mutlaka daha üstün ya da daha alt düzeylerde bilgi açığa çıkmaktadır. Fakat yarış var imiş gibi sıralama yapmak, isim ve kişi desteklemek zaten tasavvuf ile uzaktan yakından samimi olarak ilgilenenlerin alanına girmez…

***

İbn Arabî’nin ilmî mizacı ile Hz. Hûd a.s.’ın Risalet ilmi benzeşim halinde olduğu için İbn Arabî’ye Hz. Hûd misal âleminde “ilmî zevklerden ve sırlardan” bahsetmiştir.

***

Resulullah a.s.’ın “… o kulumun gören gözü, tutan eli …olurum” diye başlayan meşhur kutsi hadisi vardır. Burada Hakk’ın gücü kulunun duyu urganlarının gücü olarak belirtilmiştir. Bu benzetmeyi ruhanî güçlerden olan akıl, ilim, hayat gibi sıfatlarda da görebiliriz. Resulullah a.s. ruha göre en alt mertebede bulunan organların güçlerinden örnek vermiştir. Hakk’a en yakın olan hatta ondan ayrı olmayan ruhanî güçleri kapsam dışı bırakması düşünülemez. Resulullah a.s.’ın bir örnekle benzer her örneği anlatma metodu vardır.

***

47-) Ve kezâlike enzelna ileykel Kitab* felleziyne ateynahümül Kitabe yu`minune Bih* ve min haülai men yu`minu Bih ve ma yechadü Bi ayatiNA illel kafirun;

Böylece sana Kitab’ı inzal ettik… Kendilerine Kitab verdiklerimiz (B sırrıyla) O’na iman ederler… İşte bunlardan (Araplardan) O’na (B sırrıyla) iman eden kimse de vardır… (Bi-) ayetlerimizi ancak kafirler (gerçeği reddeden kilitlenmişler) bile bile inkar eder.(Ankebut/47; B Meal)

Allah’ın sınırsız âyetlerini okuyan Resuller ve Nebiler ve Veliler gerçekleri örtmeden, zamanın idrakine göre açıklamaktadırlar. Ancak Allah’ın evren kitabındaki ve Resullere verilen kitaplardaki âyetlerin açık anlamlarını idrak edenlerden bazıları kıskançlık nedeniyle örtme ve inkar yoluna başvurabilmektedir.

3-) Huvel`Evvelu vel`Ahıru vezZahiru velBatın ve HUve Bi kulli şey`in Aliym;

O’dur Evvel (O’ndan önce bir şey yok; herşey O’ndan sonradır, O’ndan başlar; herşeyi O’nda çözüp anlamaya çalışmak şarttır), Ahir (O’ndan sonra bir şey yok), Zahir (O’nun fevkınde bir şey yok; herşey sadece O’ndan zuhur eder), Batın (O’nun altında bir şey yok; tek bir vücud, sadece Allah?.. Ne isimle yönelinirse yönelinsin hep aynı vücud sözkonusudur; mahiyetinin ihata edilmesi de mümkün değildir)… O Bi-külli şeyin Aliym’dir. (Hadîd, 57/3)

Meselâ bu ayette ap açık anlatlan dört temel özelliğin Hakk’ın ayrı ayrı değil bütün/ahad özelliği olduğuna her gerçek velî ve âlim değinmiştir.

Bu tür anlamlar kapalıdır, anlaşılamaz ancak gerçeği sadece Allah bilir biz sadece zahiren okumakla görevliyiz… gibi ve benzeri açıklamalar, gerçeği gizleme kapsamına girebilmektedir.

Açıklamaları reddetmek, anlamları inkar etmek ve âlimleri ve ârifleri bu çalışmalardan men etmek gerçekleri kapatmakla, kıskanmakla aynı davranıştır.

***

İbn Arabî’nin kısaca değindiği “…Allah â’mâdadır…” hadisinin açıklamasını bir alıntı ile veriyoruz.

(((… Mutlak bilinçli kulluk, ancak “FAKR” ile tamam olur!.

(FAKR:Tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli!

Vehim fitnesinden kurtulup, kendini Hak’tan ayrı bir varlık zannetmekten arınmak, ÖZ’ünde var olan Allah’ı görüp,”ben”lik belâsından kurtulmak! Emaneti sahibine teslim edip, izâfi(göresel)benliğin gerçekte hiçbir zaman varolmamış olduğunu idrak etmek.)

Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın;

“FAKR”ımla iftihar ederim”!.

dıyerek işaret ettiği “ALLAH” varlığı yanında “hiç”liğine işaret de mevcuttur!…

VECH denilen bu vücud ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur. Kısacası, mevcûdat yoktur, TEK vücud vardır!..

Bunun da ötesine geçilince.

Bu müşahededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet’i ilâhî‘de, mutlak “BEN”lik kavramı dahi yok olur ve “HİÇ“lik oluşur!..

HİÇ“lik yani “â’mâ“dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak.”Allah â’mâdadır” hükmü bu nokta ile alâkalıdır!..

Allah için, daha doğrusu “ALLAH” isminin işaret ettiği mânâ için, zaman bildiren geçmiş, hal, gelecek kavramları kullanılamaz!.. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!.. Bu sebeple, Arapçada, “Allah â’mâ’da idi” denilmişse dahi, bu muhataba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, “…..idi” veya “…..cek” kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!..

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, “Allah â’mâdadır” olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!.. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!..

Â’MÂİYET

Vâhid’in zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet”, zâtında hiçlik hâli “Â’mâ ‘iyet”…Evet bunların tümü birden de tekrar edelim “ULÛHİYET”tir!. … Ahmed HULÛSİ/KAVRAMLAR… )))

***

72-) Ve men kâne fiy hazihi a`ma fehuve fiyl ahıreti a`ma ve edallu sebiyla;

Kim bunda (şu dünyada) a’ma (doğru yolu-hedefi göremeyen; Hak’dan perdeli) ise o, Ahiret’te de a’madır… Yol itibarıyla daha da sapkındır. (İsrâ, 17/72;B Meal)

Hakk bu âlemde idrak edilemezse, Resulün hitabı anlaşılamazsa ahirette de Hakk’ı anlamak imkânsızdır.

Bu ayetin genel hitabı iman etmemiş olanlara, İslam dini haricinde kalanlaradır. Fakat Müslüman olup da Hakk’ın cemali ile kastedileni bu dünyada anlayamayan, göremeyenin de öbür dünyada göremeyeceği belirtilmektedir.

Müslümanlardan bir grup daha vardır ki durumu çok farklıdır. Dünyada iken dünya gözü ile Hakk’ın cemalinin görülemeyeceğine inananlar vardır. Ancak ahretteki göz ve o gözün üstün kapasitesi ile Hakkın ahirette görüleceğine olan inançları da kesindir. Bu tür bir itikada sahip kişilerin Hakk’ı müşahedesi inandıkları gibi gerçekleşecektir. Fakat onlar yine de bu dünyada âriflere göre gaflet uykusunda sayılırlar.

***

Hakk’ı idrak ederek O’nun cemalini bu dünyada müşahede edenlere erbâb-ı şuhud denilir. Bunların haricinde kalanlar yetiştikleri şartlar gereğince Hakk’ı görülemeyecek bir ilah gibi düşünürler. Ve zihinlerinde toplumun ve kendilerinin inançlarına göre bir “ilah” tasavvur ederler. Hayallerindeki tasavvur ettikleri ilaha ibadet ederler. Aslında düşündükleri tasvir ettikleri ilah kendi nefislerinin hayali olduğu için bir bakıma kendi nefslerine kulluk ederler.

Ârifler ise hayallerinde tasvir ettikleri ilaha kulluk etmezler. Onlar Hakk’a özel bir sınır getirmeden kendilerinin Hakk’dan gayrı olmadığını bilirler. Ve ibadetlerinde iki ayrı varlık esası yoktur.

İhlas suresinde Hakk’ın doğmadığı belirtilmesine rağmen gafiller Hakk’ı hayallerinden doğurmaktadırlar. O’nun dengi olmadığı halde, hayallerindeki ilahı denk olarak görürler.

Bu inanç sahiplerine Hakk inançlarına göre tecelli edince O’nu kabul ederler. Fakat inançları dışında tecelli edince o tecelliden yine hayallerindeki ilaha sığınırlar.

Âriflere göre Hak için tecelli koşulu ve sınırı olmadığı için gafillerin hayallerinden doğan ilah görüntüsünü de Hakk olarak tastik ederler. Fakat belli bir sûret ile sınırlanmış olduğu için o görüntüye ve sınırlı, sınırsız hiçbir görüntüye yönelmezler.

Rü’yet (Hakk’ın görülmesi) kişilerin kalbinde meydana gelen Allah’ı bilme ilmi miktarınca gerçekleşir. Bu dünyada bu ilim ne kadar ise ahirette de o miktarda rü’yet olacaktır.

Âriflerin rü’yeti hem bu dünyada hem öbür dünyada aynıdır, bu günün işini yarına bırakmamışlardır.

***

115-) Ve Lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme VECHULLAH innAllahe Vasi’un ‘Aliym;

Maşrik (doğu, doğma yeri) de mağrib (batı, batma yeri) de Allah’ındır (O’nun Esması’nın açığa çıkışıdır) (2:107)… O halde nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır… Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Aliym’dir. (Bakara, 2/115; B Meal)

Ârif Hakk’ı hiçbir itikad ile sınırlamaz. Bu Hak’dır, bu Hak değildir, bunların toplamı ve daha fazlası Hak’dır gibi sınır ya da sınırsızlık belirten itikadlara dahil olmaz. Çünkü Hak mutlaktır, hiçbir tanımlama ve kısıtlamaya tabi değildir.

Hakk’ı kabulden başka kişinin Hakk’ı seyrini engelleyen “engeller” vardır. Bunların başında nefsimize acı veren sıkıntılar, hastalıklar, kazalar, ölümler ve dünya meşguliyetleri gelmektedir. Nereye dönerseniz O’nun yüzünü görürsünüz ikazı ile acı olayların da Hakk’ın bir yüzü olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz hadisi gereğince kişinin hangi anda öleceği belli değildir. Ârifler bu ikazla her olayda içlerinden gizlice ya da dışlarından açıkça Hakk’ı her an görmekten kopmak istemezler. Bir an gaflete düşüp Hakk’ı görmemek ve o anda ölmek Hakk’dan başkası ile birlikte iken ölmek olur. Ve Hakk’dan son anda ayrılmak ebedi ayrılığa neden olur.

Namaz kılarken Hakk’ın vechinin kâbe istikametinde de olduğu tefekkür edilir. Fakat sadece o istikametle sınırlanmaz. Namazda ise Resulullah a.s.’ın Kâbe’ye dönmesine uyulur ve edepten taviz verilmez.

Şiir:

Hacının matlabı Ka’be ve benimki dîdar,
O evin tâlibi olmuş, ben ise sâhibinin.

***

Her itikada Hakk’ın bir vechi vardır. İnanmak için yönelen kalblerde inanmakdan başka bir şey yoktur. Onların her birisi itikadlarında Hakk’ın vechinden bir vech buldukları için isabet etmiş olurlar. Her isabet eden bir sevab kazanır ve her sevab kazanan kendi Rabb-i hâssı yanında saiddir. Bununla beraber göreceli said olanların Rabb-i hâsları onları ebedi kalacakları cehenneme alnından çeker götürür. Ve yollarının sonu cehennem olur. Orada azabı tadarlar. Ebedi kalıcı olmakla birlikte Hakk’dan ebedi ayrılık bir müddet sonra onların ebedi azabı olarak cehennem dahi nimet olmaya başlar.

Azab zaman ile sınırlıdır, fakat cehennem ortamında kalmak zaman ile sınırlı değildir, ebedidir.

10. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

7 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (10. Bölüm)”


  1. 1 uzaklardan bir gizem 27 Nisan 2008, 6:21

    B.

    Haddimiz olmayarak, Esma-ul Husna’da bendenize her isminden yakin gelen diger isimlerini Allahcigimin, daha fazla dusunuruz. Bunlardan birisi de Ahad ismidir. Cok etkiler bendenizi. Tam iste bu AHAD ismini farkettigimiz, anlamaya calistigimiz bundan birkac ay onceki zamanda okyanusun obur kiyisindayken; Allah ve Islamiyet uzerine, kucuk aklimizi calistirip dusuncelere daldigimizda ve yeni alemleri OKUmaya calisirken, birden “BISMILLAHU AHAD” geldi kulaklarimiza. O gunden beri Bismillahirrahmanirrahimi soyleriz, bir de Bismillahu Ahad. Ama bu Bismillahu Ahad, yapi olarak, anlam olarak, kullanim olarak dogru mudur diye de sormak isteriz. Edebimizi asmayalim, haddimizi bilelim de yanlis kullanmayalim diye buyuklere soralim arzusundayiz.

    Iki gundur sorularim birikiyordu da, merakla isareti bekledik… Zannederim Biiznillah o isareti AHAD yazisi ile gorduk.

    Daha cok sorumuz var. Bilen dostlar bilir 🙂

    Ahad, Ahad, Ahad!

    Yorumlara, bilgilere onceden sonsuz tesekkurlerimizle,

  2. 2 edeniz 27 Nisan 2008, 10:46

    Merhabalar

    ”Arz’da debelenir hiçbir canlı ve (B sırrınca) iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin emsaliniz ümmetler olmasınlar (mesh’e uğrayan ümmetler?)… Biz Kitab’ta hiç bir şeyi tefrid etmedik (eksik bırakmadık; mustahaklarını buldular)… Sonra (onlar) rablerine haşrolunurlar. (En’âm 6/38; B Meal)

    Her canlı türünün kendi cinsinden resul ve nebileri vardır.”

    Deniliyor!! Hz.Muhammed(s.a.s) Efendimiz tüm alemin Nebisi değil midir?

    öyle ise tüm alem için bitkiler için onların hali lisanında hayvanlar için onların hali lisanında Nebileri mi vardır?

    Hoşçakalın

  3. 3 bir'ol 27 Nisan 2008, 11:32

    Uzaklardan bir gizem’e…
    İhlas suresinde ki: Kul HUvAllhu Ehad Ayetinin anlamı, ”O (senin hakikatın olan) Allah EHAD (mutlak tek bir vücut) dır”…
    Bu ayette Allah isminin başına ‘HU’ (O) işareti gelmiş. Ve dikkatler Allah ismine değilde, HU sıfatına yoğunlaştırılmış!…
    HU sıfatı türkçeye (O) diye çevrilir. Allah ismi tüm sıfatlarını kapsayan bir isimken, HU (O) sıfatı EHAD’iyyetine işareten kullanılan bir isimdir…
    Ehad ise O’nun gayrından başka bir varlığın söz konusu olmadığını betimleyen bir sıfatıdır…

  4. 4 uzaklardan bir gizem 28 Nisan 2008, 3:34

    B.

    Tesekkurler yorumunuz icin. anladigim kadariyla Bismillahu Ahad dogru gorunuyor anlam ve yapi olarak, oyle mi?

    Bir baska soru:

    HU tek basina soylenirse ne anlama geliyor peki? Ne ifade ediyoruz sadee HU derken?

    Gene sonsuz tesekkurler. Allah akibetimizi hayretsin. Amin.

  5. 5 bir'ol 28 Nisan 2008, 9:41

    Uzaklardan bir gizem’e…
    Sadece Hu derken, Allah ismi ile işaret edilenin ZAT’ına işaret edilir…
    Rahman, Allah’ın bir sıfatıdır. Rahim, bir sıfatıdır. Keza, Ehad, Alim, Hay vs. vs.. Fakat HU ismi sıfatı değildir!.. Bizzat kendi ZAT’ıdır..

  6. 6 edeniz 28 Nisan 2008, 10:16

    Merhabalar

    Benim merak ettiğim hususlardan birisi de, mesela İhlas’ı okurken düşüneceğimiz anlamı;

    ‘Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.’

    Deki O Allah tektir; Sameddir (hiçbirşeye ihtiyacı yoktur herşeyin ona ihtiyacı vardır) doğmamış doğrulmamıştır ve eşi benzeri dengi yoktur.

    Kısa anlamı bu okuduklarım kadarıyla ve namaz sırasında okurken aklımdan geçirdiğim bu cümleler. Yoksa uzun tefsirlerden mi yaralanmalıyım, normalde tefsirden okuyabiliriz anlamını ama oldukça kapsamlı anlatıldığı için namazda o anlamı düşünebilir miyiz bilmiyorum?

    Ya da

    ”ALLAHUEKBER”
    ”sübhane rabbiyel-ala (en yüce olan rabbimi tenzih ederim) ”
    ”Sübhane rabbiyel azim: Azim olan Rabbimi bütün noksanlıklardan tenzih ederim”
    gibi anlamlar yeterli mi? Değilse bana yardımcı olabilir misiniz? Çünkü hemen her yerde anlamlar buna benzer?

    Teşekkürler
    Hoşçakalın

  7. 7 edeniz 28 Nisan 2008, 11:10

    SELAM VE SEVGİ İLE;

    Cehennemin Gölgesi başlıklı yazıdan bir paragraf:

    ”Ayrıca önemli bir nokta da; dünyanın, güneşin… vb.) yok olmaları, onların bizim tarafımızdan madde olarak algılanan dalgasal formların dönüşümü sonucu ortaya çıkmaktadır. Algılayamadığımız, maddeleştiremediğimiz formlar, ikizi (yani paralel evrenler) olan kendi boyutlarında mevcudiyetlerini devam ettirirler.(*) Ayrıca bizler mikrodalga skalası içinde cüzi bir kısımda maddesel varlıklar olarak mevcut olduğumuz gibi, diğer skalaların da kendine has bilinçli varlıkları söz konusudur. Bu da güneşin ikizindeki Zebani denilen varlıkları tanımlar.”

    Evrenler birbirine paralel diyoruz, şu ana kadarki verilerle güneş bizim bulunduğumuz(!) sistemde dünyanın cehennemi olacak deniliyor.. Peki evren içre evrenlerde de kıyamet kopacak mı yoksa herbirinin kıyameti ayrı mı?

    Bir de cehennem boyutu olarak sadece güneşi düşünebiliyoruz, bu boyuttan kurtulan bilinç evrende serbest mi olacak?

    Yani milyarlarca yıl uzaktaki her hangi bir yaşam(!) boyutuna istediği gibi gidebilecek ve ikiz canlılarıyla temasa geçebilecek mi? Yani cennetin de belli mekanı var mı, mekanı sınırsızlık mı?

    SAYGILARIMLA
    HOŞÇAKALIN


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: