Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (9. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

YÛSUF KELİMESİNDEKİ NÛRÎ (NURA ÂİT) HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Bu bölümde nura ait hikmetler ve sırlar Hz. Yûsuf a.s.’ın ismine irtibatlandırılarak açıklanmaktadır.

İçinde bulunduğumuz âlem madde âlemidir. Madde âleminin bir üst boyutuna nûrânî âlem ve ya misal âlemi denilir…

Madde âleminde Hak’ın tecelliyatı ayrı ayrı ve katı cisimler halinde algılanır. Misal âleminde ise Hak’ın tecelliyatı yine ayrı ayrı birimler halindedir eni, boyu, derinliği vardır fakat ağırlığı yoktur, şeffaftır, değişkendir. Sûreti başka özü başka olabilir. Meselâ; misal âleminde görülen “ölü bir insan” dünyâ âleminde kişinin Hakk’a ilim ile teslimiyeti şeklinde tâbir olunur.

Misal âlemindeki “ölüm sûreti”nin özünü anlamak ve madde dünyasındaki bir olaya bağlamak bir ilimdir. Sadece bir motifle örneklediğimiz iki âlem arasındaki bu anlam transferi yâni rüyâ tâbiri ilmi Hz. Yûsuf’da belirginleşmiştir.

***

Misal âleminin nûrânî olması varlıkların o boyutta şeffaf, değişken ve kendiliğinden görünme özelliğini ifade eder. Bu konu kapsamındaki Nûrânilik, kutsallık, mübâreklik anlamında değildir.

Madde âlemindeki varlıkların görülmesi için hariçten gelen bir ışığa ihtiyaç vardır. Güneş, mum, lamba gibi ışık kaynakları olmasa varlıklar kendilerini gösteremez.

Misal âleminde ise harici ışık kaynağına ihtiyaç yoktur. Varlıklar kendiliğinden görülürler. Meselâ “rüyâ” geçidi ile ya da Velâyet özelliğine ait “boyut atlama” ile misal âlemine giriş yapanlar oradaki varlıkları harici ışık olmadan “algılar” yâni görür. Bu özellikten dolayı misal âleminin varlıklarına “nûrânî” yâni kendini kendi özü ile gösteren diyoruz.

***

Misal âlemine ait bilgiler tabir ilmi ile anlaşılabilir. Bu ilim ilk defa Hz. Yûsuf’da açığa çıktığı için Yûsuf’dan sonra bu ilmi bilen, O’nun mertebesinden ve rûhâniyetinden alır.

***

Hakikat nûru ile eşyâ dediğimiz yaratılmışlar ve varlıklar algılanır fakat kendisi algılanmaz. Hakikat; sıfatlardan ve sonradan olarak isimlendirilen tecelliyattan münezzeh olan kendi Zât’ıdır. Resulullah a.s.’a “Rabb’ini gördün mü?” diye sorulunca, “O bir nurdur ben O’nu nasıl görürüm?” diye cevap vermiştir. Yâni, o saf ve çıplak bir nurdur (nûr-u mücerreddir) ki görmek mümkün değildir buyurmuşlardır.

Zât’ın aynı olan “gerçek nur” isim sıfat ve fiil olarak varlığı oluşturur. Varlık bu yönüyle Allah’ın nurudur. Nuru varlık olarak idrak mümkündür fakat varlığı aradan kaldırdığın zaman hakikati olan Allah’ı idrak mümkün değildir.

Bir rubâî (dörtlük) çevirisi:

“Güneş felek (dünyâ) üzerine bayrağı diktiği vakit, onun parlaklığında göz onun nurundan dolayı kamaşır. Fakat araya bulut perdesi girince güneşe bakan güneşin nurunu kusursuz olarak tamamen görür.”

Güneş örneğini biraz derinleştirelim. Gözümüz çıplak olarak güneşin kütlesini göremez. Sisli camla baktığımızda dahi görünen güneşin gerçek varlığı olan kütlesi değil o kütleden doğan ışıktır. Kütlesini göz kavrayamaz (idrak edemez, algılayamaz). Akıl güneşin bir kütlesi olduğunu gözden öte olarak idrak eder. Fakat aklın idrak ettiği güneşin yine hakikati değildir, hakikatinin zerreler olarak tecelli etmiş perdesidir. Göz ve akıl hiçbir zaman hakikati çıplak ve perdesiz olarak algılayamaz, ihata edemez. Akıl ve gözden öte olan duygumuz (kalbimiz) güneşin hakikatinin “Hak’ın kudreti” olduğunu ve kudretin saf enerji olarak tecelli ettiğini idrak eder. Duygumuz dahi Hakk’ı algılamamış olur sadece Hak’ın perdelerini algılamış olur.

Zât dahi bir hakikattir ne göz, ne akıl ne de duygu (kalb) O’nu idrak edemez. Her birey akıl ve kalb seviyesine göre Zât’ın tecelliyatının perdelerini teker teker kaldırır. Risâlet ve Velâyet aklı ve kalbi seviyesinde yâni bilincin en son zirvesi olan “Muhammedî Bilinç”de son perde olan “kudret sıfatı” da kalkar. Geriye sâdece “çıplak hakikat” olan Zât kalır. Fakat bu sefer de “ idrak eden ve idrak edilen” perdeleri de kalkar. Zât hem idrak eden hem de idrak olunan olarak sadece kendisi kalır. Kendisini kendi algılayarak, yine algılanamayan, idrak olunmayan olarak kalır.

***

“Nûr”un zıddı “zulmet”tir. Nur, kendiliğinden görünen ise… “zulmet”, kendiliğinden ve her hangi bir ışık ve akıl kaynağı vasıtasıyla dahi görünemeyendir.

Zât; görünemeyen ve algılanamayan Hakk’dır. Bâtıl; olmayan ve algılanamayan “zulmet”tir. Nur ise iki görünmez ve algılanmaz olan “Hakk” ve “Bâtıl” arasındaki algılanan ve görünendir. Nur ile “Hakikat”in tecelliyatı olan varlık algılanır. Nur ile “bâtıl”ın olmadığı ve olamayacağı idrak edilir.

81-) Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl innel batıle kâne zehuka;

De ki: “Hakk geldi, batıl silindi/yok oldu/can çekişerek gitti… Muhakkak ki batıl yok olmaya çok mahkumdur.(İsrâ/81; B Meal)

Bu âyet ile Hakk ve Bâtıl’ı çok farklı bir pencereden tefekkür edebiliriz. Bâtıl’ın en alt anlamı Hakk olmayan düşünceler ve anlamlardır. Bu düşüncelerin ve anlamların doğduğu beyin sahiplerine Bâtıl’ın temsilcisi gözüyle bakılır. Bu açıdan Hakk’ı ve Hakk’ı temsil eden düşünce ve anlamları örten her şey “bâtıl” sayılır.

Hakk gelince de bâtıl yok olur. Fakat gelen Hakk nedir? Nereye ve nasıl gelir?

Hakk’ın gelmesi; bir bireyin bilincinin “hakikat bilinci”ne yükselmesidir. Bilinci “Muhammedî”leşmiş olan birey kesret âleminde (dünyâda) var olan her şeyin Hakk’ın tecellîsi olduğunu bilinci ile idrak etmeye başlar. Böylece bâtılın zaten olmadığını ve olmayanın da tecelliyatının olamayacağını anlar. Hakk ancak bu şekilde gelir. Kişisel bir olaydır. Toplumsal değildir. Hiç kimse kimseye Hakk’ı getirip de zorla dağıtamaz. Kişiler ancak kendi özlerinde Hakk’a ulaşıp bâtılın “yok” olduğunu “seyreder”.

Bu gerçeğe göre bir birey ve ya bir kurum Hakk’ın temsilcisi ve şûbesi olamaz.

***

Gerçeği üç kategoride düşünebiliriz.

1. Hakikat nuru (aydınlık, hak, varlık),
2. Zulmet (karanlık, bâtıl, yokluk) ve
3. Ziyâ (ışık, görüş, idrak).

Bu üç kategorinin kendine ait bir şerefi (değeri, özelliği) vardır.

Hakikat nurunun şerefi; diğer iki unsura göre ilk boyut olması ve aslının Hakk’ın başlangıçsız varlığı ile aynı olmasıdır. Sonradan olarak kabul edilen tecellilerin varlığı hakikat nuru ile algılanır. Yine Hakk’ın Zât’ında gizli ve örtülü olan mânâlar o nur ile açığa çıkarak “varlık” kazanır.

Zulmetin (karanlığın) şerefi; hakikat nuru ile birlikte olmasına bağlıdır. Hakikat nuru zulmet ve karanlık ile çevrelenirse ve zulmet ve karanlık fonu üzerine oturursa idrak olunabilir. Çünkü nur zulmetin zıddıdır ve ancak zıddı ile açığa çıkarsa anlaşılır.

Ziyanın (aydınlığın) şerefi; nur ile zulmetin uyuşmasından ve kaynaşmasından doğmasına bağlıdır. Gözün görmesi hakiki nur ve mutlak yokluktan doğan ışık ile sağlanır. Aklın görmesi olan “algı” ise varlık ve yokluk zıtlarından doğan “görecelilik” ile sağlanır.

Gerçek varlık zıttı olan mutlak yokluk ile yani ‘adem’ ile…(((… ‘a’ harfi kısa sesle okunur…))) akledilebilir, anlaşılabilir. Varlık için ‘nûriyyet’ yokluk için ‘zulmet’ vardır.

Hakk’ın varlığına ‘nur’ demek doğru olduğu gibi ademe (mutlak yokluğa) da ‘zulmet’ demek doğrudur. İşte bunun içindir ki âlem dediğimiz mümkünâta yâni Hakk’ın tecelliyatı olan evren ‘zulmet’ ismi ile tarif olunmaktadır.

Allah’ın yaratılmamış ezeli ve ebedi nuru evreni (olsa da olmasa da Allah’ın varlığına eksiklik ve fazlalık getirmeyen sanal varlıklar boyutlarını) oluşturur. Yani zulmetin kaynağı nurdur. Nurun görünülebilirliği ve algılanılabilirliği de zulmete bağlıdır. (((… Merhum Filibeli Ahmed Hilmi A’mak-ı Hayal’in 3. Bölümü Ey Nûr’da aydınlığın ve karanlığın hakikatini Râci ve Aynalı Baba sembolizmi ile anlatmaktadır. …)))

Resulullah a.s.’ın; “Allah varlıkları karanlıkta yarattı. Sonra üzerine nuru serpti…” anlamındaki sözlerinin baş tarafı bu gerçeğe işaret etmektedir.

Adem (mutlak yokluk), vücûd (mutlak varlık) ile anlaşılır. Mutlak varlığı ve mutlak yokluğu ayrı ayrı akıl ile idrak etmek mümkün değildir.

Nasıl ki… beyaz nokta beyaz fonda görünmez. Siyah nokta siyah fonda görünmez. Noktanın görünmesi için… ya nokta siyah olacak fon beyaz olacak. Ya da nokta beyaz olacak fon siyah olacak. İşte noktayı görünür kılan siyahın ve beyazın aynı anda aynı yerde birbiri ile uyum halinde bulunmasıdır.

Mutlak varlık ve mutlak yokluk da ancak bu şekilde birbirini akla idrak ettirebilmektedir.

***

Hakk’ın Varlık mertebelerini beş oluş ile açıklayabiliriz.

1. Zât Mertebesi: Mutlak gayb denilir. Hiç kimse buradan bahsedecek bir ilim ve bilgi bulamaz. Orayı hiçbir isim ve görünüm temsil edemez.

2. Esmâ Mertebesi: Hakk bu boyutta ilâhî (tanrısal) isimlerle anılır, anlaşılır. İsimler mânâ olarak ayrı, öz olarak aynı ve toplu haldedir.

3. Ruhlar Mertebesi: İsimler ve mânâlar ayrı halde bulunur. Bu mertebeye isimlerin mânâları bir iş ve oluşa işaret etmesi bakımından bâzı kaynaklarda “ef’al mertebesi” ismi de verilmiştir. Bu iş ve oluşların birimsel olarak bir varlıkta açığa çıktığı madde boyutuna da bu nedenle Ef’al âlemi de denilmektedir.

4. Misal Mertebesi: Hakk’ın çeşitli şeffaf sûretler ile belirginleştiği boyuttur.

5. His ve şehâdet Mertebesi: hissettiğimiz, gördüğümüz ve algıladığımız içinde bulunduğumuz boyuttur. Hakk’ın var oluş ve yok oluş (kevn ve fesad) âlemidir.

Misal ve hayal âlemine ışık/aydınlık/şeffaflık hükmü ile nur hâkimdir. Dünyâ dediğimiz ef’al âlemine karanlık/katılık hükmü ile zulmet hâkimdir. Misal âlemi ruhlar âlemine daha yakındır, his ve şahâdet (dünya) âlemine daha uzaktır. Ziya, aydınlık ve ışık madde âleminin üst boyutlarının sembolüdür. Zulmet, karanlık ve katılık dünya boyutunun sembolleridir.

***

Hayal (misal) âlemi iki kısımdır:

1. Bir kısmı yukarıda tarif edilen yönüdür, ayrım için “Mutlak Hayal” denilir. Diğer kısmı…

2. İnsan vücûdundaki kısmıdır. İnsan vücudu misal âleminin bir uzantısıdır. İnsanın hayal âlemi de mutlak hayal âleminin uzantısıdır. İnsanın hayal âlemini ayrım için “göreceli hayal” kavramını kullanabiliriz. (Âlem-i hayal-i mukayyed / kayıtlı hayal âlemi / bağlı hayal âlemi gibi orijinal kavramları vardır.)

Din ve inanç ayrımı olmadan her bireyde açığa çıkan ‘beğenilen huylar’ (ahlâk-ı hamîde) ve İslâm ahlâkı kaynaklı amel-i sâliha’nın mutlak hayal âlemindeki misalleri; bağlar, bostanlar, çiçekler, meyveler, nehirler, köşkler, huriler, gılmanlar ve benzeri tasvirlerdir.

Yine din ve inanç ayrımı olmadan… her bireyde açığa çıkan ‘kötü işler’ (amel-i seyyie) ve bir müslümandan açığa çıkan gayri İslami huylar misal âleminde; akrep, yılan, vahşi köpek, kurt, kaplan, zebani, ateş, zakkum (acı içecek/zehir), karanlıklar ve benzeri tasvirlerdir.

Bireylerin huyları bu iyi ve ya kötü misallerle sembolize edilerek anlatılır. Mesnevî ile örnek anlatım:

“… İnsanın gönlünde yer tutan her bir kötü huy mahşer gününde bir sûret olacaktır. Sende üstün olan kötü huy ile haşrolman zorunludur. Ne zaman ki dünyada senin elinden ve dilinden çıkan bir keskin zarar bir mazlumun gönlünde yara açtı ise o yara cehennemde bir zakkum ağacı olur ve o ağacın acı meyveleri cehennemde senin yiyeceğine dönüşür. Bu örnek, senin yılan ve akrep gibi olan işlerinin ve sözlerinin aynı yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutmasıdır…”

Burada adı geçen ve geçmeyen kötü huylardan kurtulanlar… ancak tezkiye-i nefs (arınma) ile tasfiye-i kalb (kalbini temizlemiş, safîleştirmiş) olan zevât-ı kiramdır (temiz kişilerdir).

***

İnsanda olan hayal âleminin (hayal-i mukayyed’in) bir tarafı mutlak hayal âlemine bir tarafı da insanın kendi bilincine (nefsine) ve bedenine bitişiktir.

Hastalık nedeniyle kişiler bazı hayaller görebilir. Uyku nedeniyle de bazı hayaller görülebilir. Bu iki nedenle insan hayalinde bâzı güzel ve ya çirkin, iyi ve ya kötü, sevimli veya sevimsiz sûretler görülebilir. Bu sûretler insan belleğinin ve doğanın ilişkisi ile oluşur. Hafızada canlanır, birleştirilir ve hayal gücü ile rüya veya bilinç bulanıklığı hallerinde görülür. Bu görünümler yanlış ve bozuk rüya (hayâlât-ı fâside) ve tabire gerek olmayan karışık rüyâ (adğas’ü ahlâm) olarak adlandırılır.

Meselâ şiddetli ateş nedeniyle bir hastanın rüyasında gördüğü bir ‘evliya’ “Seni biz zamanın gavsı olarak atadık” dese bu karışık ve tabire gerek görülmeyen basit bir vizyondur.

Kişi aynı vizyonu bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı durumda da görebilir. Hüküm değişmez… yine anlatmaya, dinlemeye ve tabire gerek olmayan doğal bir oluşumdur. Ancak, gören anlattı ise… ona bu gerçek hatırlatılır. Israrla yorum isterse onu yanlış yollara sevk etmeyecek tarzda bilgiler verilir. Her şeye rağmen vizyon sahibi zayıf bir psikolojiye sahipse kendisini gavs olarak, evliya olarak görmesi önlenemez.

Bu tür vizyonlar daha çok mistik konularda yani din, tasavvuf gibi alanlarda olur. Bunun da nedeni psikolojisi zayıf olanlar mistik arenada çok rahat manevralar yapar. Toplumun bilgi eksikliği de bu tür hastalıkların nedenini “dindarlığın aklı bozması” olarak değerlendirir. Halbuki neden din veya mistik konular değil kişinin psikolojisinin bozulmaya müsait tabiatta olmasıdır.

Nâdiren de olsa kendisini Napolyon, Süpermen, kral, kedi, köpek ve benzeri vizyonlarla bağdaştıranlar da olabilmektedir. Kendisini Napolyon zanneden birisinin hastalık nedeni Napolyon’dur denilemez. Kendisini evliya zannedenin hastalık nedeni de “Velâyet” gerçeği değildir.

Bedensel istekler, arzular da bu tür vizyonlar, rüyalar oluşturur. Çok tuzlu yiyen rüyasında akar sular görür. Âşık sevdiğini görür. Aç tavuk buğday, kedi fare, fare peynir rüyası görür. Tüm bunlar düşünce ve iç güdülenmelerin oluşturduğu sûretlerdir. Mutlak misal âleminden gelmeyen, süflî âlem dediğimiz madde boyutunun enerjisiyle şekillenen görüngüler ve anlamlardır.

Kalb aynasını çeşitli nefs terbiyeleri ve mücahede (cihat) ile saflaştıran ârifler gönlünden dünyasal çıkarları da düşürerek mutlak misal (mutlak hayal) âlemini tüm nûranîliğiyle (açıklığı ile) keşfeder. Bu keşif ister rüyada olsun ister yarı uyku yarı uyanıklıkta (yakaza’da) olsun haktır, doğru ve gerçektir.

Çünkü… mutlak misal (mutlak hayal) mertebesi Hakk’ın ilim hazinesidir. Oradan “hata ve yanılgı” sâdır olmaz.

(((… İbn Arabî’nin Fusûs’u, Geylânî’nin Gavsiye’sini, İmam Rabbanî’nin müceddidlik hırkasını ‘rüya’ ve ya ‘yakaza/vecd/coşku/içkinlik’ halinde misal âleminden alması bu gerçeğe sadece birkaç örnektir. Nice Allah dostları temeli bilgi, takvâ, sâlih amel ve zahiri ilimler olan gayretlerinin üzerine “nefs ile cihad”ı da ekleyerek Hakk’ın misal âlemi hazinesinden nice ilimler, kerâmetler almışlardır. Ve bizim anlayacağımız misallerle anlatmışlardır. …)))

***

Âriflerin (Hakk’ı bilenlerin) rüyaları ikiye ayrılır:

1. Keşfi mücerred:

Misal âlemi ile dünyâ âlemindeki sûretler aynı şekilde görülür. Tabire ve tevile (yoruma ve çeviriye) ihtiyaç duymayacak kadar aynı ve açıktır.

Örnek… Resulullah s.a.v. hicretten altı sene önce bir rüyada kendisinin ve ashabının başını traş ettirmiş oldukları halde emin ve korkusuzca Mescid-i Haram’a girmiş gördüler. Hicretten altı sene sonra bu rüya aynısıyla gerçekleşti.

Bu tür rüyalar avamda da çok çok nadir olarak görülebilir. Fakat âriflerdeki gibi tekrar tekrar olmaz. Ömür boyunca bir veya birkaç kez olabilir. Yine de kaynağı misal âlemi değil, süflî âlemdir. Çünki görenin özündeki “mukayyed hayal merkezi” ile “mutlak hayal âlemi” arasında “irtibat” yoktur. Birkaç kez tekrarından sonra geri dönülemez hatalara ve zarara neden olabilir.

2. Keşf-i Muhayyel: Mutlak hayal/misal âlemi ile dünyâdaki sûretlerin birbirini tutmaması ve tabir ve tevile (yorum ve çeviriye) ihtiyaç olmasıdır.

Örnek… Resulullah a.s.’a rüyasında süt ikram edilir. İçip kalanını Hz. Ömer r.a.’e verir. Yâ Resulullah bunu ne ile tevil buyurdunuz dediklerinde; “İlim ile tevil ettim” buyurdular.

Sütün ilim ile ilişkilendirilmesi şöyledir. Süt bedenin gıdası olduğu gibi ilim de ruhun gıdasıdır.

Tevile muhtaç avam rüyalarının tevile gerek olmadığını yukarıda açıkladığımız için burada tekrar etmiyoruz.

Önemli bir hususu ise belirtmekte yarar var. Rüya tabirinde belli bir yöntem ve klişe bilgiler yoktur. Meselâ “ateş” gören kişinin rüyası nefis mertebesine, yaşına, cinsiyetine, toplumsal statüsüne ve diğer etkenlere göre yorumlanır. Ateş birisi için kötü huya işaret ederken diğeri için iyi huya işaret edebilir. Bu nedenle ismi ve yazanın kimliği ne olursa olsun rüya tabiri kitapları referans olamaz. Genellikle bu tür kitaplar İmam Şiblî ismi kullanılarak yayınlanır. Her söz ârif ve âlim olan bu zâta âit olduğu kabul edilse bile kendisinin rüyayı gören kişiye özel hitabı gerekir. Biz bu ayrımı yapamayız. Dolayısı ile yine hatalı yorum oluşur.

***

Nur ismindeki hikmet Risalet ve Nübüvvet için yaratılmış olan zâtlarda açığa çıkar. Açığa çıkan bu nurun hikmeti mutlak misal âlemi üzerine yayılır. Oradaki mânâları kapsar. Risaletin gelmesinden önce oluşan bu durumla “sâdık rüyalar” başlar. Bu dönem vahyin başlangıcıdır.

***

Hz. Ayşe sadık rüya ile vahyi birbirinden ayrı kabul etmiştir. Şehadet (dünyâ) âlemi ile misal (hayal) âlemini ayrı tutmuştur, buraya kadarki bilgisini açıklamış daha ileri bilgisini açmamıştır.

Resulullah s.a.v. “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” sözü ile daha üst bilgiyi dile getirmiştir. Şehadet ve misal âlemlerini birbirine eklemiş ve iç içe katmıştır.

İnsanlar bedenlerindeki duyuları ile canlı ve hayatta iken uykudadır. Uyku ise misal/hayal âlemine aittir. İnsanlar öldükleri zaman bu uykudan uyanırlar, yani bedenleri ile dünyadan uyanırlar ruhları ile misal/hayal âleminden uyanırlar.

Dünyada görülen her şey misal/hayal âlemindeki bir şeyin benzeri ve yoğunlaşmış hayalidir. Fakat gaflet uykusunda olan insan dünyadaki bu sûretlerden misal âlemine, misalden ruh âlemine, ruhdan esmâ âlemine ve esmâdan da Zât’a dikey yükseliş yapamazlar.

Ancak ölmeden evvel ölmek ile dâima var olan sonsuz varlığın vechini seyirde yok olan kimse bu “fenâ” (yokluk bilgisi) ile “bekâ”ya (dâimilik bilgisine) ulaşıp uyanır (gerçeği idrak eder).

Şiir:

Mahbûbumuzun hüsnüne âyîne bu âlem
Her zerrede o vechini gösterdi demâdem…

115-) Ve Lillahil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme VECHULLA innAllahe Vasi’un ‘Aliym;

Maşrik (doğu, doğma yeri) de mağrib (batı, batma yeri) de Allah’ındır (O’nun Esması’nın açığa çıkışıdır) (2:107)… O halde nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır… Muhakkak ki Allah Vasi’dir, Aliym’dir.

Resulullah a.s. bütün mertebelerde ve her zerrede Hakk’ın vechini her an daima seyir halinde idi. Bir an dahi o seyri kesintiye uğramazdı.

***

Görene göre uykudaki rüyada görülen sûretler ile uyanıkken görülen sûretler birbirinden farklı âlemlerde ve farklı boyutlardadır. Fakat Resûlullah a.s. için böyle bir ayrım söz konusu değildir. O misal âlemindeki ve dünyadaki sûretlere baktığı zaman sûretlerin en derin anlamlarını aynı anda kavrıyordu. Bunun için O’nun uykusu ve uyanıklığı arasında algılama açısından fark yok idi.

***

Resulullah a.s. tek boyutta tüm boyutları aynı anda (cem’an) yaşadığı için uykusunda gördüğü sâdık rüyayı da uyanıkken meleğin kalbine bıraktığı bilgiyi de Misal Âlemi’nden almıştır. Rüyadaki sûretler ve vahyi getiren melek de misal/hayal âleminden bir sûrettir.

O tüm dünya yaşamını bir uykuya ve uykuda yaşanan rüyaya eşit tuttuğu için… Risaletinden evvelki altı aylık sadık rüya ile Risaletinden sonraki vahiy dönemi rüya içinde rüya olarak bütünleşmiştir.

***

İki âlemdeki sûretler aynı ve ya ayrı da olsa mânâları bakımından aynı olup birbirleri ile anlam kanalıyla irtibatlıdırlar. Misal âleminde görülen süt ve dünyadaki süt ilim mânâsı ile birleştirilir. Ekmek, et, meyve ve diğer gıdalar da sûrette ayrıdır ama “gıdâ” mânâsında aynıdırlar. Duruma ve görene göre her gıdanın iki âlemdeki sûreti bir mânâ ile birleştirilebilir.

***

Resulullah a.s. vahiy anında aynı ortamdaki varlıklardan boyutsal örtülerle örtünür (başka boyutlara yükselir) idi. Uyku ve uyanıklık arası bir konuma girerdi. Vahiyden sonra üzerindeki gayb örtülerinden soyunur ve şehadet âlemine dönerdi. Bedeninin uyanıklığı dünyadan tamamen kopmadığı için O’nun uykusuna tam anlamıyla kendinden geçme denilemezdi.

***

Resulullah a.s. ‘a adam sûretinde görünen melek misal âlemindendir. Oradaki sûreti başkadır dünya boyutuna geçişinde aldığı sûret başkadır. Meleğin misal âleminde gerçek bir sûreti vardır. Fakat kanatlı uçan güzel bir bayan ya da kuvvetli bir erkek sûretinde değildir. Meleğin misal âlemindeki sûretini aklımız daha çok şekil olarak değil melekî bir güç, kuvvet ve görev türüne göre aldığı anlamlarla kavrar.

Resulullah a.s. gelen adamı sûreti ile değil özü ile kavradı. Sahabe ise zahire göre hüküm verip o adama engel olmak istediler. Bunun üzerine Resulullah a.s. o adamın dini öğretmek için gelen Cebrâil olduğunu beyan buyurunca sahabe bâtına riayet etti.

Burada aklımıza bir soru geliyor. Sahabe içinde meleklerden daha üst makamda olan Hz. Âli, Ebû Bekir, Ömer, Osman gibi zâtlar da vardı. Onlar gelenin melek olduğunu niçin keşfedemediler?

Bu suali burada kısaca cevaplayalım. Sahabe “Mucizenin kaynağında” olmasına rağmen “mucize görmeyi” tercih etmemişlerdir. Onlar mucizeden daha kalıcı ve daha üstün olan Allah’ın ilim sıfatını Resulullah a.s.’ın dilinden çıkan zahiri sözlerle tahsil etmeyi tercih etmişlerdir. İnsan-ı Kâmil mertebesinde olan pek çok sahabe bu dünyada hiçbir keramet sergilemeden “ilim sıfatı” ile sonsuz âleme göçmüşlerdir.

***

4-) İz kale Yusufu li ebiyhi ya ebeti inniy raeytü ehade aşere Kevkeben veşŞemse vel Kamere raeytühüm li sacidiyn;

Hani Yusuf babasına: “Babacığım!.. Muhakkak ki ben onbir kevkeb’i (gezegenler, kardeşleri), Güneş’i (Baba, Ruh) ve Kamer’i (Ay, ana, kalb) rü’yet ettim (gördüm)… Onları, bana secde ediyorlar gördüm (hilafet, nübüvvet)”, dedi. (Yûsuf, 12/4; B Meal)

Hz. Yûsuf’un bu rüyasındaki gök cisimleri insanın olan hayal merkezinde görülen tâbire muhtaç sûretler idi.

Güneş, Nübüvvet boyutundaki babasına… ay, güneşten ışık alan teyzesine… semâdaki doğan ve yükselen yıldızlar da babasının varlığından gelen kardeşleri idi.

Yûsuf a.s.’ın rüyasındaki sûretleri kendi hayali yönünden görmüştür. Eğer onlar yönünden olsaydı bu sûretlerle görünmeyi kendilerince tasavvur edip Yûsuf a.s.’ın hayal merkezine girmeleri gerekirdi. Ve Yûsuf’un rüyasında aldıkları şekilleri ve sergiledikleri davranışları da bilmeleri gerekirdi.

Yûsuf a.s. babasına rüyasını anlattığında Babasının (Hz.Yakub’un) da haberi yoktu. Ve kardeşlerine anlatmamasını istedi. Fakat bu rüya Hz. Yûsuf’a has olarak gerçekleşmiştir.

İnsan-ı Kâmil mertebesindeki bir mürşid-i kâmil müridinin rüyasına hayal/misal âlemi kanalıyla giriş yaparak onu terbiye edebilir. Mürşidlerin pek tercih etmediği bu yöntem nâdiren görülmüştür. Ve genellikle mürşidinin ilim seviyesini geçen bir halifenin daha üst mertebeli bir mürşidden rüyada terbiye ve ilim almasıyla gerçekleşir. Yani iki tarafın da bu “kerâmet”in ağırlığını ve sorumluluğunu kaldırabilecek ilim mertebelerinde olmaları gerekir. Bir mürşide sadece bazı tarikat adablarını icra etmek ve kötülüklerden korunmak amacıyla bağlanan… şeriat ve tarikat ilimleri tahsil etmeyen bağlıların rüyasına Kâmil mürşidler girmez… girseler dahi onu yetkilerle donatmazlar.

İleriki yaşamlarında Hz. Yusuf ve Hz. Yakub rüya ile birbirlerini görme imkanları (mucize yetkileri) olmasına rağmen bu yola tevessül etmemişler, zaman şartlarının haberleşme yöntemlerini tercih etmişlerdir.

***

5-) Kale ya büneyye la taksus rü`yake alâ ıhvetike feyekiydu leke keyda* inneş şeytane lil İnsani adüvvün mübiyn;

(Babası) dedi ki: “Oğulcuğum!.. Rüyanı kardeşlerine kıssa etme, sonra sana bir tuzak kurarlar… Muhakkak ki şeytan (vehim) insan için apaçık bir düşmandır. (Yûsuf,12/5; B Meal)

Hz. Yâkub Yûsuf’a bu uyarıda bulundu. Kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kuracağı düşüncesi Yûsuf’un kalbinde yer ederse bir resulde olmaması gereken kin ve düşmanlık duygularının oluşmaması için Hz. Yakub tuzak kurma planını şeytana atfetmiştir. Amacı hem Yûsuf’u uyarmak hem de Yûsuf’un kardeşlerine düşmanlık yerine merhamet ve muhabbet beslemesini sağlamaktı.

***

100-) Ve refea ebeveyhi alel Arşi ve harru lehu sücceda ve kale ya ebeti hazâ te`viylü ru`yaye min kabl kad cealeha Rabbiy Hakka ve kad ahsene Biy iz ahreceniy minessicni ve cae Biküm minel bedvi min ba`di en nezeğaşşeytanu beyniy ve beyne ıhvetiy inne Rabbiy Latıyfün lima yeşa` inneHU HUvel Aliymul Hakiym;

(Yusuf) ebeveyni’ni (baba-anası’nı) Arş üzerine ref’etti… O’nun (Yusuf) için (hepsi) secdeye kapandılar… (Yusuf) dedi ki: “Babacığım!.. İşte bu önceden (gördüğüm) rüyanın te’vilidir (hedefine varmasıdır)… Rabbim onu hakk kıldı (gerçekleştirdi)… (Rabbim) bana hakikaten (B sırrınca) ihsanda bulundu… Şeytan benimle kardeşlerim arasına nezğ ettikten (fit soktuktan, ifsad ettikten) sonra, (Rabbim) beni zindandan çıkardı ve sizi de (B sırrınca) bedv’den (badiye, taşra, çöl) getirdi… Muhakkak ki Rabbim dilediğine Latıyf’tir… Çünkü O, Aliym’dir, Hakiym’dir. (Yûsuf,12/100; B Meal)

Hz. Yûsuf rüyasının gerçekleştiğini gördü ve misal âlemindeki sûretlerle dünyadaki izdüşümleri olan akrabalarını iki ayrı âlem olarak niteledi. Rüyayı uykusunda görmüştü, akrabalarının hallerini ise uyanıklıkta gördü ve birbirine bağladı. Uyandığını kabul ederek rüyanın gerçekleştiğini söyledi.

Resulullah a.s.‘ın idrakine göre bu durum rüyasında uyandığını görüp de rüyasını tabir eden adamın haline benzer. Resulullah’a göre dünya yaşamı dahi uykuda görülen bir rüyadır. Gördüğümüz rüyalar ise bu durumda dünya rüyasındaki rüyalardır. Yani dünya rüyasını gören kişi uyumak rüyası görür… uyumak rüyasında tekrar rüya görür… rüyasında uyanmak rüyasını ve tabir etmek rüyasını görür.

Rüya içinde rüya, rüya içinde rüya gördüğünü bilmeyen bir şahıs hep rüyada olduğunu ve uyanamadan bu rüyanın ebedî süreceğini fark edince “ebedî uykudan ve ebedî rüyadan” çıkmış sayılır… Fakat tüm sistemle birlikte aynı uykuya ve rüyaya devam ettiğini de bilir.

Bu bilinçteki bir şahıs bu ebedî uykuyu ve rüyayı bilirse ve İnsan-ı Kâmil yaşamıyla doğal yaşantısına devam ederse o Muhammedî miras’ın vârisi sayılır.

(((… İbn Arabî’nin bu paragrafı tamamlayan sözlerini yorumlamadan veriyoruz. …)))

İnsaf nazarıyla bak! Efendimizin s.a.v.’in ilim mirasçıları anlaşılması zor ve gizli sırları nasıl biliyorlar? Ne güzel miras bırakandır O, ne güzel mirastır O’nun ilmi, ne güzel mirasçıdır O’nun ilmini almış olanlar!

Fahr-i âlem Efendimiz, ilim ve irfanda varlığın en âlimi ve en ârifi olduğu gibi hikmetlerin beyânında dahi bütün insanların en açık ifade edeni, en güzel konuşanıdır. Çünkü O’nun öğreticisi Hak’tır.

Şiir çevirisi:

Bir kimsenin üstâdı Hâlık ola, nazar et ki irfândan onun lâiki ve nasibi ne olur? Eğer ona halkın en âlimi ve ehl-i irfânın en ârifi der isem bu söz yerinde ve münâsibtir.

O şerefli Nebî’nin ilim mirasçıları dahi tamamen bu hal ile vasıflanmıştır. Uzun uzun beyan buyurdukları hakikatler ve bilgiler… vehimden, hayalden ve nefsin arzularından değildir.

***

Tüm Resullerin ve Nebîlerin ve Velîlerin velâyetleri Muhammedî Velâyet’te öz olarak toplanmıştır. İşte bu Muhammedî Velâyet’e mirasçı olan velîler bütün Resullerin ve Nebîlerin lisanı ile konuşurlar, onlar gibi düşünürler.

Bir velî Hz.Yûsuf’un meşrebinde O’nun lisanıyla konuşunca misal âlemi ve şehâdet (dünya) âlemindeki sûretleri önce birbirinden ayırır, onları tâbir eder ve mânâlarını bulur. Sonra o mânâları ve sûretleri hem her iki âlemde hem de tüm âlemlerde ayırmadan bir bütün olarak algılar ki bu da Muhammedî lisan üzere konuşması olur. Her iki lisana göre konuştuğu için o velînin lisanına Yûsuf’-i Muhammedî denilir.

***

Buradan sonraki konular Alemlerin hayal ve gölge olduğunu ifade etmektedir…

Hakk’dan başka dediğimiz âlemlerin tamamı Hakk’a göre bir gölge hükmündedir. Gölgenin ise kendine ait bir varlığı yoktur. Hareketi ve duruşu (sükûnu) kendinden değildir gölgenin sahibine aittir.

Bir adamın gölgesi adamın kendisi değilse… aynı zamanda da başka bir şey de değilse… İşte bu âlem de Hakk’ın kendisi değildir fakat Hakk’dan başka bir şey de değildir. Bu örnekten amaç âlemlerin ancak bir hayal ve gölge olduğunu anlamaktır.

Gölgeyi üç esas oluşturur.

1. Gölgenin sahibi,
2. Gölgeyi oluşturacak ziyâ (ışık),
3. Gölgenin düşeceği yer.

Gölgenin sahibi mâlum oldu ki Hakk’dır. Ziyâ Hakk’ın zâhir isminin nûrudur ve gölgenin düşeceği yer de Hakk’ın mânâlarıdır.

Gölgenin düşeceği yerin olmadığını düşünürsek bu sefer gölge Hakk’ın hayal hazinesinde kalır, düşecek bir zemin ve yer bulamaz. Âlemler bu nedenle potansiyel (hayalî) bir varlığa sahiptir. Âlemlerin Hakk’dan başka tecelli edecek bir yeri yoktur.

***

Bilmek ve bilinmek bakımından Hakk ve gölgesi hükmünde olan âlemler ile arasındaki ilişki yine bir adam ve gölgesi arasındaki ilişki gibidir.

Bir adam kendi gölgesi hakkında ne kadar bilgiye sahiptir?

Cevabı… Gölge sadece vardır ve varlığı başka bir varlık olmayıp sadece yokluktur. Yokluk halindeki gölgede bilinecek her şey teferruatıyla ve en ince detayı ile kendi nefsinde mevcuttur. Gölgeyi bilmek için gölgeyi incelemesine gerek yoktur. Kendi varlığını bilmesi gölgesini bilmesidir.

Gölge de sahibinin varlığından haberdar olacak kadar bir akla ve şuura sahip değildir. Gölge sahibi olan adam hakkında ne kadar bilgiye sahipse kul da sahibi olan Hakk hakkında o kadar bilgiye sahiptir.

45-) Elem tera ila Rabbike keyfe meddezzıll* velev şae lecealehu sakina* sümme cealneşŞemse aleyhi deliyla;

Görmedin mi Rabbini, (sabahleyin, zeval vaktinden önceki) gölgeyi (?) nasıl uzattı?… Eğer dileseydi onu elbette sakin (hareketsiz, sabit) kılardı… Sonra, Güneş’i (üst bilinci) ona delil kıldık. (Furkan, 25/45 B Meal)

Hakk kendi varlığının gölgesi olan mânâlarını yine kendi varlığına ait olan esmâ sûretleri üzerine yaydı ve genişletti. Eğer dileseydi kendi gölgesi olan kendi tecelliyatını kendi esmâ sûretleri üzerinde zâhir kılmaz Zât’ında sakin ve sabit kılardı. Ve bu gölge ve sahibi bilgisine sadece İnsan-ı Kâmil bilinci ulaşabilir.

Hakk’ın gölgesini mümkünat (sanal varlık olan kulları) üzerine düşürmesi ile kullar mutlak yokluktan kurtulurlar. Hakk’ın yok hükmünde kulları olarak zâhir olurlar. Bu nasıl olmaktadır?

Hakk’ın Zât’ında kendinden başka hiçbir hüküm altında “varlık” mevcut yoktur. Gölge benzetmesine muhatab olan yine kendi hakikatidir. Kendi hakikati ile zâhir olmakta ve zâhir olduğu isim ve sûret altındaki kulunu her hâli ile kabul etmektedir. Hatta ismi ve sûreti öyle bir hakimiyet ile kuşatmaktadır ki kulluktan daha yüce bir mertebe yaratmamaktadır… ve ebediyen kulluk bilincinde bâkî olmaktadır. Bu noktadan sonrası dile gelmez bir güzelliktir.

21-) Ve in min şey`in illâ ındena hazainuh ve ma nünezziluhu illâ Bi kaderin ma`lum;

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri (her mertebedeki karşılığı) bizim indimizde olmasın… Biz onu ancak ma’lum bir kader (belli bir mikdar) ile (B sırrınca) indiririz. (Hicr, 15/21; B Meal)

Hakk kendi Zât’ında mutlak yok olan mânâlarını her âlemde tedrîcen (derece derece, zamanı geldikçe) açığa çıkarmaktadır. Dünyada akıl ve beden nimetlerindeki yavaş yavaş gelişme bu tecelliye bağlıdır.

Meselâ gül ağacı bu yıl gülleri açığa çıkarır. Gelecek yıl açığa çıkacak güller gül ağacında bilgi halinde mutlak yokluktadır. Daha sonraki ve daha sonraki yılların gülleri de yine aynı halde mutlak yokluktadır. Her yıl tam zamanında o yılın gülleri zâhir olmaktadır.

Hakk’ın Zât’ında mutlak yoklukta olan gölge hükmündeki varlıklar da an be an açığa çıkmaktadır. Henüz tecellî etmeyen kullar, sahibinde mevcut olup henüz yere düşmeyen gölge gibidir.

46-) Sümme kabadnahü ileyna kabdan yesiyra;

Sonra onu (o uzatılmış gölgeyi) kolay bir kabzediş ile kendimize kabzettik (fena)(Furkân,25/46; B M eal)

Kul Hakk’ın zâhir isminin nuru ile tecellî eder ki buna doğum denir. Her doğan gelişir ve gelişimini tamamlayıp ölür. Bu gelişme Hakk’ın kulunu yavaş yavaş kendi zâtına çekmesidir. Zâhir isminin nuru kalkınca kulun gelişimi ve hareketi sona erer ki bu sırra ölüm denir.

Kısaca ölüm, gölgenin sâhibine çekilmesidir. Her iş ve oluş O’ndan gelir ve yine O’na döner.

Hakk’ın zâtındaki ayan-ı sâbite (ilmî varlıklar, sanal varlıklar) Hakk’ın aynadaki sûretleridir. Sûretler ve Hakk iki ayrı varlık olmayıp ahadır, tektir. Tevhid ehlinin ilmî zevki de bu ahadiyet sırlarını araştırmak, açmak ve gerektiğinde en uygun lisanla beyan etmektir, ifşâ etmektir.

***

Hakk’ın varlığı ahad haldedir. Kulları olan gölgeler farklı mânâlar halindeki çokluk tecellisidir ve hepsi de “gölge” ismi ve hakikatiyle “yok”tur ve Hakk’a aittir. Gölgelerin bu çokluk gibi algılanan tekliğine “gölgelerin tekliği” denir.

Meselâ bir kişinin beş ayrı fotoğraf makinasıyla resmi çekilse… resimler beştir fakat beş resim hakikatta tek bir kişidir. Hakk’ın da sayısız ve sonsuz gölgesi ve resmi olmasına rağmen Hakk her an tektir.

Hakk’ın varlığı açısından her şey dediğimiz şeylerin Hakk’ın gölge hükmünde kulları olduğu açıklandı… Ve gölgelerin âlem olduğunu ve âlemin de gölge hükmünde yine Hakk olduğu da açıklandı. Bu hakikatleri bilmekle zekânı ve kavrayışını daha da artır ve gerçeği araştır.

***

Âlemin gölge ve hayal olduğu açıklandıktan sonra âleme kendi nefsi ile kâimdir (kendiliğinden var olabilmektedir) denilemez. Hatta geçici olarak dahi vehimsel bir varlığa sahip değildir.

Tek olan şey birisi hakikat ve birisi de hakikatin gölgesi olarak iki şey hükmü ile kendisini vasıflamıştır. Hakikat ve gölge arasındaki “başkalık” bu vasıflanma nedeniyledir. Yoksa gerçekte ikilik mevcut değildir.

***

İnsan kendi hakikatinin Hakk olduğunu fark eder. İlmi sûret ve gölge olmak bakımından da sûretinin sonradan olmuş bir kul olduğunu fark eder. Bu konuyu her âlim ayrı ayrı örneklerle ve ayrı ayrı delillerle açıklar. Tüm açıklamalar insanın hakikatini ve kulluğunu değiştirmez.

1. Çokluğu gören yaratılmışları görür.

2. Çokluktaki tekliği gören Hakk’ın varlığını görür, Hakk’ı görür.

3. Hem çokluğu hem tekliği görenler; hem yaratılmışı hem Hakk’ı görür.

4. Zâtın tekliği ile esmâların çokluğundaki tekliği gören ve hem Hakk’ı hem de esmâyı bir bütün olarak idrak eden Allah’ı hakkıyla tanıyan ehlullah zümresine dahildir.

5. Yaratılmışları görmeden Hakk’ı müşahade eden yokluk mertebesi olan “cem” makamında hal sahibidir.

6. Hakk’ı yaratılmışlarda ve yaratılmışları Hakk’da müşahade eden kimse “cem” makamından sonra ulaşılan “bekâ” ve “fark” makamında tam görüş sahibi kâmildir. Ve bu makam sahibi diğerlerinden daha âlimdir. (Kâşânî Şerhi’nden alınmıştır.)

***

Hakk’ın gölgesinin düştüğü yerin sûreti gölgenin yani kulun sûreti olur. Yere bazı ârifler “cam kadeh” ile benzetmelerde de bulunmuşlardır. Camın rengi içindeki suya renk verir. Cam bulanık ise su da bulanık olur. Cam şeffaf ise su da şeffaf görünür. Yalnız camın rengi ve sûreti dahi Hakk’ın tecelliyatıdır. Bundan dolayı hiçbir sûreti ve akıl seviyesini Resuller ve Velîler aşağılamazlar, eğlenmezler, lakap takmazlar, gıybetini etmezler.

Her şahsın farklı akıl ve sûretleri vardır. Her Resul ve Velînin de farklı özellikleri vardır. Bu farklar Hakk’ın gölgesinin düştüğü kadehden (bedenden ve bedensel kabiliyetlerden) kaynaklanır. Fakat her kadehin içindeki su aynı şeffaflıkta ve aynı renksizliktedir. Kadehin rengini ve görüntüsünü alan suyu her kadehin arkasında aynı öz ile görebilmek gerekir.

***

Hakk’ın gözüyle gören kullar vardır. Bu kullar kendi gözüyle gördüğünü varsayan kullardan Hakk’a daha yakındır.

Bir de Hakk’ın kulunun gözü ile görmesi vardır ki bu kulluk bilinci diğer ikisinden daha üstündür. Ve Risaletin ilim vârisleridir.

Her görmek ve her işitmek ve her bilmek ancak Hakk’ındır. Bu ayrım ve derecelendirme ise aklı ve bilinci geliştirmek ve perdeleri oldukça inceltmek içindir.

***

Varlığa çok farklı benzetmeler yapılır. Tüm benzetmeler varlık zannını düzeltmeye yönelik mecazi anlatımlardır. Meselâ insana “sen hayalsin, gördüklerin hayaldir, sen gölgesin her şey gölgesin” diye açıklamada bulunursun. Buradaki mecaz ile hakikati de karıştırmamak gerekir. Hayal olmak kendi varlığını inkar etmek ve her işlediğini Hakk işliyor demek değildir. Hayal ve gölge olmak Allah’ın varlığından başka varlık olmadığını ilim ve irfan ile anlamak ve Allah’ın düzeninde şakaya ve “ben tanrıyım” demeye yer olmadığını anlamaktır.

Kişi kendisinin aslının ne olduğunu zannederse zannetsin Allah sistemindeki “gerçek adalet” asla değişmez.

Gölge ve yokluk örnekleriyle çoklukta teklik ve teklikte çokluk nasıl meydana gelmektedir konusu anlatılır. Ve sonuç olarak tekliğin ve çokluğun dahi hakikati tanımlamak amacı ile kullanıldığı itiraf edilir. Allah’ın tekliğini ve varlığın yokluğunu en açık halde İhlâs Sûresi ifade etmektedir. Ve İhlâs Suresi Hz. Hud bölümünde ayrıntılı olarak açıklanacaktır.

***

Âlemlerin aslı üzerine günümüz verilerine göre hazırlanmış bir yazıyı konuyu tamamlaması için ekliyoruz.

HALK
HALK EDİLMİŞLER

“HALK”, bir mânâda halkolmuş, yaratılmış, eskiden yokken, sonradan varedilmiş mânâsınadır. Yani, ilâhî isimlerin terkibiyet hükmüyle âşikâre çıktığı andaki hâlin adı “Halk” olur.

KÂİNATTA YARATILMIŞ NE VARSA
HEPSİ DE, HEPİMİZ DE, HERŞEY DE
ALLAH’IN ESMÂSIYLA VARLIK VE HAYAT BULURUZ.
ARAMIZDAKİ FARK, OLUŞUM FORMÜLÜMÜZDEKİ
İSİMLERİN GÜÇ FARKIDIR!

Kâinatta yaratılmış olan her birim her an var olduğu sürece Allah’a kulluk hâlindedir. Bunun farkında olup olmama meselesidir olay, Allah’a kul olduğunun farkında olma ya da olmama meselesidir. Yoksa kulluk edip etmeme değil!

Firavunda O’na kulluk ediyor, İblis de O na kulluk ediyor, Ebu Bekir de O’ na kulluk ediyor…

Kısacası aklınıza gelen yaratılmış her varlık Allah’a kulluk halindedir!

Ne demek bu?…

Şu demek; Yaratılmış olan her varlık Allah’ın İsimlerinin işaret ettiği mânâları ortaya çıkartan mahallerdir

Var olan bütün varlıklar Allah’ın İsimlerinden meydana gelmiş birer terkip, birer formüldür! Biz bu terkiplere değişik isimler takarız…”hayvan”deriz, ”İnsan” deriz,”Cin “ deriz,“Melek” deriz, nebat deriz, vs… Ama bu isimler ardındaki varlık, Allah’ın Esmâ Terkipleridir ,

Allah’ın bize bildirilen 99 isminin değişik formüller şeklinde bir araya gelmiş hâlidir!

Yani kâinatta yaratılmış ne varsa hepsi de-hepimiz de-her şey de Allah’ın esmâsıyla varlık ve hayat buluruz!

Birbirimiz arasındaki fark; bizim oluşum formülümüzdeki isimlerin güç farkıdır!

Bazı isimler birimizde daha fazla ağırlıktadır, bazı isimler diğerimizde daha fazla ağırlıktadır. Dolayısıyla de birbirinden farklı varlıklar meydana gelmiştir.

Esas itibariyle bu esmâ bileşiminin değişik formülleri, sayısızdır! Onun içindir ki Allah’ın hiç bir yarattığı bir diğerine benzemez…Milyarlar kere milyarlar kere milyarlarca kar tanesi düşer yeryüzüne, bir tek kar tanesi bir diğeriyle benzer değildir, eş değildir. Bir yaprak bir diğeriyle eş değildir.

Bir insan bir diğeriyle eş değildir. Ama hepsinin de ham maddesi, o Allah’ın işaret ettiği, bize öğrettiği o belli isimlerdir. Nasıl ki insan bedenine baktığınız zaman çeşitli isimlerle andığımız çeşitli organları-yapıları-uzantıları var.. ama neticede “tek bir bedendir diyoruz… Veya atomlardan ibarettir diyoruz,110 atomdan ibaret bir kitledir diyoruz.
İşte bu varlığın esası da 110 atom değil, 99 isimdir” diyoruz.

KÂİNATIN HAMMADDESİ OLAN 99 İSİM DAHİ
ALLAH İNDİNDE YARATILMIŞTIR!

Esasında burada anlaşılması gereken çok önemli bir nokta var;

Bu 99 isim de bize bazı şeyleri anlamamız için verilmiş ana örneklerdir! Esas, bu 99 ‘dan ibaret değildir! Konuyu anlayabilmemiz için bu 99 isim verilmiştir ve de daha önemli bir noktaya geliyorum, dikkatinizi çekerim;

Bu 99 isim dahi yaratılmıştır!
99 İsmin mânâsı dahi Allah indinde yaratılmıştır!
Allah o 99 ismin manâsı ile de kayda girmez!.

99 isim, bu kâinatın hammaddesidir! Bir anlık ilimde yaratışın neticesi bu kâinat, bu 99 isim diye işaret ettiğimiz özelliklerle meydana gelmiştir. Bir başka Allah indindeki “AN” da varolmuş bir başka kâinat bizim hiçbir şekilde akledemeyeceğimiz-kavrayamayacağımız-hayâl edemeyeceğimiz bambaşka mânâlardan oluşmuştur! Onun içinde zaten böyle bir kâinata bizim muttalî olmamız mümkün değildir.

SINIRSIZ BİR PLATFORMDAKİ SONSUZ NOKTALARDAN
YALNIZCA BİR NOKTADAN MEYDANA GELMİŞ BİR AÇININ
İÇİNDE MEYDANA GELEN SONSUZ AÇILAR….
“HALK EDİLMİŞLERDİR!”

Bir misal vermeğe çalışayım; K harfini düşünün…”K harfi”.. Bir uzun çizgi…Bu çizginin düşünün ki üstü sonsuz, altı sonsuz… Şimdi K harfinin şöyle bir açısı var… Bu açı, bu çizgi üzerinde bir noktadan çıkar.

Allah’ın sonsuz ve sınırsız varlığı ve ilmini bu çizgi gibi düşünsek, bunun bir an’ından meydana gelen bu açı (“üçgen” demiyorum dikkat edin, açı!… Üçgen dersem bir yerde kapanacak, kâinatın sonu vardır anlamı çıkar, kâinatın sonu yoktur!) Allah’ın bir AN’lık ilminden varolmuş sonsuz halk edilmişlerdir, halk edilmişlerin sonu yoktur ve bu, bir an’dır.. Bunun gibi sayısız an’ lardan oluşan sayısız da kâinatlar vardır!

Bu sayısız kâinatların her birisi, Allah’ın sonsuz yaratıcılık ilminin eseridir!

Haydi şimdi farz edelim ki, Allah’ı anlatıp konuşmaya başlayalım!!!.

Bizim bu konuda söyleyebileceğimizi Kur’ân açık-net bir şekilde söylüyor, meleklerin dilinden ;

“Allah’ım… bize izhar etmiş olduğun ilim kadarıyla biz seni bilebiliriz.

Bize izhar ettiğin ilim, şuur- anlayış ne kadarsa biz o kadarıyla Seni bilebiliriz, Seni bilmemiz asla mümkün değildir!”

Allah ilminde bizim bu kâinat ve bu kâinatın bir yerinde şu algılanan, görünen hayâli sùretleriz ve bunun gibi sayısız sùretleri vardır!

Bu sùretlerden âşikâr olan her şey Allah’ın yaratması ile meydana gelir.

“Sizi de, yapageldiklerinizi de Allah yaratmıştır”

âyeti bunu vurgular. Anlaması bunu zor değil!.

Biraz önce misâlini verdim.. Kafanızda yarattığınız o insanları birbiriyle karşılaştırın…

Şimdi o insanlar birbirleriyle karşılaşıp, birbirlerine çeşitli davranışlar ortaya koyduğu zaman onların müstakil – bağımsız varlığı var da onlar mı bunu koyuyorlar, yoksa sizin yaratışınıza göre onlarda meydana gelen o özelliklerin sonucu olan o davranışları mı ortaya koyuyorlar?

Elbette ki, ikincisi..

Öyleyse bizim her birimiz Allah’ın yarattığı varlıklar olmamız hasebiyle her an O’nun hükmünün âşikâre çıkmasına- O’nun dilediği özelliklerin âşikâre çıkmasına aracı olan varlıklarız.

Ve bu yaptığımız iş, Hakiki Kulluk” un tâ kendisidir!

Ben seni, sen beni ne kadar bilebilirsin? Ben seni kendim kadar bilebilirim! Sen de beni kendindeki kadarıyla bilebilirsin. Bende, sende hiç olmayan bir özellik varsa Sen onu hiç bilemezsin… Sende, bende hiç olmayan bir özellik varsa, ben onu bilemem…

Bu kâinatın haritasında, aslında-orijininde olmayan özelliklerle var olmuş bir başka kâinat varsa, onu, bu kâinata ait hiç bir varlık bilemez.

İşte bu noktadan hareket eder, olayı düşünürsek …

Allah’ın o sonsuz varlığı dediğimiz varlık dahi bizde izharla bu mânâlara göre sonsuz sınırsızlık kavramıdır. Yoksa hakikati itibariyle Allah sonsuz-sınırsız kavramından da münezzehtir.

Ben, anlatma sadedinde K diye verdim misali… Bunu tek bir çizgi diye de alma..Bunu sınırsız bir plâtform olarak düşün, bu sınırsız platformun bir noktasından meydana gelen bir açı olarak alın.. Bir çizgi olarak alırsan, nihayet belli açılardır. Kolay anlaşılsın diye ben böyle söyledim. Esasında bunu sınırsız bir plâtform düşün, öyle bir geometrik şekil düşün ki sonsuz olsun! o sonsuzda meydana gelen bir açı diye düşün…

Şimdi, bunun biraz daha ilerisine gidelim…O noktadan meydana gelen açının içinde -o açı, sonsuz bir açı-açının içinde meydana gelen sonsuz açılar düşün..

O Tek açının içinden meydana gelen sonsuz açılar, “halk edilmişler”dir!.

TÜM “HALK EDİLMİŞLER”,
ALLAH İNDİNDE BİR “HİÇ”TİR!

Peki, bu kadar varlık nereden-nasıl meydana geldi!?

Varlık orijini itibariyle o sonsuz-sınırsız Tek’de çokluk nasıl meydana geldi?…

Bu “hayâl” adını verdiğimiz “varsayımlar ortamı ve varsayılan varlıklar” nasıl meydana geldi?…

Bunu son derece basite ve herkesin anlayabileceği bir hâle getirebilmek için misâl vereyim… Bu misâl Allah’a uygulanmaz elbette ama konuya yaklaşım sağlayabilmek için böyle bir misâl veriyorum…

Kafanızda düşünün, ister şimdi, ister yatağa girdiğinizde gece, düşünün…

Bir dünya düşünün, o dünyanın üzerinde bir tane zengin-tane fakir, bir tane güzel- bir tane çirkin, bir tane yakışıklı -bir tane yakışıksız sanal insanlar yaratın kafanızda ve onlara kendi kapasitenize göre belli özellikler bahşedin… Sonra bunları birbiriyle kapıştırın…

Şimdi o kafanızda yarattığınız dünya ve üzerindeki insanlar, kendi başlarına müstakil bir varlığa sahip midir?..

Hayır!

Varlıklarını nereden alıyorlar?…

Sizden alıyorlar, siz kendiniz onları kafanızda yarattınız!”…

Peki, onlardaki bu özellikler, görülen-algılanan bu özellikler kime aittir?..

Size aittir!

Siz onlarda o özellikleri meydana getirdiniz!

Peki, onlardaki bu özelliklere bakarak ben bu özelliklere bakarak “Onları meydana getiren sen bu özelliklerden ibaretsin!” diyebilir miyim?…

Hayır!.

Sen onda bu özellikleri meydana getirdiğin gibi bir başkasında da başka özellikler meydana getirirsin… Hem onların varlığı sana aitti, senin varlığın dışında onların hiçbir varlığı yoktu, onlardaki bütün özelikler de sana aitti, o özellikleri de sen meydana getirmişindir… Onların kendi başlarına varlıkları olmadığı gibi özellikleri de yoktur!

Ama onlara ve onların o özelliklerine bakarak seni de kayıtlayamam ve ”Sen bu özelliklerle varsın”da diyemem, sen bu özelliklerden ibaretsin de diyemem..

İşte, âlemin varoluşunu, kâinatın ve içindeki çokluğun eseri olan “çok”ların özelliklerini bu şekilde anlamağa çalışalım…

Allah, sonsuz-sınırsız ilim ve kudret sahibi olan mutlak varlık kendi ilminde -nasıl ben sana diyorum ki kendi şuurunda yarat!..

İşte Allah kendi ilminde yaratmış olduğu sayısız özelliklerle bu çokluk âleminin sayısız varlıklarını meydana getirmiştir!.

Bizler Allah’ın ilminde yaratılmış tek tek’leriz!

Bizim bütün varlığımız, bütün özelliklerimiz-herşeyimiz Allah’a aittir… Ama Allah bizim varlığımızdaki bu özelliklerle kayıtlanmaktan-târif ve tasnif edilmekten münezzehtir, beridir, ötedir!

Eğer bu misâli size anlatabildiysem şunu anlayacaksınız, şuraya geleceksiniz; Biz Allah indinde bir HİÇ’iz!

Resim, Ressamı ne kadar ihatâ eder? Ressam bir an düşünür, ”şöyle bir resim yapıcam” der, oturup birkaç saat çalışır veya bir kaç gün çalışır bir resim ortaya çıkarır. Ortaya çıkan resim aslında ressamın bir anlık düşüncesinin eseridir. Ressamın çok kısa süreli bir tasavvurunun-şekillendirmesinin bir eseridir. O resim ressamı ne kadar anlatır yansıtır?

Bütün bu varolmuş olan kâinat, ilk insanlar değil, tüm insanların üzerinde yaşamakta olduğu dünya ve dünyada varolmuş canlılar değil, bütün güneş sistemi değil, güneş sisteminin içinde bir zerre olduğu 400 milyar yıldızdan oluşan galaksi değil, milyarlarla galaksiden varolduğunu hissettiğimiz- algıladığımız kâinat, ucu-bucağı-başı -sonu olmayan kâinat esas itibariyle Allah’ın kendi indindeki bir AN’ lık bir düşüncesinin hâsılasıdır!

Tasavvufta İnsan-ı Kâmil; veyahut da “Ruh-u A’zam”; veyahut da “Akl-ı Evvel”diye anlatılan, hakikat itibariyle anlatılan, bizim “KÂİNAT” adını verdiğimiz sonsuz-sınırsız olarak bize gelen, tüm yaratılmışlardan oluşan kâinat, Allah indindeki “BİR AN’LIK YARATIŞ”dır!

Bu bir anlık yaratışın sonucunda bu bize sonsuz gelen kâinat ve içindekilerin hepsi varolmuştur!

Oysa o bir anlık ilmin ve düşüncenin eseri olan sonsuz-sınırsız kâinat gibi sayısız kâinatlar dahi Allah indinde mevcuttur!

TAHKİKİ İMANA VARDIĞIMIZDA İTİRAF EDERİZ Kİ…
“ALLAH VAR, GAYRI YOK!”
GAYRI BİR HAYÂLDEN İBARETTİR!

Galaksinin büyüklüğünü hiç bir yeryüzüne gelmiş insan aklı-hafsalası alamaz…

Dört yüz milyar yıldız!.

Aralarındaki mesafe, her birinin arasındaki mesafe ışık yılları ile ölçülüyor. İnsan ömrü birinden diğerine gitmeğe müsait değil.

Hele ki bu galaksi gibi milyarla galaksi var, Evrende bilebildiğimiz…

Peki… Bu sonsuz, bize göre sonsuz olan bu büyüklüğü aklımız-hafsalanız almazken, mekânsal mânâdaki bu büyüklüğü hafsalamız almazken, insan vücuduna gelelim..

“Hücrelerden oluşmuş bir biyolojik beden” diyoruz…

Halbuki bu hücrelerden oluşmuş biyolojik beden tamamen bir atomik kitle, biyolojik beden aynı zamanda da bir atomik bedendir.. Bütün hücreler, bedenimizin tamamı atomlardan meydana gelmiş bir kitledir!

Eğer insan vücudunu imkân olsa da bir elektron mikroskobuna koyup 60 milyar defa büyütülmüş olarak o vücudu görsek, vücut dediğimiz şey ortadan kaybolur, sadece atomik bir kitle kalır! Hidrojen, oksijen, helyum, azot vs… atomlardan ibaret , 110 çeşit atomdan ibaret bir kitle kalır. Mikroskobun üstünden baktığımızda… bugün biyolojik bedendir“ de dediğimiz Ahmed, Mehmet, elektron mikroskobunun altında 110 atomdan ibaret bir kitledir!.

Ahmed, Mehmed atomdan ibaret de Hulùsi farklı bir şey mi?…

Hayır!

Bu da atomlardan ibaret bir kitle, bu da atomlardan ibaret bir kitle, bu da atomlardan ibaret bir kitle ..

Bunlar atomlardan ibaret birer kitle de şu “hava” dediğimiz, ”boşluk”dediğimiz şey atomlardan ibaret bir kitle değil mi?..

O da atomlardan ibaret bir kitle!.

O zaman bu bedeni değil de bütün burayı o mikroskobun lâmına yatırdığımız zaman ortada ne sen-ne ben-ne başkası var sadece 110 çeşit atomlardan ibaret bir kitle var.

Benim gözüme göre bu insanlar varken elektron mikroskobunun gözüne göre insanlar kavramı kalktı, atomlar dan ibaret bir kitle kaldı. Bu “göz bebeği” dediğim nesne, geçirdiği ışık dalgaları dolayısıyla beyine nesnelerin var olduğu zannını-vehmini veriyor ve beyinde oluşan hayâlde böyle ayrı ayrı varlıkların varlığını var sandırıyor insana!

Elektron mikroskobunda ben-sen-o-biz-siz-onlar yok oldu; atomlardan ibaret bir dünya kaldı!. Elektron kere elektron mikroskobunun lâmına dünyayı koyarsak-güneşi koyarsak-galaksiyi koyarsak bunların tümü; sadece ışınlardan ibaret tekil bir yapı olarak kalır!.

Tekil yapı daha da üst alıcı düzeyiyle değerlendirilirse, sonsuz-sınırsız bir kudret hâlini alır! Bir başka bakış açısı ile; sonsuz-sınırsız kudret, kendinden gayrının olmadığını dile getirmektedir!

Nerede?…

Kitap’ta!.

“Limenil mülkül yevm?” (Bu anda mülk kimindir?)

“lillâhil Vâhidil Kahhar”… (Tek ve Kahhar olan Allah’ındır!)

Biz sanıyoruz ki Kıyâmetin belli bir aşamasında yukarıdaki megafonla seslenilecek de o megafon kendi kendisine duyurulacak.. !!!

Bu dediğim boyutlar itibariyle, HER AN kıyâmet kopmakta ve o kıyâmetin hakikatin de Allah tarafından kendi varlığı dışında başka bir varlığın olmadığı dile getirilmekte!

“Şehidallahù ennehù lâ ilâhe illâ hù”

Şehâdet etmektedir ki Allah kendisinden gayrı varlık mevcut değildir Amma bizdeki tecelli gereği var sanmaktayız ki;bir O var, bir de bizler var! Ne zamanki bu gerçeği anlayıp-idrak edip- hissedip-fark edip-hissederiz, işte o zaman “tahkiki iman”a varırız ve itiraf ederiz ki; “Allah var, gayrı yok”.. . Gayrı, bir hayâlden ibarettir…

İşte onun içindir ki Evliyaullahtan geçmiş pek çok zevat ”Bütün âlemlerin varlığı -aslı -hakikati hayâldir” demişlerdir. ( AHMED HULÛSİ / KAVRAMLAR)

9. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

1 Response to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (9. Bölüm)”


  1. 1 ruhum latife 20 Nisan 2008, 4:14

    Selam,
    Allah razı olsun.. rüya kadar güzel bir yusuf-i muhammedi nur yazısı olmuş..
    Allah sizi a-li yapsın inşallah.. amin


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: