Yeter ki Öz’den Gelsin, Öz’e Gitsin

Sözü kimin söylediği değil, ne söylendiğidir önemli olan. Bu pencereden baktığımızda isimsiz yazıları ve yorumları farklı bir gözle görürüz herhalde…

İsimsiz yorum yazmak her zaman korkaklık değildir. Bazı durumlarda egodan sıyrılmanın göstergesi bile olabilir.

Hele hele söylenen sözden çok o sözü kimin söylediğine bakılan bir kültürde yaşıyorsanız….

Sözüm meclisten dışarı ama bizler genellikle duyduklarımızı söyleyene göre değerlendiriyoruz.

Söz doğru da olsa söyleyenden hoşlanmıyorsak tüm algılarımızı kapatıyoruz ve kendimizi önyargılarımızın esaretine bırakıyoruz.

Aslında, sözü söyleyenden hoşlansak da hoşlanmasak da değişen fazla bir şey olmuyor…

Sözün sahibi çok sevdiğimiz, çok güvendiğimiz, bilgisine taptığımız biriyse eğer yine aynı sistem devreye giriyor…

Yani, yine algılarımızı kapatıyoruz ve söyleneni düşünüp tartmadan ‘’doğru’’ kabul ediyoruz. Belki o çok güvendiğimiz fikir sahibi başka bir şey demek istemiş, bizi derin düşünmeye, sözlerinin ardındaki derin manaları bulmaya yönlendirmek istemiştir ama biz algımızı kapadığımız için bunun farkına bile varmayız. Ve düşünce ufkumuzu genişletmek yerine her zamanki düşünce kalıplarımıza takılı kalırız…

Bir nevi putlaştırma eylemidir bu yaptığımız.

Zihnimizi ve ruhumuzu, kimin söylediğine bakmadan özgürce salındırsak cümleler arasında; kimbilir hangi alemlere seyahat edeceğiz oysa…

Adını sanını açıkça belirterek yazı yazmak takdire şayan olsa da bazı riskleri olan bir tercihtir. Mesela, gün gelir yazının ve kendi düşüncelerinizin esareti altına girebilirsiniz. Yıllarca yazdığınız yazılar, ifade ettiğiniz düşünceler zihninizi öyle bir formata sokar ki kalıplarınızı kırmayı, konuya farklı bir pencereden bakmayı düşünemezsiniz bile… Ha, bir de imaj meselesi vardır tabii ki… Ego, yıllar boyunca yarattığı imajın yıkılmasından hiç ama hiç hoşlanmaz…

Hadi bu riski atlattınız diyelim; bu sefer de okuyucunun esiri olma durumu vardır… Ortalama okuyucu, rahatlık alanı dışına çıkmayı pek sevmez. Hep alıştığı ve duymak istediği düşünceleri okumak ister. Yazar da olsanız insansınız elbette ve ansızın otokontrol mekanizmanızın idareyi ele aldığını görünce şok olmamak elinizde değildir. Çünkü, okurun ne diyeceğini düşünmenin fikirlerinizin özgürce akarak varması gereken mecraya ulaşmasını engelleyeceğini bilirsiniz.. Tek denetleyici vicdanınız olması gerekirken bir de bakmışsınız ki başka zihinlerin güdümünde kendi kendinize sınırlar koyar olmuşsunuz… Bu hem kendinize, hem yazıya, hem de okuyucuya ihanettir…

Bütün bunları aştığınızda ise bir yazar için egonun en zor sınav sorusu gösterir kendini: Okuyucu tepkileri! Hatta bazen -sadece düşüncelerinizi değil- şahsınızı da hedef alan saldırılar…

Egonuzu terbiye etmek konusunda çok başarılı olsanız dahi incinmeme sınavı karşısında havlu atmamanız çok zordur. Oysa ki incinmek de egonun işlerinden biridir. Ama o kadar kırılırsınız ki göremezsiniz bunu… Gördüğünüzde ise geç olmuştur, köprüler çoktaan yakılmıştır.

Takma isimle yazmak ise yazarı bu tür risklerden korur ve bir tedbir kapsamında görülebilir… Ama onun da riskleri vardır elbette…

En önemlisi, başta da söylediğimiz gibi putlaştırmaya eğilimli kültürün etki alanındaki okuyucular putlaştırabilecekleri somut bir kişi görmek isterler karşılarında. Eğer kendilerini eğitmemişlerse, bilginin ve özgür düşüncenin peşinde değillerse yeterince ciddiye almazlar söylediklerinizi. Hatta belki de okumazlar…

Diğer bir risk de doğrudan yazarın kendi egosundan kaynaklanır. Bazen öyle güzel yazar, yazdıkları öyle itibar görür ki o itibardan pay almak ister ego. ‘’Keşke bunu ben yazsaydım,’’ der, sanki başkası yazmış gibi. Kendi kendisini kıskanıverir…

Takdir edersiniz ki nefsini terbiye etme çabasında olan biri için hiç de hoş bir durum değildir bu. Alınan mesafelerin bir çırpıda yok olduğunu, yolun başına döndüğünü farkeder insan. Bu durumdan sıyrılmanın tek çaresi de egonun oyununu farkederek hiç tınmadan yola devam etmektir herhalde. O zaman, geri döndüğünüz noktadan son bulunduğunuz noktanın da ötesine geçiren bir sıçrama yapma şansınız olabilir.

Yazıların altına yapılan isimsiz (yani rumuzlu) yorumlarda da durum üç aşağı beş yukarı böyledir bence… Sonuçta o da bir yazarlık eylemidir; düşünce paylaşımıdır…

Rumuzla yapılan yorumların gerçek benliği açığa çıkarabilme özelliği de ayrı bir konudur.

E, takma isimle yazan insan ne de olsa daha bir özgürdür. İmaj ya da ‘’Bana ne derler,’’ kaygısı yoktur.

Durum böyle olunca da içinde ne varsa onu söyler rahatça, testide ne varsa o şırıl şırıl akar yani… Bu açıdan düşününce rumuzlu yorumların yazan kişinin asıl kimliğini, hatta özünü yansıtması daha bir olasıdır sanki…

(Bu arada gerçek bir isimmiş gibi görünen yorum ve/veya yazı sahiplerinin de –çok tanıyıp bildiğimiz insanlar değillerse- gerçek olup olmadıklarının garantisi de yoktur elbette.)

Sonuç olarak, düşünceler ister gerçek kimliklerle, ister düzenlenmiş kimlikler veya rumuzlarla ifade edilsin hiç farketmez. Kişinin kendi tercihine kalmıştır ve saygı duymamız gerekir.

Yeter ki söz özden gelsin, öze ulaşsın… Gerisi teferruat ve abesle iştigal etmektir bana göre…

Angorya
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

15 Responses to “Yeter ki Öz’den Gelsin, Öz’e Gitsin”


  1. 1 nazan öztürk 10 Nisan 2008, 2:50

    (Bu arada gerçek bir isimmiş gibi görünen yorum ve/veya yazı sahiplerinin de –çok tanıyıp bildiğimiz insanlar değillerse- gerçek olup olmadıklarının garantisi de yoktur elbette.)

    “Kandıran bizden değildir,” uyarısını hatırlattı bana yukarıdaki cümleniz Sayın Angorya.

    Size teşekkür ederim açıklamalarınız için.
    Ancak aynı kişilerin farklı farklı rumuzlarla yazmaları hakkındaki düşüncenizi de merak ettim açıkcası. Acaba bir fikri ispatlama, çoğunluk oluşturma çabası mıdır bu tavır?. Öyleyse eğer: Kime? Neyi? isbat etmemiz gerekiyor ki?

    “Yeter ki söz özden gelsin, öze ulaşsın…”
    demişsiniz de..
    Özden gelenin bütün bunlara ihtiyacı var mıdır? Şimdi de bunu merak ettim.

  2. 2 faik 10 Nisan 2008, 4:25

    Bir büyük zat şöyle demiş:
    “Allah’la isen ne yapsan hayırdır; nefsinle isen ne yapsan şerdir..”

    Sayın Angorya; yazınızda çok güzel tespitlerde bulunmuşsunuz…
    Teşekkürler…

  3. 3 nuri 10 Nisan 2008, 4:30

    “Öteki” kavramından kurtulmak nasıl olur ?
    Kolay geçilecek bir engel gibi durmuyor..
    Herkes gibi ben de bunun mücadelesini veriyorum. Tek çıkış yolu buldum kendimce. İMAN.

    Şayet yakin (ilmel, aynel, hakkal yakin) oluşmamış bir boyutta isem ilmi değerlendirmekten başka şansım yok.
    İman ilmi. İlmin sonsuz ve sınırsızlığında her birimsel değerlendirmemin yetersiz olduğuna iman.
    Bu imanla kimi sorgularım, kimi eleştiririm, hangi konuda ne ölçüde hüküm verebilirim.

    Yakinim oluşmamışsa inkarın basitliğinden bu imanla kurtulurum.

    “Ey iman edenler iman edin..” Mealindeki ayet benim çok işime yarar herzaman .
    Bir de şu söz “EDEP YA HU.”

  4. 4 angorya 10 Nisan 2008, 4:45

    Sorularınızın cevabı bende değil aslında Sevgili Nazan Öztürk.

    Ancak şunu söyleyebilirim: sizin dikkatinizi çeken, benim hiç dikkatimi çekmedi.

    Çünkü; yorumları okurken çoğu zaman isimleri/rumuzları dikkate bile almıyorum… Ne söylenmiş ona bakıyorum genellikle. Ancak bir yoruma cevap vereceksem ismi öne çıkarıyorum, şimdi yaptığım gibi:)

    Burası bir düşünce paylaşımı platformu mudur yoksa bir savaş meydanı mıdır? Asıl cevap vermemiz gereken soru budur belki de…

    Ben, düşünce paylaşımı platformu olduğunu görüyor ve o bağlamda okuyor/yazıyorum.

    Savaş meydanı olarak görenler varsa da; beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor doğrusu. Farketmiyorum bile onları…

    Art niyetlerle, farklı isimlerle yorum yazmak?!… Sizin de dediğiniz gibi kimin için, ne için?… Eee, neyi tartışıyoruz biz o zaman?… İsteyen istediği ismi yazsın, düşüncesini paylaşsın… Bİze uyanı alırız, uymayanı da almayız olur biter.

    Hiç kimse her yazılanı kabul etmek zorunda değil nasılsa… Fikri çoğunluk sağlanan bir yazıyı da kabul etmek zorunda değil…

    Burası düşüncenin er meydanı bana kalırsa… Egoların değil… Ego için olsa olsa terbiye edici bir işlevi olabilir böyle bir platformun.

    Haddim olmayarak size de dikkatinizi isimlerden ziyade yazıların içeriğine ve size verdiği bilgiye, ruhunuzda yol açtığı açılımlara yönlendirmenizi öneriyorum, inanın daha rahat edersiniz… Bilirsiniz, dikkatimizi neye odaklarsak onu büyütürüz… Öyleyse niye negatif düşüncelere harcayalım enerjimizi?…

    Bunlar benim penceremden görünenler elbette. Sizin pencerenizden durum çok farklı görünüyor olabilir. Saygı duyarım…

    Sevgiyle kalın…

  5. 5 veysel 10 Nisan 2008, 6:50

    “Zihnimizi ve ruhumuzu, kimin söylediğine bakmadan özgürce salındırsak cümleler arasında; kimbilir hangi alemlere seyahat edeceğiz oysa… “

    Evet öyle çooook ALEM varki. Alem içinde alem ve onun içinde başka bir alem. Sen yakaladıkça yeni alemi; ardında yatan yeni bir alem daha keşfediyorsun.
    Tabi düşünebilene…

    Biz hapsettiğimiz ZİHNİMiZLE gidebildiğimiz yerdeyiz. Ne ötesini düşünebiliyor ne de olabileceği hakkında bir kanıya varabiliyoruz. Ancak hayal edebiliyoruz. ENGELLER alabildiğine çok, ama kendimize engel olamıyoruz o engelleri aşmak için. Gün boyu içimizi kurcalayan karmakarışlıklar, zihnimizden atamadıklarımız, yüreğimize geçiremediğimiz onlarca söz..

    Evet bunların hepsi bizi BİZden AYIRIYOR yavaş yavaş. Kendimizi birşeyleri biliyor sanıyoruz bazen. Okuduğumuz birkaç kitaptan ya da anladığımız birkaç özlü sözden sonra, kendimizi öyle yerlerde görüyoruz ki, o yerlerin EHLİ’ne kafa tutacak, yanıldığını iddaa edecek ve hatta onu yanlış yolda olduğunu, gerçeklerin bizim bildiğimiz gerçekler olduğunu savunuyoruz. Bazen de duygularımız kabarır; ya aslında HATA ettim adam, kardeşim sonuçta o da kendi BİLDİKLERİ doğrultuda konuşuyor, deriz. Bazen susarız okuduğumuz her makale ya da hikayeden pay almak çabası oluşur içimizde. KİN gütmeyiz kimselere, nasılsa yanlış olduğunu biliriz, AMA ilim adamlarını bile çekiştirmekten geri kalmayız..

    Herkes kendi ALEMİNDE kurduğu dünyasından BAKIYOR etrafına. Bu dünyaya neler KAZANDIRABİLDİYSE onlarla (kendi doğrularıyla) yaşayıp gidiyor. ÖĞRENMEK kutsaldır her şeyi. ÇÜNKÜ HERŞEY BİR İLMİN PARÇASIDIR. ÇÜNKÜ ZERRE KÜLLÜN AYNASIDIR.

    Bizler kendi alemimizden bakıp dışarıyı değerlendirdiğimiz sürece hep HAKLI olan taraf oluruz.

    Bu sistem her alem sahibi için geçerli diye düşünüyorum. SIRF BU YÜZDEN HAKIKAT, ÖZELLİKLE HAKIKATI MUHAMMEDİ’ye ULAŞMAK ZORDUR ALEMLER İÇİNDE. ÖZÜMÜZE baksak; özümüz HEP BİR. AYNI ÖZDEN OLUŞMUŞLUĞUMUZ BİZİM İŞİMİZİ ZORLAŞTIRIYOR.

    HALA BULAMADIN MI???? İÇİNDE ARA İÇİNDE, DIŞARIDA DEĞİLLL?
    BULURUZ İNŞALLAH İÇİMİZDEKİ KALELERİ, FETH EDELİM HELE BİR.
    BIRAKALIM DOSTLAR BİRBİRİMİZİ ELEŞTİRMEYİ BIRAKALIM.
    BİRBİRİMİZE BÜYÜKLENMEYİ BIRAKALIM.
    KARDEŞ OLALIM; OLMAMIZ GEREKTİĞİ GİBİ.
    BURADA SADECE İÇİMİZDE GELEN AŞKI DİLLENDİRMEYE ÇALIŞALIM.
    YAZALIM, OKUYALIM, DÜŞÜNELİM VE PAYLAŞALIM.. AMA KÜÇÜMSEMEYELİM BİRBİRİMİZİ, KIRMAYALIM KALPLERİMİZİ.
    BİRŞEYLER YAPMAYA ÇALIŞTIĞIMIZI ZANNETMEYELİM DOSTLAR. İYİ DÜŞÜNELİM.

  6. 6 kenan 10 Nisan 2008, 9:29

    Bu fakir şunu bir türlü anlayamiyor… Bu siteye gönül vermiş, belli bir bilinç düzeyinde muhabbeti paylaşan kardeşler olarak negatif ayrıntı konularda takıntılar oluşturup tıkanmamıza… Şahsen şunu bekliyorum; yüksek düzeyde muhabbet, sevgi, ilim paylaşımı… Dostlukları pekiştirmeyi… Yeter ki söz özden gelsin, öze ulaşsın… Gerisi teferruat ve abesle iştigal etmektir bana göre…

  7. 7 natilus 11 Nisan 2008, 6:27

    Çocukken büyüklerimiz derlerdi: Abdest alıp da Allah (C.C.) huzurunda namaza durduğun zaman kafandan ve kalbinden dünya ile ilgili şeyler geçirme. Namazın sevabını alamazsın. Sonra günah da olur… Çünkü Allah her şeyi duyar. Sesli konuşmayı da duyar sessizi de.
    Çok denemişimdir. Ne zaman namaza dursam, aklıma gelmeyen binbir türlü şeyler başlar resmi geçit törenine. Ve utanırım Allah’dan, meleklerden, yüzüm kızarır, namazdan tat alamam. Zorlarım kendimi düşünceleri doğurtmamak için.
    Maalesef efendim. Ne zaman seccadeye ayağım değse zihin ishali olurum. Lüzumlu lüzumsuz ne varsa zihnim, kafam başlar dökmeye.

    Uzun yıllar namazı terk ettim. Sonra bir gün birisi dedi ki:
    “Ey çocuğum! dinleme kimseyi. Kafandan o düşünceleri geçiren Şeytan değil. Şeytan insanları namazdan alıkoymak için öyle basit numaralar yapmaz. O daha büyük projeler peşindedir. Kafandan geçenler vesvese değil; meleklerin konuşmaları. Sen namaza durduğunda tüm melekler senin (insanların) zihnine iner ve senin sorunlarını senin yerine, senin gönlünün sesiyle Allah’a ulaştırırlar. Sen düşünsen de düşünmesen de melekler senin yerine konuşsa da konuşmasa da Allah zaten her şeyi duymuyor mu?”
    Tekrar namaza döndüm. Şimdi koyuverdim zihnimi, özgür bıraktım. İyice geveze oldu. Ben de bedenimle ve gönlümle namazımı kılıyorum. Seccadede üç bölüm oluyoruz. Beden, gönül ve geveze zihin.

    Bu sorunu çözmüştüm ki bu sefer de dediler ki, Allah dostları da duyar insanın içini. Düşündüğün her şeyi duyarlar. Uzak yakın fark etmez. Hasbelkader elini öptüğümüz Allah dostundan utanır oldum bu sefer de. İçimi duyduğu için.
    Dayanamadım sordum bir tenhada:
    “Efendim içimizden geçen her şeyi duyuyor musunuz gerçekten? Doğru mu tasavvufi adab kitaplarının yazdıkları? Duyduğumuz keşif keramet hikayeleri?”..
    Dedi ki:
    “Evlat! Hâşâ sümme hâşâ olmaz öyle şey! Evliya senin kafandan geçeni dinlemez. Allah’ın kanunlarına aykırıdır bu. Dedikoduculuğa girer. Gizlice el kapısı dinlemeye benzer. Evliyanın duyduğu senin kalbinden geçendir. Evliya kalblerin gizli sesini duyar… Nedir kalbi sesi? Nasıl duyulur?…
    İnsanın ağzından ve kaleminden çıkan her harf, elinden, ayağından vel hâsıl tüm bedeninden çıkan fiiller o insanın kalbinin sesidir. Evliya öyle gizli kapaklı işlerle uğraşmaz. Kalbe bakar kalbe. Kalbi dinler kalbi. Kalb ve zahir aynıdır aynı.”

    Tüm utancım geçti. Sevdim Allah dostlarını yeniden.
    Bir gün yine o Allah dostu çağırdı beni bir tenhâya. Gülerek dedi ki:
    “ Evlat gel sana bir keramet öğreteyim. Dinleyelim seninle insanların kafasından geçen sesleri. Aldı götürdü beni odasına. Açtı bilgisayarı. Girdi forum ve yorum sayfalarına. Yaz ve oku. Dinle ve duy insanların kafasından geçenleri. Oldun şimdi keşif ve keramet sahibi hadi hayırlı olsun!”
    Ben de keşif sahibiyim artık. Duyuyorum tüm dünyadaki insanların gizli kapaklı isimlerle ya da açık kimliklerle klavye meleklerinden ekran meleğine düşen insan düşüncelerinin fısıltılarını. Sizler de duyuyor musunuz?..

    Boş verin isimleri, takma adları, gerçek adları. Okuyun sistemi okuyanların yazılarını ve yorumlarını. Hepimiz internet evliyası olduk dinliyoruz birbirimizin kalbini ve okuyoruz birbirimizin düşüncelerini. Hadi hayırlı olsun.
    Tebrikler ve teşekkürler… AYROGNA
    (tersinden okuyun, rumuz ha öyle ha böyle ne fark eder)
    Yazan: SULİTAN
    (tersinden okuyun… bir de size gerçek diye bir isim uydurayım mı… boşver.)

  8. 8 güzel 11 Nisan 2008, 10:36

    Sevgili natilus; yorumun çok çoook güzeldi… Sayende çok çoook bilgilendik..
    Allah senden razı olsun…Teşekkürler…

    natilus’tan:

    “Ey çocuğum! dinleme kimseyi. Kafandan o düşünceleri geçiren Şeytan değil. Şeytan insanları namazdan alıkoymak için öyle basit numaralar yapmaz. O daha büyük projeler peşindedir. Kafandan geçenler vesvese değil; meleklerin konuşmaları. Sen namaza durduğunda tüm melekler senin (insanların) zihnine iner ve senin sorunlarını senin yerine, senin gönlünün sesiyle Allah’a ulaştırırlar. Sen düşünsen de düşünmesen de melekler senin yerine konuşsa da konuşmasa da Allah zaten her şeyi duymuyor mu?”


    “Evlat! Hâşâ sümme hâşâ olmaz öyle şey! Evliya senin kafandan geçeni dinlemez. Allah’ın kanunlarına aykırıdır bu. Dedikoduculuğa girer. Gizlice el kapısı dinlemeye benzer. Evliyanın duyduğu senin kalbinden geçendir. Evliya kalblerin gizli sesini duyar… Nedir kalbi sesi? Nasıl duyulur?…
    İnsanın ağzından ve kaleminden çıkan her harf, elinden, ayağından vel hâsıl tüm bedeninden çıkan fiiller o insanın kalbinin sesidir. Evliya öyle gizli kapaklı işlerle uğraşmaz. Kalbe bakar kalbe. Kalbi dinler kalbi. Kalb ve zahir aynıdır aynı.”

  9. 9 TEŞEKKÜR 11 Nisan 2008, 11:13

    Sevgili natilus kardeşim, bendeniz “güzel” kardeşime katılıyorum, teşekkür ederim; yorumunuzla bizi biraz daha aydınlattığınız için..

    Bir de Angorya’ya teşekkür etmek gereği..

    Sevgili Angorya, öyle bir konuyu gündeme getirdiniz ki; “natilus” gibi kardeşlerimizin ufuk açıcı yorumlarını buraya taşımaya neden oldunuz.
    Çok teşekkürler..

    Herkese selam olsun.

  10. 10 veysel 11 Nisan 2008, 6:08

    Mrb. Kenan bey, ”Bu fakir şunu bir türlü anlayamiyor!!” sözü kim adına kullanılmış, anlayamadım da. benim yorumun altında yazmışsınız. daha önce de böyle bir rastlantı söz konusu oldu, sn. doğramacı’nın yazısının altında. açıklama yaparsaNIZ SEVİNİRİM.

  11. 11 Sıcak 11 Nisan 2008, 8:25

    Sayın Veysel Bey dostumuz; sizin yorumunuzu ve Kenan Bey’in yorumunu okudum… İki yorumun birbiriyle yakından uzaktan ilgisi, bağlantısı yok… Kenan Bey isim vermediğine göre kişiyi değil; fikri eleştirmiş… Ayrıca hepimiz yeri geldiğinde insan olduğumuz, hatasız olamadığımız için yanlış fikirlere kapılabilir, eleştirmeye MUHTAÇ olabiliriz…

    Her ikiniz de ilmi yorumlarınızla çoklarımızı aydınlatıyorsunuz… Lütfen dostluklarımızı her an sıcak tutalım…

    Herkesten Allah razı olsun…

  12. 12 Çiçek 11 Nisan 2008, 8:31

    Veysel kardeş, Kenan Bey sizin dile getirdiğiniz aynı konuyu dile getirmiş, sizi desteklemiş… Boşuna gerilmeye, germeye gerek yok… Aynı şeyi konuşuyoruz… Dostça devam edelim… Hepimiz AYNIyız, hepimiz AYNAyız…
    Sevgileri çicek gibi soldurmayalım…
    Saygılar…

  13. 13 angorya 11 Nisan 2008, 9:57

    Sevgili Gönül Dostları! Ne hoş değil mi… Ben de Sevgili Kenan Bey’in yorumunu üstüme aldım:)… Dedim ki kendi kendime Kenan Bey de aynı benim gibi hissetmiş, düşünmüş:)

    İşte böyledir bu işler kardeşlerim… Hepimiz kendi algılarımızla, kendi pencerelerimizden yorumluyoruz hissediyoruz…

    Bakalım Kenan Bey, ne düşünerek hissederek yazmış o satırları… Lütfeder de bizlerle paylaşırsa öğreneceğiz inşallah…

    Şu basit (!) algılayışlar bize neler neler öğeretiyor farkında mısınız?

  14. 14 Zekeriya BAĞCI 12 Nisan 2008, 9:15

    Bulunduğunuz ortamda, mekanda, daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde Zatınıza sizinle tanışıyor muyuz veyahut tanıdık geldiniz, beyanlarında bulunanlar olur ise sizlere; bilin ki sizin ÖZ’e yakınlığınızın ifadesidir.
    Siz ÖZ’e yakın olunca da; size, tanıdık geldiniz diyen kişi aslında kendi ÖZÜNÜ görüyor. Kişinin kendi ÖZ’ü kendine tanıdık gelmez mi?

    Ayrıca sizin bir başka Zat için bulunacağınız aynı beyan da karşınızdakinin ÖZ’e yakınlığının ifadesidir. Sizde böyle bir ZAT’ı bulursanız sakın bırakmayınız. İlminden faydalanma yoluna gidiniz.

    Bizden tüm dostlara bu gerçeklik hediye olsun.

    SELAM üzerinize olsun.

  15. 15 özde 14 Nisan 2008, 6:56

    (güvenlik kodu: cebraill)

    “ÖZDE demiş”

    “Öz deyince ilk akla gelen sÖZ nedir acaba?
    Ya da öz’ü nasıl anlatabiliriz?
    Neyin Özü?..

    Konunun başlığı kullandığım ÖZDE rumuzunu çağrıştırdığı için adettendir diye bişeyler söylemek istedim…

    Üstad ‘ın “Evrensel Sırlar” kitabında Kargas yıldız kümesinden gelen Elf, orada özde diyerek selamlaştıklarını anlatır… özden selamlaşmak nasılsa?..

    Özden konuşmanın /yazmanın ilk şartı samimiyet olsa gerek.. “ameller niyetlere göredir” derken niyet özümüzdeki asıl amacımız oluyor…

    Şu platformda amacımız ne olabilir, derseniz?.

    Acizane cevabım; gönül dostları ararım, çünkü onları kokusunda bilir insan.. hani şu mis kokulu çiçeklerin açtığı bir gönül bahçesi ya da gül bahçesi, işte hep o bahçenin hayali ile dolanır dururum.. belki bir gün, bir yerde, rastlarım diye..

    Rast gele dostum !..

    Bir söyleşisinde üstad “-özden gelmiyen sözün değeri kıymeti olmaz..” diyordu,. ya da buna benzer bir ifade işte, anlayıverin dostlar…

    Sistem böyle çalışıyor.. Dua da özüne yönelim değil mi? Samimiyet her kapının anahtarı, o da özde..

    Satırlarımı sevgili Ak saçlı bilgenin özünden, özümüze hitabı ile noktalıyorum.

    “özde biriz…!..
    Hepimiz ÖZDE BİRİZ!
    Ve gerçekte GÖZDE BİR’İZ!
    Çünkü göz, Özden ayrı değil..
    Görebilene!”

    Özde, sevgili dostlar, özde!…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: