Allah’ın Sevdiği Muhammed Ümmeti…

“Ya huuu, her gün belki yüz kere “euzü….” çekiyoruz, ama hiçbir şey olmuyor!. Bu ne belâdır ki, “euzü çekmek” kâr etmiyor!..
Etmez dostum, etmez!.. “Euzü çekmek” boştur; hiç kâr etmez bu belâya!.
Sen, tıpkı bir ses kayıt cihazının tekrarlaması gibi, ezberlemiş olduğun kelimeyi tekrar ediyorsun!. Buna “çekmek” demişsin!. Ömür boyu çekersin elbette daha!.” (AHMED HULÛSİ -İNSAN VE DİN –KANMAYIN)

Evet Üstad Ahmed HULÛSİ çekmek değil, OKU’mak lazım diyor!.. Çekerken OKU’yorsan ne ala!.. OKU’madan çekiyorsan boşuna!.. Namazda da OKU’madan çekiyorsan boşuna!.. Sahibini Allah’tan uzaklaştıran, sahibine yorgunluktan başka bir şey kazandırmayan, yüze çarpılacak olan namazlardan bahsediliyor!.. Salatı ikame edenler OKU’r; namaz kılanlar çeker!!!

Çekmek; bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…

OKU’mak Üstad’ın dediği gibi; “geçerli olan sistemi (sünnetullah) algılayıp kavrayarak, bunun gereği olan DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞI ORTAYA KOYMAKTIR!.”

Hatalar bizden… İsabet kaynaktan… Kusurlar af ola… Eksikler tamamlana…

OKU’yamadığımız müddetçe çekmeye devam edeceğiz.. Ortalık çekenlerden, çektirenlerden geçilmiyor; çekiyoruz durmadan, manasını bilmeden, yaşamına ermeden!… Çekmekten kurtulmanın tek yolu, çektiğimiz kelimelerin manasını bilmek ve neticesinde gereğini yaşamak!!!

Çekmek dediğinin gerçeği hatırlamak, anmak ve yaşamak içinse sorun yok!… Çekerken OKU’duğumuzun anlamını düşünüyor, haline bürünüyor, yaşantısına geçebiliyorsak, Allah’ı hatırlıyorsak ne mutlu bize; ama çekmemiz bunlara engel oluyorsa yazık bize!…

Bizi manadan uzaklaştırıyor, papağanlaştırıyor; borç ödeme, görev savsaklama anlayışına sürüklüyor; tanrı için çekilen tespih, kılınan namaz düşüncesine sürüklüyor; bizi günahlardan uzaklaştırmıyor, yorgunluktan başka kârı olmuyor, yararından çok zararı dokunuyorsa, kesinlikle bu şekilde çekmekten uzak olmak lazım!..

Çekmek için tekrarlamayacağız kelimeleri; anlamını hatırlamak, manalarıyla hallenmek, gereğini yaşamak için kelimeleri tekrarlayacağız… Yaptığımız ibadetler bize dünyada fayda sağlamıyor, kötülükten uzaklaştırmıyorsa, amacına ulaşmamış olarak görecek, öbür tarafta da fayda vereceği düşüncesiyle kendimizi aldatmayacağız…

Manasını anlamasak dahi, yaptığımız ibadetlerin dünyada faydasını görüyor, bizi kötülüklerden uzaklaştırıyor, iyiye, güzele yaklaştırıyorsa; beyinde hükmünü oluşturduğunu, kalıcı belleğe kaydedildiğini, ruhumuzda da ana taşıyıcı dalgalara yüklendiği hükmünü verecek, öbür tarafta da faydasını görebileceğimizi umacağız… Bu işin sağlaması kanaatimizce böyle yapılır diye düşünmekteyiz… Tabi ki; imtihan son nefese kadar devam etmekte olup, hüküm ALLAH’a aittir!…

İman nuru; özellikle bebeğin anne karnında iken, 120 günde Allah’ın takdiri ve sistemi gereği, öncelikle Şiron yıldızının kozmik ışınlarının, beyin hücreleri DNA dizilimi üzerinde etkisi ile, antiçekim dalgaları oluşturması ve ruh bedene yüklenmesi ile oluşur… Astrolojik etkilerin genetik yapıyı etkilemesi sözkonusudur… Yani “bir melek geldi; said mi, şaki mi diye sordu” olayı gerçekleşir… Daha anne karnındayken bu bellidir; takdir yerine gelecek, kolaylaştırılan yaşanacaktır…

Kelimelerinin manasını bilmeden de olsa çeken, namaz kılan vb.; bu çalışmalarından, ibadetlerinden daha dünyadayken fayda gören; günahtan uzak duran, sevaba yönelen, kötülükten sakınan, iyiliklere koşanlar da var… Manasını bilmeden yapılan Oku’malar bazısına fayda verirken; bazılarına fayda vermiyor!..

Bu farklılığın sebebi bizce şudur: İnsanlar farklı terkiplerde (Allah’ın isimlerinin belli oranlarda karışımı olarak) yaratılmıştır. Okunan kelimelere uygun terkipte yaratılanlar, anlamasalar bile, tekrarladıkları kelimelerin manaları enerji olarak beyinlerinde, hal olarak kendilerinde açığa çıkmakta ve iyi ve güzel haller sergilemektedirler… Fakat bu kişilerde dahi gerçek manada OKU’ma (manasını bilerek, gereğini bilinçli bir şekilde yaşamak); beyinlerinde açığa çıkan enerjiyi güçlendirecek, iyi ve güzel amellerin artmasına sebep olacak; bunların getirisi enerjinin ruha yüklenmesi ile ruh güçlerini (ışınsal yapılı dalga bedenlerini) arttıracaktır…

“Allah’ın kulunu sevmesi” bir manada bu gerçeğe işaret eder… Allah kulu iman nuru, iyi ve güzel manalar açığa çıkaracak kapasite ile yaratması, Allah’ın kulunu sevmesi olarak değerlendirilir… Allah çok sevdiği kullarını artı olarak; kapasitelerini artıracak zor, sıkıntılı olaylarla, fakirlikle, hastalıkla, yakınlarının ölümüyle, her türlü fitneyle, imtihanla sınar… O Allah tarafından sevilen kullar gerekli özellikleri açığa çıkararak, kapasitelerini arttırırlar, ruhlarını güçlendirirler, ALLAH’a, isimler, özellikler, manalar cennetine kavuşurlar, güçlü bir şekilde tasarruf ederler, adeta gittiği boyutun, sanki ilahı olurlar…

Bazıların ise manasını bilmeden, düşünmeden yapılan kelime okumalarından fayda görmemelerinin sebebi; terkipsel yapıları okudukları kelimelerdeki manalara uygun, güçlü isimlerle yaratılmış olmamalarıdır… Eğer bu kişilerin takdirinde saidlik yazılmışsa, bu hal onlara kolaylaştırılmışsa, bunlar daha yoğun çaba içine girerek, gerçek OKU’maya yönelecek, okuma sayılarını da arttıracaklardır… Takdirlerinde yoksa; okuduklarının dünyada da faydasını görmeden, A’ma olarak yaşayacak, A’ma olarak göçecekdir…

Biz zikir, duayı oluşturan kelimelerin Arapça olarak tekrarlanırken, Türkçe anlamının düşünülmesi, Allah’ça manasının OKU’nması taraftarıyız… Hepsinin hakkının verilmesi fikrindeyiz…

Üstad’ın da değindiği gibi; ağızdan çıkan söz okumanın son safhası olup, asıl okuma beyinde, belli frekansta enerji dalgası olarak açığa çıkar ve bu haliyle bir mana taşır… Her söz aslı itibarıyla belli frekansta (belli değer ve sıklıktaki dalga) enerji demektir… Bu belli frekanstaki enerji bir manaya denk gelir… Yani gerçekte, enerji eşittir manadır… Değişik diller ve değişik telaffuzlu kelimeler, farklı frekanstaki enerji olup, değişik manalar demektir…

Bilim çevresinde, suların üzerine yapılan okumalar ile, suyun kristal yapısındaki değişimlerin yer aldığı fotoğraf görüntüleri; dillerin ve söylenenlerin etkilerinin farklı olduğunu kanıtlarcasına, bizim bu savımızı desteklemektedir… Bu buluş su üzerine yapılan dua Oku’maları sonrasında, Oku’nan suyun içilip şifa umulmasının mantığının doğruluğunu ve gerçekliliğini kanıtlamaktadır…

Aynı frekanstaki enerjiyi elde edebilmek için, Hz. Muhammed (S.A.V.) gibi Arapça Oku’mak zorundayız… Hz. Muhammed(S.A.V.)’i sevmek te; onunla aynı frekansta olmak, onunla aynı frekansı paylaşmak olup; bu düşünce temelinin ümmet kavramını oluşturduğu düşüncesindeyiz… Ölüm ötesi yaşamda yakın frekansta olanların aynı boyutta yer alıp, aynı boyutta yaşayacağı fikrindeyiz…

Bu Oku’malarımızdaki tekrarlar, açığa çıkan enerjiyi daha da güçlendirecek, ruhumuza da (dalga bedene) güçlü şekilde yüklenecektir… Arapça olan kelimeleri Türkçe anlamını düşünerek tekrarlamak beynimizde açığa çıkan enerjiyi daha fazla güçlendirecektir, ruhumuza güçü olarak yüklenecek, varlığımızdan güzel hal olarak sergilenecektir. Daha derin olan Allah’ça OKU’ma ise beynimizde açığa çıkan enerjinin gücüne güç katacaktır; bu güçlü enerji ruhumuza da yüklenecek; ayrıca bizden TEKlik yaşantısı hali olarak yaşanacaktır…

Üstad OKU’mayı; “geçerli olan sistemi (sünnetullah) algılayıp kavrayarak, bunun gereği olan DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞI ORTAYA KOYMAKTIR!.” Diye tarif ediyor… Bu tariften kapasitemiz ve bize açılanı kadarını sizinle paylaşmak istiyoruz:

Sünnettullah; Allah’ın değişmeyen, duygusallığa, mazerete yer olmayan, (Hz. Muhammed(S.A.V.)’in kızı Hz. Fatma’ya “kızım bana güvenerek ibadetinden geri kalma, seni ben bile kurtaramam” dediği) geçerli olan sistem…

Nasıl ki, hayatta kalmamız için yemeğimizi yememiz gerektiğini söyleyen sistem gibi, değişime yer olmayan bir sistem… Nasıl ki, aslanın ağzında ceylana acımayan sistem gibi, duygusallığa yer olmayan bir sistem… Nasıl ki, yüzme bilmiyorsak denize girersen boğulursun diyen sistem gibi, mazeret dinlemeyen bir sistem…

Sünnetullah; tek olan, aynı şekilde işleyen, çalışmasında değişiklik olmayan, her an ve her yerde hükmü geçerli olan sistem; şu an dahi o sisteme tabi bir şekilde yaşayan, biz kullar, biz varlıklar…

OKU’mak bu sistemi algılamakla başlayacak!.. Bu sistem nerede algılanacak?.. Bu sistem kainat kitabından algılanarak OKU’maya başlanacak… Yukarıda bu sistemi açıklayarak, bu sistemin değişmez, mazeret kabul etmez, duygusallığa yer vermez bir sistem olduğunu algıladım… Bu algılama Allah’ın Semi ismi ile olacak!… Semi; algılama, vukuf, farkında olma… Semi işitmek değil, duymak; görmek değil, bakmak ile algılamak; eski ve yeni, küçük ve büyük diye değerlendirilen tüm verilerin orijinini algılamak… Sınırsız-sonsuz-tek bir SEMİ ile varlığı, sınırsız-sonsuz-TEK olarak algılamak…

OKU’mak algılanan bu sistemi kavramakla devam edecek!.. Kavramak Basir ile olacak, basiretle olacak!… Algılananlar değerlendirilip, değerlendirilemeyen nice şeylerinde olduğu düşünülerek, düşüncenin ötesine Basir’e yönelinecek… Kavrama sorunlara kısa, geçici, anlık çözümler bulan, çoğunluklada yanılan zekayla değil; sorunlara geçmişe dönük, ama dünya zamanına göre belli bir zaman dilimine göre çözüm bulan göresel akılla değil; Allah’ın zaman ve mekan sınırı tanımayan değerlendirmesi olan Basir ile çözüm bulunacak… Sınırsız-sonsuz-tek Basir ile, varlığı sınırsız-sonsuz-TEK olarak değerlendirmek!…

Semi ve Basir ile sınırsız-sonsuz-tek olan Allah’ın ahlakı ile, algılaması ve değerlendirmesi ile, O’nun indinden sistemi OKU’mak!… Semi Allahu lümen Hamide.. Yani Allah değerlendireni algıladı; ki oluşları ile değerlendirme ve algılamalarına devam etti… Değerlendirmesinin ürünü evren içre evreler ve içerisindeki her şeyle Kainat; Kainatın varlığının devamını sağlayan algılama ve onu takip eden değerlendirmeler; yani sürekli oluşlar…

Geçerli olan sistemi (sünnetullah) algılayıp (Semi) kavrayarak (Basir), bunun gereği olan düşünce… Bu düşünce insani düşünce değil!.. Bu düşünce Allah’ın Alim ismi gereği, kapsamlı, derinlikli, öz gerçekliği bilme ilmi… Bu düşünce Allah’ın bakışıyla varlığı bilme ilmi… Bu bakış Allah gibi düşünen insan bakışı… Bu bakış, sınırlı özellikli, kapasiteli, zaman ve mekana bağımlı insan anlayışından arınıp; sınırsız-sonsuz özellikli, zaman ve mekan kısıtlaması olmayan bir bakış, bir ilim… Bu bakış Allah’ın indinden olan bir bakış…

OKU’manın son safhası, davranış ortaya koymak!.. Yani iradeyle (Mürid) kudreti (Kadir) harekete geçirip, hayatında (Hay) manalar (kelimeler-Kelam) açığa çıkarmak… Hepsinin sonucunda açığa çıkan (yaratılma-Tekvin) fiil (Efal) söz konusu…

Yani OKU’mak, kendindeki tüm sıfatları yeri ve zamanını dikkate alarak, gerektiği kadar, Hakikat uğruna, açığa çıkarma yaşantısı… Bu sıfatlar; SEMİ, BASİR, ALİM, MÜRİD, KADİR, HAY, KELAM; sonuç TEKVİN… OKU’mak eşittir YAŞA’mak!.. OKU’mak eşittir HAYAT!.. Hayatı OKU’yoruz, HAYAT bizi OKU’yor… HAYAT’ı sorguluyoruz, HAYAT bizi sorguluyor!.. Hesap sorucu olarak HAY bize yetiyor.. HAYAT ilmimizi, irademizi, kudretimizi, algılamamızı, idrakımızı, açığa çıkardığımız manalarımızı her an sorguluyor ve bizi sonuçlarıyla yüz yüze getiriyor!..

Fıtri kulluğu gereği, öz manada her şey, her an OKU’yor; yani Allah’ın tüm özellikleri, manaları açığa çıkıyor!… Tüm varlıkta az ya da çok, iyi-kötü, hayır-şer, helal-haram vb. her şeyde, her an OKU’ma denen sistem işliyor!..

Ama imtihan sırrına dönük, takdir gereği, Sistemi (Sünnetullah) OKU’mak (algılayan, kavrayan, düşünen ve yaşayan)!.. OKU’mak sadece herhangi bir kitabı elimize alıp, kelimelerinde, cümlelerinde, sayfalarında gezinmek değil!.. OKU’mak sadece varlığın Hakikatını algılamak değil! OKU’mak sadece varlığın Hakikatını algılayıp, kavramak değil!.. OKU’mak sadece varlığın Hakikatını algılayıp, kavranmak ve düşünmek yani sadece bilmek te değil!…

OKU’mak varlığın Hakikatını algılamak, kavramak, bilmek ve sonucunda gereğini YAŞAMAK demektir!.. OKU’mak gerçekte var olanı, sınırsız-sonsuz-tekliği yani Ahad olan Allah’ı bilmek (bilinemeyeceğini bilmek) ve varlığa bu ilimle yönelmek!.. Sınırlı-sonlu-çokluk kavramından geçmek; sınırsız-sonsuz-tekliğe ermek!… TEK’i SEMİ ile algılayıp, BASİR ile değerlendirip, TEK’e ALİM ile yönelmek; TEK bir HAY, MÜRİD, KADİR, KELAM’ı bilmek; bu özelliklerin sonucu olarak TEKVİN ile Efalin yaratıldığını anlamak ve gereğini yaşamak!..

Bunca ilmi bilmek yaşamak için yeterli mi; bu bilinenler her an yaşanabilir mi?.. Allah dilediğini yapar!.. Bize ise düşen; bu takdire boyun eğip, bu ilmi bildirene dua edip, yaşamayı talep etmek!.. Allah bu ilmin yaşantısını bize kolaylaştırmış olsun!.. Kolaylaştırılmamışsa ne yapsak boş!.. Takdir neyse yaşanacaktır; tedbir ise takdirde varsa alınacaktır!.. Tek ümidimiz, bu ilimi verenin, yaşantısını da verebileceğidir…

Allah Muinimiz Olsun… Saygılar… Sevgiler… Selametle…

Saim Yusuf
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

109 Responses to “Allah’ın Sevdiği Muhammed Ümmeti…”


  1. 1 AHHA 10 Nisan 2008, 5:36

    – Çekmek; bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…
    – Çekmekten kurtulmanın tek yolu, çektiğimiz kelimelerin manasını bilmek ve neticesinde gereğini yaşamak!!!

    – Manasını anlamasak dahi, yaptığımız ibadetlerin dünyada faydasını görüyor, bizi kötülüklerden uzaklaştırıyor, iyiye, güzele yaklaştırıyorsa…
    *********

    Bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor mu? Faydasının olabilmesi için zaten manasının anlaşılması ve gereğinin yaşanılması gerekmiyor mu?
    *********

    -İman nuru; özellikle bebeğin anne karnında iken, 120 günde Allah’ın takdiri ve sistemi gereği, öncelikle Şiron yıldızının kozmik ışınlarının, beyin hücreleri DNA dizilimi üzerinde etkisi ile, antiçekim dalgaları oluşturması ve ruh bedene yüklenmesi ile oluşur…
    ********

    İman nuru, Said-Şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirlen(e)mez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (atalarından gelen miras ile) sahip olabilir.

    Canlıların genetik yapıları doğduktan sonra da tüm ömürleri boyunca çevreden alınan veri girişiyle de değişime uğrayabilecek bir esnekliktedir (epigenetik mekanizmalar). Yani, genetik kaderlerimizin kurbanları değiliz. Hayat sürecinde edineceğimiz bilinç birikimiyle genetik yapının nasıl davranacağını dahi etkileyebilir/belirleyebiliriz. Zaten, DİNin teklifleri kişinin kendi genetiğini yaşam süresince edineceği Bilinç ile değiştirmesi içindir.
    Örneğin, kişi doğuştan “hemen sinirlenmeye” meyilli bir yapıda ise, Dinin teklifleri ile (teklifleri uyguladığı ölçüde) kademeli olarak;

    1- Genetik kodların belirlediği Sinir hücresi ağlarının yapısını, yani alışkanlıklarını; (kalıcı olmayabilir)

    2- Genetik kodların etkilerinin aktif/pasif kalmasını sağlayacak epigenetik mekanizmaları, yani karakterini; (meleke oluşmuştur diyebiliriz)

    3- Genetik kodlarının ta kendisini (mutasyon), yani kaderini değiştirebilir.
    *******

    -Astrolojik etkilerin genetik yapıyı etkilemesi söz konusudur… Yani “bir melek geldi; said mi, şaki mi diye sordu” olayı gerçekleşir… Daha anne karnındayken bu bellidir; takdir yerine gelecek, kolaylaştırılan yaşanacaktır…
    ********

    Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.

    Ayrıca kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?
    Şiron yıldızı nedir ve nerededir? Sadece galaksimizde 400 milyar yıldız varken ve birçoğu Şiron yıldızından (hatta yıldız, gezegen bile (!) değil) milyonlarca kat büyük iken neden ve nasıl Şiron yıldızı bu etkiyi yapabiliyor? “Bu etkiyi Şiron yapıyor demek” sizin ve Ahmed Hulusi’nin güzel tanımlarıyla “Çekmek (ezberlemiş olduğun kelimeyi tekrar ediyorsun, bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…)” manasına gelmesin? Şiron’u OKUyabildik mi?
    **********

    – Kelimelerinin manasını bilmeden de olsa çeken, namaz kılan vb.; bu çalışmalarından, ibadetlerinden daha dünyadayken fayda gören; günahtan uzak duran, sevaba yönelen, kötülükten sakınan, iyiliklere koşanlar da var… Manasını bilmeden yapılan Oku’malar bazısına fayda verirken; bazılarına fayda vermiyor!..
    *******

    Mana bilinmeden yapılan çalışmaların faydası sadece bir “Plasebo etkisi” olmasın?

    Örneğin, kişiye manası bilmesen dahi “Halim” esmasını çektiği (!) takdirde “daha hoşgörülü olacağı” söyleniyor. Aynı telkin (!) Japonca herhangi bir “X” kelimesini tekrar ettiği takdirde de gerçekleşeceği söylense aynı faydayı görmez mi? Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde neden veli sayısı çok az? Genetikten gelen bir eksiklikten (anti-çekim dalgası (!?) üretememelerinden) olamayacağını belirttik.
    *******

    – Okunan kelimelere uygun terkipte yaratılanlar, anlamasalar bile, tekrarladıkları kelimelerin manaları enerji olarak beyinlerinde, hal olarak kendilerinde açığa çıkmakta ve iyi ve güzel haller sergilemektedirler…
    *****

    Beyinde-bilinçte ANLAMamak, MANA oluşturamamak demektir zaten! “Kelimelerin manalarını enerjileri” (!) ifadesi gene “Çekmek” oluyor sanki !?
    Bilmediğimiz bir lisanın anlamını bilmediğimiz bir kelimesi nasıl bir mana oluşturabiliyor beyinde? İngilizce bilmeyen bir kişi “God, God ..” anlamadan tekrarıyla nasıl bir mana oluşturabilir bilincinde? Arapça harflerden olması önemli diyorsanız, üstünlüğü ne? Ayrıca, gırtlak yapısı Araplardan farklı olan bir Türk Arapça esmanın telaffuzunu -doğal olarak- eksik yaparak mananın enerjisini (!) düşürüyor/değiştiriyor değil midir? Şu halde herkes en iyi enerji yüklemesi için Arapça Tecvidi en iyi şekilde öğrenmesi gerekmez mi?
    *******

    – Her söz aslı itibarıyla belli frekansta (belli değer ve sıklıktaki dalga) enerji demektir… Bu belli frekanstaki enerji bir manaya denk gelir… Yani gerçekte, enerji eşittir manadır… Değişik diller ve değişik telaffuzlu kelimeler, farklı frekanstaki enerji olup, değişik manalar demektir…
    ******

    Her söz (anlamlı, anlamsız) belirli frekansa denk gelir evet; ama anlamı bilinmeyen kelimeler MANA oluşturamaz! Ancak ve ancak oluşacak olan MANAyı o anlamı bilinmeyen kelimenin “yapacağı etkiye” İNANAN BEYİN oluşturur (Plasebo etkisi). Bu da marifetin kelimede değil, Beynin İnancında olduğunu gösterir.
    ******

    -Bilim çevresinde, suların üzerine yapılan okumalar ile, suyun kristal yapısındaki değişimlerin yer aldığı fotoğraf görüntüleri; dillerin ve söylenenlerin etkilerinin farklı olduğunu kanıtlarcasına, bizim bu savımızı desteklemektedir… Bu buluş su üzerine yapılan dua Oku’maları sonrasında, Oku’nan suyun içilip şifa umulmasının mantığının doğruluğunu ve gerçekliliğini kanıtlamaktadır…
    ******

    Su kristallerinin etkilenmesi anlamı bilinmeden yapılan okumalar ile değil, o suya nasıl bir etki yapılacağına KONSANTRE olan ZİHİN vesilesiyledir. Kristal yapıyı etkileyen sözler-telaffuz-lisan değil, NİYETlerdir. Niyetin lisanı yoktur. Niyetin MANAsı vardır ve o mana da evrenin en derin-temel seviyesinden kristal yapıyı etkiler.

    ******

    – Aynı frekanstaki enerjiyi elde edebilmek için, Hz. Muhammed (S.A.V.) gibi Arapça Oku’mak zorundayız…
    ******

    Hz. Muhammed’in dili Arapçaydı ve ne dediğini biliyordu, dolayısıyla Bilincinde MANA oluşturuyordu. Örneğin, bir Türk anlamını bilmeden Arapça okuyarak fayda elde edemez (Plasebo etkisi dışında). Bunun için Türk de MANA oluşturabilmek için kelimenin “neye işaret etiğini” bilmek zorundadır. Zikrettiği kelimenin lisanının ne olduğu ise önemli değil.
    ….

    “Şiron”, “Kozmik-Astrolojik etki”, “Ana karnında (!?) Ruh üflenmesi”, “antiçekim dalgası üretme” kavramlarının çekilmesi değil de OKUnması dileğiyle…
    Sevgiyle..

  2. 2 kenan 10 Nisan 2008, 7:37

    OKU’mak Üstad’ın dediği gibi; “Geçerli olan sistemi (sünnetullah) algılayıp kavrayarak, bunun gereği olan DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞI ORTAYA KOYMAKTIR!.”

    Sevgili dostlar bu mesajı insanımıza ulaştırmak, inancımızın gereği, yolumuzun güzelliğidir… hizmetimiz kadar himmet alırız farketmezsek te…
    Site yönetiminden bir ricam olacak; Yorumsuz Blog dostlarını, sevenlerini ‘facebook’ gibi sosyal bir sitede kaynaştırması…

  3. 3 faik 10 Nisan 2008, 10:16

    “Allah bu ilmin yaşantısını bize kolaylaştırmış olsun!.. Kolaylaştırılmamışsa ne yapsak boş!.. Takdir neyse yaşanacaktır; tedbir ise takdirde varsa alınacaktır!.. Tek ümidimiz, bu ilimi verenin, yaşantısını da verebileceğidir…”

    Amin…
    Teşekkürler…

  4. 4 UYANIN 10 Nisan 2008, 10:18

    Yazının tamamına yakını başkalarından alıntı *aralarında yazarın kendi cümleleri kaybolmuş* özellikle..
    ÜSTAD ın yazıları gayet açıktır, ne dediğini, nasıl ifade edeceğini, kimlere ne ulaştıracağını bilen biridir. *Yani tercümeye ihtiyacı yoktur.*
    Kaynagına bu kadar yakınken, neden tas tas su içmeye çalışılıyor anlamıyorum.
    Kısacası, kopya ettiği bilgilere kendi algısına ve anlayışına göre hissiyatının serpiştirildiği ….., ……, ……. bir yazı..
    Bir de bu gözle okuyun yazıyı; tekrar kendinize iyilik yapmak adına.

  5. 5 Polomik 10 Nisan 2008, 11:29

    Paylaşım var; polomik yapmayalım!!!
    Bu siteyi yenisi eskisiyle bir çokları takip ediyor!!!
    Üstadın fikirlerini yazmak, anladığını açmak, büyük bir zevk ve onurdur!…
    Bundan gocunmayalım!…
    Art niyetli, kin ve intikam duyguları ile yaklaşmayalım!…
    Anlaşılan bazıları hala eski defterleri kapatmamış!…
    Allah akıl, fikir versin, benlikten, bencillikten arındırsın!…

    Bu yazının sahibi özür dilemesini de bildi; af dilemesini de bildi!..
    İnşaallah bu davranış diğerlerine de örnek olur!…
    İlginç; yazının girişindeki alıntı, Üstad’ın “Kanmayın” yazısından yapılmış!…
    Polomik yapanlara KANMAYALIM!!!

  6. 6 Yasar 10 Nisan 2008, 11:45

    SAIM kardesimiz Üstad Ahmed Hulusi’den duyduklarimizi “tekrarlamis”. Yaziyi okudugumda hep kendime sordugum, beni mesgul eden ama Üstada soramadigim konular. Okudugumda biraz bunun icin üzüldüm.

    AMA !!

    AHHA kardesimiz de “bana göre” olani dile getirmis ve belli bir kismini cavaplamistir.

    ALLAH C.C. ikinizden de Razi olsun !

  7. 7 UYANMAK LAZIM 10 Nisan 2008, 12:46

    “Ebedî yaşamınıza yön verebilecek düzeyde Allah ve Sistemini (sünnetullah) anlatan bu bilgileri”i paylaşmaksa amaç;
    Saim Yusuf’un açıklamalarını da okumak istiyorsa insanlar; bırakalım yazsın.

    Şimdi; yukarıda tırnak içindeki cümleyi de bendeniz Ahmed Hulusi’nin bir sunu yazısından aldım.. Kötü mü ettim?…:)

    Dostlar,
    burada yazılanları değerlendirmek, yapıcı eleştiriler ile değerlenmesini sağlamak, yeri geldiğinde “varsa” eksik ve hatalarını “İnsan”a yakışan tarzda anlatmak; bize yakışır! Tıpkı yukarıdaki, “AHHA” rümuzlu kardeşimizin yaptığı yorum gibi..
    “AHHA” kardeşimize de “yapıcı eleştiri/yorum TARZI”ndan dolayı çok teşekkür ederim.

    Selam, hepimize olsun..

  8. 8 Hadis 10 Nisan 2008, 12:47

    “Hasbiyallahu la ilahe illa Hu, aleyhi tevekkeltü ve Huve Rabbul arşıl azıym”

    Rasulullah(SAV) Efendimiz buyurdu:
    “Kim sabah kalktığında ve geceye girdiğinde “Allah’a güvendim O bana yeter, Tanrı yoktur, Arş’ın Azim Rabbi olan O vardır” derse; bunu ister sıdk ile söylesin, ister YALANDAN (inanmayarak) söylesin, yedi defa söylediğinde Allah ona kafi gelir…” Ebu Davud

    Bu hadisten benim çıkarttığım sonuç; Allah, sistemine değil; sistem, Allah’a tabidir… Allah dilediğini yapar… Yaptıklarından hesap sorulmaz…

  9. 9 bir'ol 10 Nisan 2008, 4:00

    AHHA yazmış:

    ”İman nuru, said-şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirl(e)nemez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (Atalarından gelen miras ile) sahip olabilir”..
    Bu ifadede ki genetik yapının yalnızca atalardan geldiği ifade edilmiş. Oysa, yıldızlardan gelen kozmik ışınlar atalarımızı da kodlamıştır!. Atalarımız, yıldızların olmadığı bir boyutta var olduktan sonra dünyaya gelmediler!.
    Atalarımız veya atamız, DÜNYADA var olurken ki aşamasında, yıldızların kozmik dalgalarıyla kodlandı ve zürriyetine miras olarak bu kodlanmış genleri verdi. Fakat her doğan yeni bir çocuk, atasından aldığı genetik mirasın dışında, doğarken veya evvelinde aldığı kozmik dalgalarla KENDİ karakterini oluşturur. Bu da halk arasında: ”Alimden zalim, zalimden alim doğar” söylemiyle ifadelendirilir. Örneğin, hz. İbrahim’in babası put perest iken, kendisi halilullah makamı sahibidir!…

    Tabii ki, bu ifadenin tersi de vardır. Çünkü Allah ismi ile işaret olunan, hiçbirşeyle kayıtlanamaz!!. Örneğin; Bebeğin beyin yapısı anne rahminde oluşum evresinde iken, ÖZEL kozmik ışınlara maruz kalmazsa eğer, o bebek atalarının mirasını yer sadece!. Bu gerçeklik te halk arasında: ”Armut dibine düşer” diye ifadelendirilir. Kur’an’da bu gerçekliğe İMRAN SOYUNDAN gelen hz. Meryem olarak belirtilmiştir..

    Eğer, evren ve onun var edicisi tek ise, yıldızlar ve genlerimiz ayrımı yapamayız!…

  10. 10 İlişki 10 Nisan 2008, 6:23

    – Çekmek; bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…
    – Çekmekten kurtulmanın tek yolu, çektiğimiz kelimelerin manasını bilmek ve neticesinde gereğini yaşamak!!!

    Sözü ile; manasını bilmeden namaz kılıp faydasını görmeyenler, kötülüklerden uzaklaşmayanlar için söylenmiştir… Böyleleri de toplumumuzda çoktur… Çevredekiler bu kişiler için, “şu kişi namaz kılıyor, ama şu şu kötü halleri var, halinde hiç değişim yok” derler… Özellikle bu tip kişilerin Oku’duklarının manasını bilmeleri gerekir…
    Tabidir ki; yazıda da belirtildiği gibi herkes anlayarak Oku’sa faydası daha çok olacaktır… Fakat herkesin nasibi, kapasitesi farklıdır…

    “- Manasını anlamasak dahi, yaptığımız ibadetlerin dünyada faydasını görüyor, bizi kötülüklerden uzaklaştırıyor, iyiye, güzele yaklaştırıyorsa…”

    Bu söz ise; namaz okunanların manası bilinmezse bile, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıyorsa, asgari düzeyde Oku’ma beyin tarafından sağlanmış olur, biz farkına varmasak ta… Böylelerini çevrelerindekiler farkederek; “şu kişi önceden şöyle şöyle kötülükler yaparken, namaza başladı huyları değişti, kötü hallerden kurtuldu” derler… Bu durumda toplumumuzda insan çoktur… Ezbere konuşmuyor, yaşanandan örnek veriyoruz…

    “Bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor mu? Faydasının olabilmesi için zaten manasının anlaşılması ve gereğinin yaşanılması gerekmiyor mu?”

    Bence; bu iki ifade birbiriyle çelişmiyor… Çünkü bu iki ifade farklı kapasite ve özellikteki insanlara hitap ediyor… Birinci ifade bir gruba; diğer ifade başka bir gruba hitap ediyor… Manasının bilmeden namaz kılıp, faydasını gören kesim de, çoğulukta… Anlayarak Oku’yanlar azınlıkta… Yaşantımız, çevremiz, hayat böyle diyor… Yaşananlar bunu onaylıyor…

    Teşekkürler… Saygılar…

  11. 11 AHHA 10 Nisan 2008, 6:44

    Rasulullah(S.A.V.) Efendimiz buyurdu:

    “Kim sabah kalktığında ve geceye girdiğinde “Allah’a güvendim O bana yeter, Tanrı yoktur, Arş’ın Azim Rabbi olan O vardır” derse; bunu ister sıdk ile söylesin, ister YALANDAN (inanmayarak) söylesin, yedi defa söylediğinde Allah ona kafi gelir…”

    Bu hadisten benim çıkarttığım sonuç; Allah, sistemine değil; sistem, Allah’a tabidir… Allah dilediğini yapar… Yaptıklarından hesap sorulmaz…
    * * *

    Sevgideğer “Hadis”,

    Allah isimli TEK YAPInın dilediğini yapması, yaptıklarından hesap sorulmaması, (dışta-içte) ötede bir tanrının keyfi dilekleriyle istediği gibi davranması demek değil, Her şeyin orijininde Tek ve Mutlak bir İradenin ve Varlığın olduğu anlamına gelir.

    Eğer dilediğini keyfince yapan bir varlık olsa idi, o zaman yere bıraktığımız bir elma her şeye gücü yeten yüce tanrının iradesiyle bazen yere düşer bazen de düşmezdi. Veya ışık hızı, Planck sabiti gibi Evrensel sabitler arada sırada değişir ve evrenimiz karmakarışık, düzensiz bir hal alırdı. Sistemde (evrensel anlamda) düzensizliğin olmamasının nedeni Tek ve Mutlak bir İradenin Sistemin orijininde, hatta kendisi olmasından dolayıdır (Sistemde ÖZden gelen kanunlar var, öteden keyfince irade eden tanrının her şeye gücü yeten sihirli sopası yok ne yazık ki).
    *******

    Mevzubahis hadis üzerinde yoğunlaşırsak; gene dikkat edersek yapılan duanın anlamını okuyan kişi (inansın ya da inanmasın) bilmektedir! Hadiste dikkat edilmesi nokta bu duanın (anlamını bilerek tabi) 7 kere tekrar edilmesidir. Arkasında bir sistem, bir mekanizma olduğundan 7 kere denilmiş, yoksa kendisinden hesap sorulamayan tanrı keyfince 7 kereyi dilediği için değil. Tanrı olsaydı 1 kere denilmesi yeterli olurdu. Çünkü tanrının dediği yerine getirilmiştir ve o da o kulunu dediğini yaptığından dolayı sihirli sopasıyla hemen ödüllendirir.

    Neden tekrar edilmesi gerektiğine gelirsek.. Sıdk ile OKUyan zaten duayı güçlü bir ruhsal enerjiyle, yani manasını sırtı ürpererek, tüm hücreleriyle (cemaatle) trilyonlarca kez tekrar edecek şekilde yaşayarak etmektedir. Ama inanmadan ÇEKEN ise defalarca tekrar ettiğinde yavaş yavaş HİS etmeye başlayacaktır (Bahsi geçen duayı tekrar tekrar okuyup da hissetmemek mümkün mü?) Örneğin, kendinizi mutsuz hissettiğiniz anda inanmadan da olsa 40 defa “kendimi çok iyi hissediyorum” dua (!) sını ediniz bakalım, sonuç ne olacak:). Tekrar ettikçe, “hadi canım kendini aldatma mutsuzsun işte”den başlayarak, “mutlu olabilirim” ihtimaline ve sonunda da “yüzünüze konacak olan tebessüme” varırsınız.

    Tekrarlar, inanmadan eden içindir, inanan tekrar ettiğinde ise enerjisi katmerli olacaktır.

    Sevgiyle..

  12. 12 Hadis 10 Nisan 2008, 6:45

    Saim Bey ;
    “-İman nuru; özellikle bebeğin anne karnında iken, 120 günde Allah’ın takdiri ve sistemi gereği, öncelikle Şiron yıldızının kozmik ışınlarının, beyin hücreleri DNA dizilimi üzerinde etkisi ile, antiçekim dalgaları oluşturması ve ruh bedene yüklenmesi ile oluşur…” demiş…
    ********

    AHHA rumuzlu kardeş;
    “İman nuru, Said-Şaki olacağı anne karnında bebeğin genetik yapısının etkilenmesi ile belirlen(e)mez. Ancak kişinin mistik konulara eğilimine neden olabilecek proteinleri kodlayan genlere (atalarından gelen miras ile) sahip olabilir.” demiş…

    Hz. Muhammed(S.A.V.) hadisleri şöyle demiş:
    – Abdullah ibn Mes’ud radıya’llâhu anh şöyle dedi:
    Bize dâima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
    Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir kan pıhtısı hâlini alır. Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder. (120. günde) ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefheder. Ve melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, âmelini, said ve şakî olduğunu yazmakla emrolunur.
    Kendisinden başka Hak ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki: sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder. Nihâyet kendisi ile Cennet arasında bir zirâ’dan başka mesafe kalmaz!.. Bu sırada yazı o kişinin önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder.
    Ve yine sizden biriniz Cehennem ehlinin ameliyle amel eder, nihâyet kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ mesafe kalır. Bu sırada yazı önüne geçer!.. Bu defa da o kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve cennete girer!.
    Enes İbn Mâlik radıya’llâhu anh şu hadîs- Rasûlullah`a bağladı:
    Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
    – Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah rahime bir melek tevkil etmiştir.
    Melek, “Ey rabbım bir nutfedir; ey rabbım bir kan pıhtısıdır; ey rabbım bir çiğnem ettir” der. Allah bir mahlûk hükmedip yaratmak istediğinde Melek,
    “Ey Rabbım erkek midir yahut dişi midir; şâkî midir yahut saîd midir; rızkı nedir; ecelî nedir?” sorularını sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR!..”

    Allah’ın Sevdiği Muhammed Ümmeti” yazısı, hadislere ve ayetlere daha uygun…

    Bu konuda Kur’an’ dan bir ayet şudur:
    “YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR.
    BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ” (Hadîd-22/23)

    Daha ayrıntılı bilgi: http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/ adresinde “Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Kader Anlatımı” konusu…

    Teşekkürler…

  13. 13 birlikk 10 Nisan 2008, 7:05

    Yazar;
    “-Astrolojik etkilerin genetik yapıyı etkilemesi söz konusudur… Yani “bir melek geldi; said mi, şaki mi diye sordu” olayı gerçekleşir… Daha anne karnındayken bu bellidir; takdir yerine gelecek, kolaylaştırılan yaşanacaktır…”
    demiş…

    AHHA;
    Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.

    Ayrıca kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?
    Şiron yıldızı nedir ve nerededir? Sadece galaksimizde 400 milyar yıldız varken ve birçoğu Şiron yıldızından (hatta yıldız, gezegen bile (!) değil) milyonlarca kat büyük iken neden ve nasıl Şiron yıldızı bu etkiyi yapabiliyor? “Bu etkiyi Şiron yapıyor demek” sizin ve Ahmed Hulusi’nin güzel tanımlarıyla “Çekmek (ezberlemiş olduğun kelimeyi tekrar ediyorsun, bir papağan gibi, manasını bilmeden, düşünmeden tekrarlamak…)” manasına gelmesin? Şiron’u OKUyabildik mi?”

    demiş…

    Bense şunu diyorum:
    Gerçek OKU’ma ile kişi Oku’duklarından, Oku’yamadıklarının da SEMİ’sine ve BASİR’etine erer… Öyle olmasaydı, PİRİ REİS dünya haritasını, dünyayı görmeden nasıl çizebilmiştir?!.. Bildiklerinden yola çıkmış, gerekli mantığı yakalamış, bilmediklerini de bilir hale gelmiştir… Gözüyle görerek başlamış, aklı ile düşünmüş, Basiretiyle gerçeğe ermiştir… Gezegenlerin de tespiti bu olaya benzeyip, ilim ve tecrübe kaynaklıdır…

    Bilim özellikle tıp, ışınlarla genetik yapıyı değiştirme konusunda buluşlar ortaya koymuştur… Tüm varlığın ikiz bedeni varken gezegenlerin bunun dışında olması düşünülemez… Çünkü her şey Allah’ın varlığı ile vardır.. Hala bu yenilenmiş yüzyılda gezegenlerin kozmik ışınlarını, bunların insan beyni etkisi üzerindeki etkisini kabul etmemek, beyni bir et parçası olarak görme yanlış düşüncesini oluşturur…

    Astroliji ilmi vardır, bu ilmi ilk İdris(A.S.) insanlığa açıklamıştır, insanlar yıldızlara tapınma yoluna girdiği için, bu ilim sonraları gizlenmiştir… Günümüzde bu ilmi okullarında veren ülkelerin sayısı oldukça fazladır… Astroloji gerçekliğinde, Allah’ın varlığı ve özellikleri ile, Allah’ın hükmü, yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla beyinde açığa çıkar… Tabii ki insanın açığa çıkardığı fiillerde astrolojik etkiler-genetik etkiler-çevre etkileri üçlemesi vardır…
    Yukardaki yazı, bu etkilerin ağırlıklı olarak genleri etkileyen astrolijik etkilere değinerek, olayın ilk safhasına değinmiştir…

    Teşekkürler…

  14. 14 kuantum 10 Nisan 2008, 7:13

    Yazar şöyle demiş:
    “- Kelimelerinin manasını bilmeden de olsa çeken, namaz kılan vb.; bu çalışmalarından, ibadetlerinden daha dünyadayken fayda gören; günahtan uzak duran, sevaba yönelen, kötülükten sakınan, iyiliklere koşanlar da var… Manasını bilmeden yapılan Oku’malar bazısına fayda verirken; bazılarına fayda vermiyor!..”

    AHHA şöyle demiş:
    “Mana bilinmeden yapılan çalışmaların faydası sadece bir “Plasebo etkisi” olmasın?

    Örneğin, kişiye manası bilmesen dahi “Halim” esmasını çektiği (!) takdirde “daha hoşgörülü olacağı” söyleniyor. Aynı telkin (!) Japonca herhangi bir “X” kelimesini tekrar ettiği takdirde de gerçekleşeceği söylense aynı faydayı görmez mi? Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde neden veli sayısı çok az? Genetikten gelen bir eksiklikten (anti-çekim dalgası (!?) üretememelerinden) olamayacağını belirttik.”

    Bense şöyle diyorum:
    Her cümleye Plasebo etkisi demek, herşeyi o sınıfa sokmak, kolaycılık olur… Manası söylenmese de bu kelimelerin tekrarı ile bir çok kötü huyu değişen kişiler gözlenmiştir, tecrübelerle, kendi hayatımızda ve etrafımızda bunları yaşadık… Veli olmak o kadar kolay olmamakla birlikte, velilerin tespiti de mümkün değildir… Gerçek velileri ancak ALLAH bilir… Bizim elimizde veli listesi diye bir liste yoktur… Ayrıca az olanın kıymeti çok, çok olanın kıymeti yoktur… Bardağın boş tarafını değil, dolu tarafını görmek lazım… Çünkü hepimiz aynı gemide seyehat ediyoruz…
    Teşekkürler…

  15. 15 metafizik 10 Nisan 2008, 7:29

    Yazar şöyle demiş:
    “- Okunan kelimelere uygun terkipte yaratılanlar, anlamasalar bile, tekrarladıkları kelimelerin manaları enerji olarak beyinlerinde, hal olarak kendilerinde açığa çıkmakta ve iyi ve güzel haller sergilemektedirler…”
    *****

    Okur şöyle demiş:
    “Beyinde-bilinçte ANLAMamak, MANA oluşturamamak demektir zaten! “Kelimelerin manalarını enerjileri” (!) ifadesi gene “Çekmek” oluyor sanki !?
    Bilmediğimiz bir lisanın anlamını bilmediğimiz bir kelimesi nasıl bir mana oluşturabiliyor beyinde? İngilizce bilmeyen bir kişi “God, God ..” anlamadan tekrarıyla nasıl bir mana oluşturabilir bilincinde? Arapça harflerden olması önemli diyorsanız, üstünlüğü ne? Ayrıca, gırtlak yapısı Araplardan farklı olan bir Türk Arapça esmanın telaffuzunu -doğal olarak- eksik yaparak mananın enerjisini (!) düşürüyor/değiştiriyor değil midir? Şu halde herkes en iyi enerji yüklemesi için Arapça Tecvidi en iyi şekilde öğrenmesi gerekmez mi?”

    Ben şöyle diyorum:
    Okunan manası bilinmese de (bilinmesini tavsiye etmekle birlikte) kişinin halini değiştiriyorsa, kötülükten alıkoyuyarsa, demek ki beyinde (bilinçli olarak farkedilmese de) enerji-mana olarak bir değişim oluşturmuştur sonucu çıkar… Çünkü biz insanların ortaya koyduğu her şey beyninin ürünüdür… Baş aktör beynimizdir… Demek ki, o kişilerde beyinde bir şeyler değişmiş (enerji-mana), o kişide değişik, güzel haller sergilemiştir… Bunlar yaşanıyor… En büyük, en gerçek, en doğru ilim yaşananlardır… İlim yaşantıdan çıkmış, ilim yaşantıya yansımıştır…

    Evet herkes Arapçayı aynı şekilde telaffuz edemez, Araplar bile aralarında farklı telafuz eder, elimizden geldiği, dilimiz döndüğü, Arapça okuma bilmiyorsak ta latincesinden asgari düzeyde okumak gereklidir… Türk asıllı bütün büyük zatlar Arapça okumalarından vaz geçmemişlerdir… Bunun sosyal gerekliliğin dışında, ruha dönük enerji transfer yanı da vardır… Yoksa o büyük zatlar elbette gerçekleri bizden daha iyi bilip, hem Arapça okumuş, hem manalarını tefekkür etmişlerdir… İkisinin de getirisinden mahrum olmamak gerekir, nasibimiz kadarıyla…
    Teşekkürler… Sevgiler…

  16. 16 Hadis 10 Nisan 2008, 7:39

    AHHA şöyle demiş:
    “Tekrarlar, inanmadan eden içindir, inanan tekrar ettiğinde ise enerjisi katmerli olacaktır.”

    Teşekkürler… Hem inansak hem tekrar etsek, enerjimiz daha da katmerli olmaz mı?…
    Sizinle görüş alışverişi yapmak gerçekten çok güzel… Diğer yorumlarda aynı hoşgörü ile cevap yazmaya devam ederseniz, çok verimli bir yazışma olacağı kanısındayım… Diğer dostları da böyle güzel ilim paylaşımlarına katılımını bekliyoruz… Hakikata hepimiz susadık…

    Tekrar teşekkürler…

  17. 17 Yasemin 10 Nisan 2008, 8:00

    “Tabi ki; imtihan son nefese kadar devam etmekte olup, hüküm ALLAH’a aittir!…”
    Hiç kimse açılımına, ilmine, ameline güvenip başkalarının ibadetini, zikrini, düşüncesini hor görmesin. SON NEFESTE Rabbin takdiri yerine gelecektir.

  18. 18 AHHA 10 Nisan 2008, 8:10

    Sevgideğer “Bir’ol”,
    “-Oysa, yıldızlardan gelen kozmik ışınlar atalarımızı da kodlamıştır!.”
    *****

    Sorguladığımız kısım da burası :). “Kozmik ışınlarla kastedilen nedir? + Astroloji nasıl ve ne şekilde genetik yapıyı etkiliyorlar? Delil?” diye..

    Eğer üzerinde düşünülmemişse bu ifade Sevgideğer Saim Bey ve Ahmed Hulusi’nin ifadeleriyle OKUmak değil, ÇEKMEK, “dünün tekrarı” olur kanaatindeyim. Çok iyi biliyorsunuz ki “bugün YENİ şeyler söylemek lazım”.

    Tasavvuf, Din, ehli tarafından zamanının ifadeleriyle mecazlarla anlatılmıştır ki mecazlar üzerinde DÜŞÜNEN beyinlerin “Bilinçlerinin Tefekkür Seması kurulup genişletilsin (Zâriyat-47)” ve Hakikati HİS edilebilecek kıvama-yetiye ulaşsın. Bilinç zorlanmadan genişlemez, büyüyemez, farkındalığı artamaz, CENNETİ YAŞAYAMAZ. Biliyoruz ki, Hakikat bilgisinin ezberlenmesi, çekilmesi, tekrarlanması, banda kaydedilmesi kişiyi maymun (taklit ehli) yapar, hatta kişi egosunu şişirmek için bu bilgileri kullanarak Deccalleşir.
    *******

    Sevgili “Bir’ol” ve “Birlikk”
    (yenilenmiş yüzyılda gezegenlerin kozmik ışınlarını, bunların insan beyni etkisi üzerindeki etkisini kabul etmemek, beyni bir et parçası olarak görme yanlış düşüncesini oluşturur) kozmik etkilerden bahsetmişsiniz. Lütfen, bu etkinin nasıl olduğunu açıklar mısınız?

    Evet, Sevgideğer Birlik yenilenmiş bir yüzyıldayız ve çağımızın bilimleri ile yenilenmeye çalışan bendeniz de gezegenlerin (?) kozmik ışın yaydıklarına dair hiçbir makale ya da sistemli, bilimsel bir açıklama bulamıyorum !?

    Yıldızlardan gelen ne çekim kuvveti ne de elektromanyetik dalgalar genlerin davranışını etkileyemez. Düşük enerjili olanların etkisi yok iken yüksek enerjili elektromanyetik dalgalar da (bilim literatüründe buna kozmik ışınlar deniliyor) zaten genlerde büyük tahribat yaparak canlıya zarar verirler. Bu durumda kozmik ışınlar ile ne kastediliyor?

    Bir anne adayının yiyip içtikleri, düşündüklerinin bebeğin genleri üzerindeki etkisinin varsayımsal kozmik ışın etkilerinden kat be kat daha fazla olduğunu yineleyerek söylüyor ve bu durumda varsayımsal astrolojik etkilerden bahsetmenin gereği var mı diyerek bitiriyorum.

    Olasılıkla tüm bunları eledikten sonra ehlinin astrolojik, kozmik etki ile neyi kastettikleri açığa çıkacaktır. Yoksa hologram olan bu gerçeklikte ne dışarı kavramı, sonsuz bir gök, ne de yıldız-galaksiler ve de bunların bize gelen etkileri var! )

    Ve Sayın “kuantum” rumuzlu kardeşe..

    “Plasebo etkisi” bugün tıbbın kullandığı temel gerçeklerdendir. Ayrıca, insan zihninin “inandığı” takdirde kendisinde açığa çıkaracağı güce işarettir ve bu asla kolaycılığa kaçmak değildir. Huyu değişen kişilerdeki açıklama inanması değil ise tatmin edici, alternatif açıklamalarınızı paylaşmanızı dilerim.
    Veliler konusuna gelirsek.. Elbette veliler bilinmez, fakat bir ülkedeki veli sayısının oranı bir şekilde o topluma da yansır. Tarikatlardan ders alan on binlerce kişi yüz binlerce kez belirli zikirleri tekrar ettikleri halde (veli demeyelim) maneviyatları artmış olsa idi bugün topluma olan yansıması da göze çarpacak derecede pozitif olurdu kanaatindeyim.

    Sevgiyle..

  19. 19 AHHA 10 Nisan 2008, 8:48

    Sevgideğer “metafizik”;

    Doğru bulmadığım nokta “manasını bilmese dahi” ifadesi. Böyle bir şey açıkçası tatmin edici gelmiyor. Zaten bir kişi bir esmayı çekiyorsa onun ne anlama geldiğini bilmemesi mümkün değil gibi geliyor bana. Yani, hangi amaçla örneğin “Halim” ismini çekeceğini elbette bir kerecik okumuştur:).

    Niyetinin bir kere bilinçaltı tarafından fark edilmesiyle (bilinçaltı “ben bu ismi daha hoşgörülü olmak için çekiyorum” diyecek ve bunun farkındalığında olacaktır, bilinç bunu bilmese bile !) ile artık o ismi defalarca çektikçe hoşgörülülüğü artaBİLEcektir! İhtimal olarak bahsediyorum, çünkü kişinin günlük hayatta insanlarla olan münasebetlerindeki davranışları (bunlar daha etkili zikirlerdir) çekmiş olduğu zikre ters ise hiçbir yararı olmayacaktır (bilinçaltı bilinç seviyesinde yapılan davranış zikrini de emir olarak alacaktır). Çünkü bilinçte yaşanan ve bilinçaltında içselleştirilmiş (kökleşmiş inançlar) olan “hoş görmeme ZİKRİ, DUAsı”, yapılan diğer “Halim” zikrini bastıracaktır.

    İstenmeyen bir alışkanlığın değiştirilmesi demek, beyindeki sinir ağlarının yeniden düzenlenmesi demektir ki, bu kolay bir iş değildir. “Halim” ismini “çekmekle” bu değişim çok zor olur.

    Sevgideğer “Hadis”, hoş görmeme halinin “kısa süre içerisinde kalkması” için “Halim”in çekilmesi değil OKUnması, HİS edilmesi lazım.

    “Halim”i yaşamak (katmerli enerji) ne demektir? Dikkatinizi dağılmayacağı sessiz bir köşeye çekilmek ve tüm hoş görmediğiniz insanları teker teker düşünüp kendimizi onların yerine koymaya (duygudaşlık-empati) yoğunlaşmak, onların neler yaşadığını, hangi deterministik yasalardan, süreçlerden (genetik, çevre şartlanmaları) geçtiğini ve ellerinde çok fazla bir şey olmadığını (Çünkü, Beynine hükmedemeyen Kadere tabidir! ) düşünmek, ağlamak ve affetmektir. İşte böyle bir konsantrasyonla yapılan Zikir (Dikkat, Halim ismini bu süreçte hiç anmıyoruz) SİZi eski siz yapmayacaktır, çünkü az da olsa Beyninizi YENİLEDİNİZ ve ağladığınızdan dolayı cehennem ateşinizin bir kısmını da söndürdünüz (hafiflediğimizi hissedeceğiz), Halim melekesi üflenmeye başlandı:). Bu şekildeki bir YAŞAMa yeni sinir ağlarının kemikleşmesi için 40 gün devam ettiniz mi artık yeni KARAKTERiniz-KADERinizi çizdiniz demektir. Mana yaşanmadan, enerjisiz ise bu süreç yıllar bile sürebilir.

    Hoşça&Dostça efendim 🙂

  20. 20 Hadis 10 Nisan 2008, 8:52

    Sayın AHHA, bağlantısını verdiğim
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/

    adresinde yer alan hadis ve ayetler hakkında yorum yapmadınız, bir çok fikriniz onlarla ters düşüyor, incelemenizde sizin adınıza fayda olacağı kanısındayım…

  21. 21 Hadis 10 Nisan 2008, 9:06

    AHHA kardeş:
    “Genetik mühendislerinin veya kişinin bilincinin -hatta yiyip içtiklerimiz- kendi Said-Şakiliğini belirleme etkisi kozmik ışınların (!?)kinden daha büyüktür.”

    diye yazmışsınız… Bu ifadenizi boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı…
    Acaba hangi yiyecek-içecekler bizi said(cennetlik), hangileri şaki(cehennemlik) yapıyor…
    Hz. Muhammed(S.A.V.)’in hadislerde, Allah’ın Kur’an’da, Ahmed HULUSİ’nin eserlerinde, Saim Bey’in yukarıdaki yazısında saidden kastettiği cenetlikler, şakiden kasttettiği ise cehennemliklerdir… Siz sanırım saidi dünyada mutlu, şakiyi dünyada mutsuz olarak anlamışsınız diye düşünüyorum… Ortada anlam kargaşası var sanıyorum…
    Aksi halde siz de, saidden cennetlikleri (iman edenler), şakiyle cehennemlikleri (inkar edenler) kastediyorsanız, yemek ve içeceklerin bu olayda daha etkilidir ifadesini, çok komik olarak değerlendiriyorum…
    Eğer kastettiğiniz aynıysa hangi yiyecek içecekler imanı güçlendiriyor, hangileri imanı zayıflaştırıyor, bu konuda zenginler mi avantajlı, fakirler mi 🙂

    Teşekkürler…

  22. 22 bir'ol 10 Nisan 2008, 9:48

    Sevgili AHHA kardeş,
    yazdıklarınız gerçekten çok güzel. Görüşlerinize katılmamak mümkün değil ama bir yerde uyuşamadık sanırım :-)..

    Yıldızların kozmik etkilerinin insan genlerini etkilemelerinin kanıtını sormuşsunuz?.
    Benim düşünceme göre, yıldızların kozmik etkileri genleri etkilemez! Yıldızların kozmik etkileri cenin oluşumundaki beyin hücrelerini kodlar! Bu kodlama o beyin sahibinin istidat ve kabiliyetini belirler ve atalarından gelen genlerle beraber bir kişilik ortaya çıkar..

    Bu olayın ispatına gelince.. Bilimin henüz ispat edemediği bir çok şeyi yok saymamız doğru olmaz düşüncesindeyim. Hz. Muhammed’in vahiy yollu edindiği bir çok gerçek, bilim tarafından henüz ispat edilmektedir. Örneğin, suya dua edip içme sistemi bilim tarafından yeni yeni keşfedilmeye başlandı..

    Bir de, yıldızların kozmik dalgalarını yüzeysel değerlendirmemek gerekir. Çünkü, her yıldızın bir zahiri olduğu gibi batını da mevcuttur. Tıpkı biz insanlar gibi….

  23. 23 Düşünceli 10 Nisan 2008, 9:49

    Esma aleminde varlık kokusu almamış olan manalar, efal aleminde fiilen ilk olarak galaktik planda (Kürsi’de) açığa çıkar. Bu açığa çıkışın ilk aşaması kuantsal boyut-ışık boyutu(meleki boyut)tur. Bu ilk boyutta belli bazı manalar gruplaşarak bazı terkipler oluşturmuştur. Bunlar galaksi dahilindeki varlık alemini oluşturur. Oniki burcu temsil eden takım yıldızlar da bu şekilde meydana gelir. Kuantsal boyut, galaktik plan dahilinde (Kürsi’de) yaratılan her varlığın katmanlarında mevcuttur. Dolayısıyla madde algıladığımız boyuttaki her varlıkta da olan bir boyuttur. Gezegenlerde de vardır, insan bedeninde ve beyninde de.. Oniki burcu oluşturan takım yıldızların kuantsal boyutundaki bu mana terkipleri, galaktik plan dahilinde (Kürsi’de) yaratılan her varlığın kuantsal boyutuyla ilişkidedir. Astrolojik etki denilen etkileşim de madde boyutu itibarıyla değil; bu boyut itibarıyla olan etkileşimdir. Beyine ve genlere de dışarıdan değil, kuantsal boyut (meleki boyut) itibarıyla etkide bulunur. Bu etkilerin madde aleminde açığa çıkışı boyutsaldır. Anlayabileceğimiz bir dille söyleyecek olursak, Astrolojik etki dediğimiz etki, dışarıdan değil, özden gelen bir şekilde açığa çıkar. (120. günde Ruh’un nefh edilmesi, yani üflenmesi de bu anlamdadır. Çünkü üfleme içden dışa olur)

    Gezegenler de boyutsal katmanlarında mevcut bu oniki burcun manalarını (bize göre) madde (algılanan) planda temsil eden bir yansımadır (yoğunlaşma-delil) sadece.. Biz onlara bakarak kendi boyutsal katmanlarımızda olan bitenden haberdar oluruz. Onların bize dışarıdan etkisinden söz etmeyiz, bizim boyutsal katmanlarımızda olup biten etkileri onlara bakarak anlayabiliriz sadece… Astrolojik etkiler bu şekilde anlaşılmadığı için şirke sapılmıştır. Zikir de bu kuantsal boyut itibarıyla çekilirse etkili olur (o nasıl çekilebilirse artık?)

    Bildiğim kadarıyla, sevgiyedeğerlerin tefekkürrüne katkıda bulunmak istedim.

  24. 24 AHHA 10 Nisan 2008, 9:56

    Sevgili “Hadis”,

    Paylaşmış olduğunuz hadisten hissettiklerimi-anladıklarımı fazla detaylandırmadan izninizle paylaşmak istiyorum. Detayları, tefekkür ile zaten kendinizde bulacaksınız.

    “Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır.”

    Bu aşama Hakikat yoluna çıkacak kişinin “insanlar uykudadırlar” veya “Adem’i topraktan yarattık” ile kastedilen dünyanın çekim kuvvetine kapıldığını, göğe yükselemediği, Gökten haberi dahi olmadığı, Ana (!)sının rahmine (!) tutunup besin alamadığı, CANSIZ, ÖLÜ Nefsi Emmare hali.

    “Ana karnı” kişiyi her konuda besleyen dünyaSı.

    40 gün elbette bize göre değil üst katlardan yapılmış mecazi bir zaman süreci.

    “Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir alak hâlini alır.”

    Hakikat bilgisini alan yolcu kendini, âlemi DÜŞÜNMEye, SORGULAMAya başlar. Bu süreçte bağlı olduğu Mürşitten (Hakikati anlatan ilmi eserlerden, kişilerden, bilimsel gelişmelerden) beslenmeye başlar. Yani, artık Ana rahminin duvarına bağlanıp embriyo (alak) haline gelerek ilk besin maddelerini almaya başlamıştır. Bebeğin sağlığı, düşük olmaması (emareye düşmemesi) için her türlü Zikirle, Tefekkürle, Bilimsel verilerle besin alımına devam edilmesi gerekir.

    “Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder. Ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefheder”
    Beslenmeye devam eden embriyo artık CANlanmaya başlamış ET haline gelmiştir. Hakikat yolcusu Sabır-Sebatla ilerlediği yolda yoğun Tefekkürleri sonucu Bilincinin hassaslaşmasıyla mülhime bilinç seviyesine (ilham alır hale) gelerek Evrensel Bilinçten nemalanmaya başlamıştır (kendi yolunu Evrensel bilinçten aldığı içe doğmalar, AKIL ile çizmeye başlamıştır, bu aşamadan önce akıl da yok, din de yok). Bilincinde açığa çıkardığı Melek(e)lerle hakikat bilgisinin HİSSEDİLMESİ (Ruh üflenmesi) başlamıştır. Beynin hassasiyetiyle artık ASTROLOJİK-KOZMİK etkiler BİLİNCİNi etkilemeye başlamıştır.

    “Ve melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, âmelini, said ve şakî olduğunu yazmakla emrolunur.”

    İlhamlar (Kozmik etkiler) saf hakikat değildir. Kişi kendisini bu aşamada kendinde açığa çıkardığı melekenin (kemikleşmiş, yeniden programlanmış nöron ağları, kaderi) gücüne, yetkinliğine göre ya mülhime denizini geçip hakikatı OKUyan mutmain Musa (Said) olup hakikat dünyasına doğacaktır ya da Firavun olup (şaki) dünya denizinde boğulacaktır (Çocuk düşecektir). Bu durumda tekrardan tohum atılıp, yeniden gebe kalmaktan başka çare yok :).

    Evet, kişinin hakikate doğup doğmayacağı kişinin AnaSının karnıNda açığa çıkaracağı melekelerle yazılıyor!

    **** Kader belirli bir zaman önce bir kitaba, levhaya yazılmış değil, şu anki düşüncelerimizle, yaptıklarımızla yazılıyor. ****

    Peki, bu ayetteki (Hadîd-22/23) “evvelden, önceden yazılıma” ne diyeceğiz?

    Boyutsal düşüncenin günümüz insanının dahi kafasını gümlettiğini düşünürsek 1400 yıl önce zorunlu olarak bu şekilde ifade edildiğini düşünmemiz gerekecek.

    “Öncelik, evvellik” “zamansal değil, boyutsaldır”.

    Örneğin, algıladığımız alemin boyutsal önceliği hücre boyutu, hücrenin boyutsal önceliği moleküller, moleküllerin atomlar, atomlarınki olasılık dalgalarıdır.

    Atom düzeyinde meydana gelecek herhangi bir çekirdek ayrımı ANında boyutsal sonralığında, yani görünen alemimizde büyük bir patlama olarak tezahür edecektir.

    Atom düzeyindeki Kitapta-Bilgide boyutsal olarak yazılmış oluyor ve ANında kaderi yansıma olarak bizim seviyemize çıkıyor.

    Benzer şekilde Mutlak Bilinç (Kitap) “boyutsal öncelikte” DİLİYOR ve ANında Bizim dilememiz, düşüncelerimiz, fiillerimiz olarak Sanal Zaman ve Mekan içinde açığa çıkıyor.

    Umarım açıklayabilmişimdir :).

    Sevgiyle..

  25. 25 AHHA 10 Nisan 2008, 10:28

    “Hadis” kardeşim :);

    Said, Şakiyi cennetlik, cehennemlik anlamıyla kullandım.

    Yiyecek meselesine gelirsek, gerçekten de ayrıntılamadığım için komik duruyor :).

    Şöyle ayrıntılayayım:

    Saidlik-Şakiliğin genlerimizde yazıldığı iddiası var. Evet, genetiğimiz sonuçta bizleri mistik düşüncelere sempati 🙂 ile yaklaşmamızı sağlayabilir. Bu bilimsel bir gerçek.

    Yiyeceklerin etkisi onların sağlık açısından yararlı olup olmamaları ile alakalı idi :), yoksa varlıklı ailelerin ismini telaffuz edemeyeceğimiz yemekleri ile ihtiyaç sahiplerinin yediği kuru ekmek farkından bahsetmiyorum :).

    Dünyada Basireti kör olan Ahirette de kördür. Körlükten kurtuluşun yolu Cenneti dünyada iken bu beyinde/bedende yaşamaktan geçer. Bu yüzden de beyin ve beden sağlığı çok önemlidir. Beyin-beden özrü olan yeterli Tefekküre ulaşamaz. Bu sağlığın yakalanmasının yolu da doğayla uyumlu yiyeceklerle beslenmekten geçiyor. İnsanlık milyonlarca yıllık evrim sürecinde bedeniyle bu doğaya ve onun besinlerine çok uyum sağlamışken günümüzde insan eliyle üretilen basit şekerler, kızartmalar, fast-food tarzı yiyeceklerin zararları da biliniyor. Bu tip yapay yiyeceklerin kansere neden olduğunu (yani genetiği değiştiriyor!) biliyoruz. Yani yediklerimiz genetik yapımızı, genlerin nasıl davranacağını (bilimde epigenetik mekanizmalar olarak adlandırılıyor) etkiliyor (bir Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü öğrencisi olarak bu konularda birazcık bilgim var 🙂 )

    Yani ezcümle, yiyecekler imanı güçlendirmiyor ama genetiğimizi etkiliyor.

    Hoşça&Dostça 🙂

  26. 26 Düşünceli 11 Nisan 2008, 12:50

    Hala düşünüyorum, “düşünce”ye katkı olsun diyerek..

    Bu kuantsal boyut-ışık boyutu-meleki boyut, genlerin ve genetik mühendislerin beden ve beyinlerinin de boyutsal katmanlarında mevcut olduğundan, hiç biri bu boyuttaki etkileşimden etkilenmeden kalamaz. Kürsi (Galaksi) dahilindeki tüm varlıklar bu etkiler altındadır, hangi boyutta olursa olsun. Etki çok kökten olunca, dışında hiç bir şey kalamaz. Genetik mühendisler genler üzerinde bir takım çalışmalar yapabiliyorlarsa, bunun nedenini de, nedenler hiyerarşisine kuantsal boyut itibarıyla bakmak gerekir. Ne gibi etkiler onlara bunu düşündürdü, buldurdu ve etkilemeye sevketti..? gibi..

    120. gün ile ilgili hadise manası açısından derinlikli olarak bakılmış ve güzel bir yorum yapılmış. Fakat Ahmed Hulusi’nin açıkladığı gibi cenin beyninin anti çekim dalgası üretme özelliği ana karnında gerçekleşir. Bu da kişinin yaratılma amacı doğrultusunda kuantsal boyut itibarıyla gerçekleşen bir etkidir. Bundan sonra böyle bir etkiyi değerlendirmesi söz konusu değildir, çünkü yazı yazılmıştır, faaliyet de başlamıştır. Buna yaratılış amacı doğrultusundaki sabitlenmiş program denir (ayan-ı sabite) Kişi kırkına geldiğinde beyninde antiçekim dalgası üretme özelliği aktive olmaz. Kırk yaşında iş çoktan bitmiştir. Kırk yaş başlangıç değil adeta sonuçtur. 120. gün de bir başlangıç değil, kozmik planda bir sonuçtur.

    İyilerin kitabı (yazısı) illiyyin’dedir, kötülerinki kitabı (yazısı) Siccin’dedir, diye açıklanan ayetler de bu anti çekim dalgası gerçeğini yansıtır. “Cennet ehlinin çoğu bühl’dür,” denir hadiste.. Sadece Allah’a iman etmesi ve nefsinden arınması cennete girmesi için yeterlidir. Her kişi ilimle nefsinden arınmıyor. Hiç bir şey bilmediği halde ve Allah’a da “Ben kullarımın zannı üzereyim” şeklinde iman etmiş birinde zerre kadar nefs alameti olmayabiliyor. Adı üzerinde bühl işte.. Ahmed Hulusi hatırladığım kadarıyla der ki, din iki sınıfa hitab eder: 1- Anlamadan korkuyla ve imanla nebinin tavsiyelerini uygulayanlara.. 2- Anlayarak bunları yapanlara.. Bu ikinci sınıf nübüvvetiyle bildirdiklerini, risalet gerçeği ve ışığında değerlendirenlerdir. O sebeple ana karnındaki ceninin beynindeki anti çekim dalgası üretme özelliği meleki boyuttan (kuantsal-ışık boyutundan) aktive edildiyse, o kişi bühl dahi olsa, bir şekilde o boyutla ilşkidedir ve eninde sonunda nefsinin esaretinden kurtulur ve cennet boyutuna dönüş yapar bilinci.

    Genler ise, kolayca değişebilir özellikte değildirler. Bir genin farklı bilinç halleriyle değişerek programlanması yüzyıllar sürebiliyor (500-600 yılda bir nebi gelmesi de bundan), doğrudan genetik dizilimlerle ve yapısıyla oynanmazsa..

    Diyelim ki genetik mühendisler genlerin üzerinde doğrudan etki edip çalışarak, kodlarını dizlimini veya her neyiniyse değiştirdiler ve “İman geni” aktive oldu. Olay çok yüzeysel olduğu için acaba beyinde antiçekim dalgası üretme özelliği de açığa çıkacak mıdır (pozitif kayıtların illiyin’e-meleki-kuantsal boyuta yapılması gibi), yoksa sadece her şeye inanan saf insanlar mı yaratacaklardır? Ürettikleri pozitif dalgalar şakilerde olduğu gibi yüklenecek yer bulamadıkları için dünyasal bazı olumlu etkilerden başka bir işe yaramayacak mıdır? Genetik mühendisler iman genini aktive ettiklerinde Allah’a iman eden kişiler de yaratabilecekler midir veya bunu isteyecekler midir? Yoksa seçim hakkını ebeveynlere mi bırakacaklardır?

    “Doktor bey, ben çocuğumun Allah’a inanmasını istiyorum (veya istemiyorum),”

    diyerek mühendisleri kim yönlendirecektir? Yönlendireni, kim yönlendirmiş olacaktır?

    Trendlere uyup dünyadaki herkes Allah’a iman eden çocuklar isterse, “Muhakkak ki Ben cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım” ayetinin ne hükmü kalacaktır? Kuran-ı Kerim kıyamete dek geçerli hikmeti olan bir kitap ise..?

    Ya da yine trendlere uyarak çoğunluk Allah’a inanmayan çocuklar isterse, Allah’ın cenneti boş mu kalacaktır?..

    Acaba bir gün trendler dolayısıyla milyonlarca Helly Berry, Angelina Jolie, Brad Pitt, Johnny Depp ile dolu bir dünyada mı yaşayacağız? Veya yine malum trendler dolayısıyla Einstein, Hawking, Bohr gibi bilim adamlarının yüzlercesi mi dünyaya gelecektir. Belki de başka bir trend sonucu milyonlarca Musa, İsa, Meryem, İbrahim ve hatta Muhammed mi olacağız? yaratılış himmeti ve Hakim isminin ne anlamı kalır böyle bir dünyada? Yoksa kıyamet bunlar olacağı için mi kopar?

    Düşünmeye devam ediyorum, sizde düşünerek bana katılmak istemez misiniz?

  27. 27 bir'ol 11 Nisan 2008, 1:19

    Sevgili AHHA yazmış:

    ”DİNin teklifleri kişinin kendi genetiğini yaşam süresince edineceği Bilinç ile değiştirmesi içindir”..
    Din, zaman üstü evrensel sistemdir! Bu yüzden din teklifde bulunmaz. Teklifde bulunan Resullerdir, çünkü onlar din denilen sistemi okumuşlardır. Ve onlar derunlarından vahiy alırlar…
    Din, yapman gereken zorunlu hareketler paketi değildir!!!…
    İslamın gereği olan farz ibadetler dinin teklifleri değil; iman edilen tekliflerin gereği içindir!……

  28. 28 metinav 11 Nisan 2008, 5:22

    Esselam arkadaşlar.. Ben de kısaca bu konuda fikrimi söylemek istiyorum. Evet okumak ve okuyanları tekrarlamak arasında dağlar kadar fark var. Biri ne söylediğini bilen ve yaşayan, diğeri ise konuyu sözel olarak yaşamadan tekrarlayandır. HİÇ BİLENLE BİLMİYEN BİR OLUR MU? Ayeti gibi.

    Kişiler, içinde bulundukları durumu hal ve hareketlerine yansıtırlar; bunun için demişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, diye. Sadece tekrarlamak yetmez mi, biz de yaşadığımız bu hayatta ilmimizi arttırmak ve en önemlisi yaşantımıza geçirmek, o ilme sahip olduğumuzun en açık göstergesidir. ALLAH her birime ayrı özellikler vermiş, ayrı birimsel amaca göre var kılmıştır. Cahili de olacaktır, alimi de, zahiti de olacak, bühl de. Ama bizim bu öğrendiğimiz hikmet ve bakış açısı sayesinde inandığımızı hayatımıza geçirmemiz ve çaba harcamamız gerekiyor yoksa yalancı münafık ve tasavvufun tasasında kalır bir ömür tekrarlar dururuz başkalarının yaşadıklarını fikirlerini. ALLAH KOLAYLAŞTIRSIN…

  29. 29 Bühl 11 Nisan 2008, 10:26

    Lütfen okuyun; bir hadis:
    “Cennet ehlinin çoğunluğunu bühl insanlar oluşturacaktır…”

    Bühl insan, imanı gereği “yap” diye teklif edilenini sebebini anlamasa dahi yapandır… Bühl insan imanı gereği, elinden geldiği kadar namaz, oruç, zikir vb.. teklifleri anlamasa da yapar; nasibinda-kaderinde olduğu için yaptığı ibadatlerin getirisini ruhuna yükler, beyninde faydasını görür, yaşamında halini sergiler; sonuçta da Allah’ın takdiri gereği cennete girer…

    Allah sistemine değil; sistem Allah’a tabidir.. Dinin gerçeğinin iman üzerine kurulmasının hikmeti budur… Önce yeteri kadar akıl olacak; akıllı insan iman edecek; sonra akledemediği teklifleri imanı gereği uygulayacak, getirisi enerjiyi ruhuna yükleyecek; bir yandan da hikmetini akılla araştırmaya devam edecektir.. Kişide sağlam iman yoksa iş daha ilk safhada kopmuş olur…

    Şeytan, iblis denen o zaman meleklerin başı, aslı cin olan Azazil adlı varlık kendince “ben ateşten (ışın) yaratıldım, adem çamurdan (balçık-hücre)” diyerek akıl yürütmüş; Ademe secde etmemiştir… (Azazil o an farketmese de; Adem’i inkar ederek aslında dolaylı yoldan, ondaki Allah’ın varlığını inkar etmiştir)
    Dostlar, Allah sistemi ile var eder; yani sistem Allah’a tabidir; Allah sisteme tabi değil; ihlas üzere hanif iman budur; sistem bile bu gerçeğe perde olmasın… Allah dilediğini sistemi ile yapar…

    Ayrıca ibadet ve diğer çalışmaların iman yönlü ve enerji yönlü getirisi olmak üzere iki getirisi vardır… Akıl ise iman ve enerjiye hizmet eden aracı bir kuvvemizdir… Bazıları için manasını anlamasa bile yaptığı okumalar hayatını güzelleştiriyorsa; asgari düzeyde Oku’ma işlemi beyinde sağlanmış, getirisi ruha yüklenmiştir…

    Cennetin çoğunluğunu bu bühl denen insanlar oluşturacaktır… Diğer türlü anlayarak gerçek manada OKU’yan kişi çok az olduğu için cennet dolmazdı… Allah ta boşa, fazladan, gereksiz bir şey yaratmaz…

    Teşekkürler…

  30. 30 Hadis 11 Nisan 2008, 11:01

    AHHA:
    “Yani ezcümle, yiyecekler imanı güçlendirmiyor ama genetiğimizi etkiliyor.”

    Yanlış anlamışım özür ve teşekkürler…

  31. 31 Zahir 11 Nisan 2008, 11:33

    Sevgili AHHA kardeşim, aşağıdaki hadisi batınen çok güzel yorumlamışsınız. Ama bu hadisin bir de zahir manası vardır ki, bilinen manada ana karnındaki bebeğin oluşumuna işaret eder. Batın mana bizi zahir manadan; zahir mana da, batın manadan perdelemesin… İki hatta doğru olan tüm manaları alalım, bu manalar birbirini tamamlıyor, birbirlerine zıt değil… Allah, Rasul ve büyük zatların sözlerinde bir çok mana vardır… Hepsi doğrudur.. Kişinin kazancı kapasitesi doğrultusundadır… Bu açığa çıkan doğru manalardan hiç birini inkar etmeyelim, kendimizi o manadan ve getirisinden mahrum etmiş oluruz…

    Size “Oku’mayı Oku’mak” yazısını okumanızı tavsiye ederim…
    Sevgi ve saygılar…

  32. 32 göz 11 Nisan 2008, 11:41

    “Öncelik, evvellik” “zamansal değil, boyutsaldır”.

    Örneğin, algıladığımız alemin boyutsal önceliği hücre boyutu, hücrenin boyutsal önceliği moleküller, moleküllerin atomlar, atomlarınki olasılık dalgalarıdır.

    Atom düzeyinde meydana gelecek herhangi bir çekirdek ayrımı ANında boyutsal sonralığında, yani görünen alemimizde büyük bir patlama olarak tezahür edecektir.

    Atom düzeyindeki Kitap ta-Bilgi de boyutsal olarak yazılmış oluyor ve ANında kaderi yansıma olarak bizim seviyemize çıkıyor.

    Benzer şekilde Mutlak Bilinç (Kitap) “boyutsal öncelikte” DİLİYOR ve ANında Bizim dilememiz, düşüncelerimiz, fiillerimiz olarak Sanal Zaman ve Mekan içinde açığa çıkıyor.”

    AHHA kardeşim, yukarıdaki yorumundan yaptığım alıntıda batıni güzel tespitler yazmışsın…
    Teşekkürler…

    Fakat zahiri de es geçmeyelim…
    Üç gözümüz olsun, birincisi zahir, ikincisi batın, üçüncüsü hepsinin aslı olan ÖZ gözümüz… Üç gözümüzü de dört açalım:)
    Saygılar…

  33. 33 Om 11 Nisan 2008, 1:04

    Dilden çıkan her söz, hava zerreciklerinin ağızda; dil, damak, diş, dudak vb. çarparak dışarı atılmasıyla oluşur… Bu anlattığımız safha okumanın son safhasıdır…
    Asıl okuma beyinde gerçekleşir… “İçimizden geçirsek te Allah bilir ve gereği oluşur”, ifadesi bu beyindeki okuma sistemine dönük açıklamadır…

    Dile dökülmeden önce beyinde başlayan Oku’ma, beyin hücrelerinde mikrovolt(voltun milyonda biri, çok küçük bir değer) cinsinden bir enerji açığa çıkar… Bu enerjinin büyüklüğü (mikrovoltu) ve dalgalanma hızı (hertz) farklılığı, açığa değişik manalar çıkmasına yol açar… Yani enerji mana demektir… Asıl olan enerjidir, enerji mana olarak açığa çıkar, algılanır…
    O halde her söz belli frekansta dalga boyu olan enerjidir… Cinlerin yapısı da; semum-mariç denen, dumansız, gözeneklere zarar veren ateş olup; yani belli frekansta (dalga boylu) enerji kökenli, belli frekansta dalga yapılı varlıklardır…

    Om kelimesi zikir niyeti ile çekildiğinde, cinlerin frekansına yakın frekans üretilmekte olup, fark edilmese bile cinlerle diyaloga girilmektedir… Om kelimesi çekildiğinde kişinin beyni, cinlerin yapısıyla aynı frekans üretmektedir…
    Bu olayı basit olarak radyoda frekans ayarlamaya benzetebiliriz… Hangi radyo istasyonun frekansını girerseniz, o radyo istasyonu ile iletişime girer ve onların yayınlarını dinlersiniz…

    Om çekenlerin cinlerle irtibata geçtiğini nerden biliyoruz, diye sorarsanız; Om çeken uzakdoğulu insanların ortaya koyduğu felsefeden… Bu felsefeler (budizm, taoizm, hinduzm vb…) reankarnasyonu kabul etmekte, ölümötesini inkar etmektedir… Bu fikirleri cinler onlara vermektedir…

    Bu şeytani cinler, Allah’tan uzak düşme, sonsuz cehennemlik olma sebebi olarak Adem’i gördüğü için, insanı kendine düşman olarak görür… İnsanın imandan sapıp, kendisi gbi cehhenneme düşmesine vesile olmak için elinden geleni yapar…
    Kur’an’da cinlerin “insanların ekseriyetini etkileri altına aldığı”, “şeytani olan bu cinlerin insanın düşmanı olup, kıyamete kadar kendilerine izin verildiği” vb. ayetler mevcuttur…

    Korunma duaları ise bu şeytani cinlere karşı okunur… Bu dualarla, beyinde belli frekansta enerji kalkanı oluşturulur, hatta bazı duaların okunması ile açığa çıkan frekans, inat ederlerse bu şeytani cinlerin yanması, ölmesine sebep olur…
    ‘Neden Arapça harflerle okumalıyız’ sorusunun bir cevabı, kaynaktan öğrendiğimiz ve anladığımız kadarıyla budur…

    Bu konuların ayrıntısı Üstad AHmed HULUSİ’nin “Ruh-İnsan-Cin” kitabında mevcuttur. Bu kitabı okumayan, bu konularla ilgilenenlere duyrulur…
    Saygılar…

  34. 34 Ayet 11 Nisan 2008, 4:33

    1- ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ!.. (İnsan-30)

    2- HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR!.. (Saffat-96)

    3- “YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR.

    BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ” (Hadîd-22/23)

    4- YÜRÜR HİÇ BİR MAHLÛK HÂRİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP YÜRÜTEN O`DUR!.. (Hûd-56)

    5- DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (Şakûllerinde) FİİLLER ORTAYA KOYARLAR. (İsra-84)

    6- “ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK…” (En’âm-91)

    7- DİLEDİĞİNİ YAPAR. (Bürûc-16)

    8- YAPTIKLARINDAN SUAL SORULMAZ!.. (Enbiya-23)

    9- BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK!.. (Kamer-49)

  35. 35 AHHA 11 Nisan 2008, 5:24

    Katkıda bulunan, eleştiren, uyaran tüm Sevgideğer arkadaşlara teşekkür ediyorum.

    Sevgili “Om”, Her söz (anlamlı, anlamsız) belirli frekansa denk gelir evet; ama anlamı bilinmeyen kelimeler MANA oluşturamaz! diye bu konuda görüşümü belirtmiştim.

    Sevgideğer “Zahir” ve “Göz” arkadaşlar,

    Ben Batıni yorumlarda bulunmadım. Şimdi tam tersi bir şey söyleyeceğim :). O hadis ve ayete yapmış olduğum yorumlar bana göre Zahir olanlardır. Bakınız dostlar, biraz daha ayrıntılamak istiyorum görüşümü.

    Cenine anne karnında ruh üflenmesi, Güneş’in Cehennem olması, İsa’nın babasız doğuşu, Taş’tan devenin çıkması, Musa’nın denizi bölmesi, İbrahim’in ateşte yanması, Nuh’un buharlı gemi yapması, 7 kat Gök vb. anlatımlarında ilk aklımıza gelen manaları bunların Zahiri manaları, Tasavvufi yorumları da Batıni anlamları demek değildir. Kardeşler, açıkçası geçmişte bu olayların olmuş olması veya bebeğin yaratılışının anlatılması, 7 kat atmosfer tabakasının olmasının bana manevi gelişimim açısından faydası yok diye düşünüyorum.

    Ne Kuran geçmişin hikâyeleri topluluğudur ne de geçmişte yaşanıldığı düşünülen bu olaylar Kuran’ın Zahir anlamlarıdır.

    Ana karnında cenine 120. günde Ruh üflenmesi veya İbrahim’in ateşte yanmaması bu olayların zahiri anlamları değildir. Bu olayın zahiri “kişinin bu anlatılanları kendinde bulması ve yaşaması”, (Yaşayana göre) Batını ise bunun da algılayamadığı derinlikleridir. Bu hadisteki anlatımı kendinde bulamayıp algılayamayana, bu haliyle zahir olduğunu düşünene ise BATINdır! Batın algılandığında Zahir olur!

    Ahmed Hulusi’nin eserlerinden zaten “Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”! “Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!”;

    “Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir! Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir! Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!” olduğunu biliyorsunuz.

    Şimdi bu tanıma göre düşünelim dostlar, İbrahim’in geçmişte gerçek ateşte yanmaması (Zahir ?) ile Dünya şartlanmalarının gelişmiş bilinci etkilememesi (Batın ?) aynı şeyin iki yönü müdür? Bu iki olay tamamen birbirinden ötedir, farklı boyutlardadır, yani zaten ehlinin tanımına da uymamaktadır. İbrahim’in ateşte yanmaması Zahir değil MECAZdır, Kabuktur, Üst boyutun alt boyuta zorunlu MİSAL kelimelerle naklidir, izdüşümüdür, (ayrıca bunun zahir olduğunu düşünen kişiye Batın olarak kalır algılanmadığından) kişinin dünyaya düşmeyecek bilince ermesi ise kişinin Zahiridir.

    O’nsuz, yaşanılmadan, hissedilmeden şeklen kılınan namaz, kılınan namazdır, Taklittir, Mecazdır, Zahir değildir. Hissedilen Salat kişinin Zahiri, Mi’rac ise Batınıdır.

    Sevgideğer Kardeşler, bilmiyorum; ama böyle algılıyorum.
    Kuran, İNSAN’ın Bilinç içeriğinin anlatımıdır!
    Kur’an, İNSANın anlatımıdır.
    İnsan-ı Kamil’in (=Tüm OKU’nan Kur’an ayetleri) BOYUTSAL GEÇMİŞinin anlatımıdır. Kimi ateşte yanmayıp (!) Hanif İbrahim’e kadar, kimi ölüleri dirilten (!) Saf Akıl İsa’ya kadar OKUR=YAŞAR o ayetleri.

    Sevgiyle..

  36. 36 bir'ol 11 Nisan 2008, 8:29

    Kur’an; zahiri itibarı ile mardiye olan bilincin, kendi derunundan veya kendi hakikatından, yine kendine nazil olan bilgilerdir… Mardiye bilincin batını da safiyedir……

  37. 37 Düşünceli 11 Nisan 2008, 10:32

    Cenine ana karnında 120. günde Ruh üflenmesi olayının sistemini veya astrolojik etkilerin kişiyi veya varlıkları nasıl etkilediğini ve bunun nasıl bir sistemsel hiyerarşi ile gerçekleştiğini anlamayan birisi, yüzbinlerce tasavvufi (zahir veya batın ?!) muhteşem (!) yorum okusa da bu okudularına imanı pekişmez. Dolayısıyla kim olduğunu da, evrensel senaryodaki rolünü de anlamaz, bilmez ve idrak edemez, ancak TAKLİT eder. Yapacağınız tüm tasavvufi yorumlar da en az Kuran-ı Kerim’deki hikayeleri tekrar etmek kadar ezber ve talide saptıracaktır. Mirac olayının evrensel açıklamasını anlamayan biri, namazın nasıl mirac olduğunu hiç bir surette anlayamaz ve bu konuda manasına işaret bakımından tüm anlattıklarınızı şiir veya şarkı ezberler gibi ezberler sadece.. Faydasına gelince, kökten sistemi anlaşılmadan ezberlenen tasavvufi anlatımlar da en az mecaz ve misallerinin işaret ettiği gerçeklerin farkında olmadan okunan Kuran kıssaları kadar bir faydası olur kişiye… Neyi ezberlediğinin hiç önemi yok, ezber ezberdir. (OKU’mak için bir tavsiye: http://www.okyanusum.com/sorucevap.html)

    Örneğin aşağıdaki İbrahim (a.s) kıssasını ele alalım:

    “Bir zamanlar İbrahim “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilteceğini göster” demişti. Allah “Yoksa inanmıyor musun?” diye sormuştu. İbrahim cevap vermişti; “Elbette inanıyorum, ama açıkça görmek, iyice tatmin olmak istiyorum. Öyleyse demişti Allah, dört kuş bul ve onları kendine alıştır. Sonra onları her bir tepeye ayrı ayrı koy, sonra da çağır; hızla sana gelecekler. Allah’ın her şeye gücü yeter, çok bilgedir; bundan hiç şüphen olmasın.” (2/260).

    Okyanus Ötesinden kitabında bu ayete bir cevap aranmasını istemiş Üstad.. Herkes tasavvufi (!?) anlamda süper cevaplar vermiş. Ama üstad bu cevaplar üzerine şöyle birşeyler yazmış:

    Hz. Muhammed “Ene beşerün MİSLİKUM” diyorsa… Hz. İbrahim ‘de öyledir, demektir… Bu durumda Ben de kendimde bunları aramayayım mı?…

    Aramak için de önce ne olduğunu anlamam gerekmez mi?…

    Günahını bilmeden tövbe ediyorsun, bu nasıl tevbe; diyor Yunus!..

    Öyle ise, önce kendimde olanları bilip, onların ne ve nasıl, neden oluştuğunu kavramam gerekmez mi?…

    Olayı, bu şudur, bu şudur gibi etiketleyerek nereye varabilirim ki?…

    Aksine böyle yaparak yolumu kendi elimle kapatmış olmaz mıyım?…

    Arabadan haberin yoksa; ya da var da ne olduğunu bile anlamadan, güzel şeymiş deyip olayı kapatıyorsan; nasıl araba sahibi olup kullanıp, bir yerlere varabilirsin?…

    Ne olacak şimdi benim halim?…

    Hiç birinizden olayı anlamama ve kendimde aramama çare olacak cevabı alamadım!…

    ,,,,,,,

    Bunun üzerine üstada verilen tasavvufi cevaplardan biri de şöyledir o kitapta:

    Mârifete ulaşmamış bilinç, ölü gibidir. Mârifet ilimle gerçekleşir. İlmin tahakkuku sonucu kişi bilir ki, “Evvel-Âhir, Zâhir- Bâtın hep ayni sonsuz sınırsız Tek’den başkası değildir. Bunu ilmi ilâhi ile bilir ve ilâhi kudretle izhar eder. Müşahede sonucu Mutmain olan nefs, bilinci itibariyle “Kâ`be” diye sembolize edilen imâr edilmiş beyt halini alır. Dolayısıyla da birimselliğe ait yanma olayı (Nemrud`un ateşi) yakmaz diye düşünüyorum.

    Ama üstad bu cevapla da tam tatmin olmamış, aradığı başka bir şey var. Bir başkası da şöyle demiş:

    -İbrahim A.s.ın bu üç aşamalı olayı “öz”e seyri târif ediyor… Varlığının gereğini idrâk ile kavminin putlarını kırmıştı.. Kavmi onu ateşe attı, (aleve değil) ama kavminin ateşi onu yakmadı…

    Kuşu dört parçaya ayırdı dört yöne attı (bu ise Ef`al-Esmâ-Sıfat ve Zât boyutlarını müşahededir)… Sonra bu parçaları birleştirdi (Vahdeti idrâk)… Nihâyet Kâbe ‘yi inşâ etti; ki bunu etraftaki yedi dağdan gelen taşlarla yaptığı söyleniyor.. yani Zâti Sıfatlarla tahakkuk etti…. anladığım budur Üstadım…

    Sonra da demiş ki üstad:

    Önceki gece İbrahim Aleyhisselâm ile ilgili bir bilgi aldım…!!!

    İbrahim Aleyhiselâm olayının Kur`ân‘ı anlamada bir ANAHTAR olduğu; ve bu konudaki SIR, tefekkür dünyamızda açıklık kazanmadan, Kur`ân’ın tarafımızdan asla değerlendirilemeyeceği; bu yüzden de bu konunun TAKLİDİNDEN TAHKİKİNE GEÇİLMESİ yolunda bir bilgi aldım… ve size naklettim…

    O yüzden de bu konu üzerinde hassasiyetle duruyorum… Ve görüyorum ki; bir çoğunuz, daha değil konunun önemini; getirmek istediğim bakış açısını bile edinememişsiniz!.

    Aslında bu meselenin anlaşılması için kişinin önce dört kuşun ne anlama geldiğini anlaması gerekiyor. Bu dört kuşun kendi varoluşsal sistemindeki yerini ve manasal olarak da neye işaret ettiğini de.. Bana göre bu dört kuş, yeryüzündeki tüm varlıkların yapısına hakim unsurları temsil eder. Bu unsurlar insanın da yapısında bulunur, cinin de.. Ama insanın yapısında 4’ü de bulunurken cinin yapısında sadece ateş unsuru bulunur. İnsan bunları bilmeden nasıl bu ayeti çözümleyebilir kendi bünyesine uyarlayıp? Bunu yapacak ki sonra da iş manasını kavrayıp yaşamına uyarlamaya gelecek.. O kitapta bir çok cevap yazılmış, ama hepsi ezberlenmiş cevaplar. İnsanı oluşturan manalar hiyerarşik bir yolla yeryüzünde açığa çıkar. (iniş) Hakikatini idrak etmek isteyen bilinç ise aynı yolla hakikatine dönmelidir. (yükseliş, uruc) Peki bu aşamaları bilmeyen nasıl döner, nasıl bulur yolunu? Varlığının boyutlarını böylesi tanımayan, bu boyutların manalarını da tanımaz. Örneğin 4 unsurun aşağıdan yukarı çıkmak isteyen için sırasıyla Toprak, Su, Hava ve Ateş şeklinde dizildiğini bilmeyen, yaptığı çalışmalarla bilinci Ateş boyutuna yükseldiğinde yanmaya başlayacağını, bundan öneki yanmalara yanma denemeyeceğini, asıl büyük yanışın burada olacağını ve ateşin tadına ancak bu seviyede bakacağını nasıl anlar? Anlamazsa yandım Allah diye yalın ayak başı kabak dolanırken alemde bu ateşten nasıl çıkacağını, bu seviyeyi nasıl geçebileceğini nasıl idrak eder? Bu noktada ne yapması gerektiğini nasıl bilir? Buranın “Ben onların doğru yolu üzerine oturacağım” diyen İblis’in de makamı olduğunu fark edebilir mi? Edemezse İblisin şiddetli saldırılarından nasıl korunur? Bilincinin Ateş seviyesine ulaştığında mülhime olduğunu anlasa bile, bu seviyede seyrettiği her bir varlığın ve insanların Ateş boyutunu seyrettiğini de anlar mı? Bunu kavrayamazsa, “İbrahim’in Ateşe atılmasının, manada aslında ateş boyutu seyrettiği kavminin Onu çeşitli saldırılarla manevi bir ateşe atması olduğunu” nereden anlar? Seyrettiği bilinç sevyesinde herkesin İblisiyet boyutuyla ilişkide olduğunu ve kendisinden de zahir olanın bu olduğunu ve yanmamasının ve yakılmamasının kaçınılmaz olduğunu, ama buranın köprüden önceki son çıkış olduğunu, yana yana nihayet benliğinden arınıp, bu dört kuşun hakimiyetinden çıkıp bilakis dört kuşa hakim olacağını, burada mutmain olmuş bir imanla huzur bulacağını anlar mı? Hiç zannetmiyorum. Kişi evrenin yapısını ve kendinin buradaki rolünü ayrıntılı olarak anlamadan, olayın manasal yanını hiç kavrayamaz. 120. gündeki ruh üflenmesi olayını boyutsal olarak anlamazsa, evrenin yapısını ve dolayısıyla kendi yapısını ve bu işlemin nasıl gerçekleştiğini kavramazsa, bu olayı manasal bazda kendine hiç uyarlayamaz. Bu kadar basit değil.. Taklidin çok çeşidi var.. Somut kavramlar da taklid edilir soyut kavramlar da.. (…)

    Hazır yazmışken bu kıssa hakkında başkaları neler demiş onu kopya yapayım, düşünceye katkı olsun.

    1- Hz. İbrahim’e kesmesi emredilen kuşlar; horoz, tavus, karga ve güvercindir. Her kim, nefsini ebedi bir hayatla diriltmek isterse, tavus kuşunun sıfatı olan süslenme ve güzelleşme sevdasını, horozun meşhur sıfatı olan sertlik ve sinirliliği, karganın sıfatı olan alçaklık ve uzun kuruntulu olmayı ve güvercinin sıfatı olan yüksekten uçmayı nefsinde öldürsün ki, ebedi bir hayat ile hayat bulabilsin. İşte o zaman insan, o sıfatları şeriatın çağrısıyla islama çağırdığında, o sıfatlar koşarak ona itaat ederler.

    2- Bu dört kuşun tavus, karga, horoz ve kaz oldukları rivayet olunur.

    Tavus ucbü,
    Karga tûl-i emeli,
    Horoz şehveti,
    Kaz da hırsı temsil eder.

    Mücahede bıçağıyla bu dört kuşun yani bu dört türlü hasletin insandan kesilip temizlenmesi lâzımdır. Bunlar kalbi boğar, öldürürler. Kalbin dirilmesi bunların kesilip atılmasına bağlıdır. Müşahede bundan sonradır.

    3- Bu dört kuş, insan çamurunun yoğrulduğu dört unsur; anasır-ı erbaanın sıfatlarıdır. Bunlar, toprak, ateş, su ve havadır. Bunlardan her bir unsurun bir diğeriyle izdivacından iki sıfat doğmuştur: Toprakla suyun izdivacından hırs ve cimrilik doğmuştur ki birbirinin kardeşidirler. Ateş ve havanın izdivacından gadab ve şehvet doğmuşlardır. Bu iki kardeş de her zaman beraber bulunurlar. Bu sıfatlardan her birinin muhakkak bir eşi vardır; bütün kötü sıfatlar bunlardan doğarlar. Hırs, hasedin eşidir; cimrilik kindarlığın eşidir; gadab kibrin eşidir. Şehvetin belirli bir eşi yoktur, bütün kötü sıfatların müşterek ma’şukası gibidir. Bunlar yedi kapıdırlar. Cehennemin yedi katına giden yedi kapıyı temsil ederler. Bu kötü sıfatlardan kurtulamayanlar derecelerine göre yedi kapıdan cehenneme gireceklerdir. Her kapı için taksim edilmiş bir cüz vardır. Kimde hangi sıfat galipse o kapıdan girecektir.

    Hıcr Suresi’nde bir ayet-i celilede: “Lehâ seb’atü ebvâbın li-külli bâbın minhüm cüz’ün maksûmun” “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onun her bir kapısı için onlardan taksim olunmuş bir zümre vardır” 15/44 buyrulmuştur.

    İşte Halil İbrahim aleyhisselâm Allâh ile dostluğunda sadakatin en yüksek örneklerini vererek bu kuşları boğazladı, kötü hasletlerden hep uzak ve temiz kaldı, vücudunda ateşe açılan bir kapı bırakmadı. Mancınıkla Nemrud’un ateşine atıldığı hâlde ateş onu yakmadı, gül bahçelerine kavuştu.

  38. 38 yasemin 11 Nisan 2008, 10:36

    Harika yazı, harika yorumlar. Hepinizin ilmini Allah bereketlendirsin. Sıdk ve ihlasla yapılan ibdetlerin şüpesiz makbul olacağının bilip teslim olalım.

    20-) Hazâ basâiru lin Nasi ve hüden ve rahmetün likavmin yukınun;
    Bu (Kur’an ayetleri), insanlar için basiretler, (bu ayetlere) ikan sahibi bir kavim için ise bir huda (hidayet, rehber) ve rahmettir.(casiye)

    82-) Ve inniy le Ğaffarun limen tabe ve amene ve amile salihan sümmehteda;
    Muhakkak ki ben, tevbe eden (hakikatına yakışmayan davranışlarını farkedip dönen, doğrusunu keşfeden), iman eden (arınan), salih amel (hakikatının gereği, sünnetullah’a uyumlu amel) yapan, sonra da doğru yolu bulan (Zat’a yönelen) kimseye elbette Ğaffar’ım.(Taha)

    Malik bin Dinar:”Ey kuran okuyanlar, Kuran-ı Kerim kalplerinize neler ekmiştir? Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi Kuran-ı Kerimde kalbin yağmurudur onu canlandırır.”

    İnşallah bu baharda hepimizin kalbi canlanır. “amin, amin, amin”

  39. 39 Düşünceli 11 Nisan 2008, 10:53

    Bu kadar anlattık bari o ateşten nasıl çıkılır onunla ilgili iki çift laf da edelim.

    İbrahim as. mancınıkla ateş dağının içine fırlatıldığı zaman, havadayken Cebrail gelir ve sorar.

    – Ya İbrahim, senin için ne yapmamı istersin?

    İbrahim as.:

    – Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hu, aleyhi tevekkeltu ve Huve rabbül arşıl azıym.

    diyerek teslimiyeti seçer……?

    ve ateş de böylece gül bahçesi oluurr..:-)

  40. 40 metinav 12 Nisan 2008, 12:51

    SELAMÜN ALEYKÜM. Çok güzel yorumlarda bulunmuş herkes. Ben de ilave yapmak istiyorum kendimce..

    Önce şeytan iblis aleyhillaane asla meleklerin başı olmamıştır. Cinlerden di, mülhime bilince sahip ama bataklıkta boğulmuştur. Duygu ve hazlarının, egosunun esiri olmuştur ebeden azap içinde kalacaktır. Verdiği tesirler de bu yöndedir. Gerçeği bile bile bu yolda nefsinin kölesi olup devam etmektedir. Bir de cennet ehlinin çoğunun bühllerden olması bühllüğün iyi bir şey olduğunu göstermez. Rasulullahın hz.Ali ye; HERKES ONA FARKLI YOLLARDAN ULAŞMAKTADIR (AŞK, SEVGİ, DOSTLUK, ACİZLİK VB.) SEN İLİMLE ONA ULAŞ, meali manasında tavsiyesi ile kişinin özelliklerine göre yakınlık ittisal etmesi gerektiğini anlayabiliriz.

    Bazısı aklını ön planda daha çok kullanır; buna sen düşünme sadece yap denilmez, diğeri çok fazla düşünüp araştırıp sorgulamayı sevmez ve yetkin de değildir, kolayına geleni ğüvendiği bir kişiyi takliden örnek alarak bazı fiilleri ortaya koyar ve tabii ki sistem gereği kendine uygun performansta yapması gerekeni düşünsel ve fiilsel boyutta yaptığı için netice ve karşılığı selam boyutu olarak ortaya çıkar. Ama takdir gereği olur herşey.

    Yine ALLAH RESULU alimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır, diyor. Buna benzer o kadar çok teşvik eden ayet ve hadisi şerif var ki konu çok kesindir. ALLAH C.C. insanları yaratma amacını çok kesin belirtiyor; beni bilsinler, diye ama ne ile? İlimler ile mi yoksa sevgi yönü ile mi yoksa başka bir yoldan mı? Aslında bunların hepsi bir bütün halde kamil insanda olması gerekli yollar hasletler. Fakat bazıları karanlıkta fili tanımaya çalışan insanların farklı bir organını tutmalar ve fil budur, böyledir demeleri gibi sadece ilimle, sadece aşkla vb. bu tam olmaz.

    ALLAH insanı kendini ve hikmetli işlerini anlayıp bilebilecek şekilde yaratmıştır ki bunu belirtip teklif ediyor. En önemlisi İMAN şartıdır. O olmazsa hiç bir şey bir işe yaramaz, değeri birimsel getiriler kadar olur herşeyin. O da söner gider. Hedefte olan İMAN etmek ve sonra da onun teşbih ve tenzih yollu işlerini düşünmek, onu bilmek tanımak ve bu hali yaşamak. EVRENE, MAHLUKATA, ONUN NAMINA; ONUN HESABINA, ONUN İÇİN BAKMAK VE DÜŞÜNMEK, SEVMEK, ŞÜKR HALİNİ YAŞAMAK GEREKİYOR. Yoksa egilmek, aç durmak, kan akıtmak ve yoldan taşı kaldırmak onun için ona yakınlaşmak için olmazsa hiç bir anlamı yok.

    NEDEN YAPIYORUM, NİYE YAPIYORUM NE İÇİN YAPIYORUM, HİKMETİ NE, YAPAN BEN MİYİM diye soruların cevabı hep ALLAH için olmalı. Her nefis yaratılış amacına dönük yaşar özde. Bazısı beyin hücresidir, bazısı kalp, bazısı bağırsak. Varlık olmazsa olmazdır, herkesin bir görevi vardır ona göre var edilmiştir hakkıyla. Kimse aşağı değildir, en büyük te en küçük te onun için yaratılış bakımından aynıdır. O dilemiş olmuştur; en güzel ve kamil bir şekilde her şey. Ama amaca, göreve, hikmete göre değişir durum ve hal.
    ALLAH HAKKIYLA BİLENDİR, tamamına erdirsin.

  41. 41 metinav 12 Nisan 2008, 1:06

    SEVGİLİ DÜŞÜNCELİ. Kadere hakkıyla rıza, sonunda ne olursa olsun. Başa gelen sıkıntılı hallere sabr, mutlu hallere şükr ve ONUN DOSTLUĞUNU SEVGİSİNİ herşeyden üstün tutmak. VE O KENDİ DOSTLUĞUNU SEÇENİ (DOSTUNU) İŞTE KİMSEYE İHTİYAÇ BIRAKMADAN BÖYLE KURTARIR. TEVEKKELTÜ ALAALLAH.

  42. 42 Düşünceli 12 Nisan 2008, 10:08

    Kişi yakini sadece iman ile de elde eder veya iman, ilim ve irfan ile de.. Sonunda ikisi de arınarak cennete girer. Sonuç aynıdır, ama cennetteki mertebe farklıdır.

    Özellikle üzerinde durmak istediğim nokta, eğer iman, ilim, irfan yolu seçilmiş ise, konuların kökten bilinmesi için çok detaylı bilgiye ihtiyaç olmasıdır. O sebeple hiç bir bilgi “Bu gereksiz, bize faydası olmaz, ne işimize yarar” gibi bir düşünceyle reddedilmemesi gerekir.

    Hayatım boyunca öğrendiğim hiç bir bilgiyi küçümsemedim ve hafife almadım. “Bu benim işime yaramaz” demedim, aldım ve data bank’ıma (bilgi bankama) attım. Dursun hele, gün gelir lazım olur dedim. Bilgi bankama attığım bilgiler; klasik Kuran tefsiri, hadisler ve fıkıh ilmi, tasavvuf ilmi, fen bilimleri ve sosyal bilgiler ve her şeyi kapsıyordu. Detaya girersek mesela; Kur’an kıssaları (ezberlenmiş ve yüzeysel olarak); Ahmed Hulusi’nin 120. günün izahı ve anlatmak istediği o müthiş gerçek; astroloji ilmi ve evrensel hiyerarşideki yeri; bilimin fiziki açıdan evrenin yapısını açıklayan bulguları, teorileri ve sentezleri; beyinin yapısını ve işleyişini açıklayan tüm bilgiler, insan biyolojisi ile ilgili fiziki ve kimyasal bilgiler, fizik, kimya, matematik hatta çoğrafya ve tarih. Hepsini aldım, topladım ve sakladım. Düşünürken lazım olur diye.. Hiç birini işime yaramaz diye dışlamadım, küçümseyip burun kıvırmadım. (İyi ki de öyle yapmışım)

    Bilgi toplarken hiç bir öğrendiğim bilgi ile kayda girip, “Ben bu konuyu çözdüm, anladım” da demedim. Çünkü çözmüş olsam, kurtulmuş da olurdum. Kurtulmadığımı açıkça gördüğüm halde “çözdüm, anladım” diyecek kadar saf da olmadım. Hala yanıyorsam çıra gibi, nasıl çözmüş ve anlamış olabilirim? Belli ki henüz konuyu çözmemişim, anlamamışım ve taklitteyim.. İster şekli kısmını (şeriatı) taklit et, ister manasını (tasavvufu) taklit et.. Ne farkeder ki? Taklit taklittir. Gerçek kendiliğinden çözülüp beni ağzı açık bırakana dek “anladım, çözdüm” demek boştur.. İşte o an (ağzınız açık kalıp şoka girdiğiniz ve başınıza koca koca balyozlar indiği ve susup kaldığınız an) hidayet edildiği andır. Tüm bu öğrendikleriniz bir anda bir araya geliverir ve sanki büyük bir bilmeceyi aniden çözmüş gibi olursunuz. (Tabii ortada öğrendiğiniz bir şey yoksa bir araya gelecek bir şey de yok demektir, hidayet gelir ama üzerinizden akıp geçer) Çözen de yaşamaya başlar zaten..

    Bunun dışında neyi bilirseniz bilin, hangi bilgiyle kayıtlanırsanız kayıtlanın (diğer bilgileri ve bakış açılarını burun kıvırıp reddetmek, kabul ettiğinizle kayıtlanmak demektir) taklitçi olur çıkarsınız. Ve taklitçileri eleştirirken bile ne kadar taklitçi olduğunuzu farketmezsiniz. Tüm taklitçiler hepbirlikte aynı şeyleri tekrar edip durur. Eskiden Kur’an kurslarında söylenen bir tekerleme vardı ya “ba beyli bala bula bumburleyli bam bup, va veyli vala vula vumburleyli vup mup, ca ceyli cala cula camburleydi cap cup…” gibi…

    Ama enseyi karartmayalım.. Durum o kadar da kötü değil aslında.. Çünkü nasıl ki dört unsur bilincin yükselme aşamalarında (içsel yolculuğunda, miracında) içinden geçmek zorunda olduğu aşamalar, boyutlar ve manalar ise (varlığının katmanlarında olduğundan), taklit de böyle mecburi bir aşamadır. İlim toplama sürecini yaşayan herkes ne bilirse bilsin taklittedir. Yükselip mirac ederken yapısına dahil olarak deneyimlediği dört element seviyesinin her birinde hep taklittedir. Taklitçi olmayayım dese de başka seçeneği ve çaresi yoktur. (Yıllarca taklitçilerin kralı olarak yaşadığım için talitçiliğin ne olduğunu da iyi bilirim) Ateş elementini deneyimlerken bir gün kendisine hidayet edilip (İsa’nın inişi/ruhun üflenişi), o güne dek topladığı tüm bilgiler bir araya gelip “gerçekten” çözülene dek taklit devam eder.. Fakat, “Evreka!” dediğiniz her anı bu dediğim “an” ile karıştırmayın. Bu dediğim andaki idrakı yakalarsanız, kurtulursunuz. O idraktan geri dönüş yoktur.

    Umarım bu sözlerim nefsle değil akılla ele alınır. (…) Taklitçiliğin ne demek olduğunu yaşayarak bilenlerden olduğum gibi, şarkılarda “Bir ateşim, yanarım, dumanım yok, külüm yok” şeklinde tarif edilen ateşin ne olduğunu da yaşayarak bilenlerdenim. O ateşten ise, “kurtulmak için çabalayarak çıkılmadığını” da çok iyi bilirim. (…)..

    Yanarım yanarım tutuşur
    Yanarım kavurur ateşim
    Seni de beni de belalım

    Tabiatın ateşi, Vehmi benliğin (egonun) ateşi, İblis’in ateşi, Aşkın ateşi, Ateşteki herkese idi, youtube adresindeki şarkı… 🙂

    (Dört kuş dört tepede darmadağın falan derken fena halde dağıldım ve dağıttım.. Allah’ım, vereceğin her türlü hayra muhtaç şu aciz kulunu toparlayacak olan da yalnız Sen’sin!)

    Hoşça kalın sevgiye değerler..

  43. 43 AHHA 12 Nisan 2008, 5:36

    “Mecaz çukurundan kod çözücü anlayışa”

    http://ahmedbaki.com/turkce/blog/2007/02.htm

  44. 44 Dobra 12 Nisan 2008, 8:20

    Ahmed Hulusi, kitaplarında kod çözümleme türünden yorumlara neden girmemiş acaba? Bazı örnekler var, ama açıkça bu tür yorumlara girilmemiş. Bildiğimiz kadarıyla Ahmed Hulusi Allah’ı açıklar ve bunun dışında genellikle evrensel sistemi ve insanın bu sistemdeki yerini açıklar.

    Acaba Allah’ı, evrensel sistemi ve varlıkların bu sistemdeki yerini öğrenmeden Kur’an’ın mecazlarını ve misallerini anlamak mümkün olmayacağı için mi, yoksa anlaşılsa da bir faydası olmayacağı için mi? Bu yaklaşımında önemli bir hikmet olmalı, düşünebilenler için.. Ben biraz bu yaklaşımın üzerinde düşündüm.. Sonunda çok doğru ve yerinde bir yaklaşım olduğuna karar verdim. Kıvamına gelmeyen hamurdan yapılan kurabiye diş kırar. Burada kıvama gelen hamuru bırakın, henüz suyu yeni dökülen unlar da var.. Bence üstad bu işin yöntemini herkesten iyi biliyor. Bizim gibi acemilerin üstadın öğrettiklerinden öğreneceği çok şey olduğu gibi, yöntemlerinden de öğreneceği çok şey var.

  45. 45 özde 13 Nisan 2008, 2:51

    Sevgili AhmedHulusiHulisiAhmed (AHHA)

    Böyle bir bilinç ancak sevgili Üstad olabilir… “Mecaz çukurundan kod çözücü anlayışa”..

    Sonsuz sevgi ve saygılarımla…

  46. 46 Düşünceli 13 Nisan 2008, 7:37

    Dobra Yazmış:

    “Kıvamına gelmeyen hamurdan yapılan kurabiye diş kırar. Burada kıvama gelen hamuru bırakın, henüz suyu yeni dökülen unlar da var..”
    * * *

    Bunu düşünemedim. Umarım çok ileri gitmemişimdir. Aslında Kur’an kıssalarında işaret edilen sırlar, her kişinin kişisel kapasite ve gelişimine paralel olarak farkedeceği sırlardır. Burada ne kadar sır deşifre etsek de ezberin ve taklidin bir başka çeşidine çanak tutmuş oluruz. Bir başka açıdan bakılırsa, bu sırlar her bilinç seviyesinde, o seviyenin ilmine göre farklı farklı değerlendirilebilir. Dolayısıyla paylaştığımız kişileri kendi anlayışımızla kayıtlamış da olabiliriz. En iyisi Kuran-ı Kerim’de olduğu gibi ve üstadın da yaptığı gibi; bu sırları kendi anlayışımıza göre deşifre etmek yerine, işaret edip herkesin kendi kişisel gelişimine paralel gelişecek anlayışına bırakmak sanırım.

  47. 47 mustafa 13 Nisan 2008, 4:43

    Sevgili özde :

    “Mecaz çukurundan kod çözücü anlayışa”.. bir Ahmed Baki blog yazisi.

  48. 48 Kader 13 Nisan 2008, 11:16

    Ebu’l-Esved ed-Dieliyy şöyle dedi:

    İmran ibn Husayn radıya’llâhu anh bir gün bana şöyle sordu:

    – İnsanların yapmakta oldukları ve emek çekip didindikleri şeye ne dersin?.. Kendilerine hüküm olunan ve sebkât etmiş bulunan kaderden, kendilerine gelip geçen bir şey midir?.. Yahut Nebî ve Rasûllerinin getirdiği şeylerden olup da kendilerini karşılayacak ve aleyhlerine delil sâbit oluveren şeylerden midir?..

    – Hayır!.. (karşılaşacakları tesadüfî işler değil). Lâkin, geçmişte kendilerine yazılan ve kendilerine gelip çatan bir şeydir!.. dedim.

    Bunun üzerine İmran bin Husayn sordu:

    -Öyle ise bu insanlara ZULÜM olmuyor mu?..

    Bu sözden şiddetle korktum ve şöyle dedim:

    – Her şey, Allah`ın mahlûkudur ve elinin mülküdür!..

    – O YAPTIKLARINDAN MES`ÛL OLMAZ; FAKAT ONLAR MES`ÛL OLURLAR!..” (Enbiya-23)

    – Allah sana merhamet buyursun!.. Ben sana sorduğum şeylerle ancak senin aklını imtihan etmek istedim. Müzeyn kabîlesinden iki kişi Rasûlullah’ın yanına geldiler ve şöyle sordular:

    – Yâ Rasûlullah!.. İnsanların bugün yapmakta oldukları ve emek çekip didine geldikleri şeye ne buyurursun?.. Bu üzerlerine hüküm edilen ve önceden yazılan bir kaderden olarak, kendilerine isâbet eden bir şey midir?.. Yahut, Nebî ve Rasûllerinin getirdiği ve üzerlerine hüccet sâbit olan şeylerden olarak, kendilerinin karşılayacakları şeyler içinde midir?..

    Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    – Hayır!.. Bu ikinci şekil değil!.. ÜZERLERİNE HÜKÜM OLUNAN VE KENDİLERİNE GELEN BİR ŞEYDİR (kaderdir). Azîz ve Celîl olan Allah’ın kitabında bunun tasdiki şu âyettir:

    – HER BİR NEFSE VE ONU DÜZENLEYENE, SONRA DA ONA HEM KÖTÜLÜĞÜ, HEM KORUNMASINI İLHAM EDENE. (Şems-7/8)

  49. 49 oguz 14 Nisan 2008, 11:33

    “TEK’i SEMİ ile algılayıp, BASİR ile değerlendirip, TEK’e ALİM ile yönelmek; TEK bir HAY, MÜRİD, KADİR, KELAM’ı bilmek; bu özelliklerin sonucu olarak TEKVİN ile Efalin yaratıldığını anlamak ve gereğini yaşamak!..”

    Bu satirlari okurken, TEK”i algilayip, degerlendirmek; dahasi O’na yönelmek mümkün mü gercekte diye düsünmeden edemedim.

    TEK algilanip, degerlendirilecek ve yönelinecek bir sey mi? Yoksa SEMI, BASIR, ALIM; hepsi TEK”in bazi özellikleri mi?

    Bu iki olay arasinda cok ciddi fark var. Ve uzerine iyice dusunulmesi gerekir anlayisimca. Aksi takdirde hayatimizi algilayip, degerlendirilecek ve yonelinecek bir TEK zanniyla heba ederiz gibime geliyor. Yazinin basinda euzu cekerek hayatini heba edenlerden farksiz olarak.

    “O’nun misli gibi (vücud sahibi) bir şey yoktur!… O, Semi’dir, Basıyr’dir.”

  50. 50 Mana 14 Nisan 2008, 12:44

    “TEK’i SEMİ ile algılayıp, BASİR ile değerlendirip, TEK’e ALİM ile yönelmek; TEK bir HAY, MÜRİD, KADİR, KELAM’ı bilmek; bu özelliklerin sonucu olarak TEKVİN ile Efalin yaratıldığını anlamak ve gereğini yaşamak!..”

    Varlıkta ayrı ayrı birimsel çokluk şeklinde varlıklar değil, TEK varlık görmek… Varlıkta ayrı ayrı birimsel çokluk şeklinde algılamalar değil, TEK SEMİ görmek… Varlıkta ayrı ayrı birimsel çokluk şeklinde değerlendirmeler değil, TEK BASİR görmek… Varlıkta ayrı ayrı birimsel çokluk şeklinde ilimler değil, TEK ALİM görmek… Diğer özellikler de aynı şekilde algılanmalı…

    Sonuç olarak; TEK varlık görüp; ayrımdan, birimsellikten, çokluktan kurtulmak… “ALLAH gibi düşünen insan” anlayışına yükselmek… Ayrılığı gayrılığı bırakmak, varlığa bu TEK bilinçle yönelmek… Herşeyi kendin gibi görmek ve gereğini yaşamak… TEK’in SEYRİ’nde olarak YAŞA’mak… Bu NOKTA kavrandıysa; gerisi nüktedir, kelimedir, harftir… Kelimeler araç, manalar amaçtır… Kelimelerin cehenneminden kurtulup; manaların cennetine erenlere SELAM…
    Teşekkürler…

  51. 51 AHHA 14 Nisan 2008, 5:55

    Son iki yorumu okuyunca aklımda beyin jimnastiği maksatlı sorular (daha doğrusu Yer ehlinin Gök ehlinin yaşamıyla ilgili dedikodular :=) ) dolaşmaya başladı.

    TEKi görmek, TEKe yönelmek, TEKi algılamak otomatik olarak TEKi gören, TEKe yönelen, TEKi algılayan ikinci (şirk) bir varlığı gerektirir.

    Şu halde (gerçekte şirk yoksa) TEKi gören, algılayan TEKin kendisinden başkası olamaz!

    Ama şöyle bir sorun da var: TEKin kendisi dahi olsa “kendini/kendindekini algıladığı” anda (yaratım yaptığında) Çift’lik>>>Çok’luk (Şeytan, Cehennem) ortaya çıkıyor. Sanırım TEKin kendi de TEKliğini algılayacak halde buluNAmıyor (Âma) ?!

    Bir de şu aklıma takılıyor :=), “ben” varken (TEKlik algısı yok) “Hakikat yaşanmıyor”, “ben yok iken (TEKlik/TEKin algısı var)” “Hakikat yaşanıyor ise” bu Hakikati “ben” yaşamadıktan sonra “ben e ne” ? “Ben” olmayacaksam “ben” neden ulaşmaya çalışsın Hakikate? :=)

    Veya başka bir deyişle..

    Ölünce yok olacak bir “ben”lik ile sadece TEK’in olduğu anlayışında erip yok olacak “ben”lik arasındaki fark ne ?

    TEKlik bilinci nasıl bir şey? Ne hisseder? Hisseder mi?

    1- RüyaSIZ uyku durumdaki gibi bir hal mi (Benlik yok, Algılama-Nesneler yok)? (Bu safha da Âmâlığı mı yaşıyor(uz)?)

    2- RüyaLI uyku durumdaki gibi bir hal mi (Benlik yok, Algılama-Nesneler var)?

    3- Gündelik bilinç durumu gibi bir hal mi (Benlik var, Algılama-Nesneler var)?

    4- Yoksa, “Benlik”‘in olduğu fakat, Algılama-Nesnelerin olmadığı bir hal mi?

    Sonuncu Bilinç haline (Bedensizlik, zamansızlık, sınırsızlık hissi + Huzur hali) Meditasyonla, Derin Zikirle girilebildiği yaşayanlarca biliniyor.
    2. Şıkta da hem Bütünsellik yaşanıyor hem de algı var! Bu iki şık olası geliyor ?! Ama hangisi, nasıl bir şey, off yaa.. :=)

    ORADA kimse yok (!) mu :=( ?

  52. 52 İkan 14 Nisan 2008, 7:40

    “TEKi görmek, TEKe yönelmek, TEKi algılamak otomatik olarak TEKi gören, TEKe yönelen, TEKi algılayan ikinci (şirk) bir varlığı gerektirir.”

    TEK’i gören, TEK’e yönelen, TEK’i algılayan varlığı; TEK’in varlığı ile, TEK’in ilminde varolan ilmi suret olarak görürsek, bence bir mahsuru yok!… Şirk; bu var sanılan varlığı, TEK’in dışında, kendisine ait varlığının olduğunu kabul ile, TEK’e varlığına ortak koşmakla oluşuyor… TEK’in varlığı ile, varlığı var kabul etmek, var saymak şirk değildir…

    TEK A’maiyeti ile HİÇ’lik halinde; Ahadiyet ile BİRliğinde TEK’liğini, Vahdaniyet ile ÇOKlukta TEK’liğini yaşıyor… Yani TEK; değişik birimler altında da, çokluk içinde de gerçekte TEK’liğini yaşıyor… Varlık her halükarda TEK… Biz bunu farketsek te farketmesek te farketmiyor… Her durumda TEK’lik yaşanıyor…

    Örneğin tek olan bedenimizin bir çok faaliyetinden, çalışmasından haberimiz yok; ama bu gerçek bedenimizin tek olması gerçeğine perde olmuyor, olamıyor…

    “TEK’in dışında varlık var” düşüncesi şirk düşüncedir, şuurda TEK’e ortak kabul etmektir… Gerçekte ŞİRK yani ALLAH’a ortak koşma yoktur… “ALLAH’a ortak koşan varlık var” sanmak ŞİRKtir…

    Ben böyle düşünüyorum… Doğrusunu ALLAH bilir… Teşekkürler…

  53. 53 Dikkat 14 Nisan 2008, 8:14

    “Ama şöyle bir sorun da var: TEKin kendisi dahi olsa “kendini/kendindekini algıladığı” anda (yaratım yaptığında) Çift’lik>>>Çok’luk (Şeytan, Cehennem) ortaya çıkıyor. Sanırım TEKin kendi de TEKliğini algılayacak halde buluNAmıyor (Âma) ?!”

    Çokluk olarak algılananlar o halleri ile sorun oluşturmuyorlar, bu durum TEK’liğe aykırı değil… Çünkü çokluk TEK’liğin varlığı ile var… TEK çokluk olarak algılanıyor… Bunda bir sorun yok… Gerçek sorun bu çokluk olarak algılanılanların TEK’in dışında, kendilerine ait varlıklarının var sanılması… TEK her an her haliyle, büründüğü hallerle her şekilde aslında TEK’liği ile birlikte…

    Düzeltilmesi gereken bizdeki yanlış anlayış!.. Bu yanlış anlayış ta şu: Çokluk olarak algılananda TEK… Çokluk görmek değil yanlış olan… Yanlış olan bu çokluk görüntüsünün aslının TEK’e ait olduğunu faredememek… Dünya, cennet, cehennem, insan, cin, hayvan… algısında yanlış bir taraf yok… Yanlış olan bunları TEK’ten ayrı görmek… Çünkü bunlar TEK ile var…

    Azazil adlı şeytan ve iblis namı ile bilinen cin; Allah’a iman ediyordu, Adem’i inkar ediyordu; böylelikle aslında ALLAH’ı inkar etmiş oluyordu; kendindeki tanrı, ilah inancını ortaya koyuyor, sınavı kaybetmiş oluyordu…

    TEK’i kabul edip; insanı, cini, hayvanı, dünyayı cenneti, cehennemi… yok kabul etmek, inkar etmek; bizi de ALLAH korusun aynı hataya düşürür… DİKKAT! DİKKAT! DİKKAT! ALLAH’ın sisteminde inkar değil ikrar var; küfür değil iman var… Hiç bir şeyi inkar etmeyelim, hiç bir şeyi örtmeyelim…

    Tekrar hoş geldin AHHA…
    Teşekkürler…

  54. 54 İnsan 14 Nisan 2008, 8:30

    “Bir de şu aklıma takılıyor :=), “ben” varken (TEKlik algısı yok) “Hakikat yaşanmıyor”, “ben yok iken (TEKlik/TEKin algısı var)” “Hakikat yaşanıyor ise” bu Hakikati “ben” yaşamadıktan sonra “ben e ne” ? “Ben” olmayacaksam “ben” neden ulaşmaya çalışsın Hakikate? :=)”

    “Kaldır benini aradan ortaya çıksın YARADAN”…
    “Bir BEN var bende, benden içeri”…
    “Sen sandın kendini küçük alem; halbuki var sende BÜYÜK ALEM”
    “Bütün işler tek bir NEFS olarak Allah’ın huzuruna çıkar” her an…

    Birimsel denden kurtulup; gerçek BEN’e ulaşmak…

    Asıl olan insanın kendini tanıması, gerçek varlığını tanıması, gerçek varlığının indindeki gerçeklere göre yaşaması… Böyle bir İNSAN’ın gerçek bedeni ne olur? Böyle bir İNSAN’ın gerçek zamanı ne olur? Vb…

  55. 55 Fark 14 Nisan 2008, 8:41

    “Ölünce yok olacak bir “ben”lik ile sadece TEK’in olduğu anlayışında erip yok olacak “ben”lik arasındaki fark ne ?”

    Ölünce benlik yok olmuyor; çünkü ölüm yokluk değil, tadılacak bir olay, benlikte fiziki ölüm ile bir değişiklik olmuyor, sadece ölüm hali tadılıyor…

    TEK’liğe erende ise; birimsel benliği ile fenayı tadıp; gerçek BENlik ile bekayı tadıyor… Yok olmak için değil; baki olmak için fenafillah yaşanıyor… Aradaki fark çok büyük!.. Tam birbirinin zıttı, birbiriyle ilgisi olmayan, birbirinden doğu ile batı kadar uzak iki durum sözkonusu…

    Teşekkürler…. Saygılar…

  56. 56 Pegasus 14 Nisan 2008, 8:42

    Bence aynı anda hepsi.. Ama bunu yaratılanın anlaması zor. O sebeple yaratılanın Teklik bilinci olarak tanımladığı his (veya hissizlik) 2. şık olabilir. Ama 2. şıktaki bilinci deneyimleyecek kapasitede bir bilinç 2. şıktaki seyirle de kayıtlanmaz, diğerler bilinç durumlarına da girip çıkabilir.

    Bu sadece düşünsel bir tahmindi, daha doğrusunu bizzat deneyimlediğimde yazarım.:-)

  57. 57 veysel 14 Nisan 2008, 8:47

    Önce yıldızlara baktı, tanrı dedi yıldızlar battı. O OLAMAZLAR DEDİ. Sonra AY’a baktı, odur diye düşündü o da kaybolup gitti. BU DA OLAMAZ DEDİ. Daha sonra GÜNEŞ doğdu karanlığın ardından, BUDUR(!) dedi ama gece o da batıp gitmişti ve sonunda…. ”İnniy veccehtü vechiye lilleziy fetaresSemavati vel Arda Haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn…” diyerek TEKLİĞİN VARLIĞINI kabul etti. VE şirkten kurtuldu!!!

    TEKi görmek, TEKe yönelmek, TEKi algılamak otomatik olarak TEKi gören, TEKe yönelen, TEKi algılayanlardan olabilmek için ŞİRKliğin manasını anlamaktan geçmiş olmak şirkliğin yaşanmışını tanık olmak ve kendini bu yolda alakoymaktan geçiyor olabilir mi?

  58. 58 Cenghis 14 Nisan 2008, 8:57

    Merhaba dostlarım…

    Sayın İKAN durumu çok güzel izah etmiş… Katkım olabilir düşüncesiyle acizane fikrimi belirteyim..… Geçmiş sene Sayın Ş. Yıldız’ın birimsel kıyamet ile ilgili bir yazısı vardı… İşte o yazının başında yazarın Duhan suresinde geçen dumanla ilgili görüşleri vardı.. Aslında şu an yazdığım yorum o yazıya daha uygun ama kısmet bu yazıyaymış.. Duhan suresinde geçen duman, ariflerin ittifak halinde oldukları sonsuz sınırsız teklik mertebesine işaret etmektedir kanımca.. Yani duman vahidin ahadiyetini anlatmaktadır kanımca. (Vahidul Ahad) Şuurda benliksiz yaşanan bu olay dahi esma mertebesinde gerçekleşmektedir ve burada TEKi algılayan ikinci bir varlık yoktur Sayın İKAN’ın belirttiği gibi.. Şuurda, batında yaşanan bu olayda o ana kadar vehmedilen izafi benlik o an için ortadan kalkmaktadır.. Bu şuursal farkındalık sayın Yazar’ın (bkz. Ş. Yıldız Birimsel Kıyamet) açıkladığı bir şekilde yaşanmaktadır kanımca.. Bu mertebede nesne vs. gibi tüm kavramlar düşer.. Sadece VAHIDUL AHAD vardır…. Bundan dolayı otomatik olarak diğer tüm varlıkların da varlığını Vahidul Ahad’ın ilminden aldığı ortaya çıkar… Yani aslında rububiyet dediğimizde, VahidulAhad’ın ilminde oluşmaktadır…

    Konu çok derinlikli ama ilmim açıklamak için yeterli değil… “Subbuhun, Kuddusun Rabbul Melaiketu Verruh” tespihini bu açıklananlar doğrultusunda tekrar düşünmek lazım… Bir de bir şey aklıma takılıyor, yorumcu arkadaşlardan biri anlayabileceğim bir dilde beni aydınlatırsa sevinirim.. Tasavvuf bilgim biraz zayıf çünkü..
    Şimdi tasavvufta tecelli zat denilen bir olay var… Tefekkürü imkansız bir olayın (zat) tecellisi nasıl olur… Duhan suresinde geçen Duman ile zat tecellisi arasında bağlantı kurabilir miyiz?.. Tecelli Zat semboliktir diye düşünüyorum… Hatta yeni bir kavram getirmek istemiyorum ama bu yaşanan olay zatın tecelli-i sıfatıdır benim düşünce dünyama göre (tasavvufi kavramları bilmediğim için bana GÖRE)… İşte bu aşamada yarım daire tamamlanmıştır (Enfüsi seyir).. Şirk kalkmıştır ama küfür kalkmamıştır (afaki seyir tamamlanmamış ise eğer).. Konuyu dağıtmayayım işte bu durumu yaşayan geçmiş zevat bu olayda ENEL HAK demiştir..

    Kişisel yorumum böyle… En doğrusunu ALLAH bilir.. Muhyiddin Arabi ‘Tefsiri Tevilat’ isimli eserinin bir paragrafında (duman, detaylı anlatılmış sadece bir paragrafını yazıyorum) dumanı şu şekilde açıklamıştır..

    “”Hakiki imanla inanmış, istidadı tam, seven ve muhabbeti baskın olan mümine gelince, bu duman ona nezle benzeri bir tesir bırakır.. Yani bir tür sarhoşluk.. Nitekim Ebu Yezid (Bayezid-i Bistami) bu sarhoşluk esnasında “Subhani ma a’zeme’ş şe’ni” (Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir) demiştir. Hüseyin b. Mansur (Hallac) da bu sarhoşluk içinde iken “ene’l Hak” (Ben Hakkım) demiştir. Ama müminin bu sarhoşluğu kısa süre ortadan kalkar. Çünkü ilahi inayete ziyadesiyle mahzardır. Fıtri istidadı son derece güçlüdür. Hakiki sevgi çok şiddetlidir. Hemen kendine gelir. Bundan dolayı büyük bir acı ve azap çeker.. Cem aynında yok olup silinmeye büyük bir özlem duyar ve “bu elem verici bir azaptır” der.. Sırf yokluğu, fenayı ister..””

    Sevgilerimle…

  59. 59 Kaynak 14 Nisan 2008, 9:00

    Gavsı A’zâm ABDULKÂDİR GEYLANÎ
    ”GAVSÎYE” AÇIKLAMASI

    “Tasavvuf”tan gaye, kişinin Allah’ı bilmesi; Allah indinde ve ilminde “yok”luğunu hissedip yaşaması; ve nihayet “ALLAH İsmiyle İşaret Olunan, BÂKÎ’dir” hükmünün tespit olmasıdır.

    İster, vahdet-i vücûd; ister, vahdet-i şuhûd; ister şuhûd-u Zât; tasavvuftaki hangi görüş olursa olsun, hepsinin de esası TEK’liktir!..

    İşte bu sebepledir ki, bütün tarikatların, (elbette ki tasavvuf tarikatlarının), konusu “ALLAH’ın TEK’liği”nin anlaşılması, hazmedilmesi ve yaşanmasıdır…

    Gerçek tasavvuf ehli, hangi yoldan olursa olsun, bir diğer kişiye “gayrılık” gözüyle bakmaz ve hakkında menfî konuşmaz; çünkü yetiştiricisi kâmil ise öğretmiştir ki, konuştuğu söz Hakk’a ulaşacaktır!..

    http://www.ahmedhulusi.org/kitap/gavsiye.htm

  60. 60 faik-faik 15 Nisan 2008, 12:21

    Supersin AHHA!!
    bagimsiz dusunuyorsun!
    diger herkesi inanclari sinirliyor!! cikamiyorlar.
    * * *


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    Değerli Okur,

    Sistemimizde “faik”adını kullanan kardeşimizin yanısıra, yine “faik” adını kullanarak giren bir diğer kardeşimizin rümuzu “faik-faik” olarak tarafımızdan değiştirilmiştir. Bilgilerinize..

  61. 61 angorya 15 Nisan 2008, 12:57

    Sevgili AHHA, 51. yorum olarak yazdıkların beni ”yine” epey bir süredir zihnimi meşgul eden matrix’e götürdü:)

    TEK’lik bilinci için alternatif düşüncelerini sıralarken;

    ”RüyaLI uyku durumdaki gibi bir hal mi (Benlik yok, Algılama-Nesneler var)?”

    demişsin… Ama düşündüm de, rüyada da biz benliğimizi var sanmıyor muyuz? Aynı uyanık halimizde(!) var sandığımız gibi…

    Hani, Lao Tzu’nun rüyasında kelebek olduğunu gördüğü gecenin sabahında ”Acaba, ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir adam mıyım yoksa adam olduğunu gören bir kelebek miyim?” dediği gibi…

    Kafam karıştı galiba… güzel bir düşünce egzersiziydi, biraz daha düşünelim, hissedelim, sezelim bakalım:) zihnine, gönlüne sağlık…

  62. 62 angorya 15 Nisan 2008, 1:13

    “Ölünce yok olacak bir “ben”lik ile sadece TEK’in olduğu anlayışında eriyip yok olacak “ben”lik arasındaki fark ne ?”

    ”Şuur” olmasın aradığımız kelime?…

    TEK’i idrak edemeyen birimler belki de gerçekten yok olmaya mahkum…

    TEK’i idrak edebilen birimler ise okyanusta bir damla ama okyanus olduğunun bilincinde olan bir damla olarak ve an-ı daim’de devam ediyorlar seyirlerine belki de… bilinçli bir farkındalık hali yani….

  63. 63 Sakin 15 Nisan 2008, 9:17

    Sevgili Faik, neden AHHA’yı takdir etmek isterken bizi incitme yolunu seçtin? Bu çok gerekli miydi? Bunu daha nazikçe ve kimseyi küçümsemeden de yapabilirdin sanırım. Bu tarz konuşmaların bir adet haline getirilmesi düşündürücü!. Hak’kı her zerrede müşahade za’fiyetinden olabilir mi acaba? Bana göre AHHA da dahil herkes tarafından çok güzel yorumlar yapılıyor. Bu farkedebilmek için, heyecana kapılmadan daha dikkatli okumak gerekir kanımca.

  64. 64 faik(gerçeği) 15 Nisan 2008, 10:56

    Sevgili Sakin ve tüm yorumcu dostlar; tanımadığım başka bir yorumcu benim rumuzumu kullanarak yorum yazmış… O kişi kimse; fitne çıkarmak, polemik yapmak istiyor… O kişiyi kınıyorum… Ben böyle bir yorum yazmadım, yazmam da… Allah’a şükür ben edepli, hayalı, ahlaklı vb. bir insanım…

    Sayın Yorumsuz Blog ekibinden buna dikkat etmelerini istiyorum… E-postası farklı olanlara aynı rumuzu kullandırmayacak program geliştirmelerini istiyorum…
    * * *


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    Değerli Okur,

    Sistemimizde “faik”adını kullanan kardeşimizin yanısıra, yine “faik” adını kullanarak giren bir diğer kardeşimizin rümuzu “faik-faik” olarak tarafımızdan değiştirilmiştir. Bilgilerinize..

  65. 65 veysel 15 Nisan 2008, 11:54

    Bence de burada özellikle bu sitede kimse kimseyi sınırlayamıyor. Ama bazı yorum ya da yorum sahİplerinin konuya iyice adapte olmaları sonucu bizi ya da başkalarını etkileyebiliyor ve bize öyle geliyorki, ”oooo.. çok süper değerlendirme, diğerlerini sınırladı diyebiliyoruz.”

    Oysa ki SN. SAKİN’in dediği yorumları dikkatle okuduğumuz zaman aslında hepsinin aynı ÖZü ya da daha açık bi şekilde söylemek gerekirse BÜTÜN YORUMLAR ÖZ’ün tamamlayıcıları NİTELİĞİNİ TAŞIYORLAR. Nasıl ki ESMA’ÜL HÜSNA BİRR İSE burada yapılan yorumları da o GERÇEK doğrultusunda ALGILAMAYA çalışmak gerekli. Tabii bu benim şahsi düşüncemdir ama hepimiz adına olsun. HEPİMİZ KÜÇÜMSEMEDEN BİRBİRİMİZİ HAREKET EDELİM İNŞALLAH.

  66. 66 faik(gerçeği) 15 Nisan 2008, 12:18

    saim Yazmış:
    16 Mart 2008 16:58
    EYYY DOOOST!… Devamı »

  67. 67 angorya 15 Nisan 2008, 12:41

    Sevgili ”gerçek” Faik, diyorsun ki: ” …tanımadığım başka bir yorumcu benim rumuzumu kullanarak yorum yazmış…”

    hoş bir şey değil ve aslında bu risk hepimiz için geçerli, farkedebilirsek senin yaptığın gibi duruma müdahale etmeliyiz, kimse istemez başkalarının fikirlerinin kendi fikri gibi görünmesini… çok haklısın bu bağlamda…

    lakin şu cümlelerin beni düşündürdü: ”O kişi ; fitne çıkarmak, polemik yapmak istiyor…”

    Nereden biliyorsun Sevgili ”gerçek” Faik?…

    Ya günahını alıyorsan o kişinin!…

    Sonuçta ”Faik” ismi herkesin kullanabileceği bir isim, biri belki de farketmeden seninle aynı ismi seçmiş olabilir bu ille de onun sana zarar vermek istediği anlamına gelebilir mi?…

    Fitne çıkarmayı aklından bile geçirmemiş, sadece bir yorumu okuyunca fazla coşkulanıp dili döndüğünce bunu ifade etmeye çalışmış genç ve heyecanlı biri olamaz mı o acaba?…

    Herkesin günahı boynuna elbette…

    Bizim kendi günahlarımız boynumuzda sıralanmış köstekler olarak dururken bari başkalarının günahlarını almamaya çalışmak hem kendimize hem de toplumsal bilince yapacağımız en önemli iyiliklerden biridir sanıyorum…

    Olaya istersen (iz) bir de bu açıdan bakın…

    Yorumsuzblog bu sorunu teknik olarak çözer veya çözmez bilemem ama en azından bizler daha sağlam ve iyi niyetli bir duruş geliştirebiliriz, hemen fitne fücur muhabbetlerine girmekten sakınabiliriz kanımca…

    Gerçek fitnecilerden korunmanın en iyi yolu bu gibi geliyor bana…

  68. 68 AHHA 15 Nisan 2008, 12:55

    Sevgideğer Angorya;

    “Ölünce yok olacak bir “ben”lik ile sadece TEK’in olduğu anlayışında eriyip yok olacak “ben”lik arasındaki fark ne ?”

    “Şuur” olmasın aradığımız kelime?…

    TEK’i idrak edemeyen birimler belki de gerçekten yok olmaya mahkûm…

    TEK’i idrak edebilen birimler ise okyanusta bir damla ama okyanus olduğunun bilincinde olan bir damla olarak ve an-ı daim’de devam ediyorlar seyirlerine belki de… bilinçli bir farkındalık hali yani….”

    !

    Satır arasında biraz da çekinerek bunu söylemeye çalıştım; ama sen açıkça söyledin :=).

    Evet, fark Şuur!

    Biraz daha düşünmeye, sorgulamaya devam edelim.

    Şu anda farklı realiteleri yaşayamayan, kendini tek tip evren-beden kabrine hapseden/gömen ŞUURsuz (120. günde (!) RUH üflenmemiş, yani benim anladığım en azından mülhimeyi, Sabikun-Mukarrebun altı cenneti yaşamamış) “ben”, (bir BEN vardır benden içerideki) BEN olmadan ölünce nasıl VAR olabilir ki? Kabirlerde dirilmeye çalışan bu ölü “ben”ler mi yoksa?

    Sizin deyişinizle, Okyanustaki damlalığı derine (!) inerek hissedEmeyen, beynin= maddenin ürettiği sanal “ben”, beden-beyin-madde çürüyüp-çözülüp yok olunca nasıl VAR olabilir? Sevgili Ahmed Hulusi, “Okyanus dalgası olarak bir AN için var olup bir AN sonra YOK olan” ile bunu kastediyor olabilir mi? Daha dünya yaşamımızda uykusuz rüyalarda neokorteksin pasifleşmesiyle “ben”lik yok oluyorken, beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?

    “Var olan hiçbir şey Yok olmaz” cevabını düşünenler, bunu “bir Sistemdeki toplam enerjinin asla yok olmayacağı” anlamında düşünebilirler mi acaba? Çünkü kinetik, elektrik, ısı enerjilerinin birbirlerine dönüşümünde YOK olmayan enerjinin kendisidir, bir an için VAR, bir sonraki anda YOK olan ise o enerjinin bizim tarafımızdan (kinetik, ısı, elektrik vs. olarak) algılanış biçimi, yani etiketidir!

    “ben” etikettir, mecazdır, gerçekte BENin bir nevi uzantısı, BENin belirli soyut (mekansız) odaklar(d)a yoğunlaşmasıyla verilen sanal-geçici isimdir. “ben”, başka bir “ben”e dönüşür; ama yok olmayacak olan BEN’dir.

    “Her Nefis ölümü tadacaktır!”. (Ölümle) YOK olacak olan her “ben”, (Ölmeden önce Ölümle) ölümü TADACAK olan ER BEN olmasın?

    Psikolojide “ayna testi” olarak bilinen deneylerde “ben”likleri olduğu bilinen şempanze, orangutan, goril, yunus balığı, fil, 4 yaşındaki insan bebeği gibi “ben”likler ölünce ne olacak? Üzerine basıp geçtiğimiz karıncalar ölünce nereye gidiyorlar? Algıladığımız evren, benlik içeriğimiz çok da farklı olmamasına rağmen (biraz daha gelişmiş bir ön loba sahibiz, bunu da dünyamızı mahvetmeye kullanıyoruz :=)) TEKlik Şuurunu yaşamadıktan sonra şempanzelerden farkımız ne? Hayvani yaşam beyninin, benliğinin ahireti (sonu) toprak iken, İNSANın ki boyutsal sıçrama mı?

    Peki, bu boyutsal sıçrama nasıl olacak? Bedensizlik hissinin yaşamımızda (içsel boyutlara geçişle) artışıyla! Bunun tekniğini, yapılması gerekenleri de zaten işin üstatları ciltlerce sayfa kitaplarıyla anlatmış.

    Kuantum mekaniği bize var olan her şeyin bir ikiliğe, parçacık ve dalga yapısına sahip olduğunu bildiriyor. Varlık algılanmadığında olasılık dalgaları olarak yayılı haldedir, her an her yerde gözükebilme potansiyeli halindedir. Mutlak BEN tarafından algılandığı anda, soyut (!) dalga fonksiyonunun çöküşüyle (Işık hızı ötesi Soyut Nur’un, Işık hızında Nar’a ve ışık hızı altı Maddeye dönüşümü) ŞEY= Madde olarak tek bir yerde (dalga fonk.unda olasılığın 1’e en en en… yakın olduğu yerde) ve o yerin kendisi olarak oluşan “ben”lik tarafından algılanır. “Ben”liklerimiz, Mutlak Benliğin, Saf Bilincin bir ANlığına yoğunlaşıp, dalga fonksiyonu olarak çöküşü ve tek bir yerde sınırlandırılmış-lokalize olmasıdır.

    Şu an algıladığımız beden ve evrenimiz dahi bir ŞARTLANMAdır. Çünkü tek tip realiteyi yaşamaktayız. İşte, derin tefekkürle (Zikir Okumasıyla), hakiki salatı iKaMe (ayağa kaldırma, diriltme) vs. ile ilk önce bedensizliği hissedip (bu anda yüksek konsantrasyonla mekan zaman algısı kalkar, bilinçle ışık hızı bölgesine girilir, dalga bedenimiz evrene yayılır, mardiye bilincin her anki halidir) tek tiplikten kurtulmaya çalışılmalı (yani diğer soyut potansiyellerin olasılıklarının da artırılmaya çalışılması. Şu an yaşadığımız gerçekliğin her an yaşanıyor olmasının nedeni olasılığın kuantum mekaniğine göre %’de 100 çok çok çok … yakın olmasındandır). Bunun biraz daha ötesi diğer olasılıkların da algılanmaya (Zahir) başlanması ve son olarak da o potansiyelin kendisi olarak farklı mekan veya zamanlarda da maddeleşebilmektir (aynı anda bir kaç yerde olmak, dalga fonk.nun farklı olasılıklarda da “Mutlak Bene geçiş yaparak” çöküşü).

    İnsan dalga bedenini kullanarak evrende sınırsızlığı yaşayabilme potansiyelinde iken (Matrix’ten kurtulanlar), kendini bedene hapsetmiş “ben” sadece bu bedenim hissiyatında olan her türlü benlikler de varlığın zorunlu köşegenleri, mekânın kendisi olarak doğa tarafından dönüşüme girerler (Matrix’te insanların sıvılaştırılması). Sistemde duygusallık yoktu, hatırladık mı?

    Mutlak Ben’in ilim ve sevgi çöktürmesi dileğiyle..

    Sevgiyle efendim..

  69. 69 özde 15 Nisan 2008, 1:51

    -AHHA demiş;

    “-Ama şöyle bir sorun da var: TEKin kendisi dahi olsa “kendini/kendindekini algıladığı” anda (yaratım yaptığında) Çift’lik>>>Çok’luk (Şeytan, Cehennem) ortaya çıkıyor.

    -Sanırım TEKin kendi de TEKliğini algılayacak halde buluNAmıyor (Âma) ?!”

    ***
    (güvenlik kodu: muminn)

    Yanılsanma bilinç, illizyon bilinç, birim nefs olarak işaret edilen İNSAN;

    Allah adıyla işaret edilenden gayri olamayacağına göre; illallah diyen “O” olmuş oluyor… ya da “O” nun bir takım özelliklerini (esmasını) seyretmesi oluyor. Bu seyir için, ikinci bir birime ihtiyaç var dersek ki (ilk anda bu fikir doğru sanılsa da ) ;
    – İkinci birimin (yanılsama bilinç) olduğunu, gerçekte ise sadece; TEK BİR BİLİNÇ (illallah), olduğunu hatırlarsak; seyreden de, seyredilen de, Mutlak TEK kendisi oluyor.

    – Burada dikkat edilmesi gereken nokta,

    “ -illizyon bilinçler olmasa, -bu sistem olmasa,- varlıkların da varlığı olamaz” anlayışı ile Mutlak TEK’i kayıt altına almaktır ki bu noktada akıl (yanılsama bilinç) hükmünü yitiriyor (yanılıyor)…

    Çünkü; Mutlak TEK için mümkün olmayan bir şey asla mevzubahis olamaz . Çünkü O mükemmeldir. Çünkü O Sübhandır. TEK adıyla işaret edilen Allah için kesinlikle bir noksanlık ithaf edilemez, zira; “O bir şeyin olmasını diledi mi “Ol” der ve o şey de olur..”

    Bu sistem ve düzeni koyan Mutlak TEK, nasıl olur da, sistem ve düzen ile kayıt altına girebilir?!.. sorusu ile karşılaşıyoruz. Mutlak TEK nasıl olur da sınırlanabilir?!.. böyle bir şey asla söz konusu olamayacağından, bu çelişki gibi görünen noktada İMAN devreye giriyor… Zıtları BİRleştiriyor..

    İşte imanın ilk şartı; ..İllallah (sadece Allah) var)) ile formüle edilen kavram, Allah adıyla işaret edilenin, insan tarafından anlaşılmasında ilk çıkış noktası olduğu; Bizzat bu mana sahibi tarafından ifade ediliyor.

    Bu kavramın açılımı da İhlas suresinde, 4 ana gurupta özetleniyor.

    Allah Resulunun OKUduğu; her bilinç seviyesine hitabı bu. “Eşi benzeri misli örneği olmayanı” aklın kavraması imkansızlığını idrak etmemiz, “gerçekte idrakin ta kendisidir” olarak ifade edilmiş işin ehlince..

    Mutlak TEKi idrak etmek, ancak, zatını (Mutlak Ben) idrak etmekle mümkün olabilir ki bu özellik de insanda yok. Çünkü insan, isimler terkibi olarak dizayn edilmiş, bu özellikleri açığa çıkarıyor. İsimler boyutundan, zat boyutunun algılanmasının asla mümkün olmadığını iman/ikan ile fark edebiliyoruz ancak…

    AKIL, bilgi ve tecrübeleri birbirine bağlıyarak, sistemi OKUyor; fakat eşi benzeri olmayan bir konuda; neyi referans alsın da o konu hakkında bir hüküm verip bilgi sahibi olsun… işte bu noktada OKUmak maalesef mümkün olmuyor… Bilincin çözemediği bu noktada iman/ikan devreye giriyor…

    Birimsel bilincin (yanılsamanın) hiçbir boyutta tamamen yok olması (birim tarafından terkedilmesi) diye bir şey teorik olarak ulaşılması gereken bir nokta gibi olsa da, Bilinç boyutlarını oluşturan bir farkındalık olarak bu yanılsama sonsuza kadar devam ediyor…

    Bu bilinç boyutlarında yaşanan algılama ya da seyri bilmemiz asla mümkün olmadığını “anlatılamayanlar ancak yaşanır” olarak yapılan tanımlamaya, akıl boyun eğmek zorunda.. (çünkü aklın elinde () o boyutun örneği eşi benzeri yok…

    Acizane bu yanılsamadan ancak bu görüntüler yansıyor.. Doğruyu ancak Allah bilir..

    Tüm bilinçdaşlara, özden sevgi ve saygılar..

  70. 70 angorya 15 Nisan 2008, 2:28

    ”Kuantum mekaniği bize var olan her şeyin bir ikiliğe, parçacık ve dalga yapısına sahip olduğunu bildiriyor. Varlık algılanmadığında olasılık dalgaları olarak yayılı haldedir, her an her yerde gözükebilme potansiyeli halindedir…” AHHA

    Desem ki o zaman ”Keramet algılayandadır, O zaten her yerde ve her zaman vardır.” çok mu yanlış olur acaba?

    Özgür irade de bunun için var galiba…

    Algı alanımızı (ilimle, tefekkürle, sezgiyle) geliştirmek boynumuzun borcu…

    Algımız geliştikçe sonsuzca farklı üst boyutlara, frekanslar aracılığıyla geçme potansiyelimiz var.

    Buradan yola çıkarak, algımızı daralttıkça da frekans düşmesi sonucu sonsuzca alt boyuta düşme potansiyelimiz de var olmalı mantıken….

    yani bir nevi gönül gözü açılması veya kapanması olayı… perdelerin açılması ya da kapanması başka bir deyimle…

    cennet-cehennem dedikleri de bu mu ola ki?… Matrix’ten kurtulmak ya da içinde sıkışıp kalmak:)

    (bu yorumlarımız daha çok 31. beyin fırtınası konusunun kapsama alanına giriyor sanki🙂

  71. 71 faik 15 Nisan 2008, 3:19

    angorya kardeş, belki de aşırı tepki gösterdim… Af edersiniz…
    Saygılar…

  72. 72 ruhum latife 15 Nisan 2008, 4:48

    Selamlar,
    ben ruh un 120. günde üfürülmesi olayının derin manada incelenebilmesini isterdim.. çünkü kendim inanıyorum ki, ruh ve nefs farklı değildir.. ampülün camı ve içinde yanan ateş gibidirler.. ama bir insan bebeği olacağı vakit önce nefsin devreye girdiğini düşünmekteyim.. zira nefs, belki de hayatiyetin başlaması için sıcaklığı-harareti sağlıyordur… tıpkı okyanusların dibinde mağmanın çıkış yerlerinde canlıların türemesi gibi…

    ve nefs belli bir vakte diyelim ki, 120. güne geldiğinde ruh üfürülmüş olsun.. yani akıllı yaşama geçiş olsun… yine de anlayamadığımız çok şey var ve işin en güzel yanı da bu zaten..:) anlayamamak, bilememek ve merak etmek.
    Oysa ki ruh asla olduğu yerden çıkmadan daire-i kübrasında tüm bu hayatı deneyimlemekteyse ya….
    o daire-i kübra hep okyanus dediğimiz o nun deryası ise ve ruh da O’nun deryasındaki noktalardan biriyse – kalem dediğimiz akılsa ve durduğu yerde yazdığı levhi mahfuz kitabındakileri deneyimliyorsa (sema yaparak yada dönerek CD çalarındakileri izliyorsa) ve aslında izleyen de o işi icad edense bu çok daha harika olmaz mı.?..

    Matriximizi artık biz kurgulamalıyız ve daha meraklı yanlızlığı unutturacak yeni yeni kitaplar yazmalıyız değil mi..?
    Allah’a emanet..

  73. 73 angorya 15 Nisan 2008, 5:14

    Sevgili Faik, beni mahcup ettin. Amacım af dilemeni sağlamak değildi asla. Haddim değil zaten böyle bir şey…

    Ben sadece, senin yorumundan yola çıkarak bu tür durumlarda farklı bir pencereden de bakabileceğimizi ifade etmeye çalıştım dilim döndüğünce…

  74. 74 özde 15 Nisan 2008, 7:43

    AHHA demiş;

    “Psikolojide “ayna testi” olarak bilinen deneylerde “ben”likleri olduğu bilinen şempanze, orangutan, goril, yunus balığı, fil, 4 yaşındaki insan bebeği gibi “ben”likler ölünce ne olacak? Üzerine basıp geçtiğimiz karıncalar ölünce nereye gidiyorlar?”
    ****
    (güvenlik kodu: enneagramm)

    Evren, ya da algıladığımız evren diyelim, milyarlarla ifade edilen büyüklükler içinde, bir nokta nisbetinde ki, Samanyolu galaksimiz karıncadan çok daha mı büyük acaba ?.

    Resulullah efendimizin bilinci yanında, Allah’ın “Yoksa Alun’danmısın?..” dediği meleklerin yanında, gelmiş geçmiş nebilerin, resullerin, mukarrebunların, evliyanın, yanında… bizlerin (bu kapsama girmeyenleri tenzih ederim) bilincinin de karıncanınkinden pek farklı olmasa gerek.
    Kaldı ki karıncanın bilinci hakkında hiçbir fikrimiz de yok.. O’nu yaratanın tercihi böyle imiş…

    “ -O dilediğini yapar…”,
    “ -Yaptığından sual sorulmaz”,
    “ -O her an yeni bir şendedir” diye düşünüyorum…

    AHHA !..

    AHHA işte, rüzgar gibi esti, ortalık toz duman!…
    AHHA işte küllenmiş ateşleri alevlendiren!..
    AHHA işte, Allah vergisi bir bilinç !..
    AHHA işte Yenileyici titreşimleri !..
    AHHA işte, bu formdaki tüm rekorlar altüst !..
    AHHA işte, çok şükür, AHHA lar var…

    Sevgili AHHA, şükranlarımın bir ifadesi olarak ithaf olunur…

    Sevgili dostlar Yorumsuz Blog’da yayınlanan yazı ve yorumları ibretle takip ediyorum, “kenan“ rumuzlu kardeşimizin, bu konudaki yorumlarını merakla bekliyorum…

    Sevgi ve saygılarımla…

  75. 75 Meraklı 15 Nisan 2008, 8:12

    Burada çok önemli açıklamalar yapıldı. Acaba kimse farketmedi mi, yoksa herkese bu açıklamalar çok olası ve normal mi geliyor? Kimsenin bir sorusu olmayınca, bana öyle geldi.. Ama müsaade ederseniz benim sorularım var..

    “İnsan dalga bedenini kullanarak evrende sınırsızlığı yaşayabilme potansiyelinde iken (Matrix’ten kurtulanlar), kendini bedene hapsetmiş “ben” sadece bu bedenim hissiyatında olan her türlü benlikler de varlığın zorunlu köşegenleri, mekânın kendisi olarak doğa tarafından dönüşüme girerler.”

    Bu söylediğinize göre cehennem “sadece dünyada” demek oluyor ve reenkarnasyon var demektir. Çünkü bu tanımın sonu oraya çıkar! (Önceki tüm tanımlarınızı da toplayınca bu kanıya vardım.) Nasıl çıkar bilehare açıklayacağım, ama önce bu soruma bir cevap vermek istersiniz belki.. Sonra sırada en az on tane daha sorum daha var.

    “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası Cehennemde sürekli kalmaktır. Allah ona gazap etmiş; onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 4/93)

    Sürekli olan bu cehennem nerededir? Kimin içindir? Dünya da bir gün yok olacağına göre, hangi cehennemden söz ediliyor?

    Bir de mirac hadisesinden dönen Rasulullah tarafından, cehennemde azap çeken kişiler hakkında ayrıntılı tarifler yapılmış. Dünyadaki insan yaşamına manada dahi benzetilmesi ve yorumlanması oldukça güç tarifler. Örneğin etin kurtlu yerinden yiyenler, memelerinden asılan kadınlar, kirpiye dönüşen cimriler vs. gibi.. Bu tariflerin ne anlama geldiğini de yazarsanız, size inanmamız kolaylaşır belki.. Çünkü büyük bir iddia ile çıktınız karşımıza.. Açıklamak zorundasınız.

    “Kişi ne hal üzere ölürse, o hal üzere dirilir”, hadisini nasıl açıklarsınız? Mü’min veya iman edenler vs. denmemiş, kişi diyerek genel bir tanım yapılmış.. Var olduğu şuuru ile ölen, nasıl yokluk şuuru ile dirilir?

    Ayrıca, mülhimeye gelmemiş birinin yok olacağını iddia ediyorsunuz. Ama ben geçen gün bir başka sitede şöyle bir hadis okudum.

    Bu hadis, Avf İbnu Malik el-Eşcal’in rivayetinde bir başka benzeri şekilde şöyle aktarılmıştır:

    Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm:

    “Ben ve yanakları kararmış kadın kıyamet günü şu iki şey gibi yan yanayız. (Hadisi rivayet eden Yezid İbnu Zürey, baş ve orta parmaklarıyla işaret yaptı) O kadın ki, mevkii, makamı bulunan kocasından dul kalmıştır, (maddi imkanlarından başka) neseb ve güzelliği yerindedir. Bütün bunlara rağmen (evlenmez) ve yetimler büyüyünceye veya ölünceye kadar kendini onlara hasreder.” (Hadiste geçen “yanakları kararmış kadın” tabiriyle Hz. Peygamber (s.a.v.) yetimlerim büyütmek gayesiyle süslenmeyi ve rahat yaşamayı terk eden, çektiği sıkıntılar sebebiyle cildi kararan dul kadını ifade buyurmuştur). (Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 174)

    İnsanın mülhime nefs bilincine gelebilmesi için hakikat ilmini alması ve ilham alan nefs derecesine yükselmesi gerekir. Bu hadis hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Ayrıca, Bedir savaşında efendimizin müşriklere seslendiğini hepimiz biliyoruz. Yok olan kimselere seslenmek gibi bir saçmalık yaptığını mı düşüneceğiz. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra, sizin bu iddianıza göre efendimizi işitmeleri imkanı da kalmaz.

    Keza Eflatun M.Ö. 427 – M.Ö. 347 tarihleri arasında yaşamış bir filozof.. Abdülkerim Cili hazretleri Eflatun’u cehennemin en iyi yerinde gördüğünü söylüyor. Acaba yok olmuş birinden mi söz ediyor?

    * O gün cehennem mahşer yerine gelir; o gün insan bütün yaptıklarını hatırlar; ancak bu hatırlayış hiç bir fayda sağlamaz. “Keşke bu hayatım için bana fayda sağlayacak şeyler yapsaydım!” der… (89/23, 24)

    * Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız. “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!” deriz. (17/13-14)

    Bu iki ayetin anlamını sizin anlattıklarınızla nasıl bağdaştıracağız?

    Aşağıdaki hadislerde bahsedilen kişiler mülhime nefs mertebesi ehli mi oluyor?

    Hz. Aişe bir gün cehennemi hatırlayıp ağlamıştı. Rasûlüllah aleyhisselâtu vesselâm:
    – “Seni ağlatan nedir?” diye sordu.
    – “Cehennemi hatırladım da ona ağladım. Siz Peygamberler kıyamet günü ailenizi hatırlar mısınız?”
    – “Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:

    Mizanda (kişi) sevabının günahından ağır mı, hafif mi geldiğini öğreninceye kadar.
    Amel defterlerinin dağıtılması anında; defterinin sağından mı, yoksa solundan mı verilecek olduğunu öğreninceye kadar.
    Cehennem üzerine kurulmuş olan sırat köprüsünde, üzerinden geçip kurtuluncaya kadar… ”
    [Ebu Davud]

    Ümmü Seleme’den rivayetle bir diğer hadis:

    Rasûl-i Ekrem bir gün:
    – İnsanlar kıyamet günü çıplak ve yalın ayak (kabirlerinden) diriltilirler, buyurdu.
    – “Ya Rasûlallah! Elbiselerimiz olmazsa birbirimizi çıplak görürüz”, dedim.
    Allah Resûlü:
    – “Başlarına gelen iş, onları birbirlerine bakmaktan engelliyecek, meşgul edecek”, dedi.
    – “Onları meşgul eden iş nedir ya Rasûlallah?” diye sordum. Şu cevabı verdi:
    – Amel defterlerinin açılması onları meşgul eder. O amel defterlerinde, karınca başı, hardal tanesi kadar küçüklükte günah ve sevaplar bile yazılı olarak vardır. [Taberani]

    Yok olan kişiler için biraz ayrıntılı tarifler değil mi bunlar? Dünyada neyle kıyaslayabiliriz bunu ki bunlar dünya yaşamından söz ediyor diyebilelim?

    Münker ve Nekir isimli melekler de dünyada karşılaşılan melekler mi? Ya da “Rabbin kim? Nebin kim? Kitabın ne?” soruları yok olan ve dönüşen bir bilince bu sorular neden sorulsun? Yoksa sadece mülhime nefs bilincini mi sorguluyorlar?

    Bu sorular ilk anda aklıma gelenlerdi. Bu sorularıma bir cevap alabilirsem, sonra daha çok sorum olacak.. Özellikle de ayetlerden ve bazı da hadislerden sorular..

    Ayrıca, Ahmed Hulusi’nin bugüne kadar anlattıkları ile kesinlikle ters düşen açıklamalar bunlar.

    Sn. Yorumsuz Blog, bu sorularım çok önemli sorulardır!. Umarım önemi farkedilir.

  76. 76 Hadis 15 Nisan 2008, 9:18

    Meraklı kardeşim; ben de AHHA rumuzlu dosta, yorumlarının;
    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/

    adresindeki ayet ve hadislere ters düştüğünü yukarıdaki yazdım… Ama AHHA uçmaya ve uçurmaya devam etti… AHHA’nın bir çok fikirleri Ahmet HULUSİ öğretisiyle ters düşüyor… AHHA kendi şahsına münhasır yorumlar yazıyor; Ahmed HULUSİ’yi temsil etmiyor…

    AHHA rumuzlu dost zahir anlamları kabul etmiyor… Kendince yorumladığı batın anlamlara zahir diyor… Bana ters!!!

    Meraklı kardeş ben de senin gibi düşünüyorum… AHHA’nın din anlayışı bana uymuyor… Yine bir oyunlar dönüyor ama, hadi hayırlısı?!…
    Selametle!…

  77. 77 Zahir 15 Nisan 2008, 10:16

    Meraklı kardeş; ben de senin gibi düşünüyorum… AHHA’nın düşünceleri çoğu ayet ve hadislere ters… İnanç esaslarına çok ters fikirleri var…

    Ahmet HULUSİ öğretisi ile hiç bir alakası da yok… Çünkü Ahmed HULUSİ hiçbir ayet ve hadisle çelişmez!..

    AHHA ise çelişkilerle dolu!.. Acaba neye, kime hizmet etmeye çalışıyor???

    Üstad’ın dediği gibi KANMAYIN!!!

  78. 78 AHHA 15 Nisan 2008, 11:40

    Sevgideğer Zahir ve Hadis kardeşler;

    Daha birkaç mesaj önce benzer bir “Suizan” hatasında bulunuldu, ibret olmadı mı, fark etmediniz mi dostlar? (Faik kardeş yanlış anlayamasın inş.)

    Ne oyunu, kime, ne hizmeti canlar? :=) İsterseniz açık adresimi, adımı soyadımı, okuduğum okulu, telefonumu, ana-baba adımı vereyim, istihbarattan araştırıverin.

    Hadi ben sorguladığım için veya varsayalım Ahmed Hulusi’ye inanmadığım için doğal olarak çeliştim; ama siz o Sevgili insana inandığınızı, onun öğretilerini benimsediğinizi söylediğiniz halde O’nun yaşatmaya çalıştığı bakış açısıyla neden çelişirsiniz ki? Yapmayın canlar…, O’nun dediği gibi başkalarının niyetleriyle, yaşamlarıyla uğraşıp “kendi kulvarınızda” geri kalmayın. Siz de biliyorsunuz, kendinize zarar etmiş olursunuz.

    Ben elbette Ahmed Hulusi’yi temsil etmiyorum, ne haddime, ayrıca temsil etme fikri nereden çıktı? Ben, ancak kendimi temsil edebilirim. Hiçbir paylaşımımda kimseye bir şeyleri empoze etmeye, inandırmaya çalışmadım ki, sadece birkaç düşüncemi, bakış açımı paylaştım.

    Ama anlaşılan o ki sorgulamada ileri gittim, uçtum :=) ! Özür dilerim, haklısınız..

    Bir iki yanlış anlaşılmayı da düzeltelim. “Hadis” kardeş, hatırlarsanız zahiri reddediyorum değil, ayetlerin düz anlamlarının ayetin zahiri değil, mecazı-kabuğu olduğunu söylemiştim.

    Sevgideğer Meraklı ağabey, sorduğunuz sorularla ilgili -cevaplarımı değil- düşüncelerimi paylaşmayı diliyordum; ama artık yapamam, kusura bakmayasın. Ha, bu arada bedenden bedene ruh göçüne de sorgulamalarım sonucunda inanmama noktasındayım.
    ****

    Nedense insanlar eserlerini okuduğu Sevgideğmiş’lerin bakış açısını yakalamak, onları OKUmaya çalışmak yerine, anlattıklarını birebir Taklit ederek, ezberleyerek O’nun öğretilerine inandıklarını söyleyebiliyorlar (ima etmiyorum, direkt söylüyorum).

    Daha dün İbni Arabi kendini dindar olarak nitelendirilenlere göre ayet, hadislerle çeliştiği için kafir damgasını yiyordu, değil mi? Ahmed Hulusi’nin eserleri bazı çevrelere göre ayet ve hadislerle çeliştiği için reddedilmiyor mu? (Koyu bir dindar iken Tanrı nasıl yokmuş dediğim günleri hatırlarım.)

    Onlar Allah’ın ayetleriyle mi çelişiyorlardı, yoksa hakikate virüslü, şartlanmalı düşünceleriyle baktıkları için kafalarında yaratmış oldukları kendi ayetleriyle mi? Virüslü beynim Ahmed Hulusi’yi anlayamaz, OKUyamaz, olsa olsa O’na bağlanır, şartlanır! Ha ben hakikati mi anlatıyorum, hayır! Sadece gerçek olduğuna inandığım düşüncelerimi…

    Neyse.. Siz gene de kanmayın!

    Hoşça kalın.

    Sevgiyle.. 😉

  79. 79 Sakin 15 Nisan 2008, 11:54

    Burada yazılan son yorumlar Kuran’a da hadislere de İslam’ın orijine de uygun değildir. İman esasları açısından da hangi açıdan ele alınırsa alınsın akla mantığa ters!. Meraklı’nın da dediği gibi, sorulacak soru çok. Ama bu soruları hazırlamak için yorulmaya değer mi emin değilim.

    Orijini yeni verilerle çağın insanına anlatmak başka, orijini tahrif etmek başka. AHHA’nın kim olduğu önemli değil, sonuçta o da bir insan, ama kafası biraz karışmış bir insan. Allah cümlemizi telafisi olmayan hatalar yapmaktan sakınsın dilerim. AHHA’yı da..

    Bu tür düşüncelere sahip olanlara daha önce de rastlamıştım. Saplandığı düşüncelerin pençesinde bunalıma sürüklenip gittiler. Yapmayın arkadaşlar, bu çılgınlığa bir son verin. İslam’a ve müslümanlara zarar verecek bu tür beyanlar kimseye huzur ve mutluk getirmez. (………)

  80. 80 zeynep 16 Nisan 2008, 12:44

    Sevgideğer AHHA ve angorya; ilgiyle sizi izlemeye devam ediyorum. Lütfen özgür düşüncenize ket vurmayın, devam edin. Sizi değerlendiremeyenler de kendi cennetlerinde yaşamaya devam etsinler…
    sevgiler

  81. 81 Meraklı 16 Nisan 2008, 4:07

    Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri başta olmak üzere, bazı mutasavvıflar reankarnasyon değilse de tenasühü kabul ederler. Yeryüzünde insanın oluşma hikayesi ve tekamül evreleridir. İnsan derken, herhangi bir insandan söz ediyoruz. İnsanlık mertebesine erişemeyen mana terkiplerinden maden, bitki ve hayvanlar yeryüzünde dönüşüme uğrar. Şuursuzluk bunlar içindir, biz yüyıllardır bunu böyle öğrendik. Günümüz ilmi ile bu gerçek daha net açıklandı. İnsanlık mertebesine erişemeyen beşer ise (insansı olanlar), dönüşüme uğrar ve cin sınıfından olur, Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya göre..

    Kanımca, hazret bununla ışınsal boyutta, ışınsal beden ile yaşamı kasdediyor. Çünkü o boyutta bir tür cinni yapıya sahip olacaktır bu kimler de.. Bu konuyu günümüzde çok güzel izah eden yazarlar da okudum ve İslam dininin bilinen hükümlerine aykırı da değildi okuduklarım. Özellikle Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar isimli kitabının Üçüncü Gün bölümü de bunu şöyle açıklar:

    “””Maddeci görüşe göre, herşey daima bir devridâim içindedir… Cansız canlıya, canlı cansıza dönüşür durur. Bu dönüşüm ise gerçek mânâda reenkarnasyonun özüdür. Daha sonra bu dönüşüm spiritualist yâni mâneviyatçı görüşte, mânevi varlıklar kabûlü hâline dönüşmüş ve oradan da bu mânevi varlıkların tekamül için tekrar tekrar dünyaya yâni madde âlemine gelmesine kadar uzanmıştır.

    -İyi ama maddecilerin devridâim görüşü, yâni cansızın canlıya kadar dönüşümü görüşü yanlış mıdır?… Deminki izahına göre..? Yâni insan bedeninin geçirmiş olduğu toprak-nebat-hayvan-insan gelişimine göre.. ?

    -İşte yanılma buradan çıkıyor zaten !.. Onlar, bir gerçeğin çeşitli bölümlerine vâkıf oluyorlar, ve tamamını ihâta edemedikleri için de görebildikleri bu parçanın diğer bütünlerini, imâjlarında şartlanma ve zanlarına göre tamamlamağa çalışıyorlar !.. İşte burada da yanılma başlıyor…

    Tıpkı, filin hortumunu tutan körün fili yılana benzetmesi gibi !..

    Gerçekten aynı merkezden teğet geçen içiçe sonsuz sayıda dairenin durumuna benzer âlemdeki varlıklar. Hiç birinin çapı, bir diğerine benzemez… Her biri, diğerine nisbetle merkezden daha uzak veya daha yakındır. En dıştaki ise daima içtekileri ihâta eder !

    Dediğim gibi… Aynı merkezden teğet geçen, içiçe geçen daireler… Bu daireler varlıkların rotasıdır. Çıkış noktaları, kozmik bilincin imajıdır.

    Bu noktadan çıkan varlıklar, merkeze en uzak noktadan dönüşlerini yaparak tekrar çıktıkları merkeze dönerler. Ama kimisi maddeleşmeden bu devri tamamlar, kimisi topraktan, kimisi nebattan, kimisi hayvandan, kimisi de insan bedeninden geçtikten sonra bu noktaya döner. Öyle ki… İnsan bedeninden geçenler dahi birbirlerinden çok farklı daireler çizerek dönerler o noktaya…””””

    Farkettiniz mi acaba, İNSAN BİLİNCİNE geçenler dememiş, İNSAN BEDENİNE geçenler demiş..? “İnsan bedeninden geçenler dahi birbirlerinden çok farklı daireler çizerek dönerler o noktaya…” Bu da Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın, bazılarının ışınsal boyutta, ışınsal bir yapıyla yaşama devam edeceğiyle ilgili söylediğiyle ters düşmez.

    Kısaca, Ahmed Hulusi söz konusu bu dönüşümün farklı evrelerde olacağını hiç bir soruya yer bırakmaksızın ve İslam dininin temel ilkeleriyle de ters düşmeksizin açıkça ve çok güzel izah etmiş.. O sebeple kabul edilebilir ve güzel bir açıklamadır.

    Toplayacak olursak, gerek geçmiş mutasavvıflar, gerek günümüz mutasavvıfları fikir birliği halinde.. Bu dönüşümün insan bedene (ve dolayısıyla beynine) sahip olmakla diğerlerinden farklı bir sürece giriyor. 120. gün olayı ise, insan bedenine sahip olanlar arasında da farklı bir daire çizilmesine sebep olacak süreci başlatıyor.

    Fakat AHHA, senin açıklamanın bir benzerini bugüne dek ne okudum, ne işittim. Akıl alır gibi değil açıkçası..!
    Reankarnasyon ile tenasühü birbirinden ayıran en önemli özellik, reankarnasyonda da tıpkı senin iddia ettiklerin var. Nasıl mı? Reenkarnasyon inancında da (yeryüzü-madde alemi açısından maden, bitki, hayvan, insansı ve insan kavramı vardır. İnsanlığa tekamül edemeyen şuursuzca dönüşür.. Sadece eğer insan olmaya ramak kaldıysa dönüşümü halinde insan bedenine, değilse daha farklı bedenlere dönüşürler. Mesela toprak olabilir, mesela su olabilir, mesela maden olabilir, mesela bitki olabilir, mesela bakteri, mikrop veya domuz olabilir, gibi.. Bilmeyenler renakarnasyon inancını biraz daha iyi araştırsın lütfen. Çünkü sandığınız gibi sadece bir insan bedeninden çıkıp diğer insan bedenine girmek demek değildir reankarnasyon.. Bu inanca göre maden, bitki, hayvan veya insan, herhangi bir şeye dönüşebilirsiniz. Bunların hepsi birer bedendir. Dönüştüğü mutlaka bir insan bedeni olması gerekmez. Madde aleminde dönüştükten sonra neye dönüştüğü önemli değildir..

    Sen de dönüştüğünü iddia ediyorsun, ama reenkarnasyona inananlar senin iddiandaki eskiliği de tamamlamışlar ve dönüşümden sonra dönüşümün devam edeceğine inanıyorlar. Dönüşenlerin bir kez daha tekamül sürecine girmesi şeklinde.. Sizin iddianızın bundan farkı nedir? Dönüşüp yok olacağı mı? Yoksa yeryüzünde dönüşmeye devam edeceği mi? Yoksa dönüşüp ışınsal boyuta dönüşeceği ve yeniden tekamül sürecine gireceği mi?.. Eee, aynı hesap arkadaşım, reankarnasyonu iyi araştır. İnan bana, farklı bir iddiaları yok..

    Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabı İkinci Gün’den bir bölüm okuyalım, sonra devam edelim:

    “”””Tabiî gelişmeler belirli sistemler içinde olur…

    Meselâ suyun devri dâimi, yâni buhar oluşu yağış haline gelişi gibi… Bunun çok geniş ölçüdeki misâli de ışınsal yapıdadır… Enerjinin ışınsal yapı haline gelişi, atoma dönüşmesi, maddeleşmesi ve sonra yeniden ışınsal yapıya ve oradan da enerji hâline gelmesi devri daimi gibi…

    – Bunu anlayamadım işte… Enerji, nasıl maddeye kadar dönüşüyor ve sonra tekrar enerji haline gelebiliyor… Bu biraz karışık geldi…

    Diye Cem sordu Elf`in sözünü keserek…

    Elf bu soruyu da cevapladı:

    -Aslında fikir yoluyla bunu idrakiniz çok güçtür… Bu gün insanların fevkâlâde büyük bir kısmı bundan haberdar bile değildir…

    Çok basit bir şekilde izaha çalışayım belki anlayabilirsiniz…

    Kozmik bilinç, yâni tümel akıl, hayâlinde bir şeyi var ettiği anda, hayâl âleminde o şey enerji olarak açığa çıkar… Bu enerji, dalga boyları dediğimiz kendine has bilinçli birimler ışınsal yapı hâlinde, çeşitli yoğunlaşma merhalelerinden geçerek nihâyet atomlaşır… O dahi, kitleleşerek, çeşitli gayesine uygun maddeleri meydana getirir ve nihayet ölümü yâni dönüşümü hasıl olur…

    Ölümü hâsıl olduğu anda; gerçekte, o tekrar ışınsal yapıya dönüşmüştür, ama bunu siz tespit edemezsiniz… Ve bu yoldan sonunda tekrar enerji hâline gelir ve böylece aslına dönmüş olur… Ve bir sonraki imajın temel elemanı olarak yeni bir oluşum hâline gelmeği bekler…””””

    Farkettiyseniz bu açıklamada da Ahmed Hulusi tabiatla ilgili dönüşüm sürecini anlatıyor, kabirde çürüyerek dönüşüme giren “insan ve insansı bedeni” de bu tabiata dahildir. Ama burada oluşturulan şuurdan söz etmiyor. Onu aynı kitabın Üçüncü Gün bölümünde “İnsan bedeninden geçenler” şeklinde ifade etmiş.

    Ayrıca, cinlerin de yaşadığı bir ışınsal bir boyut varsa (ki varlık hiyerarşisinde bu boyut vardır, sen de inkar etmiyorsun zaten), o boyutta daimi yaşayacak ve bu şekilde ALLAH’a KULLUK edecekler de daima olacaktır. Bunlara da cehennem ehli denir.

    “Fesubhanallah, sema gıcırdıyor, secde edilmedik bir karış yer yok semada.” Bu hadisteki secde kavramı zorunlu kulluktur. Keza; “Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım” (11/119) ayeti de herhalde cinlerle aynı boyutu paylaşan cennetlik (!) insanlardan söz etmiyor..

    Dalgalar alemi kavramı ve ışınsal boyut alemi zihninizde biraz karışmış. Evren (efal alemi) baştan aşağı dalgalardan oluşan bir alemdir. Boyutları da dalga boyları belirler. Dalga boyu en uzun olduğu yerde madde vardır. Dalga boyu kısaldıkça bilincin farklı boyutu algılamaya başlar. Dalga boyu maddeden daha kısa titreştiğinde ise, ışınsal boyutu algılar bilinç.. Dalga boyu daha da kısalarak titreşmeye başlarsa (hızlı titreşim denir buna) bilinç ışık boyutunu (kuantsal boyut) algılamaya başlar. Dalga boyu iyice kısalıp düze yakın olduğu halde bilinç titreşimleri en büyük hıza erişmiştir. Bu sebeple dalga boyu neredeyse sıfıra yaklaşmıştır. (Cennetin en üst noktası, Aden cenneti dedikleri şuur durumudur. Ahadiyet de bu noktadır yanılmıyorsam. Dönüşümü buraya tamamlayanlara ne mutlu).

    Şimdi, senin açıklamaların mı mantıklı, yoksa burada yazdıklarım mı? Bak ben de senin gibi bilimsel gerçekleri kullandım, ama hiç kimse bana “Bu söyediklerin İslam ile bağdaşmaz” diyemez.

    Asla seni kınamak değil niyetim. Sakin arkadaşımın da dediği gibi, aklın biraz karışmış görünüyor. İnşaallah düzelir, ama eğer sana yardım etmek isteyenleri reddedersen, bu karışıklık düzelmez. Tabii yine de sen bilirsin.

  82. 82 Meraklı 16 Nisan 2008, 4:35

    Bütün samimiyetimle ve sevgimle gençlere yönelerek son bir şey daha söylemek istiyorum.

    Sevgili gençler, biz yaşlılar sizlerin yeni şeyler öğrenmek heves ve arzsunu, yenilenmek için duyduğu heyecanı anlayabiliyoruz. Çünkü bir zamanlar bizler de gençtik. Ancak bu konular çok hassas konular ve düşünürken çok dikkatli olmakta fayda var. Ahmed Hulusi’nin de dediği gibi düşünürken kapsamlı ve “SİSTEMLİ DÜŞÜNMEK” şarttır. Hiç bir soruya ve çelişkiye mahal vermeyecek bir düşünce sistemi kurmak zorundasınız. Bunu yaparken ise, eskilerin “pergel” örneğinden faydalanmaya çalışmanızı öneririm.

    Pergelin iğnesi iman ve İslam esaslarından ayrılmadığı sürece, dairenizi nereye kadar genişletirseniz genişletin, düşünce sisteminiz açık vermez ve sistemli olacaktır. İsterse biz yaşlılar sizi uçuk kaçık bulalım, ama ayağınız iman ve İslam dairesinden ayrılmadığı sürece, söyleyecek bir sözümüz de olamaz. Ama pergelin iğneli ucu iman ve İslam esaslarından bir zerre ayrılırsa, o zaman sapmak kaçınılmazdır. Bunu asla aklınızdan çıkarmamanızı öğütlerim bir yaşlı olarak..

    Dikkat ettiniz mi, Ahmed Hulusi de son derece bilimsel ve çağa uygun ve hatta çağın ötesinde yorumlar yapıyor. Ama hiç kimse Ahmed Hulusi’yi iman ve İslam dairesinden çıkmakla suçlayamaz. Sadece açıklamalarını akılları almadığı için, “bu böyle izah edilir mi?!!” diye karşı çıkarlar. Örneğin, kabir alemini ve cehennemi herkes kabul ediyordu, ruhlarımızın ölümsüzlüğünü de.. Ahmed Hulusi ruhlar yok demedi, ama birimsel ruhun yapısını günün bilimsel gerçekleri ile açıkladı. Bunu akılları almadı ve önce inkar ettiler. Şimdi ise, yavaş yavaş kabullenmeye başladılar. Ama dikkat! Müslümanlar ruhların varlığını kabul ederken, Ahmed Hulusi ruhlar yoktur demedi, sadece ruhun yapısını o güne kadar “açıklanamayan” olmaktan çıkardı, buna çok dikkat edin! “Sakin” rumuzuyla yazan arkadaşım güzel bir tespittte bulunmuş “Orijini yeni verilerle çağın insanına anlatmak başka, orijini tahrif etmek başka.” diyerek.. Ahmed Hulusi “Orijini yeni verilerle çağın insanına anlatır” Allah aradaki farkı anlamayı nasip etsin hepimize..

    Bir yaşlının sözüne ne kadar kıymet verirsiniz bilmem, ama o yaşlının söyleyecekleri bu kadar.:-)

  83. 83 kenan 16 Nisan 2008, 6:14

    Bu sitede buluşma amacımız, aydınlanma, aydınlatma, TEK şuurla insanımıza hizmet ve mesaj ulaştırma olmalıdır…
    Himmetimizin yüceliği, rasulullah sevgisi, üstadımın öğretileri, arkadaşlar arasında kalp kırmaya varan durumlara, ayrıntılarda hakikatı kaybetmeye asla meydan vermemelidir…
    Gelin tevbe edelim, aramızdakı sınırları kaldırması için yüce ALLAH’a yönelelim….
    Hizmeti genişletelim.
    İnsanımızın acilen bizlere ihtiyacı var… Yaşamınız selam olsun…

  84. 84 oğuz 16 Nisan 2008, 12:50

    Rica ediyorum kimse kimseyi İslamla, Kur’an’la, hadislerle vb. çelişiyor diye yargılayıp paylaşımın önünü kesmemeye gayret etsin.

    Bu paylaşımları münazara olarak görmeye çalışıp, münakaşa haline getirmeyelim lütfen.

    Adı üstünde Yorumsuz Blog. Kimi sahid(!) olduğunca, kimi okuyup duyduğunca…

    Bu bir rıza lokması malum, hazmı ağır. Daha buradaki bazı arkadaşların paylaşımlarını hazmedemeyeceksek işimiz var, hem de nasıl …

  85. 85 bir'ol 16 Nisan 2008, 1:22

    Tartışmanın ve farklı düşüncelerin olmadığı yerde insanların doğruları bulabileceğini sanmıyorum..
    Birisi birşeyler söyliyecek veya yazacak; biz koyunlar da okuyup dinleyeceğiz öyle mi?. En azından ben böyle bir ortama karşıyım!. Çünkü insan sorgular, sorgulamalıdır..
    Her ağızdan aynı sözlerin çıktığı, her kafanın aynı düşündüğü topluluklara KABİLE denir!!. Bu kabile üç kişiyle de oluşabilir, milyonlarla da!….

  86. 86 özde 16 Nisan 2008, 1:53

    AHHA demiş,

    “Sevgideğer Meraklı ağabey, sorduğunuz sorularla ilgili -cevaplarımı değil- düşüncelerimi paylaşmayı diliyordum; ama artık yapamam, kusura bakmayasın.”

    Sevgili dostlar işte kırılma noktası (..ama artık yapamam, kusura bakmayasın.”)
    …neden bu paylaşımdan istifade eden yüzlerce izleyici varken, hoşumuza gitmeyen bir eleştiri, bize yeni bir rota çizmemize sebep oluyor ?..

    Bu platform hep böyle kan mı kaybetmeli ?..

    Yoksa “kenan” kardeşimizin dediği gibi; “Bu sitede buluşma amacımız, aydınlanma, aydınlatma, ‘TEK şuurla’ insanımıza hizmet ve mesaj ulaştırma olmalıdır”

    Bakınız burada yaşanan açılımlar bizleri Allah adıyla işaret edileni ve sistemini incelemeye ona yakınlaşmaya vesile olacak şekilde geliştiğini fark edemiyor musunuz?..

    Sevgili AHHA hiçbir art niyeti olmadan saf bir şekilde, içini bizlere açmışken, düşüncelerini bizlerle paylaşırken, bizler neler söylüyoruz!..

    – Demek ki böyle bir bakış açısı da olabilirmiş?…
    – Neden bunları fark edemedim?..
    Ya da bu bilgileri nasıl değerlendirebilirim?..vs diye kendimizi sorgulamamız gerekirken; sevgili AHHA yı sorgulamaya çalışıyoruz..

    Neden acaba?..

    Sahiplilik duygusu olmasın !…
    Mecazlar olmasın!..
    Taklitçilik olmasın!..
    Nefsimiz olmasın!..
    Üstadı anlamamak olmasın !..

    Çok ilginçtir, birçok formdan, Üstad Ahmed Hulusi’nin öğretisini aktardığımız için kovulduk, yasaklandık, mahkum edildik…

    -Anladım ki, bu yasahcı anlayışın sevmediği istemediği şey; onlar gibi olmamanız… sınırlı düşünce anlayışı içersine kendinizi hapsetmeniz isteniyor..

    Kısaca Üstad’ın dediği gibi, “Düşünüyorsan Yassahlisın” arkadaş !..
    ***

    İşte öyle (kovulduğumuz) bir sitede yönetimi şöyle diyor; ”-Velhasıl-ı kelam forumumuz;- Ahmet Hulusi’nin fikirlerine kapalıdır.. İlgili tüm mesajlar silinmiştir”

    Yaptığımız savunma;
    ***

    – Sevgili dostlar ;

    Ahmed Hulusi’nin fikirlerini anlayamamak normal olabilir ama, O’nun fikirleri reddetmek hele hele engellemek ne yazık ki insanlığa hiç sığmaz…

    Neden mi?

    O’nu reddetmek Abdulkadir Geylani’yi, Abdülkerim Cili’yi, Muhiddin Arabi’yi, Mevlana Celaleddin Rumi’yi, Yunus Emre’yi… vel hasıl gönül dostlarını reddetmek olur ki…

    Miskin Yunus söyler sözün,
    Yaş doldurmuş iki gözün..

    Bizi bilmeyen ne bilsin,
    Bilenlere selam olsun..

    Şimdi burada O’nun fikirlerine at gözlüğü ile bakan kişilere hiçbir sözüm yok… onlar vazifelerini yapıyorlar.. O’nun yaymaya çalıştığı ilmi Örtmek için ellerinden geleni ardalarına koymuyorlar…

    Yalnız azıcık vicdanınız var ise anlayamadığınızı inkar etmeyin ..

    “Ne söylersen söyle, söylediklerin, karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Demiş işin ehli… ne kadar anlatabilirim ki anlatmak istediklerimi, siz anlamak istemedikten sonra…

    Zor Dostum Zor!..

    Sevgi ve saygılarımla..

    Arkasından; “-Konu Kilitlenmiştir..” diyor yönetici ..

    ****

    – Maalesef kilitlenen konu değil, bilinçler.. Kaybedilen nesiller..

    Bunu niçin yazdık dostlar; Lütfen hoşgörülü olalım, Birlik olalım, BİR olalım..

    Sevgili Mevlana Celaleddin Rumi(r.a.) nin evrensel çağrısına kulak verelim,

    GEL..!

    Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
    İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
    Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

  87. 87 Emar 16 Nisan 2008, 1:57

    Önce karar vermek gerekir, gerçeği mi arıyoruz, aykırı ve farklı olma çabası içinde miyiz? Yorumlarda yenilikçi ustaların yönteminden de söz edildi. Burası sadece bir düşünce platformu değil, İslam tasavvufu düşünce platformu.. Bu önemli detay atlanmazsa, hiç sorun çıkmaz. Maharet farklı düşünmek değil, isabetli düşünmektir.

  88. 88 özde 16 Nisan 2008, 2:19

    “Meraklı” demiş:

    Bir yaşlının sözüne ne kadar kıymet verirsiniz bilmem, ama o yaşlının söyleyecekleri bu kadar.:-)
    ***

    Merakın yaşı olmaz, öğrenmenin yaşı olmaz, bilincin yaşı olmaz…

    Nice kemal yaşında çocuk bilinçler olduğu gibi, nice çocuk yaşında, kemal bilinçler var,

    Ne demiş atalarımız?..
    “Akıl yaşta değil; baştadır” diye…

    Bırakın beden aracınız 1000 yaşına girsin, ama bilinciniz; hep 18 inde olsun..

    Sevgi ve saygılarımla…

  89. 89 H.u 16 Nisan 2008, 2:57

    Selam.. Pek yorum yapmak adetim değildir ama bir şeyler de bana dokundu; dokunulan desin diyeceğini.. Siz anlayışlı dostların da anlayışına sığınarak, diyelim diyeceğimizi…

    Önce ehlinin bir sözüne bürünerek, örtünün altından gördüklerimizi, hissiyatımızı ve de düşüncelerimizi paylaşalım, pay edebildiğimiz kadar….
    ” Bir kişinin görüşlerinin doğru veya yanlış olduğunu anlıyabilmek için o kişinin ilmi tüm kişiliğini ihate etmek -kapsamak- gerek” der ehli…

    Şimdi bu açıdan olaya bakarsak AHHA rumuzlu kardeşimiz, arkadaşımız veya diğer dostlar.. Her biri yapısal özelliklerinden, o özelliklere yansıyan bilgileri, tecellileri bizlere yansıtıyor, paylaşıyor… Bu bilgileri algılıyan kimi bilinçler (yanlış ve de doğru kavramının dahi şartlanmasına girmeden) bu bilgilere ön yargısız objektif soyunuk, çıplak bir vaziyette yaklaşarak o bilgi elbisesini feraset anlayışıyla giymeye çalışıyor… Tüm varlığıyla giydiğini duyumsamaya, anlamaya, hissetmeye çalışıyor… Sonunda ise o giydiğinin özelliğini yaşayıp tadıyor ve böylece de bilincine yeni tadlar, özellikler v.s kazandırarak hakkın bu yeni tecellisinide tatmış oluyor….

    Diğer bir bilinç türü ise korku ve tedirginlik içinde, gözünü karartamıyor, gözü kara olamıyor ve vehmin ve vesvesenin hükmü altına girerek uzak kalmayı emniyet subabı olarak görüyor ve ilgilenmemeyi yeğliyor…

    Diğer bir bilinç türü ise, her ne kadar “her yeniye açık olun” ifadesini beyninin bir köşesine not etmiş olsa da, veri tabanı böyle bir bilgiyi adeta karanlıktaki şekilsiz bir siulet gibi algıladığından, anlamlandıramadığından, göremediğinden, OKUyamadığından onda da bir korku, panık hali oluşmakta ve o da kendini bilgi ‘data’sıyla birlikte kendi aydınlığına doğru atma o ortamdan kaçma çaresi arama peşine düşüyor ve uzaklaşıyor…

    Bazı bilinç türleri de; biz bunu daha önce hiç duymadık, veri tabanımıza tümden ters iddası ve tezini savunuyorlar… İlmine inandığımız ZAT bize böyle bir şey demedi, anlatmadı, (O ZATın ilmi kişiliği ne kadar ihate edilebilinmiş bilinmez.) diyerek ve de onların adına, namına adeta bizde yoksa onda da böyle bir bilgi yok dercesine, kendi veri tabanlarının örtüsü altına sığınarak görüş beyanında bulunuyorlar..
    Ve daha pek çok çeşit bilinç ve görüş türü.. Hepside hoş ve güzel..

    Kimse yansıttığından dolayı kınanıyor değil, sakın ola ki öyle anlaşılmaya.. Orada da öyle tecelli ediyor.. Eyvallah..
    Halbuki ” Vahdet yaşanmaz vehim terk edilmedikçe, vehim terk edilmez korkular atılmadıkça” ifadesini anlamış, hazmetmiş bilinçlerin korkacağı ne bir varlık vardır, ne de bir düşünce.. Onlar inkarı ve reddi uruca vurulan en büyük köstek, bağ bilinci içerisinde, yaşadıkları sistemin ana desturunun inkardan değil; ikrardan geçtiğini anlamış olarak her yeniyi Allah’ın bir tecellisi olarak algılarlar ve kapasitelerince de değerlendirmeye, oradaki açığa çıkış hikmetini anlamaya, oradaki muradi ilahiyi çözmeye çalışırlar… Ötelemeden, itelemeden… Bilirler ve de bilmişlerdir ki öteledikçe öteleneceklerini, iteledikçe iteleneceklerini ve o yeniden ve getirisinden mahrum olacaklarını…
    “Neylerse güzel eyler” desturu ve prensibi içerisinde, kucak açmışlardır tüm tecelli-yi Rahmana… Ayırmadan-ayrı gayrı görmeden… Sineleri okyanus gibidir, cem etmişleridir tüm tecellileri zıtlıkları.. İkanları içerisinde imanları bile eriyip yok olup gitmiştir… Şahid olmuşlardır Eş-Şehide…

    Bırakalım tecelli etsin sinemizde, beynimizde tüm tecelliler, yenilikler… Neden korkacağız? Niye korkacağız? Yoksa şüphemiz mi var inancımızdan imanımızdan?… Korktukça, korkarak vehmimizi gıdalandırdıkça “Onlar için ne bir hüzün ne de bir korku yoktur” ayeti emin-esine nasıl gireriz?
    “YENİLENİN” Hitabına, yeni olana karşı çıkarak, yeniden korkarak, ürkerek nasıl “YENİLENECEĞİZ” Dostlar.. Yoksa eskiler tarafından hala YENMEYE devam mı edileceğiz?…

    – Her birimin, kozasının boyutlarına göre “doğruları” vardır “yanlışları” vardır..
    Oysa “SINIRSIZIN” indinde doğru TEK tir. Ve DOĞRUDAN başka hiç bir şey yoktur..
    Esas “YANLIŞ” ise DOĞRUDAN başka hiçbirşey olmadığını GÖREMEMENDİR..
    A.BAKİ

    Kendini “haklı” görmek ŞİRKTİR..
    Karşındakini “haksız” görmek KÜFÜRDÜR…
    Hak”lı”nın ve hak “sız”ın olmadığı yer neresidir?
    A. BAKİ
    Bu sözlerde bizim nefsimizin emniyet subabıdır, kimse üstüne alınmaya:)

    Sevgili AHHA kerdeşime, tüm yazanlara, okuyanlara, yorumlıyanlara, Yorumsuz Blog’taki tüm emeği geçen dostlara teşekkür ederim… Sevgiyle kalın, yenide kalın…

  90. 90 metinav 16 Nisan 2008, 3:04

    ESSELAM..
    Fikir platformu bayağı farklı yönlere doğru gidiyor. Herkesin fikrini, düşüncesini dobra dobra yazması güzel ama bazı anlayışları biraz daha çözümlemek ve ayrıştırmak gerekir.
    Gerçeklere ulaşmak için ALLAH’I ve onunla ilgili zat, sıfat, esma ve fiil mertebelerini o mertebenin bakışı ile değerlendirmek gerekir yoksa terslikler, uyumsuzluklar, çelişmeler ortaya çıkar.

    Fiil mertebesinde elbette şirk tabir edilen ikilik ve dahası olacaktır. Sen, ben, o, vardır. Ama bunun sebebi nereye, nereden baktığıdır insanın.
    HİÇ KİMSE BİRİMSELLİĞİNDEN KURTULAMAZ. NE YAPARSA YAPSIN NE OLURSA OLSUN. SADECE ŞUURUNDA DÜŞÜNCESİNDE BAKIŞ AÇISI VE DEĞERLENDİRMESİNDE BU FİKİRDEN KURTULUP SIYRILABİLİR.
    ‘Ben’in benliği ‘ben’den kaynaklanmıyor, biz kendiliğimizden benliğimizi var saymıyoruz yani bizim irademizde olan bir şey değil. Bu aslen O’nun zatının has özelliği..
    KENDİMİZE BAKIP BEN BENDE NEYİ İFADE EDİYOR KARŞILIYOR DİYE SINADIĞIMIZDA SONUÇ KARANLIK VE YOKLUKTUR…
    Bizim bakış açımız şu olmalı:
    ADIM ATMADAN EREMEYİZ EĞER KANATLARIMIZ YOKSA..

    Önce fiillerden başlamalıyız şirk içinde; bunu ben mi yapıyorum? gibi soruları sorup, cevapladıktan sonra etrafa bakıp bu çokluk okyanusunda tekliğe ait deliller aramaya başlamaya yönelebiliriz. Bakarız ki mevcudat hep aynı özellikte; yeme, içme, seks, aşk, sevgi, saygı, sevinç, hüzün vb…
    BU KADAR VE DAHASI, ÇOKLUKTA KENDİ KAPASİTE VE KAMETLERİNE GÖRE BU ORTAK ÖZELLİKLER GÖRÜLMEKTE.
    VE DOLAYISI İLE TEKE AİT ÖZELLİKLER YAVAŞ YAVAŞ ALGILANIR GÖRÜLÜR. ESMA BOYUTUNA DÜŞÜNSEL OLARAK ADIM ATILIR.
    ÖRNEK VERİRSEK RIZIK, YEMEK, İÇMEK, İLE KARŞILAŞTIĞI ZAMAN ONUN REZZAK İSMİNİ GÖREBİLİYORSA, ALGILABİLİYORSA ARTIK ESMA BOYUTUNDAN MEVCUDATI SEYREDEBİLİYOR DEMEKTİR. ÜZÜLDÜĞÜNDE, SEVİNDİĞİNDE VB. O TEKE AİT ÖZELLİKLERİ GÖREBİLİYORSA ARTIK BAKIŞ AÇISI DEĞİŞMİŞTİR.. ÇOKLUKLAR, FİİLLER ARTIK ESMA TERKİPLERİ HALİNE GELİR BAKIŞINDA. VE SONRASINDA SIFAT VE ZAT MERTEBE VE DEĞERLERİ GELİR…

    Dikkat edin bunları detaylı bilmek anlatmak değil; yaşamak gerekiyor yoksa ötendekinin dedikodusu ile zamanını doldurur görevini icra eder geçer gidersin bu eksikle. Şirkten kurtulmak çok sonraki olay. O noktada artık birimsellikten sıyrılmış çokluk kavramı algılama görme ve düşünme boyutunda bile kaybolmuş yok olmuş olmaktadır. ALLAHÜS SAMED.. Tarife hacet yok ve yetmez benim için.

    Kısacası adım adım ilerlemek ve o mertebelerin hakkını vermek ve nefsi o mertebelerin şartlarına ahlakına eriştirmek, erdirmek bize o mertebenin gereğini yaşatır.
    BUNLAR LAFTAKİ GİBİ BASİT ŞEYLER DEĞİL. SAHİPLENDİĞİMİZ BENLİĞİMİZDE BULAMAZSAK TEK KELİME İLE DEDİKODUDUR….

  91. 91 Meraklı 16 Nisan 2008, 5:42

    Arkadaşlar, ne diyorsunuz siz? Ne yazdığımı dikkatle okurlar belki diye bekliyorum ama içinize ne yazdığımla ilgilenen olduğunu zannetmiyorum. Farkındaysanız AHHA’nın yazdıklarını ilmi olarak değerlendim, ama bir kişi bile çıkıp yazdıklarımın üzerinde konuşmadı. Sadece bol bol polemik yapıldı, konular egzajere edildi. Sorularımı sizi imtihan etmek için değil, düşündürmek için sordum. Siz yazacaksınız, bizler soru sormadan okuyacak mıyız? İslam’da zorlama ve dayatma var mı?

    Ben fikrinizi eleştirmedim, anlayamadığım noktaları anlamak için fikriniz üzerine sorular sordum. Gerçekten o fikre sağlam bir inancınız varsa, düşünceniz sağlam temellere oturuyorsa, sorduğum soruların cevabı da önceki düşüncenizle çelişmez bir şekilde on satır tutmazdı. Fakat bol bol gevezelik edildi, ama ne sorularıma cevap var, ne de konuyla (şu yok olma meselesiyle) ilgili bir tek fikir yok..

    Savunun düşüncenizi, vazgeçmeyin. Ama bizim de her yazdığınızı, düşünmeden ve sorgulamadan kabul etmemizi beklemeyin. Benim OKUduğum sistem öyle bir sistem ki, bu sistemle ilgili sorulacak tüm sorulara açığımdır. Siz de öyle olmazsanız, düşünceleriniz kabul görmez. Şunu anlamak zorundasınız. Kimse düşüncenizi reddetmiyor, anlamak için sorular soruyoruz sadece.. Düşüncelerime Ahmed Hulusi’den ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan delil getirmemden hoşlanmadınız. Bunu şu sebeple yaptım:

    (…)O sebeple benim fikrime değer veren olmaz, ama Ahmed Hulusi’nin fikrine değer verebilirler dedim. (…) Bunu farketmeniz için de Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan da örnek verdim. Öte yandan bir eski, bir yeni düşünürden alıntı da yapmış oldum. Bunun yanında hadis yazdım, ayet yazdım, “bana ne senin kişisel düşüncenden” demeyesiniz diye.. Ama konuya vakıf olduğumu da kendi fikrimi yazdığım bölümlerde açıkça ifade ettim.

    Şimdi “konuyla ilgili düşüncelerinizi” yazmanızı bekliyorum. O dedi, bu dedi, düşüncenin önü kesildi vs. gibi gevezelikleri geçiniz. Kimse düşüncenizin önünü kesmiyor, siz kesiyorsunuz düşünmeyi.. Bu kadar yorum yaptınız, ama biz bir düşünce göremedik, sadece isyan ve veryansın var. Bırakın duygusallık etmeyi, düşüncelerinizi görelim. Genç bir dostum çok çok önemli bir soru sormuş, ama sizin gibi biraz heyecanlı olduğu için Yorumsuz Blog yazdığını makaslamış. Yorumsuz Blog’un da kendince haklı sebepleri vardır mutlaka.. Yayın ilkelerine karışamayız. Ama ben o soruyu daha uygunca kendi yorumuma almak isterim. Arkadaşım soruyor; Örneğin Hitler gibi bir acımasız insan, yüzlerce insanın kanını döküp, dünyaya yıllarca dehşet salıp, zulmün manasını anlamamıza neden olan bir zalimken, bu yaptıklarının hesabını vermeden yok mu olacak, böyle bir evrensel yasa olabilir mi? diye soruyor. Eğer bunu kabul edersek, hepimiz istediğimiz günahı korkusuzca işleyelim, sonra da hesap vermeden dönüşüp yok olalım, diyor. Bakın bunlar çok güzel sorular. Neden bunlara cevap vermek yerine konuları başka sahalara çekip, kaynatıyorsunuz? Eğer düşünceleriniz üzerine sorduğum sorulara tatmin edici cevap alamazsam, bir daha yorum yapmayacağım. Siz kendi aranızda konuşun. Benim o dedi, bu dedi gibi duygusal polemiklerle boşa kaybedecek zamanım yok.. İki rekat namaz kılarım veya zikir çekerim daha iyi..

  92. 92 angorya 16 Nisan 2008, 7:38

    ”Örneğin Hitler gibi bir acımasız insan, yüzlerce insanın kanını döküp, dünyaya yıllarca dehşet salıp, zulmün manasını anlamamıza neden olan bir zalimken, bu yaptıklarının hesabını vermeden yok mu olacak, böyle bir evrensel yasa olabilir mi? ”

    Bu soru benim zihnimde de farklı sorular uyandırdı:

    1- Hitler’in veya onun gibilerin bu dünyada iken iç aleminde gerçek bir cehennemde yanmadığından emin olabilir miyiz? Cehennem için ille de sembollerin gerçek olması, işkence aleti gibi şeyler mi lazımdır?

    2- Sizce, yok olup gitmek mi daha fenadır, yoksa sonsuzluğa ulaşmadan önce cezasını çekmek mi?
    ….

    Sevgili Meraklı, senin sorduğun sorular beni aşar, cevap vermek haddim değil ama yorumunu okuduktan sonra özellikle de şu alıntıladığım konuya bende uyanan sorularla katkıda bulunmak istedim…

    Bu arada ben de senin ve bazı yorumcu arkadaşların, serbest düşüncenin önüne duvar örmek istediğinizi sanmıştım. Ama siz öyle olmadığını söylüyor, sorularınıza cevap beklediğinizi söylüyorsunuz. Demek ki ben pek dikkatli okumamışım yazdıklarınızı ve günahınızı almışım…

  93. 93 frekans 16 Nisan 2008, 8:52

    “Her nefs ölümü tadacaktır” ayeti ölümün her nefs, birim için tadılacak bir şey olduğunu söylüyor… Konumuz insan olduğu için bu ayeti insana uyarlarsak “her nefs ölümü tadacaktır” olarak insan için yorarız… Yani insan ölüp yok olmaz!.. İnsan ölümü tadar… Ölümün tadına varır… O insan yok olmaz… Bir şeyi tadıp ta yok olan var mı??? Yok!!!.. “Her nefs ölümü tadar” demek “her nefs ölümle yok olmaz” sonucunu çıkarır…

    Varlıkta hiç bir şey yok olmaz!… İnsan da yok olmaz!.. Madde bedenden çıkan ruh bedeni ile yaşamına devam eder… Madde bedeni kullanamaz… İnsanın dönüşümü “madde bedenden ruh bedene” şeklinde olur!!!

    İnsan için en önemli konu İMAN’dır!!!
    (…)
    Herkesin “frekans”ı farklı!..
    Güvenlik kodum “frekanss”

  94. 94 bir'ol 16 Nisan 2008, 9:43

    Gerçek anlamda yok olmak muhaldir!. Bizler Allah ismi ile işaret olunanın ‘ilminde’ yok hükmünde ki varlıklarız!..
    Mülhimeden sonra ki bilinç seviyelerinde terkip yok olmaz, terkip sonsuza dek VARDIR.. Mülhimeden sonra ki tüm bilinç seviyelerinde terkipte yok olmak değil, ilminde yok olmak vardır!.. Tasavvuf lisanında dahi fena’dan değil, fena’nın, fena’sından bahsedilir. Yani, fena (yok) olmak söz konusu değildir.. Söz konusu olan ise fena’nın, fena’dır. Yani, ilminde fena olup, sonsuza dek baki olmak anlamında…
    İlminde yok olmak esma mertebesinde gerçekleşir, varlığını da esma mertebesinden aldığın için, terkibinin yok olması mümkün değildir…
    İnsan terkip olarak meydana gelmiştir ki, sonsuza dek o terkibiyle yaşar!!….
    Bildiğim kadarıyla böyle… Sevgilerimle

  95. 95 AHHA 16 Nisan 2008, 10:26

    Sevgideğer Özde kardeşim,

    Hoşuma gitmeyen eleştiri olduğundan değil, düşüncelerim rahatsızlık oluşturuyor diye (rahatsızlık verecek boyutta olduğunun da farkındayım) yazmama kararı aldım o an için. Fakat, Sevgideğer Meraklı ağabeyim, amcam :=) tarafından da haklı olarak ısrar ediliyor, düşüncelerimi heyecanlı :=) bir şekilde paylaşmaya devam ediyorum.

    Sevgideğer Ağabeyim, dikkat etti iseniz düşünce yapıma karşı inancınız gereği birçok soru sormuşsunuz, fakat sormuş olduğum sorulara tatmin edici cevap vermemişsiniz. Daha doğrusu kimisine hiç cevap vermemişsiniz. Örneğin sormuştum ve sorularımla devam ediyorum ve sizden inançsal değil, sistemli, bizleri tatmin edeceğiniz her soru için ayrı ayrı cevaplar bekliyorum. Bahsettiğiniz SİSTEMli DÜŞÜNMEde sorulan soruların tatmin edici, AKLA uygun cevapları vardır ve sorular derinleşse de cevaplar hep olur.

    “Daha dünya yaşamımızda uykusuz rüyalarda neokorteksin pasifleşmesiyle “ben”lik yok oluyorken, beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?”

    Psikolojide “ayna testi” olarak bilinen deneylerde “ben”likleri olduğu bilinen şempanze, orangutan, goril, yunus balığı, fil, 4 yaşındaki insan bebeği gibi “ben”likler ölünce ne olacak?

    Üzerine basıp geçtiğimiz karıncalar ölünce nereye gidiyorlar?

    Algıladığımız evren, benlik içeriğimiz çok da farklı olmamasına rağmen TEKlik Şuurunu yaşamadıktan sonra (Genetik yapımızın %98 küsur oranında benzediği) şempanzelerden farkımız nedir? Bu farkı sağlayan madde, mekanizma nedir, nasıl oluşmuştur?

    Bakınız diyorum ki, şu “ben” dediğimiz şey onlarda da var! 2 yaşındaki bebek de “benlik” yok, ölünce ne oluyor, neyi ve nasıl hissediyor?

    “Kişi ne hal üzere ölürse, o hal üzere dirilir” diye hadisi itiraz olarak göstermişsiniz. Bebek hangi hal ile ölüyor? [ Hadiste kastedilen “kişi”nin muhatapları kim? Bebek kişi midir? Ya orada kastedilen “kişi” kendini alacağı hakikat bilgisi ile (İsrafil melekesini çıkartıp Sur’a üflenmesi) DİRİLTEN kişilerin “ölmeden önce ölmesi” ise !? Kendisine gelen bedevi “Allah göktedir” deyince onaylayan Efendimiz bunu neden yapmıştır? Hangi hadis kimlere hitap etmektedir, hangi amaçla genelleme yapılarak kim için söylenilmektedir, aynı şekilde ayetler? “İnsan hüsrandadır, nankördür genellemeleri yapılmasına rağmen ayetlerinin muhatabı kim ?” Düşünülmeli..]

    Bir kişi ömrü boyunca zikir çekse, namaz kılsa belirli bir maneviyata ulaşsa (ama TEKliğe ermek için yetmese, bunu “ben”i üreten beyinden, beyni üreten BEN’e geçiş olarak tarif ediyorum) ve kötü bir hastalık veya kaza sonucu beynin ön lobu alınsa o kişinin ne maneviyatı kalır, ne bir hissiyatı !?

    Ya komaya giren, bitkisel hayatı yaşayan insanlar? “Benlik” daha dünyada iken basit bir narkozla dahi yok olabiliyor diyerek dikkatinizi çekmeye çalışıyorum.

    Beynin ürettiği “benlik”, BEYNİN HASARLANMASI ile ZARAR görüyor, kişilik değişimleri gerçekleşiyor, hatta YOK olabiliyor!

    “Ben” zaten vehim değil mi? YOK ki, YOK olsun..
    *****

    Demiştim ki; Kuantum mekaniği bize var olan her şeyin bir ikiliğe, parçacık ve dalga yapısına sahip olduğunu bildiriyor.

    Bu şu demek değildir: Bir görünen parçacık bedenimiz var, bir de bu bedenin ürettiği dalga beden! Hayır!

    “Ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhlarınızdır” hadisindeki gibi beden ve dalga beden aynı şeyin farklı boyutlarda farklı algılanışıdır! Yoksa iki ayrı yapı yok. Bu yüzdendir ki, beyinde meydana gelen bir hasar, dalga bedenin içeriğinde de AYNI ANDA fakat boyutsal önceliğinde parçalanmalara neden olacaktır. (Ruh parçalanmaz demeyiniz, orada kastedilen parçalanmayan, bozulmayan Ruh, Kozmik bilinç anlamındaki TÜMEL, TEK yapıdır.)

    “Ben”liklerimiz, Mutlak Benliğin, Saf Bilincin bir ANlığına yoğunlaşıp, dalga fonksiyonu olarak çöküşü ve tek bir yerde sınırlandırılmış-lokalize olmasıdır. Beyinde meydana gelen bir hasar otomatikman boyutsal öncelikte lokal ve soyut! alanda yoğunlaşan bilinçli dokunun da ayrışması, dağılmasıdır. Bunun boyutsal sonralığında AYNI ANDA bizim evrendeki karşılığı mezarda çürümektir!
    Demişsiniz ki; “Dalgalar alemi kavramı ve ışınsal boyut alemi zihninizde biraz karışmış. Evren (efal alemi) baştan aşağı dalgalardan oluşan bir alemdir. Boyutları da dalga boyları belirler. Dalga boyu en uzun olduğu yerde madde vardır. Dalga boyu kısaldıkça bilincin farklı boyutu algılamaya başlar. Dalga boyu maddeden daha kısa titreştiğinde ise, ışınsal boyutu algılar bilinç.. Dalga boyu daha da kısalarak titreşmeye başlarsa (hızlı titreşim denir buna) bilinç ışık boyutunu (kuantsal boyut) algılamaya başlar. Dalga boyu iyice kısalıp düze yakın olduğu halde bilinç titreşimleri en büyük hıza erişmiştir. Bu sebeple dalga boyu neredeyse sıfıra yaklaşmıştır.”

    Anlattıklarımın tarafınızca “zihnimdeki karışıklıklar” olarak algılanmasının nedeni kavram karmaşasından kaynaklandı sanırım. Ayrıntılamam gerekecek.

    “Mutlak BEN tarafından algılandığı anda, soyut (!) dalga fonksiyonunun çöküşüyle (Işık hızı ötesi Soyut Nur’un, Işık hızında Nar’a ve ışık hızı altı Maddeye dönüşümü) ŞEY= Madde olarak tek bir yerde (dalga fonk.unda olasılığın 1’e en en en… yakın olduğu yerde) ve o yerin kendisi olarak oluşan “ben”lik tarafından algılanır.”
    Bahsetmiş olduğum ve kuantum fizikçilerinin kullanmış olduğu dalga fonksiyonundaki “dalga kavramı” sizin bahsettiğiniz dalga, elektromanyetik dalga veya su dalgaları tarzında bir dalga demek değildir. Bu sadece temsili, soyut bir ifade ediş biçimidir!

    Bahsetmiş olduğunuz dalgalar, dalga çeşitleri, dalga boyu uzunluğu kısalığının kuantum altı sistemlerde yeri-varlığı yok [dalgayı, dalganın frekansını, enerjisini belirleyen kuantlar denilen evrenimizin en küçük yapı taşlarıdır ki, kuantların derinliklerinde artık maddeleşme, kesiklik, dolayısıyla dalga tarzı yapı kalkar, TÜMELlik başlar], (sadece mecazi olarak algılanabilir anlattıklarınız, ki AH da zaten dalga beden derken mecazen bunu söylemektedir. Dalga yapısı kalkıyor! Bilinç, NUR dalga yapıda olmaz!

    “Şimdi, senin açıklamaların mı mantıklı, yoksa burada yazdıklarım mı? Bak ben de senin gibi bilimsel gerçekleri kullandım, ama hiç kimse bana “Bu söyediklerin İslam ile bağdaşmaz” diyemez.”

    Ne yazık ki bilimsel gerçekleri kullanmadınız!

    *******

    “Bu söylediğinize göre cehennem “sadece dünyada” demek oluyor ve reenkarnasyon var demektir.”

    Cehennem dünyayla alakalı bir hal değil, çokluk âlemine hapsolmuş “ben bilinci” ile alakalıdır! O bilinç Dünyada da olsa başka gezegenlerde, uzay gemilerinde de olsa çokluğa kendini hapsettiğinden “ben cehennemindedir”.

    “Sürekli olan bu cehennem nerededir? Kimin içindir? Dünya da bir gün yok olacağına göre, hangi cehennemden söz ediliyor?”

    Cehennem varlık olarak her zaman var olacaktır. Çünkü çokluk âleminin kendisi ve çokluk âlemi varlıkları, dolayısıyla TEKten tard edilmiş “benlikler” (cehennem bunlar için) daima var olacaktır.

    Fakaaat!!! Cehennemi yaşayan “benliklerin” çokluk alemindeki yanmaları!, azapları !nın daim olması yaşadıkları süre içerisindedir. Zaten ayetteki HULD ifadesi kök Arapça’da, “uzun süre” demektir, SONSUZLUK ifade etmez.

    Örneğin, biliriz ki “Allah şirki asla affetmez!” bu ne demektir? Şu an şirkte olan ben asla, sonsuza dek affedilmeyeceğim, TEKe eremeyeceğim şeklinde mi anlayacağım bunu, yoksa ŞİRK içerisinde bulunduğum sürece gerçekten de EBEDEN bana AF ulaşmaz, ama şirk kalktı mı otomatikman AF ulaşmış olur şeklinde mi?

    Benzer şekilde TEKlik bilincinden yoksun “ben”liğim kendini düzeltmez ise EBEDEN, yani asla cennet şuuruna erişemez, halini düzeltirse EBEDENlik kalkar.

    Dilimizde dahi “müEBbeD hapis cezası” vardır. Yani, ebediyen yaptığı suçtan dolayı serbest kalamaz. Bu ebedilik sonsuzluk anlamında değildir!

    Reenkarnasyona gelirsek..

    “Kendini bedene hapsetmiş “ben” sadece bu bedenim hissiyatında olan her türlü benlikler de varlığın zorunlu köşegenleri, mekânın kendisi olarak doğa tarafından dönüşüme girerler” ifademdeki “dönüşümün” bu şekilde algılacağını düşünmemiştim. Halbuki, ne reenkarnasyonu, bunun çeşitlerini ne de tenasühü kastettim. Kastettiğim, örneğin yemediğimiz ekmeği doğaya atınca toprağa dönüşmesi ve çözündüğü moleküllerin de daha sonra tüm doğaya, tüm canlılara dağılması anlamındaydı.

    Reenkarnasyon bedende değil, Bilinçte olur! Yeniden ve yeniden diriliş, Bilincin her kat Semayı geçişiyle RUHSAL düzeyde olur.
    ******

    “Örneğin Hitler gibi bir acımasız insan, yüzlerce insanın kanını döküp, dünyaya yıllarca dehşet salıp, zulmün manasını anlamamıza neden olan bir zalimken, bu yaptıklarının hesabını vermeden yok mu olacak, böyle bir evrensel yasa olabilir mi? ”

    (Kul, başkasında kınadığı hali yaşamadıkça, vadesi tamam olmaz! Çünkü herkes, kendinde olanı görmekte.) (Ahmed Baki)

    Böyle yasa olur mu diyen arkadaşa benim de sorularım var.

    Sonsuz büyüklükte bir suç işlemeyen bir benlik neden sonsuza dek ceza çeksin ki? Bu sisteme aykırı olmaz mı, sizin mantığınızca haksızlık değil mi? Ayrıca, Hitler gibi bireylerin yaşamlarında neler çektiklerini, neler yaşadıklarını nereden biliyorsunuz?

    Ne Hitler suçludur, ne de öldürdüğü toplumlar, insanlar! Herkes, her toplum hak ettiğini, açığa çıkardığını zaten yaşamamakta mı?

    Hitler’in beyin yapısının oluşmasına etkide bulunan genetik (dedesi erik çalmış, onun dişi kamaşıyor elinde olmadan), çevresel faktörleri, hitlerin yaşamı boyunca nelerle karşılaştığını, (“Benlik”inin ölürken beyninin çürümeye başlamasıyla yavaş yavaş yok oluşu sırasında bilincinin içeriği sonucunda neler çektiğini de) biliyor muyuz da onu suçlu buluyoruz ve elinde olmayan nedenlerden dolayı sonsuza dek azap çekecek diyoruz!

    Ya siz o yaratılışla yaratılsaydınız? Ya TEK olan sizde o manayı yaşamayı dileseydi? Bilinç boyutunu yaşayan İNSAN’a İBRET olması için oynayıp görevini tamamlayan bir FİGÜRAN ise(k)? Demiyor mu ayetler “hayvanlarda sizler için ibretler vardır” diye?

    Doğanın kanunu var. A.H., hep aslan ceylanı öldürüp yiyor diyor! Duygusallık yok! Beyin biyokimyasına söz geçiremeyen !, özgür iradesiz insansı da ölüyor, öldürüyor duygularıyla yaşadığı için.

    Üzerine basıp öldürüp geçtiğimiz karıncaların yok olmasına tanrı acımayıp bize mi acıyor? Karıncanın hakkı yok mu sonsuz hayata? Üzerine yanlışlıkla basılıp ölünce o daha fazla yaşayamama hakkını elinden aldığı için davacı olacak mı öteki tarafta?

    Boşuna dememiş “Allah gibi düşünen İNSAN anlayışı!!”… Çok zor..

    Okyanus her AN, bir AN var, bir AN YOK olan dalgaları, Saf bilinç alanının lokal yoğunlaşmalarını üretir!!!

    Sistemde kimsenin özgür iradesi olmadığından dolayı kimsenin hiçbir suçunun olmadığını !, fakat o birimden ne açığa çıkıyorsa karşılığını Allah’ın Seri’ul hisab ismi gereği Seri bir şekilde ANINDA aldığını, fakat sonuçlarını ise BU yaşamında ÇEKİM YASASI gereği göreceğini biliyorsunuz, inanıyorsunuz ? Hesap görücü olarak kişiye bilinci yetiyor ayeti mi vardı !!?

    4 boyutlu gözüken Evren daha kuantum altı ölçekte (saklı 7 bilinç boyutunda) her zerresi diğer bir zerresiyle, şu an tüm zamanlarla da dahil olmak üzere birbirine BAĞLIDIR. Ve Evrende bir ÖDEME-DENGELEME sistemi olduğunu bilimin kendisi (GİZLİ DEĞİŞKENLER adlı mekanizma) dahi söylemektedir.

    Çekim yasası kitaplarının fark etmediği bir şeyi paylaşmak istiyorum. Düşüncelerimiz sadece geleceğimizİ etkilemez, gelecekteki düşünce-niyetlerimiz de geçmişimizi etkilemektedir.

    Hızır-Musa kıssasında çocuğu öldüren NEDEN GELECEKTEKİ YAŞAM BİÇİMİYDİ belki de! Allah’ın Sistemi o kadar karmaşık ki! Neden-Sonuç bile tersinebiliyor! Gelecek geçmişi etkiliyor! Gelecekte yaptıklarımız geçmişte bizi ÖLDÜREBİLİYOR! Nasıl mı? Evrenin her zerresinin, her zamanının diğer zamanıyla bağlantılı, etkileşimli olmasından dolayı!
    *****

    “O gün cehennem mahşer yerine gelir; o gün insan bütün yaptıklarını hatırlar; ancak bu hatırlayış hiç bir fayda sağlamaz. “Keşke bu hayatım için bana fayda sağlayacak şeyler yapsaydım!“

    “Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız. “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!”

    Hesap görme ötede biraz önce anlatmaya çalıştığım evrensel mekanizma gereği, dışarıda değil, bilinçte yaşanmaktadır.

    Kıyamet, Bilincin TEKlik bakış açısıyla KIYAM(et) mesi, DİRİLMEsi ve Evreni bu bakış açısıyla SEYR etmesidir.

    Ayetlere dikkat ediniz “hep geniş zaman kullanılarak”, “şu anda yaşanıyor olarak” anlatılmaktadır. Yevm veya Yevm edDin, gelecekteki bir GÜN değil, ŞU Andır.

    Dünya, kıyamet, cehennem, cennet, kabir, mahşer, kabire gelen melekler, huri, Yusuf vs. bunlar İnsan bilincinde yaşanmaktadır.

    “Kuran, İNSAN’ın Bilinç içeriğinin anlatımıdır! Kur’an, İNSANın anlatımıdır.” diye ifade etmiştim. Kıyamet ayetleri, KIYAMETini kopartan Bilincin varlığa (cennet, cehennem, kabir vs.) olan bakış açısı ve varlığın hal dilini bulunduğu boyutu göre misallendirerek anlatışıdır!
    *****

    “Münker ve Nekir isimli melekler de dünyada karşılaşılan melekler mi? Ya da “Rabbin kim? Nebin kim? Kitabın ne?”

    Dünyada bedeniyle yaşayan Levvame-Mülhime arası (Kabir alemi) bilincin hakikat bilgisini aldıktan sonra alemi, kendini, nefsini, rabbini, dinin orijinini sorgulamaya başlamasıyla açığa çıkardığı sorgu melekeleridir. Melekenin çıkması DİRİLMEye başladığının işaretidir, 120. gün ruh üflenmesi.
    Kendisinin DİRİLmeye başlamasının nedeni dışarıdaki “benliklerin” ÖLÜ olduğunun ALGILANMAya başlanmasından. Bu yüzden ÖLÜleri gördüğü için de alemi, KABİR alemidir!

    “Cennete erebilmek için, “bugün” cehennemden geçmekte olduğumuzun farkında mısın? “Cennet ya da cehennem diye bir yere gitmeyeceksin; uyan! Yaşamını ya cennet olarak yaşamaktasın, ya da cehennem olarak!” (Hayret, Ahmed Baki)”
    *****

    “Bir de mirac hadisesinden dönen Rasulullah tarafından, cehennemde azap çeken kişiler hakkında ayrıntılı tarifler yapılmış. Dünyadaki insan yaşamına manada dahi benzetilmesi ve yorumlanması oldukça güç tarifler.”

    Mi’rac yapan Bilincin edindiği BAKIŞ AÇISI ile cehennemi yaşayan dünyada bedenle yaşayan “ben”liklerin hallerinin sembolik anlatımı. Sembollerin anlamı “benlik”lerin bilincinde yaşadıklarının ta kendisidir!

    Bedenin olmadığı ortamda bu tip işkence aletlerinin, bedensel eziyetlerin olacağını kastediyorsanız A.H.’yi baştan okumanızı tavsiye ederim.

    “Sonlu !!! olmak istemiyorsanız, rotanızı sonlulara göre ayarlamayınız” (Dost’tan Dost’a)
    ****

    Kusura bakmayın canlar.. epey uzunca oldu, hatta sınavım olması hasebiyle burada kesmek zorunda kaldım. Eksik kalan yerler oldu elbette, fakat sanırım genel olarak bakış açımı ifade edebildim.

    Hoşça-Dostça Sevgiyle efendim..

  96. 96 bir'ol 16 Nisan 2008, 10:27

    Okyanus Ötesinden (1): 15 ocak 1998

    Soru: Terkibiyet ne zaman kalkar?

    Üstad: Terkibiyetin sonsuza dek kalkmayacağını söyledik..
    Terkibiyet ile kişinin varlığı oluşmuştur. Bu varlık kendi özünde eğer hakikatına doğru bir yolculuğa çıkarsa… Kendini Ef’al boyutunda, Esma boyutunda, Sıfat boyutunda ve Zat boyutunda tanıyabilir!…
    Esma boyutunda tanıdığı zaman şuurunda çokluk kavramı değerini yitirir…
    Eğer Esma boyutundan Sıfat boyutuna geçerse, İlminde terkibiyet hükmü kalkar…
    Zat boyutu itibariyle ise yaşayan bilir…
    Esma boyutunda ki, şuurda çokluk kavramının kalkması, kısmen terkibiyetin kalkması diye ifade edilir…
    Sıfat boyutunda olanda ise terkibiyet hükmü kalmamıştır… İlminde!.
    Ancak hiç bir şekilde, kesret boyutunda ki yani Ef’al boyutunda ki birimsellik ortadan kalkmaz!.. Yani terkibiyet hiç bir şekilde ortadan kalkmaz.. Anlaşıldı mı?

  97. 97 Meraklı 17 Nisan 2008, 4:09

    Uzunca yazdın, uzunca bir cevaba hazırlan, “evladım”:-) (amca diye hitap edince, bu samimiyetin hakkını vermek istedim) Yorumsuz Blog’tan makaslanmadan bu yazdıklarımı yayınlamasını rica ediyorum. Lütfen! Bölüm bölüm her bir satırını tırnaklar içinde bölerek cevaplamaya çalışacağım, Allah’ın izniyle.. Ancak peşinen söyleyeyim, ben mesnedsiz ve delilsiz konuşmam. Yeri geldikçe ve aklıma geldikçe öncelikle ayet ve hadislerden ve dahi Hak erenlerinden alıntı yapacağım, kaçarı yok.. İstersen bilimsel verileri de kullanalım, ama ben hiç bir şeyle kayıtlanmam, özellikle henüz ispatlanmamış teorilerle… Fakat tüm alıntıları (bilimsel olsa da olmasa da) kendi düşünceme göre şerh (açarak izah) de edeceğim tabii ki.. Zira “copy paste” bir düşünce sistemi düşünce sistemi değildir.

    “”””Sevgideğer Ağabeyim, dikkat etti iseniz düşünce yapıma karşı inancınız gereği birçok soru sormuşsunuz, fakat sormuş olduğum sorulara tatmin edici cevap vermemişsiniz. Daha doğrusu kimisine hiç cevap vermemişsiniz. Örneğin sormuştum ve sorularımla devam ediyorum ve sizden inançsal değil, sistemli, bizleri tatmin edeceğiniz her soru için ayrı ayrı cevaplar bekliyorum. Bahsettiğiniz SİSTEMli DÜŞÜNMEde sorulan soruların tatmin edici, AKLA uygun cevapları vardır ve sorular derinleşse de cevaplar hep olur.””””

    Sorularına cevap vermek için, önce düşünce sistemini anlamak zorundaydım. Bu sebeple önce soru sorarak tam olarak nasıl bir düşünme biçimin olduğunu anlamaya çalıştım ki cevaplarım da o yoldan olsun. Takdir edersin ki düşünce sistemini anlamadığım kişinin, nereden ürettiğini anlamadığım sorularına mantıklı ve anlayacağı dilden cevap vermem muhaldir.

    “”””“Daha dünya yaşamımızda uykusuz rüyalarda neokorteksin pasifleşmesiyle “ben”lik yok oluyorken, beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?”

    Psikolojide “ayna testi” olarak bilinen deneylerde “ben”likleri olduğu bilinen şempanze, orangutan, goril, yunus balığı, fil, 4 yaşındaki insan bebeği gibi “ben”likler ölünce ne olacak?

    Üzerine basıp geçtiğimiz karıncalar ölünce nereye gidiyorlar?

    Algıladığımız evren, benlik içeriğimiz çok da farklı olmamasına rağmen TEKlik Şuurunu yaşamadıktan sonra (Genetik yapımızın %98 küsur oranında benzediği) şempanzelerden farkımız nedir? Bu farkı sağlayan madde, mekanizma nedir, nasıl oluşmuştur?

    Bakınız diyorum ki, şu “ben” dediğimiz şey onlarda da var! 2 yaşındaki bebek de “benlik” yok, ölünce ne oluyor, neyi ve nasıl hissediyor?””””””

    Hayvan ve insan (ve insansı) beyninin farklı çalıştığını Ahmed Hulusi’den öğrendik.. Sonra üzerinde derin tefekkür edince mantıklı bir açıklama olduğunu düşündük. Bize göre Ahmed Hulusi de sizin gibi yeni bir düşünce ortaya koymuştu. Ama düşüncesinde tutarsız hiç bir yan yoktu (açıkçası çok aradım, ama yoktu, siz arayıp bulmuşa benziyorsunuz, bakalım acaba buldunuz mu?) Bu düşünceleri kendi lisanımla bozmak veya eksik ifade etmem haksızlık olur. O sebeple hep birlikte bir hatırlayalım bu konuda usta neler yazmış?

    * * *
    Beynin 120. günde ulaştığı bu kapasite ile, kozmik ışınların etkisi sonucu ölüm ötesi yaşamda devamını sağlayacak olan dalga bedeni üretmeye başlaması olayına din terminolojisinde «bedene ruh üflenmesi» tanımı getirilmiştir!..

    Beynin ürettiği bu «RUH» adı verilen dalga beden dört veya üç katlı olarak incelenebilir.

    Bizim araştırma ve tetkiklerimize göre, kısaca «RUH» denilen «insan ruhu» üç veya dört bölümde meydana gelmektedir.

    1.-Taşıyıcı dalgalar (ruh). Hologramik görüntülü dalga beden.

    2.-«Antiçekim» özellikli dalgalardan oluşan yük.

    3.-Pozitif enerji yükü. (enerji dalgası – Nur)

    4.-BELLEK dalgaları.

    &

    1-Taşıyıcı dalgalar. (RUH)

    Taşıyıcı ruh, insanın sonsuza dek yaşamını, varlığını sürdürmesine sebeb olan esas dalga hammaddeli yapıdır. Görüntüsü «hologramik» bir şekildir. Çeşitli sebeplerle ve şekillerde deforme olsa dahi, daha sonraki aşamada tekrar eski haline dönebilme özelliklerine sahiptir.

    Esas itibariyle, fizik bedenin karşılığıdır. Şekli, görünüşü, ayrıldığı andaki fizik bedenin aynıdır. Ancak, fizik bedende bir kaza ile meselâ bir kol veya bacak kesilmiş ise, o kol veya bacak daha önceden var olduğu ve bu durum da ruha yansıdığı için, bu kesilmeden dolayı ruh bedende böyle bir eksiklik görülmez.

    Günümüz modasıyla «uzaylı» varlıklar denilen «cin»lerin bedeniyle insanın bu taşıyıcı ruhu aynı yapısal özelliklere sahiptir.

    &

    2-«Antiçekim» dalgaları

    Bugüne kadar genelde hep kapalı geçilen bir husustur bu anlatacağımız. Bu hususla ilgili Hz. Rasûlullah Aleyhis-selâm’ın açıklamalarını ileride «KADER» bölümünde okuyabilirsiniz.

    Cenindeki beyin çekirdeği 120. günde çok çok önemli bir tesir ile karşı karşıyadır. Hatta bir insan için varlığın en önemli olayı bu anda cereyan etmektedir, cümlesini çok rahatlıkla söyleyebilirim.

    Zira…

    O anda, beyin çekirdeğine isabet eden kozmik ışınlar, şayet beyinde bir devreyi faaliyete geçirirse, bu takdirde beyin «ANTİÇEKİM» dalgaları üretmeğe başlayacaktır.

    Beynin ürettiği bu «antiçekim» dalgaları, «taşıyıcı ruh» dediğimiz dalga yapı üzerine yüklenmiş olarak üretilir.

    Bir diğer ifade şekliyle.

    Şayet, beyinde 120. günde «antiçekim» dalgaları üretim devresi açılmış ise, bu kişinin ruhu dediğimiz taşıyıcı dalgalar, «antiçekim» dalgaları ile yüklenmiş olarak beden örgüsünü oluşturur. Yok, eğer «antiçekim» dalgaları devresi açılmaz ise, bu defa «ruh» dediğimiz «taşıyıcı dalgalar» sadece kendi başlarına meydana gelirler.

    «Antiçekim» dalgalarının özelliği, yüklenmiş olduğu dalga bedeni, yüklenmiş olduğu ruhu, dünyanın ve güneşin çekim alanında bağımsız hale kavuşturmaktır.

    Aynı zamanda «Antiçekim» dalgalarının ikinci bir özelliği de, ruha «pozitif enerji» sağlayan dalgaları yüklenmektir. Yani, 3. tür dalgalar, bu 2. tür dalgalara yüklenmektedir. Şayet, beyin, ikinci tür dalgaları üretmiyorsa, bu takdirde, üçüncü tür dalgalar yüklenecek mahal bulamayacakları için, üreten birime hiç bir fayda sağlamayacaktır, ölümötesi yaşantısında!..

    «Antiçekim» dalgalarının üretilmesi konusunda insanın kesinlikle hiç bir dahli yoktur!..

    Nasıl, 120. günde beyin çekirdeği, ulaştığı kapasite sonucu, aldığı kozmik ışınım ile otomatik olarak ruhu üretmeye başlıyorsa; insan bilincinin bunda hiç bir katkısı yok ise; aynı şekilde, «antiçekim» dalgalarının üretilmesini sağlayan devrenin açılıp açılmaması konusunda da kişinin hiç bir dahli mevcut değildir!.. Bu açılımı sağlayacak kozmik ışınım ya o anda, o birimin beynine ulaşır ve o devre açılarak, «antiçekim» dalgası yüklenmiş «ruh» üretilmeye başlanır; ya da o açılımı sağlayacak ışınımdan mahrum kalan beyin, «antiçekim» dalgalarını üretmeksizin, «ruhunu» üretir!

    Bu durumda da, «antiçekim» dalgasından mahrum olarak «varolan» ruhun, kesin olarak âkıbeti, ebedî bir şekilde «cehennem» diye tasvir edilen Güneş`in içinde kayıtlı yaşamdır.

    * * *

    Yine aynı kitapta ve sayfada ustamız diyor ki:

    * * *

    Pozitif enerji adını verdiğimiz bu dalgalar beynin «verici» mahiyetteki düşünce ve fiillerinden oluşan bir enerji türüdür!.. Dindeki adı «sevab»tır!..

    Pozitif enerjinin karşıtı olan «negatif enerji» adını verdiğimiz dalgalar ise beynin «alıcı», «birimsel menfaate dönük» davranışlarından oluşur. Dindeki adı «günâh»tır!..

    Pozitif enerji dalgalarının yükleneceği dalga türü «antiçekim» dalgalarıdır. Şayet, «antiçekim» dalgaları üretilmiyorsa, pozitif enerji dalgaları üretilse bile yüklenecek mahal olmadığı için, ölüm ötesi yaşamda kişiye bir yarar sağlamaz. Ancak bu dünyada yaşanırken, kazanılan bu dalgaların getireceği olumlu sonuçlar söz konusudur!..

    Negatif enerji dalgaları ise yüklenmek için «antiçekim» dalgalarına ihtiyaç duymaz!.. Direkt olarak taşıyıcı ruh dediğimiz ana bedeni oluşturan dalga bedene yüklenir.

    * * *

    Bundan da anlıyoruz ki Şaki’nin sahip olduğu taşıyıcı dalgalar ve bellek dalgalarından oluşan kayıt sistemine Kuran terminolojisiyle SİCCİN kayıtları deniyor. Bunlara beynin farklı bir özelliğinin açığa çıkmasıyla eklenen anti çekim dalgalarının da eklenmesiyle Kuran terminolojisiyle İLLİYYİN kayıtları deniyor. (Bu kendi çıkardığım sonuçtur)

    “Beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?” sorunun cevabı yeterli bulursun veya bulmazsın ama bu.. Ahmed Hulusi’nin bu açıklamaları Kur’ân ile ve hadislerle de çelişmez. Ben Ahmed Hulusi’ye veya sana değil, Hz. Muhammed’e iman ettiğim için, kim O’nun beyanıyla çelişmezse, ona da inanırım. “İNANIRIM” sözünün üzerine basmak gereği duydum. Çünkü hepimiz bizzat vakıf olmadığımız konular üzerinde yorum yapıyoruz. Eğer Hz. Muhammed (as.) ve açıkladığı Kur’an’ın fevkinde bir bilgiye sahip olduğunu iddia ediyorsan o başka.. Devam edelim…

    “””“Kişi ne hal üzere ölürse, o hal üzere dirilir” diye hadisi itiraz olarak göstermişsiniz. Bebek hangi hal ile ölüyor? [ Hadiste kastedilen “kişi”nin muhatapları kim? Bebek kişi midir?””””

    Oğlum bırakın iki yaşı, henüz iki aylıkken kaşlarımı çattığımda ağlamaya başlardı. Güldüğümde de gülümserdi. Tıbba göre anne karnında ailenin seslerini tanımaya başlıyor ve doğduğunda o kişilerin kucağındayken daha az huysuzluk ediyor. Bunun da ötesinde bazı psikolojik bozuklukların, ana karnında maruz kalınan psikolojik veya maddi travmalar sonunda olduğu da tıp bilimi tarafından vurgulanan bir gerçektir. Demek ki bebekler sandığımız kadar “KİŞİLİKSİZ” ve “BENLİKSİZ” değil.. (Zaten kendisini oluşturan mana terkibi demektir benlik) Ama “ŞARTLANMASIZDIR” derseniz, onu kabul ederim… Devam edelim…

    “”””Ya orada kastedilen “kişi” kendini alacağı hakikat bilgisi ile (İsrafil melekesini çıkartıp Sur’a üflenmesi) DİRİLTEN kişilerin “ölmeden önce ölmesi” ise !?””””

    Bu senin düşüncen, benim değil.. Ama bir açıdan, kişisel gelişim için güzel ve derinlikli bir bakış açısı.. Ancak bana göre herkesi kapsayan mutlak bir anlayış ve doğru değil..

    “”””Kendisine gelen bedevi “Allah göktedir” deyince onaylayan Efendimiz bunu neden yapmıştır? Hangi hadis kimlere hitap etmektedir, hangi amaçla genelleme yapılarak kim için söylenilmektedir, aynı şekilde ayetler? “İnsan hüsrandadır, nankördür genellemeleri yapılmasına rağmen ayetlerinin muhatabı kim ?” Düşünülmeli..]””””

    Ben düşündüm ve düşündüğüm için bu soruları sordum zaten.. Bu beyanlar senin düşünce sistemine uymuyor, benimkine değil.. O sebeple bunları sen düşünmelisin.

    “””””Bir kişi ömrü boyunca zikir çekse, namaz kılsa belirli bir maneviyata ulaşsa (ama TEKliğe ermek için yetmese, bunu “ben”i üreten beyinden, beyni üreten BEN’e geçiş olarak tarif ediyorum) ve kötü bir hastalık veya kaza sonucu beynin ön lobu alınsa o kişinin ne maneviyatı kalır, ne bir hissiyatı !?

    Ya komaya giren, bitkisel hayatı yaşayan insanlar? “Benlik” daha dünyada iken basit bir narkozla dahi yok olabiliyor diyerek dikkatinizi çekmeye çalışıyorum.

    Beynin ürettiği “benlik”, BEYNİN HASARLANMASI ile ZARAR görüyor, kişilik değişimleri gerçekleşiyor, hatta YOK olabiliyor!

    “Ben” zaten vehim değil mi? YOK ki, YOK olsun..””””

    Zaten mesuliyet de aklı başındakileredir. Delilere veya beyinden özürlülere mesuliyet yoktur. Demek ki kayıt işlemi kesintiye uğradığı için böyle denmiş. Sayende çok önemli bir keşifte daha bulundum teşekkür ederim. Ama hasar görmeden önceki kaydı silecek bir durum yok.. Allah’ın Hafiz ismi gereği, önceki kayıtlar hıfz edilir (saklanır ve korunur)

    “””Demiştim ki; Kuantum mekaniği bize var olan her şeyin bir ikiliğe, parçacık ve dalga yapısına sahip olduğunu bildiriyor.

    Bu şu demek değildir: Bir görünen parçacık bedenimiz var, bir de bu bedenin ürettiği dalga beden! Hayır!

    “Ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhlarınızdır” hadisindeki gibi beden ve dalga beden aynı şeyin farklı boyutlarda farklı algılanışıdır! Yoksa iki ayrı yapı yok.”””

    Bu düşünceyi bir yerden hatırlıyorum…:-))) sanki de benimmiş gibi..(?)

    “””””Bu yüzdendir ki, beyinde meydana gelen bir hasar, dalga bedenin içeriğinde de AYNI ANDA fakat boyutsal önceliğinde parçalanmalara neden olacaktır. (Ruh parçalanmaz demeyiniz, orada kastedilen parçalanmayan, bozulmayan Ruh, Kozmik bilinç anlamındaki TÜMEL, TEK yapıdır.)

    ‘Ben”liklerimiz, Mutlak Benliğin, Saf Bilincin bir ANlığına yoğunlaşıp, dalga fonksiyonu olarak çöküşü ve tek bir yerde sınırlandırılmış-lokalize olmasıdır. Beyinde meydana gelen bir hasar otomatikman boyutsal öncelikte lokal ve soyut! alanda yoğunlaşan bilinçli dokunun da ayrışması, dağılmasıdır. Bunun boyutsal sonralığında AYNI ANDA bizim evrendeki karşılığı mezarda çürümektir!”””””

    Bu düşüncene daha önce taşıyıcı dalgalar ve sonrasında fazlasıyla cevap verdim. Ama bir kez de tıbbın bulguları ile cevap verelim. Buna Ahmed Hulusi de kitabında yer vermiş, ama bu kadar copy paste yeter, ben anlatayım. Madde bedenin kolu veya bacağı kesildiği halde, insanların kol veya bacağı varmış gibi bu hissi belli belirsiz taşıdıkları bulgusuna rastlanıyor. Tıp buna sağlıklı bir izah getiremiyor (bellekteki kayıt, vs. diyor) ama Ahmed Hulusi bu durumun ruhtaki (ışınsal bedendeki) kayıtla alakalı olduğunu söylüyor. Bence süper bir izah.. Bu da bize sorunuza güzel bir cevap olmuş oluyor. Hatta detayında (daha derin düşünülecek olursa) bütün sorularınızın cevabı burada gizli..(?)

    “”””Demişsiniz ki; “Dalgalar alemi kavramı ve ışınsal boyut alemi zihninizde biraz karışmış. Evren (efal alemi) baştan aşağı dalgalardan oluşan bir alemdir. Boyutları da dalga boyları belirler. Dalga boyu en uzun olduğu yerde madde vardır. Dalga boyu kısaldıkça bilincin farklı boyutu algılamaya başlar. Dalga boyu maddeden daha kısa titreştiğinde ise, ışınsal boyutu algılar bilinç.. Dalga boyu daha da kısalarak titreşmeye başlarsa (hızlı titreşim denir buna) bilinç ışık boyutunu (kuantsal boyut) algılamaya başlar. Dalga boyu iyice kısalıp düze yakın olduğu halde bilinç titreşimleri en büyük hıza erişmiştir. Bu sebeple dalga boyu neredeyse sıfıra yaklaşmıştır.”

    Anlattıklarımın tarafınızca “zihnimdeki karışıklıklar” olarak algılanmasının nedeni kavram karmaşasından kaynaklandı sanırım. Ayrıntılamam gerekecek.

    “Mutlak BEN tarafından algılandığı anda, soyut (!) dalga fonksiyonunun çöküşüyle (Işık hızı ötesi Soyut Nur’un, Işık hızında Nar’a ve ışık hızı altı Maddeye dönüşümü) ŞEY= Madde olarak tek bir yerde (dalga fonk.unda olasılığın 1’e en en en… yakın olduğu yerde) ve o yerin kendisi olarak oluşan “ben”lik tarafından algılanır.”

    Bahsetmiş olduğum ve kuantum fizikçilerinin kullanmış olduğu dalga fonksiyonundaki “dalga kavramı” sizin bahsettiğiniz dalga, elektromanyetik dalga veya su dalgaları tarzında bir dalga demek değildir. Bu sadece temsili, soyut bir ifade ediş biçimidir!””””

    Benim de açıklayabilmek için herkesin bildiğinden misal göstererek temsili bir ifade kullanmadığımı nereden çıkardın?

    “”””Bahsetmiş olduğunuz dalgalar, dalga çeşitleri, dalga boyu uzunluğu kısalığının kuantum altı sistemlerde yeri-varlığı yok [dalgayı, dalganın frekansını, enerjisini belirleyen kuantlar denilen evrenimizin en küçük yapı taşlarıdır ki, kuantların derinliklerinde artık maddeleşme, kesiklik, dolayısıyla dalga tarzı yapı kalkar, TÜMELlik başlar]””””

    Tümellik sadece o boyutta mıdır? Bu sorunun cevabını çok iyi düşünürsen, söyediklerini yeniden gözden geçirmen gerekir.

    “”””(sadece mecazi olarak algılanabilir anlattıklarınız, ki AH da zaten dalga beden derken mecazen bunu söylemektedir. Dalga yapısı kalkıyor! Bilinç, NUR dalga yapıda olmaz!”””””

    “Dalga boyu sıfıra yakın” demişim. Bu dalga yapının kalktığı anlamına gelmez mi? Başka ne anlama geliyor, ben ne anlatmaya çalışmışım(!?) bir de siz beni bana anlatın?(!)

    “”””“Şimdi, senin açıklamaların mı mantıklı, yoksa burada yazdıklarım mı? Bak ben de senin gibi bilimsel gerçekleri kullandım, ama hiç kimse bana “Bu söyediklerin İslam ile bağdaşmaz” diyemez.”

    Ne yazık ki bilimsel gerçekleri kullanmadınız!”””””

    Haklısın, bilimsel gerçekler değil, bilimsel teoriler üzerinde konuştuk, sen de ben de…

    “”””“Bu söylediğinize göre cehennem “sadece dünyada” demek oluyor ve reenkarnasyon var demektir.”

    Cehennem dünyayla alakalı bir hal değil, çokluk âlemine hapsolmuş “ben bilinci” ile alakalıdır! O bilinç Dünyada da olsa başka gezegenlerde, uzay gemilerinde de olsa çokluğa kendini hapsettiğinden “ben cehennemindedir”.””””

    Katılıyorum….

    “””””“Sürekli olan bu cehennem nerededir? Kimin içindir? Dünya da bir gün yok olacağına göre, hangi cehennemden söz ediliyor?”

    Cehennem varlık olarak her zaman var olacaktır. Çünkü çokluk âleminin kendisi ve çokluk âlemi varlıkları, dolayısıyla TEKten tard edilmiş “benlikler” (cehennem bunlar için) daima var olacaktır.”””””

    Haklısın, buna da katılıyorum…..

    “””””Fakaaat!!! Cehennemi yaşayan “benliklerin” çokluk alemindeki yanmaları!, azapları !nın daim olması yaşadıkları süre içerisindedir. Zaten ayetteki HULD ifadesi kök Arapça’da, “uzun süre” demektir, SONSUZLUK ifade etmez.

    Örneğin, biliriz ki “Allah şirki asla affetmez!” bu ne demektir? Şu an şirkte olan ben asla, sonsuza dek affedilmeyeceğim, TEKe eremeyeceğim şeklinde mi anlayacağım bunu, yoksa ŞİRK içerisinde bulunduğum sürece gerçekten de EBEDEN bana AF ulaşmaz, ama şirk kalktı mı otomatikman AF ulaşmış olur şeklinde mi?

    Benzer şekilde TEKlik bilincinden yoksun “ben”liğim kendini düzeltmez ise EBEDEN, yani asla cennet şuuruna erişemez, halini düzeltirse EBEDENlik kalkar.

    Dilimizde dahi “müEBbeD hapis cezası” vardır. Yani, ebediyen yaptığı suçtan dolayı serbest kalamaz. Bu ebedilik sonsuzluk anlamında değildir!”””””””””

    Evet, sonsuzluk ifade etmez. Daha önce sıcak bir ortamda çalışmayan bir işçi, bir fırında çalışmaya başlasa, ilk günlerde çok sıkıntı çeker. Sıcak azap verir adeta.. Zamanla alışır ve sıcak sıkıntı vermez olur. Alışkanlık kesbeden bazı sıkıntılar artık hissedilmez olur. Maddi anlamda da manevi anlamda da.. Bir ara işlerim iyi gitmediğinde karım parasal sıkıntıya girdiğimiz için biraz ağır sözler sarfetmişti. İlk işittiğimde sabaha kadar uyuyamamıştım. Resmen göğsümün yandığını hissediyorum, acayip dokunmuştu bana… Sonra karım her sıkıntıya girdiğimizde aynı sözleri söylemeyi adet edindi. Ben de sıkılmaya ve yanmaya devam ettim. Bir gün yine karım söylenmeye başladı. Birden farkettim ki bunalıyorum, ama yanmam bitmiş. Ben benim, karım da karım.. (yani ikilikteyiz hala ve cehennemde)

    “””””Reenkarnasyona gelirsek..

    “Kendini bedene hapsetmiş “ben” sadece bu bedenim hissiyatında olan her türlü benlikler de varlığın zorunlu köşegenleri, mekânın kendisi olarak doğa tarafından dönüşüme girerler” ifademdeki “dönüşümün” bu şekilde algılacağını düşünmemiştim. Halbuki, ne reenkarnasyonu, bunun çeşitlerini ne de tenasühü kastettim. Kastettiğim, örneğin yemediğimiz ekmeği doğaya atınca toprağa dönüşmesi ve çözündüğü moleküllerin de daha sonra tüm doğaya, tüm canlılara dağılması anlamındaydı.

    Reenkarnasyon bedende değil, Bilinçte olur! Yeniden ve yeniden diriliş, Bilincin her kat Semayı geçişiyle RUHSAL düzeyde olur.””””””

    Bu soruna yukarıda cevap verdim, taşıyıcı dalgalar ve ruh beden (ışınsal beden) konusunda.. Beni bir daha yorma, yaşlıyım, yorgunum, bir zahmet dönüp bir daha oku amcası..:-)

    “””””“Örneğin Hitler gibi bir acımasız insan, yüzlerce insanın kanını döküp, dünyaya yıllarca dehşet salıp, zulmün manasını anlamamıza neden olan bir zalimken, bu yaptıklarının hesabını vermeden yok mu olacak, böyle bir evrensel yasa olabilir mi? ”

    (Kul, başkasında kınadığı hali yaşamadıkça, vadesi tamam olmaz! Çünkü herkes, kendinde olanı görmekte.) (Ahmed Baki)”””””

    Kınamadım, sadece fiilini arz ettim, egzajere etme, ayıp oluyor abisi:-)

    “””””Böyle yasa olur mu diyen arkadaşa benim de sorularım var.

    Sonsuz büyüklükte bir suç işlemeyen bir benlik neden sonsuza dek ceza çeksin ki? Bu sisteme aykırı olmaz mı, sizin mantığınızca haksızlık değil mi?”””””

    Bu soruna karım ve benden örnek vererek bir izah getirmiştim.. Tekrar gerek yok..

    “”””””Ayrıca, Hitler gibi bireylerin yaşamlarında neler çektiklerini, neler yaşadıklarını nereden biliyorsunuz?””””””””

    Şu ayetten biliyorum ki yapıp edip hiç bir sıkıntı da duymazlar.. “Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın *ilerde* bileceklerdir.” (15/3)

    Ayrıca, vicdanı açığa çıkmayan hiç kimse azap duymaz. Vicdanların açığa çıktığı gün de zorunlu olarak “Hesap görülen” gündür. Vicdan ise, nefsin hakikatidir. Her kişi said ve şaki ayrımı yapmaksızın ışınsal boyuta geçip, mahşer evresine ulaşınca, nefsinin hakikatı ile yüzleşecektir. Mahşer yerindeki bu durum ise, bugüne kadar hiç kimse tarafından açıklanmamış bir yapısal durumdur. (Benim bu olayı ayetlerle ve hadislerle bir izahım var, ama o konuyla ilgili ilk açıklamaları, bana sağlıklı ve sistemli düşünmesini öğreten ve şükrettiğim bu noktada ulaştıran ışık ustaları -mesela Ahmed Hulusi gibi- yapsın isterim, edebim öyle gerektiriyor)

    “””””Ne Hitler suçludur, ne de öldürdüğü toplumlar, insanlar! Herkes, her toplum hak ettiğini, açığa çıkardığını zaten yaşamamakta mı?”””””

    Bu düşünce kişide kemikleşirse ve meleke kesbederse, zaten şirk kalkmıştır ve gelmiş ve gelecek günahları (!?) ortadan kalkar ve kurtulur. Ama bu durum Hitler’i kapsamıyor:-)

    “””””Hitler’in beyin yapısının oluşmasına etkide bulunan genetik (dedesi erik çalmış, onun dişi kamaşıyor elinde olmadan), çevresel faktörleri, hitlerin yaşamı boyunca nelerle karşılaştığını, (“Benlik”inin ölürken beyninin çürümeye başlamasıyla yavaş yavaş yok oluşu sırasında bilincinin içeriği sonucunda neler çektiğini de) biliyor muyuz da onu suçlu buluyoruz ve elinde olmayan nedenlerden dolayı sonsuza dek azap çekecek diyoruz!””””

    Sonsuza dek azap çekmeyeceğini izah ettik, ama sonsuza dek cehennem ortamında kalacağı kesin.. Çünkü düşünce üreteceği bir beyni yok.. Çokluk düşüncesinden arınamaz. Arınmadan da cennet ortamına erişemez. Yalnız azaptan kurtulma olayını biraz açayım, ki o güzel güzel düşünen (gerçekten iltifat ediyorum, düşünüyorsun) beynin yeni sorularla terletmesin beni.. Hayvanların şartlanma olayını biliyorsun. Düşünce üretebilen bir beyinleri de yoktur. Öğrenmeleri şartlanma iledir. (Öğrenci olduğuna göre bu bilgi sende vardır) İşte cehennemde zamanla bu şartlanma benzeri bir durumla azaptan kurtulunur. Ama bunun oluşması için sonsuz kadar bir süre geçmesi gerekir.

    “””””Ya siz o yaratılışla yaratılsaydınız? Ya TEK olan sizde o manayı yaşamayı dileseydi? Bilinç boyutunu yaşayan İNSAN’a İBRET olması için oynayıp görevini tamamlayan bir FİGÜRAN ise(k)? Demiyor mu ayetler “hayvanlarda sizler için ibretler vardır” diye?

    Doğanın kanunu var. A.H., hep aslan ceylanı öldürüp yiyor diyor! Duygusallık yok! Beyin biyokimyasına söz geçiremeyen !, özgür iradesiz insansı da ölüyor, öldürüyor duygularıyla yaşadığı için.

    Üzerine basıp öldürüp geçtiğimiz karıncaların yok olmasına tanrı acımayıp bize mi acıyor? Karıncanın hakkı yok mu sonsuz hayata? Üzerine yanlışlıkla basılıp ölünce o daha fazla yaşayamama hakkını elinden aldığı için davacı olacak mı öteki tarafta?””””””

    Davalı olması için DAVACI olması gerekir. Yoksa dahil olduğu dava edilenler boyutunda (haklısın) kimse gözünün yaşına bakmaz, hesap soracağı merci de yoktur.

    “”””””Boşuna dememiş “Allah gibi düşünen İNSAN anlayışı!!”… Çok zor..”””””

    Haklısın, ÇOK ZOR.. Bugün bir kez daha anladım bunu.. Bu kadar güzel düşünebilen biri nasıl benim verdiğim cevaplara ulaşamaz diye düşünürken anladım.. Belki de acele ediyorum, çıkmadık candan ümit kesilmez abisi..:-) Yoksa uğraşır mıydım, “senin dinin sana, benimki bana” der geçerdim..

    “”””””Okyanus her AN, bir AN var, bir AN YOK olan dalgaları, Saf bilinç alanının lokal yoğunlaşmalarını üretir!!!

    Sistemde kimsenin özgür iradesi olmadığından dolayı kimsenin hiçbir suçunun olmadığını !, fakat o birimden ne açığa çıkıyorsa karşılığını Allah’ın Seri’ul hisab ismi gereği Seri bir şekilde ANINDA aldığını, fakat sonuçlarını ise BU yaşamında ÇEKİM YASASI gereği göreceğini biliyorsunuz, inanıyorsunuz ? Hesap görücü olarak kişiye bilinci yetiyor ayeti mi vardı !!?”””””

    Seri-ül Hisab hesabı keser, ama faturanın adrese ulaştırılması zaman alabilir ve hatta boyut alabilir.:-) Ve bana sakın çekim yasası deme allasen, kustuk artık bu yasadan… O yasanın suyu çıktı, eskidi, YENİLEN!

    Ama dersen ki Hitler bu yaşamı manası gereği “ÇEKTİ”, kesinlikle haklısın.. Ama “neden cehenneme gidecek, elinde değildi ki?” dersen, duygusallık etme, Allah dilediğini yapar (Zati bir gerçek bu) derim..

    “””””””4 boyutlu gözüken Evren daha kuantum altı ölçekte (saklı 7 bilinç boyutunda) her zerresi diğer bir zerresiyle, şu an tüm zamanlarla da dahil olmak üzere birbirine BAĞLIDIR. Ve Evrende bir ÖDEME-DENGELEME sistemi olduğunu bilimin kendisi (GİZLİ DEĞİŞKENLER adlı mekanizma) dahi söylemektedir.

    Çekim yasası kitaplarının fark etmediği bir şeyi paylaşmak istiyorum. Düşüncelerimiz sadece geleceğimizİ etkilemez, gelecekteki düşünce-niyetlerimiz de geçmişimizi etkilemektedir.””””””

    Yani yatay(?) bir izahta bulunuyorsun. Ben boyutsallıkla yapılan izahları severim….(?) daha kökten izahlardır ve asıl gerçektir.

    “””””””Hızır-Musa kıssasında çocuğu öldüren NEDEN GELECEKTEKİ YAŞAM BİÇİMİYDİ belki de! Allah’ın Sistemi o kadar karmaşık ki! Neden-Sonuç bile tersinebiliyor! Gelecek geçmişi etkiliyor! Gelecekte yaptıklarımız geçmişte bizi ÖLDÜREBİLİYOR! Nasıl mı? Evrenin her zerresinin, her zamanının diğer zamanıyla bağlantılı, etkileşimli olmasından dolayı!”””””

    Bu dediğinde haklısın, ama az önce dedim ki boyutsallıkla izah et.. Algıladığımız neden sonuç ilişkisi aldatıcıdır, asıl neden (sebep) yaratılış amacındır. Hızır onu bilir ve ona göre hareket eder. Ama bu dediğinle bana ne anlatmaya çalıştığını çok da anlamış değilim. Açıkladığım neyi değiştirir? Bilakis onaylar ve doğrular.

    “””””“O gün cehennem mahşer yerine gelir; o gün insan bütün yaptıklarını hatırlar; ancak bu hatırlayış hiç bir fayda sağlamaz. “Keşke bu hayatım için bana fayda sağlayacak şeyler yapsaydım!“

    “Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız. “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!”

    Hesap görme ötede biraz önce anlatmaya çalıştığım evrensel mekanizma gereği, dışarıda değil, bilinçte yaşanmaktadır.”””””

    Aksini kim iddia etti abisi?..

    “””””Kıyamet, Bilincin TEKlik bakış açısıyla KIYAM(et) mesi, DİRİLMEsi ve Evreni bu bakış açısıyla SEYR etmesidir.”””””

    Bu bakış açısının kişisel gelişim için gerekli olduğunu yukarıda da vurguladım. İçsel seyir derim ben ona.. Ama küçük alemdekilerin büyük alemde, büyük alemdekilerin küçük alemde olduğu gerçeğini değiştirmez bu durum..

    “””””””Ayetlere dikkat ediniz “hep geniş zaman kullanılarak”, “şu anda yaşanıyor olarak” anlatılmaktadır. Yevm veya Yevm edDin, gelecekteki bir GÜN değil, ŞU Andır.””””””””

    Hesap kesimi yapılıyorsa, faturanın adrese bildirilmesi ve borcun ödenmesi hep aynı AN içindedir. Ama bunun da benim OKU’duğum sisteme ters bir yanı yok zaten..

    “””””””Dünya, kıyamet, cehennem, cennet, kabir, mahşer, kabire gelen melekler, huri, Yusuf vs. bunlar İnsan bilincinde yaşanmaktadır.

    “Kuran, İNSAN’ın Bilinç içeriğinin anlatımıdır! Kur’an, İNSANın anlatımıdır.” diye ifade etmiştim. Kıyamet ayetleri, KIYAMETini kopartan Bilincin varlığa (cennet, cehennem, kabir vs.) olan bakış açısı ve varlığın hal dilini bulunduğu boyutu göre misallendirerek anlatışıdır!

    “Münker ve Nekir isimli melekler de dünyada karşılaşılan melekler mi? Ya da “Rabbin kim? Nebin kim? Kitabın ne?”

    Dünyada bedeniyle yaşayan Levvame-Mülhime arası (Kabir alemi) bilincin hakikat bilgisini aldıktan sonra alemi, kendini, nefsini, rabbini, dinin orijinini sorgulamaya başlamasıyla açığa çıkardığı sorgu melekeleridir. Melekenin çıkması DİRİLMEye başladığının işaretidir, 120. gün ruh üflenmesi.””””””

    Kuran insana kendini nasıl anlatır? Eğer Allah seni yaratsaydı ve karanlık bir boşlukta asılı olsaydın, Kur’an’ı getirip eline tutuştursaydılar veya kulağına fısıldasaydılar, ne anlardın? Ben kalıbımı basarım hiç bir şey anlamazdın.. (düşün üzerinde..?) Allah “Bilinmek için Alemi, bilmek için Adem’i yarattım” buyurmuş kudsi hadiste.. Alem var, en az senin var olduğun kadar.. Yoksa da senin yok olduğun kadar yok.. Ama bilmekten bahsediyorsak, var olan bilinir. Alemi yarattım demişse, senin de bu alemi seyrederek O’nu bileceğin söylenmiş ise, alemin karşılığı sende mana olarak var demektir. Kur’an’da anlatılan her şey sadece Kur’an’da değil, tarih kitaplarında da vardır. (Bu güne kadar hiç üzerinde durulmayan bir konu…?) Eğer Kur’an’da sadece mecazi olarak bulunuyor, bize bizi anlatıyor ve başkaca bir gerçekliği yoksa, tarih kitaplarını da rasuller mi yazdı? Tarih kitaplarında da olan gerçekler pek çok Kur’an kıssası.. Haa, demek ki bunlar olmuş, ama geçmişte olan bu olayın sana anlatılmasının bir sebebi var. Nedir o sebep? SEN BİR CANLI KUR’AN’SIN, bu manalar sende de var, bu manaları yaşamak için böyle bir olayın olmasını bekleme, sana ne ifade ettiğini, sendeki neyi temsil ettiğini anla idrak et, demektir. Vuku bulan (meydana gelen) her olay, bir manaya veya mana terkibine göre meydana gelir. O manalar da evreni oluşturan manalardır. Sen ve evren ikiz kardeş isen (ve Kuran da dahil üçüz iseniz), o zaman bu manalar sende de mevcut. İnsanlık tekamülü sürecinde bunları yaşamış ve deneyimlemişse, sen de kendinde açığa çıkarıp deneyimle ki, İNSANLIK BİLİNCİ ile BİR olabilesin. Ama bu manaların sende açığa çıkması için, senin de Yusuf gibi kuyuya atılman gerekmiyor, sen kendini manada o kuyuya at (kuyu manasına at) anlamında yapılıyor bu yorumlar.. Bilmem anlatabildim mi? Ben seni sıkı düşünür buldum, anlayacağından hiç kuşkum yok Allah’ın izniyle..

    “””Kendisinin DİRİLmeye başlamasının nedeni dışarıdaki “benliklerin” ÖLÜ olduğunun ALGILANMAya başlanmasından. Bu yüzden ÖLÜleri gördüğü için de alemi, KABİR alemidir!

    “Cennete erebilmek için, “bugün” cehennemden geçmekte olduğumuzun farkında mısın? “Cennet ya da cehennem diye bir yere gitmeyeceksin; uyan! Yaşamını ya cennet olarak yaşamaktasın, ya da cehennem olarak!” (Hayret, Ahmed Baki)””””””

    Kişilerin fikirleri üzerinde konuşmak gıybet olmaz. Ama zaten yukarıda izah ettim bu gibi tanımların neye işaret ettiğini..

    “””””“Bir de mirac hadisesinden dönen Rasulullah tarafından, cehennemde azap çeken kişiler hakkında ayrıntılı tarifler yapılmış. Dünyadaki insan yaşamına manada dahi benzetilmesi ve yorumlanması oldukça güç tarifler.”

    Mi’rac yapan Bilincin edindiği BAKIŞ AÇISI ile cehennemi yaşayan dünyada bedenle yaşayan “ben”liklerin hallerinin sembolik anlatımı. Sembollerin anlamı “benlik”lerin bilincinde yaşadıklarının ta kendisidir!

    Bedenin olmadığı ortamda bu tip işkence aletlerinin, bedensel eziyetlerin olacağını kastediyorsanız A.H.’yi baştan okumanızı tavsiye ederim.””””””

    Zaten cehennemde de sembolik azaplar çekilecektir. Benden yoktur ama beden olduğuna dair kemikleşmiş bir bellek vardır.

    “””””“Sonlu !!! olmak istemiyorsanız, rotanızı sonlulara göre ayarlamayınız” (Dost’tan Dost’a)”””””

    Amenna! Işık tutan Işık Ustamın sözü başımla beraberdir Allah’ın izniyle.. Ama ben o sözden kayıtlanmamak anlamında bir şeyler anlıyorum.. Ama bunu açacak halim yok, yaşlıyım ve çok yorgunum.

    “””””Kusura bakmayın canlar.. epey uzunca oldu, hatta sınavım olması hasebiyle burada kesmek zorunda kaldım. Eksik kalan yerler oldu elbette, fakat sanırım genel olarak bakış açımı ifade edebildim.””””””

    Evet bu sefer ifade edebildin, başka sorum yok.. Zaten soru sormadım, sorularına cevap yazdım. Çünkü konuya hangi “açıdan” baktığını anladım bu uzun izahınla.. Düşünmeye devam et, düşünen zaman zaman yanılsa bile, düşünmeyene oranla kardadır.

    “””””Hoşça-Dostça Sevgiyle efendim..”””””

    Bilmukabele AHHA ve onun şahsında tüm okuyan değerli kardeşlerim.

    Allah bizleri anlamamızı istediği gerçekten ve hakkıyla kulluk etmekten uzaklaştırmasın.

    (Güvenlik kodu yazmak gençler arasında moda galiba, ihtiyar amcanız da estirdiğiniz modaya uysun.. Kod: FATİHA)

  98. 98 metinav 17 Nisan 2008, 6:05

    Sevgili MERAKLI,

    Öncelikle burada yorumlarını yazan arkadaşlar da sizin gibi kendi düşüncelerini yazıyorlar. (…) Anlayan anladığı kadar yazıya dökebildiği kadar ifade ediyor.

    Hitlere gelince: Bence bu ve bunun gibi zalimlik yapan insan görünümlü insansıların ve dahi tüm nefs sahibi mevcudatın hesap vermeden yok olmak gibi bir lüksü yoktur ve olamaz. Yüce yaratıcının HASİB (SERİÜL HİSAB) ADL İSMİNE HAKİM İSMİNE MÜNTAKİM İSMİNE DARR İSMİNE CEMAL VE CELAL İSİMLERİNE vel hasıl ESMAÜL HÜSNAYA VE ONUN AHLAKINA TERSDİR.
    ALLAH isimleri ile isimlenmiş ve onun ayinedeki yansıması, mecazı hükmünde olan insana bile bu durum ters gelirken, haşa o bunu cezasız karşılıksız bıraksın; hikmetine adetine tersdir.
    Bunun kainatta örneği mevcudatta çoktur, biraz dikkat edilirse mikro ve makro boyutlarda da bulunabilir. Ha neticenin hemen ortaya çıkmaması veya görülmemesi olmadığına değil; belki takdir gereği daha sonraki yaşam boyutunda ortaya çıkacağını, belirtildiği üzere günahlarının artması için neticenin hemen yansıtılmadığı, cezasının verilmediği bildirilmektedir. Hadiste boynuzsuz koyunun veya koçun hakkının boynuzludan alınacağı misali verilmişken, ayetlerde zerre kadar iyilik ve kötülüğün karşılığının sorulacağı verileceği belirtilirken, hiçbir sisteme ve kanuna mantıken ve hissiyaten ve vicdanen uygun olmazken, böyle bir şey nasıl mümkün olur? OLAMAZ VE YOKTUR.
    Herşey kaderi ile halkedilmiştir. Rolümüzü tam hakkıyla oynayıp bu boyuttan diğer boyuta yolculuğumuza devam ediyoruz, aynı maddenin tavırları gibi; öze doğru bir yolculuk.

    BİZİM DERDİMİZ, ÇOKLUĞUN ÇOKLUK İÇİNDEKİ FANİ DERT VE SORUNLARI DEĞİL; TEK’E AİT ANLAYIŞLAR VE ONA ULAŞMAK YOLUNDA ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK OLMALI BENCE.
    HERKES YAPTIĞININ KARŞILIĞINI KADER GEREĞİ ER VEYA GEÇ GÖRECEKTİR, BUNA ÖZÜM GİBİ EMİNİM.
    ZALİMİN ZULMÜNE SUSANI DİLSİZ ŞEYTAN OLARAK NİTELİYOR ALLAH RASULU. Ama ben bu yaşama onun, bunun, şunun yaptığı işleri karara bağlamaya gelmedim, zaman kısa; acilen asıl ve sonsuz yaşam için bir şeyler yapmak lazım, yok eğer yapamıyorsak kaderimiz gereği o zaman gidişat iyi değil, netice hüsran olabilir, bunun eğer nasib ise derdine düşmek gerektiğini düşünüyorum.
    Herşeyden öte onun dostluğu çok önemli benim için, herşeyin hesabını göreceğini bilenin eli uzanır mı mazluma harama ve günaha? O KİMSEYE ZULMETMEZ. O ASLA NEFSİNE ZULMETMEZ, HAKKINI VERİR…

  99. 99 Meraklı 17 Nisan 2008, 9:52

    1- “Ruhlarınız bedenleriniz, bedenleriniz ruhlarınızdır” hadisini biraz daha açmak istiyorum..
    Ahmed Hulusi’nin ‘İnsan ve Sırları’ kitabından bir bölüm aktarmıştım. O bölümde beynimizin dört çeşit dalga ürettiğini yazıyordu. Üretilen bu dalga yapı, madde bedeni oluşturan ışınsal alt yapıdan ayrılmaz, içiçedir. Zaten bu dalga yapının boyutu madde bedeni oluşturan manaların ışınsal boyutundadır. Bu dalgalar, madde bedeni oluşturan ışınsal yapıdan çok özel şartlar olmadan (ölüm veya feth olayı gibi) ayrılmaz. (Feth olayında dahi aralarında bir iletişim vardır, özel bir frekans olarak.. Buna Hak erenleri göbek bağının başka bir çeşidi derler. “Biz her şeyi çift yarattık,” ayetini buna da uyarlayabilirsiniz, ışınsal yapının ikizi..)
    Ben hadisin işaret ettiğinin bu birliktelikle alakalı olduğunu düşünüyorum. O sebeple, beden dağıldığında bu dört tür dalga ile oluşan ışınsal beden dağılmaz. O sebeple (bitişik ve ayrılmayan bir yapı olmasından ve bedeni oluşturan ışınsan yapıyla içiçe bulunmasından dolayı, bacağı veya kolu kopan insanlarda varmışcasına bir hissiyat bulunur.

    2- Seri-ül Hisab olması ile ilgili bir soru sorulmuş. Allah Seri-ül Hisab’tır. Her yaptığımızın anında faturası kesilir, ama faturanın elinize geçmesi (sonucunu yaşamak) daha sonraya kalabilir. Yukarıda bir ayeti örnek olarak verdim ve ama onu ve bir yenisini daha vereyim:

    “Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın *ilerde* (veya bir süre sonra) bileceklerdir.” (15/3) (Elmalılı meali)

    ve

    “Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacağı güne erteler (te’hir eder).” (14/42)

    Mekr sistemi de bundandır zaten..

    “Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.” (7/183)

    Dünyanın tekamül sürecini oluşturan bir imtihan meydanı olması da bu sistem dolayısıyladır.

    “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (16/61)

    Bir şey daha…

    Tüm bu öğrendiğiniz gerçekler ve aldığınız üst seviyede bilgilerden ötürü ayrıcalıklı olduğunuzu düşünmek hoşunuza gidiyor olabilir. İnancınız bilinç altında belki de bu yatıyor ve o sebeple sizin bilginize sahip olmayan herkesin evrensel çöpe gideceğini düşünebilirsiniz. Bu da gizli gizli kendini gösteren güçlü bir benliğin işaretidir. Belki de işe önce bunu hazmederek başlamak en iyisidir. Tek’i farketmek isteyenin ilk yapacağı şey, hiç bir önemi olmadığını, özel olmadığını ve bir hiç olduğunu farketmek olmalıdır. Siz bu öğrendiklerinizle ancak cennet yaşamının sonsuzluğunda bir takım ayrıcalıklara kavuşacaksınız. Ayrıca, kabir yaşamında da çok sıkıntı yaşamayacaksınız inşaallah (ibadetle enerjinizi de arttırdınız ise), sizin bildiklerinizi bilmeyen ve ibadetle enerjisini de arttırmayan diğer saidler arınırken sıkıntı yaşasa bile..

  100. 100 özde 17 Nisan 2008, 1:35

    Sevgili dostlar,

    Bakınız, çok güzel bir şeyler oldu, iş tatlıya bağlandı, “Yorumsuz Blog” çok çetin bir sınav atlattı.

    Bırakın AHHA sınavlarını başarı ile versin, onun bitmez tükenmez enerjisi bizlere daha çok lazım olacak..

    Sevgili Saim Yusuf kardeşim, “ALLAH’IN SEVDİĞİ MUHAMMED ÜMMETİ…” yazısı hakkında yapılan yorumlar üzerine, yanlış anlaşılır, polemik oluşabilir düşüncesi ile (acizane fikrim) tek bir yorum bile yapmazken, kimseyi kırmadan, köşesinden YENİ yazıları ile bizleri aydınlatmaya devam etti..

    Buradan, bu platformdaki yazar, yönetici, yorumcu ve izleyicilerin, “ALLAH’IN SEVDİĞİ MUHAMMED ÜMMETİ…” yazısı ile ilgili yapılan yorumlara gösterdikleri basiretten dolayı tebrik ediyorum.

    Bakınız, Allah’ın izni ile niyetlerde BİR olunca, çok güzel şeyler oluyor. Bilgi ve düşünce titreşimleri yayılıyor… Herkes nasibince rızıklanıyor!..

    Sevgi ve saygılarımla….

  101. 101 Düş-ün 24 Nisan 2008, 9:54

    AHHA kardeş tekrar hoş geldin…

    Duygu fırtınalarından, düşünce fırtınalarına davet edenlere…

    Teşekkürler…

  102. 102 AHHA 25 Nisan 2008, 4:49

    **“Hayvan ve insan (ve insansı) beyninin farklı çalıştığını Ahmed Hulusi’den öğrendik.. “**

    Hayvan, insansı (=cin diyorum) ve İNSAN beyni farklı çalışır. Fakat benim dikkat çekmek istediğim nokta gelişmiş hayvanlarda da insansılarda da ortak olarak bir “benlik”, bir İÇSEL DENEYİM, İÇ YAŞAMın var olduğu!. Ve bu “ben”lik belirli özelliklere sahip beynin, yani maddenin ürettiği bir farkındalık hali olduğu için maddenin, beynin çözülmesiyle birlikte o da çözülecektir.

    Hadislerde anlatılan cenine 120. günde ruh üflenmesi, cenin, kozmik ışın, ana karnı, anti çekim dalgası gibi ifadelerin nelere işaret olabileceğini önceki mesajlarımda belirtmiştim. Hadisteki RUH ile kastedilenin mülhime bilincine ermiş BEYİN olarak algılıyorum.

    Mülhime bilinçte (üçüncü 40 gün, üçüncü bilinç seviyesi) Beyin belirli bir “kapasiteye” ulaşıyor ve “ölüm ötesi yaşamda devamını sağlayacak olan “yepyeni bir beden” üretiliyor.

    Böyle düşünmek zorunda kalıyorum, çünkü anne karnında 120. gününü yaşayan insan cenini ile diğer primat ailesi (şempanze, orangutan, goril vb. ) arasında çok az fark var. (Solungaçlarımızın olduğu, balığa benzediğimiz dönemlerden dahi geçiyoruz.) Ya bu hayvanların da ölüm ötesi yaşamı var, ya da ikisinin de yok.

    Mülhimedeki insan için varlığının en önemli olayı aldığı kozmik tesirlere (!) göre ya orada boğulup gitmesi (cin=insansı olarak kalması) veya Hakikat ehli olarak Göğe yükselmesidir (İnsanlığın başlangıcı, yenidünyaya doğum).

    Kişi kendisinde dünya yaşamının cazibesine kapılmayan Bilinci oluşturduğunda, yani üflenen RUH ile mülhimeyi yaşıyor kişi (cin oluveriyor), antiçekim dalgası (?) ile de Mutmainne’ye (Göğe) varıyor. Cinler göğe çıkamaz SULTAN bir GÜÇ olmadan (Rahman–33. ayet)

    Kişiyi Mutmainne düzeyine vardıracak bilinç oluşmamış ise mülhimede, yapacağı ibadetlerin faydası olmaz.

    Mülhime bilinçle birlikte kişi daha önce yaşamadığı hisleri algılıyor. Bunun nedeni “Nedensellik ilkesinin” olmadığı uzaya geçiş sürecidir. Beynin ürettiği “benlikten” Soyut-Nurani uzaya temas başlamıştır. Beynin-bilincin hassaslaşması ile kişi hangi konuya yoğunlaşırsa o Tümel uzaydan artık (iyi-kötü) ilhamları ELİNDE OLMADAN almaya başlar. Kişi yapacağı çalışmalarla bu aşamaya kadar gelir, fakat bunun getirisi olan bilinç hassasiyetiyle kendisine gelecek olan ilhamlar noktasında KATKISI yoktur.

    ***Bundan da anlıyoruz ki Şaki’nin sahip olduğu taşıyıcı dalgalar ve bellek dalgalarından oluşan kayıt sistemine Kuran terminolojisiyle SİCCİN kayıtları deniyor. Bunlara beynin farklı bir özelliğinin açığa çıkmasıyla eklenen anti çekim dalgalarının da eklenmesiyle Kuran terminolojisiyle İLLİYYİN kayıtları deniyor. (Bu kendi çıkardığım sonuçtur)***

    Evet! İşte ama bu kayıt, anne karnında değil, mülhimede başlıyor :=). Kişi bahsettiğiniz dalga (!) çeşitlerinin kendisindeki karşılığını bulamadı mı anlatılanlar HAYAL, Soyut ifadeler olarak kalıyor.

    ***“Beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?” sorunun cevabı yeterli bulursun veya bulmazsın ama bu..***

    Sormuş olduğum “Beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek”, “Algıladığımız evren, benlik içeriğimiz çok da farklı olmamasına rağmen TEKlik Şuurunu yaşamadıktan sonra (Genetik yapımızın %98 küsur oranında benzediği) şempanzelerden farkımız nedir? Bu farkı sağlayan madde, mekanizma nedir, nasıl oluşmuştur?” gibi sorulara cevap olarak “iki beyin arasında fark vardır, bunu sağlayan şu dalgalardır” demek çok soyut-hayali kaçıyor.
    120. günde birbirine çok çok benzeyen iki ayrı türe ait beyin yapısı nasıl dalga üretme açısından farklı olur ki? Bu iki türe ait embriyo doğup belirli yaşa geldiklerinde “içsel deneyimlere”, “ben duygusuna” sahip olmalarına rağmen?

    ***Daha dünya yaşamımızda uykusuz rüyalarda neokorteksin pasifleşmesiyle “ben”lik yok oluyorken, beyin çürüyünce nasıl bu benlik devam edecek?”***

    Rüyasız uykuda herkeste var olduğu iddia edilen bireysel ruha ne oluyor da birden algısı kesiliyor?

    Algının kesilmesinin nedeni benlik hissini vehmettiren neokorteks demiştik. Gündelik yaşamımızda beynin bu bölgesindeki sinir hücreleri aktif haldedir ve bu hücreler arası elektrokimyasal iletiminin neticesi olarak “ben hissi” varsayımsal, yanılsama olarak ortaya çıkar. Bu “birimsel ben hissi” gerçekten de vehimdir. Hücreler arası akış kesildiğinde (bitkisel hayata geçiş, uykusuz rüya, bayılma, ölüm!) bu “ben” de biter.

    ***Bakınız diyorum ki, şu “ben” dediğimiz şey onlarda da var! 2 yaşındaki bebek de “benlik” yok, ölünce ne oluyor, neyi ve nasıl hissediyor?***

    ***Oğlum bırakın iki yaşı, henüz iki aylıkken kaşlarımı çattığımda ağlamaya başlardı. Güldüğümde de gülümserdi…. Demek ki bebekler sandığımız kadar “KİŞİLİKSİZ” ve “BENLİKSİZ” değil.. ***

    Allah bağışlasın :=) çocuğunuzun size tepki vermesi kişiliği, benliği olduğundan değil, genetiğinden gelen “içgüdüsel” davranışlarındandır. Benzer davranışları bir şempanze bebeğine (taktım şempanzelere ben de :=)), bir köpeğe yaptığınızda da (…) benzer tepkiler vereceğini göreceksiniz.
    Bebeklerde 4 yaşına kadar üst beynin kıvrımları oluşmadığından “bilişsel hafıza” yoktur. Geçmişi yoktur, hafızada tutamaz. Bu yüzden de “çevre şartlanması” olmaz. Fakat bir de yüksek memeli canlılara has üst beynin haricindeki orta beyin, limbik sistem ise “duygusal belleğe” sahiptir ve hayvanların ve bizlerin çoğu davranışlarını yönlendirir. Buna da “genetikten gelen şartlanma” diyebiliriz. Duygusal bellek tepkiseldir, (…)şartlandırıldığı şeye tepki verir.

    Benliğin oluşabilmesi için “bilişsel hafıza” şarttır, dışarıdan gelen uyarılarla bilinçli olarak şekillenmelidir, (duygusal bellek içten-atalardan genetik miras ile gelen otomatik uyarılardır) çünkü geçmişten getirilen anılar olmaz ise benlik ilişki kuramaz, bütünselliği sağlayamaz, “ben süreklilik kazanamaz”.
    Bilincinde olmadan verdiğimiz tüm tepkiler duygusal belleğimizin işidir ve hayvanlarda da vardır.

    ***(Zaten kendisini oluşturan mana terkibi demektir benlik) ***

    Bir varlığın kendisini meydana getiren şey mana terkibidir, fakat mana terkibinde TEKin Farkındalıkla ilgili özellikleri (el Âlim gibi) bulunmuyorsa Bilinç-ben sahibi değildir.

    ***“”””Kendisine gelen bedevi “Allah göktedir” deyince onaylayan Efendimiz bunu neden yapmıştır? Hangi hadis kimlere hitap etmektedir, hangi amaçla genelleme yapılarak kim için söylenilmektedir, aynı şekilde ayetler? “İnsan hüsrandadır, nankördür genellemeleri yapılmasına rağmen ayetlerinin muhatabı kim ?” Düşünülmeli..]””””

    Ben düşündüm ve düşündüğüm için bu soruları sordum zaten.. Bu beyanlar senin düşünce sistemine uymuyor, benimkine değil.. O sebeple bunları sen düşünmelisin.***

    “Şu hadisler hakkında ne düşünüyorsunuz” diye bir soru sormuştunuz 75. mesajda. O sorunuza cevaben yazdım bunları ve düşünülmeli dedim. Uyuşmazlık yok..

    *** Zaten mesuliyet de aklı başındakileredir.***

    Evet, mesuliyet AKLI başındakileredir :=). AKIL, mülhimede çıkmaya başlar. Bu aşamadan, yani “kendi aklımızla kendi yolumuzu çizebileceğimiz” aşamadan önce kişi genetikten, çevreden gelen şartlanmalar, değer yargılarının oluşturduğu bir yanılsama “ben”lik ile ÖZGÜR İRADEsiz olarak (yani beynine, duygularına hükmedemediğinden kadere tabi) yaşadığından AKLI, DİNi yoktur!. Özgür irade, kişide evrensel bilinçten alınan yeni, orijinal, yaratıcı ilhamlarla Mülhimede başlar. Bu devrede kişi beynine, duygularına büyük oranda hâkimdir.

    ***Delilere veya beyinden özürlülere mesuliyet yoktur. Demek ki kayıt işlemi kesintiye uğradığı için böyle denmiş. ***

    Özür dilerim ama sizi yormaya devam edecem :=).

    Deli veya özürlüler, bebek yaşta ölenler için öteki taraf var mı? Belirli bir maneviyat oluşturmadan öteki tarafın canlıları tarafından zarar görmeyecekler mi? Görmeyeceklerse neden? Kayıt yapamayan bu kişilere öteki taraf var ise onlardan belki de daha bilinçli hayvanlara öteki taraf neden olmasın?

    ***…hasar görmeden önceki kaydı silecek bir durum yok.. Allah’ın Hafiz ismi gereği, önceki kayıtlar hıfz edilir (saklanır ve korunur)***

    Bu tip hafıza kayıtları birçok canlıda var. Kayıt var diye öteki tarafa geçiş olmak zorunda değil ki. Kastettiğiniz maneviyatı yaşamaktan kaynaklanan bir kayıt ise kaydı olmayan inançsız insanın öteki tarafa geçme noktasında hayvandan farkı ne?

    Diyorum ki düşünceme göre “ruhlarımız bedenlerimiz, bedenlerimiz de ruhlarımızdır” hadisine göre bedende meydana gelecek herhangi bir hasar ruhta da hasara neden olacaktır. Ki zaten bu bireysel holografik ruh, Tümel RUHun geçici olarak yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Bireysel ruh zaten TEKin varlığında saklanan, hıfz edilen özelliklerin bir araya gelmesiyle geçici olarak oluşmuştur. Bireysel Ruh dağılınca içeriği El-Hafız ismi gereği TEK, TÜMEL RUHun Holografik hafızasında saklanır. Ki zaten hep ordaydı!
    Özetle, beyin büyük ölçekte sorun çıkardı mı sadece kayıt işlemi kesintiye uğramıyor, aynı zamanda kayıt yapılan yer de kırılıyor! Bilişsel hafıza, dolayısıyla benlik dağılıyor. Bugün iki beyin yarımküresi ayrılan insanlar da “çift kişilik oluşturma” vakaları görülebiliyor.

    ***”Bu yüzdendir ki, beyinde meydana gelen bir hasar, dalga bedenin içeriğinde de AYNI ANDA fakat boyutsal önceliğinde parçalanmalara neden olacaktır.”

    Madde bedenin kolu veya bacağı kesildiği halde, insanların kol veya bacağı varmış gibi bu hissi belli belirsiz taşıdıkları bulgusuna rastlanıyor. Tıp buna sağlıklı bir izah getiremiyor (bellekteki kayıt, vs. diyor) ama Ahmed Hulusi bu durumun ruhtaki (ışınsal bedendeki) kayıtla alakalı olduğunu söylüyor. Bence süper bir izah.. Bu da bize sorunuza güzel bir cevap olmuş oluyor. Hatta detayında (daha derin düşünülecek olursa) bütün sorularınızın cevabı burada gizli..(?)***

    Dikkat etti iseniz madde bedendeki bir hasardan bahsetmedim Sevgideğer ağabeyim. Direkt olarak beyindeki bir hasardan bahsettim. Beyinde hasar yoksa madde bedende kolunuz, bacağınız kopsa da beyin sağlam olduğu, beyinde veya hologramik bedende kolun temsili saklandığı için bu tip hislerin çıkması çok doğal. Ama beynin üst kısmını alın bakalım hiçbir şey hissedebiliyor mu :=).
    Örneğin elimizin ağrıdığını söyleriz. Hâlbuki ağrı hissi elde değil beyinde yaşanmaktadır. El organının bu ağrıyı hissedecek bir yapılanması yoktur. Algılayan beyindir (gerçekte bireysel-birimsel ruh), fakat beyin ağrının elimizde olduğu hissini yaratarak bizleri yararlı bir şekilde yanıltmaktadır. Gerçekte elde ağrı yok. Gerçekte el dahi yok.

    ***Tümellik sadece o boyutta mıdır? Bu sorunun cevabını çok iyi düşünürsen, söyediklerini yeniden gözden geçirmen gerekir.***

    Evet, sadece kuantum altı sistemlerde tümellik vardır.

    *** “Dalga boyu sıfıra yakın” demişim. Bu dalga yapının kalktığı anlamına gelmez mi? Başka ne anlama geliyor, ben ne anlatmaya çalışmışım(!?) bir de siz beni bana anlatın?(!)***

    Ama siz “dalga boyunun sıfıra yakın olması” ile Ahadiyeti kastetmişsiniz yazınızda. Bilimin söyledikleri ile tasavvufta anlatılanları birleştirerek gidersek diyebilirim ki, bırakalım Ahadiyet noktasını daha “Esma boyutuna” geçmeden dalga yapı kalkıyor!. Dalga yapı fiiller-madde ve enerji evrenine hastır. “Esma boyutu” enerji alemi değildir. Enerjiyi üreten sonuşmaz, sönüşmez, sonu gelmez Tümel yapıdır. Tıpkı düşüncelerimiz arasında mekânsal bir uzaklık olmaması gibi esma evreni de bütünseldir.

    ***(Kul, başkasında kınadığı hali yaşamadıkça, vadesi tamam olmaz! Çünkü herkes, kendinde olanı görmekte.) (Ahmed Baki)”””””

    Kınamadım, sadece fiilini arz ettim, egzajere etme, ayıp oluyor abisi:-)***

    Est. abi, sizi kastederek Ahmed Baki’nin sözünü yapıştırmadım. Baki’nin de dediği gibi; Hitler de yaptıklarından dolayı benzer vicdani azapları (kendisi intihar ederek öldü, neler yaşadıysa…) yaşamadan vadesi tamam olmamıştır” demek istemiştim :=).

    *** “”””””Ayrıca, Hitler gibi bireylerin yaşamlarında neler çektiklerini, neler yaşadıklarını nereden biliyorsunuz?””””””””

    Şu ayetten biliyorum ki yapıp edip hiç bir sıkıntı da duymazlar.. “Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın *ilerde* bileceklerdir.” (15/3)***

    Ama bu ayette kastedilen bu kişilerin “sürekli olarak mutlu yaşadıkları” değil ki :=). Dünya işlerinden başka bir şey düşünmedikleri anlatılıyor..

    ***Ayrıca, vicdanı açığa çıkmayan hiç kimse azap duymaz. Vicdanların açığa çıktığı gün de zorunlu olarak “Hesap görülen” gündür. ***

    Vicdanı açığa çıkmayan bireyler de yapıları itibariyle bu davranışları sergilemekteler. Her birimin, vicdanı, aklı olmayan, beyin biyokimyasıyla tepkisel yaşayan varlıkların da Sistemde görevleri var. Eğer bir toplum kendi halini düzeltmez ise çekim yasası gereği hak ettiğini bulur, kurunun yanında yaş da yanar. Hak ettiğini de Hitler gibi aracılarla bulur. Sistem= YevmidDin (Hesap süreci !) böyle..

    ***bana sakın çekim yasası deme allasen, kustuk artık bu yasadan… O yasanın suyu çıktı, eskidi, YENİLEN! ***

    :=) çekim yasası, duanın ta kendisi zaten. Birileri suyunu çıkarsın, ama bundan dolayı perdelenmek istemem.

    ***“4 boyutlu gözüken Evren daha kuantum altı ölçekte (saklı 7 bilinç boyutunda) her zerresi diğer bir zerresiyle, şu an tüm zamanlarla da dahil olmak üzere birbirine BAĞLIDIR. Ve Evrende bir ÖDEME-DENGELEME sistemi olduğunu bilimin kendisi (GİZLİ DEĞİŞKENLER adlı mekanizma) dahi söylemektedir.

    Çekim yasası kitaplarının fark etmediği bir şeyi paylaşmak istiyorum. Düşüncelerimiz sadece geleceğimizi etkilemez, gelecekteki düşünce-niyetlerimiz de geçmişimizi etkilemektedir.”

    Yani yatay(?) bir izahta bulunuyorsun. Ben boyutsallıkla yapılan izahları severim….(?) daha kökten izahlardır ve asıl gerçektir.***

    İçsel 7 boyutta, Bilinçte, bilinç ile evren birbirine bağlı diyorum :=) İçten bağlı olduğumuz için gelecek şimdimizi etkiliyor diyorum ;=). Seveceğiniz türden, boyutsal yani… :=).

    ***Kıyamet, Bilincin TEKlik bakış açısıyla KIYAM(et) mesi, DİRİLMEsi ve Evreni bu bakış açısıyla SEYR etmesidir.”””””

    Bu bakış açısının kişisel gelişim için gerekli olduğunu yukarıda da vurguladım. İçsel seyir derim ben ona.. Ama küçük alemdekilerin büyük alemde, büyük alemdekilerin küçük alemde olduğu gerçeğini değiştirmez bu durum..***

    İnsan dirildi mi zaten büyük alem dediğiniz evrenin de kıyameti kopmuş oluyor. Dışarıda bir alem yok ki kıyameti de kopsun.. Evren kişinin bilincinin içinde, insan onun içinde değil..

    ***Allah “Bilinmek için Alemi, bilmek için Adem’i yarattım” buyurmuş kudsi hadiste.. Alem var, en az senin var olduğun kadar.. ***

    Alem, Adem’in bedeni.. Şu an algıladığınız her şey (yazı yazdığınız klavye, PCniz, odanız, eşiniz vs.) sizin bedeniniz! Bizler 5 duyumuzun bizi yanıltmasından dolayı bedenimiz ve ondan ayrı evren yanılgısına düşüyoruz.

    Evren, sizsiniz, siz şu an algıladığınız evrensiniz.

    Sadece ve sadece kendinizi, kendinizdekini algılıyorsunuz. Evren size sizi gösteren tamı tamına bir AYNA (hayır, mecaz olarak kullanmıyorum).

    Âlem, Âdem ile var olabilir ancak! Âdem algılamasını kestiğinde Âdem=Âlem Yok olur, Zat boyutu Âmâ olarak kalır, kendini, kendindekini bilemez.

    AYNA’nın karşısına geçtiğinizde KENDİNİZİ BİLirsiniz.

    ***Kur’an’da anlatılan her şey sadece Kur’an’da değil, tarih kitaplarında da vardır. …..***

    Bu paragrafında yazdıklarına katılıyorum Sevgideğer abim.

    Elbette geçmişte bir X kişisi yaşadı, kendinde belirli manaları açığa çıkardı. Kuran buna Yusuf demiş (belki de gerçek ismi Yusuf’tur, önemli değil). Geçmişte kendindeki manaları açığa çıkaran Yusuf’un bulunduğu Bilinç mertebesi -evren holografik olduğundan dolayı- Ahmed adlı varlık tarafından da yaşanmış ve bize zorunlu olarak sembollerle, misallerle Kur’an aracılığıyla aktarılmış ve bu katmanlar sende de potansiyel olarak var, dilersen açığa çıkartırsın, dilemez isen sonuçlarına katlanırsın denilmiş.

    ***Beden yoktur ama beden olduğuna dair kemikleşmiş bir bellek vardır.***

    Bu ifadenizi belleğime kaydettim, çok hoşuma gitti, yazılarımda kullanacağım :=).

    Umarım düşünce dünyanıza beyin fırtınası yapma noktasında katkıda bulunuyorumdur. Sizi yorduğumun farkındayım kusura bakmayın :=).

    Sevgiyle kalın..

  103. 103 Bir DOST 26 Nisan 2008, 5:19

    Sevgili AHHA yazmış;

    ”O hadis ve ayete yapmış olduğum yorumlar bana göre Zahir olanlardır. Bakınız dostlar, biraz daha ayrıntılamak istiyorum görüşümü.”
    ”Ana karnında cenine 120. günde Ruh üflenmesi veya İbrahim’in ateşte yanmaması bu olayların zahiri anlamları değildir. Bu olayın zahiri “kişinin bu anlatılanları kendinde bulması ve yaşaması”, (Yaşayana göre) Batını ise bunun da algılayamadığı derinlikleridir. Bu hadisteki anlatımı kendinde bulamayıp algılayamayana, bu haliyle zahir olduğunu düşünene ise BATINdır! Batın algılandığında Zahir olur!”
    ”Sevgideğer Kardeşler, bilmiyorum; ama böyle algılıyorum.”

    ”İnsan-ı Kamil’in (=Tüm OKU’nan Kur’an ayetleri) BOYUTSAL GEÇMİŞinin anlatımıdır. Kimi ateşte yanmayıp (!) Hanif İbrahim’e kadar, kimi ölüleri dirilten (!) Saf Akıl İsa’ya kadar OKUR=YAŞAR o ayetleri.”

    Sevgili AHHA yazılarınızı büyük zevkle okuyorum daha sonuna gelemedim ama hemen sormak istedim müsadenizle.. Şu an merak ettiğim bir konuda..

    BATINlarımızın ZAHİR olmasını ALGILAMAmız
    yukarıda bahsettiğiniz mecazları YAŞAMAK gereğini BİLİNÇ boyutunda nasıl bizden çıkaracağımızı gerçekten merak ediyorum..

    Fiili olarak biraz da olsa tahmin edebiliyorum ama sizin ulaştığınız bu bilinç boyutuna çıkmak veya ÖZ e doğru diyelim… BİLİNÇ boyutunda bu anlatılanları algılamak fiili sonradan mı açığa çıkaracak ya da herhangi bir fiilin çıkmasına ihtiyaç var mı algılama durumunda..? Ya da her kademenin fiilayatta YAŞANmış olup mu algılanması gerekmektedir..?

    Sizin anlatmış olduğunuz bu 120. gün meselesi çok derin bir tefekkür gereği sizden açığa çıkmış bir ilim.. yani sizin için ZAHİR olan benim için batın olan bu konu şimdi benim için bunu okuyup anlamam idrak etmem benim için ZAHİR mi olur Taklidi mi? YOKSA bunun için başka bir fiile gerek varmı?

    ALLAH RAZI olsun sizden, elde etmiş olduğunuz ilimi bizimle paylaştığınız için..

  104. 104 AHHA 26 Nisan 2008, 4:36

    Sevgideğer “Bir DOST”,

    Düşünceme göre bir konunun kişide “Zahir olması” sırasıyla ilm’el-ayn’el-hakk’el yakîn dereceleri ile olur. “Hakk-el yakinlik” noktasında artık o konuyla ilgili BATIN kalır mı bilemiyorum :=).
    Hadis veya ayetlerin ne anlama geldiklerini ilk basamakta “ilmel yakin” olarak algılayabilmek (=Zahir olması) için kanaatimce bir kişinin ilk önce “insanı-evreni” anlatan çağdaş bilimlerin her birinden (Mikro-Makro Kozmoloji, Astronomi, Moleküler Biyoloji, Genetik, Psikoloji gibi) yeterli düzeyde bilgi sahibi olması gerekir (Taklit-Hafızaya alınış). Bu bilgilerle beraber artık Tasavvuf eserlerinden öğrendiği mecazi anlatımları Sorgulama-yoğun ve Sistemli bir düşünce (Tefekkür) ile SENTEZ (Tahkik) yoluna gitmelidir. Yapacağı bu tefekkür ile anlatılmak istenen hakikat, tefekkür sonucu gelen bilinçte “ilm’el yakîn” noktasında idrak edilecektir. Bilinçteki bu hissedişin görünürde yansıması ise yoğun tefekkür-sentez sonucu ortaya çıkan yeni nöron bağlantılarıdır. Yani diyebilirim ki, Zahir oluşun=Algılamanın ilk basamağı beyinde daha önce hiç olmayan yeni ağlar kurmaktır.

    [Doğru bulursunuz bulmazsınız bilmiyorum, ama bence önemli olan nokta tefekkürümüz sonucu bize ait bir SENTEZi ortaya çıkarmaktır. Sentezimiz yanlış-doğru olabilir, ama bu süreç boyunca beyin-bilinç çok büyük oranda gelişecektir. Bu aşamada önemli olan, istenen de “beyni geliştirmektir”. Çünkü gelişen bir beyin cenneti yeryüzüne indirebilir ancak.]

    Bundan sonraki aşama ise bilgi olarak idrak edilen, Zahir olanın Batınını HİSSETMEK ve YAŞAMAK olacaktır (ayn’el yakîn). HİS ve YAŞAM olunca artık bu Batın da Zahir olur kişide. Bilinçteki hissedişin getirisi, yansıması ise oluşturulan nöron ağlarının kemikleşmesi, yani “meleke oluşumu”dur.

    Tefekkür ile beyinde birçok geniş bağlantılar kurulur. Üzerinde düşünülmeden alınan her bilgi -hakikatte olsa- TAKLİT olarak beyinde yeni bir bağlantı kuracaktır ki zaten bu sayede hafızamıza alabiliyoruz. Bu noktada bir bilgisayardan farkımız yok. Bu kötü bir şey değil elbette. Çünkü Taklitten veya mecazdan, Tahkike gideceğiz. Yanlış olan ise bu noktada takılı kalmak, yeni girdiler ile avunup onları Sistemde yerine oturtmadan (Sentez) tekrar etmektir, dünü yaşamaktır! (insanların bir kısmının maymuna dönüştürülmesi ayeti)

    Yorumsuz Blog’daki hemen hemen herkes OKUR-DÜŞÜNÜR-YAZAR Ahmed Hulusi’yi okumakta. Şimdi, Sevgili Ahmed Hulusi derin tefekkürler sonucunda birtakım gerçeklere ulaşmış, kendinde Zahir kılmış ve beynini-bilincini geliştirmiş, bunları bizlerle paylaşmış. Biz ise bunları hazır almaktayız :=). Şimdi, O’nun beyni ile bizim beynimiz bu bilgiyi aldı diye bir olur mu? Olmaz elbette. Anlattıklarını ilm’el yakin noktada –gene düşünerek- idrak edebiliriz, fakat bu idrakın getirisinin kaynak şahıs kadar olabilmesi ancak tefekkürümüzün oranı kadar olur.

    Kaynak Zat’ın sözleri ile bitireyim.

    “Tefekkür, Allah’a yakin’in ilk basamağıdır. Tefekkür yoksa zaten yakin oluşmaz.”

    Allah’a yakin elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak, “tefekkür”dür!

    “Namazlar, oruçlar, vesaire ancak tefekkür basamağına basıldıktan sonra tesirini kişide göstermeye başlar.”

    Sevgiyle..

    Güvenlik kodu da ‘hafıza’ymış:=)

  105. 105 edeniz 26 Nisan 2008, 8:29

    Değerli Üstad Sayın A. Hulusi; öncelikle Allah sizden razı olsun, bizlere vermeye çalıştıkların için. ve ilk kez bir şiirinize rastladım, ve Dostlarla paylaşmak istedim. Hoşçakalın

    Aşikardır Zat-ı Hak
    görmeyi bir dilesen!..

    “BEN”liğidir var olan,
    adını silebilsen!..

    Düşünürsün ki varsın,
    oysa bu varsayımın…

    Zat-ı Hak’tır varlığın,
    “NEFS”ini görebilsen!..

    AHMED HULÛSİ

    ***
    Ey mir’at-ı mücella, ben, “SEN” imişsin;
    SEN’in kendin seyrettiğin yer hep ben imişsin!

    Kesret ile vahdet dediğim hepSEN imişsin,
    Sanırken beni, ben, meğer hep SEN imişsin!

    Tam kendimden kendime yol buldum derken,
    Uruc eden, Mi’racda erilen Zat hep SEN imişsin!

    MÜBECCEL SÖNMEZ
    ***

    Hararet nardadır sacda değildir,
    Keramet baştadır tac’da değildir
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudus’ta Mekke’de Hac’da değil

    Sakin ol kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin izinden çıkma.
    Eğer adam isen ölmezsin korkma
    Aşığı kurt yemez uc’da değildir.

    HACI BEKTAŞ VELİ

    Maksut cihane gelmekten
    Kişi rabbin bilmek imiş.
    Rabbini bilmekten murat
    Evliyasın bulmak imiş

    Onun ile olur devlet
    Onu beyan kılar ayet
    Hakk’a yalvarmaktan murat
    Gerçeğe yol varmak imiş

    Bulmak değil imiş bilmek,
    Bilmek değil imiş, bulmak
    Evliyaya gönül vermek
    Rengine boyanmak imiş!

    Bunlardır Hakk’ı bilen
    Gayrısı yalandır yalan
    Dervişlikten murat olan
    Külliyen yok olmak imiş

    Kaygusuz aşk pervanesi
    Oldu Hakk’ın divanesi
    Ehl’i aşkın sermayesi
    Aşk od’una yanmak imiş.

    KAYGUSUZ ABDAL
    ***

    Kim bildi ef’âlini
    Anda gördü zatını

    Ol bildi sıfâtını
    Sen seni bil, sen seni!

    Bayram özünü bildi
    Bulan ol kendi oldu,

    Bileni anda buldu,
    Sen seni bil, sen seni!

    Anı gören zâtındır
    Sen seni bil, sen seni!

    Nura müstağrak oldu,
    Sen seni bil, sen seni!

    Can içre ara canı,
    Sen seni bil, sen seni!

    Görünen sıfâtındır,
    Gâyri ne hâcetindir?

    Kim ki hayrete vardı,
    Tevhîdi zâtı buldu;

    Bilmek istersen seni
    Geç canından bul anı;

    HACI BAYRAM VELİ
    ***

    YUNUS EMRE

    Bana namaz kılmaz diyen, ben kılarım namazımı
    Kılar isem kılmaz isem Allah bilir niyazımı
    Hak’tan artık kimse bilmez, kafir müslüm kimdir
    Ben kılarım namazımı, Hak geçirirse nazımı

    YUNUS EMRE

    Dervişlik olaydı tac ile hırka
    Biz dahi alırdık otuza kırka

    YUNUS EMRE

    Ete kemiğe büründüm
    Yunus diye göründün

    YUNUS EMRE

    ***

    Canını terketmeden
    Cananı arzularsın,

    Zünnarını kesmeden
    İymanı arzularsın.

    Karıncalar gibi sen
    Ufak ufak yürürsün,

    Meleklerden ileri
    Seyranı arzularsın.

    Var Niyazi yürü,
    Atma okun ileri,

    Derdiyle kul olmadan,
    Sultanı arzularsın.

    NİYAZİ MISRİ
    ***

    Dil penah-ı Kibriya’dır yıkma gönlün kimsenin,
    Genç-i esrar-ı Hüda’dır yıkma gönlün kimsenin.

    Zat-ı kudretle yapılmış Sun-i Mevladır gönül,
    Mülk-ü Hak dar-ül bekadır yıkma gönlün kimsenin.

    Kalb-i mü’min beyt-i Rahman Haccı ekber andadır,
    Secdegah-ı Mustafa’dır yıkma gönlün kimsenin.

    Ey Nesimi kendi vahdet-hanesidir bu gönül
    Cilvegah-ı evliyadır ykma gönlün kimsenin.

    NESİMİ

  106. 106 özde 27 Nisan 2008, 7:07

    Sevgili dostlar,

    Bizim için Miheng Taşı; Resulullah (s.a.v) ve Kur’an-ı Kerim’dir. “Kalp(sahte)akçe Miheng taşına vurulunca anlaşılır” der..sevgili Mevlana (k.s) Mesnevi’sinde…

    “Bunlar; insanlara getirdiğimiz örneklerdir…Ne var ki, onlara ancak bilenlerin (ilim sahiplerinin)aklı erer…”(Ankebut suresi:ayet;43)

    Bu köşede yazılan yorumlara SESSİZ KALMAK, hiçbir şekilde ” bu fikirleri onaylıyorum…katılıyorum… ” anlamı içermemeli …

    Sevgi ve saygılarımla…

    G Kodu: mesnevii

  107. 107 Ş. Yıldız 30 Nisan 2008, 12:11

    Selam Üzerinize olsun..

    Bahse konu zikredilen fikirler, ne kitabımız diye gönül verdiğimiz Kuran-ı Kerim’e ne de İslam dinine sığmayan fikirlerdir. Ölünce nerede ise herkezin yok olacağı iddasının sahiplerine, Allah’ın hidayet buyurmasını dilerim. Kişinin Velayet kemalatına ulaşamaması durumunda varlık olarak yok olacağı gibi bir iddianın sahipleri olmakdan Allah’a sığınmaları gerekmektedir. Zaten aslında yok olan ve kendini varsanan varlığımız nasıl yok olacaktır? Bu ilim yetersizliği ve karşısında Hak’ın Vech’inden başka bir varlık görmenin itirafıdır.

    Kişi ölünce, hakikatı perdesiz olarak görecektir İnşallah. “Herkez Rabbinin Vech’ini, ayın bulutsuz bir gecede görülen dolunay hali kadar net görecektir.” Böylelikle Haşır, Cehennem ve Sırat aşamalarından sonra, ya Cehennemde kalacak, ya da Cennet mekanı olacaktır.

    “Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldiğinde: “İşte o senin kaçıp durduğun!” diye. Ve Sur üfrüldüğünde ki, işte o tehdit günüdür. “Andolsun ki, sen bundan bir gaflet içindeydin, şimdi senden perdeni açtık. Artık bugün gözün keskindir.” (Kaf 19, 20, 22)

    Burada geçen ölüm kelimesi ise “yakın” elde etmek değil; “Ölmek” olarak geçmektedir.

    “Ve caet sekratul mevti bil hakk zalike ma kunte minhu tehıyd” (Kaf 19.)

    Ayet-i kerimesi çok açıktır. Ölünce kişinin kıyametinin kopacağı Kudsi hadisle de sabittir. Yani bilinç hali uyanık olacaktır. Kişinin bilinci hakikate uyanınca, kişi belirli aşamalardan geçtikten sonra Allah’ın Zatında Mutlak surette fena bulacaktır. Bu secde anlamına gelir ki, bu İslam olmaktır, teslim oluştur ve bugünün ismi Din günüdür. Allah’a teslim olup secde edemeyen ise Cehennem’de ilel ebet kalacaktır. Ancak zamanla ateşi sönecektir. Tüm hallerde Allah’ın Vech’i ve Zatı baki kalacak, bunun dışında var sanılan ne varsa fena bulacaktır. Burada ölümle kişi Allah’ın Vech’ini seyredecek ancak, ölmeden önce ölmediği yani hayatta iken “yakin” hasıl olmadığı için tanıma manasında gördüğünün bilincinde olamıyacaktır. Fakat perdenin kalkmasının tüm etkisini aynen yaşıyacaktır.

    İşin ve yolun sonuna varamamış olan Kişilerin yolda bulunan “Vahdet-ı Vucut” anlayışında sıkışıp kalmalarından dolayı içinde bulunulan “sekr” hali nedeniyle söyledikleri hoşgörülebilir. Yani; Allah’ın Zatının varlıkla olan bağını müşahade edip, varlığı bir bildikten sonra, işin son aşaması olan varlıkla ne bitişik ne de ayrı oluşuna ve Zatın bu yönü ile varlıktan ayrılış aşamasına ve tam ayıklık haline geçemeyen kişiler için şarhoşluğun verdiği hal, arz ettiğim gibi hoş görülebilir. Ancak bunun dışında Hz. Peygamber’in (s.a.v.);

    “Benden önce Ademoğullarına cennet yasak idi. Ben cennet ile şereflenecek ilk insanım, fakat benimle beraber yanımda cennete giren bir kadın daha görüyorum. Bu kadın kocası öldüğü halde evlenmemiş ve genç yaşına rağmen çocuklarının rızkı ile meşgul olmuştur.”

    Kudsi Hadisi gibi açık hadis ve Kuran ayetleri dururken bu gibi din ve islam dışı görüşleri ileri sürenler ve arkasından gidenlerin hoş görülecek tarafları yoktur.

    Bu gibi sapkın fikirlere teveccuh gösterenlerin tövbe edip Allah’tan vakit kaybetmeden af dilemeleri hayırlarınadır.

    Ölünce “Ben”liğin yok oluşu ile Velayete ulaşma ile elde edilen Fenada, Allah’ın Zat’ında “Ben”liğin yok oluşu arasındaki farkla ilgili olarak da şunu belirtmek isterim.

    Ikincisi, birincisinden derece ve bilinç seviyesi olarak elbette farklıdır. Ancak Allah’ın “Hayy” isminde fena bulma yonünden aralarında fark mevcut değildir. Herkes, ister Cehennem ister Cennet ehli olsun Allah’a döndürülecektir. Bu Allah’ın gerçek vadidir ve Allah’ın vadinden süphesi olanlar muhakkak ki, Hakkı burakıp sapıklığı satın alanların ta kendileridir.

    Allah’tan baska “Veli” yoktur.

    Selam Üzerinize olsun

    Ş.Yıldız.

  108. 108 infinity 30 Nisan 2008, 12:14

    Sevgili Ahha, benim de bir sorum var size; düşüncelerinizle ve tefekkürlerinizle farklı bakış açıları sağladığınız için çok teşekkürler, ama fikirleriniz müşahade hali mi (bizzat tanık oldığunuz haller mi) yoksa sadece düşüncelerinizi mi bizimle paylaşıyorsunuz?

    Sevgiler, selamlar…

    GK: ayett

  109. 109 sevgili ş.yıldız 30 Nisan 2008, 3:29

    “Benden önce Ademoğullarına cennet yasak idi. Ben cennet ile şereflenecek ilk insanım, fakat benimle beraber yanımda cennete giren bir kadın daha görüyorum. Bu kadın kocası öldüğü halde evlenmemiş ve genç yaşına rağmen çocuklarının rızkı ile meşgul olmuştur.”
    ***
    Yanlış bir hadis olduğunu düşünmüyorum öncelikle. Kadın ile tabir edilen farklı bir ilim seviyesi olsa gerek. Bühl ehlinin cennette oluşu gibi bir kadından, bu tür rahim üzere var olandan, şekilsel bir teslimiyet ile saflık kazanmış kişilerin cennetinden bahsediliyor kanımca.. Hz.Musa’nın saf çobanı gibi diyelim. Çevremde nice kocası ölmüş kadının çocukları için kendi nefsinden geçmiş olması ve önlerindeki bu hadis ışığı ile kendilerine yaşam gücü bulmuş kişileri bir anda silmeye anlam bulamıyorum. İleri görüşlü olmak çok güzel, karşılık beklemeden yap demek çok güzel, yani İslami bilinçlilik, farkındalık ileri hedef olsa da, eksikleriyle islama tutunmuş bu kadınları! da ham hayalle dünyalarını karartmayalım bence.

    Şimdi bu yazdığınızı anneme okusam, kocasını kaybettiğinden beri üç çocuğunu okutmuş ve hiç evlenmemiş sadece Hz. Muhammed’in yanında olma hayali ile bu hadise inanmış ve uygulamış olmasını, anne ham hayal peşindeymişsin bunca sene desem, sizce neler hissederdi. İnançları zedelememek gerekir.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: