Aşk’ın Kokusu

Kendini izhar ettiğinde,
o mahalde; “Vech”ini gösterdiğinde
her yerde ve şeyde “O”nu sevmemek asla mümkün değildir!.
Kör değilsen!.
* * *

Âşık, gariptir!
Dünyada gariplerin sayısı o kadar azdır ki…
Çünkü garipler dünyalarında yaşar dünyanızda görünürler..
* * *

Dervişler, “aşk” peşinde koşar; kemâl ehli ise “haşyet”i yaşar!
Avamın gözünde, en yüksek mertebedir “aşk”, ve de Mülhime!.
Nereden bilsinler ondan yukarısını gariplerim!. Evliya, zaten gizli; avam bilemez ki Mutmainne ve yukarısını!
“Mârifet”e ermek içindir, “aşk”; Mülhime’de yaşanır! En kestirme yoldur “aşk” Allah’a ermek için!… Bir girdi mi insanın içine, artık hiç bir şeyi görmez gözü insanın aşkına ermek için!. Ne mal ne para ne evlat ne karı veya koca!.. Tek amacı âşık olduğuyla BİR’leşmektir insanın… En güzel ikilik yaşamıdır o!
Kendine yönlendirmek istediklerine, yani “fenâ” ehline, yani Mülhime ehline ise “aşk” bağışlar!.
* * *

AŞK’ın Bâkî kalması demek, varlıkların yok olmasına bağlıdır demek değildir! Varlıkların “yok” olduğunun anlaşılması demektir.
Allah’ın gelecekte veya bir varlığın yok olmasından sonra Bâkî olacağını zannetmek, çok kalın bir biçimde perdeli olmaktan doğar!
Allah Bâkî’dir ve onunla beraber fânî varlıklar da mevcuttur sanmak, “Bâkî” kelimesinin mânâsını bilmemektir.
Allah daîmi olarak Bâkî’dir ve onunla beraber ikinci bir varlık da mevcut değildir. Bu sebeple, O’nun yanında yok olacak varlıklar yoktur; kendilerinin “yok” olup Allah’la Bâkî olduklarını farkedecek tecellîler sözkonusudur.
Seven , “yok”luğunu idrâk edip, sevilende yok olduğunda; Bâkî kalan Allah’tır! (AHMED HULÛSİ/KAVRAMLAR/AŞK)

 

AŞK’IN KOKUSU

Mevlâna okyanus, Tebriz’li güneş idi…
Güneş Okyanus’a düştü ve bir aşk efsânesi doğdu

Allah O’nu kendisi için seçmişti. O’nu kendisine sırıl sıklam âşık olması için yaratmıştı. Kalbine aşkın ilk tohumları serpildi ve “aşk kervânı” Afganistan’ın Belh beldesinden Anadolu’ya doğru yola çıktı. Yıllar süren yolculuktan sonra, baba Âlimler Sultanı Bahaaddin Veled, ailesi ve geleceğin Âşıklar Sultanı Celâleddin Konya’ya ulaştı.

Celâleddin yirmili yaşlardadır. Bebekliğinden itibaren en çok duyduğu isim “sevgili”nin ismi “Allah” olmuştur. Evde, sokakta, çarşıda, pazarda, mektepte, medresede hep “sevgili”nin ismi zikredilmektedir. O’nun ismi ile uyanmakta, O’nun ismi ile güne başlamakta ve O’nun ismi ile günü kapayıp uyumaktadır.

Üç yaşında başlamıştır “sevgili”sini tanımaya. Daha doğrusu üç yaşında başlamışlardır Celâleddin’e “sevgili”sini tanıtmaya. Cemâlini görmeden âşık olmuştur. Varlığını görmeden tüm özelliklerini ve güzelliklerini ezberlemiştir.

Neleri sever?.. Neleri sevmez?.. Kimleri sever?.. Kimleri sevmez?

“Ölümsüz Sevgili” kendisinden önce hangi “ölümlüler” ile aşk destânı yaratmıştır? Ve içlerinden en çok hangisini sevmiştir? Hepsinin yaşamlarını, özlerini ve sözlerini de en ince ayrıntısına kadar öğrenmiştir.

“Özünde mevcûd olan Sevgili”yi tanıma ilmini tamamlamış ve tanıtma aşamasına ulaşmıştır. Sultanlar, âlimler, dervişler dünyanın her yanından O’na gelmektedir. O’nun önünde diz çökmekte ve “Sevgili”yi tanıma ilmini tahsil etmektedirler. Dört yüz talebesi, on bin dervişi ve bir dünya dolusu hayrânı vardır. Herkes O’nun özündeki O’nu aramaktadır.

Celâleddin otuz sekizli yaşlardadır. O’na “Efendimiz” anlamındaki “Mevlâna” diye hitâp olunmaktadır. Selçuklu Sultanı da O’na “Efendimiz” demektedir, çıkmaz sokaklardaki dilenciler de O’na“Efendimiz” demektedir. O “Allah”ı arayanların “Efendisi”dir “Mevlânası”dır. Fakat…

Hiç kimse O’na: “Sevgilin ile aranız nasıl? O’nunla görüşüyor musunuz? O’nunla konuşuyor musunuz?” diye sormuyordu. Sormazlardı… çünkü O “Sevgili” ile zâten beraberdi. Sevgili O’nda her türlü güzellikleriyle, sınırsız ilmiyle tecelli ediyordu. Ve Mevlâna da “Sevgili”yi tüm insanlara her yönüyle anlatıyordu. O’nun huzurunda hep beraber muhabbet ve haşyetle secdeye kapanıyorlardı. O’nun cemâlini sissiz ve bulutsuz bir halde göstermesi için O’na cân-ı gönülden duâlar ediyorlar, her gece yarısı ilâhilerle serenâdlara katılıyorlardı.

Fakat O’nu içten içe yakan bir derdi vardı. Derdine de dermân bulamıyordu. Bulamazdı. Çünkü derdini hiç kimseye açmıyordu. Derdini söylemeyen ve aramayan dermân bulamazmış ya! O da içten içe eriyip akıyordu. Dışı neşeliydi. Dışı nurluydu. Dışı halk ile doluydu. Ya içi? Ya gönlü? Ya aklı?… Boştu. Bomboş bir kalbe sâhipti. “Sevgili” O’nun içinde değildi. Dışında da değildi.

“Sevgili” ile “vuslat” istiyordu. Ya da “Sevgili”nin göndereceği bir tek “selam” istiyordu. Ve o selâmı getirene “kurban” olmaya hazırdı.

Hiç kimseye söyleyemediği “buluşma”yı istiyordu. O’nu istiyorum dese; “Zâten O’nunla değil misin?” diyeceklerdi. Hatta O’na; “O’nunla değilsen O’nu bize niçin anlatıyorsun?” diyerek suçlayacaklardı. Haklı olarak O’nu içi başkalıkla dışı başkalıkla yargılayacaklardı.

Suskundu. Konuşmuyordu. Hep O’nu anlatmayı, O’nu tanıtmayı ve O’nun ezber ilim haline gelmiş özelliklerini mollalara, dervişlere ve hayranlara anlatmayı ise “konuşmak”tan saymıyordu.

Mecnûn, Leylâ’sının cemâline bakarak bir tek harf söyleyemezse; elâlem ile gırtlağı çatlayıncaya kadar lakırtı etse ne değeri var?

Mevlâna da “Sevgilisi”nin özelliklerini anlatıyordu. Mevlâna’ya da doğdu doğalı “Sevgili”nin özellikleri anlatılıyordu.

O İstiyordu ki…
birisi O’na
“Sevgili”nin özelliklerini değil,
“Sevgili”yi anlatsın.
O’nun resmini göstersin.
O’nun sesini duyursun.
O’nun gözleriyle baksın.
O’nun elleriyle tutsun.
O’nun ayaklarıyla yürüsün.
Ya da
ikili oynamayı ve ikili konuşmayı terk ederek
dobra dobra
“Ben geldim”desin istiyordu.

O’nu içinde ya da ötelerde istemiyordu. O’nu tam önünde “perdesiz, örtüsüz ve peçesiz” istiyordu.

O’nun kelâmını meleklerin “ilham zarfıyla” getirip kalb şeklindeki posta kutusuna atmalarını istemiyordu.

O’nun sesini çan ya da çıngırak sesi gibi duymak istemiyordu.

O’nun kelâmını O’nun ruhundan çıkan ses olarak duymak istiyordu.

O’nun yerlere ve göklere sığmayan bir endâmda olmasını istemiyordu. O’nun da kendisi gibi minik ve “sıfır” kadar bir “varlık” olmasını istiyordu…

Kendisi konuşsun O dinlesin, O konuşsun kendisi dinlesin istiyordu.

Aşkın yasası vardı.

Doğduğu zaman neşe çığlıkları atılmış olanlar… Öldüğü zaman da hüzün gözyaşları akıtılacak olanlar… biribirlerini “gerçek aşk” ile sevebilirlerdi.

Hiç doğmamış ve ölmeyecek sonsuz bir “Sevgili” ile doğmuş ve bir gün ölecek olan “sonlu” birbirlerini gerçekten sevebilirler miydi? Zeus ile Helen birbirine ne kadar âşık olabilirdi? Bu aşkın yasasıyla çelişmez miydi?

Evet çelişirdi. Ve Mevlâna’yı da “aşk”tan soğutan bu yasa idi.

Ümitsiz, aşksız, kalbi kırık ve gönlü bomboş bir okyanus olmuş Konya meydanlarında dolaşıyordu. Gözü O’nu arıyordu. Kulağını hep O’nun sesini işitmeye ayarlıyordu. Çevresinde Mollalar, dervişler ve sultanlar pervâne olmuş dolanırken O bulutların ardına gizlenmiş güneşi gözlüyordu. Kalabalıklar içinde yalnızdı… yapayalnızdı… garîb idi.

Âniden bulutlar dağıldı. Semâlarda “Uçan Güneş” Konya çanağına sığamayan Okyanus’un içine düştü.

Mevlâna’nın atı ürktü. Dervişler ve mollaların yüzü ekşidi. Adına Tebrizli Şems ya da Şems-i Perende yâni “Uçan Güneş” dedikleri bir hırpâni… bir divâne… bir garîb “Efendimiz Mevlâna”nın önüne gerilerek atının yularına yapıştı. Ayaklarında tahta sandalet, elinde “sürekli su sızdıran bir testi”, başında solmuş bir peşkir (havlu) sarılıydı. Saçı ve sakalı karma karışık bir tuhaf insan…

Koruma görevlileri hemen üzerine atılıp kenara fırlatıp atmak için müdahale etmek istediler, durduruldular. Çünkü “Okyanus”… içine düşen “Uçan Güneş”in “ateşi” ile fokurdamaya başlamıştı bile. İki “ölümlü” göz göze tûş olmuşlardı. Ve ölümlülerin ölümsüz yüreklerinden doğan “doğmamış ve ölmeyecek olan aşk”ın buharı gözleri buğulandırarak enfûse ve âfaka yükselmeye başlamıştı.

Gökte melekler yeryüzündeki manzaraya bakarak aralarında fısıldaşmaya başladılar. Diyorlardı ki;

“Yaratılmamış ve yok olmayacak olan ‘sonsuz aşk’ ezelden ebede kadar yalnız kalacağını anlayınca tam ortadan ikiye ayrılıp en yüksekten en aşağıya düştü. Hilâfeti Âdem ve Havvâ’ya kaptırmıştık şimdi de ‘aşk’ı kanatlarımızın arasından kaçırdık. Eyvâhlar olsun bize!..”

“Aşk”… tam ortadan ikiye bölünmüştü ve bir bahar cemresi gibi toprağa düşmüştü. Düştüğü toprakta, iki ayrı “nokta”da “Ete kemiğe büründü” ve Mevlâna ve Tebrizli Şems olarak göründü.

Su sızdıran gözenekli eski toprak testi Mevlâna’nın hâne-i saadetlerinde idi artık. Mevlâna altınoluklu ibriklerden şerbet içmeyi terk etmişti. Kristal bardaklardan kaynatılmış, arıtılmış ve dinlendirilmiş su da içmiyordu. “Uçan Güneş”in toprak testisinden toprak kokulu “hiç bulanmamış” doğal kaynak suyunu avuçlarıyla avuç avuç içiyordu. İçtikçe susuyor ve susadıkça içiyordu.

Hâne efrâdının çoğu, dervîşanın tamamı ve hayranların elebaşları “Efendimiz Mevlâna”nın toprak testiden içtiği duru sularla hazmının bozulacağına, dilinin tutuklaşacağına, aklının bulanacağına karar vererek bir konsey topladılar. Ve toprak testiyi hırpâni sahibiyle birlikte sürgün etme teorisi geliştirdiler.

Ve teori deneye dönüştü…

Mevlâna bir gün sabah baktı ki ortalıkta ne “Sâkî var ne de aşk şarabı içtiği testi”. İkisi de yok. Çevresini sarmalayan “kalabalıklara” O’nu sordu, nerede dedi. O gitti, geldiği gibi kirli testisini eline alıp gitti dediler. Onlara inanmadı. Hz. Hâcer gibi iki yana koştu. O’nun kokusunu Irak ve Sûriye taraflarından aldı. Can parçası Sultan Veled’i gönderdi ve O’nu geri getirtti.

Onlar bir kuşun iki kanadı idi. Onlar bir merdivenin iki ayağı idi. Tek kanadı kopmuş olan kuş sonsuz boyutlarda nasıl süzülecekti? Tek ayaklı merdivenle Mirâca nasıl çıkılacaktı? Olmazdı. Yarım halde yaşayamazdı. Şems binitte, Can parçası yaya olarak geri geldi. Ve kendisini tekrar bütünledi.

Sâkî dönmüştü, ilâhî aşkın çilingir sofrası tekrar kurulmuştu. Bir daha ayılmamak üzere içmek ve “ebedî serhôş” olmak istiyordu. Mevlâna dolduruyor “Uçan Güneş” içiyordu. “Uçan Güneş” dolduruyor Mevlâna içiyordu. Bu sefer “meyhâne”nin kapısını daha sıkı kilitledi.

Meyhâne’de (ilâhî aşkın konuşulduğu odada) neş’e-i muhabbet vardı. Melekler def ve kudüm çalıyordu. Cinler cura, periler arp çalıyordu. Hûriler “zil, şal ve gül” eşliğinde “Konya akşamlarında” raks ediyordu.

Muhabbet ortamına sadece Can parçası “Sultan Veled”in girmesine izin vardı. Ve Sultan Veled içeri girdiğinde ne cümbüş görüyordu ne de şarab kokusu duyuyordu. İçeride sadece “tek gönül”den çıkan sözler ve “tek gönül”den işitilen ilim ve irfan senfonisi vardı. Ve su sızdıran testi zahirde “iki” bâtında “bir” olan dostların tam ortalarındaydı.

Dışarılarda…

Kıskançlık konseyi tekrar toplandı. Bu sefer “Efendimiz Mevlâna”nın kapalı odalarda ışıksızlıktan ve havasızlıktan boğulacağı teşhisini koydular. Çözüm; meyhâneyi (gönül Kâbe’sini) yıkmak, sızdıran testiyi kırmak (Ahad’ı parçalamak) ve Sâki’yi (Tebriz’liyi) kuyuya atmaktı (öldürmekti).

Operasyon başarı ile sonuçlandı.

Ve…

“Aşk”ın kanatları ve ayakları bir birinden koparıldı. Geriye sadece “aşk” kaldı.

Tebrizli’nin atıldığı kör kuyu Celâleddin’in göz yaşı yağmurlarıyla doldu ve taştı. Konya ovalarını kuyudan taşan seller bastı. Çukurluklarda göller oluştu. “Uçan Güneş”in bedeni zerre zerre ayrıldı ve sularla birlikte göllere ulaştı. Her zerreden bir kamış fidanı doğdu. Kamışlıklar oluştu.

“Uçan Güneş” kamışlıklarda tekrar doğmuştu. Uçan meleklerin kanatlarından savrulan rüzgârlarla nazlı nazlı salınıyordu. Celâleddin, “aşk”ın kokusunu bu sefer de “kamışlıklar”dan duyuyordu.

Tebriz’linin zerrelerinden doğan en olgun kamışı aradı buldu. Suyun içinde boy atmış, boğumlu ve yapraklı hâliyle de tanıdı onu. O’nu kamışlıklardan kestirdi. Boğumlarını kızgın demirle dağladı, üzerinde delikler açtı ve “Ney” olarak O’nu bir zamanlar “sızdıran testi”nin durduğu boşluğa koydu.

Ve…

İçinde sıkışan nefesleri “Ney”e üfledi… Ney, en derin notalarıyla inlemeye başladı.

Derin notalar, derin sözlere bürünüp “Mesnevî” olarak gönül kütüphânelerindeki raflara dizildi.
* * *

Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… herkes ağlayıp inledi.
Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki iştiyak derdini açayım
Aslından uzak düşen kişi,yine vuslat zamanını arar.
Ben her cemiyette ağladım, inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.
Benim esrarım feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun!
Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğundur ki şarabın içine düşmüştür.
Ney, dosttan ayrılan kişinin arkadaşı, haldaşıdır. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı.
Ney gibi hem bir zehir, hem bir tiryak, ney gibi hem bir hemden, hem bir müştak kim gördü?
Ney kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.
Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.
Bizim gamımızdan günler, vakitsiz bir hale geldi; günler yanışlarla yoldaş oldu.
Günler geçtiyse, geçip gitsin; korkumuz yok. Ey temizlikte nazirı olmayan, hemen sen kal!
Balıktan başka her şey suya kandı, rızkı olmayana da günler uzadı.
Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam.
* * *

Nice Âşıkları ve Garîbleri bizlere bağışlayan Allah’a şükrümüzü edâ etmekte mutlak acîziz. Ancak O’nları doğuran annelerin ellerinden öpüp ruhlarına ve ruhâniyetlerine Fâtihalar armağan ediyoruz.

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

32 Responses to “Aşk’ın Kokusu”


  1. 1 Yepyeni 7 Nisan 2008, 12:40

    Allah Razı Olsun Sn. Gökdoğan.

    Değişik bir nefesle gönlümüzü serinlettiniz, kalbimizi yaktınız. Kuru bilgi tekrarından, has bilginin kaynağı aşka taşıdınız bizi.

    Bu bağlamda size sormak istediklerimiz var, şu vecizeyi öne alarak:

    “Aşk yaşanmadan, aşk ugruna tum varlık feda edilmeden Vahdet yaşamı kesinlikle açığa çıkmaz” (Ahmed Hulusi)

    Bu dogrultuda:

    1- AŞK SADECE BİR KUL İLE KARŞILAŞARAK MI OLUR? İÇTE DE YAŞANABİLİR Mİ?

    2- AŞK; KİŞİNİN ARZUSU, DUASI İLE OLUŞUR MU YOKSA TAMAMEN İLAHİ LÜTUF MUDUR?

    3- MERYEM-96 YI NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?

    4- AŞIKLAR NİÇİN ÇOK KINANIRLAR? NEDEN HEMEN ETRAFLARINDA KISKANÇLIK -DUŞMANLIK -HİDDET YOGUNLAŞIR?

    İYİ BİR ŞEY İSE; İNSANUSTU İSE BUNLAR NİYE? BURADA NASIL BİR SİSTEM VAR?

    5- AŞK İLE B SIRRI BAGLANTISI NEDİR?

    6- AŞIKLARDAN AÇIĞA ÇIKAN İLİM KİTABİ DEĞİL; ÖZDÜR, DENİYOR. ŞEMS KİTAPLARI SUYA ATIYOR. KİTABİ OLMAYAN BU İLMİ AÇAR MISINIZ?

    7- BEN BİR KİTAP OKUDUM / ONU KALEM YAZMADI / MUREKKEP EYLEYEYDİM / YETEMEYE YEDİ DENİZ (Yunus) Bu kitap aşkla okunan kitap mıdır?

    Sn. Gökdoğan,
    Bağışlayın, yeni bir makale yazacak kadar çok sorduk. Ama inanın susadık. Testinizden içmek isteriz.

    Saygılarımızla.

  2. 2 kenan 7 Nisan 2008, 4:06

    “Fakat O’nu içten içe yakan bir derdi vardı. Derdine de dermân bulamıyordu. Bulamazdı. Çünkü derdini hiç kimseye açmıyordu. Derdini söylemeyen ve aramayan dermân bulamazmış ya! O da içten içe eriyip akıyordu. Dışı neşeliydi. Dışı nurluydu. Dışı halk ile doluydu. Ya içi? Ya gönlü? Ya aklı?… Boştu. Bomboş bir kalbe sâhipti. “Sevgili” O’nun içinde değildi. Dışında da değildi.”

    Ya vedud gönüllerimizi sevginle doldur, bizleri sevdiklerinin arasına kat, bizlere muhabbetini yayma gücü ver… amiin

  3. 3 Talib 7 Nisan 2008, 10:36

    “Rüzgar ateş için neyse, ayrılık da aşk için odur; küçük bir aşkı söndürür, büyük bir aşkı daha da güçlendirir.” Hz. Mevlana

    “Benliği hor ve hakir kılıp insanı yükselten, aşk ve sevgidir. Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir. Tamah ise alçaltandır. Sevgi ve şefkat insanın, öfke ve şefkat hayvanın hasletleridir. Sevgide güneş gibi; kusurları örtmekte gece gibi ol.” Hz. Mevlana

    Bu sevgi ve gönül sultanını yine kendi sözleri ile yad etmekten başka ne gelir ki elimden?…..

    “Dostlarınızı sıkça ziyaret ediniz. Çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılarla kaplanır.” Hz. Mevlana

    Allah ‘ım sadece seni ve senin sevdiklerini dost edinmeyi bizlere ihsan eyle… amin. amin. amin.

  4. 4 Yeni 7 Nisan 2008, 11:50

    Mevlana, Şems’ten sonra tüm eski kitaplarını yakmış diye duymuştum!..
    Acaba, Mevlana’ya eski kitaplarını yaktıran gerçek sebep neydi?..

    – Eskiyle yeni bir arada olmuyor muydu?..
    – Eski hali yeni haline uymuyor muydu?..

    Tefekkür için soruyorum!..
    Haşa!!! Başka niyetim yok!!!

  5. 5 Okumak 7 Nisan 2008, 12:45

    “Dervişler, “aşk” peşinde koşar; kemâl ehli ise “haşyet”i yaşar!
    Avamın gözünde, en yüksek mertebedir “aşk”, ve de Mülhime!.
    Nereden bilsinler ondan yukarısını gariplerim!. Evliya, zaten gizli; avam bilemez ki Mutmainne ve yukarısını!”

    Ahmed HULUSİ

    Sözünden “Mülhimedeki aşk peşinde koşan dervişler, haşyeti yaşayan Mutmaineyi yaşayan evliyaları değerlendiremez” sonucunu çıkardım…

    Bu sitede de uzun süredir yaşanan gerginliğin sebebini açıklayan bir söz oldu…Cemal hali sergileyen, Celal hali sergileyeni değerlendiremezmiş. Birisi dini iyi ahlak kurumu olarak görerek dine daha duygusal yaklaşırken, diğeri dini bir sistem olarak görerek dine daha düşünsel yaklaşıyor…

    Genelde alttakiler(mülhime adayları) anlamadıkları için üsttekileri(mutmain adayı) eleştiriyor, kırıyor; nedense suç genelde üsttekinin üzerinde kalıyor.. Demek ki, bu da onun sınavı… Herkes herşeyi aynı kaba sokmak istiyor… “Okumayı Okumak” lazım..

    Bize ise “görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler” demekten başka bir şey düşmüyor…

  6. 6 KGökdoğan 7 Nisan 2008, 12:56

    “Yepyeni” ve “Yeni” rumuzlu “sistem okurları”nın cevabı içinde olan suallerine birkaç ilâve cümle…

    1- AŞK SADECE BİR KUL İLE KARŞILAŞARAK MI OLUR? İÇTE DE YAŞANABİLİR Mİ?

    Bu sorunun cevabı sorunun içinde çok açık ve net bir şekilde görünüyor. …AŞK SADECE BİR KUL İLE KARŞILAŞARAK MI OLUR?… Bence siz cevabı vermişsiniz. Birkaç cümle de biz ilâve edelim.
    Aşk’ı sadece içte yaşayabilmek için; Muhammedî bilinç ile doğmak ve gözler dünyaya ilk açıldığı andan son kapandığı âna kadar âşık olabilecek BAŞKA bir varlık görememek gerekir. A’ma halde doğmak… A’ma halde yaşamak… A’ma halde ölmek… A’ma halde sonsuz yaşam boyutunda yine HALK içinde olmak. İÇTE YAŞANABİLİR AŞK tam anlamıyla bu olabilir. Olabilir diye tahmin ediyorum çünkü…

    “… Avamın gözünde, en yüksek mertebedir “aşk”, ve de Mülhime!. Nereden bilsinler ondan yukarısını gariplerim!. Evliya, zaten gizli; avam bilemez ki Mutmainne ve yukarısını! …” diyor Üstâd. Ve “haşyet” diye bir kavrama işâret ediyor. Aşk ve Haşyet arasında bir benzerlik olabilir belki. Gerçi aşk başka haşyet başka diyor kısa cevabında.

    Mutmainne’den ötesinde aşk’ın; ikiliksiz olması… hatta Hakk’ın kendisinde dahi seven-sevilen ilmini yaratmaması ve Ahad’iyetinden doğan ebedî teklik/a’ma hali nedeniyle kendi ‘EKBERİYET’iyle baş başa kalması… sevmek-sevilmek kavramının olmadığı hal AŞK? …ne kadar da KORKUNÇ bir AŞK… bırakın başkasını kendini dâhi ‘sevemediğin’ bir aşk… ACZ mi KUDRET mi ??… AŞK mı KORKU mu??… Ne kadar da rahat “TAHMİNLERDE” bulunuyorum, çünkü bilemediğim bir alan; her yer karanlık nereye at koşturursan koştur, serbest. Fakat at ile birlikte bir hendeğe yuvarlanıp gitmeyi de göze almak gerek… Cehâletten doğan cesâret!..

    2- AŞK; KİŞİNİN ARZUSU, DUASI İLE OLUŞUR MU YOKSA TAMAMEN İLAHİ LÜTUF MUDUR?

    Yine cevâbı içinde olan bir soru…
    Âmine’nin oğlu Muhammed’in (S.A.V.) dünyaya gözünü açtığı anda “HİÇ BİR ŞEY” görmediğini… bebekliğinde hiçbir şey görmediğini… ergenliğinde,… , gençliğinde,… olgunluğunda,… ve son olgunluğunda da “HİÇ BİR ŞEY” görmediğini anlatıyor, meslekleri “PERDELERİ KALDIRMAK” olan BİLGELER ve EVLİYÂULLAH. Kendisini de “GÖREMEMİŞ”. Ve her yerde ve her şeyde “ALLAH”ı görüyorum diyenlere “LÂ İLÂHE” “TANRI YOK” demiş. Belki öyle bir şeydir İLÂHÎ LÜTUF. Yaşayamadık ki, yaşayamayoruz ki… nereden bilelim ALLAH’ın AŞK için yarattıklarının hâlini?
    Hz. Muhammed a.s.’ın GÖRDÜĞÜ Hz. HATİCE var. O, O’na âşık. O’nun vefâtında kalbinden gelip de göz pınarlarından akan yaşlar döküyor ardından. Amcası Ebû Tâlib’i görüyor “CAN PARÇASI” olarak. O’nun ardından ağlıyor. Oğulları İbrâhim ve Kâsım ve kızları vefat edince ağlıyor. Çünkü onlarla “KARŞILIKLI AŞK” yaşıyor. Bizim de “AŞK”dan en fazla anlayabileceğimiz MUHAMMEDÎ AŞK’ın “KARŞILIKLI” olanı… mülhimeye kadar olanı… ötesi kapalı imiş… doğru. Muhammedî, karşılıksız, seven ve sevilensiz aşkın “edebiyatı”nın Şems ve Mevlâna’daki tecellisini “okumak” bu kadar lezzetli ise… gerçeği nasıldır? Belki de en iyisi ve en doğrusu haddimizi bilmek. Ve gözeneği bol olan testilerin sızdırdıkları suları biraz da çeşme suyuyla karıştırıp “zemzem fincanları” ile içmek.

    Arzumuz ve duamız ile oluşabilecek olan “AŞK”; birbirimizi HAKK’ın tecelliyatı olarak “HAYIRLI, TEMİZ VE SÜNNETE UYGUN” çerçevede “SEVMEK” olsa gerektir diye düşünüyorum.

    3- MERYEM-96 YI NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?

    96-) İnnelleziyne amenu ve amilus salihati se yec`alü lehümür Rahmanu vüdda;

    Muhakkak ki iman edip salih amel yapanlara (arınma çalışmaları yapıp kendilerini tanıyanlara) gelince, Rahman onlar için bir sevgi (yakınlık, ilahi vasıflarla tahakkuk) oluşturacaktır.

    Rahmân ismi ile Allah ismi eşdeğerdir. İkisi de sonsuz esmâ’yı kapsıyor. Yine de farklı kullanılmasını gerektiren durum var ki “vahiy” onları ayrı ayrı kullanmış.
    Allah isminden kaynaklanan “sevgi” karşılıksız aşk Muhammedî bilinç’e ait doğuştan gelen aşk olabilir.

    Arınarak yükselebileceğimiz AŞK… ALLAH AŞK’ının (karşılıksız aşk’ın Muhammedî bilinç aşk’ının) RAHMAN ismi prizmasından yansıyan gölgesi olabilir.
    Birisi Resul ve Nebî’ye has çalışmadan, doğuştan gelen vehbî aşk. Diğeri çalışma ile tabandan tavana yükselebileceğimiz kesbî aşk. Tabandan tavananın en son mertebesi yine de Allah Aşk’ının gölgesi…

    4- AŞIKLAR NİÇİN ÇOK KINANIRLAR? NEDEN HEMEN ETRAFLARINDA KISKANÇLIK -DUŞMANLIK -HİDDET YOGUNLAŞIR?
    İYİ BİR ŞEY İSE; İNSANUSTU İSE BUNLAR NİYE? BURADA NASIL BİR SİSTEM VAR?

    “…NOKTA’NDAKİ KUDRET…” Başlıklı bir yazı… İlâvesiz ‘okunur’ ise yepyeni düşünce boyutları açıyor.
    Kıskançlık, düşmanlık ve hiddet…
    Aşk’ın bir başka yasası “SEVGİLİ’Yİ PAYLAŞMAMAK”. Zâten en uzman olduğumuz “ilâhî cilve” budur. Bırakın ‘sevgili’yi… kendi yeteneklerimiz yanında ikinci bir yeteneği dahi kendimize fazlalık addederek kıskanıyoruz. Sığamıyoruz şu koca dünyaya, sonsuz uzaya… iki kişiye her zaman dar geliyor…

    Şems içeride, odadadır. Mevlâna kapıyı tıklar. Şems sorar, “Kim o?” Mevlâna cevap verir: “Ben’im, bendeniz ve sizi seven Celâleddin!”… İçeride koskoca bir salonda oturan Şems der ki; “Burası dar, içeride ikinci birisine yer yok, ikimiz buraya sığamayız… gelme!” mevlâna tekrar tıklar ve kim o sorusuna “Şems” diye cevap verir.
    Şems’in kapısını ne zaman ki Şems tıkladı “sıfır hacme sahip” mekâna ikisi de sığdı…

    5- AŞK İLE B SIRRI BAGLANTISI NEDİR?
    Yaratılış amacımıza göre aşk mertebelerinde hak etiğimiz ve mutlaka taktir olunduğumuz yer… her birim için aşkın B sırrı olsa gerektir. Taktir olunan yerde olmak, olduğun yer ile gururlanmayı kaldırır. Taşı Everest dağının tabanına koymak; taş için utanç olmadığı gibi dağın eteklerine konulması ya da zirveye konulması övünç kaynağı olamaz. Taş bulunduğu her noktada kendi iradesini görmezse “ŞÜKÜR” hali doğar… AŞK’ın ikilisine ve tabandaki yerimize şükrediyoruz.

    6- AŞIKLARDAN AÇIĞA ÇIKAN İLİM KİTABİ DEĞİL; ÖZDÜR, DENİYOR. ŞEMS KİTAPLARI SUYA ATIYOR. KİTABİ OLMAYAN BU İLMİ AÇAR MISINIZ?

    Şems kitabı suya attığı zaman Âlim Velîler’den idi. Mevlâna o kitabı ‘okur’ iken Âlim Velî’lerden idi. Kitabın yazarı da Âlim Velî’lerden idi. Bu şartlar içinde kitabın ıslanmaması “kerâmet” olur. (Şems suya attığı kitabı ıslanmamış haliyle geri almıştır).

    Bildiğimiz kadarıyla Şems ve Mevlâna medrese ve tekke ilim ve hallerini çok disiplinli bir eğitim süreci ile kazanmışlardır. Özlerindeki ilm-i ledün tohumu sabır dinamizmi ile ancak açılmıştır. Herkesin özünde en esas “esmâ” olan Allah var. Fakat hiçbir birimde “zahmetsiz, emeksiz” açığa çıkmıyor. Sistemde kesinlikle “bedava” yok. Resuller ve Velî’ler bizim bilemediğimiz muazzam ruhsal çileler çekiyorlar ki ilm-i ledün açığa çıkıyor. Ruhsal çile bedensel disiplin olmadan yaşanmaz.
    Kitaplar beyindeki ilmin kapısını açan “ANAHTAR”dır. Her kitap için anahtar denilemez. İyi torna edilmemiş çapaklı anahtarlar kilitteki bilyaları, diskleri ve yuvayı deforme edebilir. Fakat uzman ve üstad anahtarcıların anahtarları tekrar tekrar kullanmaya yöneliktir. Anahtar’ı her kullandığında sende yeni ufuklar açıyorsa o anahtarı iyi muhafaza et. Değilse Mevlâna gibi at gitsin. Geriye Mevlâna Külliyesinde suya atılmayanları gibi olanlar kalsın… Meselâ; Ahmed Avni KONUK’un kendi el yazısıyla yazdığı yirmi sekiz defter Füsûsu’l-Hikem Şerhi Mevlâna Türbesi’nde(şimdi müze)dir. … Suya atabilir miyiz?
    Siyah kapaklı AHAD ilminin yazılı olduğu kitapları suya atabilir miyiz? Yoksa tekrar tekrar okuyup kendimizi yenilemeli miyiz?
    Bizi yeniledikten sonra (yenilerse) Allah ile aramızdan çekilmeyen kitapları suya atabiliriz. Fakat bizi yenilemeden önce de zaten Allah ile aramızda olmayan kitaplar hakkında yeniden düşünmemiz gerekir.

    7- BEN BİR KİTAP OKUDUM / ONU KALEM YAZMADI / MUREKKEP EYLEYEYDİM / YETEMEYE YEDİ DENİZ (Yunus) Bu kitap aşkla okunan kitap mıdır?

    Sonsuz evvelden şimdiye kadar Allah’ın ilim sıfatından yaratılan /yansıyan / tecellî eden şeyler sonsuz ilim yanında ne kadar? Nokta kadar bile değil. Daha ne kadarı yazılacak? Ölçü için, sonsuz demek dahi basit bir ölçek olarak kalıyor.
    Aşk ile okunanın da ise ne yaratılanı vardır ne de yaratılacak olanı… Yunus’umuz bunu mu kastetti ki?
    Sual için düşünmek; cevabın yüzde doksan dokuzunu sorulacak olana ikram etmektir. Yüzde bir cevap ise “muhabbet olsun, gönüller hoş olsun”…

    Sevgiler ve “Aşk”lı bir yaşam duâsı ile…

  7. 7 ülkü özgür 7 Nisan 2008, 1:22

    “Gördün mü o kişiyi ki, kendi hevâsını tanrı edinmiş” (25-43)

    Kişi kendi hayâlinde, kendi şartlanmasına göre bir tanrı yaratmış ve o yarattığı tanrısına tapınarak ömrünü geçiriyor!.

    İşte bu âyetin kapsamından, tahkik yollu çıkmak için, Zât`ın Vâhidiyet sıfatı itibariyle sonsuz-sınırsızlığını idrâk edip, müşahede etmek, hissetmek, yaşamak şarttır!.

    Ancak… Bu anlattklarım, yaşanarak hissedilir!. Bunları bir kitapta okuyarak, hissedemezsin!..

    Tâ ki, SANA BUNLARI YAŞATACAK OLANI BULMADIKÇA; işin lâfından geçip, tatbikatını yaşamadıkça; ve sonunda perdeler kalkıp, seyreden olarak kendisi kalmadıkça!. Aksi halde kesinlikle mümkün değildir!.

    TEKİN SEYRİ.. AHMED HULUSİ

    Evet yaşatacak olan o dost’u bulmadıkça lafını eder dururuz.. Allah kolaylaştırmış olsun cümlemize..

    İlk noktada son hareket belirlenmiştir, der Üstadım..

    Her noktadan projekte olan tek kare resim var, an içinde olup bitmekte olan.. Mikrodan makroya sistem aynı sistem..

    Sema eden galaksiler, sistemler, dairelerini tamamlayıp yine noktalarına giren insanlar…

    Ya Hz. Mevlana! Bak aşkının kokusu hala kalplerimizi titretiyor.. Güzel bir resim yapmışsın; dillerin, kulakların, ellerin, gözlerin, ruhun olmuş alem, aşkını konuşuyor asırlardır.. Ve hiç eskimiyor; taptazesin; sen ve güneşin.. Selam olsun her daim aşkına..

    Teşekkürler Kemal Gökdoğan’a ve gönlüne ilham edene…

  8. 8 nuri 7 Nisan 2008, 1:57

    “Üç sorunun cevabını bulmuştum. Aslında bulduğum cevaplar, varoluş sırrı idi. İçine düştüğüm boşluğun yalnızlık ve karşı cinse olan sevgi arayışından kaynaklanmadığını anladım. Aradığım Bânu değildi. Bânu’nun da aradığı ben değildim. Biz kendimize olan aşk sırrını arıyorduk. Hak’kın tecellileriydik ve kendi gerçeğimize âşık Mecnûnlar ve Leylâlar idik.

    Aşk sırrının verdiği huzur ile gözümü açtım. Karşımda Aynalı Baba küreklere asılarak gülüyordu. Neşeyle;

    “Peçe kalktı,
    güzel göründü.
    Beğeni söndü,
    aşk şâha kalktı.”

    Diyerek ardından bir beyit okudu:

    Ona Mecnûn mu denilir ki onun Leylâ’sı,
    Yeni bir cilve-i şevket ile Mevlâ olmuş.”
    Leylâ’sı ilâhi kudretin yeni bir tecellisi ile
    perdesiz Hak olan kimseye
    Mecnûn denilemez.

    Kahve içerken uyuklamış ve birkaç saniye içinde birkaç aylık zaman dilimi yaşamış olarak ayılmıştım. Gerçek ve hayal arasında gidip gelmeler bende şüphecilik duygularımı körüklemişti.

    Aynalı Baba’dan anladığım kadarıyla varlık tümüyle Hak’kın hayali idi. ‘Ben’ olarak varsaydığım zâtım da hayal içinde hayal idi. Bir de hayalimin derinliklerinde ‘gördüğüm’ ve ‘olduğum’ şeyler vardı. Onlar ise; hayalin, hayalinin hayali idi.

    Bu hayali hangi gerçek üretiyordu?

    Hak gerçektir;
    âlemler,
    ben
    ve
    bendeki hayal âlemleri
    Hak’kın hayalidir desem

    korkunç bir paradoksa düşüyordum.
    ‘Ben’ hayal’im ve hayal olduğumu biliyorum demek;
    Hak’kın varlığından başka
    geçici ya da kalıcı olarak var olmamı gerektirirdi.
    Ben Hak’kım
    Ve
    her şeyi ben hayal ediyorum desem
    Firavun gibi Rablik (tanrılık) iddiasına kalkışmış olurdum.

    Bu çelişkiden çıkamayacağımı anladığım anda
    Aynalı Baba yine imdadıma yetişerek paradoksu çözdü.

    “Ezelî ve ebedî tekliğin verdiği acıyı bilir misin?
    Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği yalnızlığı bilir misin?
    Görünebileceğin başkasının olmaması
    Ve
    seni görebilecek başkasının olmaması
    gerçeğinin verdiği boşluğu bilir misin?

    Ey kulum
    Ve
    Yâ Rabbim
    muhabbetinin iki varlık arasında
    olamamasının verdiği hüsrânı bilir misin?
    Hayalinde dahi
    ikiliği (şirki) var etmemek
    kudretinden doğan
    ‘Ahadiyet’
    mahkûmiyetini bilir misin?

    Nereden bileceksin?
    Sadece şu kadar söyleyeyim;
    ‘her şey olsaydı işte böyle olurdu’.”

    Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve hüzne büründü ki sararmış solmuş bir heykel gibi oldu. Sanki evrende ondan başka hiçbir şey yokmuşçasına bir derinliğe gömüldü.”

    Amak-ı Hayal 14. bölümden…

    Sevgili Kemal Gökdoğan Beyefendi,
    Allah c.c. ebeden sizden ve diğer kardeşlerimizden razı olsun .

  9. 9 bir'ol 7 Nisan 2008, 2:25

    Meryem 96:
    ”İman edip salih amel yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır”..

    1. El Meal: ”Allah etiketli tanrılarına daima ibadet eden (tapınan) salihlere (mukallit) gelince, Rahman (tanrının diğer adı) onlar için onların ötelerinden sihirli değneğiyle sevgi oluşturacaktır”.

    Şeklinde olmasa gerek bu ayetin anlamı…

    2. El Meal: ”Allah isminin müsemmasına iman etmiş salihlere (ibadet ederek bilinçlerini arındırmış) gelince, bu arınma sonucu, onların beyinlerini oluşturan Rahmani özelliğin gereği olarak, o salihlerde kendi hakikatlarını yaşamaya dönük sevgi oluşur. Ve sistem devreye girer ”..

    Şeklinde olsa gerek bu ayetin anlamı..

    Bizler ayetleri kopuk kopuk değerlendiriyoruz. Oysa Kur’an bir bütündür ve o Kur’an’da ”O seri hesap görendir” ayetide vardır.. Yani, senden çıkan her fiil yine sende bir mekanizmayı devreye sokar. İşte sistem budur (Kur’an)……..

  10. 10 Yepyeni 7 Nisan 2008, 2:27

    Sn. Gökdoğan, mesai ayırıp cevapladıgınız için size minnettarım. İnsan ilme susadı mı doymuyor. Son bir sorum olacak:

    – BEŞERİ VE İLAHİ AŞK AYRIMLARI SİZCE DOGRU MU? BUNLARI BİRBİRİNDEN AYIRT ETMEDE ÖLÇÜ VAR MIDIR?

  11. 11 Yepyeni 7 Nisan 2008, 2:30

    Sn. “Okumak”

    Açıktan ya da üstü kapalı imalarla da olsa sözlerimizin altında bazı şahıslara işaret var ise GIYBET alanına girdiğimizi size hatırlatmak isterim.

    Ayrıca FİTNE VE KARIŞIKLIK HALLERİNDE yapılacak en iyi şey SUSMAK VE ÖRTMEKtir.

    Yorumunuzu okuyunca bunları bir KARDEŞLİK GÖREVİ olarak hatırlatmak istedim.

    Sevgilerimle.

  12. 12 özde 7 Nisan 2008, 4:23

    Sevgili dostlar,

    2006 yılında kapanan bir sitedeki formda tanımıştım O’nu rüzgar gibi geldi geçti, aşıktı, gönlünü açtı bizlere… bir inciydi tertemiz ve saf.. sevgiyle dolu yüreği.. aşıklara selam olsun..
    Sevgili dostların da yüreği sevgiyle çarpan aşığı tanımasını istedim.. O’nunla yaptığımız söyleşiyi, biraz kısaltarak bu pencereden sizlerle paylaşmak istiyorum..

    Sevgi ve Saygılarımla..
    * * *

    özde
    Sevgili kardeşim,
    Kendine yaklaşmanın, kedini tanımanın sistemini, pratiğini uygulamasını, birazcık olsun bildiklerinizi bizimle paylaşırsanız çok sevinirim.

    Hani semadan yağmur yağar ya; onun gibi yağ gönüllere de; yeşersin toprak, hayat bulsun, canlansın. Kararmış kalpler aydınlansın, gönüller huzurla dolsun… “Sen beni göremezsin” hitabını anlat…

    lütfen bu formda kısa kısa da olsa bizleri aydınlat… Gönülden ifadelerinize canı gönülden katılıyorum.
    CanDost’sunuz sanki gönülleri okuyan.

    Bekliyorum bekliyeceğim sen gelmesen de …Allah cümlemize kolaylaştırmış ola …Sevgiyle kalın ebeden….

    Misafir
    merhabalr sayın özde,
    insanları aydınlatmam doğru mu ki?
    bizi aydınlatın diyorsunuz..
    herkesin birbirlerini aydınlattığı bir dünyada
    benim aydınlatma işim olur mu ki?
    insanların birbirlerini aydınlatmaya çalışmaları yetmiyor mu?
    herkes doğrularını başkasına dayatma kavgasını veriyor, doğruların anlam kaybettiği bir dünyada….
    asırlar boyunca insanlık doğruların kavgasını verdi.
    doğruları delip geçen olmadı.. çünkü doğrular putlaşmıştı, çünkü doğrular araç değil asıl olmuştu, amaç olmuştu…
    sonsuz doğrular vardır, ne olacak bütün bu doğrulara, ne yapacağız bütün bunlarla?

    şu var ki bütün bu doğrulardan öte, doğruların oluşturdukları ana tema, yani asıl doğru, yani mutlak doğru bize lazım..
    nedir bu ana tema ve mutlak doğru diyorsan, işte anlatılmayan da odur. benim söylemem bir şey değiştirmeyecek. onun için kendimize yakınlaşalım demiştim..

    anlatılmayanlar ancak yaşanır.

    olma boyutudur, o olursunuz. yani varolanlarla özdeşleşirsin… bu ise “ben” varlığını yok etmekle “sen”le varolmaktır. böylece hayattaki ikilikler kalkar, çelişkiler yok olur, ilahi huzur başlamış olur,
    böylece ne kimseden zerre kadar bir korkun olur, ne de şüphelerin olur..

    hiç kimseye karşı bir kin ve nefretin de olmaz. bütün hayat bir şey olur, artık bir gözle bakarsın, bir gözle görürsün, kızgınlığın, ya da yapacağın savaşlar bile olsa sadece bir rol olur, herşey itibarileşir. çünkü varolan hayatın ötesindeki bir hayattasın.. öteki hayat dediğim, bu hayatın öbür yüzü. ikisi de bir şeydir. sadece bilinç durumuna göre değişir, yani imanın kemalatına göre değişir.
    neyse,,

    burada birkaç şey yazdım, sonra da yazmayacağım.

    “candostsunuz” demeniz, sizin güzelliğiniz arkadaşım.. benim hiç bir iyilik kimliğim olamaz, doğruluk kimliğim olamaz.. herhangi bir kategoride biri değilim.. yokolmuş bir insanın sınıfı, grubu, partisi olamaz… hiçbir kimliği olamaz.

    bize aşk lazım, ve aşk insanın da kimliği olamaz.

    büyük bir aşk oluşumunun içinde olduğumu söyleyebilirim. bütün alemi saracak bir aşk…
    çünkü içimde büyüttüğüm yangınlarım var!
    onun için bügüne kadar hiç akıllı sayılmadım,
    hep deli görüldüm, hep anormal..
    mazur görün bir standartın insanı olarak görmeyin..
    içimdeki yangınlar konuşuyor, ben değil..
    onun için hiçkimseyi dinlemiyor..

    selametle…

    özde
    Sevgili dostlar,
    Bir yerlerde okumuştum mülhime nefs bilinç seviyesinde sapma, şeytana uyma olabilirmiş ancak, mutmain nefs bilincine kavuşanlarda artık bir sapma olması asla mümkün değilmiş..

    Allah’ın kolaylaştırdığı takdir ettikleri ancak bu boyutlarda yelken açıp keşifler yaptıklarını okumuştum öze erenlerin kitaplarından.. Bizler o seferlere çıkanların hikayelerini dinlerken bile nasıl mutlu oluyoruz.. onu yaşamak bambaşka olsa gerek… hem eşi misli benzeri olmayan bir şey ne kadar anlatılabilir ki?..

    Sevgili Yunus (ks) ne demiş;

    “Ballar balını buldum !…
    Kovanım yağma olsun !..”

    Sevgili Misafir kardeşim lütfen bizlere de bu anlattığın bilinç boyutuna yolculuğun hikayesini ve işin püf noktalarınıda anlatırsan çok memnun olacağız. Hepinize sonsuz sevgi ve selam…

    Misafir
    – Herşeyim aşk oldu, nasıl anlatayım ki.. öfkem aşk, yazmam aşk, konuşmam aşk, susmam aşk..
    ve insanın kendi yüreğinin akışına bırakması, orada hayat bulması; hayat olması…
    herşeyin bir hikayesi var elbette..
    ama ben kimseyi yönlendirmek istemem, kimseye de bu doğrudur demek de istemem.. benim yaşadıklarım bir çeşit haldir, aşktır, gerçeğimi yansıtan bir doğrudur, beni ilgilendiren bir doğrudur. kendi doğrularıma birilerini yönlendirmem doğru değildir.. zaten bugünkü sorunlar da herkesin cevap vermesi değil mi?
    yani, bügünkü sorun, herkesin cevap vermesidir… başkasına kendi doğrularını empoze etmesidir..
    Allah herkese aynı gücü, aynı donanım potansiyelini vermiştir.. başkasının bilgisini hazır bir kalıp olarak almaktansa, onu analiz edip, her boyutuyla değerlendirip almak daha güzel değil midir?

    Tefekkür de bu değil miydi? olaylar, kavramlar arasındaki ilişkileri belirleyip bir sonuca varmak değil miydi? O halde niyetimizi ve inancımızı birleştirdiğimizde istediklerimiz gerçekleşmiş olur..

    İstediklerimizin olmaması için hiç bir sebep yok.. sorgulama yapmak ve tam inanmak…

    peki ben bu hale nasıl ulaştım?

    bu mesele çok uzun..
    bir ömür boyu düşünceler içerisinde gülmeyen, gülmeyi unutan bir insan.. beyninin ağırlığını hissedecek kadar düşünceye dalan birisi…

    ama şimdi öyle değilim. artık bütün bunlar geçti.. düşünmek bitti ve düşüncenin kendisi oldum ve şimdi gülebiliyorum..

    hayat herşeyiyle güzeldir…
    herkesi seviyorum…. bakmayın sert konuşmalarıma…
    herşey kötü gittiği kadar güzel de olacak.. ama biraz daha zaman lazım…

    herkese selamlar…

  13. 13 Meryem Irmak 7 Nisan 2008, 5:04

    Mesrebim gereği olsa gerek tartışmayı sevmiyor ve çanak tutmuyorum ama “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan imiş…”

    Birşeyler söylemek gerekiyor.

    Gerçekten “gerçeği aramak” adına o kadar gerçeğe aykırı, sakat yorumlar yapılıyor ki… Üzülüyorum.

    Okumak rumuzlu dost şöyle bir yorum getirmiş mesela:
    “Birisi dini iyi ahlak kurumu olarak görerek dine daha duygusal yaklaşırken, diğeri dini bir sistem olarak görerek dine daha düşünsel yaklaşıyor…”

    Be sübhanallah! “Din güzel ahlaktır” diyen, bizatihi yolunda gidiyoruz dediğiniz RESUL (s.a.v.).

    Neymiş din? Ahlakmış. Nasıl ahlak? E tabiiki iyi ahlak, güzel ahlak… Ahlaksız din olur mu a kardeşler? İnsan olur mu ahlaksız? “Onlar kitap yüklü eşek gibidir” diyen Alim olan Allah değil mi?

    İlim bazılarına perde olmuş anlaşılan… Saplantı olmuş.. Allah yardım etsin.. Ne diyelim… Takdir-i ilahi…

    Nefsi emmarenin özelliklerine dikkat ettiniz mi? Hepsi DUYGUSAL… Kıskançlık, öfke vs… Bunlar fikir değil ki…. DUYGU.
    Aşırı duygusallığa sürüklenip de kafasını işletmemek ayrı şeydir, duyguyu tamamen reddetmek ve kötü görmek ayrı şey… “Allah boş ve batıl birşey yaratmaz”.

    Duygusal dünyasını düzenleyen, hasetten kurtulan, gadabını susturan bir üst mertebeye çıkıyor. Bunun için de kuantum fiziği bilmesine gerek yok!!! Haset ettiğini bilmesi gerek ve yeter şarttır… Haset ettiğini bileceksin ki etmeyeceksin… Alemin bilimini bilsen ne fayda, bilmesen ne fayda… Onun için demişler ki “sen seni bil sen seni…” Kendinden haberin yok, kuantalardan bahset dur….

    Haset bir duygudur.. Haset ettiğini bildiğin zaman, bilmek yönünden alim sıfatı tecelli eder. Yani akıl, fikir, duygu, bunlar hep beraber çalışır ve asla birbirine düşman değildir. O halde:

    Nedir bu duygu düşmanlığı? Allah duygu yaratmadı mı? “Ben kullarıma çok şefkatli merhametliyim” diye beyan etmedi mi alemlere….

    Geçmiş asırların güzel kamil insanları bu kadar bilimsel bilgiye mi sahiptiler? Ama yine de kendilerini bildiler biiznillah… Dine, “düşünsel yaklaşmak” üstünlüğü !!! Duyguya karşı, düşünce elitizmi…

    Tasavvuf zıtları birleştirmektir. Zıtları derinleştirmek değil…

    Rabbül alemin sıratı mustakime iletsin cümlemizi… Amin.

  14. 14 Okumak 7 Nisan 2008, 8:46

    Meryem Irmak’a:

    Üstad Ahmed HULUSİ-Yenilen-Allah Rasulü’ne Gerçekten İnanıyor muyuz?

    “İyi ahlâk derneği başkanı(?), sevgili peygamberimiz(!?) Mustafa”dan söz etmiyorum… Hayallerinde, böyle biriyle yaşayanlara, yaşadıkları mübarek olsun!. Onlar da, iyi ahlâklı, yoldan taşı kaldıran, komşusu açken tok yatmayan, kardeşini kendi gibi düşünen bir vatandaş olarak; sistemin ve “sünnetullah”ın gerçeklerinden habersiz, geçip gitsinler bir sürü insan gibi… Ne diyelim ki…”

    NOT: Site yöneticileri bunu da yayınlamazsanız samimiyetinizden şüphe edeceğim…

  15. 15 Okumak 7 Nisan 2008, 9:16

    Meryem Irmak Hanım;
    Ayrıca biz ahlakı bırakalım, ahlaksız mı olalım dedik!.. Ahlak kurallarını bilmeyen mi var?.. O bilgileri çok Allah’a Şükür daha küçükken ailemizden almaya başladık, Kur’an ve hadis kaynaklı olarak… Hala da kendi okuma ve elden geldiği kadar uygulamalarımızla ahlakı yaşamaya çalışıyoruz… Bu bilgileri öğrenmek için başka insanların yardımına ihtiyaç duymak, ekstra zaman harcamak bana israf gibi geliyor… Değerli zamanımızı Üstad Ahmed HULUSİ’nin kitaplarını okuyarak değerlendirmek isteriz… Diğer bilgileri zaten biliyor ve kendi kendimize okuyoruz… Birilerinin bu konuda yazılar yazıp bu sitede yayınlaması, bence bu sitenin kalitesini düşürüyor… O amaçla bir çok site var… Siz daha iyi bilirsiniz..

  16. 16 Okumak 7 Nisan 2008, 9:30

    Kemal Gökdoğan Bey’i ve yazısını tenzih ederim…Kendisi bu sitede yazılarını en çok beğenerek okuduğum yazardır…

  17. 17 Meryem Irmak 7 Nisan 2008, 9:57

    Allah Resulünün (s.a.v.) sözü herhalde ki herkesin sözünden üstündür. O dini “güzel ahlak” olarak tanımladıysa, “hayır öyle değildir” diyecek var mıdır? Varsa da, biz Allah Resulune inanırız. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen de O’dur. “Sistemi anlamak” güzel ahlak ile mümkünse buna ne diyeceksiniz?

    Kuş tek kanatlı uçmaz der büyüklerimiz. Sünnetullah sadece bilgi ve kitabi bilgiden ibaret değildir. Hepimiz bir kitapta yazmakla, o kitabın harfleri olmakla birlikte, kitabın aslı “can”dır. “ilim can ilmidir”.

    Yoldaki taşı sırf Allah rızası için kaldıran, istidadı da ancak buna elveren insan sünnetullahın dışında değil, içindedir. (Zaten dışı yok!) Onun durumu ve idrakı da sünnetullah gereği böyledir. Çünkü tecelliyat tektir ve bunun sonucunda alemde derecelilik meydana gelmiştir. Teklik, tecellinin tekliği kesreti doğurmuştur. Böyle olmasaydı ya herkes Ahmed veya herkes Ebu Cehil olurdu…

    Hikmet ehli sadece bilgiyle gitmediği için herkesi kucaklamış; her şeyde herkeste, mesela yerden taşı kaldıranda da Hakkı görmüş, sevmiş, hor bakmamış.

    Unutup bildiğin nadan olmak gerek
    Bezmi vahdette ne ilim ne alim isterler
    Halim isterler, kalb-i selim isterler

    Niyazi-i Mısri

  18. 18 KGökdoğan 8 Nisan 2008, 4:40

    “Yepyeni”nin yeni sorusu;
    “- BEŞERİ VE İLAHİ AŞK AYRIMLARI SİZCE DOGRU MU? BUNLARI BİRBİRİNDEN AYIRT ETMEDE ÖLÇÜ VAR MIDIR?”

    Kişisel Düşüncem:

    Kendimizi “beşer” (beden) olarak algıladık. Kulluk ile mühürlendik EBEDİYYEN… Ne mutlu bizlere.

    Kendisini “beşer” olarak algılamayan Resulullah a.s. bize; “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyor. Demek ki kendisini beşer olarak algılamayan, kendisini beşer (beden) zannedenlerden daha çok “bedensel” gerçekliği yaşıyor. O’nun kulluk mühürü de bizden daha ileri. O katkısız kullukta ve Allah’ın abd’iyim (kuluyum) diyor. Aynı zamanda; “Yokluğum ile övünürüm” diyor. Yâni; hem beşeriyetinin/abdiyetinin zorunluluğunu hem de ruhaniyetinin/Hû’luğunun bilgisini yaşıyor.

    En zayıf, doğumlu ve ölümlü, sınırlı ve sonlu, âciz ve çaresiz yönümüz “beşerî”liğimizdir. Madalyonun öbür yüzü… hakikatimiz ise Hakk’dan gayrı (başka) bir varlık olmadığımızdır. Bu iki gerçek Allah ilminden beşeri idrakimize indirilen Kur’an’da şöyle belirtilmiş:

    “…19-) Meracelbahreyni yeltekıyan;
    Salmıştır (biri tuzlu, biri tatlı) iki denizi (Sema ve Arz denizleri, yani Ruh ve beden denizleri); kavuşup kucaklaşıyorlar (insanda).

    20-) Beynehüma berzahun la yebğıyan;
    Aralarında bir berzah var, birbirinin sınırını aşamıyorlar (böylece kendi orijinalliklerini ve iki deniz halini muhafaza ediyorlar) …” (Rahman Sûresi/B Meal)

    Dünyada ve sonsuz yaşamda değişmeyen bu iki gerçeğimizle “abduhû”luğumuzla var olmaktan başka seçeneğimiz yok.

    Bu durumda, aşk’ı da ebedîyyen hem beşerî aşk olarak hem de ilâhî aşk olarak ikiye ayırmadan fakat birbirine de karıştırmadan yaşamaktan başka çâremiz yok.

    Hakk’ın; anne, baba, eş, çocuk, can dostu, sevgili ve diğer her bir tecelliyatının kendine özgü sevgi türünün hakkını vererek ikili aşk’ı en ideal şekliyle yaşamak… beşeriyetimizin gerçeğidir.

    Beşeriyetin bu gerçeği; Hz. Muhammed a.s.’ı, Hz. Hasan ve Hüseyin’i, Hz. Hatice’yi, Hz. Fatımâ’yı ve Hz. Âli’yi cennette bir daha asla ayrılmamak üzere sâfi beşeriyetleriyle yine sımsıkı kucaklaştıracaktır. .

    Bizler de kendi ev halkımızla ve sevdiklerimizle aynı şekilde buluşup, kucaklaşıp asla ayrılmamak üzere kenetleneceğiz.

    Bizim “sevdiğimizin” ve “kendi hakikatimizin”… “Hakk”dan başka olmadığını tefekkür etmek, bu tefekkürün en ince ve en uç boyutlarına akıl ve kalb ile seyahat etmek… ruhumuzun gerçeğidir.

    Ruhumuzun bu gerçeği de İlâhî aşkı zamansız ve mekânsız başlatmış olsa gerektir. Cenneti beklemeye gerek yoktur. Hz. Muhammed, Mevlâna, Şems-i Tebrîzî ve … … … dediğimiz zaman içimizde bir yerlerin titreştiğini ısındığını, tatlı tatlı acıdığını ve yüreğimizin sancıdığını en alt sınırlarında dahi hissedebiliyorsak İlâhî aşk tüm çıplaklığı ile başlamıştır.

    Beşerî aşkın ölçüsü; aşkımız için en çok sevdiğimiz ve tapındığımız şeyleri fedâ etmek ve fedâ ettiğimizi ebediyen kalbimizden atmaktır. Fedâkarlık yoksa Beşerî Aşk yoktur, “beğeni” vardır.

    Bu konuda “bilgi kaynaklarına” göre oluşan kişisel düşüncem veya seçeneklerden yaptığım tercihim; seven sevdiğinde Hakk’ı görse de görmese de orada oluşan aşk “İlâhî Aşk”tır. İlâhî Aşk’ın (ve beğeninin) iki özne arasında olması gerektiğine inanıyorum. “Allah” ismi ile anlatılan ve “insan” iki ayrı özne olmadığı için “Allah”ı sevmeye çalışmak bir tanrıyı sevmeye çalışmak gibi geliyor.

    Allah Teâlâ Hz. lerinin tüm “varlığımızla” birlikte kalbimizdeki O’na karşı duyduğumuz “aşk duygusunu” da yok edip bizleri içine düştüğümüz “aşk” çıkmazından kurtarması duâmız olsun… Ve tekrar… bizlere yeniden varlık verip “aşk”ın her türünü yaşamayı nasip etsin.

  19. 19 Yepyeni 8 Nisan 2008, 9:32

    İŞTE BU! İŞTE BUDUR MÜTEFEKKİRİN GÜZELLİĞİ

    Sn. Gökdoğan;
    Sabah pc başına geçtigimde gecenin 04.40 ında sorumuza cevap hazırladığınızı okuduğumda gerçekten size olan sevgimin takdir ve gıptaya dönüştüğünü fark ettim.

    Asırlardır alışılmış bir söylemi yıkan şu paragraf herşeye bedel:

    “Bu konuda “bilgi kaynaklarına” göre oluşan kişisel düşüncem veya seçeneklerden yaptığım tercihim; seven sevdiğinde Hakk’ı görse de görmese de orada oluşan aşk “İlâhî Aşk”tır. İlâhî Aşk’ın (ve beğeninin) iki özne arasında olması gerektiğine inanıyorum. “Allah” ismi ile anlatılan ve “insan” iki ayrı özne olmadığı için “Allah”ı sevmeye çalışmak bir tanrıyı sevmeye çalışmak gibi geliyor.”

    Kafalarda yerleşmiş; İLAHİ AŞK-BEŞERİ AŞK ikilemini o kadar hoş bir tahlille yıktınız ki; Allah Razı Olsun demekten başkasına gücüm yetmiyor.

    Sn. Gökdoğan;
    Kalem Sahipleri bilirler ki bu sahada düşünce üretenler iki gruptur:

    1-YAZARLAR:

    Sadece yazar bu kesim. Alır, kopyalar, yapıştırır, yazar. Doğuş, tespit, tahlilden uzak makalelerle güya çözümleme yaparlar.

    2-MUTEFEKKİRLER:

    Bunlar; Üstad N.F.K nın tabri ile FİKİR SANCISI ÇEKEN,TOPLUMU VE İNSANLIGI SIRTINA ALAN cesur yürekler,engin gönüllerdir.Yazıları yeni yanan bir lambadır karanlıktan çıkmak isteyenlere.

    Sn.Gökdoğan;

    Bizim için MUTEFEKKİRLER grubundasınız.

    Yolunuz açık olsun.

    Muhabbetlerimle.

  20. 20 Okumak 8 Nisan 2008, 10:17

    Meyrem Hanım ikinci yorumunuza katılıyor, altına imzamı atıyor, hem fikir olduğumuzu belirtiyor, bunun aksini düşünmemin imkanının olmadığını belirtiyorum…

    Fakat birinci yorumunuzda ki; rumuzumu da belirterek yaptığınız ahlak üzerine suçlamalarınıza katılmıyorum… Ben başka bir şey söyledim, siz başka bir şey anladınız… Üstad da başka bir şey söylemiş, siz başka bir şey anlamışsınız…

    İnsanları söylemediği, yapmadığı şeylerle suçlamanın ahlak konusunda hangi kavram kapsamına gireceğini siz benden daha iyi bilirsiniz… Rumuzumu vererek, öfkelenen, duygulanan, benlik sergileyen; ahlaktan dem vururken, aynı yorumunuzdaki şahsıma yönelik ifadeler ne kadar ahlaki bunu da vicdanınıza havale ediyorum…

    İnsanları dinlemeden, anlamadan, ön yargılı düşünmek, konuşmak, yazmak ne kadar doğru, bu vesileyle inşaallah öğrenmiş olmuşsunuzdur…

    Benim bildiğim kendini tanıyan, benlikten arınmış, olgun insan hatasını anladığında özür diler, kendine döner, kendisini yeniler… Malesef sizin son yorumunuzda bunu göremedik… Aksine bizim yorumlarımızı güçlendirecek açıklamalar gördük…

    Benim ilk yorumumdaki seslenişimin boş olmadığını, örnek olarak ispatlamış oldunuz… Bundan dolayı size teşekkür ederim… Ayrıca ben ilk yorumumda kişi ismi vermeden fikirleri eleştirdim… Siz ise kişi ismi vererek, haksız yere eleştiri yaptınız… Bizim söylemediklerimizi bize yamamaya çalışmışsınız…

    Birileri ilk yazınıza övgüler yazdı diye, onu koruma görevi yüklenmişsiniz… Bu haliniz ahlaki mi?! Hatanızı anlayıp özür dileyeceğinize, beğenmediğiniz Üsatad’ın ilmini kullanarak bize cevap vermeye çalışıyorsunuz… Bu ne tezatlık!!!

    Ahlak, ahlaklı olmak, ahlaklı görünmek kavramlarını, bir kez daha gözden geçirmenizi size tavsiye ederim… Her insan Kur’an ve hadis okumalarından, en alt düzeyde bile gerekli ahlakı alır, öğrenir, kavrar, elinden geldiği kadar uygular… Fakat derin konularda Üstad gibi insanların ilmine muhtacız… Ve geri kalan değerli zamanımızı bu derin konulara ayırmak istiyoruz dedim… Neden anlamamazlıktan geliyor, konuyu başka yerlere çekiyorsunuz?.. Sizi rahatlatacaksa “siz benden daha ahlaklısınız” demem sizi tatmin eder mi?.. Neden ahlak(?) gösterilerinde(!) bulunup, ahlak(?) sopasını(!) gözümüzün içine sokmak istiyorsunuz? Ahlak konusunda bir takıntınız mı var?.. Çuval içindekini sızdırır, ayna bakanı yansıtır, laf sahibine aittir diyerek yorumlarınızın asıl kendinize seslenişi olduğunu görüp, gerekli tedbiri alır, kendinizi yeniler, buna vesile olursak eğer belki de bize teşekkür edersiniz…

  21. 21 Ahlak??? 8 Nisan 2008, 10:51

    Hadis:”Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın.”

    ÜSTAD Ahmed HULUSİ’den alıntılar:
    -“Allah ahlâkıyla, ahlâklanmak”, birimsellik duygu ve değer yargılarından arınmak; Allah gibi düşünüp, Allah gibi değerlendirmektir !.

    Tasavvuf, tarikat , bir iyi ahlâk derneği değil; varlığın hakikatını, vücudun aslını, özünü bildiren bir çalışma düzenidir!

    “Ümmül Kitab”ı okuyup idrâk edemeyen, ne bilir ki “ALLAH Adıyla İşaret Edilen`in ahlâkı”nı?.

    “OKU”yabilirsen ‘’ÜMMÜL KİTAB’’ı; “ALLAH Adıyla İşaret Edilen`in ahlâkı”yla ahlâklanırsın!…

    Halife, ‘’her an sınırsız ve kayıtsız olan’’ın ahlâkıyla ahlâklanmış olarak Halife olmuştur!

    Onun anlayışına göre tasavvuf, tarikat, bir iyi ahlâk derneği değil; varlığın hakikatını, vücudun aslını, özünü bildiren bir çalışma düzeni olmalıydı…

    Tasavvuf çalışmaları kesinlikle bir iyi ahlâk derneği çalışmaları olmayıp, varlığın ve kişinin hakikatını tanıma, özüne erme, vahdete kavuşmadır!

    Tarikat değil, “İyi Ahlâk Derneğidir” hakikate erdirmeyen yol!

    Tarîkat yoldur ki, kişiyi “Hakikata” ulaştırır.
    Hakikata erdirmeyen tarîkat ise, ya iyi ahlâk derneğidir; ya da dinin zâhiri hükümlerini anlatan herhangi bir hocaefendinin toplantısı!..

    Bu “KOZA”sını delip çıkamamış zevâtı kirâma göre.;
    “Kur’ân, yukarıdan Mekke`deki Hazreti Muhammed’de inmiş, önce Arap’ları sonra da insanları “iyi ahlâklı yapmak için gelmiş, Allah’tan başkasına tapınılmasını istemeyen, iyi ahlâk derneği kurallarının daha bir gelişmişidir”..

    Eğer tarikatın hakikate vardırmıyorsa seni, yol olma vasfını yitirmiştir!..
    Tarikat değil, “İyi Ahlak Derneğidir” hakikate erdirmeyen yol!.
    Tarikat dediğimiz şey, bir takım tasavvufî çalışmalarla, neticede Allah`ı bulma, Allah`a erme hâlidir… Bunlardan murad, kişinin, Allah`ın vechini görür, hâle gelmesidir.

    Kısacası, genelde bugünkü tarikat çalışmaları “tasavvuftan bahseden iyi ahlak derneği çalışmalarından” başka bir şey değildir!.. Ama elbette bunun istisnaları da mevcuttur, çok ender de olsa!.

    İçinde yaşadığınız SİSTEM ve DÜZEN, Allah ahlâkının eseridir!..

    Kur`ân, içinde yaşamakta olduğumuz “Allah SİSTEM ve Düzeni”ni farketmemiz için elimize verilmiş kitaptır!.

    Sakın, “İyi Ahlâk Derneği Başkanı Sayın Peygamber Muhammed Mustafa” bakış açısındakiler gibi, muhteşem Risâlet hakikatinden perdelenme! Bunu yaparsan Dünya yaşamındaki en büyük kötülüğü sen kendine yapmış olursun!

  22. 22 Ahlak??? 8 Nisan 2008, 10:58

    Bak dostum, günümüzdeki yaygın ve çok kalın bir “Risâlet ve Rasûlullah” örtüsünü açıklayayım:

    Sakın, “İyi Ahlâk Derneği Başkanı Sayın Peygamber Muhammed Mustafa” bakış açısındakiler gibi, muhteşem Risâlet hakikatinden perdelenme! Bunu yaparsan Dünya yaşamındaki en büyük kötülüğü sen kendine yapmış olursun!

    O muhteşem İLİM, o muhteşem Hakikat, sana kendindeki hazineyi fark ettirmek için RASÛL olarak irsal olmuş ve bunu sana fark ettirmek uğruna tüm yaşamını vermiştir. Kur`ân-ı Kerîm bunu fark ettirmek için nâzil olmuştur, irsal olmuş (açığa çıkmış) RASÛL`e!

    “Mekârimi ahlâk”, “Ahlâkı tamamlamak” diye Türkçeye çevrilmez! Bu çeviriyi yapmadan önce iyi düşünmek lazım: “Allah ahlâkı ile ahlaklanın” ne demektir?

    “Mekârimi ahlâk” diye işaret edilen, “tahalluku biahlâkillah” uyarısıyla işaret edilen “Allah ahlâkı”dır!

    Nedir “Allah ahlâkı”? Nasıl bir şeydir “Allah ahlâkı ile ahlâklanmak”? Bu realiteyi fark edip, düşünüp kavradın mı?..

    Allah, insan-beşer “HUY”larıyla “HUY”lu veya kayıtlı olmaktan münezzehtir; bilmez misin?

    O zaman, insanda nasıl bir ahlâk olmasından söz ediliyor veya nasıl bir ahlâk sahibi olması isteniyor; bunu düşünen beyinlerinize havale ediyorum!

    “Din güzel ahlâktan ibarettir” şeklinde esas anlamı kaybolmuş hadisi anlamanın yolu “Allah ahlâkıyla ahlâklanın-tahalluku biahlâkillah” hadisinin işaret ettiği sırrı kavramaktan geçer!

    Şurası kesindir ki… “DİN insanların iyi ahlâklı olması için gelmiştir”anlayışı ve amacı kesin yanlıştır! Bu anlayışın sonu, “ben zaten iyi ahlâklıyım; öyleyse benim dine ve peygambere ihtiyacım yok” kabulüne çıkar!

    Din, insana, Risâlet hakikatinin bildirisine iman etmesi ve bunu yaşaması için gelmiştir! Bunu yaşayan insan ise doğal ve otomatik olarak iyi ahlâklı olur.

    İyi ahlâk, Risâlet hakikatine erdirmez; ama Risâlet hakikatine iman ve bunun getirisini yaşamak, insanı iyi ahlâklı yapar! Dünya üstünde sayısız iyi ahlâklı yardımsever, hayırsever insan vardır ama birçoğu “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne olduğundan habersizdir!

    “ALLAH AHLÂKI İLE AHLÂKLANIN” uyarısı neye işaret ediyor; bunu, “tanrılarına tapanların” anlaması hiç mümkün değildir!

    Hazreti İsa`nın “Sen beşer gibi düşünüyorsun, Allah gibi değil” uyarısının anlamını, düşünemeyenler fark edemez!

    Mecazları tekrarla tatmin olanların da sırları müşahedesi asla mümkün değildir!

    Ahmed HULUSİ-Muhteşem İrsal

  23. 23 veysel 8 Nisan 2008, 11:02

    GÖRÜLÜYOR Kİ ÇOĞALDIKÇA BİZ, AZALMAKTA İÇİMİZDEKİ BİZ. BİZ, BİZİ ÇOĞALTMAYI TERK EDELİM, HAKKA EN UYGUN HALİMİZ GENE KENDİMİZ. SAYGILARIMLA Veysel.

  24. 24 Ahlak??? 8 Nisan 2008, 11:42

    Mevlana önceleri KUL ahlakı ile ahlaklı iken; Şems’le tanıştıktan sonra KÜL ahlakı ile ahlaklandı… Yani “Allah’ın ahlakı ile ahlaklan”dı… Diğer kul ahlakı ile ahlaklananlar Mevlana’yı ve Şems’i anlayamadılar… Belki de, sözüm ona Mevlana’yı kurtarmak(!) için, Şems’in canına kıydılar… Her devirde sözde müslümanlık adına(!) bu tür cinayetler işlendi, sanırım bundan sonra da işlenmeye devam edecek, Allah’ın örtme, hakikatı haketmeyenlerden gizleme sistemi gereği…..

  25. 25 Muhammedi 8 Nisan 2008, 3:23

    Benim dinim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın Dini`dir!.

    Benim mezhebim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın mezhebidir!.

    Benim tarikatım, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın tarikatıdır!..

    Benim meşrebim, Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın meşrebidir inşâallah!.

    Kısacası;

    Ahmed Hulûsi, MUHAMMEDÎ`dir!.

  26. 26 nazan öztürk 8 Nisan 2008, 6:09

    Ben de bu rumuzla yazanları hiç anlamıyorum. Tasavvuf okuyanların, tasavvufi hayatı hayatlarına sokmak isteyenlerin neden rumuzla yazdıklarını biri bana açıklayabilir mi?

    Mesela Sayın İZ AN ve Sayın YEPYENİ rumuzları aynı kişiye mi ait. O kişi aynı zamanda sitede yazıyorsa neden gerçek adını kullanmıyor.
    Mesela Sayın OKUMAK bir çok ifadenizi beğenerek okudum. Dobra dobra yazmışsınız. Ama rumuz niye. Sizin bu içten ve maskesiz tavrınıza yakıştıramadım.
    Haydi benden bir öneri rumuzla yazan arkadaşlar isimlerini açıklasın.

    Meryem Hanımın fikrine katılmamakla birlikte cesareti için kutlu-yorum. Hiç değilse ismi ile yorum yazmış.

    Site yönetimine bir öneri; gerçek isim ile yorum devrini başlatsınlar.

  27. 27 özde 8 Nisan 2008, 7:26

    Sevgili dostlar,

    Ak saçlı bilgeden bir uyarı… var öğretisinde bizlere… Allah cümlenize anlamayı kolaylaştmış ola..

    sevgi ve saygılarımla..
    * * *

    -“Mânâsını bir türlü anlayamadığımız bir cümle var.

    Dikkat edin!.

    hazmedemediğimiz demiyorum, anlayamadığımız diyorum!.

    Nedir bu cümle?..

    “Allah, her bir insanı, bir gaye, ve bir amaç için yaratmıştır; ki, kişi, ancak, o yaradılış amacına uygun olarak kendisine kolaylaştırılmış davranışları ortaya koymak suretiyle, Yaradan’ın yaratış hedefine ulaşır… Ki bu da onun fıtrî kulluğudur!.”

    Eğer bu cümlenin mânâsı beynimizde yer ederse; bu cümlenin anlamını idrak edersek; bu anlamı hazmedebilirsek; bizde kızma ve sinirlenme, eksik, yanlış, kusur görme gibi haller kalmaz!.
    Biliriz ki, o kişinin yaradılış amacı, senin yanlış dediğin, kusurlu bulduğun davranışı ortaya koymaktır!.

    Zaten, böyle bir davranışı ortaya koymak amacı ile yaratılmış bir kimseye, “Niye bunu böyle yapıyorsun?” demeye senin hakkın var mı?.

    Sen böbrekten, kalb görevi yapmasını bekleyebilir misin?.

    İşte bu tek cümle, Kur`ân-ı Kerîm’in anlattığı SİSTEM ve DÜZENİN özü ve özetidir!..

    “Allah`a inanıyorum” diyen kişi, bu cümlenin mânâsını anlayıp, idrak edip, hazmedemediği sürece, taklidî imandadır!..

    Bu manâyı anlayıp, hazmedip, gereğince de yaşadığı zaman ise, tahkîkî imana erer, imanın hakikatını yaşar.
    Tasavvufla ilgilenen insanların ilk terketmeleri gereken şey; “kızıp sinirlenmektir”!..

    Çünkü, kızıp sinirlendiğin anda sen, Allah`ı inkâr ediyorsun!.

    Namazda başını secdeye koyuyorsun… Sonra da başını kaldırıp, “Ben seni tanımıyorum” diyorsun!.. “İnkâr ediyorum” diyorsun!.

    Kızıp sinirlenmenin manâsı, Allah`ı inkârdan başka bir şey değildir!. Çünkü, her birim kendi yaradılış programının gereğini ifa etmektedir…

    Sen ona kızmakla, yaratılırken ona verilen görevi yapmasından dolayı, onu suçlamış oluyorsun!..”

    Haydi dostlar el ele…
    Birlik olalım BİR olalım…

  28. 28 veysel 8 Nisan 2008, 8:49

    RABBİM eksiklerimi tamamla.. kusurlarımı gider.
    İsterim ki İMANIMA, sınırsızlığın başladığı noktalara varayım.
    İsterim ki her gördüğümde kusur her kusurda öfke her öfkede yeni bir huzurlu ve nurlu yüzün ışıltısını bulayım.
    İSTERİM ki gökte yüzen yıldızlardan aklıma düşen HAKKI BULAYIM, düşlerime giren son zamanlarda iki ayın yanyana doğduğu nurlu gecelerden gündüzlerime çıkasın.
    DİLERİM ki rüyalarıma giren iki yanımda doğan güneş(ler)den nurlar saçılsın.
    DİLERİM HAKİKAT sarsın her yanımızı HAKTA OLDUĞU GİBİ.
    Dilerim GÖKYÜZÜNDE yüzen okyanuslar RAHMET olsun, yağsın, topraklarımız can bulsun. ve dilerim her ANIMIZ titreyerek yeni bir anı yaşaTasın.

  29. 29 sevda 8 Nisan 2008, 8:54

    Tüm bu anlatınlar güzel hoş da, acaba bu gerçeklerle ne kadar yaşayabiliyoruz?
    Öğrenip te ne yapıyoruz? Bir anda sindirelemediği gibi, bir anda da hayata geçirelemiyor maalesef.

  30. 30 Okumak 8 Nisan 2008, 9:04

    Sayın Nazan Öztürk, ben de başta ismimle yorum yazıyordum… Sizin de tespit ettiğiniz, değişik rumuzlarla yorum yazanların saldırısına uğrayıp tek kalınca, ben de onların yöntemini kullanmaya başladım… Artık yorumlarıma ne ad, ne rumuz giriyorum… O an aklımdan geçen bir kelime giriyorum… Aslında pek doğru yöntem değil ama, mecbur kaldım, şu an rahatım, eskisi kadar fazla cephe alınmıyorum… Ben beni cephe alanlara yorum yazıyorum, kimseyi cephe almıyorum… Önemli olan ad değil, ilimdir diyerek te adımı yazmıyarak, belki de kendimi aldatıyorum…
    Ne zaman çoğunluğun samimi olduğunu görürsem, yöntemimi değiştirebilirim…
    Yine de, mecbur olduğum bu halden dolayı, özür dilerim..

  31. 31 ayşen 9 Nisan 2008, 3:36

    KENDİNE CEPHE ALINMASINI İSTEMİYORSAN LÜTFEN KÖTÜ OYUNCULARI OYUNDAN ÇIKART, EĞER Kİ GERÇEKTEN RAHATSIZSAN YAP BUNU.. ONLARDAN BAHSETME, KENDİNE VE İLMİNE KÖTÜ OYUNCULARI KARIŞTIRMADAN DEVAM ET, HA ONLAR OLMADAN BEN NASIL İYİ İNSAN OLURUM DİYORSAN O ZAMAN ONLAR HEP OLUR.. AMA AMACIN İLİMSE EĞER Kİ “SAYIN OKUMAK”, SANA ZATEN CEPHE ALAN YOKTUR.. SEN DE BİLİRSİN Kİ İLİM İLİM BİLMEKTİR, İLİM KENDİN BİLMEKTİR… Ben avam takımI olarak bunun farkındayım, diye düşünüyorum… Sadece amacım sana yardım etmek, görüyorum ki sıkıntıdasın kendine eziyet etme!!!

  32. 32 Okumak 9 Nisan 2008, 8:44

    Sayın ayşen, nasihatınız, tavsiyeniz ve yardımınız için teşekkür ederim…Bu Okumak ismiyle yaptığım son yorumdur… Artık ismimle yorum yazacağım…
    Saygılar…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: