Düşünceler Arası “Hoşgörü”nün Ruhu

Geçmişte… Eski Dünya’da yani Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarında Urfa’dan başlayıp Suriye, Irak, Basra, Filistin ve Mısır’a kadar uzanan …Ortadoğu… bölgesi Tek Tanrı’lı din inancının doğum alanıdır. Aynı zamanda bu alan putperestliğin ve çok tanrılı dinlerin de en şiddetli yaşandığı yerdir. Batı Anadolu, Yunanistan ve Avrupa Eski Yunan/Roma kültürünün çok tanrılı din anlayışı etkisindedir..

Ortaçağda… Tek Tanrı’lı din Hz. İsâ’dan sonra evrenselleşmeye başlamıştır. Bu evrenselleşme şöyle başlamıştır:

İsâ’yı görmediği halde yaşadığı bir vizyonla (Mâneviyatta İsâ’yı görmekle) görevlendirildiğini ilân eden Pavlus, İsâ’nın tebliğ ettiği dini Eski Yunan ve Roma politeizmi (çok tanrılı dini) ile “cem” etmiştir. Baş tanrı Zeus ve Jupiter yerine “Baba”, Zeus’un tanrıçaları ve kızları yerine Azize Meryem’i ve dişi melekleri, Zeus’un tam tanrı oğulları yerine İsâ’yı yarı tanrı oğullar yerine erkek görünümü biçtiği Cebrâil’i yerleştirmiştir. Böylece Hz. İsâ’nın Yahudiliği orijinal Allah inancına döndürme süreci sona ermiştir. Pavlus, İsevîliği de özel bir bileşimle Yahudilikten ayrılarak yeni evrensel bir din haline gelmiştir. Pavlus kaynaklı Hıristiyanlık Eski Yunan ve Roma çok tanrı standartlarına uyduğu için batıda daha kolay kabul edilmiştir.

Hindistan ve Çin coğrafyası çok farklı inanca sahipti. Çin, ataların ruhlarına tapınılan bir inançta idi. Hindistan’da ise evreni ve evrendeki her şeyi tek ruh Brahma’nın parçalanmış hali olarak kabul eden inanç hâkimdi. Bu düşünce daha sonra Budizm ile yeni bir şekil alarak Çin ve uzak doğunun yeni dini olmuştur. Hind Budizmi Çin’de Konfuçyüs’ün ataların ruhlarına saygı öğretisi ile “cem” olarak Çin Budizmine dönüşmüştür.

Brahmanizm ve Budizm öğretisinde ortak inanç “ruhun” reenkarnasyonudur. İnsanın yaşamı; kazandığı ve ya kaybettiği erdemlere göre, ya insan bedeni aşağsındaki hayvan ve bitki bedenlerinde ya da insan bedeni üstündeki üstün ruh bedenlerde tekrar doğar. Hayvan bedenlerinde doğmak cehennem azabı üstün ruh bedenlerde doğmak …batılı/ortadoğulu anlamda ifade olunursa… tanrılaşarak cennete dönmektir.

Fakat Brahmanizm ve Budizm’de batılı/ortadoğulu tek tanrı inancındaki cennet, cehennem, tanrı, tanrılar, melekler, peygamberler gibi inançlar yoktur. Bir Brahmanın ve Budistin ruhunun inişi ve ya yükselişi tek tanrılı din kavramlarına benzetilerek anlatılmaktadır.

Brahmanizm/Budizm’de tek ruh sonsuz geçmişte parçalanmıştır. Ve şimdi kendisini tekrar bütünlemek için zıtlar dünyasında (Ying ve Yang… Şiva ve Vişnu) savaş vermektedir. Savaşını tamamlayıp ruha dönüşen evrenle (evren ve büyük ruh Brahma aynıdır) bütünleşerek sonsuz huzura “Nirvana”ya ulaşır. ( Bu konular A’mak-ı Hayal’de yorumlandı).

Nirvana yolcuları yani Brahmanistler ve Budistler’in bilinçlerinde kendilerine yardım edecek tanrı/tanrılar kavramı yoktur. Tanrı’ya/Tanrılar’a kendi varlıklarını dua, tapınma, adak gibi “sunularla/kurbanlarla” yakınlaşma düşüncesi de yoktur. Tapınaklarındaki heykeller ve törenleri tanrıya/puta tapınma gibi görünse de sadece “saygı sunumudur”, tapınma değildir, heykeller de tanrı değil Nirvana’ya ulaşmış bir ruhun tasviridir.

Bu öğretiyi içinde yaşadığı toplum şartlanmasından dolayı Tanrı/Tanrılar kavramı ile bir kez tanışmış olan Yahudi/Hıristiyan/Müslüman bireyin anlamasına imkân yoktur. Aynı şekilde onların da batılı/Ortadoğulu tanrı inancını kavramasına olanak yoktur.

İbn Arabî bu ayrımı çok iyi yaptıktan sonra ve her iki tarafın tanrılı ve tanrısız öğretisini “Allah Sistemi” bilinciyle değerlendirmektedir. Fakat… İbn Arabî bu kadar ayrıntıya girmeden bunu birkaç öz cümle ile yapar. A. Avni Konuk bu öz cümleleri sayfalarla yorumlar. Ve bizi şu sonuca götürür.

Brahmanizm ve Budizm şartlanması ile var olmuş bilinç hayalinde tanrı yaratmaz. Tanrı yaratmadığı için de kendisini kul olarak bir tanrıya “kurban” etmez. Bir tanrıdan da cennet, cehennem, dostluk gibi karşılık almaz. Sonsuza kadar “ruh döngüsü” öğretisi boyutunda kalır.

Tek Tanrı’lı/Çok Tanrı’lı öğretilerin yaşandığı toplumlarda doğan Resuller, Nebîler ve Velîler’in amacı: Önce bizim bilincimizdeki tanrılar, melekler, tanrılar ile aramızda aracılık yapan ruhbanlar gibi kavramları değiştirmektir. Buna da her şeyin ötesinde “Tek Bir Güç” olduğunu ve tüm güçlerin ona ait olduğunu söylemekle işe başlarlar. Böylece ayrı ayrı gücü ve iradesi olan çok tanrıları “Tek Bir Görünmeyen Tanrı”ya indirgemiş olurlar. Yine ayrı ayrı güçleri ve iradeleri olan melekleri, insanları, hayvanları ve bitkileri ve cisimleri de o Tek Tanrı’nın yansıması (kulu) boyutuna yükseltirler. Bu bilinç boyutu tüm varlığın ve tüm iradenin “Tek Tanrı”ya bağlandığı “Nefs-i Mülheme” boyutudur. (A’mak-ı Hayal’de Râci’nin dağın ortasından dağın dibine yuvarlandığı boyut)

Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların ekserisi bu yuvarlanma boyutundadır. Resulullah a.s. bu boyutun sonsuz hayattaki yerinin “Bühl Cenneti” olduğunu söyler. Bu boyutta sürekli yuvarlanıp duran hayali kahraman Râci değil biziz. …Sn. Mehmet Doğramacı bu gerçeği “Zor Gibi Ama İmkânsız Değil” başlıklı yazısında yaşamın gerçeğine çekerek çok güzel ifâde etmişti. Ve aldığı yorumlardan da çok şeyler kazanmıştık…

Risalet dili bizi “Tek Tanrılı” bir bilgi seviyesine kadar aklımızı sarsmadan fakat …zorlamaya da gerektiğinde başvurarak… çeker. O Tek Tanrı’ya bir isim verir ve bizim de “O İsmin” işâret ettiği gerçeği keşfetmemizi bekler. Buradan sonra dinde zorlama kalmaz. Dileyen ve nasibi olan “Tek Tanrı”ya kulluk ederek “Bühl Cennet” boyutunda kalır dileyen ve nasibi olan aklını zorlar, kendisi için dinin sınırlarını zorlar… “Tek Tanrı”yı da “devirir” ve “Allah”a erer… Risâlet ilmi “Allah” gerçeğini “tanrısal anlatım” içinde gizlemiştir.

Evet, batılı/Ortadoğulu inançta birey kendisini kendi kafasında yarattığı tanrısallık özelliklerine verir. Tanrısal özelliklerle kendisini donatır. Tanrının kulu olur. Ve buradan öteye de “Allah Kulu” olarak geçebilirse geçer en son makam olan “Abdiyyet/Abduhû”luk “makamsızlığına” ulaşır… kendisine döner.

Fusûs’daki ve diğer büyük tasavvuf eserlerindeki tüm anlatımların amacı budur. Bizi “tanrı”dan kurtarıp “Allah” hakikatine döndürmektir. Bir Brahmanın, Budistin, Yahudinin, Hristiyanın, ateistin ve putperestin iç yüzünü anlatmak, tanıtmak o inanca sahip kişileri yargılamak değildir. O inançtaki insanların Allah’dan ne alıp ne vereceği veya alamayacağı ve veremeyeceği bizi etkilemez. İbn Arabî’nin ve tüm âlimlerin, âriflerin ve bizlere sürekli “Tanrı ve Allah” kavramı arasındaki farkı bıkıp usanmadan “bin bir dereden su getirerek” anlatan Üstâd’ın da amaçlarının insanları ve imanlarını yargılamak olmadığını anlamış olmalıyız… Kendisini bu bilgi kaynaklarını incelemeye adamış okuyucuların anladığından da emînim.

Müslüman kimliğimizle… kendimizi, Müslüman olmayanlarla üstünlük yarışına sokmadan…

“Ahad Bilgi Kaynağı” okuru olarak… kendimizi, “Ahad Bilgi Kaynağı”nı “yanlış” olarak yargılayan Müslümanlarla üstün bilgi yarışına sokmadan…

Kendi iç dünyamızda çok sert “İslâm”olmak, dış dünyamızda da “Müslümanlığı” en yumuşak hâliyle yaşamak… ZOR GİBİ AMA İMKÂNSIZ DEĞİL.

Günümüz dünyasında ticaret, turizm, sanat dalları, bilim, teknoloji, eğitim, haberleşme, ve benzeri alanlar uluslar arası hale gelmiştir. Bu nedenle günlük yaşamda farklı din ve inançtan insanlar birbirleriyle aynı ortamı paylaşmak zorunda kalabilmektedir. Ekonomik ve kültürel olarak kendi sınırlarını aşmak isteyen insan; dinler arası ve düşünceler arası “hoşgörü ve diyalog” olayını “kitlelerin” dinlerin ortak paydalarında birleşmesi olarak görmemelidir.

Diyalogdan kastımız, daha çok kişisel olup “ansiklopedik bilgilerle sınırlı olmak” ve her insanla yeryüzünü kendi ilkelerimizden taviz vermeden kullanabilmektir.

Oku’yan insanın modern çağın getirdiği “her konuda bilgilenme düşüncesinden” kaçmaması gerekmektedir. Fakat bu eylemin de “rûhu”; önce birbirini yargılamadan, aşağılamadan, kendi inancına transfer hesabı yapmadan… insanları fikirleriyle, inançlarıyla, şartlanmalarıyla tanımaktan geçer.

Her türlü kısır şartlanmadan korunmak için… “İnsanlarla değil ‘fikirlerle’ meşgul olmak gerekir,” sözünü sık sık hatırlamanın yararlı olduğuna inanıyorum. Belki de bu tavrımız “Muhammedîliği” en güzel şekilde “tebliğ” etmek olacaktır…

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

20 Responses to “Düşünceler Arası “Hoşgörü”nün Ruhu”


  1. 1 angorya 16 Nisan 2008, 3:31

    Dikkatimi çekebilen herkesi dinler, herkesi okurum…

    Bir şey, bir konu ya da kişi dikkatimi çektiyse eğer vardır mutlaka öğrenmem gereken bir şey diye hissederim…

    bu kişi bazen bir alim olur, bazen üç yaşında bir çocuk, bazen de mahallenin ”delisi”…

    ah bilemezsiniz bu sayede öğrendiklerimi…

    en alakasız görünen sözün, en olmayacak kişiden çıkan bir cümlenin bende ne derin açılımlar, sarsıntılar ve idrakler yarattığını…

    Hoşgörü mü?… Hayır, asla hoşgörü sınırlarında değil bu dediğim… Hoşgörü Allah’a mahsus olmalı kanımca…

    Tesadüflerden geçtiysek ve tevafuka vardıysak eğer bu geldiğimiz bilinç bir lütuftur ve değerini bilmemiz gerekir…

    Size bir rüyamı anlatmak istiyorum hayırlara vesile olmasını dileyerek:

    Ölmüştüm ve bir yolda gidiyordum… diğer ölenlerle beraber bir sınıfa alındık… imtihan yeriydi burası… Sınıfın bir duvarının ötesi öteki dünya idi…

    Bİrden, zihnimde ”Allah nerede?” sorusu yankılandı…

    Bir güç başımı arkaya çevirdi… en arka sırada, çelimsiz, çok modern görünüşlü 17-18 yaşlarında bir delikanlı oturuyordu… gülerek baktı ve eğilip ayağındaki postallarının çözülen bağcıklarını bağlamaya koyuldu…

    Bir ses yankılandı zihnimde ”İşte Allah!” diye… benim sınırlı bilincim ”Hadi canım, bu çelimsiz delikanlı mıdır yani Allah!?…” dedi…

    Ses yine yankılandı; ”Bunu anladığın zaman geçebileceksin duvarın ötesine”….

    uyandım sonra…

    ve içimde ve en derinimde bir bilgi oluşmuştu o sabahki uyanışımda… daha önceleri teorik olarak bildiğimi sandığım ama bu rüya vasıtasıyla hücrelerime sinen bir bilgi…

    ”O, her şeydedir, her yerdedir, herkestedir, hiçbir şeyi ondan ayrı tutmamak, ve algıladığımız her şeye, her söze, herkese dikkat kesilmek gerekir…

    Bu, ister rüyandaki gibi çelimsiz bir delikanlı olsun, ister bir deli, ister konuşmayı yeni öğrenmiş bir bebeğin bir tek kelimesi…

    Herşeyde bir mesaj vardır sana ulaştırılmak isteyen… Aklından ayrı düşmeden, ayaklarını yerden kesmeden, imanını zedelemeden değerlendirmek ise senin özgür iradene kalmıştır..”

    Sevgili Kemal Gökdoğan ve Yorumsuz okuyucuları!… bu yazıya ve son zamanlardaki tartışmalara istinaden daha önce sadece 1 kişiyle paylaşmaya cesaret ettiğim bir rüya deneyimimi paylaştım sizlerlerle… Umarım demek istediğimi en doğru şekilde ifade edebilmişimdir:)

  2. 2 kenan 16 Nisan 2008, 5:02

    “Rabbinin yoluna (Bi-) Hikmetle ve Mev’ıze-i Hasene (güzel öğüt) ile da’vet et… Onlarla (Bi-) en güzel şekilde mücadele et… Muhakkak ki Rabbin, (B sırrınca) O daha iyi bilir yolundan sapanı… Ve (B sırrınca) O daha iyi bilir doğru yola erenleri…”

    İnsanlarla değil, fikirlerle meşgul olmak gerekir… ya hadii ulaştır bizi rızana…

  3. 3 veysel 16 Nisan 2008, 11:07

    VAKTİN varsa sadece tasavvufla ilgilenir, ilim adamlarının kitaplarını görüşlerini, yaşamış oldukları hikayeleri dinlersin. OKUrsun, öğrenirsin ve etrafında bulunan insanların aksıne sufizmi benimseyen ve yaşamına katan bir birey olursun.
    Yok eğer kendini kaptırmışsan dünyanın sorunlarına, işine, emeğine, ailene, çevrende dolaşan keyf ehline ve hep sıfırın altında ise cebin ve hep düşünmek zorunda oldukların varsa ve düzeni kuramadıysan hayatta, iç çekerek, üzülerek, kahırlanarak bari bu kez olsun işim yolunda gitsin diyerek kendini atmışsan yollara, DÜŞÜNEBİLMEK nerede kalır sence?
    NE İNSANLAR VAR yeryüzünde dolaşan, kimi AÇ, kimi MUHTAÇ ilime.. Kimi yardım ister, kimi bekler boşuna.
    GEÇMEK KOLAY BU DÜNYADAN ÖLÜME. DİLEYELİM SAĞ TARAFTAN YOL AÇSIN.

  4. 4 Meraklı 17 Nisan 2008, 4:27

    Hoşgören cehennemden çıkar, hoşgördüğünü sevmeye de başlayan cennete girer.

    Angorya, ben de önceki gece bir rüya gördüm. Yorumlamaktan hiç anlamam, ama benim de içinden senin gibi anlatmak geldi nedense.. Allah hayırlara getirsin. Uzun bir yol ve yol boyunca sıra sıra yere düşüp ölmüş çocuklar gördüm. Yanlarında da anaları vardı. Onlar da ölmüş.. Hepsi boylu boyunca uzanmış, yüzleri morarmış ve kararmıştı yavruların.. Eyvah dedim, bu çocuklara ne olmuş böyle, öleli epey de zaman olmuş, nasıl dirilirler? O sıra oğlum koşup geldi yanıma, üzülme baba dedi. Ben bunları diriltecek bir çare biliyorum. Aman oğlum, öleli epey olmuş, artık yapılacak bir şey yok.. Oğlum, bir tek çaresi var baba, yüklen bir kaç çocuk, gel peşimden dedi.. Neden bilmem, analarıyla pek ilgilenmedik, ama çocukları ikişer üçer yüklendik sırtımıza ve koşmaya başladık. Bir de baktım Kabe’ye geldik. Açtık kapısını, çocukları içeri koyduk. Böylece üçer beşer taşıyabildiğimiz kadarını taşıdık Kabe’ye… (Anaları ve çocuklardan bir kısmı kaldı sanırım) Sonra beklemeye başladık. Bir süre sonra hepsinin canlandığını ve yüzlerinin ay gibi pembe beyaz açıldığını, morarmaların ve kararmaların gittiğini ve gülümsemeye başladıklarını gördük. Ya Rabbi çok şükür, Sen her şeye Kadir’sin! derken uyandım.

  5. 5 Nefess 17 Nisan 2008, 10:15

    NE İNSANLAR VAR yeryüzünde dolaşan, kimi AÇ, susuz, hasta, çıplak,.. Kimi yardım ister, kimi bekler boşuna.

    Ya bunlar gibi bu ilimlerin kokusunu bile almamış, hayatta kalma mücadelesi vermişlerin hali ne olacak, öbür tarafta??? Hayat bükmüş bellerini, nefes bile alamamışlar, Allah’ı tanıyamasalar da, tanıyamamışlarsa da, imkanları olmamışsa da bari öbür tarafta nefes alırlar mı???

  6. 6 tabirce 17 Nisan 2008, 11:05

    selam
    sn. meraklı için.. rüyanız inşallah harika bir anlam içeriyordur.. kimseler yormadan ben ilk güzel şeyleri yazmak istedim.. ilk nasıl yorulursa öyle çıkar derler ya, o yüzden…
    o gece ne okudunuz, o önemli olsa da içinde olduğunuz yolun halini görmüş gibisiniz.. inşallah haliniz -iyi amelleriniz (ameller çocuklarımızdır aynı vakitte) ve sizin kabeniz (gönlünüz ) uyanacak ve canlanacak.. Aminnnnnnnnn
    Mübarek olsun

  7. 7 tabirce 18 Nisan 2008, 11:36

    Yapılan yorum eksik kaldığı için ve aklınızda sizi merak(LI)landıracak bölümün de şüphesinin yok olması için rüyanızdaki tabire devam ediyoruz..:)

    Çocuk bluğa erene dek anneye ait sayılırmış.. Yani anne ve çocuk tek kişi kabul ediliyormuş manen..
    Zira çocuk zaten annenin eti ve kanı ve sütü ve canı ile beslenmiştir ve ikisi bir olmuşlardır..
    O yüzden çocukların yani iyi amellerinizin kurtulup, uyanması ile anneleri de uyanmış ve kurtulmuş olur…
    Zaten bir rüyanın içinde sizin de oğlunuzun rüyayı açıkladığı gibi tabiri yapılıyorsa o aynen rüyada olduğu gibi sayılırmış..
    Doğruyu allah bilir..
    Saygılar…

  8. 8 sevgili meraklı 18 Nisan 2008, 1:41

    Sevgili meraklı:) rüyan çok güzelmiş. Ben de yorumumu yazmak ve bu güzelliğe ortak olmak istedim..
    Çocuk ile algıladığım hedeflenen birlik manaları, üretim için, yapıcı eylem için hazırlanmış, gelecek ilim, ay ışıkları (öze teslimiyet ruhu), isimleri altında topladım, düşündüm.
    Mürid ismini çocuk yani taleb eden yapalım, put yıkma gücü hanif bilinci, anne rahim olsun, anne taleb edilmeyen bir şey için niye önce dirilsin ki, önce çocuk kurtulmalı taleb eden yaşamalı ki, anne de desteğe devam edebilsin, çocuk yetişene kadar veya kendi özünde açana kadar, dinde zorlama yoktur gereğince, gibi düşündüm. Zaten tüm hedefler bir amaç için olunca biri iyileşince diğerleri de otomatikman izinden gidecektir, her düşünülmüş düşünce veya doğmuş çocuklar için söylüyorum.

    Kabe’nin gücü ölü görünenin, derinliğinde unutulmuş, öz amaçları, Alim olarak bildiği için diyelim, derin ve keskin bir güç olduğu için diyelim, ön yargısız bakanlarda da aynı güçle donandığı için diyelim, ölü görünen elbet hatırlayacaktır öze yolculuğunu ve dirilmeyi taleb edecektir, anne de herşeyi affetme ruhunu, gücünü çocuğa empoze etmek veya özünde bulundurmak için dirilme gücü, amacı bulacaktır sanki…

    Mürid olacak kapasitede üretim, düşünce, çocuk vs. üretilmişse, yaratılmışsa, doğmuşsa, ölen dirilebilir sanki, annenin sunduğu herşeye rağmen affetme gücünü, ilmini sadece mürid ismi farkındalığında olan çocuk anlayabilir ve diri olmayı seçebilir sanki.

    Ben rüya görmüyorum bu sıralar ve çok uyuyorum, o yüzden rüyan ilgimi çekti ve anlamlı geldi, uykulu uykulu da yorumlama cesareti buldum, belki uyuyor gözüküp uyanık bir mürid ismim vardır niyetiyle, bir kıpırdanış olur mu diye seninle paylaşayım istedim. Görüşürüz.

  9. 9 Meraklı 18 Nisan 2008, 3:02

    Ne güzel yorumlar, hepinize teşekkür ederim. Gerçekten rüya yorumundan hiç anlamam. Hazreti Yusuf aleyhisselamın ilmi.. Allah hepimize nasip etsin. Tabirce “o gece ne okudunuz, o önemli olsa da içinde olduğunuz yolun halini görmüş gibisiniz” demiş. O gece yatmadan önce Yorumsuz Blog’a girdim, “Meraklı” rumuzu ile bir yorum yazdım. Sonra her zamanki gibi Fatiha, Ayet-el Kürsi, İhlas, Felak ve Nas sureleri ve salavat okudum. Allah’a “Senden sana sığınırım” diye dua ettim ve uyudum. Her zamankinden değişik bir şey yapmadım. Herkese hüsn-ü niyetlerinden ötürü teşekkür ederim.

  10. 10 natilus 18 Nisan 2008, 9:40

    Angorya’nın rüyası:

    (Ölmüştüm ve bir yolda gidiyordum… Diğer ölenlerle beraber bir sınıfa alındık… İmtihan yeriydi burası… Sınıfın bir duvarının ötesi; öteki dünya idi…
    Birden, zihnimde ”Allah nerede?” sorusu yankılandı…
    Bir güç başımı arkaya çevirdi… En arka sırada, çelimsiz, çok modern görünüşlü 17-18 yaşlarında bir delikanlı oturuyordu… Gülerek baktı ve eğilip ayağındaki postallarının çözülen bağcıklarını bağlamaya koyuldu…
    Bir ses yankılandı zihnimde ”İşte Allah!” diye… benim sınırlı bilincim ”Hadi canım, bu çelimsiz delikanlı mıdır yani Allah!?…” dedi…
    Ses yine yankılandı; ”Bunu anladığın zaman geçebileceksin duvarın ötesine”….
    uyandım sonra… )

    Bu güzel rüyayı paylaşmanız güzel olmuş. İnşallah hepimize birer hisse düşer. Güzel rüyayı güzel sözlerle açıklamak gerekir.
    Bu rüyâ bana Hz. Muhammet’in Rabbimi genç bir delikanlı suretinde gördüm, hadisini çağrıştırdı.
    Rüyanızdaki o genci ben Hz. Muhammed’in ilmi olarak yorumluyorum.

    Allah nerede sorusuna cevap zannedersem ilim ile ilgili bir konu. O ilim ise Allah’ın anlatıldığı tevhid ilmi kaynaklarındadır. Yani Allah’ı tevhid ilmi ile anlıyoruz.
    Postallarını bağlaması ise Hz. Musa’nın iki ayakkabısını çıkarması ve gerekli ilmi aldıktan sonra ayakkabılarını giyerek halkın arasına dönmesini hatırlatıyor.
    Çelimsiz delikanlıyı da tevhid ilmine sahip olanların her dönemde saldırıya uğraması olarak düşünebiliriz.
    Sınıflar oldukça açık, dünya ve ahiret. İmtihan, yaşam süreci. Yol, kendinizdeki Allah’a yükselme boyutu. Ölmek, karanlıktan aydınlığa çıkmak.
    Hayırlı olsun, mübarek olsun.

  11. 11 angorya 19 Nisan 2008, 1:04

    Sevgili Natilus, çok teşekkür ederim. Ne güzel yorumlamışsınız… Neredeyse 10 yıl oluyor bu rüyayı göreli, daha önce belirttiğim gibi burada sizlerle paylaşmam benim için de süpriz oldu.

    Çünkü, o kadar yıl ne kimselere anlatmaya ne de yorumlamaya cesaret edebilmiştim. Bana verdiği derin idrak ve o güzel his ile yetiniyordum… (Dolayısıyla ilk yorumlayan -hem de çok güzel cümlelerle- siz oldunuz bu rüyayı. Allah razı olsun…)

    ”Rüyanızdaki o genci ben Hz. Muhammed’in ilmi olarak yorumluyorum.”

    diyorsunuz ya, bu cümlenizin de doğruluğuna yaşadıklarımla tanığım sanki…

    Çünkü, bu rüyayı gördüğüm sıralarda ben lise ve üniversite yıllarında çok haşır neşir olduğum tasavvuf’tan kopmuş türlü türlü yollardan sonra Zen Budizmine merak salmış bir haldeydim…

    Düşünüyorum da… bu rüyadan sonra farkında bile olmadan ”eskiden” çok düşkün olduğum tasavvuf yoluna geri dönüşüm başladı…

    Ve daha sonraki buna benzer bir çok rüya ve yaşadığım herbiri birbirinden ilginç tesadüfler de beni ait olduğum yola/yuvaya geri döndürdü… Çok şükür…

    Güvenlik kodum da İHÂTA çıktı tesadüfe bakın:-)

    İHÂTA: Kuşatma, çevirme.

    Allahü teâlâ her şeyi ihâta etmiştir. Her şeye yakındır ve her şeyle berâberdir. Fakat, bizim alıştığımız, bildiğimiz ve anladığımız ihâta, yakınlık ve berâberlik gibi değildir. Bunlar, O’na lâyık değildir. Mahlûkların (yaratılmışların) hiçbiri O’nu ve sıfatlarını ve fiillerini (işlerini) anlıyamaz, bilemez. Bunlara anlamadan inanmak lâzımdır. (İmâm-ı Rabbânî)

  12. 12 yolcu 21 Nisan 2008, 6:52

    İyi akşamlar.. Bir arkadaşım bana Üstad ”’cüzi irade”’ olmadığını söylüyor, sen ne düşünüyorsun diye sormuş bir e-postasında, ben de kendimce bir cevap verdim ama sizlerin bilgilerinden, düşüncelerinden yararlanmak isterim. Hoşçakalın

  13. 13 faik 21 Nisan 2008, 9:00

    Üstad’ın irade-i cüz konusunda çok açıklaması vardır… Bu konuyu tüm yönleriyle değişik eserlerinde açıklamıştır… Allah kendisinden razı olsun… Aşağıdaki alıntı bunlardan sadece bir tanesidir… Doğru anlamak için, tüm açıklamalarını okumak gerekir…

    “Yani, hangi gaye için meydana getirildi ise o birim, o gayeye göre programlanmıştır!… O programın gereği de, gereğini yapmak da ona kolay gelir ve onu yapar!..

    Bu gerçeği bilmeyen, birime dışarıdan bakan kişi ise, “bu kişinin kendine özgü bir iradesi var ve bu irade ile bunları yapmaktadır.” deyip; orada bir irade-i cüz`ün olduğunu var sayar… Halbuki o, irade-i cüz denen şey, gerçekte, irade-i Küll`ün tâ kendisidir…

    Külli programın, o birimden ortaya çıkması hâlinde aldığı isim “irade-i cüz”dür..

    Yoksa, bir irade-i Küll, bir de irade-i cüz diye iki ayrı irade yoktur!. Zaten, iki ayrı varlık, iki ayrı yapı sözkonusu değildir ki, iki ayrı iradeden bahsedilebilsin!.. Külli irade`nin ve hükmün, birimden ortaya çıktığı haldeki adına, “irade-i cüz” denir…

    İrade-i cüz`ün, yani birimin “küll”den – “Tüm”den bağımsız bir iradesinin var olması için, Vahdâniyetin var olmaması, yani, Tek`liğin var olmaması lazım gelir.”

    Ahmed HULUSİ -Kendini Tanı -İnsansı İle İnsan

    AYET:
    -İBÂDINDAN BİR KISMI O’NA CÜZ OLUŞTURDULAR!.. MUHAKKAK Kİ İNSAN, GERÇEĞİ ÖRTÜCÜDÜR.. (43-15)

  14. 14 Çüz 21 Nisan 2008, 9:11

    “Sual

    – Peki irade-i cüzüm yok mu benim?…

    Cevap 1

    – Ne Kur`ân-ı Kerîm`de ne de bildiğimiz kadarıyla hadîs-i şerîflerde irade-i cüz` diye bir tâbir geçmez!

    Cevap 2

    – Varlığın tümüyle O`ndan oluşu itibariyle, her zerrede kendi boyutlarında O`nun iradesi mevcuttur ve o mutlak irade sahibidir. Senin basiretini örten perdeyi kaldırmayı dilerse, görürsün ki, sana ait olduğunu sandığın her şey O`na aittir!.. “Mutlak irade”nin senden çıkışı hâlinde aldığı isimden başka bir şey değildir Cüz-i irade. Gerçekte, “cüz-i varlık” yoktur ki; “cüz-i irade olsun!… Evren tek bir varlıktır…”

    Ahmed HULUSİ -Yenilen -Allah Rasulüne Gerçekten İnanıyor muyuz?

  15. 15 yolcu2 21 Nisan 2008, 9:37

    Cüz’î irade ile ilgili açıklamalar..

    “Ama, “yanında bir de cüz`i irade vardır” dersen, yanlış!. Çünkü, Külli iradenin yanında bir de cüz`i irade sahibi bağımsız bir varlık yoktur…” (TEK’in Seyri – AHMED HULÛSİ)
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/tek/tek16.htm
    * * *

    “Örneğin, Rasûlullah aleyhisselâmın açıklamaları ışığında TEK’lik ve KADER konularını olduğu gibi tereddütsüz kabul etmek yerine, kabul edemedikleri bu hakikatleri akıllarınca bir mantık çerçevesine sokmaya çalışarak hiçbir ayette ve hadiste geçmeyen “cüz’î irade” kavramıyla açıklamaya çalışırlar..” (“Cüz’î irade” mi var Kurân’da??? – AHMED BÂKİ)
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/blog/2006/04.htm

  16. 16 yolcu 22 Nisan 2008, 12:00

    Selam ve sevgi ile.. Dinle ilgili tartışmalara girmek istemiyorum fakat o kadar insan, o kadar boşuna zaman harcıyor gibi geliyor ki, acizane söylüyorum bildiğimi, gerçeği ama genellikle aldığım cevap;
    Ya saçmalama biz sınava gelmedik mi dünyaya, bir külli irade var, bir cüzi irade var, kim çıkarmış ise cüziyi bilememekteyim.. Hatta en doğrusunu yine elbette Allah bilir, kusurum varsa affola.
    Hadis ya da ayetti yöneticiler biliyorsa düzeltip yayınlasınlar lütfen..
    ”BİR KİŞİNİN KADERİNDE ZİNA YAZILMIŞSA ONU YAŞAMADAN ÖLMEZ ve KINADIĞINIZ ŞEY BAŞINIZA GELMEDEN ÖLMEZSİNİZ” i söylediğimde ise ki, oturduğum insanlar (……) adlı eseri okuyup yorumlayan bir gurup!!! Acayip tepki aldım sustum.. Ortama giriyorum çünkü 1 kelime öğrensem dünümden ilerdeyim diye, ya da öğretebilsem yine acizane..
    Allah kolaylaştırmamışsa ne desek boş üstadın dediği gibi..
    Allah bizleri hakikati yaşamayı kolaylaştırdıklarından, sevdiği kullarından yazmış olsun. AMİN, hoşçakalın

  17. 17 e.deniz 22 Nisan 2008, 12:16

    KÖTÜ İNSAN, İYİ İNSAN…
    Merhabalar..
    Bugün bir arkadaşım kahve içmeye uğradı bana ve çok yakın zamanda bir gönül işinden mutsuz bedbaht ayrıldı ve ateşi hala yakıyor kendini; sohbet ederken dedi ki, ”sayesinde namaza başladım, abdestli namazlı beni üzmez demiştim, acaba bu yüzden mi karşıma çıktı dedi?” Bende o an boş mu bulundum bilmem belki de, Allah seni namaza başlatmak için onu kullanmıştır deyiverdim. Sonrasında üzüldüm, ben bu hükmü veremem kimim ki, dedim ama ardından da düşündüm; yani bu olası mı? Düşüncesiz, çıkarcı, sorumsuz, nankör, hoşgörüsüz, tabiri caizse kötü bir insan (Allah bilir), sevdiği bir kulunu, iyi bir insanı (yani özünde iyi ama uygun ortam oluşmamış normal bir insanı) diyelim yine misal, bulunduğu durumdan daha güzel bir duruma kendisine daha yakin etmek için yine kusrum varsa affola başka bir insanı (kötü tabir ettiğimiz) kullanır mı? Bu misalleri tamamen beşere göre veriyorum, Allah katında ikisinin de hikmeti bilinmez illa ki lakin… Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.

  18. 18 tarla kuşu 22 Nisan 2008, 4:49

    İyi veya kötü ya da kötünün iyiye vesile olması şeklinde değil; “hepimiz birbirimize vesileyiz” diyerek bakmak gerekir bu gibi konulara.. B gerçeği neyi anlatır? Her birimizin aslında Allah kulu olduğunu ve O’nun manalarından aldığımız güçle varoluşumuzu ve eylemlerimizi gerçekleştirdiğimizi değil mi? O halde değer yargılarımız doğrultusunda kimi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, o kişinin Rabbi Allah’tır. Dolayısıyla yaratılış amacı olan manalarla o kişiyi bu amaç doğrultusunda yönlendiren de Allah’tır.

    Bizler olaylara kesitsel olarak baktığımız için zannederiz ki olay (atıyorum) Ozan ile Boran arasında geçiyor. Aslında konuya büyük planda (büyük resimde) bakınca, çok daha kapsamlı bir senaryonun içinde gerçekleşir olaylar. Ozan ve Boran küçük bir sahnede (karede) birer figürandır sadece, büyük senaryonun tamamına hizmet eden.. O sebeple bu şekilde özele indirgemeden, konulara büyük resim açısından bakmaya çalışmak gerekir. Acı deneyimler yaşayan dostlarımıza teselli vermek istiyorsak, dikkatini karşısındakinden önce kendine yöneltmesini tavsiye etmeliyiz bence…

    Mesela: “Ne mutlu sana, yakini getirecek, Cenneti ve Cemalullah’ı seyredecek çalışmalara başlamışsın. İnşaallah Allah’ın kendine seçtiklerinden olursun” falan gibi.. Arkadaşınızın yaşadığı acıyı hafifletmek için de dünyanın bir tekamül süreci olduğunu, bu tekamülü gerçekleştirmek için bazı acı deneyimler de yaşaması gerektiğini, bu deneyimlere sadece (değer yargılarımızla) kötü diye etiketlediklerimizin değil, bazen çok iyi diye etiketlediğimiz birinin de vesile olabileceğini, hepimizin Allah’ın kulu olduğunu ve birbirimize vesile olduğumuzu, dolayısıyla gerçekte hiç bir şeyin elimizde olmaksızın meydana geldiğini söyleyebilirsiniz. Ben arkadaşlarıma bu şekilde söylediğimde acıları eskisine oranla çok hafifliyor.
    Aslında Allah’a aşk ile bağlı o kadar çok insan var ki. Bu aşkı çoşturmak ve yakinin oluşmasına vesile olmak gerekir. Sonra aradan çekilseniz de Rabbi, vesilesiz de Kuluna hidayet eder kısmen yakin oluştuğu için.. 🙂

    Biri bizim yaşamımızda herhangi bir şeye vesile olurken, bizim de onun hayatında bir vesile olduğumuzu düşündünüz mü? Biz imtihanlarımızı verirken, onun da kendi olgunlaşma sürecinde bazı imtihanlar verdiğini? Kısaca hepimiz birbirimize vesileyiz bu birlik aleminde.. 🙂

  19. 19 KGökdoğan 22 Nisan 2008, 7:02

    İrade ve kader konusu Resulullah a.s. zamanında en genel hatlarıyla açıklanmıştır. Bu konudaki hadis ve âyetler “Akıl ve İman” (A. HULÛSİ) kitabında açıklamalı olarak mevcuttur. Hem bu kaynaktan hem de bu konuda yazılmış daha başka değerli kaynaklardan da okuyup anladığımız her şeyi bir cümle ile özetleyelim… ALLAH’IN DEDİĞİ OLUR.

    Kader ile ilgili her türlü kelime ve kavram bu konuda ehil olanların ve ya ehil olmayanların şimdiye kadar kullandıkları sözcük birikimidir. Bizim getireceğimiz açıklamalar ve yorumlar da ancak bu sözcük birikimlerinin anlamları üzerinden öteye geçemez. Kader konusunu yine açıklayamamış ve yorumlayamamış olarak kalırız.
    İrademiz ister “küll” olsun isterse “cüz” olsun, en güzel yönü herkesin kendi “istediğini” yapıyor olmasıdır.
    Başkasının kendi isteği ile yaptığı “benim” isteğime ters düşebilir. Benim gücümü diskalifiye edebilir.
    Veya benim isteyerek yaptıklarım başka bir birimin isteyerek yaptığı şeye ters düşebilir ve onun gücünü etkisiz hale getirebilir.
    Bir grubun ortak iradesi ile başka bir grubun iradesi…
    Bir devletin iradesi ile başka bir devletin iradesi…
    Bir ümmetin iradesi ile başka bir ümmetin iradesi…
    Bir boyutun iradesi ile başka bir boyutun iradesi… her an uyum ve çatışma halindedir.
    Eğer fark edebildiysek çok az konularda “hemfikir” olunmakta geriye kalan “her konuda” çatışmaya düşülmektedir.

    Birimlerin ve birliklerin uyuşan ve ya çatışan irade ve fiillerine bedensel kısıtlılığımız ile baktığımızda “cüzî”yi görürüz. Cüziliğin “değişmeyen” evrensel ilâhi yasaları vardır. Bu yasaların birinci kuralı;
    Bir şeye karar vermek ve yapmak ve sonucuna katlanmaktır. Kendi yaptığına dilediğin ismi vermekte özgürsün. “Ben yaptım” desen de fatura sana kesilir, “Allah yaptırdı” desen de fatura sana kesilir. Hem dünyada (şimdiki anda) hem de ahirette (bir sonraki anda) faturayı tahsil gişesine “birim/birey” öder, başkası ödemez.
    Akıl ve kalb (öz) ile boyutsal olarak yükselen birimleri “küll” olarak algılamaya başlar. Küll’e baktığın zaman “cüz”lerin çatışma ve uyumlarını da “tek fiil olarak görürsün. Artık çatışma uyum kalkmış tek varlığın mükemmel işleyen sistemi açığa çıkmıştır.
    İrade ve fiilin ismi ile tartışmak yerine “irademizi kullanmak” ile ömür geçirmek daha akıllıca bir davranış olur.
    Hiçbir birimin HER DEDİĞİ OLMAZ. Bu iradenin küllilik özelliğidir.
    Her birimin BAZI DEDİKLERİ OLUR. Bu da iradenin cüzilik özelliğidir… İki cümleyi cem edersek iradeyi de cem etmiş oluruz.
    Her iki irade “bizim ise” ve bu “iki gerçek” de bize ait ise iradeyi iki gruba ayırmanın da hiçbir anlamı kalmaz. Kendi gerçeğimiz budur. Beğensek de beğenmesek de KENDİ GERÇEĞİMİZ’DİR.

    Fakat aklımız ve kalbimiz sonsuz yükseltide iken ayak tabanımız her an yerdedir. Ayağımıza bir diken battığı zaman aklımız ve kalbimiz Allah’ın fiilidir der. Canımız da aynı anda yanar ve avazımız çıktığı kadar feryâd ederiz.
    Çözüm… Özümüz her an en yüksekte, ayak tabanımız da her an yer yüzünün dikenli gül bahçesinde.
    Çözüm… Parça bütünde, bütün parçada, holografi, string… Bunlar ayak tabanında değil, sadece beynimizin düşünme merkezinde.
    Çözüm… Resulullah a.s. gibi Allah’ın emri karşısında son nefesimize kadar teslimiyet, nefsimizin emrine karşı son nefesimize kadar direnç.
    Çözüm… Beynimiz ile “külliliği” idrak etmeye çalışmak, ayaklarımız ile ip üzerinde usta cambazlar gibi dans etmeyi öğrenmeye çalışmak.
    Allah hepimizin ayak tabanı ve beyin hassasiyetini artırsın. Cüzîliğimizin/kulluğumuzun ibadet zevkinden ayırmasın ve küllîliğimizin tefekkür huzuruna ulaştırsın.

    Not:Yorumumda âyet ve hadis ile işaret edilen anlamlara hiç girmedim.O alan “uzmanların” labaratuvarıdır. Fakat ziyarete açıktır… http://www.allahvesistemi.org ‘un ilgili kavramları ziyaret edilebilir.

  20. 20 yolcu 22 Nisan 2008, 8:48

    İMAN ZAYIFLIĞI:

    Selam ve sevgi ile.. şimdi ikilemde kaldığım ya da birçoğumuzun kaldığı, haberlerde tv.de nette öyle insanlar görüyor okuyoruz ki: daha çok köpeklere olmak üzere yapılan türlü çeşit işkenceler, insanlara zulümler eziyetler, bir takım ülkelerin diğerlerine eziyetleri (abd-ırak, israil-filistin, çin-tibet… çoğaltılabilir). bunlar da bize göre midir? yani aslında yaşanan olay işkence acımasızlık değil midir? hepsi insan değil midir? farklı koşullarda yaşamış yetişmiş olsak ta biz onlar gibi onlar bizim gibi olabilir mi? Üstad sistemde acıma yok, demişti; haklı, bunlara bakınca daha çok inanıyor insan fakat ben bile önceleri bunu adaletsizlik görür isyan ederdim ta ki aynısı olmasa da başka türlü haksızlıklara uğrayana (göre) kadar. ve bunlara uğramasam (Allah bilir) o yanlış yolda boş yaşamda yürümeye devam edecektim..

    ”Merhamet etmeyen merhamet bulamaz” ve acımayın da deniliyor günah Allah öyle takdir etmiş demeliymişiz. acımak ve merhamet etmek farklı mı? YANİ UZUN LAFIN KISASI; DİYELİM Kİ UZAKTA VEYA YAKINDA BÖYLE BİR İNSAN VAR KÖTÜ (İMAN ZAYIFLIĞI YÜZÜNDEN YA DA BU ANA BİZ KARAR VEREBİLİR MİYİZ SÖZLERİNDEN İÇİNİ BİLMEDEN?..) ONA NASIL DAVRANMALI, UZAKLAŞILMALI MI, DAVET Mİ EDİLMELİ, KENDİ HALİNE Mİ BIRAKILMALI? YANINDA OLMANIZIN SİZE BİR ZARARI, UZAKTA OLMANIZIN FAYDASI VAR OLUR MU?
    SAYGILARIMLA


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: