Tabu

Tabular genel olarak orijinale dayanmayan dini inançların köklerinden/ derinlerinden doğmaktadır. Bu tabular hangi toplumların derinlerinden yeşerirse, o toplumların örf, adet, anane gibi güncel ve sosyal yaşamlarına kadar dallanır budaklanır ve o toplumların bilinç altlarına kadar kanser gibi yayılarak iyice yerleşir. Sanırım bu kemikleşmiş tabular, günümüz dünyasının Hıristiyan, Müslüman, Budist vs. vs. gibi bir çok inanç kitlelerini derinden etkilemektedir..

Aslına bakılırsa günümüz din kavramları orijinale dayanmadığından dolayı din, sanki bir örf adet ve yapılması zorunlu olan hareketler bütünüymüş gibi düşünülmektedir. Bu bakış açısı yalnızca Müslüman toplumlara ait değildir elbet. Dünya üzerindeki tüm dini yaşam standartları bu şekilde lanse edilmektedir maalesef.. Oysa din, evren ve evren içre evrenlerin ilk meydana geldiği andan itibaren vardır ki, o da o sistemin işleyiş mekanizmasının adıdır.

Din, insana gelmemiştir ve din insan için değildir!. İnsan; din ismi ile işaret edilmiş olan sistemde varolmuştur!.. Ve insan, o sistemin belki de en son halkası olarak açığa çıkmıştır..

Henüz insan oğlu yeryüzünde anılır bir varlık dahi değilken, bu güneş sistemi içerisinde yaşamakta olan cin ve melaikeler dahi o din içerisinde ibadet/kulluk etmekteydiler. Tabii ki buradaki ibadet kavramını oruç tutmak, zekat vermek gibi değerlendirmemek gerekir! Bu oruç ve zekat gibi çalışmalar yalnızca insana özgüdür. Çünkü insanın hayvansal özelliklere sahip bir bedeni vardır. Işınsal bedene sahip olan cinleri oruç tutarken düşünmek hayalcilikten öte değildir. Kaldı ki tüm canlılar ibadet/kulluk yapmaktadır fakat biz onların ibadetlerini idrak edemeyiz!?.
Neyse konu fazla dağılmadan toparlamaya çalışayım..

Genelde biz insanlar dinin bizlere postacı elçiler vasıtası ile gönderilmiş paket programlar halinde zannederiz. Sonra da kendimizi bu programlara tabi tutarak sözde vicdanımızı rahatlatır ve mutlu oluruz. İşte bu dini yanlış anlamalarımızdan dolayı da, bilinç altımızın veri tabanı bir çok tabularla kozalanır ve gerçek özgürlükten mahrum oluruz. Buradaki özgürlük ifadesini zincirlerini kırmış bir insan olarak değerlendirmemek gerekir. Burada ki gerçek özgürlük, bilinçte yaşanandır, ya da düşüncede. Veya, alt bilinçten üst bilince sıçrayış olarak ifade edilebilir..

Aslında bazen tabularla ördüğümüz duvarlar, sistemin gerçekleri ile yüzleştikçe yıkılabilir..
Örneğin, bundan yaklaşık ikibin yıl kadar eskilerde Yahudiya topraklarında yaşayan İsrailoğullarının güncel yaşamlarını etkileyen bir çok tabuları vardı. Yine o yıllarda yaşayan İmran’ın eşi bir gün hamile kalmış ve karnındaki çocuğunu Rabbine adayarak şöyle demişti, ”Rabbim batnımdakini sana adadım”!.. (Aslında bu çocuk adama olayı o yıllarda İsrailoğullarında bir gelenektir ve genelde de erkek çocukları adanırdı)..
Ve aylar sonra o adanmış çocuk dünyaya gelir, bir de bakarlar ki o çocuk kız! Ama o kızın annesi aylar önce çocuğu adamış olduğundan dolayı sözünden dönemez ve tekrar Rabbine yönelerek, ”Rabbim o’nu kız doğurdum”!. der. Oysa Rabbi o çocuğun ne doğacağını daha iyi bilmekte olduğu halde!!..

İşte o çocuğun Rabbinin kız veya oğlan gibi bir tabusu olmadığı için, o’nu en güzel şekilde yetiştirmiş ve o’nu alemler üzerine üstün niteliklerle bezemişti..
Ve yine herkesin de bildiği gibi o kız çocuğu hz. Meryem’di..
Bu olaylar Yahudiya’da yaşandığı zamanlarda da o toplumun bir çok tabuları yıkılmıştı. Çünkü kız çocukları adanmaz ve mabede sokulmazdı. Oysa Meryem mabedde büyümüş ve Kurra ile hz. Zekeriya’nın himayesi altına geçmişti…
Sanırım bu kıssada almamız gereken ibret, din ismi ile işaret olunan bu evrensel sistemde tabuların yerinin olmadığıdır. Bize düşen ise, veri tabanımızı bloke eden bu tabulardan kendimizi arındırmaktır. Bilincimizi arındırdığımız her tabudan Rabbimize biraz daha yaklaşacağızdır.. Sevgiler ve saygılar…

Birol Usta
www.yorumsuzblog.net.tc
birol701970@mynet.com

Reklamlar

52 Responses to “Tabu”


  1. 1 kenan 12 Nisan 2008, 6:58

    Onlar (o kullarım) ki, kavl’i (hakkani sözü) işitirler de onun en güzeline (en takvalı olanına) tabi olurlar… İşte onlar kendilerini Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar saf akıl sahiplerinin ta kendileridirler…

    Tabulardan acilen kurtulmak dileğiyle gönlün, yolun daim aydın olsun…

  2. 2 nuri 12 Nisan 2008, 1:47

    “Andolsun ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar daracık bir keler deliğine girseler bile, siz de muhakkak o deliğe gireceksiniz.”

    Sevgili Birol Usta kardeşimizin Tabu yazısını okuduğumda birden bu hadis-i şerif aklıma geldi.

    Günümüzde algılanan İslam Dini gerçekte Orijin haliyle algılanıyor mu ?

    Genetikten gelen faktörler, astrolojik etkenler, şartlanmalar, değer yargıları, bu değer yargılarından oluşmuş duygularım, bu duygularla oluşmuş bilincim.

    Adetler, gelenekler, görenekler… Hem de dinler!.. adı altında harmanlanmış ve topluma sunulmuş hal (atalarımızın dini) açısını hiç sorgulamadan tamamen yaşamıma geçirmiş olduğumu fark ettim .

    Hayretler içindeyim. Nedenini niçinini sorgulamaya başladığımda (sektörlere baktım, rant oluşumlarına bir göz gezdirdim.) Detaylandırmıyorum..

    Burada sizlerle olmaktan, Üstad’ın (Ahmed Hulusi) eserleriyle ortaya koyduğu bakışı tanımaya çalışmaktan tarif edemeyeceğim hislere kapıldım.

    Hepinizden Allah c.c. razı olsun .

  3. 3 özde 13 Nisan 2008, 4:15

    -Tabii ki buradaki ibadet kavramını oruç tutmak, zekat vermek gibi değerlendirmemek gerekir! Bu oruç ve zekat gibi çalışmalar yalnızca insana özgüdür. Çünkü insanın hayvansal özelliklere sahip bir bedeni vardır.

    *** Işınsal bedene sahip olan cinleri oruç tutarken düşünmek hayalcilikten öte değildir.

    *** Kaldı ki tüm canlılar ibadet/kulluk yapmaktadır fakat biz onların ibadetlerini idrak edemeyiz!?.

    -Sevgili Birol kardeşim yukarda ki iki ifadeyi dikkatle okursanız bir biri ile çeliştiğini fark edeceksiniz..

    Neden mi ?

    Çünkü bilmediğimiz bir konuda sadece kendi kısıtlı bilgilerimiz ile hüküm vermek çok eksik olur…

    Önce oruc nedir bu konuyu çok iyi araştırıp bilmemiz gerekir ..

    (Avam’ın orucu, Hz. Meryem’in orucu, Havas’ın orucu, Havas-ül Havas’ın orucu.)

    “AVAMIN ORUCU

    Oruçlu kişinin bedeninin orucu vardır ki, nasıl olduğu herkes tarafından bilinir. Yemek, içmek, cinsel münasebet gibi fiillere, dedikodu, gıybet, aldatma gibi hallere düşmekten kişinin kendinin muhafazası gereklidir bu oruçta!.. Avamın orucudur bu!..

    Oruç nedir?.. Aç’ın halinden anlamak!..
    Oruç nedir?.. Nefsi terbiye!..
    Oruç nedir?.. Mideyi dinlendirme!..
    Bunların hepsi de doğru. Ama bu kadar mı?.. Sadece bunlar mı gerekçe?..

    HAVAS’IN ORUCU (“KALB”İN – “ŞUUR”UN ORUCU)

    “Havâs”ın orucu ; varlıkta mutlak tasarruf sahibi olan Hak’kı farketmek ve kavramak suretiyle; “Allah” dışında bir varlık, “Allah”ın tasarrufu dışında tasarruf görmekten “imsak”tır.
    “Oruc”lu kişi, senden bir fiil gördüğünde, bu fiili senden bilirse, onun orucu bozulmuştur!. Ama bu havas için geçerli, bizim için değil. Bizimle alâkası yok bu olayın.
    Ebrâr denilen ve Havâs durumunda olan Allah’a ermeyi dileyen, nefsi mülhime, nefsi mutmainne durumunda olanlarla ilgili bir olay..
    Ne zamanki sen herhangi bir fiilden, herhangi bir davranıştan dolayı o fiili meydana getiren o varlığı hor görürsen; eksik, kusurlu, hatalı görürsen, ona hor gözle bakarsan; sen eğer havas isen işte o anda senin orucun sakatlanmıştır!.

    HAS-ÜL HAVAS’IN ORUCU

    Beşerî değerlendirmelerden “oruc”tur!.
    Mahlûku görmeden “oruc”dur!.
    “Samediyyet” sıfatının “oruc”luda açığa çıkışıdır!.
    Bunu ancak yaşayan bilir!.
    Açıklanması, kavrayamayacaklar arasında sorun oluşturur..
    (Ahmed Hulusi’de KAVRAMLAR kitabından ALINTI)

    Hz. Meryem’in Orucu

    26-) Feküliy veşrabiy ve karriy ‘ayna* feimma tereyinne minel beşeri ehaden fekuliy inniy nezertü lirRahmani savmen felen ükellimel yevme insiyya;

    “Artık ye, iç, gözün aydın olsun!… Eğer beşer’den birini görürsen: “Ben Rahman için bir oruç adadım; artık bugün insiy (insan cinsine ait biri) ile konuşmayacağım” de.

    27-) Feetet Bihi kavmeha tahmilüh* kalu ya Meryemü lekad ci’ti şey’en feriyya;

    (Meryem) Onu (çocuğu) taşıyarak onunla (çocukla B sırrınca) kavmine geldi… Dediler ki: “Ya Meryem!… Andolsun sen feriyy (korkunç, tuhaf, görülmedik) bir şey ettin”.

    28-) Ya uhte Harune ma kâne ebukimrae sev’in ve ma kânet ümmüki beğıyya;

    “Ey Harun’un kızkardeşi!… Senin baban kötü bir kişi değildi… Senin anan da bağıy (iffetsiz kadın) değildi”.

    29-) Feeşaret ileyh* kalu keyfe nükellimü men kâne fiyl mehdi sabiyya;

    Bu sebeple (Meryem) O’na (çocuğa) işaret etti (çocuğu gösterdi)… “Sabiy (çocuk) olarak mehd (beşik; beden)’de olan kimse ile nasıl konuşuruz?” dediler. (Meryem Suresi)

    – Sonra işınsal varlıkları ve boyutunu ne kadar biliyoruz ki böyle bir hüküm veriyoruz?..

    Sevgili Birol, seni kırmak ve incitmek için bunları yazmıyorum, lütfen bilmediğimiz dışında daha neler olabileceğini, Allah adıyla işaret edilenin ilminin sınırsızlığını aklımızdan hiç çıkartmamız gerektiğini hatırlatmak istedim.

    Sevgi ve saygılarımla..

  4. 4 bir'ol 13 Nisan 2008, 1:58

    Cinler, vahdet ve kader sırrına vakıf olamadıklarından dolayı da avam hükmünün dışına çıkamazlar ki zaten!!?…
    Cinlerin kulluğu, seni beni aldatmaktır ki zaten!!?…

  5. 5 Yasar 13 Nisan 2008, 4:32

    Tabulardan, sartlanmalarlardan, geleneklerden kurtarayim kendimizi derken, “kendi” tanrimizi yaratmayalim aman haaaa!!

    Acaba Din’e uygun yani sisteme ters düsmeyen davranislar bizi otomatikman öbür yasanti boyutunda faydali olacaksa ve bu davranislar, fiiller eger; ister tabu seklinde olsun ister sartlanma yollu olsun neticesi otomatik bir mekanizmaya bagli ise…. ne önemi var ?

    Yani ben ezber, aliskanlik, görenek yollu devamli namaz öncesi abdest aliyorsam….. faydasini da otomatikman görmeyecek miyim ?

    Acaba ….

  6. 6 özde 13 Nisan 2008, 7:06

    bir’ol Yazmış:

    “Cinler, vahdet ve kader sırrına vakıf olamadıklarından dolayı da avam hükmünün dışına çıkamazlar ki zaten!!?…
    Cinlerin kulluğu, seni beni aldatmaktır ki zaten!!?…

    ***

    Sevgili bir’ol,

    – Sonra işınsal varlıkları ve boyutunu ne kadar biliyoruz ki böyle bir hüküm veriyoruz?.. demiştik, fakat Sevgili bir’ol yukardaki ifadenizde cinlerin avam oldukları hakkında hüküm vermişsiniz…

    “- ki zaten!!?…” ( Doğrusu, doğrusunu isterseniz, esasen) ifadesi ile söylediğiniz hükmün doğruluğunu beyan etmiş oluyorsunuz.. Tekrar soruyorum bu konuda ne kadar bilgi sahibisiniz ?..

    -Şimdi bu konuda yapılan kısa bir araştırmayı takdirlerinize sunmak istiyorum..
    ***

    CİN SURESİ
    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
    11-) Ve enna minnessalihune ve minna dune zâlik* künna taraika kıdeda;
    .
    14-) Ve enna minnelmüslimune ve minnelkasitun* femen esleme feülaike teharrev raşeda;
    .
    ***

    “-Kutb-ül Aktâb ise, Gavs’tan çıkan emirleri çeşitli ilgili mercilere dağıtır. Dîvan’a katılan Cin’lerin evliyâsı dahi emirleri Kutb-ül Aktâb’dan alırlar.” (Ahmed Hulusi’’nin RİCÂL-İ GAYB (GÖREVLİ VELİLER) HAKKINDAki açıklamalarından ALINTI)
    ***

    “-Kur’an-ı Kerim’de, ıslah olmuş, arınmış, sulha ve ihlâsa ermiş anlamlarına “salih kullar” diye tavsif edilirler. Salih kullar, bedensel ve birimsel istek ve arzularına hizmet etmenin ötesine geçip, kendilerini evrensel bilinç boyutunun değerleriyle tanımak suretiyle bu ıslah sürecini genlerinde yaşayabilen, sulha ermiş “Allah kulları”dırlar!..” (Ahmed Bâki 15 Nisan 2004 ALINTI )

    ***

    – Şimdi bu açıklamalar ışığında salih bilinçlere nasıl avam diyebiliriz?..

    Sevgili bir’ol amacımız şahsınıza karşı eleştiri değil, yalnızca bilgi paylaşımı… olmalı. Konuyu fazla uzatmanın, polemik yapmanın hiç kimseye faydası yok..

    Lütfen yazılarımızda geçen dini kavram ve bilgileri bir çek edip yazarsak, daha güzel olur kanısındayım.. Çalışmalarınız ve emeğiniz için teşekkür eder, Allah’tan başarılarınızın devamını dilerim…

    Sevgi ve saygılarımla…

  7. 7 bir'ol 14 Nisan 2008, 1:04

    Sevgili Özde Kur’an bir bütündür, içinden sadece bir ayeti alıntı yapıp ta o eyetle yorum yapamayız!..

    Örneğin Cinn suresinin ilk ayetinde ki, ”Muhakkak ki bizi hayrete düşüren (İDRAKIMIZIN ÇOK ÜSTÜNDE) bir kur’an (BİLGİ KAYNAĞI) işittik” diyorlar ve Kehf suresi 50. ”Hani biz melaike’ye ‘secde edin ademe’ dedik de iblis hariç hemen hepsi secde ettiler.. Fakat iblis CİNNdendi; BU NEDENLE rabbinin emrinden çıkan biri oldu”…
    Şimdi bu ayetleri de sizin örnek verdiğiniz ayetlerle ve bilgilerle bir araya getirirsek eğer CİNN denilen varlıkların bilinç düzeyleri ve karakterleri daha iyi anlaşılır sanırım!..

    Sizin de bildiğiniz üzere iblisin Adem’e secde etmemesi/edememesi, CİNN varlıklı iblisin Adem’de Allah’ı görememesinden kaynaklanıyor. Her zerrede Allah’ı müşahade edememek demek; bilinçde vahdet hakikatının kapalı olmasından kaynaklanır!. Her zerrede Allah’ı görmek/görebilmek ise; bilinçde secde etmek anlamına gelir. Bu yaşantıya Tasavvuf lisanı ile Vahdet-i şuhut derler..

    Cinn’lerin en alimi olan İBLİS dahi Adem’de Allah’ı görememiştir!! Bunu BEN DEĞİL KEHF SURESİ 50 DİYOR!..

    Divana gelince.. Aktab ve irşat olayları zahiri değil; batıni olaylardır. Bedensel olarak kimse bir araya gelmezler, gavsın beyninden yayılan bilgiler kutuplar aracılığıyla irşat olunurlar. SEN YÖNLENDİRİLDİĞİNİ ANLAMAZSIN BİLE. Kaldı ki bu cinn dahi olsa….
    Sevgilerimle

  8. 8 Mümin 14 Nisan 2008, 1:52

    Cinlerin insanlar gibi mümin, müslüman olanları yok mu???
    Ben var olarak biliyordum!!!

  9. 9 bir'ol 14 Nisan 2008, 4:10

    Mümin ve Müslim kavramlarının da dereceleri olduğunu duymuştum!?..

  10. 10 İman 14 Nisan 2008, 7:53

    Her zaman cahiller sapmıyor… Bazen de akıllı geçinenler sapıyor… İblis te akıllı geçinen; zekasının kurbanı oldu…

    Zeka sorulara kısa vadede cevaplar ararken; akıl sorulara uzun vadede cevaplar arar… Zeka anı kurtarmaya dönük faaliyet içindeyken; gerçek akıl en azından ölüm ötesini hesaba katarak çözümler arar.. Bundan dolayı zekanın yanılması kolay, akılın yanılması zordur…

    Cinler çok zeki olup, akıl kullanımı yönünden zayıftırlar… Bu noksanlıklarını iman ile aşanları müslüman ve mümin olurken; zekada diretenler kibre kapılıp sapmaktadır… Akılları yetmese de ALLAH’ın tekliğine ve kaderine iman eden cinler de vardır…

    Doğrusunu ALLAH bilir… Teşekkürler…

  11. 11 bir'ol 15 Nisan 2008, 8:40

    Cinn: 11..
    ”Ve muhakkak ki BİZDEN salihler vardır ve yine bizden salihlik mertebesinden aşağılar da vardır.. Biz ÇEŞİT ÇEŞİT meşrepleri FARKLI varlıklar olduk”…

    Bu ayetlerde cinlerin de salihleri olduğunu ifade ediyor. Fakat bu salihlerin yalnızca CİN SINIFI içerisinde oldukları belirtilmiş..
    İnsanların salih kulları ile, cin’lerin salih kulları arasında fark olduğunun kanıtıdır bu ayet. Çünkü, ayette ”Bizden” ifadesi var!..
    İnsanın velisi ile, cin’in velisi arasında ki fark gibi. Örneğin, GAVS yeryüzü halifesi olan insandan çıkar Cinn sınıfından değil!!… Ve GAVS cinleri yönlendirebilir, tıpkı hz. Süleyman (varlığa dönük akıl) gibi…

  12. 12 bir'ol 16 Nisan 2008, 10:42

    Kehf: 51
    ”Ben onları (cinleri) Semavat ve arz’ın yaratılmasına da, kendi yaratılmalarına da şahit tutmadım (hakikatlarını tanıyıp ilahi yakınlığa eremezler!)…
    Umarım bu ayet bir çok şeyi anlatıyordur?!..

  13. 13 e.deniz keskin 21 Nisan 2008, 11:33

    İSLAMDA KADIN VE ERKEK

    Merhabalar herkese.
    Tabii ki bazı şeyler tartışmaya açık değildir din kapsamında ama merak edilen ve zaman zaman karşımıza çıkan, çoğu insanın ayrımcılık deyip içinden çıktığı, çoğunun da bunu fırsat bilip dinden soğuduğunu belirttiği bir konu var;
    Tabulara bağlı olarak aklıma geldi. Bana da yöneltilir evvelden ben de sorardım bu soruyu:
    Neden tüm rasuller, nebiler, büyük veliler erkek? Şimdi benimle kapasite olarak Allah katında yakın bir erkekle ben aynı ibadetleri yapsam zikir, namaz, oruç gibi; onun benim gelmek istediğim noktaya benden önce gelmesi söz konusu mu? Yani kusurum varsa affola ama merak ettiğim bir konu..
    Ya da tarihte bizim bilmediğimiz başka veli kadınlar var da bize bildirilmiyor mu ya da yeterli belge ve bilgi mi yok?
    Yardımcı olursanız sevinirim. Şimdiden Allah razı olsun.

  14. 14 bir'ol 21 Nisan 2008, 2:30

    Syn. e deniz keskin, sorunuz gerçekten çok güzel, en azından sorulması gereken bir soru!..

    Bana kalırsa tüm rasul veya nebilerin erkek olması bizim zannımızdan kaynaklanıyor!. Biz toplum olarak ne kadar modernleştiğimizi zannetsek te, eski çağlardan gelme olan ata erkil zihniyetimiz, hala bilinç altımızın kanseri konumunda…
    Nasıl ki islam dinini her yönüyle çarpıtmışsak, sizin sorunuzun kaynağını da çarpıtmışız. Biz hala resul ve nebi kavramlarını ya da veli/velayet kavramlarını doktorluk veya marangozluk gibi insana ait bir etiketmiş gibi düşünüyoruz…

    Oysa, risalet, nübüvvet ve velayet gibi isimler mutlak bilincin yalnızca kendisine ait olan boyutlarıdır. Eğer ki insan denilen varlığın beyin yapısı müsait ise, mutlak bilince ait olan özellikler o beyinden yansır. Yani, o bilincin aynası olur…

    Risalet, tek olan mutlak bilincin (Ruh-u Azam) ‘ilim’ yönüyle bir dil aracılığıyla varlıkları kendine davetidir…

    Nübüvvet, tek olan mutlak bilincin, bir müsait dil aracılığıyla varlıklara kendi sistemini ‘sünnetullah’ izahıdır..

    Velayet ise, yine O tek olan şuur’un bir göz aracılığıyla kendinden kendini seyridir

    Kadın ve Erkek kavramları ise teferruattır……

  15. 15 uzaklardan bir gizem 22 Nisan 2008, 12:54

    B.

    Uzaklardan herkese hayirli aksamlar,

    Bu mesajim, bu kiymetli gruba ilk mesajimdir. O nedenle, usulde haddimizi asarsak, hata yaparsak bastan affola.

    E. Deniz Keskin ve Bir’ol isimleri arasindaki mesajlasmayi okuyunca aklima bir sey takildi; Eger nebiler veya resullerde gercekten kadin olsaydi, acaba Kur’an-i Kerim’de nebilerden/resullerden bahsederken disil halinde farkli sifat olarak kullanilir miydi? Sunu demek istiyorum, ornegin Fransizca’da eger bir kisiden bahsedilirken o kisinin hanim oldugu biliniyorsa, o zaman o hanimla ilgili bilumum sifatlar/isimler disil olur. Arapca bilmiyorum ama eger Arapca’da da boyle bir gramer kurali varsa -bizdeki Arapca kokenli memur-memure gibi kelimelerden yola cikiyorum-, o zaman kitabimizda boyle gecebilir miydi nebiler/resuller?

    Eger kadin nebiler/resuller var ise, cogul olarak bunlardan bahsetmek icin hangi kelime degisikligi gerekiyordu? Gerekiyor muydu?

    Arapca bilenlere sormak istedim, bir gorus/yorum yaparlar mi beni aydinlatmak icin?

    Mursidimiz Allah olsun. Amin.

  16. 16 Gizem 22 Nisan 2008, 11:44

    Uzaklardan bir gizem’e….
    Nübüvvet ve Risalet bir işlevdir.. Kur’an’da meleklerin de resul olduklarından bahsedilir. Oysa melekler ne kadındır ne de erkek!…
    Örneğin, risalet bir işlev olduğu için, o işlevi yapan noktaya resul denir. O risalet işlevinin açığa çıktığı mahal kadın da olabilir erkek te. Önemli olan bu değildir!. Önemli olan, Risaletin işlevidir…
    Kur’an’da ki bazı meleklerin de resul oldukları gerçeğini iyi düşünmemiz gerekli; Yani bu işlev melekler vasıtası ile de olabiliyor anlamında…

  17. 17 uzaklardan bir gizem 23 Nisan 2008, 12:47

    B.

    Gizem’e,

    Kendimi acaba yanlis mi ifade ettim diye dusundum. zira bu yolda bizim icin cinsiyetlerin cok da onemi yoktur. Bunun bir perde oldugu kanaatindeyiz. Bizim icin aslolan, resmin detaylarina takilmadan, tamamini “gor”ebilmektir. ilk basamakta sasirmadan, devamini getirebilmeye ugrasmaktir. cahilligimiz/bilgisizligimiz bundandir, okumayi ogrenmeye ugrasmaktayiz. bunu da bu perdelerimizle, iste bu kadar yapabiliyoruz. kendimizi yanlis anlattiysak affola.

    E. Deniz’in mesajinda gecen “neden butun resuller, nebiler ve buyuk veliler erkek?” sorusuna, acaba Kur’an-i Kerim’den kelimelerin kullanimiyla cevap verebilir diye dusunmemden kaynaklandi, kendi sorum. Zira cok cok ufak olan bilgimizde, butun zamanlarda ne buyuk hanim veliler de oldugu bulunmaktadir. E. Allah hepsinden razi olsun.

    haddimizi asmazsak, Allah’in sevgililerine, dostlarina ufacik da olsa hizmet etmeye layik olma duamizla,

    Verdiginiz bilgiler icin de minnettarim.

    saygilarimla,

  18. 18 Meraklı 23 Nisan 2008, 5:57

    Belki de soruyu sorma biçimini değiştirmek gerekir. Kuran-ı Kerim de kadın resullerden bahseder mi?

  19. 19 Gizem 23 Nisan 2008, 8:50

    Uzaklardan bir gizem’e…

    Maide 75: mel Mesiyhubnü Meryeme illa Rasul* kad halet min kablihir Rusül* ve ümmühu sıddıykah* kana ye’kulanit ta’am* ünzur keyfe nübeyyinü lehümül ayati sümmenzur enna yü’fekun…
    Anlamı: MeryemOğlu Mesih ancak bir Rasul’dür… O’ndan önce de Rasuller gelip geçti… O’nun annesi SIDDIYKA?’dır… İkisi de yemek yerlerdi… Ve ayetleri onlara nasıl açıkladığımıza bir bak… Sonra yine bak nasıl çevriliyorlar!.
    *****

    Şimdi bu ayette ”O’nun annesi sıddıyka’dır” ifadesi var.. İncelik ise, hem annelik vasıflarına sahip bir kadından bahsediyor, hem de ”Sıddıyka” işareti ile velayetin en yüksek derecelerinden birine sahip olduğunu!?…
    Bir de; kadınlığına işareten ”Sıddıyk” demiyor.. Sıddıyka diyor……..
    Teşekkürler..

  20. 20 uzaklardan bir gizem 23 Nisan 2008, 12:30

    Gizem’e,

    bizce saddak zaten. zaten bizce, velinin cinsiyetinin cok da onemi yoktur, daha once de belirtmeye calistigim gibi. bir kaynakta okumustum, Allah’in dostlarindan her zamanda dunya uzerinde 40 kadin ve 40 erkek olmak uzere bulunurlar diye. o nedenle E. Keskin’in sorusundaki “neden hep erkek?” kismina daha kesin cevap olsun diye kitabimizdaki gramer sorusunu sordum ve siddiyk ve siddiyka ile cevabimi da aldim. Allah razi olsun.

    Acaba burada neden annelik vasfini da one cikarmis, incelik derken nedir dusundugunuz diye tekrar sorsam, cok mu uzatmis olurum.

    Umarim basinizi agritmiyorumdur, oyleyse beni affedin, hakkinizi da helal edin.

    Iyi calismalar, selamlar

  21. 21 Gizem 23 Nisan 2008, 2:01

    Uzaklardan bir gizem’e…

    Hepimizin de bildiği gibi hz. Meryem eşsiz bir doğum gerçekleştirmiş, hertürlü iftiraya karşın oğlunu doğurmuş ve en güzel şekilde yetiştirmiştir..
    Annelik vasfı hz. Meryem’de o kadar yüce şekilde açığa çıkmıştır ki bu eşsiz özellik Kur’an’da, hz. İsa’nın her anılışın da ”MeryemOğlu İsa veya Mesih” şeklinde yan yana anılmıştır….
    Yani, anneliğin yüceliğinin bir inceliği!.
    ***

    Meryem 23:
    Feecaehel mehadu ila ciz’ın nahleti, kalet ya leyteniy mittü kable haza ve küntü nesyen mensiyya…

    ..Doğum sancısı O’nu (Meryem’i) hurma ağacı dalına doğru getirdi ve dedi ki: ”Keşke ben bundan önce ölseydim, büsbütün unutulup da gitseydim!”..
    Teşekkürler…..

  22. 22 uzaklardan bir gizem 23 Nisan 2008, 3:44

    B.

    Gizem’e, cevabiniz ve yorumlariniz icin sonsuz tesekkurler.

    Anneligin veya Hz. Meryem’in anneliginin aciklamanizda bahsettiginiz anlami, zahiri anlam. Acaba batini olarak nasil yorumladiniz, diye sormak istemistim. Buna ek olarak “ayet-i kerimede gecen hurma agacinin, dogum sancilarini azaltici bir madde salgiladigini, bundan seneler evvel bati tibbi aciklamisti. Ancak zahiri anlamda neyi kasteder bu hurma agaci?” diye de dusunurum hep.

    Simdiden tesekkurler yorumlariniz icin. Allah razi olsun. Amin.

  23. 23 levhanın biri 23 Nisan 2008, 4:35

    selam,
    nefsin ve ruhun birliğidir
    Meryem ve İsa
    anne ve çocuk aynıdır
    çocuk daima kimin yatağında doğdu ise ona aittir
    ve o yatak daima rahimdir…:))
    hz. İsa hakikattir ve tüm çıplaklığı ile gelmiştir..
    insanlar hakikati anlayamadıkları için
    daha sonra marifet olan hz. Muhammed s.a.v. zuhur etmiştir..

  24. 24 Gizem 23 Nisan 2008, 9:30

    Uzaklardan bir Gizem’e…

    Kuru bir hurma dalının dibine gelmek, beşeriyyetten arınmış olan bilincin kendisini manevi boyutta bulması anlamındadır.. Bilinç kendini o boyutta bulursa eğer, kuru hurma dalı eğilir ve üzerinde taze hurmalar oluşur.. Tabiki bu bir semboldür! Aslında bilincin manevi boyutun meyveleri ile gıdalanmasıdır. Bir diğer ifade ile beşeriyyetten arınmış olan bilincin, ilahi sıfatlarla tahakkuk etmesidir…
    Bu boyutta ki annelik kavramı ise, taklitsiz olaraktan her fiilin Rahman ve Rahim olanın adı ile yapmaktır ki, yapan ol kendi olur..
    Allah daha iyisini bilir…. Teşekkürler

  25. 25 levhanın biri 23 Nisan 2008, 10:11

    Güvenlik kodum: hakikatt, çok anlamlı..
    ayın ilk hilal hali hep kurumuş hurma dalı ile anlatılır kitaplarda.. ben de şu an şöyle bir düşünce uyandı… bu an hz. Meryem’in mirac anı idi aslında… ve hilalin anlamı ondan tezahür ediyordu.. o ise kulluğun en derin anlamı ile;
    “Keşke ben bundan önce ölseydim, büsbütün unutulup da gitseydim!”..
    diyebiliyordu…
    ne mutlu ki o hz. Meryem a.s dı

  26. 26 edeniz 23 Nisan 2008, 11:42

    Üstadın duası; Allah’ım hakkal yaşamama engel ne varsa beni ondan uzaklaştır; yeryüzünde en sevdiğin kullarınla beni yakınlaştır; Zatın hakkı için basiretimdeki körlükten beni uzaklaştır; benlikle huzurunda bulunmaktan sana sığınırım Ya Rabbim, senden sana sığınırım.. AMİN

  27. 27 özde 24 Nisan 2008, 2:28

    Cebrail’i (a.s.) gören bilinç seviyesi acaba ne oluyor?

    Güvenlik kodu: cebraill

  28. 28 Kutsal Kase 24 Nisan 2008, 5:38

    Ahmed Hulusi’nin birkaç tanımı var risalet işlevi ile ilgili, ama önce bir ayet:

    Size İÇİNİZDEN bir RESÛL irsâl eyledik ki sizi arındırıyor (temizliyor), size kitab ve hikmeti öğretiyor, bilemediklerinizi bildiriyor. (Bakara, 151)

    1- Rasûl, bir diğer anlamıyla, ilâhi hakikatı bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında.. (Akıl ve İman)

    2- “İrsâl”, “açığa çıkarma” anlamındadır… “Rasûl” ise Türkçe karşılığı itibariyle “açığa çıkarılmış yakînî bilgi kaynağı” anlamına gelir. (Yenilenin)

    3- “Rasûlullah”, yani “Allah Rasûlü” diyoruz. “Allah’tan aldığını irsal eden”… (İnsan ve Din)

    4- “Nokta”, yani “Esmâ mertebesi”, “her an yeni bir şanda” olarak algılayabildiğimiz (belki milyar kere milyarda bir`lik) alandakileri ve algılayamadığımız her şeyi gerçekte “çok boyutlu tek kare resim olarak” meydana getirmektedir. Açığa çıkanlar ise Kurân-ı Kerîm`deki anlatımla “irsal” olanlardır.

    “İrsal” olanlardan kimi, açığa çıkış amacına uygun doğrultuda (sırat-ı müstakim`inde) dışsal bakışa ve değerlendirmelere dayalı bir yaşam içindeyken… “İrsal” olanlardan çok çok ender bazıları ise, içsel gerçekliği dillendirmek işlevini yerine getirmektedirler… (İman Neye)

    Aslında buradaki tüm tanımlardan çıkardığım sonuç;
    Risaletin, irsal kelimesi ile ilişkilendirildiği.. Risaletin genel anlamı irsal işlevi olarak açıklanabilir. Fakat bir de özel anlamı var, ayette her ikisine de işaret edilmiş.. İrsal ise, bir boyut olmasından ziyade, bir işlevdir (güç), açığa çıkaran anlamında.. Yaratılan her mahlukta olan bir işlevdir irsal.. Dolayısıyla mahluklar varoluşlarını bir bakıma irsal işlevi (risalet işlevi) ile devam ettirir. Bu açıdan bakılırsa Risalet B gerçeğini açığa çıkaran işlevdir denilebilir. B gerçeği her mahlukta bulunduğuna göre, irsal veya risalet işlevi de her mahlukta bulunur. Bu genel anlamın dışında, özel anlamından da Ahmed Hulusi söz etmiş “Neye İman” isimli yazısında..

    “İrsal” olanlardan kimi, açığa çıkış amacına uygun doğrultuda (sırat-ı müstakim`inde) dışsal bakışa ve değerlendirmelere dayalı bir yaşam içindeyken… “İrsal” olanlardan çok çok ender bazıları ise, içsel gerçekliği dillendirmek işlevini yerine getirmektedirler… (İman Neye)

    B gerçeğini şuursuzca (farkında olmaksızın) yaşayanlar var, her yaratılan buna dahildir. Şuurlu yaşayan var, onlar Velilerdir, ama “tam farkındalık” ancak yüksek derece velilerde olabilir. Şuurlu yaşayıp bu yaşamı dillendiren de var, bunlara Rasul deniyor. Ama dillendirene Rasul denebilmesi için “tam farkındalık” düzeyinde bir Veli olması gerekir.
    Tabii Ahmed Hulusi, şuursuzca (farkındalıksız) yaşayan genelden bahsetmemiş söz konusu yazısında, ama ben tüm açıklamalarından bu sonucu çıkardım.

    Ben Meryem aleyhisselam’ın B gerçeğini şuurlu (tam farkındalık halinde) yaşayan veli sınıfından olduğunu düşünüyorum. Veli olup, “tam farkındalık” düzeyinde olmayana Firavunun karısı Asiye ve Rabia-tül Adeviye örnek verilebilir. Bizler de şuursuz yaşayanlara örnek olabiliriz. Şuurlu, yani “tam farkındalık halinde” yaşayıp dillendirenler ise malumunuz, mesela Hz. Rasulullah gibi…

    Kuran-ı Kerim’de neden kadın rasul adı geçmez. Rasul denilebilmesi için, öncelikle tam farkındalık halinde olması ve bu farkındalığı, yani yaşadığını dillendiren olması gerekir. Bu da kendiliğinden olmaz. Allah’tan aldığını dillendiren olduğu için Allah’ın dilemesiyle olur. Yani asl olan velayet (yakin ve B gerçeğinin farkındalığı) olduğundan dolayı, irade de Allah’ındır. Allah bugüne kadar tam farkındalık hali yaşayan herhangi bir kadın veliden yaşadığını dillendirmesini takdir edilmemiş demek ki. Ayrıca, Hz. Rasulullah dönemine kadar bu düzeye erişen Meryem’den başka kadın olmadığını da Kuran’dan biliyoruz. Meryem’e melekler tarafından, “Hani melekler: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (3/42) hitap edilmiştir. Asiye hakkında böyle bir tanım olmadığı için, onun farkındalığının Meryem’den daha alt seviyede olduğu düşünülebilir. Rabia-tül Adeviye de kendisine soruldukça halka açılmıştır, ama B gerçeğine farkındalığı Kuran’da ismi anılan rasuller düzeyinde değildir. Hz. Meryem’in farkındalığı o düzeydedir, ama O’nun da dillendirmesi takdir edilmemiştir. Onunki hal ile dillendirmedir bir bakıma, İsa’yı doğurmak gibi..

    Niye Meryem’den başka bu düzeyde tam farkındalığa erişen kadınlar olmamıştır?..
    Bunu önce kadınlara sormak gerekir.(?) :- )) (niyetin hanımları kırmak değil, teşvik)
    Hz. Muhammed aleyhisselam’dan sonra tam farkındalık yaşayan kadınların olduğunu düşünüyorum, ama dillendirmesi murad edilmemiş demek ki.. Bunun da hikmetleri vardır. Kadının Allah’a daveti yön şaşırtabilir. Şu işaret edilen parmağa takılıp kalmak tehlikesi benzeri bir durum…:-)

    Yorumumu Ahmed Hulusi’den son bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

    Rasûl= Elçi anlamındadır… Nebi= Görevli olarak insanları Allah Dinine davet edendir… (Okyanus Ötesinden)

  29. 29 Kutsal Kase 24 Nisan 2008, 5:58

    “Yaratılan her mahlukta olan bir işlevdir irsal.. Dolayısıyla mahluklar varoluşlarını bir bakıma irsal işlevi (risalet işlevi) ile devam ettirir. Bu açıdan bakılırsa Risalet B gerçeğini açığa çıkaran işlevdir denilebilir. B gerçeği her mahlukta bulunduğuna göre, irsal veya risalet işlevi de her mahlukta bulunur. ”

    Dedim yorumumda.. Kendi yorumumla ilgili bir yorum yapmak istiyorum. Konuya böyle bakınca, şuursuz elçiler ve şuurlu elçiler diye bir kavram çıkıyor ortaya.. Bizler herhangi bir Allah Rasulü ile aynı ortamda olsak karşısında eriyip biterdik mutlaka.. Acaba bu hissediş şuurlu olmasıyla mı ilişkilendirilmeli?… Şuurlu olması, bize kendi gerçeğimizi açıklaması açısından önemli, ama huzurunda bulunduğunda gösterilen hürmet, hakikatı ile ilgili.. Şuursuz bir elçi (herhangi bir yaratılmış) bu saygıyı hakikatından dolayı haketmiyor mu peki? Her biri B gerçeği ile Allah’tan irsal ettiğini aşikar ediyorsa? Çünkü varoluşunu bu şekilde devam ediyor, Hay ve Kayyum Allah’tır.

    Böyle düşününce çok farklı bir hissediş ve farkındalık içine giriyor insan.. Kendi adıma konuşuyorum tabii, başkasını bilmem.

    Aziz Mahmut Hüdayi’nin bir hikayesi var, bilirsiniz.. Üftade hazretleri “Hiç kimsenin görmediği yerde bir tavuk kesip getirin” diyor öğrencilerine.. Herkes kesiyor sessiz bir köşe bulup, ama Mahmud Hüdayi (Hamd ve hidayet eden) kesemiyor. Çünkü O’nun görmediği ve olmadığı bir yer bulamıyor……..

  30. 30 Kutsal Kase 24 Nisan 2008, 6:32

    Hz. Rasulullah’a hakaret edildi diye tüm dünyadaki müslümanlar ayağa kalktı haklı olarak.. Biz de içimize sindiremedik. Ama bunun yanında her gün kimbilir kaç kişinin yanımızda gıybeti edilir veya hakaret edilir, buna rağmen kılımız kıpırdamaz. Uygun ve çok yakışıklı bir örnekleme olmayacak belki ama bazen kendimi Hz. Rasulullah’ın yerine koyup dünyaya bakıyorum. Adıma yapılanlara.. Bu sevgi(!) hoş, ama boş.. Çünkü bu sevgi değil, beğeni.. Belki de sadece ilahlaştırmadan başka bir şey değil, açıkladıklarımla ilgisi olmadıktan sonra.. Açıkladığım ise, her varlığın aynı sevgiyi ve saygıyı hakettiğidir, hakikatından dolayı…

    “Beğenen, kendi hâliyle yaşar; seven, sevdiğinin hâliyle..” (AH)

  31. 31 ilahi anne 24 Nisan 2008, 11:25

    “Cebrail’i (a.s.) gören bilinç seviyesi acaba ne oluyor?”
    * * *
    Selamlar,
    sanırım ki cebrail boyutu sıdretül münteha oluyor.. tabii ki Allah doğruyu bilir..
    aklın sınırı…
    * * *

    kutsal kase için:)
    kadın ve erkek diye aslında birşey yok… ER KİŞİ var.. dişilik yaratılmış herşeye aitttir.. çünkü yaratılmış her varlık çokluğun yani dişiliğin malıdır.. tıpkı çocuğun annesine ait olduğu gibi… baba gerçekte perdedir..:)

    Hz. Meryem’de bu hakikat açığa çıkmıştır.. bugün de nadiren olabilmektedir.. ruh çocukları hala geleneğini ilahi kutsal kaseler aracılığı ile sürdürmektedir..

    kadınlar neden erkekler kadar ermezmiş?.
    ermediğini kim söylüyor tabii ki erkekler..:)
    kadının belki de erkek kadar ermesine ihtiyaç yoktur.. zira o nefsin simgesidir.. ve “nefsini bilen rabbini bilir” hükmünce erkeğinin kadınını tanıması ile rabbini bildirmek-erkeğini erdirmek için madde bulmuştur:)
    çünkü nefs ruhun özüdür…

    Çokluktan bir olduğunun mansına eren herkes er olmuş demektir..
    Ve hak erenler ne kadar erkekse bir o kadarı da kadından müteşekkilmiş. İsterseniz şu linki okuyunuz…
    http://yorumsuzblog.adrese.com/tag/ricalu%e2%80%99l-gayb/

    Kadın ya da erkek diye ayırmak bir yerden sonra yanlış, diye düşünmekteyiz.. çünkü ne ruhun ne nefsin cinsiyeti var…
    Cinsiyeti olmayan bir şey için tabu olmaz..
    Sevgiler………..

  32. 32 uzaklardan bir gizem 24 Nisan 2008, 3:10

    B. Gizem’e,

    Ilk okudugumdan beri yazdiklarinizi dusunuyorum. Kafamda birseyler daha cok netlesti Allah’in izniyle, Allah sizden razi olsun.

    Bu durumda, “Cennet ANNElerin ayaklari altindadir” ‘in batini anlamda yeri nedir?.. madem annelerde takiliyiz bugun.

    Pesinen tesekkur ederim. Allah kalbimizi sectigi din uzerinde sabit kilsin. Amin.

  33. 33 uzaklardan bir gizem 24 Nisan 2008, 3:36

    B.
    Bu sitede cok yeni oldugumu daha once belirtmistim. O nedenle gene hata yaparsak, pesinen ozur dileyeyim istedim. Affola.

    Levhanin Biri:
    “Hz. İsa hakikattir ve tüm çıplaklığı ile gelmiştir.. insanlar hakikati anlayamadıkları için daha sonra marifet olan hz. Muhammed s.a.v. zuhur etmiştir..” demis.

    Nacizane sorum, bu hukum, “kader” bilinci ile cakismiyor mu? daha hicbir sey yaratilmadiginda kendi ilminde o “an” kalemi yaratip “yaz” demis.. Allah’imizin peygamberlerini dunyaya gondermesi icin, insanlarin hakikati anlayamamasini vs bekledigini dusunmek, bendeniz icin oldukca garip geliyor. cunku zaten olmus, bitmis, o “an” en son kiyamete kadar neler olup bitecegi bitirilmis bir hakikatten bahsediyoruz. O nedenle elbette hangimizin ne zaman gelip, amellerimizin ne olacagi ve sonumuzun da nasil bitecegi coktan kararlastirilmis oldugu gibi, peygamberlerin de ne zaman ve ne icin gelecegi coktan belirlenmisti. Kadere inanmak, bu degil midir?

    Ayrica, ayni baglamda, Kutsal Kase:(…) “Niye Meryem’den başka bu düzeyde tam farkındalığa erişen kadınlar olmamıştır?.. Bunu önce kadınlara sormak gerekir.(?) :- )) (niyetin hanımları kırmak değil, teşvik)” demis. Dolayisiyla bir hanim olarak, ben de nacizane bu soruyu kendime sorulmus aldim.

    Fakat Kutsal Kase, kendisi bu soruyu sormadan once, yine ayni mesajinda “Kuran-ı Kerim’de neden kadın rasul adı geçmez. Rasul denilebilmesi için, öncelikle tam farkındalık halinde olması ve bu farkındalığı, yani yaşadığını dillendiren olması gerekir. Bu da kendiliğinden olmaz. Allah’tan aldığını dillendiren olduğu için Allah’ın dilemesiyle olur.” demis. Dolayisiyla da benim aklimdaki cevabi kendi kendisine vermis. Zira ben bir kadin olarak, bir anne olarak istedigimi yapayim -ki zaten bu da Allah’imin benim icin belirlediginden farkli birsey kesinlikle olamaz- Allah’im istemedikten sonra hicbir sekilde bu mertebelere ilerleyemem..
    Yanlis mi anlamisim kader konusunu? Dolayisiyla, Allah’im isterse kadinlardan da Hz. Meryem anamizin bu duzeyinde farkindaligina ulasan kadinlar olur. Yoksa olmaz. oyle degil mi? Yani iki ayri paragrafta iki ayri yaklasim yok mu?.. Dolayisiyla, kadinlari tesvik etmek, ne icin gerekirdi acaba? Kendisi, kader ve kadinlari tesvik konusunu bir arada nasil dusunmustur acaba?

    Hatalarim olduysa, kendimizi guzel ifade edemediysek, pesinen affola. Butun sorularim, yazanlara, “kendi ufkumu daha da genisletebilir miyim?” amaciyla sorulmus sorulardir. Allah, herkesten fazlasiyla razi olsun. Aman diyim, yanlis anlasilmayalim.

    Sonsuz saygi ve selamlar ile.

  34. 34 levhanın biri 24 Nisan 2008, 5:32

    Uzaklardan bir gizem ‘e……
    Selamlar,
    hayır o yazdığım kader bilgisi ile çakışmıyor..
    hepimiz Allah’ın ilim dairesinin içindeyiz zaten.. bir an bile oradan ayrılmamıza imkan yok.. O bizde tecelli ediyor ve izleyen de sadece O..
    O yüzden kaderini istediği gibi sergiler ve izler..:)
    tabii bu da bizi aşar..
    bu kadar
    sevgiler..

  35. 35 Kutsal Kase 24 Nisan 2008, 5:48

    Uzaklardan bir Gizem’in sorusu için:

    “Allah aranmakla bulunmaz, lakin aramak da lazım.” diyen veli ne demek istemişse ben de onu demek istedim. Enteresan bir paradoks, haklısınız, ama bu işin kuralı bu. Üzerinde biraz düşünmek gerekir.

    Diğer bir yorum için:

    “Erkeklik dişilik yok erlik var,” demişsiniz. Meryem için kadınlık özelliğini vurgulayan Kuran’da Allah’tır, ben değilim:-) Hz. Muhammed ümmetine kadar Asiye ve Meryem’den başka kayda değer bir olgunluk gösteren olmadığını Hz. Rasulullah da söylüyor. Allah ve Rasulü böyle dedikten sonra, bu tanımı bana mal etmeyiniz, rica ederim..:-)

    Ama Hz. Rasulullah’tan sonra olgunluğa erişen kadınlar olduğunu zaten belirttim yazımda.. Örneğin Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Rabia ve dahası olgunluğa erişmiştir. Söz konusu linkteki yazının içeriğini de biliyorum, daha önce okumuştum. Ama teşekkür ederim.

    Uzaklardan bir Gizem için bir kaç satır daha:

    Kadınların en büyük kaybı duygusallıktır. Kemal beyin de yazısında belirttiği gibi merhamet ve şefkatle kayıtlanabiliyorlar, analık vasıfları dolayısıyla.. En büyük engelleri budur. Eğer bu perdeyi de açabilirlerse, erkeklerden çok daha çabuk olgunlaşır ve çok daha yüksek seviyelere çıkabilecek potansiyelleri vardır. Zafiyetler bilinirse, daha kolaylıkla aşılır. Biraz buna dikkat çekmek istedim sadece.. Yoksa yüzlerce erkek olgunluktan nasipsizken Rabia gibi ve benzeri kadınlar Allah’ın rızasını kazanma mertebesine erişmişken, söz söylemek ne haddime.. Hanımların hakikatından gafil olan, kendini bilmekten gafildir ancak.. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…” diyen Allah Rasulü kadını ilk sırada anmıştır. O’nun sevdikleri, bizim de başımızın tacıdırlar.:-)

  36. 36 Gizem 24 Nisan 2008, 10:20

    Uzaklardan bir gizem’e…

    ”Cennet annelerin ayakları altındadır”. Çünkü, doğurduğu çocuğu en iyi yetiştiren odur da ondan..
    Anne çocuğunu kah döverek, kah severek en güzel şekilde yetiştirendir..
    Anne, bazen Rahmanın rahmetiyle, (acıyı tattırarak) bazen de Rahim’in rahmetiyle (şevkatle) yetiştirendir de ondan!…

    Teşekkürler…

  37. 37 uzaklardan bir gizem 24 Nisan 2008, 11:16

    B.

    Selamlar,

    Kutsal Kase, bana verdiginiz degerli cevabinizin ikinci bolumunun muhattabi sanirim ben degilim ama bir baska yorumcu: ilahi anne.

    Merhamet ve sefkatle perdenleniyorlar derken neydi kasettiginiz acaba? zira daha dun burada okudum degil mi A. Hulusi’nin, acimak gunahtir, merhamet degil konulu satirlarini? Biz merhametimizde daha cok yol katetmemiz lazim rahmet Peygamberine layik olabilmemiz icin ama bu eger bende perde olacaksa, onu da tartismak isterim. neyi nerede yanlis yapiyorum diye?

    kaldi ki ilk mesajimda da belirttigimiz gibi, biz asil kadin-erkek ayrimini yapmanin en buyuk perdelerden oldugunu dusunuyoruz. netekim nice anneler gorduk, merhametsiz yaratilmis, yeni dogmus yavrularini kis gunu copluklere birakabilen, nice erkekler gorduk, hepimizden daha merhametli. Ayrica Efendimiz de bu noktada bir erkek. Ama ondaki merhamet sanmiyorum bir baskasina verilmis olsun.

    Yine de bendenize cok faydali olan degisik bakis acilarini gordugum icin cok tesekkur ederim. Elleriniz dert gormesin.

    Levhanin Biri: Saddak. O ilim “nokta”sinda yasadik ve bitti. zaman yok. yine de satirlariniza tesekkur ederim.

    Gizem: Guzel aciklamaniz icin cok tesekkur ederim. Bir anne olarak bu dediginizi zahiri anlam olarak aliyorum. Bir de batini anlamini anlayabilsem, cok mutlu olurdum. Allah’im izin verirse, buna da kavusuruz insallah. Zira burada “anneler ve ayaklari ve hatta ayaklari altinda olmak” gibi kavramlardan bahsedildiginde, ben iyice batini kavram pesine dusuyorum, elimde degil.

    Sonucta hepinizden Allah’im ayri ayri razi olsun. Bizi de dostlarina yakin olmayi nasip etsin. Amin.

  38. 38 ilahi anne 25 Nisan 2008, 12:14

    uzaklardan gizem için..
    Zira burada “anneler ve ayaklari ve hatta ayaklari altinda olmak” gibi kavramlardan bahsedildiginde, ben iyice batini kavram pesine dusuyorum, elimde degil.
    * * *

    aradığınız mana olur mu bilmiyorum ama herşey bir nokta ve onun büyütülmüş hali dairedir den yola çıkarsak… bir baş bir de ayak vardır değil mi.?.. ve dairede bu iki uç en nihayetinde bir olur.. iki kavisin birliği gibi.. baş ayağın üstüne ya da ayak başın üstüne gelir.. sonuçta aynı daireden yine de çıkamazlar, buna da imkan yoktur zaten..

    herşeyin batını aramakla öğrenilmez zannımca.. onlar ilahi lütuflarla yaşanarak öğrenilebilir.. zaten okuduğumuz şeylerde batınlar çok açık.. ama görmediğimiz için hala başka bir batın arıyoruz…..
    hayatın kendisi batındır.. batının kendisi hayat.. yine daire ve iki ucun birliği oluyor..
    kadın ve erkek için de batında aynı daireyi uygulayabiliriz… tabii bazen batıni bilmek acı da olabiliyor:)
    sevgiler…

  39. 39 Kutsal Kase 25 Nisan 2008, 1:25

    “Efendimiz de bu noktada bir erkek. Ama ondaki merhamet sanmiyorum bir baskasina verilmis olsun.”

    Buna kesinlikle katılıyorum Gizem, ancak çok merhametli olan Efendimizin savaştığını ve savaşta adam öldürdüğünü de unutmayın. Şu sebeple savaştı veya bu sebeple savaştı, burası değil konumuz. Önemli olan savaşırken ne yaptığıdır. Eğer savaş anında merhamet duygusu ile kayıtlansaydı, öldürülürdü. Anlatmak istediğim buydu.

    Yerine ve zamanına göre gerekeni yapamıyorsanız ve o hangi duygu ise, o bizim perdemizdir. Bununla beraber “merhametsiz olun” demek başka, “merhametle kayıtlanmayın” demek başka. Arada dağlar kadar fark var. Ben hiç bir duygu ile kayıtlanmamak gerektiğini savundum sadece..

    Kadınların merhametle veya benzeri duygularla (bunlar olumsuz duygular da olabilir) kayıtlanmasından kastım da böyle bir şeydi. Ama istisnalar da var tabii. Kimse size çocuğunuza merhametsiz ve şefkatsiz olun, demiyor. Ama bu duygularınız ona parmak sallamanız gerektiği yerde sizi parmak sallamaktan alıkoyuyorsa, o zaman kayıtlanıyorsunuz demektir. Çocuğunda bunu başaramayan, kendine himmet için gelene nasıl yardımcı olur?..

    Nefs dağlarını sırtlanmış gelmiş biri ve size himmet et diyor. Yeri geldiğinde celal, yeri geldiğinde cemal zuhuratına mahal olamıyorsanız, nasıl sizin elinizde nefsler ıslah olur ve himmet etmiş olursunuz? Takip ettiyseniz, Kemal bey de başka bir yorum sahasında bunu açıklamaya çalıştı eğer yanlış anlamadımsa. Bu açıklamaları da duygusallıkla değerlendirmemenizi temenni ederim. Bana yönelttiğiniz sorunun cevabını verdim. Benden bu kadar.

  40. 40 okyanus otesinden 25 Nisan 2008, 6:35

    “Allah aranmakla bulunmaz, lakin aramak da lazım.” diyen veli ne demek istemişse ben de onu demek istedim. Enteresan bir paradoks, haklısınız, ama bu işin kuralı bu. Üzerinde biraz düşünmek gerekir.”

    Yazmis, Kutsal Kase.
    *******

    Bu konuyu biraz acarsak, su noktaya isaret edildigini gorebiliriz zannediyorum. Quantum fizikcilerin su anda ortak varabildikleri bir nokta, anlayabildigimiz tum evrenlerin alt yapisini olusturan (atom alti evrenlerinin – boyutlarinindan bahsediliyor burada)(ÖZünü olusturan — base) bizim boyutmuzda algiladigimiz sıvımsı maddelerin davranis ozelliklerine benzer ozellikler gosteren ve bunun gayrisi olmayan ve parcalara da ayrilamalayan, bu daha isimlendirelemeyen her seyin ÖZ ünü olusturan ve her seyin olusmasini saglayan, cunku onlarin seklini alan madde !!!??? AKLIni kullanarak Onu Izleyeninin (observe edenin) niyetine gore hareket edip, Izleyenin Gore sinin yonunde bir yaradilis icine giriyor.. Kisacasi, bizim algilayabildigimiz evrenimizin ozunde AKIL — INTELLIGENCE var. Bu yukarida izah etmeye calistigim durum IHLAS Suresinin bati ilmi tarafindan bir nevi ispatlanisi.

    Simdi “I think, therefore I exist” — Rene Descartes
    in soyledigi gibi, “Dusunuyorum demek ki varim”..
    Burada aslinda Rene Descartes’in bu sozu su manada soyledigini dusunursek; “I am aware, therefore I exist”…
    “Farkindayim !!!! demekki varim” sozunu de hatirlarsak bu arada su apacik gorunuyor ki, bizler de dusunen Akilli (Intelligent) enerji varliklariyiz ve bu etten kemikten varliklari (INSan) bu dunyada kullaniyoruz ve kendi ozumuzu(Intelligence — AKIL) his edecegimize – Onu yasayacagimiza, onu kullanarak Ustad Ahmed Hulusi nin KANMAYIN adli kisa yazisinda anlatmaya calistigi gibi “Surekli oyuna getirip kandiriyor!…. Biri disari cekiyor… Insanin bas dusmani… Digeri iceri gomuyor… Vesvese..” Bu arada hic ama hic OZümüzle yalnız kalma durumumuz olmuyor, aklimiz surekli bir seylerle mesgul, ya dis dunya ile veya kendi ic dunyamizdaki vesveselerle..

    O nedenle “Allah aramakla bulunmaz”, cunku aramak icin kullandigin mekanizmayi goremezsin onu kullanip disarilara bakarken, — OZunden disa dogru INSan olarak bakarsan ebediyen aradigini bulamazsin, hem cok yakinsindir ama ayni zamanda erisilemeycek kadar da uzaktirsin, cunku aradigin paradox gibi gorunen bir ortamda her an seninledir, cunku ondan gayri zaten yoktur, lakin “aramak da lazim” derken ki ince noktayi kacirmayalim bu arada. Isin puf noktasi burada, kanatimizce.
    Siz degerli yorumcu dostlarimiza degisik bir bakis acisi sunmak idi dilegimiz..
    Eger SAF AKIL — PURE INTELLIGENCE olabilsek nasil olurduk acaba???

    Ustad Ahmed Hulusi’nin bir dostuma soyledigi gibi “Allah Mursidimiz Olsun” Amin.

  41. 41 Gizem 25 Nisan 2008, 7:30

    Uzaklardan bir gizem’e…
    Sevgili dost, ”cennet annelerin ayakları altındadır” hadisinin batıni anlamını soracağını biliyordum..:-)
    * * *

    Tasavvuf lisanında ‘Anne’ ismi ile, Esma boyutuna işaret edilir…
    Bu esma boyutu ötende değil, öz’ündedir ki, o boyut sonsuzdur…
    Varlığını oluşturan kişisel sınırlı olan esma terkibinden sıyrılıp, hakikatında mevcut olan o sonsuz Esma boyutunda bulursan kendini; ‘Annene’ kavuşmuş olursun…
    Anne, bir Esma manasını simgeler. Anneler ise, sonsuz Esmaları…
    Bir de, Esma manaları doksan dokuz rakamı ile sınırlı değildir!..
    Sevgi ile…… Teşekkürler

  42. 42 uzaklardan bir gizem 25 Nisan 2008, 3:16

    B.
    Oncelikle su guzel gunun hepimize guzellikler getirmesini dilerim..

    Cevaplariniz icin cok cok tesekkur ederim, yeni ufuklar acilmasi icin herseyi OKUmaya calisiyoruz Elhamdulillah. Alabildiklerimiz kardir. Sagolun varolun.

    Hepinizin cevabi icin elbette kafamda ve kalbimde yeni cicekler aciliyor, onlari da buraya yazmak isterim. Ancak oncelikle Kutsal Kase’ye seslenmek istedim nacizane.

    Sevgili Kutsal Kase,

    Son mesajinizi okuyunca, bir seye cok fazla takildim, geri donup butun mesajlarinizi tekrar okudum bu baslik altinda yazdiginiz. Hepsini OKUyunca da kafamda takili olan sey, daha cok takili hale geldi. O konuyu tartismadan, elbette baska konulara gecemezdim. Eger izin verirseniz ve mazur gorurseniz, bir kardesiniz olarak kafamda takili olan seyi buraya yazmak isterim Allahcigimin izniyle…

    Ben degil butun inananlar bilir ki, merhamet konusunda ornek alinmasi gereken tek kisi, Hz Muhammed SAV’dir. Bendeniz, Efendimizin hayatini okudugumda, her seferinde neden kendilerine Rahmet Peygamberi dendigini, daha iyi OKUyorum insallah. Herseyden once, bir erkek, bir baba, bir es, bir komutan, bir arkadas, bir dost, bir yonetici, bir devlet baskani olarak baktigimda bile inanilmaz yumusak, merhametlidir, eger yuca zatini kelimelerle anlatabilmek dogruysa. Kaldi ki Rahmet Peygamberi olmasi, sonradan degil, ta ruhu yaratildiginda belirlenmis bir ozelligidir. Ben nacizane olarak, o yuce zatin her hareketinin cok zarif, cok kibar oldugundan da kendimden cok olarak eminim. Dolayisiyla, bu kadar sefkat, merhamet dolu kalbi olan bir insanin, en kotu, en zor, en vahset dolu zamanlarda bile bu duygularini kaybedemeyeceginden de eminim. Hepimiz insaniz, hepimizin hatalari elbette var, en cok hata da bende var, Allah bana da rahmetini versin, onlara da. Ancak gel gor ki konu Efendimiz oldugunda, bu bicare kul icin hersey anlam kazaniyor. Hatasiz bir insandan bahsediyoruz cunku. Hatalari olan kullardan degil.

    Kafamda takili olan konuya gelince.. “(…) ancak çok merhametli olan Efendimizin savaştığını ve savaşta adam öldürdüğünü de unutmayın. Şu sebeple savaştı veya bu sebeple savaştı, burası değil konumuz. Önemli olan savaşırken ne yaptığıdır.(…)”.

    Sahsimin prensiplerinden biri de bir konuyu tartismaya baslamadan once, karsimdakinin soyledigi/yazdigi bir fikirde, karsi oldugum noktanin bulundugu kismi alip tartismaya buradan baslamamak. Yani, sizin buraya alintiladigim sozlerinizin devamini okuyunca, elbette merhametin nasil bir perde oldugunu acikladiginizi vs. anlayabiliyorum. Zaten bunu konu ettiginizi de devaminda cok net gorebiliyorum. Ancak bu konuyu anlatabilmek icin Efendimizin merhametinin kendisine engel olmadigini vs. gostermek, bunu da savaslar yaparak, savaslardaki tavrindan vs. bahisle yazmissiniz. Aklima takilan nokta tam olarak budur.

    Senelerdir, gerek bildigim yabanci diller sayesinde, gerekse yasadigim/calistigim ortamlar sebebiyle, bir cok diger dine/inanisa mensup insanlarla karsilastim. Coguyla da, oyle ya da boyle bir noktada Islamiyet hakkinda da bilgi alisverisinde bulundum. Allahima cok sukur ki iclerinde Islamiyete donenler de oldu, nurlandiklarini da nacizane gordum. O nedenle bu tartismalarda, ozellikle Hristiyanlardan bu tespiti hep duydum. “Iyi ama, sizin peygamberiniz savaslar yapmis tek peygamber, nasil olur da onun merhametinden bahsedebilirsiniz? -hasa hasa hasa-”

    Evet dogru, benim birtanecik Peygamberim, savaslar yapmis tek peygamberdir. Ancak dikkat buyurursaniz, butun savaslarinin Allah’in emri ile gerceklestirildigini gorursunuz. Kendi hirsi, dusmanligi vs. olmadan, sadece ve sadece Islamiyet adina yapilmistir butun savaslari. Zira, savastigi karsi taraf, Muslumanlara zulum ederek, inim inim inletmektedir. Ayrica, harekata baslamadan once, karsi tarafi Islama davet etmektedir. Hem de bir defa bile degil, en az 3 kere. Gene olmadi mi, teke tek karsilasma yapilmaktadir. Gene olmadi mi, ondan sonra savas emri vardir.

    Kaldi ki, kadinlarin ve cocuklarin oldurulmemesi gerektigi, aman dileyenin caninin alinmayacagi, savaslarin ganimet icin degil, sadece Allah yolu icin yapilacagi gibi bircok savas kurali da kendileri zamaninda konulmustur. Buna bircok ornek verilebilir ama Hayder Kalesi gibi spesifik olaylara da bakilarak bu rahatlikla gorulebilir.

    Sadece bu kurallar bile Kendilerinin ne kadar yumusak huylu, vicdanli, merhametli oldugunu anlatmaya yetmektedir nacizane kanimca.

    O nedenle Efendimiz, merhamet hissi nedeniyle yine de kayitlanmistir, oldurulmemistir, bu da Allahin takdiridir, ama denilemez ki “onemli olan savasirken ne yaptigidir”; Bence denilmesi gerekirken, boyle merhametli bir Peygamberin, savasirken nasil yaptigidir.

    Kisaca, Efendimiz, merhametlidir, merhametiyle de kayitlanmistir, hatta en vahsi anlarda bile, merhametini gosterecek sekilde davranmistir.

    Bunu kabul etmezsek, sizin dediginiz; bizi, Kendilerinin, Yahsi’yi, Hind’i affetmesini de merhametiyle sizin dediginiz anlamda kayitlanmasi olarak gormek ve hatta hatasiz Alemlere rahmet olarak gonderilmis Peygamberin, bu affini, yanlisi olarak gormeye sebep olma tehlikesini, ortaya cikarabilir. Hasa, hasa, hasa!

    O nedenle cevap vermeden bu kadar bekledim, eger yanlis dusunuyorsam lutfen beni duzeltin. Ama Efendimizin savaslari, bence merhameti acisindan en guzel orneklerdir.

    Cok mutluyum bu dinde kalbim sabittir insallah. Bu nedenle kalbi arayista olanlara, bir nebze sabitlik saglamaya sebep olmak ne buyuk mutluluktur.

    Yillar evvel bir BUYUK’un bendenize lutfedip dedigi gibi, Allah mursidimiz olsun. Amin.

  43. 43 uzaklardan bir gizem 25 Nisan 2008, 3:56

    Tekrar selamlar,

    Burada tartisilan konulari Anneme de aktaririm. Zira kendileri, Allah’in bir lutfu olarak bana verilmistir. Allah butun annelerden de benim annemden de razi olsun. Amin.

    ” – Renksiz ve rutbesiz olan Mevlana, hem asikdi hem masuk.

    – Hakk’a yolculuk vardir, Hakk’ta yolculuk vardir

    – Ilim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir.

    – Bir Ben vardir; Benden iceri..”

    Örneklerle aciklar misiniz diye, bilenlerden rica ediyorum efendim.

    Annemin bu ricasini elci olarak Biz de iletmis olalim.

    Bilenlere de bilmeyenlere de simdiden sonsuz tesekkurler. Allah hepsinden razi olsun..

  44. 44 uzaklardan bir gizem 25 Nisan 2008, 4:09

    Tekrar selamlar,

    Okyanus Otesinden’e..

    Beni ihya ettiniz yazdiklarinizla, OKUttuklarinizla. Dualarimiz nacizane sizinle.

    Bir dipnot iletmeyi arzu ettim.

    Descartes’n unlu cumlesi “Je pense donc Je suis”dir. Buradaki “je suis”nun İngilizceye cevirisi “I exist” degil de “I am” olarak olmali. Zira Descartes, “j’existe” dememis, “Je suis” demis..

    Fransizcanin guzel taraflarindan biridir bu, bir fiille devamini getirmeyerek cok sey anlatabilirsiniz. O nedenle dikkatimi cekmistir. Eger “I exist” derseniz, o zaman anlami kaybolur sanki denmek istenenin; Yani “dusunuyorum o zaman canliyim, varolmus durumdayim ama oldugumde dusunemem” demektir; o zaman yok olurum. “I don’t exist” gibi.. halbuki dusunmedigimde degilim denecektir. Varolmuyorum, yitip gidiyorum degil.

    Belki degerli yorumunuza, bu acidan baska bir yon kazandirabiliriz dedim. “I think therefore I am” olmasi daha dogrudur zannimizca cevirinin.

    Aynen “There is no GOD only Allah” gibi..

    Tekrar saygilar,

    Dualarinizda bizi de alirsaniz icinize…

    Allah razi olsun.

  45. 45 mustafa öz 25 Nisan 2008, 4:28

    Rene Descartes in söylediği , “Düşünüyorum o halde varım ” ..sözü gerçeğin (realite) sadece bir yönünü ifade ederken hakikati (verite) ifade etmez; bu önermenin doğrusu insan için kanımca “varım o halde düşünürüm” olmalıdır. Düşünebilmek için öncelikle var olmak gerekir. Bu mantıksal ve ontolojik bir zorunluluktur.

    Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu (elan öyledir) Allah’ın ilminde bulunan varlıkların hakikatleri (ayanı sabiteler) kuvveden fiile çıkmak istediler ve Allah’ın ol emriyle tüm alem içre alemlerde bulunan aslı hayal olan varlıklar oluştu, varoluş Allah’ın ilminde olan varlıkların istemesiyle başlamıştır. Bu noktadan bakıldığında ilim maluma tabi olmuştur.

  46. 46 Gizem 25 Nisan 2008, 6:37

    -Renksiz ve rütbesiz olan Mevlana, hem aşık idi hem maşuk…

    Renksizlik bilinç seviyesinin mardiyede ulaşabildiği bir hal!. Öyle bir renksizlik ki karşısındakinin rengini aks ettiren durulukta, her renge ayna olabilecek şeffaflıkta.. Rütbesizlik ise, bilinç seviyesinin hiç bir beşeri etiketle kayıtlanamadığı halin durumudur..
    Aşıktı, varlığında ki sonsuzda kendini eritene dek!. Maşuktu, ta ki sevdiğinde yok oluncaya dek…

    -İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…

    İlim bilmek çer çöp ilmini bilmek değildir!. İlim bilmek demek, seni sonsuz saadete kavuşturacak olan Zat’ın ilmini bilmektir. O ilmi bilen kendini bilir, kendini bilen de Rabbini bilir…

    -Bir ben vardır benden içeri…

    Kur’an’dan bir ayet: ”Kullarım sana beni soruyorlar. De ki, Ben onlara şah damarlarından da yakınım”.. diyenin benliğidir, içimde ki bir başka BEN…..

    Teşekkürler

  47. 47 Searcher 25 Nisan 2008, 8:52

    Descartes’in yasadigi yillarda bilim dili Latince oldugu icin Descartes’in orijinal yazisindaki ifadesi “Cogito ergo sum;” orijinal dili Fransizcaya “Je pense donc je suis” olarak cevirilmistir. (1637). Ingilizceye uyarlanması da “I think, therefore I am.” olmalidir, ‘Uzaklardan bir gizem’ arkasimizin degerli aciklamasinda oldugu gibi. Tesekkurler.

  48. 48 Searcher 25 Nisan 2008, 11:36

    Okyanusun otesinden ismiyle yazan arkadasimizin dikkatimizi cekmek istedigi nokta konusunda bir aciklama yapmak istiyorum.

    Mustafa Oz kardesimiz;
    “bu önermenin doğrusu insan için kanımca ‘varım o halde düşünürüm’ olmalıdır” diye yazmis.
    Durum yanlis anlasilmaya baslandi gibime geliyor. Burada uzerinde durulmasi gereken husus AKIL denen olay. INTELLIGENCE. Yani yasayan, canli bir “entity” – “varlik” olan AKIL-INTELLIGENCE. Burada bence dusunceyi olusturan mekanizmanin sahibinden bahsedilmeye calisiliyor. Yani “O” akilda olusuyor ne meydana gelecekse, ondan sonra o aklin kurdugu semavi mertebeler icerisinde her mertebede tecelli ediyor yine kendi akliyla ve her boyutun yasadigi gerceklere – fizik kurallarina gore ortaya cikiyor ve gorunur, hale geliyor.

    Yani bir deyisle “dusunuyorum demek ki varim” cok mecazi anlamda bir seye isaret ediyor, kelimelerde takilmadan bakmak lazim konuya.

  49. 49 Zekeriya BAĞCI 26 Nisan 2008, 12:05

    Aşk şarabı içmesi hoştur şaşkın
    Şarap peşinden koşmak boştur şaşkın

    Bir o yana bir bu yana yatma şaşkın
    Tenhalarda menhalarda bitmiş aşkın

    Sana başka sözüm yok bu alem içinde
    Bir alemsin şaşkın sen alem içinde

    Şaşkın sana ne dedim sen ne yaptın
    Dün gece gördüm seni ters yola saptın

    ŞAŞKIN-ERKİN KORAY

  50. 50 ruyaa ve düşünce 26 Nisan 2008, 12:24

    – Düşünce ile varım.
    – Nerede?
    – Düşünce ile yaratıyorsun herşeyi, düşünce hayaline, gerçeklik arayışı düşüncesi ile..
    – Düşüncede var isem düşünen gerçek! ise hayal! olduğuma odaklanma niye düşüncede.
    – Düşününce, düşüncelerle düş ile düşüncelerde var sayımlar var. 1,2,3…
    – Düşünebilen, sen hayalsin sen gerçek düşüncesinde midir? Sahi düşünce neyi seyretmeyi dilemeli? Ben cevap verebilir, b.enine.

  51. 51 güzelliklere doğru 26 Nisan 2008, 7:27

    Yine bulutlar seyrini unutmuş
    Semaya baksana matem mi tutmuş
    Gökte ne ay var, ne de bir yıldız
    Her taraf karanlık ve de ıssız
    Sen yoksun diye,sen yoksun diye

    Esen rüzgarın kesilmiş nefesi
    Çoşkun dalgaların çıkmıyor sesi
    Bu ne sessizlik,bu ne durgunluk
    Doğan güneşe bak rengi soluk
    Sen yoksun diye…
    Erkin koray.

  52. 52 mustafa öz 26 Nisan 2008, 10:05

    Varım o halde düşünüyorum..

    En gizemli organımız olan beynimizin sırları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yeni görüntüleme teknikleri sayesinde beynin haritası gözler önüne seriliyor. Bu sırlar çözüldükçe de eski inanışlar teker teker yıkılıyor. Ulaşılan veriler bilgilerimizi temelden sarsacak nitelikte. Özellikle de bilinç hakkında şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Beyin hakkındaki bilinmeyenler 21. yüzyıl bilimsel ve teknolojik gelişmeleri sayesinde yavaşça azalıyor. İleri teknoloji ürünü görüntüleme teknikleri beyni çalışırken gözlemlememizi sağlıyor. Bütün bu gelişmeler bilincin ne olduğu hakkında da ipuçları veriyor. İnsanoğlu yüzyıllardan bu yana ilk kez varlığının temeli hakkında birtakım bulgular elde ediyor.

    Bilincin bilinmeyenleri..

    Bilincin ne olduğunu anlamak için öncelikle ne olmadığını belirlemek gerekiyor. Örneğin, bebekler, hayvanlar ve beyin hasarı olan hastalar üzerinde yapılan çalışmalar bilinçle dil konuşma becerisi arasında bir bağlantısı olmadığını gösteriyor. Farkındalıkla bilinci de bir tutmamak gerekiyor. İnsan müzik dinlerken, dans ederken ya da keyifli anlarda kendini kaybedebiliyor. Ancak bunun anestezi altına girmekle uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor.
    Dahası bundan kısa bir süre önce yayımlanan bir araştırma bilinç ve farkındalık ilişkisi hakkındaki temel bilgileri derinden sarsıyor. Bitkisel hayattaki bir kadını inceleyen doktorlar, hastadan evinin odalarında gezindiğini, düşünmesini istediklerinde beynin yön bulma ve yerleri tanıma bölgelerinin hareketlendiğini tespit etmişti. Benzer şekilde tenis oynadığını hayal etmesi söylendiğinde de hareketi destekleyen bölgelerde kan akışı gözlenmişti. Hastanın beyin görüntüleri ile sağlıklı bir insanın beyin görüntüleri arasında hiçbir fark yoktu. Sadece genç kadın beyinde tüm bunlar gerçekleştiği sırada hiçbir tepki vermiyordu. İşte bu noktada bilinç ve bilinçsizlik sınırları belirsizleşiyor. Ünlü Fransız düşünür Rene Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım” sözü üzerinde yeni tartışmalar başlıyor.

    Kolay ve zor sorular..

    Bilinci anlama yolunda ne yazık ki karşımıza tek bir soru çıkmıyor. Felsefeci David Chalmers, yanıt bulunması gereken iki soru olduğunu belirtiyor. Bunların ilki kolay, diğeri zor… Kolay soru, bilinç ile bilinçdışı arasındaki farkları belirleyerek, bilinçdışının neden ve nasıl var olduğunu ortaya çıkarmak.. Konuşurken sözcükleri sıraya koymamızı sağlayan kurallar bütünü, kalbimizin atmasını ya da herhangi bir şey tutarken kasların kontrolünü sağlayan süreçler, bilincin dışında gerçekleşiyor. Bu eylemler üzerinde kontrolümüz yok. Zor olan ise bilinçli süreçlere sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu, neler hissettirdiğini ve neden öznel deneyimlerin olduğunu ortaya çıkarmak. Bilincin nöronlar arası işlemler sayesinde nasıl ortaya çıktığı açıklamak… Bu problemi çözmek kolay değil. Hatta çözümün mümkün olup olmadığı bile bilinmiyor. Birçok uzman bu noktada bir çözüm aramanın bile gereksiz olduğunu belirterek, topu ilahiyatçılara ve felsefecilere atıyor.

    Ruh değil beyin..

    Bu iki soruya da henüz bir yanıt bulunamasa da, bir problem olarak varlıklarının kabulü bile iki yaygın inancın sonunu getirmeye yetiyor: Bilinç ruhumuzdan değil sadece beynimizin aktivitesinden kaynaklanıyor. Teknolojinin bilim dünyasına kazandırdığı fMRI, yani kan akışı inceleyerek beynin hangi bölgesinin çalıştığını görmeyi sağlayan görüntüleme sistemi sayesinde insanların neredeyse akılları okunabiliyor. Kişinin o an bir yüzü mü, bir yeri mi düşündüğü ya da bir ayakkabının mı, yoksa şişenin mi fotoğrafına baktığı anlaşılabiliyor. Fiziksel uyaranlar yoluyla kişinin o anki bilinç durumu üzerinde oynamalar yapmak da mümkün. Örneğin ameliyat sırasında beyne uygulanacak elektriksel uyaranlar kişinin gerçekten ayırt edilmesi imkansız halüsinasyonlar görmesine neden olabiliyor.
    LSD ya da prozac gibi kimyasal uyaranlar, alkol ya da kahve, hisleri, gördükleri ve düşüncelerini etkiliyor. Bunun en uç örneklerden biri epilepsinin ileri aşamalarının tedavisinde uygulanan beynin iki yarısını birbirine bağlayan bağların kesilmesi yöntemi. Böyle bir durumda aynı kafanın içinde iki farklı bilinç ortaya çıkması sağlanabiliyor. Dolayısıyla beyindeki fiziksel aktivite sona erdiği zaman bilincin de yok olduğunu söylemek mümkün hale geliyor. Bütün bu araştırmalar ve tartışmalar yaptığımız her şeyden kendimizin sorumlu olduğumuzu gösteriyor, bilinç üzerinde yapılan çalışmalar devam ettikçe sarsılmaz gibi görünen temellerin çoğu birer birer yerinden oynamaya başlıyor. . Bir başka deyişle DÜŞÜNCE VARLIĞI OLUŞTURMUYOR, VARLIK DÜŞÜNCENİN OLUŞMASINA SEBEB OLUYOR (Füsus ta tüm açıklığı ile anlatılan ayanı sabite.)
    Anladığım kadarıyla
    Bu husus kader sırrının en önemli paradokslarından birinin cevabıdır.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: