“Allah” demek ya da dememek

“Nûr”, bir Allah dostu”, “kerâmet”, “ilk basamak” ve “son durak Allah’a ulaşamamak” boyutları arasında geçen bir yolculuk hikâyesi

Şehirler arası otobüs yolculuklarını çok severdim. Yolculuk eski Topkapı Otogar’ından başlıyorsa çok daha zevkli olurdu. Otobüsler garajda ileri geri manevra yaparken aralarındaki mesafe otuz santime kadar düşerdi. Hiç kimse telaşlanmazdı. Çünkü kendine güvenmeyen, usta kaptan olmayan Topkapı garajında direksiyonun başına geçmezdi… geçemezdi. Orada kaptanlık cesâretten çok tecrübe, sabır, çelik gibi sinir ve toprak gibi sükûnet istiyordu..

Garaja koşarak gelenler, çıkanlar, satıcılar, hamallar, çığırtkanlar… tam bir mahşeri telaş olurdu. Otobüse girip de koltuğa oturduğun anda sanki mizanda sevapların ve günahların tartılmış da sevabın ağır gelmiş gibi olurdun. Günahlar da sevap kefesine aktarılmış ve cennete giden bir tahtırevana kurulmuş kadar rahatlardın. Mahşerden çıkarılman usta kaptana kalırdı artık, için de rahat olurdu.

Otobüs salına salına Cevizlibağ’dan geri döner, Edirnekapı Şehitliği’nin önünden Haliç Köprüsüne doğru kaymaya başlardı. Boğaz köprüsüne yaklaşmaya başladığınız sıralarda yanındaki yolcularla tanışma faslına geçilirdi. Henüz sigara yasağı başlamadığı için tiryakiler keyfe gelir, paketler sallanır, zehir füzeleri tutuşturulurdu. Cennete doğru olan yolculuk aniden cehennem yoluna dönerdi. Zebâniler ağızlarından burunlarından pis kokulu dumanları iştahla bebeklerin, minik çocukların, hastaların, bayanların, yaşlıların ve Yeşilaycıların yüzlerine doğru püskürtürdü. Merhâmet yâ zebânî dediğin zaman, yüzüne bakar gözleri döner ve “Hemşerim özel taksi tutsaydın ya!” derdi. Hiçbir şey yapamazdın. Sadece; ah Avrupa’da yaşasaydım da bu İslâm beldelerindeki zebânilerin elinden “gâvur”ların merhâmetine sığınsaydım derdin. Oralardaki “gâvur devletleri” (???) insanların toplu yaşam alanlarında birbirlerine eziyet etmelerini kanunlarla yasaklamışlar diye duyardık. Bizim “İslâm Toprakları”nda ise müslümanın müslümana eziyeti kanunen câizdi… Hâlâ lokanta gibi yerlerde “eziyet” devam ediyor.

Bir an önce uyumak ve cehennem dumanını baygın atlatmak en iyi çâre olurdu. Uyuyunca yanındaki yolcunun kabir suallerinden de kurtulmuş olurdun. “Nerelisin, nerden gelirsin, nere gidersin, ne iş yaparsın???” gibi bir tomar soru. Hele bir de hemşeri çıkarsan; “Hangi mahalledensin, kimlerdensin, falanı tanır mısın???” en iyisi uyumak ya da uyuyor numarası yapmaktı…

O seferki yolculuğumda da uyuyor numarası yapıyordum. Fakat her nedense sağ tarafımda oturan nur yüzlü âbiye karşı içimde bir tanışma isteği oluştu. Çaktırmadan gözümü hafifçe açıp yandan bakıyordum. Yüzünde hüzünle karışık bir tebessüm vardı. Gözleri hem üzgündü hem de canlıydı. Etrafı rahatsız etmeyecek kadar hâlis gül esansı sürünmüştü. Sanki sabah serinliğinde komşunun bahçesinden pembe güllerin kokusu geliyor gibiydi.

Bana doğru hiç bakmıyordu. Hep önüne bakıyordu. Tamam dedim, işte kendi hâlinde birisi. Sigara içmiyor, kabir suali sormuyor, nevâle çantasından yağlı börek çıkarıp zorla ağzıma sokmuyor. Acaba selam versem alır mıydı? Vazgeçtim. Selamı alır da hiç susmazsa?

Çantamdan kitap çıkardım ve okumaya başladım. Kitabın kokusunu almıştı. Başını çevirmeden kitaba göz attı. Fakat kitabın içine düşmedi. Bu ne diye sormadı. Başkasını rahatsız etmemek niyetinde olduğu belliydi.

İçimde kazan kaynamaya başladı. Eleştirdiğim insanların işini yapmak istiyordum. Nur yüzlüye selam verip kabir sualine çekecektim. Kitabı ön koltuğun cebine soktum. Sağa sola bakınıyormuş gibi yapıp yüzünü inceledim. Bir yerlerden çağrışım yaptı. Yüzünde iyileşmiş kesik yara izleri vardı. Otobüs lambaları onun alnında çok farklı yansıyordu. Işık “nûra” dönüşüyor ve gönlüne sızıyordu.

Çekinerek;

“Merhaba abi! Yolculuk nereye?” dedim.

Vücûduyla hafifçe döndü; “Merhaba kardeş! Yolculuğum bu otobüsün son durağıdır” dedi.

Sesinde sakinlik ve sadelik vardı. Lâfın gerisini getirmedi. Belki konuşmak istemiyordur diye özür dileyerek sordum: “Sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim ama bir türlü çıkaramadım” dedim. İsmini ve özelliklerini vermeden bir yerlerde görmüş olabileceğimi söyledi. Birden hatırladım. Onun fotoğrafını “Son Şâhitler” isimli bir kitapta görmüştüm. Bir röportajını okumuştum. Bediüzzaman Sâid Nursî’yi görenlerden ve O’nun dostlarındandı. Tahminimi söyledim, doğruladı.

Aramızda çok sâkin, sessiz bir muhabbet başladı. Genellikle ben sorarsam kısaca konuşuyor ve hemen susuyordu. Elleri dikkatimi çekti. Elerini namaz kılıyormuş gibi ya göbeği üzerinde kenetliyor ya da dizleri üzerinde tutuyordu. Sanki her an “salât” halinde gibiydi.

Öğrenciliğimin son yıllarıydı. Yaklaşık olarak üç yıl koğuş arkadaşımla birlikte Üstâd’ın kırmızı kaplı kitaplarını okumuştuk. Arkadaşım zaman zaman “Her telden çalma, daldan dala atlama, bu ilim hazînesi külliyat sana yeter de artar” derdi. Sufizme karşı mâlum bir negatif tavırları da vardı. Fakat içimdeki bir etki sufizme itiyordu. Sultânu’ş-şuarâ (şâirler sultanı) “çile” mütefekkiri rahmetli N.F. Kısakürek’in tasavvuf kitaplarını ezberlercesine okuyordum. Ve N.Fazıl’ın mürşidi “Seyyid Abdul Hakim Arvâsî” döneminde yaşamamış olmaktan, o fırsatı kaçırmış olmaktan eziklik duyuyordum.

O yolculukta elimde “Çile” şiir kitabı vardı. Yanımda oturan “nur âbi”ye Şâirler Sultânı’nın bir şiirini okudum:

Benim efendim!
Ben sana bendim!
Bir üfledin de
Yıkıldı bend’im.

Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.

Benim efendim!
Feza levendim!
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim.
Kayboldum sende,
Sende tükendim!
Sordum aynaya:
Hani ya kendim?
Benim efendim!

Benim efendim!
Emri yüklendim!
Dağlandım kalbden
Ve mühürlendim.
Askerin oldum,
Başta tülbendim;
Okum sadakta,
Elde kemendim.
Benim efendim.

Otobüsün motor gürültüsü, yolcuların havadan sudan muhabbetleri arasında kısık sesle okuduğum şiiri dinleyen “nur âbi”nin gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Gizlice sildi. Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Bir müddet ikimiz de kendi dünyamıza gömüldük.

“Başbuğ Velîler”, “Reşâhat/Can Damlaları”, “O ve Ben” gibi N. Fazıl eserlerinden hatırladıklarımı kafamın içinde evirdim çevirdim… her zamanki aynı çıkmaz sokağıma saparak “kerâmetler gerçek mi, reklam mı?” problemine takıldım kaldım.

“Nur âbi”nin de anlattığı “Bediüzzaman kerâmetleri” vardı. Kitaptan okumuştum. Kerâmetler hakkında çok radikal kararlarım vardı. “Şeyh uçmaz mürid uçurur” felsefesinde kararlıydım. Yanımda canlı bir şâhid vardı. Sorsam mı sormasam mı? Karar veremedim. Sormadım. Müsâde isteyip biraz uyumaya çalıştım. Şeyh uçar mıydı uçmaz mıydı?diye düşünürken uyumuşum… ve uyandım.

Otobüs mola vermişti. Çaylar da şirkettendi. “Nur âbi” ile fırsatı değerlendirmek için konaklama tesislerine indik. Zebânisiz, dumansız bir köşe bulup oturduk. İkimiz de açık “paşa çayı” istedik. “Nur âbi” kendiliğinden başladı anlatmaya:

Yıl 1950, ben delikanlıyım. Askere gidiyorum. Gideceğim birlik Kore’ye asker gönderecekti. Üstâdımın elini öpmeye, vedâlaşmaya uğradım. Bana Osmanlıca el yazması risalelerden bir demet verdi. Onları Japonya’ya götür dedi. Efendim dedim, gidersem Kore’ye gideceğim, Japonya’ya nasıl gideyim? dedim. Bana risaleleri uzattı sen bunları al ve Japonya’daki dostuma götür dedi ve bir yeri tarif etti. Başın ne zaman sıkıntıya girse beni yanı başında bil, dedi.

Askerlik, yolculuk derken kendimi Kore’de savaş cehenneminin ortasında buldum. Çinliler etrafımızı kuşattı. Son anımızdı. Vedalaştık. Teker teker şehid olup düşüyorduk. Bir an Üstâdım aklıma geldi. Ve o anda başımın üzerinde bir el bombasının patladığını duydum. Bir şey olmadı. Her nasılsa oradan kurtuldum.

Savaş sona erdi. Bir gün birlikte bir ilan duydum. Amerikalılar Türk askerinin kahramanlığını ödüllendirmek için Japonya’ya bir gezi düzenlemişler. Katılmak isteyen var mı, diye soruyorlardı. Üstâdımın emânetlerini yanıma aldım ve geziye katıldım. Tarif ettiği yeri buldum. Orada bir mescit vardı. Rus komünist ihtilalinden kaçan bazı orta asya Türkleri Japonya’ya sığınmış ve orada bir mescit yapmışlardı. Fakat Üstâdın tanıdığı âlim vefat etmişti. Risaleleri çocuklarına teslim ettim ve döndüm…

Her zamanki gibi yirmi dakika denilen mola kaptan beyin keyfi tamam olmadığı için yarım saati geçmişti. “Nur âbi”nin tatlı sohbeti on dakika kadar sürmüştü. Geri kalan zamanımızda derme çatma mescitte yatsı namazını kıldık. Namaz sonunda “Cevşen”den uzunca bir tesbîhat çekildi. Kafiyeli esmâlar “nur âbi”nin gönlünden döküldükçe tüm yolculuk yorgunluğum geçti.

Son durakta indik, vedâlaştık. “Nur âbi”yi bir daha görmedim. Sadece 1997’de Barla mezarlığındaki defin duâsına katıldım.

Birinci dilden dinlediğim “kerâmet,” kerâmetlere bakış açımı değiştirmedi. Şeyhin uçup uçmaması, geleceği görüp görmemesi bana yine de hiç câzip gelmemişti. Kerâmete haktır ya da bâtıldır demem zaten haddim değildi.

Kerâmet ve bilgi arasında tercih seçeneği sufizmin ilk merdiven basamağında verilmesi gereken bir karardır. Yaşayan Velîler’den birisini ilk ziyâretimde ve ilk basamakta O Allah dostunu gördüğüm ilk anda, yâni “Allah’ın Gönül Kâbesi”ni ilk gördüğüm anda, her duânın kabul olduğu o ilk anda… “Yâ Rabbi senden ilk isteğim, senin dostlarının zerre kadar bir kerâmetine şâhid olmamaktır. Yâ Rabbî senden ikinci isteğim, bana benim anladığım anadilimden seni anlatacak… fakat sadece ve sadece seni anlatacak bir kaynak istiyorum” diye duâ etmiştim.

O Allah dostunun huzurundan bu duâ ile ayrıldım. O hiç konuşmayan birisiydi. Hiç konuşmadı. Tüm dünyadan yüz binlerce insanı “dağ başındaki” köyüne çekti. Kalabalıkların tam ortasında “tam yalnızlık” yaşadı ve on beş yıl önce “ben yaşıyorum” tecelliyatı sona erdi ve biz gâfillerin gözünden kayboldu. Ve köyüne defnedildi.

O duâmdan sonra anadilimle konuşan, uçmayan ve uçurulamayacak kadar ağır olan bir anlatıcının anlattığı “Allah” isimli bir bilgi kaynağı buldum. Her kelimesini teker teker inceledim. O kaynakta anlatılmayan ve anlatılamayacağı ilân edilen tek şeyin “Allah ismi ile işâret olunan”ın olduğu söyleniyordu…

O söylemin aksine…

Her yerde Allah anlatılıyor… partiler kuruluyor… cemaatler mantar gibi türüyor… ezanların basınçlı metalik sesleriyle kulaklarımız yırtılıyor ve beyinlerimizin sese tahammül sınırı iki kat aşılmış durumda… her mahalle Allah’ı anlatan “mahalle evliyaları” kaynıyor… “sufistik ve islâmi” internet sitelerinde milyonlarca Allah sayfası var… “ben bu konuda daha iyiyim” yarışları var… yine de hâlâ Allah diyeni duyamadım… “Allah” demeyenlerden duyduğum kadar…

Duyan var mı???

Acaba yanlış duâ mı etmiştim???

Ne dersiniz???

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

16 Responses to ““Allah” demek ya da dememek”


  1. 1 ruhum latife 14 Nisan 2008, 1:10

    Yüreğinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş…
    Allah’ı başkalarının söylemesine gerek duymamalıyız bence.. Allah bize şah damarımızdan daha yakınsa ve ve aslında ondan gayrisi de yoksa; buna gerek te yok..
    Biz kendimiz o Allah’ı; kendimizde yakalayabildiğimizde, bizden çıkacak tek bir Allah lafzının bile bizi yakıp anka eyleyeceğine inanıyorum..
    Allah’tan bizi dilemesini dilemekten başka çare yok belki de…
    Saygılar

  2. 2 birol 14 Nisan 2008, 1:54

    Slm. Haklisin üsdat simdiye kadar her dinci! Allah pazari kurmus, ballandira ballandira Allah sandigi ‘beynindeki TANRISINI’ satmak icin müsteri kazanmaya calisiliyordu! Bayagi da basarili oldular hani!.. Ne zamanki Onu ‘isimlerle manalarla isaret edilen’ oldugunu anlatan köyündeki bilge ile tanistim, iste o zaman kiyametim koptu!.. 30 yillik tanrimi saltanat kurdugu bilincimden al asagi ettim ve la ilahe diyerek ebedi yokluga GÖMDÜM sükürler olsun ve illa Allah dedigimde kainatla birlikte icinde ne varsa kiyametimi koparttim! Ebedi yoklukla sonsuz hayati buldum! Şükürler olsun bulana buldurana!.. Yoklugun sonsuz nimetlerine bizi gark edene..

  3. 3 kenan 14 Nisan 2008, 6:05

    “O duâmdan sonra anadilimle konuşan, uçmayan ve uçurulamayacak kadar ağır olan bir anlatıcının anlattığı “Allah” isimli bir bilgi kaynağı buldum. Her kelimesini teker teker inceledim. O kaynakta anlatılmayan ve anlatılamayacağı ilân edilen tek şeyin “Allah ismi ile işâret olunan”ın olduğu söyleniyordu… “

    HAKK ı bulduğum yerde irfan sofrası serip, çevremi oraya davete başladım… Ey aşk, başını dönder nefsi emmare sahiplerinin… başka türlü dönüş gözükmüyor…

  4. 4 tarla kuşu 14 Nisan 2008, 6:12

    Ben de ne yana dönsem herkesin ve her zerrenin Allah dediğini işitiyorum.. Ne tuhaf..

  5. 5 mustafa öz 14 Nisan 2008, 9:22

    Topkapı otogarı ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Ben de fakülte yıllarında gurbeti içimde duyumsamak istediğimde otogara giderdim, beni o yıllara geri götürdünüz, Allah razı olsun.
    Allah diyebilmek için Allah’ın kendine seçtiklerinden olmak lazım, İnşallah kendine seçtiklerinden oluruz.

  6. 6 nuri 14 Nisan 2008, 10:07

    Sevgili Kemal Gökdoğan Beyefendinin bu yazısını, Üstad Ahmed Hulusi’nin en son “Nokta”ndaki Kudret yazısı ile beraberce okuyunca daha güzel anlaşılıyor ne demek istendiği.
    “M”lerim bitmediği sürece yanmalarım devam edeceğine iman ettim ama “M”li, “M”sinden nasıl arınacak?.

    “Ya Musa, sen beni göremezsin” Sen sen olduğun müddetce..
    Ne yapmalıyım. Dua mekanizması burada devreye giriyor. Göz yaşları kendini tutamıyor. Olur olmaz yerlerde senden habersiz salıveriyor kendini. Seni görenler bu adamda bir tuhaflık var diyorlar. Senin derdin başından aşkın. Bu dert seni yedi bitirdi. Bu dert olmak derdi de değil. Emanetmiş gibi duran “M”ni sahibi hakikisine teslim tarzında birşey. “Kimseyi görmüyorsun,”
    tarzında bir hal oluşuyor sende .
    “M”nin ne anlama geldiğini “N”nin ne anlama geldiğini fark ediyorsun.
    Bu dertten başka da derdin kalmıyor zaten.
    Bunlar benim yaşadığım haller değil tabii ki. Sadece böyle mi acaba? diye bir sorgulama.
    Selam ve dua ile…

  7. 7 veysel 14 Nisan 2008, 11:53

    ZOR. İmtihanla geçirdiğim günlerin bana kattığı değeri de, aldıklarını da değerlendirmek çok zor. Her yola çıkışımda, yol boyu düşüncelerim aynı olurdu. Bu yolun sonundaki amacım. Bir yandan geride bıraktıklarım gönlümde yer ederken, diğer yandan geleceğe dönük yüzümün HAYALİNİ kurduğu istekler zincirini gözetlerdim teker teker. NE bitmek bilmez zincinmiş. 12 Saat yol gittim hala bitmedi, yol uzadıkça zincire yeni bir halka ekleniyordu. Bu kadar isteği nasıl istiyorum, nasıl düşünüyorum ve hayal ediyorum aklım almıyordu. Bütün bunları düşünürken bir de gecenin kara manzarası içinde parlayan yıldızları izlemekle meşgul oluyordum. Hayal gücüm öyle noktalara geliyordu ki bazen korkutuyordu, hemen kendime gelmek, irkilmek ihtiyacı duyuyordum.

    Hayalle Yaşamak GÜZEL. Bu senin dünyan çünkü kimseler giremez. Kapalı kapılar ve hatta surlarla etrafı çevrili HAYALLERİNİN. Kimseler giremez de göremez de. Sen izin vermediğin sürece. En çok yollar düşündürür insanı bence, çünkü hapıs gibisin, oturmak zorunluluğun var. Öyle olunca düşünmekten başka birşey kalmıyor sana. Bir otobüs dolusu insan var ve hepsi konuşsa bile görünüşte, aslında içlerindeki hayal aleminin derinliklerinde yüzüyorlardır. Bunu onların surat ifadesinden anlayabilirsin. Kimi hüzünlü, kimi sevinçli, kimi kırgın ya da kimi dargın hayaller içinde yüzmektedir. AMA orada sessizce kalıp etrafı seyrederken düşünmek, herkesten uzak kimselerin gidemeyeceği, göremeyeceği yerleri gezmek feth etmek, hayal de olsa onları yaşamak, sehrin gürültüsünden, kavgalardan, duymak bile istemediğin sözlerden ve zebanilerden uzaklara gitmek güzel..

    Orada NUR YÜZLÜ dostlar görebilirsin. Anlamak istediğini orada anlar, orada uygular ve yaşamına kazandırırsın. Uzaklara gidebilsem, hiç bitmese bu yolculuk diye düşüncelerini süsleyen birbirinden güzel, birbirinden ince ve narin hayalcikler oluşur etrafında. Görmek, tanımak, yaşamak istediğin ASLI, belki de orada görürsün. Sen istediğin kadar iste, istemenle gelse.! ya da kendini gösterebilse senin istemenle.. Yol bitmezdi bir ömür o zaman.

    GÜZELLEŞELİM, GÜZELLEŞELİM, GÜZELLEŞELİM. EN KÖTÜ HAVADİSLERDE BİLE BİR AN DÜŞÜNELİM VE SONRA TEKRAR DÖNELİM KENDİ YOLUMUZA. Ey DERVİŞLER, nur YÜZLÜ ZEVAT.. HAKKI BİR BİLİP TE BİRLİKTE YAŞAYANLAR. HAYALLERİNİZDE BİZLERE YER VERİN. ARABADA, YOLDA, SOKAKTA, DERGAHTA YA DA DAĞDA FARK ETMEZ; SİZİNLE YOL ALMAMIZA İZİN VERİN…

  8. 8 Haşyet 14 Nisan 2008, 12:55

    ALLAHUekber’i aklından çıkarmayan; ALLAH ismini kolay kolay diline dolamaz.
    Sınırı-sonu-sayısı biz insanlar tarafından bilinemeyen evren içre evrenlerin ALLAH’ın indinde bir HİÇ hükmünde oladuğunu bilen kişi; hele hele dünya meselelerinde ALLAH’ın ismini diline almaz… Haşyet ile hiçliğini yaşar, edebini bilir, haya eder…
    Allah’tan ancak ilim sahibleri gerektiği gibi haşyet duyar, haya eder, edebini takınır… Onlar ALLAH ismini andığında her defasında HİÇ’liklerini hatırlarlar…

    Teşekkürler…

  9. 9 nazan öztürk 15 Nisan 2008, 12:33

    ‘En büyük keramet hakiki kul olmaktır’ sözünü hatırlattı bana yazınız Sayın Gökdoğan.

    Yazılarında yazarın hayata karşı duruşu yansır ve ben bunu hep önemserim. Bu yüzden de eserden önce yazarının kim olduğuna bakarım. Yine öyle yaptım ve isminizi görünce ayırdığım zamanın hakkını alacağımın eminliği ile satırlar arasında adeta akış halinde dolaştım.

    Bir kez daha beni yanıltmadığınız için TEŞEKKÜRLER……

  10. 10 KGökdoğan 15 Nisan 2008, 11:42

    Bazı okuyucular bu yazıyı ve önceki bazı yazılarımı “özellikle yanlış anlamak için” zannedersem kendilerini zorlamışlar. E-postama gelen eleştiri ya da sorulardan derlediğim bazı konuları topluca cevaplıyorum… Yine de dostça uyarılarda bulundukları için kendilerine teşekkür ediyorum ve rahatsızlık duydukları konular hakkında açıklama zorunluluğu duyuyorum.

    1… Allah kavramının hakikatini geçmişte ve günümüzde tasavvuf ile uğraşanlardan, âlimlerden, âriflerden, velîlerden ve “bilgeler”den sadece bir kişi anlamamıştır. Anlamış olan her zât kendi döneminin anlayış düzeyine göre menkıbelerle, hikâyelerle, mecazlarla anlatmışlardır.

    2… Allah kavramını geçmişte “Arapça tasavvuf terimleriyle” mecaz kullanmadan en açık olarak İbn Arabî Hz.leri anlatmıştır. O’nun bu anlatımını pek çok âlim halkın aklını zorlamamak için oldukça mecaza dökerek şerh etmiştir. Son dönem Âriflerinden rahmetli Ahmed Avni Konuk Bey ise mecaza girmeden fakat halkın da anlamayacağı “Osmanlı Türkçesi” ile “çok özel tasavvuf teknik terimleriyle” şerh etmiştir. Bu eser Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı tarafından dört büyük cilt halinde yayınlanmıştır. Sadece bir bölümün anlaşılması için sözlükle çalışan bir kişinin en az bir ay emek sarfetmesi gerekmektedir. Konuya özel ilgi duyanlar Sufizm ve İnsan internet sitesindeki yayını takip edebilir. Sn. A. Tavşanlı neredeyse bir ömre bedel çalışmayla her kelimenin günümüz Türkçe karşılığını vererek orjinalini hazırlamakta ve yayınlamaktadır. Bu sayede bir bölüm için bir aylık çalışma vaktimizi birkaç güne indirmektedir. Allah kavramının ne kadar açık ve net anlatıldığını merak edenler oradan inceleyebilirler.
    Bizim söylediğimiz, günümüz sufizm dünyasında “bizim anladığımız sade Türkçe” ile Allah Kavramını en ince detayına kadar Ahmed Hulûsi tüm yayınlarında anlatmaktadır. Bu yayınlardan bahsetmek ayrı övmek ayrıdır.

    Ahmed Hulûsi yazıları bir bilgi kaynağıdır. Dileyen herkes değerlendirebilir. Anladığını yeterli ve ya yetersiz, doğru veya yanlış cümlelerle yazar yayınlar. Yazarların bu yazıları sadece yazanları ilgilendirir. Bizim de yazılarımızda eksik ve yanlış yerler mutlaka vardır. Okuyucu eksik yerleri kendisi tamamlar yanlış yerleri düzeltir ve bizi de dostça bilgilendirirse daha iyiye doğru yol alırız.

    3… Türkiye’de ve dünyada amacı Allah’ı anlatmak, O’na kulluk yapmak olan çok temiz “cemaatler” vardır. Fakat her insan topluluğunda mutlaka iyi niyeti suistimal eden şahıslar çıkar. Hatta cemaatleri kendi menfaati için bölerek tüm cahilliği ile “şeyhlik, liderlik” yapanlar da olur. Yine de hiç kimsenin ismini veya oluşturduğu cemaatin ismini vermedik, vermeyiz de… bu oluşum modellerini ise sadece ben değil her insaflı Müslüman eleştirir. Bunlardan kaçmalıyız mesajını verir. Bu mesajları alıp da “herhangi bir camiaya”, “Necip Fâzıl’ı kalblerinde yaşatanlara”, “tüm dervişlere” hakaret var diyerek yapıştırmak doğru bir düşünce değildir.
    Yazımda tam aksine iltifat vardır. Fakat falan cemaatin içindeydim diye bahsetmedim, hiçbir zaman hiçbir cemaatin bilinçli gönüldaşı ve ya bilinçsiz fanatiği olmadım. Külliyatı okumak ayrı şey o cemaatin bir parçası olmak ayrı şeydir.
    Necip Fazıl’ı savunduğunu kabul edenler O’nun kitaplarını okursa S. A. Hakim Arvâsî hz.lerinin yerine halife bırakmadan vefat ettiğini göreceklerdir. Yazımda Arvasi zamanında yaşamamış olmamı, O’nun müridi olmak fırsatını kaçırmış olmamı kendim için büyük bir kayıp olarak niteledim. Bu anlatımda sevgi ve muhabbet mi var? Eleştiri mi var?
    N. Fâzıl’a Şâirler Sultânı olarak hitâb ediyoruz, O’nun kitapları ile sufizme yöneldiğimizi yazmışız… Bu anlatımda bir hata var mı? Var ise… yayından kaldırtma hakkımız var, kaldırtalım.

    4… Tasavvuf ile çok yakından ya da çok çok uzaktan ilgilenen herkes bilir ki; tasavvufun ilk maddesi “ilme tâlip olmaktır, keşif ve keramet istememektir”. Her mürşid bunu her müridine ezberletir. Fakat müridin gönlü sadece kerametlerle muhabbet istiyorsa… istediği olur. Mürşidinin sayısız kerametini görür. Hiçbir mürşid keramet isteyen müridini kapısından kovmaz… fakat tavsiye de etmez. Ben de bu tavsiyeye uydum demek, …“el-insaf”… keramete ve dervişana saldırı mı? Ayrıca “Keramet var ya da yok demek HADDİM DEĞİL” diye yazmışım. Ehli sünnet vel cemaat itikadındayım ve “İrşâdın, keşfin, kerametin” HAK olduğunu tastik ediyorum. Bu tastikim olmasa bu konularla neden uğraşayım?

    5… Tüm dünyada yüz binlerce sûfisi olan Bir Allah Dostu’ndan “Allah’ın Gönül Kâbesi” olarak bahsettim… ( On beş yıl önce vefat etmiştir). Ve O şahsın kerametle ilgili bir tavsiyesini buraya yazayım: “Benim Kâbe’ye uçarak gidip namaz kılıp geldiğimi görenler varmış. Başka yerlerde de görenler varmış. Bunlar yalandır, beni gördüğünü söyleyen de yalan söylüyor. Uçmak şeytana daha çok yaraşır. Şeytan ismi azamı okuduğu anda dünyanın etrafında yedi buçuk tur atar… Bu keramet değildir.)

    O Allah Dostu’nun bu ikazı o dönemdeki Halifesine bizzat soruldu… ( Şimdi tüm dünyada yüz binlerce sevdâlısı var) . Ve şunu söyledi; “…Her mürid mürşidinin bir sûretini hafızasına, kalbine nakşeder. Kâbe’de veya başka bir yerde şeyhini görür. Fakat görmüş olduğu şeyhin hakiki bedeni değil, müridin hayalinde canlandırdığı bir sûretidir…”
    Ne kadar zahiri ve batıni ilim varsa kalbinde ve beyninde toplamış olan bu zâtın bu beyanına göre “ben bu tür kerametlere şahid olmak istemiyorum” diye dua etmek, sizden ya da başka kaynaktan Allah hakikatini anlatan bilgi istiyorum demek… hangi tarikatin adabına ters düşer?

    6… “Azatçı” başlıklı yazımda gerçek âlim ve âriflerin ve bilgelerin; karşılıksız hizmetlerini cennete dahi değişmediklerini belirttim. Allah için yaptıklarına karşılık sadece Resulullah a.s.’ı istiyorlar. Bizden “övgü, alkış, minnet, hizmet” beklemiyorlar. Bırakın bunları “teşekkür” edip etmediğimizi dahi dikkate almıyorlar. Ki “teşekkür” de hiçbir sakınca yoktur ve “insanlık icabıdır”. Onlar bizden bu icâbı dahi ücret olarak istemiyorlar. “Azatçılar” kendilerine “övgü düzenleri” baş tâcı ediyorsa zâten “azatçı” değildir. Köle tüccarıdır. Kendisi de kendine iltifat edenin iltifatına köle olur… ( Üçüncü Göz başlıklı yorum yazım tekrar incelenebilir.)

    İnsanlardan hiçbir şey beklemeyen ârifler ve Bilgeler… Allah’ın ve Resulullah a.s.’ın “samimiyetle, iyi niyetle”anlatıldığını hissettikleri her kelimeyi ve yazıyı incelemek için dikkate alırlar. Allah’ı ve Resulünü anlatmayı deneyen bizim gibi “acemi yazarların” eksiklerini, hatalarını düzeltmek amacıyla ilgi gösterirler. Bizim gibi “acemileri” bu sitelerde “yazar” olarak değerlendirme hatasına düşmeyin, “yazmayı öğrenmeye çalışanlar” olarak okuyun ve yetişmemize siz de yardımcı olun.

    7… Daha önceki bir cevabımda da yazdım. Yorumsuz Blog’a ait bir yazar kadrosu YOKTUR. Burada yazı yazanlar kendi istekleriyle yazı göndermekte ve yazıları site prensiplerine uyduğu takdirde yayınlanmaktadır. Yazıları incelerseniz her türden ve konudan bahsedilmektedir. Burada ne bir cemaat ne bir tarikat şeyhi ne de bir lidere hizmet vardır. Dileyen dilediği insana sempatisini, sevgisini, ilmini takdirini kendi üslûbunca belirtme hakkına da sahiptir… Bunu anlatmama gerek yok. Yeterince anlatılmıştır. Tekrarı gereksizlik olur.

    8… İsim vererek bir konuyu açmak istiyorum.
    Pek çok ilim cemaatinde ilmi olan şahıslardan “bir tek harf öğrenmek için kırk yıl köle olmayı” göze aldım. Fakat “ilminin şerefli kölesi” olmayı göze aldım. Zerre kadar şahsi ya da cemaatsal ya da siyasal çıkar gösterenden “aslandan… yâni ahmaktan… kaçan Hz. İsâ” gibi kaçtım. Gerçek âlim ve ârif arayanlar için her beldede yeteri kadar var. Allah yeryüzünü boş bırakmıyor, nâmerde muhtaç etmiyor.

    Çıkar hesabıyla kimseye bilgi öğrenciliği yapmamayı “Gerçek Âlim”lerden Prof. Cevat AKŞİT Beyden öğrendim. On beş yıl önce yaklaşık bir yıl boyunca vatandaşa verdiği ilmihal (fıkıh) derslerine katıldım. Bize çok HAKKININ VE EMEĞİNİN GEÇTİĞİNİ söylediğimde ŞU TARİHİ BEYANATTA BULUNDU:
    “…Ben size bir şey öğretmek için çabalamıyorum. Almış olduğum ilmi anlatmak zorunda olduğum için buradayım. Beni dinlemek zahmetine ve emeğine katlandığınız için bana hakkınızı helal edin. Sizin (dinleyenlerin) sayenizde kendimdeki ilmi anlatmak görevimi yapmış oluyorum. Allah’ın huzuruna alnım ak, yüreğim ferah çıkacağım…” (aklımda kalan özet beyan bu kadar).

    Evet ilmindeki bir tek harfe kırk yıl değil kırk bin sene köle olunacak zihniyet budur. O günden sonra “BEN SENİ YETİŞTİRİYORUM, SANA EMEK VERİYORUM, BİZE VEFÂ GÖSTER” beklentisinde olanların zerre kadar kokusunu almışsam arkama bakmadan kaçtım. Hâlâ kaçıyorum. Çok şükür hiç kimseye, hiçbir menfaatli ilim kaynağına gebe değilim.
    Bir cemaatin kitabını okumuşsam, bir bilgenin kitabını okumuşsam… bu prensibimle okumuşumdur. Denenmiş güvenli ve garantili bir prensiptir, tavsiye ederim.

    9… Hiçbir yazımda ve hiçbir sözümde Allah Dostları’nı aşağılama eğilimi yoktur. Îmâsı da yoktur. Kapalı ifadesi dahi yoktur… Allah Dostları’nın ağzından duyduğum, kitabından okuduğum… sahte şeyhlik, evliyalık tanımlamalarım kendilerinin şeyh, evliya olduğunu iddia edenlere bire bir uyuyorsa bu benim sorunum değil. Evliya uzmanı değilim. Hiç kimseye de şahsen sen evliya değilsin dememişimdir. Farz edelim ki tanımlamama uyanı gördüm. Adamcağız çeşitli rahatsızlıklarından dolayı kendisinin evliya olduğunu zannediyor. Benden çok yaşlı ise Türk örf ve adetlerine uymayı şeref addederek onun elini yaşlı bir amca/teyze niyetiyle öperim, gönlünü hoş ederim. Fakat pervânesi olmam. O’na pervâne olanlara da “o sahtedir” beyanında bulunmam. Çünkü insanların evliya olup olmadığını ayırt etmek için bir eğitimim ve görevim yoktur.

    10… Memleketim olan Isparta’da On iki yaşımda Risale Külliyatı ile ve Bediüzzaman’a bizzat talebelik yapanlarla tanıştım, yüzlerce kerametini dinledim, inandım, hâlâ inanırım… ama bizzat O’nun kerametini görenler keramete zerre kadar itibarı olmayan has nur talebeleriydi. Ve bizlere de aynı bilinci aşıladılar. On beş yaşımda İmam Gazalî Hz.lerinin tüm eserlerini okumuş bitirmiştim. On yedi yaşımda gerçek bir Kadirî mürşide intisab ettim. Yirmi dört yaşımda Nakşî bir “ Gönül Sultanı”na bağlandım… Sağlığında O’nu bir günlük yola giderek belki otuz kez ziyâret ettim. Her seferinde her ziyaretçisi üzerinde hiçbir hakkı olmadığını, hiçbir emeği olmadığını ve bizden hiçbir karşılık beklemediğini ısrarla anlatırdı. Kimseye “vefâ” zulmü yüklemedi. O FÎSEBÎLİLLAH idi. … on beş yıl önce vefât etti. Fakat O hâlâ gönlümde DİRİDİR… ve yerini henüz başkasıyla dolduramadım..

    O Allah dostunun gönül dergâhında iken bâzı heyecanlı dostlar: Haydi toplanalım, bir olalım, hep beraber bir şeyler yapalım… dediklerinde onlara her zaman şu örneği vermişimdir:
    Tasavvuf toplu kürek çekme sporu değildir. Her sûfînin kendine ait bir kayığı vardır. Nereye gideceksen kendi kayığında kendi küreğini çekerek gideceksin. Mürşid senin yerine kürek çekmez, bir kişilik kayığa bin kişi de sığmaz, batar… Bu örnekleme de şahsıma ait olmayıp tasavvufun temel prensiplerinden birisinin bir benzetmeyle anlatımıdır…

    Bu bağlılıklar klasik şeyh mürid bağı değildir. Sadece sevgi bağıdır. Şeyhlik ve müridlik ilişkisi tekke-dergah içinde dini eğitimle birlikte yapılır. Günümüzde yasaktır. Allah dostları da vardır, ve O’nlar bu yasağa bizden daha fazla riayet ederek sadece “güzel ahlâk ve ibâdet” tavsiyesinde bulunarak sufizmi “sevgi bağı” platformuna taşımış durumdalar. Hiçbir yerden medrese ve tekke eğitimi almadım. İnsanlara anlatmak zorunda olduğum bir ilmim de yok. İnsan beyninin özelliği ilgi duyduğu konularda özel hafıza geliştirebilmesidir. Okuduğum duyduğum ilgi alanımdaysa kolay kolay unutmam. Yazılarım da ilme değil, özel bilgi birikimine dayanmaktadır. Her bilgi herkese uyacak diye de bir prensip yoktur. (((… Bu paragrafları öz geçmişimi ve şimdimi tanımlamaya zorlanmış olmaktan dolayı yazdım. … olmayan faziletlerimin beyânı değildir, özel ilgi alanımın itirafıdır…)))
    Otuz beş yıldan beri Allah Dostları’nın sevdâlısıyım… gerçek Allah Dostları’nın.

    11… Benim tanıdığım Allah Dostları kendilerine kötülük yapanlara, iftira atanlara, hakaret edenlere, küfredenlere ASLA BEDDUA” etmiyorlar. Tam aksine onlara daha çok merhamet ediyorlar. Allah’a falancayı helâk et diye beddua etmiyorlar. Şahıslarına “övgü” kabul etmiyorlar… hayır duaları da böylece övgücüleri kapsam dışı bırakmış oluyor. Bu durumda hakaret edenlere daha çok merhamet gösterilmiş olmuyor mu???
    Ben de yanlışlıkla, bilmeyerek herhangi bir “gerçek Allah Dostu”nu üzmüşsem, bana da şimdiye kadar çoktan merhâmet içeren dualar ettiklerinden eminim.
    Allah; hepimizi câhillerin bedduasından Allah âlimlerinin gönlüne kaçarak etkilenmemeyi nasib etsin.

  11. 11 nazan öztürk 16 Nisan 2008, 1:20

    Okullarda yüz temel eser vardır. Talim terbiye kurulu belirlemiş ve tavsiye etmiştir ilk öğretim de okutulması için. Şimdi bu Kemal Bey’e mail atıp özgür düşünce karşıtı olan kişiler de belirlesinler temel eserlerini de yollasınlar hepimize.

    Risale mi okuyacağız , Gazali mi, yoksa Ahmet Hulusi mi. Çok yüksek müsadelerine bırakalım.

    Kemal Bey niye bu çaba anlamadım ki. Sistemde duygulara yer yok diyen bir A.H. var. Onu okuduğunu, takip ettiğini en azından eserlerinden yararlandığını bildiğimiz yazarlarda bu duygusallık niye.

    Saim Bey bir ara kızdı gitti sonra döndü ki iyi ki de döndü. Mehmet Bey küstü veda yazısına yorum bile kabul etmedi. Angorya rumuzlu yazarımız, rumuzları bırakalım önerime tepki duydu…….

    Ve şimdi de siz Sayın Gökdoğan. Niye kendinizi savunuyorsunuz anlamıyorum. Herkesi aynı şablona sokmak isteyen kalıblaşmış zihniyete bunlar kâr etmez bunu eminim iyi biliyorsunuz. Cemaatler değişir ama fanatiklerin zihniyeti hiç değişmez.

    LÜTFEN BU YAKLAŞIMLARA PİRİM VERMEDEN YAZILARINIZI AYNI ÇİZGİDE SÜRDÜRÜN. Çünkü bu çizgide, hayat hikayenizde anlattığınız zenginlik, farklı görüşleri potanızda eritme ve sentez oluşturma var. Biz de zaten sizde bu çizgiyi sevdik. İnşallah o bahsettiğiniz hak dostları da sizi çok sevsin.

  12. 12 angorya 16 Nisan 2008, 4:08

    Sevgili Kemal Gökdoğan, Allah razı olsun sizi yanlış anlayanlardan…

    Sayelerinde ben de aklıma bile gelmeyen soru ya da konular hakkında bilgilendim…

    Hele hele, Prof. Cevat AKŞİT Bey’in sizin de prensibiniz olduğunu anladığım şu sözleri beni çarptı:

    “…Ben size bir şey öğretmek için çabalamıyorum. Almış olduğum ilmi anlatmak zorunda olduğum için buradayım. Beni dinlemek zahmetine ve emeğine katlandığınız için bana hakkınızı helal edin.”… (İşte budur!)

  13. 13 angorya 16 Nisan 2008, 12:48

    Sevgili Nazan Öztürk; “Angorya rumuzlu yazarımız, rumuzları bırakalım önerime tepki duydu…….” diyorsun…

    Ben kendimi bildiğim kadarıyla, önerine tepki koymadım…

    sadece önerinin verdiği ilhamla (acaba yazının içinde bunu belirtmediğim için hata yapıp da seni incittim mi?) konuya farklı bir pencereden bakmaya çalıştım ve genelleme yaptığım için de şahnızı hedef almadan fikirlerimi ve kendi bakış açımı paylaştım tüm yorumsuz okurlarıyla.

    Tepki koymak istersem bunu daha doğrudan ve açıkça yaparım:)

    sevgiyle

    Bu arada komik bir şey farkettim:

    Arasıra yorumcuların güvenlik kodunu paylaşma ihtiyacı duymaları dikkatimi çekiyordu hep… şimdi ben de tam Sevgili Nazan’a bir cevap yazıp yorumumu yollayacakken gördüm ki güvenlik kodum ”ilhamm” 🙂 gerçekten hoş bir tesadüf, daha önce de farketmiştim aslında güvenlik kodlarının yazdığım konulara bir şekilde denk düştüğünü ama hiç bu kadar birebir olmamıştı. Şimdi daha iyi anladım yazıya başlarken güvenlik kodunu da belirten arkadaşları:)

  14. 14 Dua 16 Nisan 2008, 1:04

    Benim güvenlik kodum da “dua”…
    Birbirimize dua edelim:)

  15. 15 onder yetiskin 19 Nisan 2008, 11:10

    Uzun süredir Yorumsuz Blog’un okurlarındanım… Okuduğum süre içinde pek çok yazarın bu siteden ayrıldığına şahit oldum…

    Şimdi siteden ayrılan yazarlara bir sorum var ?..
    . . . .
    . . .
    . .
    .


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    DEĞERLİ OKUR,

    YAZARIN, KENDİSİ ÜZERİNDEN POLEMİKLERE YOL AÇILMAMASI İÇİN, YORUM YAPILMASINI İSTEMEMELERİ NEDENİYLE; YUKARIDAKİ YORUM YAYINDAN KALDIRILMIŞTIR.

  16. 16 şahmaran85 21 Nisan 2008, 1:36

    Selamın aleyküm… ben bu konularda fazlaca çömez sayılırım öncelikle onu belirteyim yanlışım olursa affola… anladığım kadarıyla idraki -en azından diğer insanlara göre- yüksek kişilerin bulunduğu bir site.. bu yüzden kafamı kurcalayan birkaç soru sormak istiyorum…

    Uzun yıllardır ahmed hocanın, üstad bediüzzamanın kitaplarını okurum şu an hali hazırda bir cemaatin içinde de bulunmaktayım… her türlü fikir yorum labirentlerinden geçmiş ve haliyle kafası biraz karışmış bir gencim… aslında bu karışıklığın biraz olması dahi şükür gerektiren bir durum benim için…

    Ahmed hoca tasavvufu günümüze temiz biçimiyle yansıtanlardan ya da günümüz insanının anlayacağı dille anlatan bir hoca, ona göre en başta Allah kavramını doğru oturtmak gerek gerisi sonradan gelir diyor anladığım kadarıyla ama anlamadığım;
    Peygamberimiz s.a.v. bize bu dini anlatırken tasavvufi temalar yoktu sanırım, bu dinle yaşayış, ahlak biçimleri ve dışrak yapı yapılandırıldı… dinin içrek yanından bahsetmedi… sanırım bu içrek yanını anladığım kadarıyla hz. Ali a.s’ma anlattı… bu kısmından sorumlu olmadığımız anlamına mı gelir bimiyorum ama bana öyle geliyor ki önceden idrak seviyesi yüksek, bu bilgiyi hazmedecek bünyeler sadece bu içrek yapıyla ilglendi…

    Sorum da şu; Ahmed hoca şu anda bizi bu içrek yapıyı da bilip yaşamamız gerektiğinden bahsediyor yani hepimizin bir bakıma bir veli gibi olmasını aksi halde yapılan çabaların biraz boşa gideceğini söylüyor sanırım… bu zorunluluk bu zamana özel bir durum mu acaba?
    Bu arada bunları asla eleştirmek niyetiyle yazmıyorum sadece cahilliğimden kaynaklanan bir soru soruyorum..

    Ayrıca Allah kavramının bizde bu denli canlı kanlı bir varlık gibi olmasının bizzat peygamberlerin, indirilmiş kitapların yol açtığını da düşünebiliriz… eskiden bu kavramı anlayacak yapıda değiller miydi ki insanlara böyle anlatıldı… ya da tersten sorayım; günümüz insanı yani ahirzaman insanı bu idrake ulaşabilecek seviyeye geldide mi bu bilgiler su yüzüne çıkıyor?… inşallah ne demek istediğimi anlatabilmişimdir… biraz bozuk oldu anlatımım kusura bakmayın.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: