Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (7. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

İSMÂİL KELİMESİNDEKİ ALİYY (YÜCE/EN YÜKSEK) HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Hak Hz. İsmâil’de “Aliyy” esmâsının özüyle tecelli etmiştir.

Hz. İsmâil’in varlığının, Hak’ın zâtındaki ezelî bilgisi Aliyy esmâsı üzere idi. Yani ruhunun hakikati olan çekirdek/öz ismi (Rabb-i has’ı) Aliyy esmâsıdır. İsmâil’in bedeni ve ruhu bu öz mânânın açılımı olarak tecelli etmiştir. Ef’al âlemindeki (dünyadaki) yaşamında ezelde verdiği söze uymuş, özündeki bilgileri en yüksek seviyede göstermiştir. Hak, Hz. İsmâil’in bu bağlılığını;

50-) Ve vehebna lehüm min rahmetiNA ve cealna lehüm lisane sıdkın aliyya;

Onlara rahmetimizden hibe ettik ve onlar için sıdk’ın a’li lisanını oluşturduk. (Meryem, 19/50, B Meal)

Âyeti ile beyân etmiştir. Zât boyutundaki ezelî ilim ile ef’al (dünyâ/madde) boyutundaki oluşum bire bir aynıdır. Bu aynılık “Rabb’ın kulundan râzı olması” olarak anlatılmıştır.

Rabb-i Has; bireyin terkibini (bileşimini/mânâlarını) oluşturan “öz mânâ” ve “öz isim”dir. Her bireyin ve birimin Rabb-i Has’ı farklıdır.

Hz. İsmâil’in Rabb-i Has’ı Aliyy esmâsı ağırlıklı idi ve tecelliyatı da öyle olmuştur.

Her birey ve birim de Hz. İsmâil misâli kendi ağırlıklı Rabb-i Has’ına bire bir uyumlu olarak tecelli eder. Bu gerçeğe göre her birim ve bireyden Rabb’i razıdır.

Yalnız burada anlatılan varlığın özüne ait yapısal gerçeklikleridir. Rabb’in her birim ve bireyden razı olması; Allah’ın şerden (kötülükten) razı olması anlamına gelmez.

* * *

Aliyy esmâsı Allah’ın zâtına ait isimlerdendir. Allah’ın zâtının Ahadiyyeti (bölünmez, parçalanmaz sonsuz tekliği) ve Allah’ın esmâ ve sıfatının çokluk gibi görünen bütünlüğü (külliyeti/topluluğu) Aliyy ismi ile Hz. İsmâil’e ilişkilendirilerek anlatılmıştır. Bunun da sebebi Hz. İsmâil’in Hak’ın zâtındaki sonsuz boyutların ilmine tam mazhar olacak olan Son Nebî’ye ait olan mânâları taşıyor olmasıdır.

* * *

“Allah” kelimesiyle isimlendirilen varlığın zâtında (özünde/gerçeğinde) kesret (çokluk) yoktur. Yine “Allah” kelimesiyle isimlendirilen varlığın zâtını (özünü/gerçeğini) “bir tane, tek, bütün, tüm, tümel, küll vb.” kelimeler mecâzi olarak kullanılmaktadır. Sadece şunu söyleyebiliriz; o varlık Zât/Öz olarak Ahad’dır (bölünmez, parçalanmaz, sonsuz Tek’tir). Ve Allah’ın zâtının büyüklüğünü ve sonsuzluğunu en iyi “ekber” kavramı ifade etmektedir.

Zât’ın Ahadiyyeti (tekliği) tecellî etmez.

Bu cümleyi daha kolay anlamak için Zât kelimesini Allah kelimesi olarak kullanalım ve yeniden açalım:

“Allah” tecellî etmez, çünkü tecellî edebileceği kendinden başka bir yer ve bir şey yoktur. Kendine de tecellî etmez, çünkü kendi içi-özü gibi bir yer ve bir şeyler var olarak da düşünülemez.

Allah kendinden kendine de tecellî etmez, çünkü iki tane “kendi” olmaz. Kendi olan zaten kendisidir. Kendisi ile arada uzaklık ve yakınlık yoktur. Kendinden kendine nasıl tecelli etsin?

Peki, ismini bildiğimiz ve bilemediğimiz tüm Resuller, Nebîler vahye dayalı kitaplarda ve konuşmalarında “Zâtı” yani Allah ismi ile işaret edilen “varlığı” niçin anlatmışlar? O “anlatılamayan ve tecellî etmeyen” ise tüm bu anlatımlar ve tecelliyat nedir, niçindir ve nasıldır? Âlimler, ârifler, âşıklar, velîler Allah’ın zâtından, esmâsından, sıfatlarından ve fiillerinden hakikat incilerini gerek medrese diliyle gerek tekke diliyle hep anlatmaktadırlar. Bu anlatımlar mutlaka boş değildir. Bir anlamı olmalıdır.

Tüm anlatımlar Allah’ı ve Kendi’ni arayan “insan”a aklını kullanması ve yol yöntem kazandırmak amacı taşımaktadır. Arayışına yöntem katkısında bulunmak içindir. Resuller, Nebîler ve Velîler kendi ulaşmış oldukları ilmi “Allah, Zât/Öz, Esmâ, Sıfat, Ef’al” gibi kavramlarla bizlere anlatmaya çalışmışlardır. Anlatılan Allah/Zât değil, ilim ve o ilmin yöntemidir. Allah’ın anlatmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı yoktur fakat insanın vardır.

Bu konudaki en açık ve en net bilginin bir kısmını aşağıda veriyoruz.

(((… BÜTÜN VASIFLARLA TÂRİF EDİLEN, HEP AYNI TEK “ZÂT”TIR!

Allah adıyla işaret edilenin “ZÂT”ından bahsediş semboliktir.. Çünkü “zât” kavramından da münezzehtir ve bu kavram bize “GÖRE”dir!.

“AHAD” ile “HAYY”; “ALİM” ile “MÜRÎD”; “HAYY” ile “KADİR”; ve tüm kompozisyonlarla anlatılanlar hep aynı tek “ALLAH”tır!

Yani, bütün bu anlatılanlar ile târif edilen aynı Tek “ZÂT”tır! O Tek “ZÂT”ın değişik vasıflarıdır, özellikleridir bu isimlerle işaret edilenler..

Öyle bir, TEK “ZÂT” ki, baş-son gibi kavramlardan beri; sınırsız-sonsuz; bölünmesi, cüzlerinin varolması muhal; sayısız mânâlara sahip; sonsuz – sınırsız, cüzleri olmayan irade; sonsuz-sınırsız cüzü olmayan kudrettir; varlığının dışında ikinci bir varlık düşünülemez; içi ve dışı yoktur, merkezi özü olmaktan münezzehtir!

Kısacası, “AHAD”tır.. TEK’tir!

Zât’ın sıfatları bilinir, eserleri de müşahede edilir.

ZÂT, SIFATLARA DAYALI HERHANGİ BİR ANLAMLA KAVRANILMAKTAN ÖTEDİR!

Biline ki, Zât, sıfatlara dayanan herhangi bir anlamla kavranılmaktan ötedir!

Kim ki Zât`tan, Zât`ın şuûnâtından bahsediyorsa, o bu konuda cahildir, taklit ehli olduğunu itiraf ediyordur farkında olmadan! Çünkü Zât`ın ancak sıfatlarından söz edilebileceğinin irfanına sahip olmamıştır henüz!

“Esmâ”nın ulaşamadığı; tefekkürün durduğu, fikrin cereyan etmediği, yaşamın, hissiyatın, sözün edilemediği “HİÇ”lik hakkında ne bir söz söylenebilir, ne düşünülebilir, ne de yaşantıdan bahis açılabilir..

“Yerleri ve gökleri yaratmadan evvel O, a`mâ’da idi. El ân öyledir..”

O, öyle bir mutlak karanlıktır ki..

Bilinen, düşünülen, hayâl edilen, tasavvur edilen, vehmedilen tüm mânâlar orada düşer!

Umarım, Kendi için seçtiklerinden olmuş olalım..

Umarım, Kendi için seçtikleriyle beraber bulundurulmuş olanlardan olalım..

Ama, her şey olmuş bitmiş! Bize düşen, kolaylaştırılmış olanı yaşamak!

HÛ!

ZÂTI İTİBARİYLE NE SONSUZLUĞUNDAN NE DE SINIRSIZLIĞINDAN SÖZ EDİLEBİLİR!

Aslında, sonsuzluk derken, Esmâ âlemine işaret ediyoruz. Çünkü, “Zât”ı itibariyle sonsuzluğundan söz edilmez!

Mânâları itibariyle sonsuzdur!. Sınırsızlığı, vasfı yönündendir! Sonsuzluğu mânaları, esmâsı yönünden!. Sınırsızlığı, Ben`liğinin vasıfları itibariyledir.

“Zât`ı hakkında tefekkür edilmez!.”

Hükmünce, Zâtı yönünden, ne sonsuzluğundan, ne de sınırsızlığından söz etmek mümkündür! Hattâ, “Ahadiyet” dahi, vasfıdır.. Zâtı`nın bir vasfıdır, yani, sıfatıdır!.

ESMÂLARIN OLUŞTURDUĞU, ESMALARDAN TEŞEKKÜL ETMİŞ BİR ZÂT DEĞİL!

Esmâların oluşturduğu, esmâlardan teşekkül etmiş bir Zât değil! Zat`ın ilim sıfatının oluşturduğu mânâlar söz konusudur burada..

Dolayısıyla O, dilediği esmâları meydana getirmiştir!

“Dilediği esmâları meydana getirmiştir.” sözünün neticesi olarak da O`nun bir “sûreti” olmaz! Sûret derken, fizik sûreti değil, mânâ sûreti diyorum. Her hangi bir mânâ sûretini yaratma mecburiyeti altına kaydına da girmez!

Eğer ki, mâlûmu olan bir şeyi meydana getirmek mecburiyetinde olursa, o zaman onun bir mânâ sûreti de ortaya çıkar.

Halbuki..

İlminde, dilediği gibi hükmetmek sûreti ile dilediği mânâları icad etmiş ve bu mânâlardan oluşan âlemleri yaratmıştır.

Yani, âlem, ef`âl mertebesi itibariyle değil, esmâ mertebesi itibariyle yaratılmış; hakikatı itibariyle “yok”tan var olmuş, “yok” olan âlemlerdir!

Dolayısıyladır ki, her şey, O`nun Zât`ında, ilminde mevcuttur ve mevcûdat ilmin dışında vücud kokusu almamıştır!

SONSUZA DEK VAROLACAK ÂLEMLER, ZÂT-I BAHT’TA BİR “HİÇ”TİR!

“Allah âlemlerden Ganî`dir” açıklaması “Zât-ı Baht” dediğimiz, Zât`ın mutlakiyet sıfatına işaret eder!.

Esasen gerçekte Zât`ı için, mutlakiyet sözü dahi edilemez. Çünkü, aşağı mertebelere göre, Zât`a işaret sadedinde kullanılan bir ifadedir bu!

Gerçekte, Zât için, “Baht” veya “Mutlakiyet” veya “Vücud” veya “Varlık” gibi tâbirler dahi kullanılamaz!.

Sonsuza dek var olacak âlemler, Zât-ı Baht’ta bir “Hiç”tir!.

ZÂT’IN TÜM VASIFLARIYLA KENDİNİ BİLMESİ

“OKU” kelimesinin ardından “BismiRABBİK” denilmesi, “OKU”MAK işleminin “RUBÛBİYET KEMÂLÂTI” üzerinden yapılması icap ettiğine işaret etmektedir…

Yani, istenilen “OKU”MAK, “ULÛHİYET” veya “RAHMÂNİYET” mertebesinden değil, “RUBÛBİYET” mertebesinden olacaktır…

Şayet, “Bismillah” denilseydi “İKRA” dendikten sonra, muhatabın “ULÛHİYET” kemâlâtı üzerinden “OKU”ması icap edecekti… Oysa, “ULÛHİYET” kemâlâtı “ZÂTI” da kapsamına aldığı için, bu kemâlât üzerinden “OKU”mak muhaldir, yani olanaksızdır!..

Nitekim bu duruma Hazreti Resûl şu sözlerle işaret etmiştir:

-ALLAH ZÂTI üzere tefekkür etmeyiniz !.

Yüce ZÂT’ın, tüm vasıflarıyla kendini bilmesi demek olan “RAHMÂNİYET” mertebesi üzerinden de “OKU”mak mümkün değildir, zira “Beşer”in buna kapasitesi yetmez!.

HERŞEY, “ŞEY”İN VARLIĞI–İSTEĞİ-İRADESİ DIŞINDA; EVRENİ MEYDANA GETİREN ZÂT’IN İLMİ VE İRADESİ İSTİKAMETİNDE OLUŞUR

Varlık âleminde ne görüyorsak, ne algılıyorsak, ne düşünüp tahayyül ediyorsak, bütün bunların hepsi de “Allah” ismi ile işaret ettiğimiz yüce Zât`ın ilmi ve kudreti ile, ilminde, esmâsındaki mânâların açığa çıkması sûretiyle meydana gelmede.. Yani, her şey, “şey”in varlığı–isteği-iradesi dışında; evreni meydana getiren Zât`ın, ilmi ve iradesi istikametinde oluşuyor.

Bütün algılanan zıtlar aynı Tek kaynaktan meydana geldiğine göre, O Tek kaynak, bütün bu zıtların fevkindedir!.

Esasen, kâinatta, mevcudatta “zıt” yoktur!. Çünkü, Allah`ta zıt yoktur!. “zıt” kavramı bize göredir!.

ULÛHİYET

“ALLAH”lık kemalatı!

“AHAD” olan “ALLAH”ın, kendisinde bulunan sayısız özelliklerinin toplamıyla oluşan sonsuz kemâlâtı, O’nun “ULÛHİYETİ”ni teşkil etmektedir!

Ulûhiyet, O’nun SIFATIDIR!

Ulûhiyet, O’nun Zât’ını da anlatan SIFATIDIR!…

Bu sonsuz kemâlâtın ortaya çıktığı yer ise, orijinaliyle evrendir!

Hem ahadiyeti, hem de kesrete ait bütün kavramları içine alır. Bu yoldan da şuur, özüne döndüğünde, erebildiği noktaya ulaşır. Bu sebeple ulûhiyetin kişideki tecellisinden söz edilebilir, fakat ahadiyet tecellisinden söz edilemez! Edilse dahi bu, ancak anlatım sadedindedir. …(Ahmed Hulusi/Kavramlar)…)))

* * *

Zâta dâir tüm anlatımlar sembolik olup bir gerçeği fark ettirmek amacı taşımaktadır. Resullerin dâveti zâta değil zâtın Ulûhiyyet’inedir. İlahlık (tanrılık) ve abdlik (kulluk) “Ulûhiyyet” boyutunda anlatılır ve anlaşılır. Resullerin salât (namaz), savm (oruç), hac gibi ibadetleri yapmaları ve bizlere de teklifleri İlah’ın (kendisine kulluk edilenin) ve me’luh’un (İlah’a kulluk edenin) hakkını vermek içindir.

İbâdet konusunda kaçışımızın olmaması Hak’ın Abdiyyet tecellisinin ef’al âleminde yok hükmünde açığa çıkmış olmasıdır. Biz mevcudat/tecelliyat olarak “abd”lik yapmazsak bizden başka ne var ki O’na kulluk etsin? Bizim abdliğimiz Hak’ın Hak olduğunu anlatan tek eylemdir.

Zât’da sınırsız esmâ ve ef’al mânâları olmasa ve âlemler olarak kendisini seyretmese de O’nun varlığında bir eksiklik meydana gelmezdi. O’nun âlemleri seyretmesi O’nun varlığında bir fazlalık meydana getirmez. Zât’ın esmâ, sıfat ve ef’ale ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olmadığı için de o boyutlara “varlık” vermemiştir. Tüm boyutlar Zât’da zamansızlık içre ezelen ve ebeden “Hayal ve gölge” hükmündedir.

Zât’ın aynası “yokluk”tur. Yok’luğun da aynası “Zât”tır. Yok’luk halindeki kullar; abdiyette Resuller/Nebîler ve Velîler gibi ne kadar derinleşirse Zâtî ilim ve irfanda o kadar derinleşmiş olur.

* * *

Allah kelimesi ile işaret edilen sonsuz sınırsız varlık “Zât”ın âlemlerden ganî olması “akıl” metaforu ile de anlatılmıştır.

Meselâ: “Akıl” dediğimiz şey bir mânâdır ve zâtında (gerçeğinde/varlığında) çokluk yoktur. Aklın var olabilmek için eylem ortaya koymasına gerek yoktur. Akıl eylemde bulunsa da bulunmasa da vardır. Aklın eylem ile kendi varlığını kanıtlamasına ihtiyacı yoktur. Âdem devrinden bu zamana kadar ve sonsuza kadar da daha açığa çıkacak olan aklın eylemleri, eserleri tek bir eylemdir, bütündür.

* * *

Her birim “Ulûhiyyet” mertebesinden (Allah’ın mânâlarından) bir ismin/mânânın hakikatini alır. Birimi oluşturan o isme Rabb-i Has (öz Rab) denir. Birimin Allah’a bağlantısı o isim iledir. O ismin bâtını (hakikati, ruhu) o birimin hakikatidir, ruhudur. O ismin zâhiri/madde boyutunda belirişi o birimin zâhiridir/madde boyutunda belirişidir.

Gerçi her bir varlık, âlemlerin Rabb’ı olan (tüm isimleri toplayan) Allah ismindeki mânâların tecellisidir, mazharıdır. Hiçbir isim yani hiçbir varlık sonsuz esmâyı yani Allah’ın sonsuz özelliklerini tümüyle tecelli etiremez.

Bu mazhariyet (sonsuz esmâyı tecelliye nâil olmak imkânı) ancak “İnsan-ı Kâmil”e aittir. Çünkü “İnsan-ı Kâmil” bütün esmâyı kendisinde toplayan “Allah” isminin tecellisidir… Şöyle ki:

Kendisinde mimarlık, hattatlık (güzel yazıcılık), ressamlık ve marangozluk gibi özellikler olan bir sanatkâr bir tabloya resim yapmış olsun. O resim o sanatkarın sadece “Ressamlık” özelliğine mazhar olur. Resimde hattatlık, mimarlık ve marangozluk mazhariyeti görülmez.

Sanatkâr bir câmi yaptığı zaman o camide “Mimarlık” özelliği mazhar olur. Câmiye güzel yazılar yazsa, resimler çizse ve ahşap oymalar yapsa tüm özellikleri o camide açığa çıkmış olur. Câmi, resime göre sanatkârın tüm özelliklerine mazhardır.

İnsan ve “İnsan-ı Kâmil” arasındaki fark resim ve cami arasındaki fark gibidir.

* * *

Kavranılması daha zor olan bir konuyu anlatabilmek için birimleri bir birinden ayrı ayrı Rabb-i Has’ları olan varlıklar olarak anlattık.

Halbuki Ahad olan ilâhî Zât’da (tüm boyutlarıyla tek bir bütün olan varlıkta) bölünme ve parçalanma ve tecelli olmaz… Varlıkların esmâ boyutunda sadece “hayali, sanal, vehimsel” özleri vardır ve madde (Ef’al) boyutu ise esmâ boyutundaki özlerin üç boyutlu tecellisidir… Dediğimiz zaman da ilk cümlemizle çelişmiş oluruz. Bu çelişkinin gerçekte olmadığını “çekirdek ve ağaç” metaforuyla anlamaya çalışalım.

Bir çekirdekte bir ağaç en ince teferruatına kadar kodlanmıştır. Çekirdeği kırıp içine baktığımız zaman içinde ne ağaç görürüz ne de ağacın hayalini görürüz. Fakat çekirdek doğal ortamında açılıma uğradığı zaman ondan bir incir ağacı çıkar. Çıkan incir ağacının her bir çekirdeğinden yine bir ağaç çıkarak ormana dönüşür. Bu sonsuza kadar bu şekilde sürer.

Bir de şöyle düşünelim:

Çekirdek; hiçbir açılıma uğramadan kendinde gizli olan incir ağacını ve tafsilâtını (ayrıntılarını) üç boyutlu olarak var sayıyor ve seyrediyor. İncirin meyveler verdiğini ve her meyvedeki çekirdeklerin tekrar ağaç olduğunu, ağaçların orman olduğunu var sayıyor ve seyrediyor. Çekirdek; boyut olmadığı halde boyutları, zaman olmadığı halde zamanı var sayımıyla oluşturuyor. Bu durumda çekirdek hiç değişmeden; tüm oluşları ve sonsuz değişimleri “hayalinde” var saymış olur. Fakat hiçbir zaman ne ağaç ne de orman çekirdeğin içinde veya dışında “madde ve ruh” olarak var olmaz. Ancak zamansız ve mekânsız ilim olarak kalır.

Zât’ın âlemleri ve âlemlerdeki birimleri açığa çıkarması aynı çekirdek, incir ağacı ve incir ormanı metaforu (benzetimi) gibidir.

Zât’da varlığın tüm mânâsı âlemsiz, boyutsuz, zâhirsiz, bâtınsız, başlangıçsız, sonsuz… olarak tek bir öz haldedir. Hâlâ aynıdır…

* * *

Şimdi tekrar en baştaki konuya dönerek her bir birimden Rabb’i niçin râzıdır sualine kısaca cevap verelim. Rabb-i Has konusu Hz. Hûd a.s. bölümünde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.

Her bir birim kendisini oluşturan Rabb-i Hass’ı (öz ismi) vasıtasıyla Rabb’ül âlemiyn olan Allah’a bağlıdır. Her birimden Rabb-i Hass’ı râzıdır ve her birim bu açıdan sâiddir, kurtulmuştur, kendi sıratı (doğru yolu) üzerindedir.

56-) İnniy tevekkeltü alellahi Rabbiy ve Rabbiküm* ma min dabbetin illâ HUve ahızün Binasıyetiha* inne Rabbiy alâ sıratın müstekıym;

“Muhakkak ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim (Rububiyet hakikatı)… Yürür hiç bir canlı yoktur ki O (Rabbimiz) onun (Bi-) nasiye’sinden (başının ön kısmından) tutmuş olmasın (terbiye gerçeği)… Muhakkak ki benim Rabbim (vahdet gerçeği dolayısıyla) sırat-ı mustakıym üzeredir”. (Hûd Sûresi/B Meal)

* * *

50-) Kale Rabbunelleziy a`ta külle şey`in halkahu sümme heda;

(Musa) dedi ki: “Rabbimiz her şey’e halkıyyetini (varoluş işlevine göre varlığını ve özelliklerini) veren, sonra da hidayet edendir (hedefine ermesini kolaylaştırandır)”. (Tâhâ, 20/50)

Kendisinden râzı olunan kimse terbiyesi altında olduğu ilâhî ismin sevgilisidir. O kimse sevilen olunca ondan çıkan her türlü fiil ve düşünce Rabb-i Has’ına göre (öz ismine göre) sevimli olur. Fakat bu bilgi sadece Hakikat boyutunun maddesel olmayan varlık anlayışına göredir.

Hiçbir bireyin (ve birimin) kendine ait müstakil (bağımsız) varlığı ve fiilleri yoktur. Bireyin varlığı ve fiili onu meydana getiren Rabb-i Has’ının (ağırlıklı öz isminin) ve esmâ terkibinin (isim bileşiminin) varlığı ve fiilidir. Bu hakikat boyutu ile varlığın özüne bakış tarzıdır. Ve bu bakışa göre hiçbir bireyin fiillerini kendisine bağlanamak doğru değildir.

Fakat varlığa ve fiillerine şeriat(*) boyutundan bakıldığı zaman görürüz ki… Hâdi isminin (hidayete erdiren ismin) tecellisi olan bir bireyin fiilleri, Mudill isminin (delalete/yanlış yola düşüren ismin) tecellisi olan bireyin fiillerine karşı çıkar, ona itiraz eder.

Hâdi isminin bireyde açığa çıkan fiili ile Mudill isminin bireyde açığa çıkan fiili onları kendi “doğru yollarında” sürükler. Hâdi’nin doğru yolu ve ölüm ötesi yaşamı cennet ortamına, Mudill’in doğru yolu ve ölüm ötesi yaşamı cehennem ortamına çıkar.

Hâdi isminin görünümü olan Bilâl Habeşi’nin doğru yolu cennet ortamına çıkar. Ebû Cehil ise o yol üzerinde aşılması gereken bir engeldir.

Mudill isminin görünümü olan Ebû Cehil’in doğru yolu cehennem ortamına çıkar. Bilal Habeşi de Ebû Cehil’in yolu üzerindeki bir engeldir aşılması ve kaldırılması gerekir ki yol açılsın.

Şeriat boyutunda varlığın özü madde olarak kabul edilir. Varlığın ruhunun algılayacağı cennet ve cehennem algıları da yine şeriata göre bedensel ve ruhsal algılama aracılığı ile olacaktır. Şeriate göre hayırlı fiiller varlığını cennete, şerli (kötü) fiiller de varlığını cehenneme götürür.

(*) Bu konuda ve tüm tasavvufî anlatımlarda geçen şeriat kavramı Arap örfünden kaynaklanan yönetim modeli anlamında kullanılmamaktadır. Ef’al boyutu (madde boyutunun doğal düzeni) anlamında kullanılmaktadır.

* * *

Zât boyutunda hiçbir isim ve sıfat ayrı mânâlar olarak mevcut olmadığı için falan bireyde Hak zâtı ile tecelli etmiştir denilemez.

* * *

Hak’ı ve kendini iki ayrı varlık olarak algılayıp buna göre düşündüğünde teklik (ahadiyyet) yok olur. Hak’a ait mânâlar var ve Hak’a ait olmayan mânâlar var gibi bir durum ortaya çıkar. Bu inanç hakikati ikiye böldüğü için “şirk” olarak adlandırılır. Hakikatte olmayan şirk, birimin hayalinde yanlış bir bilgi türü olarak açığa çıkar.

Kendi varlığını Hak’ın tecellisi olarak kabul edip Hak’ı düşünürsen şirk kalkmaya başlar. Fakat tam Vahidiyyet bilinci (teklik bilinci) de oluşmaz. Çünkü Hak’ın başka bir varlığa dönüşeceği inancı tam olarak reddedilmemiştir, hâlâ Hak’ın nazarı ve abdin nazarı ayrı ayrı algılanmaktadır. Allah’a yakın olmak hali bir nebze anlaşılmıştır. Hak’ın varlığı ve Hak’a ait olan varlık bir birine perde olmaz. Bu hâli “Rabbimiz her gece dünya semâsına iner” hadis-i şerifi anlatmaktadır.

Hak kendi nazarıyla (algılamasıyla) kendisine bakmaktadır (kendisini algılamaktadır) diye düşünüldüğünde; Hak’dan gayrı varlık kalmamıştır. Fakat Hak’ı bu sefer Hak ve Hak’ın tecelli etmiş sıfatları olarak “gölgeli varlık” kabul edişi vardır. Sıfatlara ayrı varlık verilmiş Hak’a ayrı varlık verilmiş olur. Ahadiyyet bilinci bu bilgide de tam değildir.

* * *

Her bir varlık, varlığını Allah isminin bir alt boyutu olan ve Allah isminde bileşik olan isimlerin ayrı ayrı olduğu esmâ boyutundan alır. Varlığın esmâ boyutundaki Rabb-i Has’ı (öz ismi/ağırlıklı ismi ve terkibi) o varlıktan razı olmuştur. Bu razı oluş sadece Rabb-i Has’a aittir. Diğer isimlerin ve tüm isimleri toplamış olan Allah “ism-i câmi”sinin de razı olduğu sonucu asla çıkarılamaz.

* * *

Hakikatte her bir isim diğer tüm isimleri de özünde bulundurur. Meselâ Vedud (tümel sevgi) isminde diğer tüm isimler de vardır. Rabb-i Has’ı Vedud olan bir bireyde Vedud isminden tecelli eden tüm fiiller razı olunmuş fiillerdir. Fakat o bireyde Vedud ismine zıt olan isimlerin tecelli eden fiilleri Vedud Rabb-i Has ismi tarafından razı olunmaz.

Bu örnek, bir bireyde hem razı olunan hem de razı olunmayan fiillerin sırrını açıklamaktadır.

* * *

Tüm fiillerinden râzı olunan ancak İnsan-ı Kâmil’dir. Çünkü, İnsan-ı Kâmil tüm isimleri kendisinde toplamış olan Allah isminin mânâlarının mazhârıdır (görünümüdür). Tüm isimler İnsan-ı Kâmil’de kendi mânâlarını tam olarak bulurlar.

İnsan-ı Kâmil’in Rabb’i; Rabb’i mutlak olan âlemlerin Rabb’ı… Rabbü’l-erbâb (Rablerin Rabbi) olan tüm isimleri cem etmiş haldeki “Allah”dır. Bu gerçek âyet-i kerîmede işareten belirtilmiştir:

39-) Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillahul Vahıdül Kahhar;

“(Yusuf dedi:) Ey zindan arkadaşlarım!.. Müteferrık (çeşitli/başka başka) rab’lar mı daha hayırlı, yoksa Vahid’ül Kahhar olan Allah mı?”. (Yûsuf, 12/39, B Meal)

* * *

55-) Ve kâne ye`muru ehlehu Bis Salati vez Zekati, ve kâne ınde Rabbihi mardıyya;

Ehlini (ailesini) namaz ve zekat ile (B sırrınca) emreder idi… Ve Rabbinin indinde mardıyye idi. (Meryem, 19/55, B Meal)

Hz. İsmâil İnsan-ı Kâmil olarak hem Allah isminin tüm mânâlarına hem de Âliyy ismine mazhardır. Hem Allah tarafından hem de Rabb-i Has’ı tarafından razı olunmuştur.

* * *

27-) Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;

“Ey O Nefs-i Mutmainne!”.

28- İrci`ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;

“Radiye olarak, Mardıyye olarak Rabbine (hakikatına) rücu’ et!”.

29-) Fedhuliy fiy `ıbadİY;

“Kullarımın (Evliya zümresi’nin) içine dahil ol!”.

30-) Vedhuliy cennetİY;

“Cennetim’e dahil ol!”. (Fecr Sûresi 27-30/B Meal)

Bu âyetlere göre mutmain olmuş her bir nefs İsmâil a.s. gibi beğenilen/razı olunandır. Çünkü emmâre nefs gibi iyilikleri ve güzellikleri kendi varlığına mâletmez. Bazı fiilleri kendine mâlederek kendine kızan kendini ayıplayan levvâme nefs gibi de değildir.

Mutmain nefs “ölmeden evvel ölmek” sırrıyla kendinde fiillerin dayanacağı bir varlık bırakmamıştır. Zorunlu ölüm emri ile de Hak açığa çıkınca aşağıdaki âyetin hakikati tecelli eder. Hak yâni gerçek varlık bilinci gelince zanna dayalı olan ayrı benlik (bâtıl) gider.

81-) Ve kul cael Hakku ve zehekal batıl* innel batıle kâne zehuka;

De ki: “Hakk geldi, batıl silindi/yok oldu/can çekişerek gitti… Muhakkak ki batıl yok olmaya çok mahkumdur”. (İsrâ Sûresi/B Meal)

* * *

Hak mutmain nefse kendi Rabb-i Has’ına dönmesini (rücu etmesini) emreder. Mutmain nefs sahibi böylece hangi ismin rububiyyeti (terbiyesi) altında olduğuna ârif olur ve diğer isimleri kendi öz isminden ayırt eder. Ve kendi Rabb-i Has’ından varlık alan diğer mutmain kulların topluluğuna ulaşır.

* * *

Cennet, sözlükte ağaçların gölgeleriyle örttükleri yer olarak tanımlanır. Setr (örtme) mânâsındaki “cenn” den alınmıştır. Zahir âlimlerine göre ferahlık ve rahatlık veren yer ve makamdır. Amellerle, fiillerle girilecek bir yerdir. Kısaca “amel cenneti” olarak adlandırılır.

Âriflerin indinde (görüşlerine göre) daha başka ve daha üstün cennetler vardır. Onlar “sıfat cennetleri” ve “Zât cennetleri”dir.

Sıfat cennetleri; olgun kişilerin Hak’ın sıfatlarıyla sıfatlanıp, Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanması halidir. Sıfat cenneti kendi içinde mertebelere ayrılır.

Zât cennetleri; âriflerden Rabb’ın tecelli etmesi, onlarla açığa çıkması ve âriflerin de Rabb’leriyle örtünmeleridir.

Hak en yüce cenneti kendi Zâtı olarak belirtir ve Fecr Sûresi 30. Âyette “Cennetime gir” buyurur.

* * *

Hak’ın Zâtı ile tanımladığı cennetlerden en yücesi “âyan-ı sâbite” (Allah ilmindeki mânâlar)dır. Hak o mânâlarla örtünür ve mânâ örtülerinin arkasından Zât’ını Zât’ı ile seyreder. Zâtı ile örttüğü cennet yine kendi Zâtıdır.

Nefsinin yanılgılarından kurtulmuş olan ârif (Hak’ı bilen) “Benim cennetime gir” sözünden kendinde mevcut olan zâtımı idrak et ki kendinde beni bul mânâsını anlar. Ârifin isteği kendi hakikatini idrak etmekte genişlemek ve cennetin kendinde gizli olduğunu bilip ona göre daha fazla amel ve tefekküre yönelmektir.

Ârif olmayan kimse ise bu hitaptan; yeme, içme ve zevk ile nefsin tatmin edileceği bir yere girme sonucunu çıkarır ve inandığı cennete ulaşır.

Ârif ise; “Benim cennetim senden başka bir yer değildir. Zâtınla, sıfatınla ve fiillerinle, varlığımı örterek bana cennet olursun” der.

* * *

Allah mutlak bilinmezdir. Ancak İnsan-ı Kâmil’de isimleriyle ve mânâlarıyla tecelli eder. Mutlak bilinmezin isimleri ve mânâları da “mutlak bilinmez”dir. Böylece İnsan-ı Kâmil de “mutlak bilinmez” olur.

* * *

Rabb’in cennetine girmek Rabb-i Has olan (terkibindeki güçlü isim olan) kendi hakikatini (nefsini/varlığını) bilmek ve kendi hakikatine dönmüş olmaktır. Nefsinin/varlığının hakikati olan esmâ terkibini ve öz ismi tanımak Rabb’ini tanımaktır. Bu tanımadan sonra o kişide ikinci bir ilim ve irfan boyutu açılır. Kendi varlığının “fakr” yani “yok” olduğunu var olanın sadece Allah olduğu bilincine yükselirsin. Bu aşamadaki biliş önceki bilgilerden daha tamdır. Ruh ve beden ayrılığının olmadığı bilgisi de bu aşamada açılır.

Resulullah a.s. “Eşyâyı (varlıkları) Allah ile bildim” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifde dikkat çeken beyan Allah’ın varlıklar vasıtasıyla bilinmediği, varlığın Allah ile bilindiğidir.

Kişi kendisini Rabbi ile bilirse tam bilgi oluşur fakat Rabbini nefsi ile bilirse eksik bilgi oluşur.

* * *

172-) Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim* elestü BiRabbiküm* kalu bela şehidna* en tekulu yevmel kıyameti inna künna an haza ğafiliyn;

Hani Rabbin AdemoğulLARından, onların bellerinden (sülblerinden, genlerinden) kendi zürriyyetlerini ahzedip (alıp);onları kendi enfüslerine (nefslerine) işhad ederek (şahidlendirerek; ruhlarını kuvveden fiile çıkararak): “Elestu Bi-Rabbiküm= (Ben) değilmiyim Bi-Rabbiniz (olarak) ?”, (onlar da) “KALU=dediler, BELA=evet, Şehidna=bilfiil şahidiz”… Kıyamet Günü, “Biz bundan gafil idik” demeyesiniz. (A’raf Sûresi/B Meal)

Rab ile kul arasındaki ahid (sözleşme), zannedildiği gibi bedensiz çıplak ruhlarla bir “tanrı”(?) arasında yapılan karşılıklı konuşma değildir. Rab ile yâni varlığı meydana getiren Rabb-i Has’ın (öz ismin) bâtını ile zâhiri arasındaki “uyumu” anlatılmaktadır. Her varlık varlığını aldığı Rabb’ine (öz ismine) bu “sözleşmede” mecâzen anlatıldığı gibi tam anlamıyla mazhar olmuştur yani “kul” olmuştur. Bir de yine her varlığın tüm isimleri toplamış olan Rabbu’l âlemînin “Allah” isminden aldığı mânâlar ile “uyumu” söz konusudur. Her isimde diğer tüm esmâ daha belirginsiz etkilerle mutlaka mevcuttur.

(((… Bir isim diğer sonsuz isimlerin hepsini özünde bulundurmakla ‘zerre küllün aynısıdır’ sözünü hatırlatır. Ve sonsuzluk sonsuzluğun her zerresinde aynısıyla mevcuttur olarak özetleyebileceğimiz holografik esas da bu gerçeği hatırlatmaktadır. …)))

Her birim varlığını Allah’dan alan bir isme bağlı olmak yönünden Rabb’inin kuludur. Aynı zamanda tüm varlığın hakikati Allah olduğu için her varlık ‘Allah Kulu’dur.

* * *

Herkesin bir itikadı vardır. Başkasında kendi itikadının aynısını görmesi mümkün değildir. Çünkü her insanın öz ismi (Rabb-i Has’ı) ve esmâ terkibi kenine özeldir. Şimdiye kadar iki tane aynı birey ve birim var olmamıştır. Bundan dolayı da bir kimsenin düşüncesi başka birisinin düşüncesiyle karşılaşınca birbirlerine mutlaka ters düşen konular oluşur. Anlaştıkları konular ise Rabb-i Has’ları dışındaki ortak esmâ mânâlarından kaynaklanır.

* * *

Allah indinde Allah her kulundan razıdır. Çünkü her kul almış olduğu esmânın gereğini açığa çıkarmaktadır. Kimi etrafına Darr isminin hükmü olan “zarar vermek” mânâsını kimisi de Nâfi isminin (yarar vermek) mânâsını yansıtır. Allah her ismi cem etmiş olduğu için her isimden ve o ismin tecelliyatından razı olmuştur. Bu razı olmak kötü fiillerden, şerden, zarardan memnun olmak anlamında değildir. Her varlığın varlığını aldığı isim ve isim bileşimlerinin mânâlarını olduğu gibi açığa çıkarması anlamındadır.

Bâzı kullar küfür (gerçeği örtücü) halindedir. Allah gerçeği örtenlerden de razı mıdır? Bunun cevabı şu âyette geçmektedir:

7-) İn tekfüru feinnAllahe ğaniyyün anküm ve la yerda li ıbadiHİl küfr* ve in teşküru yerdahu leküm* ve la teziru vaziretun vizre uhra* sümme ila Rabbiküm merciuküm feyünebbiüküm Bima küntüm ta`melun* inneHU Aliymun Bizatissudur;

Eğer küfr (nankörlük) ederseniz (insanlığınızı-halifeliğinizi değerlendirip şükretmezseniz; hakikatınızdan perdelenirseniz), muhakkak ki Allah sizden (yana) ğaniy’dir (size muhtaç değildir)… (Ama Allah) kulları için küfre (nankörlüğe; fıtratlarını zayi etmelerine, kaybolmalarına) razı olmaz (gerçek kullarında küfür yoktur?)… Eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur… Hiçbir vazire (yük taşıyan, günahkar, nefs) bir başkasının yükünü/günahını yüklenmez… Sonra merci’niz Rabbinizedir… (O), size (B sırrınca) yaptıklarınızı haber verecektir… Muhakkak ki O sadırların zatı olarak (B sırrınca) Aliym (sakladıklarınızı da, herşeyinizi de tam bilen)’dir.

Bazı kulların Zât’da ezeli ilim halindeki varlıkları (ayan-ı sabiteleri/değişmez hakikatleri) Hâdi ismine ve o isme uygun isim terkiplerine sahiptir. Bazıları da Mudill ismine ve o isme uygun isim terkiplerine sahiptir. Her kul ef’al âleminde (dünyada) değişmeyen hakikatini tecelli ettirecektir. Değişmez hakikatler(ayan-ı âbite) ile bu dünyadaki tecelliyatın birbirine uyumlu olmasına sembolik olarak Rabb’in kulundan razı olması diyoruz. Yoksa Hak imandan razıdır, gerçeği örtmek fiilinden ise razı değildir.

Bu konu Yakub ve Üzeyir bölümünde tekrar ayrıntılarıyla işlenecektir.

* * *

Varlık merteberi (boyutları) bir birlerinin aynıları ve zıtları değildir. Tüm boyutlar bir bütünün (vâhidin) farklı özellikler halindeki görünümleri ve mânâlarıdır. Zıtlık ve benzerlik için varlıkta iki ayrı hakikatin yani iki ayrı Hak’ın olması gerekir. Fakat Hak her an tektir.

Benzerler ve zıtlar olmayıp varlık tek (ahad) olunca varlığa tek bir varlık “vahdet-i vücûd” denilir. Fakat Hak ve âlemler olarak da iki ayrı varlık yoktur. Âlemler Hak’ın ilminde hayalen dahi var değildir, vehimsel olarak dahi her hangi bir varlığa sahip değillerdir. Bu durumda varlığın birliği (vahdet-i vücud) çokluğun toplamını değil Hak’ın varlığından başka varlık olmamasını anlatır.

(((… Vahdet-i Vücûd İbn Arabî tarafından kullanılan bir kavram değildir. Daha sonraki âlimler ve ârifler İbn Arabî’nin varlık hakkındaki ilmini, bilgisini ve görüşlerini yorumlamak için icâd etmişlerdir. Bu şerhde de yani Ahmed Avni Konuk şerhinde de vahdet-i vücud kavramı geçmektedir. Fakat varlığın hakikatini İbn Arabî gibi açık ve net görebilen ârifler (A. A. Konuk dâhil) vahdet-i vücudu Allah ve Allah’dan başka çokluğun birbiriyle yapışarak bütün hâle gelmesi şeklinde kullanmamışlardır. Varlığın tekliğini (Vahdet-i vücudu) Hak’ın Zât’ı ile tek (ahad) olması ve kâinatı ilminde mânâlar olarak tasavvur etmesi anlamında kullanmışlardır.

Bu konudaki yeterli bilgiye sahip olmayan, İbn Arabî’yi ve onun eserlerinin değerli şerhlerini yeterince incelemeyen yüzeysel akıllar Hak’ı ve varlığı çokluk olarak algılamaktadırlar. Kendi inandıkları “parçalardan oluşan madde evren” modeline âriflerin ilim ve hayaldir ve gölgedir demelerine itiraz etmektedirler. Bu itirazları evreni ezelden ebede kadar madde olarak yorumlayan “materyalizm” (özdekçilik/maddecilik) ideolojisine benzemektedir. Günümüzde materyalist filozof ve bilim adamı kalmamıştır. Madde denilen yapının ve enerji denilen gücün aynı öz olduğu anlaşılınca evrenin aslının “hayal”den oluştuğunu bilimsel yöntemlerle hesaplamaya başlamışlardır. Fakat İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğu evrenin “madde” olduğunu hâlâ savunmaktadır. Allah ve madde ikileminden çıkmamakta ısrar etmektedirler. …)))

* * *

Allah her zaman Allah’dır, kul da her zaman kuldur. Varlığın ahad olması Allah ve isimlerinin manâları ve bu mânâların gölgeleri olan “âlemleri” aynı yapmaz. Mânâlar her an Allah’ın “yok” hükmündeki kullarıdır ve biz kullar “yok” hükmümüzle Allah’a ibadet etmekteyiz.

* * *

Âlem-i şehâdette (dünya âleminde) hakikatleri tek… sûretleri farklı bir kargaşa ve kaynaşma vardır. Bu elifbedeki harflerin yan yana gelerek farklı anlamları oluşturmasına benzer. Halbuki elifbenin aslı noktadır ve noktanın uzayıp harfler suretine bürünmesidir.

4-) Huvelleziy halekasSemavati vel`Arda fiy sitteti eyyamin sümmesteva `alel`Arş* ya`lemu ma yelicu fiyl’Ardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minesSemai ve ma ya`rucu fiyha* ve HUve me`akum eyne ma küntüm* vAllahu Bima ta`melune Basıyr;

O, Semavat’ı ve Arz’ı altı gün içinde yaratan, sonra da (yedinci günde?) Arş’a istiva edendir… Arz’a gireni ve ondan çıkanı, Sema’dan ineni ve onun (Sema’nın) içinde uruc edeni bilir… Nerede olursanız (karada, denizde, hangi makamda olursanız), O sizinle beraberdir… Allah yaptıklarınızı (B sırrıyla) Basıy’dir. (Hadîd Sûresi/B Meal)

Bu âyette ârifler teklikte çokluğu ve çoklukta tekliği görürler. Yaratılmışlık sırrını da “ nerede olursanız O sizinle beraberdir” işaretiyle anlamaya çalışırlar. Bu beraberlik yan yana, içi içe, dış dışa değildir. Hak’ın varlığa varlık vermeden kendi ilmi ile ilminde var saymasıdır. Allah kulu ile her âlemde ikili birliktelikten uzak anlamda dâimâ tek olarak birlikte olacaktır.

“Hak’ın varlığını yaratılmışlığın varlığından ayrı tut, tenzih et. Varlığı Hak’ın ilmindeki mânâlar olarak kabul et, teşbih et. Sonra ikisini de cem et, birleştir.” … Bu kâmillerin âdetidir. Ona makam-ı cem derler ve onda asla kusur ve yalan yoktur.

“Ey ârif! Sen Hak’ın hakikatini idrak ettin. Varlığın ahad olduğunu bildin. Bundan sonra ister cem halinde ol ve Hak’da yok olan halkı/yaratılmışlığı gör. İster fark halinde ol ve âlemde yaratılmışlıktan başka bir şey görme Hak’ı da Hak olarak gör. Artık bu görüşler sana bir zarar vermez. Fakat cem ve ya fark halinden birini tastik edip de ötekini de inkar etme.”

* * *

“İnsan hakikat yönüyle Hak’ın gölgesidir ve Hak yok olmayacağı için insan da asla yok olmayacaktır. İnsanın yaratılmışlık yönü de hiçbir zaman bâkî (sonsuz) aynı olarak kalmayacaktır. Bebeklikten yenilenip çocukluğa, çocukluktan yenilenip gençliğe, gençlikten yenilenip olgunluğa ve yaşlılığa tecelli edersin. Düşüncelerin ve bedenin hücreleri dahi her an yenilenmektedir. Dünya ahiretle yenilenecektir. Ahirette dahi yenilenmeler sonsuzca devam edecektir. Güneşin her doğuşunda buzlar erir ve suretini kaybeder. Sonra tekrar suret alır ve tekrar erir ve tekrar… işte hakikat her tecelli ettiğinde de insan her tecellide yenilenmektedir. Bu yenilenmenin amacı insanın üzerindeki varlık zannından biçilmiş elbiseyi soymak ve uryan (çırıl çıplak) hale getirmektir ki varlık son bulsun ve Hak kalsın.”

“Sana gelen ilham senin hakikatindendir. Senin hakikatin ve sen ayrı olmadığın için sana gelen senden gelmektedir. Her “sen” ayrı bir ismin sûreti de olsa hepsi Allah isminin gölgeleridir. Ve sen sana gelen ilhamı öteki dediğin kullara fısıldadıkça yine kendine anlatmış olursun. Sakın başkalarına bir şeyler öğretiyorum zannetme.”

Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz’ân

Birdir, bir iki olmağa yok, bilmiş ol, imkân

Hak söyleyicek sende, senin ortada , nen var?

Âlemde senin “ben” dediğindir sana noksan.

* * *

47-) Fela tahsebennAllahe muhlife va`diHİ RusuleHU, innAllahe Aziyzün Züntikam;

Sakın Allah’ı, Rasûllerine verdiği sözden cayıcı sanma… Muhakkak ki Allah Aziyz’dir, Züntıkam’dır (intikam sahibidir). (İbrâhim, 14/47, B Meal)

16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;

İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkâf, 46/16, B Meal)

Buraya kadar “rıza” sırları anlatıldı bundan sonra “senâ” (övgü) sırları anlatılacaktır.

Senâ (taktir etme/beğenme/övme) ancak hayır filler için yapılır. Kötülükler karşılığında senâ yapılmaz. Hayır vaadinde bulunup da yerine getirene senâ edilir. Şer vaadinde bulunup da şerri gerçekleştirene senâ olunmaz, af edip tehdidinden vazgeçer ise sena olunur.

Cenâb-ı Hak (Hazret-i İlâhiyye) kullarını yoktan varlığa çıkarıp sevinçlerle donattığı için bizzat senâ ister.

Hayır ve şer Hak’a göre değil varlık türlerine göre olan göreceli bir kavramdır:

79-) Ma esabeke min hasenetin feminallahi, ve ma esabeke min seyyietin femin nefsike, ve erselnake lin Nasi Rasûla* ve kefa Billahi şehiyda;

Hasene’den (pozitiv, Hakka ait şey) sana ne isabet ederse, Allah’dandır… Seyyie’den (negativ, terkibi yük) sana ne isabet ederse, nefsin’dendir… Seni insanlara Rasûl olarak irsal ettik… Şahid olarak Allah (B sırrınca) kafidir. (Nisâ, 4/79, B Meal)

Nefse isabet eden nefsin tabiatına uygun geldiği zaman Allah’dan geldi olarak değerlendirilir. İsabet eden nefsin tabiatına uygun değil ise bu sefer insan Allah’ın kendi aleyhine bir şey yapacağını kabul etmez ve kendinde hata aramaya başlar. Kötü gibi olan şeyin hayır mı şer mi olduğunu bilemediğimiz için tüm değerlendirmelerimiz yüzeysel olacaktır.

Hak’a göre aslında hepsi hayırdır. Çünkü, zahirde varlığın aleyhine gibi görünen olaylar hakikatte ve sonuç itibarıyla hayıra dönüşmektedir. Dünyada ya da diğer boyutlarda Hak’dan başka bir güç ve kuvvet yoktur. Aşağıdaki âyet yukarıda verilen âyeti tekrar anlayışımıza sunarak yanlış bilgimizi düzeltmektedir.

78-) Eyne ma tekûnu yüdrikkümül mevtü velev küntüm fiy burucin müşeyyedetin, ve in tusıbhüm hasenetün yekulu hazihi min ındillahi, ve in tusıbhüm seyyietün yekulu hazihi min ındike, kul küllün min ındillah* femali haülail kavmi la yekâdune yefkahune hadiysa;

Nerede olursanız (olun) ölüm size ulaşır… Buruc-i Müşşeyyede’de (sağlam/yüksek burçlarda) olsanız bile… Eğer onlara bir hasene isabet ederse: “Bu Allah indindendir” derler… Şayet onlara bir seyyie isabet ederse: “Bu senin indindendir” derler… De ki: “Küllün min indillah= hepsi Allah indindendir (zira ğayrı bir vücud ve müessir yoktur)”… Şu kavme ne oluyor ki, nerede ise bir söz (bile) anlamıyorlar (akılsızlar) ?. (Nisâ, 4/78, B Meal)

* * *

Allah mükâfat sözünde durucudur, hiçbir yerde vaz geçeceğini beyan etmez. Fakat ceza vereceğini defalarca vaad eder fakat cezayı af edeceğini de vaad eder.

16-) Ülaikelleziyne netekabbelü anhüm ahsene ma amilu ve netecavezü an seyyiatihim fiy ashabil cenneti, va`des sıdkılleziy kânu yuadun;

İşte bunlar, cennet ashabı içinde şol kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden (vaz) geçeriz… (Bu) va’dedilmiş oldukları sıdk’ın va’di’dir (muhakkak gerçek bir vaaddır). (Ahkâf, 46/I6, B Meal)

53-) Kul ya ıbadiyelleziyne esrefu alâ enfüsihim la taknetu min rahmetillah* innAllahe yağfiruzzünube cemiy’a* inneHU HUvel ĞafururRahıym;

De ki: “Ey kendi nefsleri aleyhine israf eden kullarım!… Allah’ın Rahmetinden/Rahmetullah’tan ümit kesmeyin (Rahmeti, gadabını öne geçmiştir)… Muhakkak ki Allah bütün zenbleri (günahları) mağfiret eder… Muhakkak ki O, Ğafur’dur, Rahıym’dir”. (Zümer, 39/53, B Meal)

48-) İnnAllahe la yağfiru en yüşreke BiHİ ve yağfiru ma dune zâlike limen yeşa`* ve men yüşrik Billahi fekadiftera ismen azîyma;

Muhakkak ki Allah (B gerçeğince) kendisine şirk koşulmasını (şakıliği) mağfiret etmez… Ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder… Kim Allah’a (B gerçeğince) şirk koşarsa (yanısıra bir varlık kabul ederse; ortak tutarsa), gerçekten aziym bir günah olarak uydurmuş/ (Allah’a) iftira etmiş olur (çünkü la ilahe illAllah!?). (Nisâ, 4/48, B Meal) buyurdu;

Hak’ın bu âyetlerinde mükâfat verileceği için ve bu sözden dönülmeyeceği beyan buyurulduğundan dolayı: “Allah’a hamd ve senâ ederim” diyebiliriz. Fakat cezaların bağışlanmasını senâya lâyık bulduğu için ve cezalandırıcılığını övmediği için: “Allah’a cezalandırıcı olduğu için hamd ve senâ ederim” demek câiz değildir.

Allah’ın mükafata karşılık sena ve hamd istemesini mükafatın mutlaklığına bağlıyoruz… Allah cezalandırıcılığına hamd ve senâ emretmiyor. Affediciliğine ısrarla duâ etmemizi istiyor. Affediciliğini senâ ediyor.

Bu işaretlerden yola çıkarak cezaların mutlak affına kanaat getirdik.

Her insan hak ettiği ve tabiatına uygun gelen mükafatı alacaktır. Cennet ehli gül bahçesine giren bülbül gibi zevk alırken cehennem ortamında kalanlar ise ateş semenderi gibi ateşten zevk alacaktır, çünkü, ateş ateşe su suya dönecektir.

(((… İbn Arabî’nin din dışı sayılma nedenlerinden birisi de bu tür tevillerde ve tefsirlerde (çeviri ve yorumlarda) bulunmasıdır. İbn Arabî çok derin sayılan zahir ulemâsının (âlimlerinin) şartlanmalarının çok üzerinde anlatım yapmaktadır. Anlatımı çok açık ve nettir. Anlaşıldığı için de şiddetli itirazlara mâruz kalmıştır. İbn Arabî’nin dilini ve öz konuşmalarını belki avam anlayamaz fakat medrese âlimlerinin anlamamasına imkan yoktur. Hatta medrese ve tekke eğitimini (şeriat ve tarikat eğitimini) birlikte yürüten pek çok sufiler dahi İbn Arabî’ye çok şiddetli sataşmalarda bulunmuşlardır. …)))

* * *

59-) Ve ma meneana en nursile Bil’ayati illâ en kezzebe Bihel evvelun* ve ateyna Semuden nakate mubsıreten fezalemu Biha* ve ma nursilu Bil ayati illâ tahviyfa;

Bize (Bi-) ayetleri irsal etmemize mani olan, öncekilerin onları (B sırrınca) yalanlamış olmasıdır (siz de yalanlar ve mes’ul olursunuz)… Semud’a da mubsıre (aydınlatan, gören, idrak eden) olarak dişi deve’yi (mübarek nefs) verdik de ona (B sırrınca) zulmettiler… Biz (Bi-) ayetleri ancak korkutmak için irsal ederiz. (İsrâ, 17/59, B Meal)

Mükafatın icrasının mutlak olması ve cezanın affının da Hak’ın şânına daha çok yakışması bir gerçektir. Resullerin azabtan ve mükâfattan haber vermesi Allah ile kulları arasındaki perdeleri inceltmek ve kaldırmak içindir. Şerden korkutarak, hayırı sevdirerek insanları en alt bilinçten en üst bilince kadar aynı dil ile yönlendirmek büyük bir Risâlet görevidir.

* * *

Azab kelimesi “azb” kökünden türemiştir ve sözlükte “tatlı ve şirin” anlamına gelir. Cehennem ehli için kullanılan azab kelimesi; hem maddi mânevî elemi hem de cehennemden algılanacak olan tadı ifade eder.

Sinirli tabiat sahibi için şiddetli öfke ateş etkisi yapar. Fakat o kişi öfkenin ateşinden azab duyar yani tatlı ve şirin bir lezzet onun nefsini okşar. Cehennem de cehennem ehline azab yâni yaratıldığı esmâ terkibiyetine uygun tad verecek bir ortam ve boyuttur. Cennet ehli Rahîm’in Rahmeti ile sonsuz lezzet içinde olacaktır. Cehennem ehli de Rahman’ın Rahmeti ile elem ve keder içinde olacaktır. Elem sonsuzdur fakat elemi hissetmek Rahmaniyyet gereği sonsuz değildir.

Dünya yaşamında Rahmaniyyet mü’min ve mü’min olmayanları birlikte terbiye etmektedir. Nasıl ki bir gün dünyanın elemlerinden acı duymak Rahmaniyyet gereği son bulursa cehennem ehlinin de elemlerden acı duyması yine Rahmaniyyet gereği son bulup, cehennemde ebedî elem içinde bırakacaktır.

* * *

Mesnevî’den bir özet:

Allah Teâlâ Resulullah a.s.’ın; içi başka dışı başka olanların kalbini konuşmalarından anladığını beyân buyurur.

Nasıl ki bir adam çömlek alacağı zaman çatlak mı değil mi diye ona tokat atarak kontrol eder. Çömlek eğer çatlak ise çıkardığı sadâ da (ses de) çatlak olacaktır. Sağlam ise çıkardığı ses içten ve derinden gelip ahenkli olacaktır. İç ve dış ahengi çömleğin kalitesini belirlediği gibi insanların konuşmaları da iç âlemlerinin nasıl olduğunu ilân eder.

* * *

7. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

6 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (7. Bölüm)”


  1. 1 Chiron 6 Nisan 2008, 12:14

    Allah razı olsun…

  2. 2 ruhum latife 6 Nisan 2008, 1:27

    Sana gelen ilham senin hakikatindendir. Senin hakikatin ve sen ayrı olmadığın için sana gelen senden gelmektedir. Her “sen” ayrı bir ismin sûreti de olsa hepsi Allah isminin gölgeleridir. Ve sen sana gelen ilhamı öteki dediğin kullara fısıldadıkça yine kendine anlatmış olursun. Sakın başkalarına bir şeyler öğretiyorum zannetme.”

    Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz’ân

    Birdir, bir iki olmağa yok, bilmiş ol, imkân

    Hak söyleyicek sende, senin ortada , nen var?

    Âlemde senin “ben” dediğindir sana noksan.
    *******

    Allah razı olsun…
    Allah hepimizi aliyy yapsın inşallah..

    Gerçek ismi Ebû Bekir Muhyiddin Muhammed bin Âli olan, Arabi Hocamızı da ALİYYÜL ALA-yücelerin yücesi yapsın inşallah ve aminnn..

  3. 3 kenan 6 Nisan 2008, 6:43

    “Zât’da sınırsız esmâ ve ef’al mânâları olmasa ve âlemler olarak kendisini seyretmese de O’nun varlığında bir eksiklik meydana gelmezdi. O’nun âlemleri seyretmesi O’nun varlığında bir fazlalık meydana getirmez. Zât’ın esmâ, sıfat ve ef’ale ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olmadığı için de o boyutlara “varlık” vermemiştir. Tüm boyutlar Zât’da zamansızlık içre ezelen ve ebeden “Hayal ve gölge” hükmündedir.

    Zât’ın aynası “yokluk”tur. Yok’luğun da aynası “Zât”tır. Yok’luk halindeki kullar; abdiyette Resuller/Nebîler ve Velîler gibi ne kadar derinleşirse Zâtî ilim ve irfanda o kadar derinleşmiş olur.”

    Subhan, Kuddus, ehad, ekber Allah’ım seni hakkıyla bilemedik, sen kendini bildiğin gibisin, ya gaviyy ya aziiz bu cümleden dahi münezzeh mukaddessin, ey yokluk ey hiçlik al beni koynuna aleme ibret olsun…

  4. 4 kenan 6 Nisan 2008, 12:13

    Bu yazı yayınlandığından beri, içimde bir istek belirdi, fususul-hikemi bu şekliyle kitaplaştırıp insanımıza sunmak… zannederim yeni neslimizden büyük dua alacaklardır, dostlarımız in şaae allah bu hizmeti bizden esirgemezler… selamlar… saygılar…

  5. 5 mustafa öz 8 Nisan 2008, 6:39

    “Sen (kendi özgül Rabbin için) kulsun
    Ve sen (istidadınla hükmettiğin özgül İsim için) Rabb’sin
    O kimse ki, O’nun için ve O’nda kulsun
    Sen (sende zahir olan huviyet itibarıyla) Rabb’sin
    Ve sen (“Elestü bi Rabbikum?” seslenişinde “Beli—Evet” diyerek)
    Sözleşme yaptığın Rabb için (taayyünün ve kayıtlanmışlığın itibarıyla) kulsun..”

    (İSMAİL KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ ALİYYE den alıntı)

    Yukarıdaki kul ile “yalnız sana KULluk ederiz” ayeti arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz?

  6. 6 faik 9 Nisan 2008, 9:31

    Kemal Bey teşekkürler… Uzun soluklu yazılarınızla bizleri bilgilendiriyorsunuz… Harcadığınız zaman, verdiğiniz emek; kat kat NUR olarak size döner, bize de damlar inşallah!…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: