Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (8. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

YA’KÛB KELİMESİNDEKİ RUH’A AİT HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

(((… Bu bölüm ‘ruhun hikmeti’ olarak isimlendirilmesine rağmen İbn Arabî yaşadığı dönem gereği ruhun yapısal özellikleri konusuna hiç değinmemiştir. Ruhun güçlenmesi konusunu din gerçeğinin anlaşılmasına bağlamıştır. Ağırlıklı olarak da ‘sâid ruh‘ ve ‘şâkî ruh‘ bilgisini açmıştır. Bölüm ismini tamamlaması amacıyla ruh hakkında Kur’an, Hadis, çağdaş bilimlere dayanılarak yapılan ilmî açıklamaları bölüm sonuna ekledik. …)))
* * *

Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;

87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;

“Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin (haber edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)… Ravhullah’dan (Allah rahmetinden) ye’se düşmeyin… Çünkü kafirler kavminden başkası Allah rahmetinden ümit kesmez”. (Yûsuf:12/87, B Meal)

Hz. İbrâhim ve Hz. Ya’kûb a.s. dedi ki;

132-) Ve vassa Biha İbrahîymu benihi ve Ya`kub ya beniyye innAllahestafa lekümüdDiyne fela temutünne illâ ve entüm müslimun;

İbrahim bununla oğullarına (B sırrınca) vasiyette bulundu, Ya’kub da (vasiyette bulundu:) Oğullarım, Allah sizin için bu Diyn’i (Allah’a teslim olma sistemi’ni) seçti;

o halde müslim olmadan ölmeyin/ancak müslimler olarak ölün, dedi. (Bakara: 2/132, B Meal)

Bu iki âyette Hz. Ya’kûb a.s.’ın lisanı ile Allah’ın rahmetinden ve Allah’ın dininden bahsedilmektedir. Ruh kelimesi direk ya da dolaylı olarak kullanılmamasına rağmen bu bölüm Ya’kûb ismi ile şu nedenle ilişkilendirilmiştir.

Din; ruhun bu dünyadaki ve ahiret yaşamındaki özelliklerini, dünyadaki beden ve ahiretteki nur beden üzerindeki tasarruf (yönetim) sırlarını açıklar. Ruhun sırlarının anlaşılması dinin hükümlerinin ve özelliklerinin anlaşılmasına bağlıdır. Bu bölüm ruhun ve dinin hakikatinin anlaşılmasına ayrılmıştır.
* * *

Ruhun iki tasarrufu (idare şekli/yönetim şekli) vardır.

Birisi akıl aracılığı ile gerçekleşir. Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanmayı, ilâhî sıfatlar ile sıfatlanmayı ve Rabbanî olgunluğa ulaşmayı aklı kullanarak gerçekleştirir. Bu özelliklerle akıl ulviyet ( yücelik) kazanır.

Diğeri beden aracılığı ile gerçekleşir. Bedenin işlerine yine beden aracılığı ile nazar eder. Bedenin daha iyi ve daha sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlar.

Ruhun ahlakı, sıfatları, sağlığı söz konusu olmaz. Çünkü ruh değişmeyen, bozulmayan tüm isim, sıfat ve fiillerden münezzeh olan Hak’ın hakikatidir. Ruhun yönetimiyle akıl ve bedenin ortaya koyduğu “davranışlar”, aklın ve bedenin özelliklerinin göstergesi olur. Genellikle bu ince ayrım dikkate alınmadan “ruhun olgunlaşması/tekâmülü” deyimi kullanılır. Hâlbuki olgunluk ve ya hamlık ruhta değil, aklın ve bedenin davranışlarındadır.
* * *

Dinin tasarrufu da (yönetimi/idaresi de) iki şekildedir.

Bir yönü “siyâset”tir ki dünya düzeni (nizâm-ı âlem) onunla korunur. Siyaset, bir atın bakımı, tımarı, iyi hâle getirilmesini anlatan kök harflerden türetilmiştir. At terbiyecisine de “seyis” denilir. Dinin dünyayı insanın yararına fakat diğer canlıların zararına olmamak üzere daha iyi kullanılır hâle getirmesine “siyaset” denilir. Din “siyaset”i insanları din adına yönetmek için değil, dünyayı insan için değiştirmek üzere emreder. Dikkat edilirse “Müslüman için” yazılmadı, “insan için” yazıldı.

Dinin diğer yönü nefsi korumaktır. İnsanın beden ve akıl sağlığına zararlı etkilerden ve fiillerden korunması nefsin korunmasıdır. Demek ki din insanın akıl ve beden sağlığını korumaya yönelik ilâhî kanunların tümüdür. Tıp, eczâcılık, müzik, ziraat, hayvancılık ve benzeri tüm sanatlar ve meslekler insanın nefsini koruduğu müddetçe dinden bir cüzdür.

Dinin nefsi korumadaki dünyasal amacı insanı sonsuz hayatın sıkıntılı ortamında daha kuvvetli kılmak içindir. Akıl ve bedenin ilim ve sağlıkla kuvvetlenmesi ruhun yani sonsuz yaşamadaki varlığımızın kuvvetlenmesi olacaktır.

Hz. Ya’kûb’un evlâtlarını (Kur’an’ın/Allah’ın tüm insanları) Allah’ın dinine teslim olmaya çağırması ruhun (gerçek varlığımızın) daha iyi tanınması içindir.
* * *

87-) Ya beniyyezhebu fe tehassesu min Yusufe ve ehıyhi ve la tey`esu min ravhıllah* innehu lâ yey’esu min ravhıllahi illel kavmül kafirun;

“Ey oğullarım!… Gidin, Yusuf’dan ve kardeşinden tahassus edin (haber edinin, araştırın; arınma çalışmalarınızı gevşetmeyin)… Ravhullah’dan (Allah rahmetinden) ye’se düşmeyin… Çünkü kafirler kavminden başkası Allah rahmetinden ümit kesmez”. (Yûsuf:12/87: B Meal)

Din Allah’ın sistemine (evrendeki ve sonsuz yaşam evrenindeki düzeninin gereklerine) teslim olmayı açıklar. Teslim olmak için araştırmak ve öğrenmek gerektir. Araştırıp öğrenenler ise meselâ “rahmet” sıfatını şöyle açıklar.

Bu âyette Risalet ilmi Hz. Yusuf ve kardeşi Hz. Bünyamin ile sembolize edilmiştir.İnsandan Allah’ın Rahmet sıfatının özelliklerini araştırması istenmektedir.

Rahmet sıfatının altında ise “ümit” vardır. Allah’ın verdiği ümit ise kuru moral desteği değildir, gerçek vaaddir. İnsanın varlığını Allah’ın rahmeti kaplamıştır. Bu insanın varlığının Allah’ın rahmeti var oldukça var olması demektir. Allah’ın rahmeti sonsuzdur ve insanın da varlığı ahiret ile birlikte sonsuzlaşır. Bu şekilde inanmak hak olan ümittir, ölüm sonrası yaşama inanmamak ise Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe (ye’se) düşmektir. Ümitsizliğe düşenler dahi yine rahmet kapsamında kalıp varlıkları sonsuzlaşacaktır. Çünkü Allah’ın rahmeti dışında hiçbir varlık kalamaz.
* * *

54-) Ve enibu ila Rabbiküm ve eslimu lehu min kabli en yetiyekümül azâbü sümme la tunsarun;

Rabbinize yönelin (tevbe edin) ve size azab gelmeden önce O’na teslim olun… Sonra yardım olunmazsınız. (Zümer, 39/54: B Meal)

Ravh’ın bir anlamı da “kolaylık ve hoşnudluk”tur. Ravh’ın zıttı ise azabtır yani elem ve acıdır. Azabın gelmesi ravh halini yani kolaylığı ve hoşnudluğu bozar. Azabın gelmesi ise kişinin Rabb’i olan kendi hakikatini tanımadan ölmesidir. O halde ölmeden evvel mutlaka kişinin Rabb’ini tanıması ve Allah hakkında bilgi sahibi olması gerekir.
* * *

19-) İnned Diyne ındAllahil İslam ve mahtelefelleziyne utülKitabe illâ min ba`di ma caehümül ılmü bağyen beynehüm ve men yekfur Bi ayatillahi fe innAllahe seriy’ul hısab;

Muhakkak ki Allah indinde ed-Diyn (

geçerli tek diyn), İSLAM (teslim olma)’dır… Kendilerine Kitab verilenler (ehl-i kitab), onlara ilim geldikten sonra, aralarındaki hased/zulüm yüzünden ancak ihtilafa düştüler… Kim Allah ayetlerini (B gerçeğince) örterse, muhakkak ki Allah Seri’ül Hisab’dır. (Âl-i İmrân, 3/19: B Meal)

Allah indindeki (Allah katındaki) din:

Bütün Nebîlere Hak’ın bildirdiği ve onların da kendi ümmetlerine bildirdikleri din İslâm’dır. Bu da Allah’ın sistemindeki tek dindir. Allah’dan başka bir sistem koyan ve Allah’ın olmayan bir sistem ise yoktur. Demek ki insanı teslim alan her sistem Allah’ın sistemidir. İslâm da bu teslimiyetin genel adıdır.

Kulun (abdin) zâhir ve bâtın olmak üzere iki yönü vardır.

(((… Bu gerçek, Mesnevî’de şöyle dile gelir:

“Ey insan! Sen ancak bir düşüncesin. Bize bakan ise kemik ve ettir.”…)))

Kulun Hak’a teslim olması da yine iki yön ile olur.

Kulun bâtını ile (ruhu ile) teslimiyeti Hak’ın gönderdiği Resullerini ve Nebîlerini ve onların ortaya koydukları bilgileri (haberleri) şüphe etmeden tastik etmektir. Bu tastik “iman” seviyesindedir, yâni çok genel bilgileri değerlendirerek akla uygun bulmaktır. Bilgilerin detayına dini ilimler yöntemiyle inildikçe iman daha kuvvetli inanç haline dönüşmeye başlar. Ve basamak basamak Hak’ı kendinde bulmaya ve delilsiz inanmaya kadar götürür.

Kulun zâhiri ile (bedeni ile) teslimiyeti Allah’ın Kitap’ında Resulü diliyle emrettiği şeyleri organlarıyla eylem (fiil) haline getirmesidir. Meselâ; kul Hak’ın emrettiği oruç, namaz, hac, zekat ve beden ile yapılacak diğer eylemleri yaparsa zâhiren iman etmiş ve teslim olmuş sayılır.

Kul zâhiren ve bâtınen teslim olmadıkça tam itaat etmiş (kâmil iman) olmaz.
* * *

İnsanlar indindeki (insanların kabulüne göre) din:

İnsanlara göre olmasına rağmen Hak’ın da geçerli saydığı din iki türdür.

I. Hakîmlerin (hikmet sahibi kişilerin) öğretileridir. Fetret döneminde (Hz. Muhammed a.s.’dan evvelki tüm dönemler için kullanıldığında) yaşamış bazı insanlar Hak’ın varlığını akılları ile bulmuşlardır. Bu bilgileri de kendi kültürlerine göre insanlara belirli kurallar bütünü olarak açıklamışlardır. Bu kurallara “beğenilen kanunlar” (kavânîn-i mahmûde) denilir. Sokrates, Platon (Arap diline Eflatun olarak geçmiştir), Buda, Konfuçyüs gibi hakîmlerin (filozofların/hikmet sahiplerinin) nefsi arıtma yolları “beğenilen kanunlar”dandır. (((…Buda ve Konfuçyüs adına sonradan çıkarılan tenasuh (ruh göçü) inancı bu beğenilen esaslardan değildir. …)))

(((… Sokrates eski Yunan uygarlığında zengin ve soylu sınıf demokrasisi tarafından ölüme mahkum edilmiş bir hakîmdir. Ölüm nedenlerinden birisi de çok tanrılı Yunan dinini ve tanrıları inkar etmesidir. Tanrılar yerine evrende tek düzeni sağlayan tek bir güç olduğu öğretisini yaymıştır.

Platon Sokrates’in öğrencisidir. Varlığı gölge ve gerçek olarak ikiye ayırmıştır. Bu öğretisini “mağara örneği” ile şöyle açıklar:

Mağaranın girişinde bir ateş yanmaktadır. İnsanlar ve canlılar ve cansızlar ateşe sırtları dönük olarak zincirle sabitlenmişlerdir. Varlıkların gölgeleri mağara duvarlarına düşer. Ateş yanıp dalgalandıkça gölgeler de hareket etmektedir. Sabit varlıklar kendi varlıklarını bilemezler sadece gölgelerini seyrederler. Ve gölgeleri kendileri zannederler. Ne zamanki zincirlerinden kurtulup da ateşe dönerlerse kendi hakiki varlıklarını algılamış olurlar. Gölgeler evreninden gerçekler (idealar) evrenine yükselirler.

İdea; varlığın değişmez gerçeği, ruhu, hakikati anlamındadır. Platon bu bilgileri kendinden önce yaşamış olan Resuller’in bilgilerinin dilden dile aktarılan efsaneleşmiş hikâyelerinden elde etmiştir. Kendi bilgileriyle yoğurarak “idealar öğretisi”ni kurmuştur.

Endülüs İslâm filozoflarından İbn Rüşd eski Yunan eserlerini çevirip batıya tanıtan ilim adamıdır. İbn Arabi İbn Rüşd’ün bilgilerinden yararlanmıştır. İdealar teorisi İbn Arabî’de “ayan-ı sâbite”/ “varlığın Hak’ın ilmindeki değişmez, yok olmaz mânâları” olarak tekrar yorumlanmıştır. Fakat İbn Arabî varlığı gerçek ve gölge olarak ikiye ayırmaz. Varlığı “asla var olmamış, hâlâ Hak’ın ilminde mevcut ve varlık kokusu koklamamış mânâlar” olarak kabul eder. İmam Rabbâni ise varlığı Hak’ın ilminde mevcut mânâların gölgeleri olarak anlatır. İmam Rabbanî halkın idraklerini sarsmadan varlığın hakikatini açıklarken İbn Arabî hiç kimsenin idrak seviyesini dikkate almadan en üst bilgi ile varlığı izah etmiştir.

… Resulullah a.s.’ın; “Yâ Rabbi eşyânın (varlığın) hakikatini bana göster” duâsı İslâm sufizminin çıkış noktalarından birisidir. …)))

II. Sûfilerden İnsan-ı Kâmillerin Resullerin ve Nebîlerin getirdikleri kanunlara ters düşmeyen “arınma kuralları”dır. Bu kurallar dinde yoktur fakat dinin kanunu olan şeriatın maksatlarına da uygundur. İslâm dünyasındaki tarikat adablarından olan sesli-sessiz zikirler, semâ (Mevlevîlikte görülür), inzivâ, çile, rabıta-hatme (Nakşibendilikte görülür),… gibi kurallar bunlardandır. Tarikat adabını kabul etmek ve uygulamak dine ilâve (bidat ve şirk) olmadığı gibi… “din dışıdır” diyerek reddetmek de imandan çıkarmaz.

Hz. Muhammed a.s ve Hz. İsâ a.s. arasında geçen fetret (bozukluk/boşluk) dönemindeki Hıristiyan keşişlerin resmi kilise öğretilerine ters fakat gerçek Hıristiyanlığa uygun öğretileri de bu gruptandır.

Filozofların, hakîmlerin ve keşişlerin öğretilerinin Hak indindeki geçerliliği Hz. Muhammed a.s. ile sona ermiştir. İnsanlar indinde ise taktir ve yaratılış amacı gereği doğal bir düzen olarak sürmektedir.

Hz. İbrahim ve Hz. Ya’kûb tüm insanlığa bir Resul ve Nebî tarafından bildirilen dine zâhiren ve bâtınen tâbi olmayı tavsiye etmektedirler.Ne yazık ki Zamanla din sadece zahiri kurallar bütünü zannedilmiş ve Batıni yönü araştırma dışı kalarak din tamamen bedenselliğe çekilmiştir.

Dine bâtınen tabiiyet evrendeki (büyük kitaptaki) âyetleri bilim ve irfan ile okumayı zorunlu kılar.
* * *

19-) Ya eyyühelleziyne amenu la yahıllu leküm en terisün nisae kerhen, ve la ta`duluhünne litezhebu Bi ba`dı ma ateytümuhünne illâ en ye`tıne Bi fahışetin mübeyyinetin, ve aşiruhünne Bil ma`ruf fein kerihtümuhünne feasa en tekrahu şey’en ve yec`alellahu fiyhi hayren kesiyra;

Ey iman edenler!.. Kadınlara zorla mirasçı olmanız (miras yoluyla zorla almanız) size helal olmaz… Kendilerine vermiş olduklarınızın bir (Bi-) kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın… Açık (şahitlerle isbatlanmış) bir (Bi-) fuhuş yapmaları durumu müstesna… Onlarla (Bi-) ma’ruf ile muaşeret edin (sünnetullaha uygun beraber olun/iyi ve güzel geçinin)… Eğer kendilerinden hoşlanmadınız ise, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmasınız da Allah onda (o tiksindiğiniz şeyde) pek çok hayır kılmıştır/koymuştur. (Âl-i İmrân, 3/19: B Meal)
* * *

Allah sistemine “din”, dinin uyulması gereken kurallarına da “rükn” (esas) denilir. Dinin esasını fiilen kendi nefsine uygulayan kişi dini “inşâ” etmiş olur. Meselâ, salat (namaz) dinin bir esasıdır. Namazı bedeniyle icrâ eden (kılan) dini inşâ etmiş olur. Kul dini inşâ edince (var edince, açığa çıkarınca) Hak da şeriat hükmünü (kuralı, esâsı) indirmiş olur.

Kul bedeni ile namazı fiilen açığa çıkarınca dine teslim olmuş olur. Bu durumda fiil ile teslimiyet aynı dır. Fiil yok ise teslimiyet de yoktur. Teslimiyet/İslâmiyet; her birimin kendi isteyerek, özgür iradesiyle oluşturduğu fiil ile aynıdır. Dıştan zorlama ile icra edilen din, İslâmiyet ve teslimiyet değildir.

Demek ki din senin fiilinden “inen”dir, gökten inen değildir. Böyle olunca sen ancak senden açığa çıkan din ile kurtulmuş (said/mutlu/mes’ud) olursun. Saadet senin sıfatındır ve saadet yine senin fiilinden çıkandır.

İsteyerek yapılan her fiil fâilin (yapanın) vücûdunda (varlığında) Hak’a teslimiyeti oluşturur. Hak da bu teslimiyete o fiili yaratarak teslim olmuş olur. Bu durumda sen Hak’a itaat etmiş olursun Hak da sana itaat etmiş olur. Ve sen kendindeki kemâli (tamamlanmışlığı/külliyeti/olgunluğu) kendinden kendine indirmiş olursun. Bu durumu şu hadis-i şerif anlatmaktadır:

“Beni zikredenin arkadaşı, şükredenin dostu ve bana itaat edene mutî’im (itaat ederim).”
* * *

Senin saadetini nasıl ki senin fiillerin meydana getirdi ise esmâyı da Allah’ın fiilleri meydana getirdi. Ve Allah’ın fiilleri sensin ve O’nun fiilleri “sonradan yaratılandır” (muhdesâttır). Allah kendi fiili olan senin “ilah”ındır. Allah kendi fiilleri olan “sonradan yaratılmışlığın/âsârın(eserlerinin) ” ilahıdır. Ve sen de, senden çıkıyor gibi kabul edilen eserlerin nedeniyle “saîd” (saadetli, cennetlik) ismi ile isimlendirildin.
* * *

İnsanın bâtını (ruhu); zâhirine (bedenine) etki edendir. Ruhda bedeni etkileyecek sonsuz sayıda fiiller/sıfatlar (şuunât) vardır. Ruh bedeni etkileyerek kendinde mânâ halinde mevcut olan potansiyel fiilleri maddî boyutta beden ile açığa çıkarır. Açığa çıkan yani hareket ve görünüm olarak tecelli eden bu mânâlara hâdis fiiller (sonradan yaratılmışlar) denilir ve ef’al âlemi (dünya boyutu/madde boyutu) olarak isimlendirilir.

Meselâ; ruhunda “cömertlik” potansiyel fiili ve sıfatı olan birisi, elindeki ve ya ilmindeki zenginliği bol bol insanlara dağıtmadıkça “cömert” olamaz, ona cömert ismi de verilemez. Ne zaman ki dağıtım fiilini yaparsa ruhundaki “kadîm/ezelî cömertlik” sıfatı bedeninde “hâdis/başlangıçlı” fiil olarak “yaratılmış” olur. O ruha da “cömert” ismi verilir. Ali, Ayşe, cömerttir denilir.

Allah’ın zâtındaki “sonsuz mânâlar” Allah’ın fiili olan “kullar”ında açığa çıkar. Kulda açığa çıkan sınırlı ve hâdis (sonradan, yaratılmış) fiillere bakarak o fiillerin sınırsız ve kadîm (ezelî, yaratılmamış) hakikati anlaşılır. Ve Allah o isim ile isimlenir. Yâni; kulda yaratılan cömertlik fiili Allah’ın “cömert” ismi ile isimlenmesine neden olur.

Bu sır sebebiyle Hak’ı gerçekten idrak etmiş olanlar her fiilde fâili (yaratılmışta gerçek yaratıcıyı) görürler. Kendi fiillerini ve başkalarının fiillerini kendi abdiyetlik yönüne vermezler kendi Hak’kâniyet yönlerine bağlarlar.

Allah’ın “cömert” ismi dağıtmak fiilinin Rabb’idir (oluşturan özüdür). Dağıtmak fiili de ismi cömert olan Rabb’in merbubudur (kuludur). Bu sıralamaya kısaca Rububiyyet sırrı denilir. Allah’ın Rablerin Rabb’ı olarak isimlenmesi bu nedenledir.

Allah’ın “yaratıcı” olması da yine aynı sıralama ile isimlendirilir. Hak’da mevcut mânâlar Hak’ın fiili olan kulunda fiil olarak yaratılınca, Allah, yaratıcı (hâlık) sıfatı ile sıfatlanmış ve isimlenmiş olur.

Allah kulunu inşâ eder ve kul da Allah’ın sonsuz mânâlarını fiil olarak inşâ eder. Kul bu inşâsıyla kendi özündeki Hak’a inzâl olur (iner, döner, ulaşır).
* * *

96-) VAllahu halekaküm ve ma ta`melun;

“Halbuki sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır?”. (Saffât, 37/96: B Meal)

Dini yukarıda Allah’a mahsus olanı ve insana mahsus olanı olarak ikiye ayırmıştık. Bu ayırımın amacı Allah ve insan kavramları arasındaki bağları anlatmak içindi. Şimdi bu konu anlatıldı ve dinin her çeşidiyle birlikte sadece Allah’a ait olduğunu âyete dayanarak söylüyoruz.

Fakat bu âyetin hükmü birimin teslimiyet sıfatını oluşturan madde bedeni doğal ölüm ile dağılıp yok olduktan sonra anlaşılır. Birim Hak’ın zâtında (ilminde) mânâ (ayan-ı sâbite) olarak mevcutken varlık dilemiştir. Hak’dan yâni kendi hakikatinden “varlık hissini/zannını” alarak kendini belirli bir müddet madde beden zannetmiştir. Bu bedensellik döneminde her birim taktir olunan dine bedeniyle teslim olmuş ve kendi dinini Hak’ın fiiline vesile (aracı) olarak var etmiştir.

Doğal ölüm ile madde zannı sona erince birimin zâhiri, bedensel teslim olma özelliği kalkar. Bedensellikte teslim olarak açığa çıkardığı tüm fiiller ve mânâlar beden dağıldıktan sonra tekrar Allah’ın olmuş olur. Böylece tüm dinler, sistemler, öğretiler Allah’ın yaratmış olduğu tecelliyat hükmüne döner.

Fakat her birim madde beden zannında iken “benim fiilim Hakk’ın fiilidir” demek ve inanmak hakkına sahip değildir. Çünkü sen var iken Hak yoktur sen yok iken Hak vardır.

Resullerin açıkladığı İslâm Allah’ın sistemini açıklayan en üst bilgi türüdür. İslam’ın üstünlüğü diğer dinleri inkar etmeyip sadece “bâtıl” (hükümsüz) demesiyle ilgilidir.
* * *

27-) Sümme kaffeyna `alâ asarihim BiRusuliNA ve kaffeyna Bi`Iysebni Meryeme ve ateynahul`İnciyle ve ce`alna fiy kulubilleziynettebe`uhu re`feten ve rahmeten, ve rehbaniyyetenibtede`uha ma ketebnaha `aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema raavha hakka ri`ayetiha* feateynelleziyne amenu minhüm ecrehüm* ve kesiyrun minhüm fasikun;

Sonra Rasûllerimizi (B sırrınca, Rasûllerimiz olarak) onların eserleri (tevhid) üzere takviye ettik (ard arda gönderdik)… Meryem’in oğlu İsa’yı da (İsa ile de; B sırrınca İsa olarak da) takviye ettik (onların arkasından gönderdik) ve O’na İnciyl’i (kudsi ma’rifetler, batıni hükümler) verdik… O’na (İsa a.s.a) tabi olanların kalblerinde re’fet (şefkat, rikkat, sınırsız hoşgörü, kendi gibi sevmek) ve rahmet (merhamet, aktiv sevgi) oluşturduk… Ve Rehbaniyyet (i, yani dünyadan tam zühd ve riyazat ile sırf uhrevi-ruhani yaşamı da onların kalblerinde oluşturduk), ki onu (Rehbaniyyeti, manastırlara kapanmayı) onlar ibtida’ ettiler (ilk türettiler);onu onlara biz yazmamıştık (farz-mükellef kılmamıştık)… Ancak Allah’ın Rıdvanını (kudsi yaşamı, Semavat’ın melekutunu) taleb etmek müstesna (bunun için yaptılar… Ve bunun için maksat hasıl oluncaya kadar yapmak gerekir de… Fakat ömür boyu-daimi rehbaniyyet, Arz’da halife olsun diye yaratılan insanın varoluş hikmetine aykırıdır; hiçbir nübüvvet ve risalet insanlığa böyle bir teklif getirmez; Tevbe: 122?) !… (Ama) ona hakkıyla riayet etmediler (rehbaniyyetin gereğini gözetmediler, hakkını korumadılar bile)… Onlardan (ruhbanlardan tahkiken) iman edenlere (Hz.Rasûlullah’ı kabul edenlere) ecirlerini verdik… (Ama) onlardan (ruhbanlardan) çoğu fasıklardır (Hak’dan ve sistem’den gafil, bilinçleri asıl işlevini yitirmiş kimselerdir). (Hadîd, 57/27: B Meal)
* * *

Hz. İsâ’dan sonra Hz. İsâ’nın getirdiği “din” yâni “Hak” olan “bilgi” unutulmuş ve değişmiştir. Yine de bu değişim içinde olanlardan bazıları Hak’ı idrak amacıyla ruhbanlığı (toplumdan soyutlanmayı) icad etmişlerdir. Akılları ile ulaşabildikleri tevhid gerçeğinin ücretini mükâfatını almışlardır. Ama ruhbanların çoğu tevhid bilgisine kendi akılları ile ulaşamadıkları için “fâsık” (Hak’dan sapmış) hükmündedir ve mükafatı yoktur.

Hz. Muhammed a.s. ile birlikte ruhbanlığın da hükmü kalkmış ve Allah’ın indinde kabul olan kul kaynaklı din olma özelliği iptal olmuştur.
* * *

Resuller Kâmil (tam) insandır ve getirdikleri bilgi (vahiy) de kâmildir. Resul olmayan hakîmler (filozoflar, bilgeler) ise nâkıstır (eksiktir) ve açığa çıkardıkları bilgi (ilham) de eksiktir.

Sokrates ve Platon gibi filozofların öğretileri Risalet bilgisine çok uzak, risalet aklına yakındır.

Hristiyan keşişlerin inancı Risalet bilgisine kalb olarak yakındır fakat Risalet aklına çok uzaktır.

Bu iki öğreti ruhu Hak’a dönecek bir varlık olarak kabul etmişlerdir. Bu inançlarının mükâfatını alacaklardır.

Buda ve Konfuçyüs gibi bilgelerin öğretileri ruh göçü esasına dayanır. Risalet bilgisinin sadece bedensel arınma (inziva, perhiz) yönüne yakındır. Tek yaratıcı ve yaratıcısına dönecek ruh esasına sahip olmadığı için Hak’a bir şey vermezler. Bir şey almayan Hak da onlara bir şey vermez. Çünkü Risalet bilgisi “Hak’a ne verirsen onu alırsın” esasına dayanır.
* * *

Resulullah a.s’ın vahiy bilgisine ters düşmeyen ruhsal ve bedensel arınma öğretileri dini değiştirmeye yönelik olmadığı için faydalı fiiller olarak kabul edilebilir. Bu fiiller kişiyi İslâm’ı ve din kavramının gerçeğini anlamaya teşvik ediyorsa faydalıdır, aksi ise zararlıdır.
* * *

Kul Hak’ın emirlerine itaat ile teslim olursa Hak da kulunun tabiatına hoş gelecek karşılıkla muamele eder. Yani kulun bedensel ve ruhsal teslimiyetinin karşılığını cennet nimetleriyle verir. Daha doğrusu dine uygun fiiller sadece “cennet nimeti”ni kendisine çeker. Cehennem elemini çekmez.

Dinin emirlerine zâhiren ve bâtınen teslim olmayan kişi için ise iki seçenekli karşılık vardır. Onun hâli;

1. Çok mağfiret eden, günahları bağışlayıp affeden Gafûr isminin kendisinde açığa çıkması için affı ister. Ya da;
2. Kahhar ve Müntakîm isimlerinin mânâlarının zahir olmasını ister.

Teslimiyet ve ya âsi olmak birimin ezeli ilimdeki âyan-ı sâbitesinin (Hak’ın ilmindeki ezeli ilmî varlığının) gereğidir. Bu konu kader sırrına girer. Kader sırrı gayblerin gaybıdır (görünmezliğin, bilinmezliğin en ileri boyutudur). Geniş açıklaması Üzeyir bölümünde yapılacaktır.

Din kulun kendi varlık hakikatinin karşılığını almasıdır. Din kulun sevineceği veya sevinmeyeceği şeyle karşılık almasıdır. Hak’a teslim olanlar için şu ayet nazil olmuştur:

119-) KalAllahu haza yevmü yenfeus sadikıyne sıdkuhüm* lehüm cennatün tecriy min tahtihel enharu halidiyne fiyha ebeda radıyAllahu anhüm ve radu anHU, zâlikel fevzül azîym;

Allah buyurdu: “Bu, sadıklara sıdklarının fayda verdiği gündür… İçinde ebedi kalıcılar olarak, altlarından nehirler akan cennetler var onlar için”… Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı… İşte budur büyük kurtuluş. (Mâide, 5/119: B Meal)

Hak’a teslim olmayan kullar için de şu ayet nâzil olmuştur:

19-) Fekad kezzebuküm Bima tekulune fema testetıy`une sarfen ve la nasra* ve men yazlim minküm nüzıkhu azâben kebiyra;

(Allah’dan gayrına kulluk yapanlara da): “İşte (ma’budlarınız,) söylemeniz (onları ilah edinmeniz itibarı) ile (bile) sizi (B sırrınca) gerçekten yalanladılar… Artık ne (azabı) sarf’a (kendinizden savmaya) ve ne de nasr’a (yardıma) güç yetiremezsiniz… Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azab tattırırız. (Furkân, 25/19: B Meal)

Kula azab vermek kulun tabiatına hoş gelmez, büyük bir acı ve elem verir. Âsi kulun hali için iki seçenek söz konusu idi. Ya azab “ceza”sı ya da af edilme “ceza”sı. Cezâ “karşılık” anlamında olup “hak ettiği”ni almaktır.

Âsilik için azab karşılığı olduğu gibi “af” karşılığı da vardır. Âsi kulun fıtratının (öz isminin ve esmâ terkibinin) Hak’dan talebinde azab ile karşılık bulması “adalet” gereğidir. Af ile karşılık bulması ise “merhametin gazabı aşmış olması” gereğidir.

16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;

İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkaf, 46/16: B Meal)

Kulun sıdkı (verdiği sözde durması), esmâ terkibinde ne varsa ef’al âleminde (dünyada) onunla tecelli etmesidir.

Kimi kul teslimiyet ile “cennet nimetleri” esmâlarının tecelliyatını açığa çıkarmak için yaratılmıştır. Bu kulların sıddıkiyeti bu yöndedir. Kimi kullar ise “ Müntakîm/cehennem azabı ve acı verme” esmâlarının tecelliyatını “Gafûr/Af edici, bağışlayıcı, örtücü” esmâlarla birlikte açığa çıkarmak için yaratılmıştır.

Bir dörtlük (rubâi):

“Ey her neyi gizledim ise sana âşikâr olan Zât-i ecell ü a’lâ!
Bütün isyânı, senin Gaffâr ism-i şerîfınden ümmîd-vâr olarak işledim.
Farz edeyim ki, senin fermânına birçok muhâlefetlerde bulundum.
Nihâyet, sen her neyi diledin ise, ben onu yapmadım mı?”
* * *

Mutlak zât mertebesinde Hâdî (hidayet edici), Mudill (dalalet veren), Darr (Zarara uğratan) ile Nâfi (Yararlandıran) isimleri bir aradadırlar fakat farklı mânalarını da korurlar.

Allah’dan varlık isteyen isimler lâtif sûretlere bürünerek zât mertebesinden bir alt mertebeye “esmâ mertebesi”ne inerler.

Bu inişin amacı isimlerin tam ve en mükemmel tecelliyatını göstermesi içindir. Esmâ mertebesinde tam tecelliyat amacı gerçekleşmediği için lâtif sûretli isimler biraz daha kesifleşerek (yoğunlaşarak, katılaşarak) hayalî sûretlerle melekut âlemine inerler. Bu boyuta; misal, hayal, berzah, tafsil âlemi de denilir.

Bu boyutta da tam tecelli oluşmaz. En, boy ve derinlik vardır fakat “ağırlık” henüz oluşmamıştır. İsimlerin vücudları saydamdır/şeffaftır. Katı madde özelliği kazanmamıştır. Aynı aynadaki sûretler gibidir.

İsimler en mükemmel tecelliyatı, Hak’ın sınırsız özelliklerinin tamamını özünde bulundurarak madde âlemine (ef’al âlemine) inerek tamamlar. Bu âlem algıladığımız “madde boyutu”dur. Her tecelli sınırlı ve geçicidir fakat bu sınırlılığın özünde sınırsızlık, geçiciliğin özünde bekâ (sonsuzluk) gizlidir. Tüm üst boyutlar bu en alt boyutta mevcuttur. Bu boyutun isimleri; Şuhûd-ı mutlak, âlem-i şehâdet, âlem-i mülk, âlem-i nâsût, âlem-i halk, âlem-i hiss, âlem-i anâsır, âlem-i ecsâm, âlem-i mevâlîd ve benzerleridir.

Ebu’l Hasen Gûrî der ki: “O yüce Zâtı tenzih ederim ki nefsini (özünü) ve Zâtını (hakikatini) lâtif kılıp Hak olarak isimlendirdi. Ve kesif kılıp (katılaştırıp) Halk (yaratılmış) olarak isimlendirdi.”

Abdul Kerim Cilî İnsan-ı Kâmil isimli kitabında der ki: “Hak Teâlâ varlığın özüdür. (Semâvâtı ve arzı ve onların aralarında olan varlıkları ancak Hak ile yarattık… Hicr, 15/85) buyuruyor. Varlığın hakikatini kar örneği ile anlayabiliriz. En evvel göz ile görülmeyen su buharı vardır. Buhar yoğunlaşır ve bulut olur. Bulut şeffaftır, lâtiftir. Bulut yağmur olur. Yağmur da lâtif ve şeffaftır fakat buluta göre daha katı ve daha ağırdır (plazmadır). Yağmur katılaşarak kar olur. Kardan sayısız ve sonsuz vücutlar yapılır. Kar her şekli kabul eder.

Hakikat indinde (hakikat bilincinde) suyun dört hali (buhar, bulut, su, kar) aynıdır. Kardan yapılan heykellerin şekilleri farklı gibi görünse de hepsi de aynı özdür.

Fakat şeriat indinde (insanların bilincine göre olan şeriatta) insanların isimleri, itikatları, fiilleri birbirine zıt olup tecelliyatlarına göre hüküm giyerler. Ne zaman ki tüm bedensel görünümler sona erer hakikat açığa çıkar, tüm itikadlar Allah’da son bulur.”

Varlığın Rahmân’ın nefesi olarak ateşten katı ve soğuk maddeye kadar iniş örneği İsâ bölümünde tekrar anlatılacaktır.
* * *

Ayan-ı sâbite (varlığın/kulun Allah ilmindeki sanal varlığı, özü) Hak’ın aynasında görülür. Hak da ayan-ı sâbite aynasında görülür. Bu durumda Hak sanal varlıkların sanal varlıklar da Hak’ın aynası olmuş olur.

Hak’da tüm mânâlar bir bütün olarak mevcuttur. Fakat aynı zamanda her mânâyı diğerlerine karıştırmadan ilminde muhafaza eder. Abd’in ayan-ı sâbitesi özde isimsiz, sıfatsız, fiilsizdir.

Abd Hak aynasında kendisini ilk gördüğü yerde hangi isim var ise o yerdeki isimle isimlenir, o ismin sıfatlarıyla sıfatlanır ve o ismin fiilleriyle fiillenir. Bu yansıma ile abd, Hak’dan aldığı özellikleri yine aynı anda Hak’a vererek yaratılmalarını dilemiş olur.

Meselâ bir abdin özü Hak’ın “Deyyân”ismi (hesaba çeken hüküm veren) mânâsının olduğu yerde yansımışsa o abd dünya yaşamında “dindar” olarak tecelli eder. Bu kesinleşmiş hüküm ve kesinleşecek kader olur. Değişmesine imkân yoktur. Ancak o abd madde âleminin hangi ortamına inerse o ortamın dindarı olur.

Madde âleminde abdden (kuldan) açığa çıkan her oluş ve iş Hak’ın aynasından kendi aldığı mânâlardır. Abd’e bu mânâları Hak zorla vermemiştir, abd kendi almıştır.

Abd öz halde iken Hak’da gördüğü mânâlar onun kaderidir. Fakat o mânâlar abd’e ait kader değil Hak’ın kendine ait kaderidir. Ve abd o mânâ üzerinde yansıyınca Hak’ın ezeli ve ebedi kaderi abd’in de kaderi olur. Hak abd’in kaderini bu şekilde “önceden” bilir. Fakat “bilinen” sonradan olacak olan değil kendi ezeli ilmidir. Abd o ezeli ilmi madde âleminde yansıtacağı için bu sefer de ezeli kader gelecekte yaratılacakmış gibi bir havaya bürünür. Abd’in iradesiyle oluşturacağı “mâlumat/bilinen” hükmüne döner. Halbuki abd’den açığa çıkacak olan her iş ve oluş Hak’a aittir ve sonunda Hak’a döner.

84-) Kul küllün ya`melu alâ şakiletih feRabbüküm a`lemu Bi men huve ehda sebiyla;

De ki: “Herkes kendi şakilesi (varoluş proğramı) üzere amel eder… Ve Rabbiniz yol itibarıyla kimin daha doğru gidişatta olduğunu (B sırrınca) en iyi bilendir. (İsra, 17/84: B Meal)
* * *

Kişinin “zamansızlık” boyutundaki özelliklerini “zaman” boyutunda açığa çıkarması kolaylaştırılmıştır. Dindar öze dindarlık kolaydır. Dindar olmamak ölümden beter gelir.

Dindar olmayan öze de dindar olmamak kolay gelir, dindar olmayı düşünmek dahi ölümden beter bir şeydir.
* * *

Zât mertebesinde bilen-bilinen ayrı ve iki ayrı öze sahip değildir. Esmâ ve sıfat mertebesinde bilen-bilinen iki ayrı öz (Rab ve abd) olarak farka gelir.

Ef’al âleminde (madde boyutunda) en, boy, derinlik, ağırlık, zaman gibi boyutlarla kıdem (ezelilik) ve hâdislik (sonradanlık) olarak ikili sûrete bürünerek görünür.

Tekliğin ve ikiliğin örnekleri insanın yapısında da örnekler olarak mevcuttur.

Yeni doğmuş bir bebekte ağlamak ve gülmek fiilleri mânâ olarak mevcuttur, zâtında “bir”dir. Fakat birbirine karışmamış halde bir’dir. Bebek hiç ağlamasa da hiç gülmese de “ağlamak ve gülmek” fiilleri sıfat olarak zatında (özünde) bulunur. Ne zaman ki ağlar ve güler “ağlamak ve gülmek” mânâları sıfat ve fiil olarak ikiye ayrılır. Sıfatı zâtında eksilmeden ve artmadan bâkî kalırken ağzından çıkan her ağlama ve her gülme başlar ve biter. Her seferinde ayrı seslerde ve tonlarda tecelli eder. Zâtındaki mânâ ise ebediyen aynı kalır.

Hak’ın zâtına ait, sıfatlarını ve fiillerini de bu örnek misali çok daha farklı benzetimlerle düşünebiliriz.
* * *

Ef’al âleminde (dünyada) görülen birimlerde bir birine benzerlik vardır. Meselâ Ali ile Veli insan sûreti olarak aynıdır fakat beden ve yüz görünümü olarak farklıdır. Allah’ın zâtında ise sadece tek bir “insanlık” kavramı vardır. “İnsanlık” kavramında Ali, Veli, Ayşe, Fatma gibi birimler ve bedenler tek mânâ olarak birbirinden ayrılmadan aynı öz halindedir. Fakat beş duyu evreninde insanlık kavramında ahad/tek/bütün olan birim mânâları ayrı bedenler halinde algılanır.
* * *

Bir sonraki an (zaman dilimi) bir evvelki anın karşılığıdır, sonucudur. Bu karşılık ve sonucun dindeki adı “cezâ”dır. İnsanın Rabb-i Has’ı olan esmâda tüm iyi haller ve tüm kötü haller birlikte mevcuttur. Fakat bir an içinde bâzı özellikler oluşur. An biter açığa çıkan özellikler yok olur ve yeni özellikler açığa çıkar. Bu böylece sürer gider.

Her an bir önceki anın sonucudur. Bu sonuca hakikat dilinde “karşılık anlamına gelen “cezâ” denilir. Bu cezâ yâni “karşılık” nefsin hoşuna giden tadlar olduğu gibi hoşa gitmeyen elemler de olabilir. Meselâ tokluğun cezası açlıktır. Açlığın cezası tokluktur.

Cezâ kavramı duruma göre hem haz hem de elem anlamında kullanılabiliyor.

İnsan kendi hakikatindeki tüm acıların ve mutlulukların toplamıdır. Tüm acılar aynı anda yaşanmadığı gibi tüm mutluluklar da aynı anda yaşanmaz.

İnsanın an içindeki davranışlarının karşılığını (cezâsını) bir an sonra hemen alması kader sırrının bir özelliğidir. Bu sırrı anlayan âlimler anlatmamayı, halktan gizlemeyi tercih ettikleri halde, Fusus’l-Hikem’de açıkça bölümler içinde yeri geldikçe anlatılmıştır.
* * *

İnsanın Rabb-i Has’ında gizli olan mânâlar değişmeye uğramaksızın açığa çıkıyorsa, hiçbir şey değişmeyecekse, Resul gönderilmesinin anlamı nedir? Bunu bir örnekle açıklayalım.

Resullerin daveti ile doktorların hizmeti arasında benzerlik vardır.

Herkes hastalığından kurtulmak için doktora başvurur. Doktor da hastalığı yok etmek için bedeni kuvvetlendirmeye yarayacak ilaçları verir, tedâvi uygular. İyi olacak hastanın bedeni (mizâcı/tabiatı) kuvvetlendikçe hastalığı yok olur. Fakat iyi olmayacak hastalığa sahip hastanın bedenine uygulanan tedavi o hastalığı iyileştirmez. Sadece hastalığın tespitine yarar. Belki de verilen ilaçlar hastalığın artmasına neden olur.

Resuller ve gerçek velîlerin daveti insanların hakikatinde mevcut olan potansiyeli açığa çıkarmak ve birbirinden ayırmak içindir. Meselâ; Risâlet ile birlikte iki Ömer (Ebu Cehil ve Hz. Ömer) özlerindeki potansiyeli açığa çıkararak davetin gayesine hizmet etmişlerdir. Birisi özü gereği Resulullah’a itaat ile karşılık vermiş diğeri de özü gereği Resulullah’a isyan ile karşılık vermiştir.

Doktorlar hastanın iyi olup olmamasını dikkate almadan tıp ahlâkı gereği, hasta istemese de tedâvi uygulamakla kendini görevli kabul eder. İyi olmayacak hastayı bir an önce öldürmek için uğraşmaz. Yaşatmak için uğraşır. Fakat hasta doktorun tedâvisine şiddetle karşılık verirse doktor da nefsi müdafa ile meşrû müdafaya yönelir. Resuller de insanların kalbindeki değişimsizlik esasını dikkate almadan Risâlet ilmi ile şâkîyi davete devam eder. Ancak davetine savaş ile karşılık alırsa tercihi olmamasına rağmen bu sefer nefsi müdafaa için savaşır.

Resuller’in savaşı davet amaçlı değildir. Savunma ve engelleri kaldırma amaçlıdır. Savunma ve engelleri kaldırmak için savaşmak kararı Allah’dan direk vahiy alan Resuller ve Nebîlere mahsustur. Onların dışında hiç kimse Allah adına savaş kararı almak ilâhi yetkisine sahip değildir. Bu yetkiye sahip olduğunu söyleyen vahiy gerçeğini yalanlar. Savaşlar ancak vatan savunmasına bağlı olarak millet adına alınabilir, din ve Allah adına yapılamaz. Geçmişte yapılan bu tür din savaşları halkı galeyana getirmek için dinî bir görevmiş gibi gösterilmiştir. Hz. Muhammed a.s.’ın vefatıyla birlikte Allah adına ve Allah emriyle dönemi “ebediyen” kapanmıştır. Adalet ve insanlık için meşru savunma ise her zaman geçerlidir.
* * *

(((… İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem’inde Allah’ı sürekli övüp insanın ötesine iten klişe deyimleri kullanmaz. İnsanın gerçeğini cesaretle açıklar. Meselâ bizler hep Hak’a hizmet etmekle tam insan olacağımızı zannederiz. Hak’ın da insana hizmet eden bir hakikat olduğunu düşünmeyiz ve söylemeyiz. Kaderimizi Hak’ın önceden bildiğini düşünürken Hak’ı kâhine benzettiğimizi hesap edemeyiz. Halbuki İbn Arabî insanın Hak’a kendi kaderini sunduğunu ve fiil haline dönüştürmesini istediğini söylemektedir. Hak’ın da insanın bu isteğine itaat ettiğini ve aldığı bilgiyi olduğu gibi fiil âleminde yarattığını anlatmaktadır.

Hidâyeti ve dalaleti verenin Hak olduğunu izah ettikten sonra… Hak’ın verdiği hidayet ve dalaletin insanın kendisinin Hak’a verdiği bilgiye bağlı olduğunu açıklamaktadır.

Konuyu önce cebriye mantığıyla ( Allah yazar kul oynar olarak) anlatır. Sonra kaderiye mantığıyla (Kul yazar Allah yaratır olarak) anlatır.

Neye nasıl inanacağımızda bocalamaya başladığımızda son anlatımı devreye girer. Yazan ve oynayan ikileminden, cebriye ve kaderiye paradoksundan çıkarak sonucu Zât boyutunda teklik hükmüne bağlar. Ef’al âlemini (madde boyutunu), sıfatlar ve isimler âlemlerini de zâta çekerek her şeyin tek iradede başlayıp tek iradede bittiğini ispatlar. Ve bu bilgi anlaşıldığı anda kulun “Hak’ı suçlaması yargılaması son bulur. Hatta övgülemesi dahi usûlen devâm eder. Başına gelen kötü şeyler için isyân edecek, suçlayacak, bana neden bunu yapıyorsun diyecek bir muhatab bulamaz. Başına gelen iyi şeyler için öveceği, minnet duyacağı bir tanrısının olmadığını bilir. İlmi bu çok tehlikeli zirveye kadar yükseltir ve insanın idrakine sunar. Bu zirveden insan “ Madem ki ben tanrının bir parçasıyım ya da O’nun aynısıyım benim yaptığım O’nun yaptığıdır” uçurumuna atlayabilir ve Nefs-i Emmâre’nin Firavunluk batağına saplanır. Her şeyi kendisine câiz ve helâl kabul eder. Kendisine yapılan ve nefsinin hoşuna gitmeyen fiillere hücum eder. Yada zirvedeki o ilimle tekliğin gizemli huzurunu yaşar, tek irade olmanın sorumluluğu ile kendisine ve başkasına (!) hep hayırlı fiilleri tavsiye eder ve işler. Gerçek kulluğun iradeyi hayırda hep hayırda kullanmak olduğunu fark eder.

İbn Arabî’nin her konuda sunduğu seçenekler açıklığın ve netliğin en uç noktasıdır. Fakat uçurumun ve huzurun da en uç noktasıdır. Bu nedenle İbn Arabî eserlerini şerh eden şeriat ve tarikat ilmine sâhib gerçek âlimler dahi çok çekingen davranmışlardır. Yine de gerçekleri saklamayıp, mecaz örtüleri altında ifade etmişlerdir. …)))
* * *

Hak’ın bâtındaki daveti kulların ayan-ı sâbitelerinin Hak’a verdiği iman ya da imansızlık özü üzere gerçekleşmiştir. Hak’ın zâhirdeki daveti Resullerinin diliyle olup bâtınlarındaki hükümler hiç dikkate alınmaz. Bu dâvetle saidin (cennet ehlinin) ve şâkînin (iman etmeyecek olanın) Hak’a özde verdiği bilgi açılır.

Dâvetle görevlendirilen Resul Hak’ın zahirde de dâvet et emrini alınca şâkî için bu davetin bir çelişki olduğunu görür. Hak’ın kendi değişmez emrine karşı niçin davetiye çıkardığına hayret eder fakat görevini de yapar.

Daha sonra anlaşılır ki davet saidin ve şâkînin birbirinden ayrılması içindir. Bu davet olmasaydı şimdi biz dâhi zahirimize bakarak said yada şâkî olduğumuzu anlayamayacaktık. Daha doğrusu iman ve imansızlık gibi bir kavram günlük yaşamımızda olmayacaktı.

Her bireyin zahirindeki iman alametleri kesin değildir. Bâtındaki hüküm ise tamamen ilme ve keşfe kapalıdır. İmanlı olup olmama bedensel ölüm anında açığa çıkar fakat diğer insanlar ölen kişinin hangi hüküm üzerine gittiğini yine de bilemezler. Bu konu o kadar kapalıdır ki sadece ve sadece Resul ve Nebîlerin iman ile öleceklerine ve öldüklerine hükmolunur. Diğer hiçbir şahıs için ne yaşarken ne de öldükten sonra haklarında hüküm ve yargılama yapılamaz. Ancak zahiri hallerine göre dini törenler geleneksel biçimlerde icra edilir. Mezarlardakiler için de dünyada iken çevreye verdikleri imaja göre değerlendirme yapılır.
* * *

Risaletin ve Velâyetin davetindeki sırlardan birisi de çamurla kaplı elması ve çamurla kaplı kömürü birbirinden ayırmaktır. Nitekim tüm Resuller kendi zamanlarındaki kişilerden dışlarını temizlemişlerle ve özlerinden de emin olduklarıyla tanışıklık sağlamışlardır. Sonsuz yaşamda dünyada tanıştıklarıyla sonsuz dost ortamı çekirdeği oluşturmuşlardır.
* * *

(((… Bir Resul’ün direk davetine muhatab olmayan bizler bir nevi yine fetret ehliyiz. Tüm Resullerin ve Son Nebî’nin Kur’an’daki sâbit bilgilerine sahibiz. Bu bilgileri “özlerindeki risâlet” ilmine göre açanların bilgileriyle değerlendirip kendi özümüzdeki “risalet boyutuna” yükselmemiz yapılabilecek tek seçenektir. Sufizm bu yükselişi fenâ firresul kavramıyla tanımlamıştır. Fakat “özdeki risalet boyutunun bilincine ve yaşamına yükselme”yi ifade eden bu kavram zamanla Hz. Muhammed a.s.’ın nurani bedeniyle “rüyalarda, tenhalarda” buluşmak zannına dönüşmüştür. Hayalindeki bir sûretin Resulullah a.s. olduğunu zanneden, hayal mekanizması denetim özürlüler kendilerine yeteri kadar “hayranlık ücreti” ödeyenlere “Resulullah a.s. ile randevu (??) “ ayarlama işlerine bakmaktadırlar.

Resullerin davetine bizim tek ulaşma yolumuz; başımızdaki akıl ile gönlümüzdeki imanı cem edip kendi özümüze çapımız ölçüsünde “bilgi” ile inmek ve “özdeki risalet nurunu” idrak etmektir. …)))
* * *

Resullerin davet görevinde bizim aklımızla analiz edemeyeceğimiz nice derinlikler vardır. Bazı ayetler de bu derinliklere ve inceliklere dikkat çekmektedir. Resulullah a.s. “Hûd suresi ve benzeri ayetler beni ihtiyarlattı” buyurmaktadır.

12-) Felealleke tarikün ba`da ma yuha ileyke ve daikun Bihi sadruke en yekulu levla ünzile aleyhi kenzün ev cae meahu melek* innema ente neziyr* vAllahu alâ külli şey’in Vekiyl;

(Rasûlüm!) Belki de sen, “O’na bir hazine inzal edilseydi, yahut beraberinde bir melek gelseydi ya” demelerinden (vahiy mucizesini ihmal edip kevni mucize istemelerinden ötürü), sana vahyolunanın ba’zısını terkedecek ve sadrın (B sırrınca) onunla daralacak (mı?)… Sen ancak bir uyarıcısın… Allah herşeye Vekiyl’dir.(Hûd,11/112: B Meal)

5-) Elyevme uhılle lekümüt tayyibat* ve taamülleziyne utül Kitabe hıllun leküm* ve taamüküm hıllun lehüm* vel muhsanatü minel mu`minati vel muhsenatü minelleziyne utül Kitabe min kabliküm iza ateytümuhünne ücurehünne muhsıniyne ğayre müsafihıyne ve la müttehıziy ahdan* ve men yekfür Bil iymani fekad habita ameluhu, ve huve fiyl ahireti minel hasiriyn;

Bu gün size TAYYİBAT helal kılınmıştır… Kendilerine Kitab verilmiş (insan istidadı üzere/ yahudi ve nasara) olanların yemekleri size helaldır… Sizin yemekleriniz de onlara helaldır… Mü’min kadınların iffetli olanları ile sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden iffetli olan kadınlar da, ecrlerini (mihirlerini) vermeniz, zinadan uzak durmaları ve (şunu bunu gizli) dost tutmamaları şartıyla size helaldır… Kim el-İMAN’ı (şu malum tek İslam İmanı’nı) tanımayıp (B gerçeğince) gerçeği örterse/nankörlük ederse, elbette onun ameli boşa gider (İslam’a iman etmemek şirktir). (Mâide, 5/67: B Meal)

6-) Felealleke bahıun nefseke alâ asarihim in lem yu`minu Bi hazel hadiysi esefa;

Şimdi sen, bu hadis’e (söze, Kur’an’a B sırrıyla) iman etmezlerse belki de arkalarından kendini harab edercesine (Allah sevgisi dolayısıyla Allah halkını sevme ve şefkat) üzüleceksin (öyle mi?). (Kehf, 18/6: B Meal)

99-) Ma aler Rasûli illel belağ* vAllahu ya’lemü ma tübdune ve ma tektümun;

Rasûl’e düşen ancak tebliğ etmektir… Allah, açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da bilir. (Mâide, 5/99: B Meal)
* * *

Zât mertebesindeki iman ve imansızlık ayrımının olmaması ile ef’al âlemindeki (dünyadaki) imana davet arasında bir bağlantı yoktur. Resuller sadece davetle görevlidir, kişilerin davete icâbeti Hak’ın ilmindeki bilinemeyen gerçeklerdir. Resullere bazen mucize olarak bazı kişilerin iman durumu açılabilmiştir. Veya Hz. İdris a.s.’dan gelen astroloji ve beden dilini okuma ilmi ile Resuller belli bir sınıra kadar iman belirtilerini okuma ve keşfetme yeteneğine de sahiptirler.

Eğer kişinin iman durumunu açıkça görselerdi, iman etmeyecek olanları davette bezginliğe uğrayabilirlerdi. Bir Resulün bezginliğe uğramayacağını iddia etmek o Resulün insani ve beşeri sıfatlarını eksiltmeye girer. Melekleştirilir. Melekleşen bir Resul ise insanlıktan uzaklaşacağı için daveti akla yatkınlıktan çıkar. Bu hataya Hıristiyan ve Yahudi ilahiyatçıları düşmüşlerdir. Onlar Resulleri yükseltmek amacıyla meleklik makamına oturturken İnsan-ı Kâmil olan Mûsâ ve İsâ a.s.ların zaten meleklerden yüksek olan seviyelerini gözden kaçırmışlardır. Bu hatayı sonradan düzeltmek isteyen Hıristiyanlar bu sefer İsâ’yı tanrılık makamına öteleyerek aralarına ulaşılmaz bir boyut koymuşlardır.

Melekileştirilen ve ya tanrılaştırılan Resulün davetinde insan doğasına ters uygulamalar çıkacağı malumdur. İnsanların altından kalkamayacağı teklifler gelmeye başlar. Kur’an bu gerçeği şöyle vurgular:

286-) La yükellifullahu nefsen illâ vüs`aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* Rabbena la tüahızna in nesiyna ev ahta`na* Rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alelleziyne min kablina* Rabbena ve la tühammilna ma la takate lena Bih* va`fü anna, vağfir lena, verhamna, ente

mevlana fensurna alel kavmil kafiriyn;

Allah, hiçbir nefse/kimseye teklif etmez (mükellef tutmaz), kapasitesi dışındakini… Kişinin kulluk vazifesi olarak (Allah için) yaptığının kazancı lehine, nefsi için çabalayıp kazandığı aleyhinedir…Rabbimiz, eğer unutursak veya (kasdi olmaksızın) hataya düşersek, bununla bizi mes’ul tutma (affet?)… Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme (mağfiret et?)… Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (B sırrınca) bize yükleme (rahmet/merhamet et?)… Affeyle bizleri (sil günahlarımızı)… Mağfiret et bizleri (varlık günahımızı ört)… (Özel rahmetinle) rahmet buyur bizlere… SEN MEVLAmızsın; o halde kafirlere (hakikatı reddedenlere, gerçeği örtenlere) karşı bize zafer ihsan et… (Bakara, 2/286: B Meal)

Resul ümmetine ağır teklifte bulunursa ümmetinin helâkına sebep olur. Âlemlere rahmet olandan ise ağır teklif çıkmaz. Ağır teklif getirmemek için ümmetin anladığı dilden ve kaldırabileceği kapasiteden davetine ise ilgi görmeyince bu sefer de üzülmeye başlar. Kendisinin görevini lâyıkıyla yapamadığını kabul eder. Ve Allah’dan “üzülme” uyarısını alır.

Resulullah a.s. amcası Ebû Tâlib’in zâhirine iman teklifinde çok ısrarlı davranmıştır. Çünkü onun özündeki taktir kapalı kalmış ve keşfedilememiştir. Bu ısrar üzerine şu âyet nâzil olmuştur:

56-) İnneke la tehdiy men ahbebte ve lakinnAllahe yehdiy men yeşa`* ve HUve a`lemu Bil mühtediyn;

Muhakkak ki sen sevdiğini hidayet edemezsin… Fakat Allah dilediğini hidayet eder… O, hidayet kabul edenleri (B sırrınca) daha iyi bilir. (Kasas, 28/56: B Meal)

Ebû Tâlib’in zahiren iman etmeme sebebi kendisi öldükten sonra yeğenini üzerindeki “koruma” otoritesinin devam etmesi amacını taşımaktadır. Çünkü Ebû Tâlib eşine hiç rastlanmayan bir şekilde yeğenini kendi evlatlarından daha çok sevmiştir. O dönemin Arap örfünde ölümden korktuğu için din değiştirdi imajını vermemek çok önemliydi. Eğer Ebû Tâlib ölüm döşeğinde zahiren imanını dile getirseydi korkaklıkla suçlanıp alay edilecek ve otoritesi son bulacaktı. Onun Arap örfüne göre mertçe, cehennemi göze alarak ölmesi üzerine Ebû Tâlib’i Ebû Cehil ve diğer azgın müşriklere karşı koruyan mülâyim müşrikler Resulullah’ı uzaktan desteklemeye devam etmişlerdir ve çoğu da ileride iman etmişlerdir. Bu incelik Ebû Tâlib’in gözünden kaçmamıştır. Resulullah a.s.’ın ısrarındaki neden ise; “Bu dünyada birlikte olduğu gibi amcasıyla öbür dünyada da birlikte olmak şiddetli arzusudur”. O amcasına karşı davetteki ısrarını cennet ve cehennem sırrına değil, birliktelik sırrına dayandırarak yapmıştır.
* * *

9-) Kul ma küntü bid`an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu Biy ve la Biküm* in ettebiu illâ ma yuha

ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;

De ki: “Rasûller’den bir bid’a değilim (Rasûllük yoktu da onu ilk idda eden, Sünnetullah’da bulunmayan’ı bid’at eden değilim)… Bana ve size (B sırrınca, benim ve sizin varlığınız olarak) ne yapılacağını (dirayeten, şahsen) bilmem (vahyen-ilmen bilirim)… Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr (uyarıcı, Rasûl) dan başka da değilim. (Ahkaf, 46/9)

Geleceği ve kişilerin özlerindeki hükümleri Resuller ve Büyük Velâyet ehli zâtlar her zaman bilmezler. Ancak Allah’ın bildirmesi ile bilirler ki o durum da çok nâdir olur. Özlerin ve geleceğin keşfi mucize ehli olan Resullerle ve keramet ehli olan Büyük Velâyet sahibleriyle sınırlıdır. Bu mertebelerden aşağıda olanlar küçük Velâyet sâhibleri de dâhil olmak üzere özlerdeki ve gelecekteki hakikat tamamen perdelidir. Ancak âlimler, ârifler bâsîretleri ile bu güne bakarak yârın hakkında tutarlı ön görülerde bulunabilirler.

Resullerin mucizelerinin sınırlarını Sâdi şu manzumesinde anlatır:

“Biri o oğlunu gâib edenden, ya’nî Ya’kûb (a.s)dan sor­du ki: Mısır’dan Yûsuf (a.s)’un gömleğinin kokusunu duyardın. Niçin Ken’ân’daki kuyunun için­de onu görmez idin? Cevâben buyurdu ki: Bizim halimiz şimşeğe benzer. Bir dem zâhir oluruz ve diğer dem bâtın oluruz. Ba’zan semâda otururuz; ba’zan da bastığımız yeri görmeyiz. Eğer dervîş bir hâl üzere kala idi, iki âlem elden giderdi, dünyâ ve ukbâ ahkâmına uymak mümkün olmaz idi.”
* * *

Bir gün Resulullah a.s.’ın devesi Kusvâ kaybolmuştu. Onun aranmasını istedi. Münafıklar devesinin nerede olduğunu bilmeyen birisinden Resul mu olur diye dedi koduya başladılar. Bunun üzerine Cenâbı Hakk kuluna devesinin yerini haber verdi ve Resulullah a.s.’ın tarif ettiği yerden alıp getirdiler.

Özlerin ve geleceğin kapalı ve perdeli olup bazen mucizelerle bilinmesinin nedeni Resullerin gözlerinin perdeli olması değildir. Bilinecek özler ve gelecek olaylar kesret âlemine aittir. Kesret âlemi ise Hak’ın sonsuz sınırsız mânâlarının tecelliyatıdır. Bu tecelliyatı beşer olan bir Resulün gözünün kapsaması imkansızdır. Resuller ancak bu kesret içinde çok özel şeyleri ve olayları mucize eseri ile bilirler. Kesretin sonsuzluğu ancak sonsuz olan Allah tarafından ihata edilebilir.

255-) Allahu la ilahe illâ HUvel Hayy’ül Kayyum* la te`huzuHU sinetün vela nevm* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* men zelleziy yeşfeu ındeHU illâ Bi iznih* ya`lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm* ve la yuhıytune Bi şey’in min ılmiHİ illâ Bi ma şa`* vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard* ve la yeuduhu hıfzuhüma* ve HUvel Alıyy’ül Azıym;

ALLAH ki, tanrı yoktur ancak O vardır (O’ndan gayrı vücud yoktur);Hayy (gerçek diri) ve Kayyum’dur (kendi kendine kaim; zira kıyambinefsihi)… Ne uyuklama (gaflet) ne de uyku Onu yakalayabilir (kayyumiyet sıfatı?)... Semalar’da ve Arz’da ne varsa Onundur Onun katında kim şefaat edebilir ki Bi-izniHİ (O’nun izni olarak) olmaksızın..? Bilir önlerinde ve arkalarında olanların hepsini… (B sırrıyla) dilemesi (izni) olmadan Onun ilminden bir (Bi-) şeyi kapsamak mümkün değildir Kürsüsü (bilinç), Semalar’ı ve Arz’ı içine almıştır Onların muhafazası O’na ağır/zor gelmez O, Aliy (sınırsız yüce)’dir, Azıym’dir (azameti sonsuz). (Bakara, 2/255:B Meal)

12-) Allahulleziy haleka seb`a Semavatin ve minel`Ardı mislehunn* yetenezzelül`emru beynehünne lita`lemu ennAllahe alâ külli şey’in Kadiyrun, ve ennAllahe kad ehata Bikülli şey`in `ılma;

Allah (O’dur) ki, yedi Semavat’ı ve Arz’dan da onların mislini (yedi Arz) yarattı (hem zahir hem de batın itibarıyla düşünülmelidir)… Emr (iş, ilahi işler) onların arasında (Semavatından inen emirler, beynin hassaları ve azaları üzerinde gereklerini izhar etmek üzere) iner de iner (sürekli iner) ki, Allah’ın herşeye Kadiyr olduğunu ve Allah’ın herşeyi (B sırrınca) ilmen ihata ettiğini bilesiniz. (Talâk, 65/12)
* * *

Kişilerin özlerinin Resullere dahi kapalı olduğu anlatıldı. Ancak Resuller çok keskin ferâset ve basîretleriyle kişilerin konuşmalarına bakıp hüküm verebilmektedirler.
* * *

(((… Bu konu ile ilgili bir hikâye Mevlâna’nın Mesnevî’sinden Fusûsu’l Hikem şârihi (yorumcusu) Avni Konuk tarafından buraya ilâve edilmiştir. …)))

“Hz. İsâ arkasına bakmadan son sürat hız ile dağa doğru koşmaktadır. Onu görenler sanki arkasından bir aslan kovaladığını zannettiler. Fakat arkasından onu kovalayan hiçbir tehlike yoktu. Meraklılar da İsâ’nın arkasından koştular. O’na ne olursun dur da neden kaçtığını bize anlat dediler. İsâ hızını düşürmeden hem koştu hem de ‘Bir ahmaktan kaçıyorum’ dedi.”

(((…Tasavvuftaki ahmak modeli dünyanın işlerinden beğenmediği ile ahiretin işlerini yargılamasıdır. Şöyle ki.

Bir kâmil bir kişiyi Allah’ı anlamaya dâvet eder. O kişi de şunu söyler; “Allah adaletli olsaydı köydeki bin tavuk içinde gözüyle sadece benim bir tavuğu görüp öldürmezdi.” Kâmil için tavuk derdine düşmüş o zavallının ahmakça fikrinden kaçmaktan başka çâre kalmaz. Kâmil için o kişi ahmak değildir fakat o kişiden çıkan fikirler ahmakçadır. Kâmiller insanın hiçbir türünden kaçmaz sadece islah olunamaz olan fikirlerinden kaçarlar. Hz. İsâ’nın da ardında ahmak bir adam görünmüyordu. Belli ki o ahmakça fikirlerden kaçıyordu. …)))

Mesnevî’den bir başka hikâye:

“Birisi Hz. İsâ’ya dedi ki:

Ey Mesîh! Sen ölüleri diriltirsin, körleri gördürürsün, sağırları işitirsin, çamurdan kuş yapar ve içine üfleyip uçurursun. Bunların hepsini hangi sır ile yaparsın ve o sır nerede işe yaramaz?

Mesîh İsâ cevap verdi:

Evet hepsini Allah’ın izni ile yaparım. Bu sır İsm-i Azam’dır. Ben o ismi bir leşe bir kez okudum dirildi fakat bir ahmak kalbe yüz bin kez okudum ve üfürdüm hiçbir etkisi olmadı!”
* * *

Bu bölümle ilgili Ahmed Avni Konuk’dan ârifâne sualler ve ârifâne cevapları:

Ezelde şâkî (ahmak) yazılı birisine Resuller ve velîler tesir edemiyor, onu değiştiremiyor. Ahmak ârifi değiştirebilir mi? Bu kaçmak niye?

Ahmak da ârifi değiştiremez. Fakat ahmağın sohbetine iştirak eden ârifin ağzından çıkacak olan boş sözler bir mânâya bürünür. O mânâlar da bir sûrete bürünür ve ârifin kalbinin yükseleceği ulvî makamın önüne geçer, onun yolunu tıkar.

Mevlâna buyuruyor:

“Bu senin yılan ve akrep gibi olan sözlerin, yılan ve akrep olup senin kuyruğunu tutar.”

Ya’kûb bölümünde her an hesab görülerek ahirete doğru bir gidişten bahsedildi. Bu işin şakası yoktur. Ağızdan çıkan her boş mânâ o anda ârif de olsa Resul de olsa sahibine o anda cezâ olur ve zarar verir. Gerçi Resullerden kesinlikle boş söz çıkmaz. Velîler de Allah’ın koruması altındadır;

62-) Ela inne evliyaAllahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun;

Açın gözünüzü!.. Allah Veliy’lerine korku yoktur (hiç bir şeyleri kalmamış) ve onlar mahzun da olmazlar (kemalatları halisdir). (Yu­nus, 10/62: B Meal)

Mevlâna Hz. İsâ’nın hikâyesini anlatıyor ki ahmakça mânâlardan Resuller ve velîler dahi korkuyor, bizim için daha da zararlı olsa gerektir.

Velîlerin korku nedeni ise şudur: Birisi Resulullah’a vahiy kâtibi olur. Fakat bir müddet onra özündeki şâkî hükmü açığa çıkarak geçici olarak büründüğü cemal libaslarını soyar atar. Resulullah’ı gören bir kişi dahi nefsindeki hükme boyun eğiyorsa?
* * *

RUH HAKKINDA İLMÎ AÇIKLAMALAR
RUH NEDİR?

Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok câhil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu…

-Kur`ân`da Allah Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu halde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..

Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım…

Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz Muhammed`e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;

-“Şâyet gerçekten Allah Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zîra daha evvel de hiç bir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır.

Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır…”

İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullah`a gelip birinci sorularını sorarlar:

-RUH nedir?..

Hazreti Rasûlullah, ilâhi inâyet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:

-Yarın gelin, inşâallah cevap veririm, der…

Ertesi gün geldiklerinde de onlara, 17`nci sûre olan İsrâ sûresinin 85`inci âyetini okur; der ki:

-“Yes`eluneke anir RUH… Kul er RUH`u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illa kaliyla…”

Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:

“(Yahudiler) SORUYORLAR, RUH NEDİR?.. DE Kİ (o yahudilere) RUH RABBİN EMRİNDENDİR!.. VE BUNUN İLMİNDEN SİZE KÂLİL BİR ÖLÇÜ VERİLMİŞTİR…”(17-85)

Şâyet biraz iz’an sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler arifler, veliler, nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..

Yâni, Yahudilere denmektedir ki:

“Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..

Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz… Çünkü maddeötesini değerlendirmekten âcizsiniz…

Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölümötesi ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hazreti İSA`yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz… Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”

Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslam âlimi ve velisi İMAM GAZALİ dahi “İhya-u Ulumiddin” isimli kitabının 1`inci cilt “Rub`ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:

-“Yoksa sanma ki, Hz.Rasûlullah Efendimiz (salla`llahu aleyhi ve sellem) RUH`un hakikatını bilmiyordu!..

Zîra, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?..

RUHUN hakikatını Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı veliler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!..”

Evet söz İMAM GAZALİ`den açılmışken O`nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim…

Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler…

“MİŞKAT`ÜL ENVAR” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; “RUH`un hakikatı, ALLAH`ın tekliği ve varlıkta ALLAH dışında birşey olmadığı” yolundaki İMAM GAZALİ`nin görüşlerini ihtiva etmektedir… Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.

İmam Gazali`nin “Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından “ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin “Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:

-“O`na RUH üfledim” buyurulması kinâyedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O`nun aynı değil midir?..

Lâkin Hak`kı hulülden tenzih et!..

Zira, O`nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O`nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki !. Zâtın herşeyi meydana getiren orijindir!.”

Gavsı Â`zâm Abdulkâdir Geylâni`nin gerek “Kaside-i ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de “Risâle-i GAVSİYYE”sindeki açıklamalarında, (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, “RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.

Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce GAZALİ`nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da “RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklıyalım…

Gazali rahmetullahu aleyh şöyle diyor…

-Kavli ilâhideki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular…

Cevap verdim ki, tesviye, RUH`u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Adem hakkında evlâd ve ahfadı tasfiye ve tâdil şartıyla meniden ibarettir.

Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir…

İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH`ta hiç bir değişme meydana gelmeyerek, O`ndan nutfede RUH ihdâs olunur…”

Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:

Nutfede esas ve îtidal vukûu bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış olmasıdır.

Gazali, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:

-“RUH cisim dahi değildir… Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü… Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.

Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”

“Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI nutfede zuhûruyla hadis olmuştur…”

Gazali`nin bu ve daha başka bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:

“A- Ruh aslında gayrı mahlûk, bâki, kendiliğinden kâim ve TEK`tir!..

B- Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir… Yâni, O`nda çokluk, ayrılık yoktur!..

Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH`tur!.

C- Cesetlere taalluku hâlinde bir takım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâki kalır.

Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruh ta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur…”

“RUH” hakkındaki İmam-ı Gazali`nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi`nin yazmış olduğu “ALLAH`ı inkâr etmek mümkün mü” isimli kitabında bulabilirsiniz!..

“RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullah da Abdülkerim Ceyli hazretleridir.

“İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, “Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla “Ruh-u Â`zâm” olan bu tek orijin ve asıl “RUH”tan sözeden Abdülkerim Ceyli, ayrıca “Ruhülkuds” bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler “RUH” hakkında büyük çoğunluğu mecâzî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler…

Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya…

“RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK`tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır…

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana gelmiştir.

Her şeyin “RUH”tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz:

“Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir… Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur.. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ`dir..

Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!..

ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH”tur!…

Ve bu “RUH”, ALLAH`ın “KUDRET” sıfatının zuhûru oluşunun yanısıra; “Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen “evrensel şuur”; ya da bir başka tanımlama ile “kozmik bilinç”tir!..

Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “RUH”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir… Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kâbiliyet ve istidadı nisbetinde olmaktadır.

“RUH”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..

Esasen, Abdülkerim Ceyli`nin de bahsettiği gibi, “RUH” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!… Her şeyin aslı, orijinidir!… Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O`dur!…

Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün… Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir… “SU”dur!… “GAZ”dır; (H2O)!… Hepsinin orijini atomlardır; gibi…

“RUHU İNSÂNΔYE GELINCE…

Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye târif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.

Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şâkilesi” yâni “programının doğrultusu” belirlenmiş olur..

İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insânî ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!… Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.

Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..

Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, “dalga bedeni” yâni “kişilik ruhunu” üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu “ruh” yaşamına sonsuza dek devam eder…

Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir..

Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!.

Beyin, gelişimi ve yaşamı süresince, kendisindeki bütün bilgileri “RUH” adı verilen, bir tür “dalgadan” oluşan “hologramik beden”e yükler!.. Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir… Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır televizyon dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..

“ÖLÜM” denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu “hologramik dalga beden” olarak hissedip yaşamaya başlar…

“Ba`sü ba`del mevt” denilen hâldir bu anlattığımız!…

Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o “dalga beden” yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!..

Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı “âhiret âleminde” yani “dalga boyutta”, “hologramik dalga bedende” de kendini o özellikleriyle bulur…

Nitekim Hazreti Rasûl bu gerçeğe şöyle işaret eder:

-Nasıl yaşarsanız o hâl üzere ölürsünüz; ve ne hâl üzere ölürseniz, o hâl üzere bâ`s olursununz… Ve kıyâmette de o hâl üzere haşrolursunuz…”

“Ölüp de dirilme” denen olay, öldükten sonra kıyâmette olmayıp; bedenin kullanılmaz hâle gelmesinin hemen sonraki anında oluşmaktadır!.

Yâni yaşam, “biyolojik beden” boyutundan, “ruh-dalga beden” boyutuna geçiş şeklinde ve bilince göre kesintisiz bir şekilde devam etmektedir!..

Bu yüzden de demekteyiz ki, “ölümü tadan” her kişi sonraki anda “ruh beden”le diri bir halde; aklı-bilinci tamamiyle yerinde olarak mezara gömülür!..

Ve de kıyâmete kadar diri bir halde kabir âleminde yaşamını sürdürür!..

Nitekim, “âmentü”de söylemekte olduğumuz “vel ba`su ba`del MEVT” kavramı bunun açık delilidir!…

Görüldüğü gibi “BA`S” olayı kıyâmete bırakılmıyor; “ölümün hemen sonrasında” olarak vurgulanıyor!. (1)

(1) “BA`S” olayının kaynağı olan ALLAH`ın “BÂİS” isminin manasını iyi anlamak için, İmam GAZALİ`nin “Esmâ-ül Hüsnâ şerhi” isimli kitabını tetkik edebilirsiniz…

Bu hususları geniş olarak incelemek isteyenler “Hazreti MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI ALLAH” isimli kitabımızın “ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ” bölümünü okuyabilirler.

Evet, “insan ruhu”, 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca, tüm zihinsel hâsılasıyla yüklenir; ve beden kaydından kurtulduktan sonra da dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre bir biçimde yaşamını sürdürür…

Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan dalga dünya yani “berzah” âleminde yaşayan “ruh”lar; kıyâmetle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünya ile birlikte güneşin dalga ikizi olan “cehennem”in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer “ruhlar”la birlikte “cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların dalga ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar…

Ancak dikkat edilmeli ki…

Ölümötesi yaşamın bir günü, Kur`ân-ı Kerim’in ifadesine göre, dünya senesi ile bin yıldır… Yine Hazreti Rasûl`ün açıklamasına göre, sadece “sıratı geçiş üçbin senelik yoldur…”

Oranın bir günü, dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artı siz düşünün… Ve buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın…

İş böyle olunca, olayı ister istemez çok daha geniş boyutlu düşünmek gerekmektedir…

Evet “RUH” konusunda bir iki hususu daha vurgulayalım…

“Ruha” ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!… Bu yüzdendir ki “RUH”un hastalığı olmaz!… “RUH hastalığı” tâbiri tamamiyle yanlış bir ifadedir!… Gerçekte beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları söz konusudur…

Her beyin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiği için, o beyin kullanım dışı kaldıktan sonra, ruhunun başka bir beyne geçmesi diye bir şey de asla söz konusu olmaz!. Yâni, reenkarnasyon, yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme asla gerçek değildir; aldatmacadır!.. Bu tür olaylar kesinlikle CİN kandırmacasından başka bir şey değildir…

Ölmüş bir kişinin ruhuna siz beyin dalgalarınızla dua veya Kur`ân okuyup yollayabilirsiniz… Ve eğer o kişi dünyada iken o tür bilgiler almış ise, yolladıklarınızı değerlendirebilir. Aksi halde göndermiş olduğunuz mesajdaki enerji belli bir süre ona ferahlık verir ve hemen eski hâline döner.

Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH” olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azâb duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azâbı nedir ve nasıl oluyor?…

Çokça sorulan sorulardan biri de budur… Cevabını verelim…

Kişi kabirde ve kabir âleminde şuurlu, aynen dünyada olduğu gibi aklı başında bir haldedir… Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye başladığı zaman, o bunu tamamıyle kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!… Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!.. Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azâb duyacaktır!..

Bunun misâlini şöyle verebiliriz… Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz… Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..

Kabir yaşamı esas olarak üç devredir;

a- Mezar içi yaşam;

b- Kabir âlemi yaşamı;

c- Berzah âlemi yaşamı.

“Kabir âlemi” yaşamı ile “berzah yaşamı” hakkında detaylı bilgiyi “ALLAH” isimli kitabımızda bulabilirsiniz…

İşte mezar yaşamı da, eğer dünyada iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir… Uyanması mümkün olmayan bir kâbus!.. Bu durum da dini terminolojide “kabir azâbı” diye anlatılmıştır…

Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir…

Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı, şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da mümkündür ki bu yüzden “Din” gelmiştir…

Yani “DİN”, yukarıdaki hayâl edilen bir tanrıya tapınma gayesiyle değil, “İnsanın ölümötesi ebedi yaşamı öğrenip, şartlarına karşı kendini hazırlaması amacıyla; kendi hakikatını anlayıp, ALLAH`ı idrâka çalışması” için gelmiştir…

Ki bu konuda çok daha geniş ve tafsilatlı bilgiyi “İSLÂM” ve “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

“RUH gücü” denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen “RUH”a da yüklendiği için elbette ki “ruh” da bu güce sahip olmaktadır…

“Evliyanın feyiz vermesi” denilen olaya gelince…

Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.

Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir… İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hâle geliverirsiniz… Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar… Ve böylece denir ki “ben filanca zât`a gittim ve bana şöyle feyiz verdi… O anda çözüverdim bir çok meseleyi!.”

Esasen beynin yaydığı dalgalar iki türlüdür;

1) Genel yaygın dalgalar…

2) Yönlendirilmiş dalgalar…

Bütün insanların beyinleri zaten genelde yaygın dalgaları yaymaktadırlar…

Dua ise yönlendirilen dalgalar türünde oluşur… (1)

(1) Bakınız “DUA ve ZİKİR”

Meselâ yağmur duası, belli bir gurup insanın, tek bir amaca yönelik olarak beyin dalgası üretmesi; yağmur yağması için o bölgede bulutları toplayıcı belirli bir manyetik alan oluşturma çabasıdır!..

Bunun gibi, özellikle kadınların belli bir istek uğruna bir araya toplanıp şu kadar tesbih çekip, dua okuyup, o isteği talep etmeleri, hepsinin beyin güçlerini tek bir isteğe yönelik olarak odaklamalarıdır…

Hac da bunun çok çok büyük ve güçlü bir şeklidir… Bu konunun incelikleri ve sırlarını ise “TEMEL ESASLAR” ile “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda bulabilirsiniz.

Eğer çok sayıda insan, ayrı ayrı topluluklar halinde bile olsa, aynı anda ve aynı isteğe yönelik şekilde belli bir konsantrasyondan sonra dua ederse, istekte bulunursa, büyük bir ihtimal ile o istek gerçekleşir.

Nitekim İstiklâl savaşı sırasında çeşitli toplulukların, mevlid veya sair isimler altında yaptığı toplantılarda ettikleri dualar; yâni beyin dalgalarını tek bir gaye uğruna yönlendirmeleri ve odaklamaları, toplum üzerinde büyük mânevi güç oluşturmuştur…

Mânevi yardım denilen şey, hep beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir…

Esasen, burada ayrıca belirli bir “melekî” veya kendilerini “uzaylılar”olarak tanıtan cinlerin güçlerinden faydalanmak için yapılan bağlantılar da söz konusu olabilirse de, burada o konuya girmek istemiyoruz…

RİCÂLİ GAYB denilen yüksek mânevi güç sahibi kişiler, “irşâd kutupları” dahi çoğunlukla, yeryüzüne çeşitli ilimleri, güçlü beyin dalgaları ile yayarlar… Ve bu yayınları almaya istidatlı beyinler tarafından bu dalgalar alınarak değerlendirilir…

Belirli konuların dünya üzerinde, hem de birbirinden habersiz kişiler tarafından algılanarak yürürlüğe konulması; hep bu şekilde güçlü yönetici beyinlerin yaptıkları yayınlardan ileri gelmektedir…

Hattâ çeşitli modalar bile dünya üzerine hep bu şekilde yayılmaktadır, diyebiliriz… Bu hususlar, değerli âlim ve ârif Muhyiddin A`rabi tarafından “Fütuhatı Mekkiye” isimli eserinde benzetme yollu anlatımla kısmen açıklanmıştır… İsteyenler o esere bakabilirler…

“RUH” kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir:

1. Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mâhiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “RUH”!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir…

“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir… Zîra, zerre, “kuant” onunla mevcuttur!..

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır…

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kâim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır…

Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaradılmıştır… “RUH” ile kâim ve var olan varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez…

3.”RUH” adı verilen ve her kuantta yerini bulan “ÖZ” aynı zamanda “ŞUUR” kaynağıdır… Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır… Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

Dolayısıyla kainatta var olan her hareket asla tesadüfî olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir…

“ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler… Ancak, kendileri bu durumu idrâk edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların bu durumunu idrak edememekteyiz…

Nitekim dini yoldan da bir delil göstermek gerekirse, fikirlerimizi isbat eden işte bir âyet:

“HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, (HER ŞEY) O`NU TESBİH VE HAMD EDER!.. FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ İDRÂK EDEMEZSİNİZ…” (17-44)

Evet, çünkü bilimin bugün “kuant” diye adlandırdığı zerreciklerin ne mâhiyetini, ne “bilinç”le ilişkisini, ve ne de nasıl bir düzenlilik içinde bulunarak bir vazife îfa ettiğini, beş duyuyla kısıtlanmış, bedenle kayıtlı insanın anlamasına imkân yoktur!.. Bu ancak bilinebilir, kavranabilir… Hepsi o kadar!..

Şimdi de Kur`ân-ı Kerim`den “RUH” hakkında bilgi veren bir âyeti nakledeceğim:

“SÖYLE: RUH, RABBİNİN EMRİNDENDİR; SİZE İLMİNDEN KÂLİL BİR MİKTAR VERİLMİŞTİR…”(17-85)

Son devirlerin ünlü İslam düşünür ve mutasavvuflarından İsmail Hakkı Bursevi bir eserinde bu âyeti açıklarken “kâlil” kelimesinin “iklâl” kelimesinden geldiğini; “iklal”in mânâsının da “bir şeyi yerden kaldırmak” olarak anlaşıldığını belirtmekte ve netice olarak burada, “herkesin kendi kapasitesince bu konuda bilgi sahibi olabileceği”, mânâsının verilmek istendiğini söylemektedir…

Foton adını verdiğimiz ışıklı zerreciklerin belirli bir oranda ve düzende bileşimi, bu maddeötesi boyutta (âlemde), “İNSAN”, “CİN” dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirirken; bu bileşimin belirli ölçülerde “yoğunlaşması” da, saydığımız yaratıkların katlarını veya başka bir tâbirle büründükleri nesneleri meydana getirmektedir, insanın ve cinnin perisperisi gibi; kezâ bu bileşimin, öyle bir özelliği daha mevcut bulunmaktadır ki, o da kısmi “bilinç” sahibi olarak nitelendirdiğimiz fotonların, bu yapıdaki bileşiminin en bâriz şekilde “insan”da gördüğümüz ve bildiğimiz mânâdaki “BİLİNC”i meydana getirmesidir.

Evrende, varolan herşey içinde, insanın değerlendirebileceği oranda “ŞUUR”a dolayısıyla “RUH”a sahip yaratıklar “İNSAN” ve “CİN”lerdir.

Keza “insan”ın saydığımız diğer yaratıklardan ayrılması,

1.Sahip olduğu “ŞUUR”un gücü ve kapasitesi yönüyle;

2.Bileşimin ötekilerden daha fazla yoğunlaşması ve madde kaydına girmiş olması özellikleriyle meydana gelmektedir…

Sanıyoruz ki, “RUH” kelimesinin ne mânâ taşımış olduğunu böylece bir oranda da olsa açıklamış olduk…

“RUH” hakkında son devrin ünlü tefsirlerinden “Hak dini Kur`ân dili” adındaki eserde, Elmalı`lı Hamdi Yazır da şu bilgiyi vermektedir ki, dikkat edilirse bizim yazdıklarımızla tam bir uyum hâli vardır:

“RUH” denildiği zaman başlıca üç nokta-i nazar mülâhaza edilegelmiştir.

· Mabihil hareke, yani hareket başlangıcı;

· Mabihil hayat, yani hayat başlangıcı;

· Mabihil idrâk, yani idrâk başlangıcı…

Hareket başlangıcı mülâhazasıyla RUH maddenin tam mukâbili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya RUH denildiği zaman bu mülâhaza kastedilir. Bu mânâ RUH`un en umumi, geniş mânâsıdır. Meselâ elektrik bu mânâca bir ruh ve her kuvve-i muharrike bir ruh demektir.

Hayat başlangıcı mülâhazasıyla RUH ise bundan hususidir. Zira kuvve-i hayatiyye, mutlak kuvveden ehastır. Birisi genel mânâsıyla hayattır ki nebati hayata da yaygın olur. Bu mânâcadır ki, alelumum nebatta dahi ruh itlak edildiği vâkidir. Birisi de meşhur mânâsıyla hayat, yâni hayat-ı hayvaniyyedir ki, hayat-ı insaniyye müntehi olur. Bu mânâca RUH, ruh-i nebatiden ehass ve binâenaleyh, onu da mutazammındır.

Sonra idrâk mebdei, yâni ihsasa iktiran eden vicdanı basitten ma`rifet, taakkul, ilim, irade ve kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alelumum şuur hâdisatının ve binâenaleyh bir hayat-i mâneviyyenin medârı olmak mülâhazasıyla RUH gelir ki, RUH`un en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu mânânın en bâriz tezâhürü nefs-i insânîde tecelli ettiğinden, buna ruh-i insânî tesmiye edilmiştir.

Nefsi insânîyi, ruh-u hayvaniden ayırdettiren ve insanı ma`rifeti Hakk`a iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki, “Ve nefahtu fihi min ruhiy” buyurulmuştur.. Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, teakul, kelâmı bâtıni gibi eserleriyle tanırız.

Fakat ruhun hakikati, hakikati insaniyenin maverasında olmasaydı, insan â`yânı eşyadan hiç bir hakikati idrâk edemez, veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi. Halbuki insanın meçhulatı pek çoktur.. Ne kadar olursa olsun bildiği de yok değildir..

Binâenaleyh idrâk başlangıcı olan ruh, insanın hayatı cismâniyesinde, bedenine nefholunan hava, ışık, ısı gibi hayatı mâneviyyesinde nefsine nefholunan bir başlangıçtır; ki nefsi insânînin şâkilesi hidâyet ve dalâletteki hissesi bunun derecei nefhi ile mütenasiptir” (Hak Dini c:4 sa: 3198-3199)
* * *

RUH

“İnsan” ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü “dalga bedendir”… Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur…

Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak “RUH”a yükler.

Beynin, sinir sistemi aracılığıyla bedende oluşturduğu bio-elektrik enerji kesildiği anda, bedenin mıknatısıyeti de kesildiği için fizik bedenden bağımsız olarak yaşamına devam eder; ki bu durum “ÖLÜM” denilen şeydir.

Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir… Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi…

Herhangi bir sebeple “ruh”, fizik bedenden ayrılır ve uzunca bir süre geri dönmez ise, beyin bu enerjiden mahrum kaldığı için durur ve “ölüm” dediğimiz olay meydana gelir…

“Hafıza-bellek” esas olarak bu “dalga” bedendeki bilgi yüküdür… Beyin, ihtiyaç duyduğu bilgileri buradan alır…

Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için “unutma” veya “hatırlayamama” dediğimiz olay meydana gelir…

Ruhların birbirini çekişi veya itişi denilen olay ise, ruhları üreten beyinlerin, astrolojik etkiler sonucu, eskilerin ateş-toprak-hava-su diye ayırdıkları dört farklı frekansta üretim yapmalarıdır…

“Ruh bedenin” dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir…

Ruh, bedenden ilişkisinin kesildiği son anki görüntü üzeredir…

Otuz yaşında kolu kopmuş bir insan, elli yaşında ölse, ruhunun kolu hiç kopmamışçasına mevcuttur… Çünkü, ruhta meydana gelen özellikler ve görüntüler bir daha hiç kaybolmaz!..

“RUH bedende”, yani “dalga bedende” var olan bütün özellikler, beyin tarafından üretildiği için, beynimizi ne kadar geniş kapasiteli kullanabilirsek, ne kadar çok enerji üretebilirsek, o kadar güçlü bir “RUHA” sahip oluruz… “Dünya âhiretin tarlasıdır, burada ne ekersen, orada onu biçersin” demelerinin sebebi, işte budur.

“İbadet” denilen çalışma şekillerinin sebebi hep beynin gelişip güçlenmesi ve dolayısıyla bu özelliklerin ruha yüklenmesidir…

Beynin üretip “ruha” yüklediği, “ruhun” kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde “NUR” adı verilmiştir.

Kişinin “NUR”u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay kurtulabilecektir…Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.

Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.

Bu “ruh” adı verilen bireysel bilinci taşıyan yapı, bir diğer ifade şekliyle “yüklenmiş dalga beden”dir!… Yâni, görüntü ve ses yüklenmiş televizyon dalgalarında olduğu gibi…

Seyyal bir yapıya sahiptıir… Zaman ve mekân kaydının dışındadır… Aynı anda bir kaç yerde bulunabilme özelliğine sahip olabilir…

En büyük özelliği ise; karşı karşıya bırakıldığı her şeyin hakikatine yönelmesi, o şeyin aslını hakikatını araştırması… Bildiğimiz “bilinç” bu ruhta yer aldığı için, gene “bilince” ait tüm özellikler bu yapıdan algılanır..

Hücreleri birarada tutan, yani bedeni bir bütün hâlinde koruyan beynin yaydığı bioelektrik enerjidir ki buna tasavvufta “harareti griziye” denilmiştir… ( Ahmed HULÛSİ/ RUH İNSAN CİN )

8. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

5 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (8. Bölüm)”


  1. 1 kenan 13 Nisan 2008, 8:46

    Ruhun ahlakı, sıfatları, sağlığı söz konusu olmaz. Çünkü ruh değişmeyen, bozulmayan tüm isim, sıfat ve fiillerden münezzeh olan Hak’ın hakikatidir.
    Ruhun yönetimiyle akıl ve bedenin ortaya koyduğu “davranışlar”, aklın ve bedenin özelliklerinin göstergesi olur.
    Genellikle bu ince ayrım dikkate alınmadan “ruhun olgunlaşması/tekâmülü” deyimi kullanılır. Hâlbuki olgunluk veya hamlık ruhta değil; aklın ve bedenin davranışlarındadır.

    Ey muheyyem, dostlarını kanatlarının yuvasında rıza köşküne ulaştır, yolunu sevdirenlere yöneltenlere şaraben tahura ile ikram et

  2. 2 angorya 13 Nisan 2008, 1:33

    Katılıyorum Kenan Bey’e… Aslolan aklımız ve bedenimizle ruhumuzun frekansına çıkabilmek…

    Öze yönelmek, özümüzü bulmaktan kasıt da budur herhalde…

    İbadetler ve tefekkür de bunu başarabilmenin bir aracı sanırım…

    Özümüzle yani ruhumuzla ne kadar bağlantı içindeysek o kadar olgunuz demektir, BİR olduğumuzda ve bu bizde bir hal olarak, kalıcı bir durum olarak ortaya çıktığında ise….

  3. 3 mustafa öz 13 Nisan 2008, 2:29

    “Buda ve Konfuçyüs gibi bilgelerin öğretileri ruh göçü esasına dayanır. Risalet bilgisinin sadece bedensel arınma (inziva, perhiz) yönüne yakındır. Tek yaratıcı ve yaratıcısına dönecek ruh esasına sahip olmadığı için Hak’a bir şey vermezler. Bir şey almayan Hak da onlara bir şey vermez. Çünkü Risalet bilgisi “Hak’a ne verirsen onu alırsın” esasına dayanır.”

    Bu mekanizmayı biraz daha açmamız mümkün mü?

  4. 4 ruhum latife 14 Nisan 2008, 1:44

    “Endülüs İslâm filozoflarından İbn Rüşd eski Yunan eserlerini çevirip batıya tanıtan ilim adamıdır. İbn Arabi İbn Rüşd’ün bilgilerinden yararlanmıştır. İdealar teorisi İbn Arabî’de “ayan-ı sâbite”/ “varlığın Hak’ın ilmindeki değişmez, yok olmaz mânâları” olarak tekrar yorumlanmıştır. Fakat İbn Arabî varlığı gerçek ve gölge olarak ikiye ayırmaz. Varlığı “asla var olmamış, hâlâ Hak’ın ilminde mevcut ve varlık kokusu koklamamış mânâlar” olarak kabul eder.”
    *****

    Allah razı olsun

  5. 5 KGökdoğan 17 Nisan 2008, 12:26

    Sn. Mustafa Öz’ün sorusunu “Düşünceler Arası hoşgörünün Ruhu” başlıklı yazımızdan birkaç harf ve kelime değişimi yaparak iki paragraf ile cevaplıyoruz..

    Brahmanizm ve Budizm şartlanması ile var olmuş bilinç, hayalinde tanrı yaratamaz. Tanrı yaratamadığı için de kendisini kul olarak bir tanrıya “kurban” edemez. Bir tanrıdan da cennet, cehennem, dostluk gibi karşılık alamaz. Sonsuza kadar “ruh döngüsü” öğretisi boyutunda kalır.
    Evet, batılı/Ortadoğulu inançta birey kendisini kendi kafasında (hayalinde) yarattığı tanrısallık özelliklerine verir. Tanrısal özelliklerle kendisini donatır. Hayalindeki Tanrı’sının kulu olur. Ve buradan öteye de “Allah Kulu” olarak geçebilirse geçer en son makam olan “Abdiyyet/Abduhû”luk “makamsızlığına” ulaşır… kendisine döner.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: