İçimizdeki Dost

Ve evfülkeyle iza kiltüm vezinu Bil kıstasil müstekıym* zâlike hayrun ve ahsenü te`viyla;

Ölçtüğünüzde ölçüyü tam yapın ve müstakıym kıstas (dosdoğru terazi; saf akıl) ile (B sırrınca) tartın… Bu hem daha hayırlı ve hem de te’vil olarak (işin aslına ulaşma bakımından) daha güzeldir. (İsra-35, Hasan GÜLER, B-Meal)..

Tek amacımız “Sırat-ı Müstakım”; istikamet üzere yol, kıldan ince kılıçtan keskin denen, doğru yol üzere hayatımızı sürdürebilmek… Tek gayemiz terazinin kefelerini eşitleyip, dengeli bir şekilde yaşayabilmek… Tek isteğimiz hiçbir uca sapmadan, doğru yolda ilerleyebilmek… Tek dileğimiz hiçbir şekilde aşırıya kaçmadan orta yolda yürüyebilmek…

Fakat bu hayat yolunda, ayak kaymalarımız, tökezlemelerimiz, yerlere düşmelerimiz, sağa sola kaymalarımız, aşırılığa kaçmalarımız, dengeyi kaybetmelerimiz, doğrudan sapmalarımız… oldu, oluyor, olacak… Önemli olan her yoldan çıkışlarımızdan ders alıp, aynı hataları tekrarlamadan; tekrar doğru yola gelmek, orta yolu tutmak, dengeyi kurmak… Dengemizi bozan o kadar çok faktör var ki; dengede kalabilmek çok zor… Düşe kalka öğreneceğiz inşaALLAH; tabi ki en başta BiizniHİ…

Bir uç nokta Müslümanlığı şiddet, terör yuvası olarak görme, gösterme; diğer uç nokta Müslümanlığı tembellik, acizlik yuvası olarak görme, gösterme… İslam’ı bu şekilde görenlerin yanıldığı belli de; Müslümanlığı bu şekilde gösterenlerin hiç mi kabahati yok?!..

İslam ile terörün yan yana gelmesinin gerçekte imkanı olmadığı; İslami terör diye uydurulan kavramın yanlış olduğunu; İslam’ın barış, huzur, sevgi dini olduğu; yanlış Müslümanlık(!) anlayışların İslam’ı temsil etmeyeceği; terörün dininin de, devletinin de olamayacağı; Rasuller zamanında yapılan savaşların sebebinin nefsi müdafaa olup, asıl amacın kendilerine ulaşan din ışığını yarınlara taşımak sorumluluk ve görev bilinci gereği olduğunu… çoklarımız okuduk, anladık…

Ama bazılarımızın tam olarak anlayamadığı bir konu var… İslam insanları barışa, huzura, iyiye, güzele çağırır; İslam bu çağırımı yaparken şiddete boyun eğin; öfke, kin, nefretin odağı haline gelin; ensenize vurana lokmanızı verin; gelene gidene ağam paşam deyin; onurunuzu, şerefinizi ayaklar altına aldırın; gerekirse özgürlüğünüzden vaz geçip köleliği kabul edin…mi diyor?…Tasavvuf bu mu??? Tabi ki HAYIR!!!

Özellikle genç nesil, yeni kuşak, böyle bir yöntemin doğru olmadığını düşünüyor, kabul etmiyor. Dini sırf zikir olarak görüp köşelere çekileni; dini sadece sakal, kıyafet olarak yaşayanları; ibadetlere yönelirken, toplumsal görevlerini ihmal edilenleri; dini ayrıcalık ve tembellik aracı olarak görenleri vb. görünce “din afyondur, din çıkar aracıdır” diyenlere hak veriyor; gerçek dinden ve dini yaşamaya çalışanlardan da uzaklaşıyor… Kendine seslenen yöntemlerle de karşılaşamayınca yanlış yola sapıyor…

Zamanımızdakilere zamanın gereklerine ve gerçeklerine göre seslenecek yöntemler geliştirmek, yöntemi aslına dönüştürmek gerekiyor… Her şey yenileniyor, her alanda yeni aletler, yeni metotlar geliştiriliyor ve kullanılıyor, çağın gereklerine ayak uyduruluyor… Dini anlayışların da yenilenme zamanı geldi geçiyor… Bazıları bunu din-bilim-tasavvuf senteziyle çoktan başlattılar… Bazıları ise eskilerin bakış açılarıyla günlük sorunlara çözümler bulduklarını sanıyorlar, sadece kendi ve kendileri gibi düşünenleri ikna ediyorlar..

Bazıları mürşit ve Mürşid-i Kamil ararken; bazıları ise mürşidi ilim (kuantum teorisi, holografik evren, paralel evrenler, sicim teoremi vb.), Mürşid-i Kamil olarak bilim adamlarını görmeye başlıyor. Pek haksız da sayılmazlar hani; o isimleri malum bilim adamları; tekliği, takdiri, ayetleri ve hadisleri (mesela ihlas süresini ve “zerre küllün aynasıdır” hadisini) bilim aracıyla yorumluyor, tefsir ediyor, çoklarını imana getiriyorlar…

Bizler Allah’ın isimleri ile var olmuş terkipsel varlıklarız… Allah’ın hiçbir ismi gereksiz ve boş değildir ki; varlığımızda hükmü yok edilsin!.. Allah’ın bütün isimleri gereklidir ki, varlığımızda yer teşkil ederler… Cennet-huzur halini her an yaşamak istiyorsak, tüm isimleri yeri ve zamanı geldiğinde açığa çıkarmamız gerekir…

Hiçbir özelliğimiz boş değildir… Örneğin korku halimiz olmazsa, bize zarar verecek şeylerin nasıl farkına varabiliriz de, nasıl önlem alabiliriz?! Yer çekiminden korkmazsak, yüksek yerlerden atlamaktan çekinmezdik; sonumuz da vahim olurdu… Ya da savunma halimiz olmazsa, kendimizi nasıl koruyacak, kendimizi geliştirmek için bulunduğumuz hayatta kalabileceğiz…

İç sesimiz, vicdanımızın sesi sürekli bizi uyarmakta… Yeter ki; şuurumuzu örtmemiş, gönlümüzü karartmamış, kalbimizi taşlaştırmamış olalım; vicdanımızın sesini, iç sesimizi duyarız. Bu ses özellikle zor anlarımızda bize yardımcı olmak için adeta çırpınır. Bir tehlike anında hemen bizi uyarır. Bazen iç doktorumuz, bazen iç öğretmenimiz, bazen iç polisimiz, iç hakimimiz… olur.

İç doktorumuz” olarak üşüdüğümüzde bizi titreterek, hareket ettirerek ısıtmaya çalışır; hastalığımızın daha ilk safhalarında bizi hapşırtarak, nezle yaparak, öksürterek mikropları dışarı atmaya çalışır. “İç polisimiz” olarak her hangi bir tehlike anında kalp atışlarımızı, kan basıncımızı arttırarak, terleterek bizi tehlikeye karşı uyarır, tedbir almamızı önerir.”İç öğretmenimiz” olarak, karşılaştığımız sorunların çözümüne dönük bize seçenekler sunar. Hata işlediğimizde, yanlış yaptığımızda “iç hakimimiz” olur, bizi sorguya çeker.

Sanki içimizde bizi bizden daha çok düşünen biri vardır, biz bu duyguyu sık sık hissetmişizdir. Sonra “Rasulullah içinizde” uyarısını hatırlar, bunları bir de o pencereden yorumlarız. Bizi bizden daha fazla düşünen “Rasulullah içimizdedir” ve her an bize yardım etmek için, sesini duyurmak için çırpınmaktadır… Ne mutlu bu “iç seslerine, vicdanlarının sesine” kulak verenlere!.. Ne mutlu içindeki “Rasulullah’ın sesine” kulak verenlere!.. Ne mutlu kalbindeki, “özünden gelen sese” kulak verenlere!… Ne yazık; “iç sesini, vicdanının sesini, Rasulullah’ın sesini, özünün sesini” örtenlere!..

Rasulullah hepimizin, tüm insanlığın içinde; örtmemişsek, karartmamışsak, taşlaştırmamışsak kalbimizi duyacağız onun sesini de… Evrensel Rasul; hiçbir ayırım yapmadan hepimizin içinde…Ademden günümüze kadar tüm insanlıkta bu ses vardı, daha sonra da var olmaya devam edecek… Kim özüne dönüp, örtüsünü kaldıracak çalışmaları, ibadetleri uyguladıysa bu sese ulaştı, ilham adı altında… Bu ses derinliklerimizde, tekliğimizde, özümüzde; kim özüne yönelip, derinlere daldıysa bu sese ulaştı… Kim dışına yönelip, çokluğa daldıysa; bu özündeki sesi örttü, duyamadı; yüzeyde duyduğu sesleri özünün sesi sandı, aldandı…

İnsan birimsel varlık olduğu gibi sosyal bir varlıktır da… Psikolojik ve sosyal yaşamı birbirinden ayrı görmeden, hiç birini ihmal etmeden, sorunlarımıza ortak bir çözüm bulmalıyız… Bu çözüm; ezenlerin-ezilenlerin olmadığı, zalimin-mazlumun olmadığı, efendinin-kölenin olmadığı, herkesin sınırını-sorumluluğunu bildiği bir yöntem taşımalıdır… İnsanlar ne efendi, ne de köle olmaya özenmemelidir… Herkes sınırını ve sorumluluğunu bilirse doğru ve denge yoluna adım atılabilinir…

Dinimiz nefsinizi öldürün demez; nefsinizi tezkiye edin der… Yani dinimiz benliğinizi yok edin demez; benliğinizi temize çıkarın der… Çünkü benliğini gerçek manada yok edemezsin ve buna çalışmanın anlamı da olmayıp, yanlış bir yöntemdir… Allah hem nefisleri yaratıp, hem de nefsinizi öldürün der mi; nefislerin öldürülmesini isteseydi, nefisleri yaratmazdı; Allah boş iş yapmaz!..

İnsan Allah’ın Esma-ül Hüsna denilen isimlerinin, dilenilen oranlarda bileşimiyle var olmuştur… Her insanda bu terkipsel isimlerin oranları farklı farklıdır… Bu terkipsel yapıda bazı isimlerin ağırlığı fazla iken, bazı isimlerin oranı ise azdır… Bu halinden dolayı her insan (hatta her şey) tek ve özeldir…

Özellikle bebeğin anne karnından doğum sürecine kadar, yıldızların ışın-dalga bedenleri olan burçlardan gelen, kozmik ışınlar-dalgalar beyin hücrelerindeki DNA dizilimini etkileyerek beyne şekil vermektedir… İnsanın amacı; çalışmaları ve ibadetleri ile, bu şekle girmiş beynini en son kapasite ile kullanmak olmalıdır… İnsanın genetik yapısı, burç etkileri, çevre faktörü vb. kapasite kullanımını etkileyen etkenlerdir…

Yani bilgisayarın parçaları, dolayısıyla kapasitesi fabrikada üretilirken tespit edilmiş; istediği kapasitede kullanmak müşteriye bırakılmıştır… Müşteri bilgisayara ne kadar program yükler, ne kadar çok kullanırsa, o nispette fazla kapasite ile kullanmış olacaktır… Fakat, hiçbir zaman bilgisayarını fabrika üretim kapasitesinin üzerine çıkaramayacaktır… Hatta gerekli programları yüklemeyip, çalışmalar yapmazsa; bilgisayarını kapasitesinin çok altında kullanmış olacak, bilgisayarının özelliklerini açığa çıkaramayacaktır…

İnsan Allah’a gerektiği gibi abd olmak istiyorsa, Allah’ın isimlerini kendinde açığa çıkaracak, gerektiği hallerde o özellikleri ortaya koyarak huzuru bulacaktır… Bu huzur ortamı insanın onuru, şerefi, özgürlüğü ile elde edilecektir; haklı olunduğu halde insanlara boyun eğmek, acizlik sergilemek olmayacaktır…

Zalim olmamak emredildiyse, kimse zalim olmayacaktır; bunun önüne geçmenin de yolu zulme boyun eğmek değil; zulme karşı çıkmakla olur…Unutulmaya; tarihte din savaşı olarak anılan Rasullerin yaptığı savaşlar, hep zulme karşı olmuştur… Zulme boyun eğmek zalime de kötülüktür; zalimin zulmüne son verilmediği, onu zulüm halinde sabitlenildiği için… Çoğu zalimler, mazlumları kendinden güçlü gördüklerinde, zulümlerinden vaz geçmişlerdir…

Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizin; ümmetinin çok, güçlü, zengin, ilim sahibi, çalışkan olmasını, zulme boyun eğilmemesini tavsiye eden sözleri vardır… İnsanlık şerefini ve onurunu korumalıdır…Her söze, her fiile gel geç denmemelidir; bu şekilde insan halife özelliklerini kaybetmiş olur ki; insanlıktan çıkar…

Bazılarının sandığı gibi tasavvuf ehli, insanlara karşı boynu bükük, ezik, aciz bir hal sergilememişlerdir… Gerektiğinde cemal, gerektiğinde celal halleri sergilemişlerdir… Zamanlarının yenileyicileri olmuşlardır… En celalli hallerini de dinDAR geçinenlere sergilemişlerdir… Çünkü onlar dine en büyük zararın dinsizlerin değil; dinden görünenlerin verdiğinin farkındaydılar… Onlar Hak’ka (Gerçek Olan’a) karşı boyun bükmüşlerdi…

Esma-ül Hüsna’da yaz yaz bitmeyecek ne manalar gizli; biz sadece şu an aklımıza gelen, konumuza dönük yönüyle, derinlere inmeden, yüzeysel, kısa ve öz bir şekilde yorumlarımızı yazacağız:

HU (Mutlak Zât’a işâret) ismi gereği; Allah’ın Zat’ı ile bizim de zâtımız/varlığımız var. Başkalarının da zatı/varlığı/kişiliği var. Kendimizin ve başkalarının zatına saygı duyacağız. Zatımıza sahip çıkacağız, varlığımızı başkalarının eline teslim etmeyeceğiz. Başkalarının da zatına saygı duyacağız, onların varlıklarını, hayatlarını, özgürlüklerini ele geçirmeye çalışmayacağız. Kendimizi yok görmediğimiz gibi, onları da yokmuş gibi görmeyecek, öyle davranmayacağız.

RAHMAN (Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi) ismi gereği, bir baba şefkati ile, koruyucu olacağız, hem kendimize, hem başkalarına… Rahman özelliği gereği kanat açacağız insanlığa… Yardımı bile incitmeden, üzmeden, hissettirmeden ulaştıracağız, ihtiyacı olanlara… Bir baba gibi kollayacağız insanları, kendimize esir, robot etmeden… Bir baba gibi yardım edeceğiz insanlara, çıkar gütmeden, karşılık beklemeden… Uzaktan kontrol olacak halimiz, sıkıştıklarında müdahale edeceğiz, o dahi insanlar isterse eğer… Zorlamacı, baskıcı, diktatör, emredici, zorba olmayacağız insanlara… Bir baba gibi olacağız, babacan ve hoş görülü… Saygı aşılayacağız hem kendimize, hem insanlığa…

RAHİM (Varlıklar içinde seçtiklerine kendini tanıtan) ismi gereği; bir anne şefkati ile, merhamet edeceğiz insanlığa. Bir annenin yavrusunun üstüne titrediği gibi eğileceğiz. Yemeyecek yedireceğiz, içmeyecek içireceğiz. Kendimizden vazgeçip insanlığı düşüneceğiz. Bir anne gibi hep verici olacağız, canımızdan geçeceğiz. Uykusuz kalacağız, yorulacağız, kendimizi insanlığa adayacağız. Sevgi aşılayacağız hem kendimize, hem insanlığa…

MELİK (Mülkünde tasarruf sahibidir. Her şey O’na muhtaç) ismi gereği; Allah’ın mülkünde tasarruf sahibi olduğunu; dilediği gibi tasarruf edebileceğini bileceğiz. Bizdeki tasarrufunda onun yansıması olduğunu bilecek; bir köle misali bu tasarrufu başkalarının eline bırakmayacak; bir efendi misali başkalarının tasarruflarını ele geçirmeye çalışmayacağız…Kendimizin ve başkalarının sınırlarını bilecek, sınırları aşmayacak, aştırmayacağız…

KUDDÛS (Sınırlılıktan mukaddes ve arı) ismi gereği; mukaddes ve arı olan halimizi kirletmeyecek, kirlenmesine izin vermeyeceğiz… Kirlenmiş halimizi temizlemek adına hayatımızın kontrolünü elimize alacağız…Arı olarak aldığımız varlık emanetini, arı olarak sahibine teslim edecek, teke döneceğiz…

SELÂM (Yakin halini yaratan) ismi gereği; varlığımızdan bizi selamete çıkarıcı, huzur verecek haller hasıl olacak; selametimize engel teşkil edecek söz ve davranışlar içine girmeyeceğiz. Başkalarının da bizim selametimize engel olucu söz ve davranışlarına engel olmaya çalışacağız…

MÜ’MİN (Gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan) ismi gereği; sürekli iman halimizi muhafaza etmeye çalışacak; ne başkalarının imanına müdahale edecek; ne de kendi imanımıza müdahale ettirmeyeceğiz… İman şakaya gelmez, imanımızı korumak ilk hedefimiz olacak…

MÜHEYMİN (Hiçliği hissettiren, hayrete salan, yüceliğiyle kendinden geçiren) ismi gereği sınırlarımızı bilecek, haddimizi bilecek, büyüklenmeyecek; kimsenin sınırlarını ihlal etmeyecek; kimsenin de sınırlarımızı ihlal etmesine izin vermeyeceğiz… Çoğu tartışmaların, kavgaların sınır ihlali yüzünden olduğunu bileceğiz…

AZİZ (mutlak galip, eşi ve benzeri olmayan) ismi gereği; işlerimizde son sözü biz söyleyecek, o işin sonuçlarının sorumluluğunu da üstleneceğiz… Yine bu isim gereği herkesin tek ve özel olduğunu, kimsenin eşi ve benzerinin olmadığını bilecek, kimseye birebir benzemeye çalışmayacak, kimseyi de kendimize, birilerine benzetmeye çalışmayacağız…

CEBBAR (Hükmünü zorunlu olarak ister istemez kabul ettiren) ismi gereği doğru yolda yürümek, dengede kalmak için, sınırlarımızı korumak için, kendimizi savunma adına zor kullanmamızda gerekebilecektir… Mesela haksız yere ölmemek, zor kullanma hakkımızın olduğunu bileceğiz..

MÜTEKEBBİR (Kibriyâ sahibi) ismi gereği; kibirli olmayacak, ama bildiğimiz konularda fikir beyan etmekten, elimizden gelen işleri yapmaktan geri kalmayacağız… Bilgi ve becerimizin sağlayacağı bir kibriyaya sahip olacağız…

HÂLİK (benzeri, örneği olmayan şeyi meydana getiren. Takdir eden) ismi gereği; yaratıldığımızı, kul olduğumuzu bilecek, birbirimize ilahlık davası gütmeyeceğiz… Yaratan değil yaratılan, hesap soran değil hesap sorulacak olan, imtihan eden değil imtihan edilen olduğumuzu unutmayacağız… Var olandan bir şeyler meydana getireceğimizi bilip; işler, çalışmalar, buluşlar, ilim, bilimin peşinden koşacağız…

BÂRİ (Her yarattığını farklı, yeni bir icâd ile meydana getiren) ismi gereği; her yaratılanın farklı olduğunu kabul edecek, insanları değiştirme, kendine benzetme konusunda ısrarlı davranmayacağız… Hayatta iki aynı şeyin olmadığını aklımızdan çıkarmayacağız… Yine bu isim gereği yeni icatlar peşinde olacağız…

MUSAVVİR (Mânâları şekillendiren) ismi gereği; insanlara mana şeklini Allah’ın verdiğini bileceğiz. Bu bakış ile insanları küçük, hor, hakir görmeyeceğiz. İnsanların manalarını zorla değiştirmeye yeltenmeyeceğiz..

ĞAFFAR (Dilediği tüm kusurları bağışlayan) ismi gereği; insanları günahkar görme huyundan vazgeçeceğiz. Allah’ın dilediği tüm kusurları bağışladığını unutmayacağız… Değerlendirmenin Allah’a ait olduğunu unutmayacak, insanları kınama, suçlama, yargılama huylarımızdan vazgeçeceğiz…

KAHHAR (Dilediği her şeyi ortadan kaldıran) ismi gereği; Allah’ın her şeyi ortadan kaldırabileceğini, bunu yapmıyor ise bir sebebinin olduğunu bilecek, insanlarla uğraşmayı terk edeceğiz. İnsanları kahredici bir hayatı tercih etmeyeceğiz; ama yeri ve zamanı geldiğinde de, Allah’ın bu ismini kullanmaktan geri kalmayacağız…

VAHHAB (Karşılıksız olarak ihsânda bulunan) ismi gereği; varlığımızı Allah’ın karşılıksız ihsanı olarak görecek, hayata ve insanlara alacaklı gözüyle bakmayacağız. Gerçek verenin Allah olduğunu bileceğiz. İnsanlara karşılıksız olarak verecek, bir beklenti içine girmeyeceğiz…

REZZAK (Sonsuz mânâları ile sürekli besleyen) ismi gereği maddi ve manevi rızkın Allah’tan olduğunu bilecek, çalışacak, geçimimizi sağlayacak kimseye muhtaç ve borçlu olmayacağız. Maddi ve manevi rızkımızla başkalarını da rızıklandırma yoluna gideceğiz…

FETTAH (Sürekli aşama kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçirten) ismi gereği; kapıları açanın da kapatanın da gerçekte Allah olduğunu bilip halimizle kibirlenmeyecek; kapalı kapıları açmaya çalışacak, açılamayacak kapalı kapıları, kapalı insanları zorlamayacağız…

ALÎM (Mânâların oluşturduğu tüm kompozisyonların her hâlini bilen) ismi gereği; Allah’ın her kulunun halini bildiğini akıldan çıkarmayacak, kraldan daha çok kralcı olmaya çalışmayacak, insanları ellerinde olmayan şeylerden dolayı suçlamayacak, sıkıntıya sokmayacağız…

KAABIZ (İzhâr ettiklerini geri alan, kudreti altında tutan) ismi gereği; Allah’ın verdiği maddi ve manevi rızkları geri alabileceğini düşünecek, kendimizi kurtulmuş, başkalarını batmış olarak görmeyeceğiz. Son nefese kadar imtihanın devam ettiğini aklımızdan çıkarmayacağız…

BÂSIT (Açan, yayan, genişlik veren) ismi gereği; maddi ve manevi genişlik halini verenin de Allah olduğunu bilecek, bu konuda da kendimize ait güç görmeyeceğiz, genişlik sahibi olmayanları suçlamayacağız… Kendimizi ve başkalarını geniş insan olma konusunda eğiteceğiz…

HÂFID (En değersiz hâle düşüren) ismi gereği; en değersiz hale düşürenin de Allah olduğunu bilip, değersiz hale düşenlere kötü gözle bakmayacak, onları hor görmeyeceğiz. Elimizden geliyorsa yardım edecek, gelmiyorsa onların kötülüğüne çalışmayacak, herkes yoluna diyeceğiz…

RÂFİ (Yükselten) ismi gereği; yükseltenin de Allah olduğunu bilecek, halimizle övünüp şımarmayacak, başkalarına yüksekten bakmayacağız. Yükselen insanları da gördüğümüzde yükselene değil; yükseltene sığınacağız. Hedefimiz her alanda yükselmek ve yükseltmek olacaktır…

MUİZZ (İzzet bahşeden, değerli kılan) ismi gereği; değerli kılanın Allah olduğunu bilecek, değerli olana değil değerli kılana yönelecek, değerli kılınana takılıp kalmayacağız. Gerçek değerin kısaslarının tayin edicisinin, Allah olduğunu bileceğiz; Allah’ın değerli kıldığı evrensel özelliklere yöneleceğiz…

MUZİLL (Zillete düşüren, değersiz kılan, alçaltan) ismi gereği; zillete düşüren, alçaltanın Allah olduğunu bilecek, insanlara bu konuda yüklenmeyecek, suçlayıcı, kınayıcı olmayacağız. Zillete düşmemek için tedbirler alacak, ama bu konuda da hiç birimizin bir garantisinin olmadığını bileceğiz…

SEMÎ (Yaratıklarının hitâplarını her hâli ile algılayan) ismi gereği; Allah’ın algılayıcı olduğunu bilecek, her hallerinde insanların üzerine cezalandırıcı, hesap sorucu olmayacağız. Allah kullarının her halini algılamaktadır, kulların her hali her an Allah’a arz olmaktadır. Bu algımızı daima taze tutacağız…

BASİR (Yaratıklarının her hâlini değerlendiren) ismi gereği; insanlar üzerinde değerlendiricinin, Allah olduğunu bilecek, sanki bunu bilmiyormuş gibi davranmayacağız. Allah kullarının her halini her an değerlendirmekte, gerekenleri oluşturmaktadır. Sanki Allah kullarının her halini değerlendirmiyormuş gibi düşüncelere girip, insanları cezalandırıcı hallere kapılmayacağız…

HAKEM (Hüküm sahibi ve hükmü kayıtsız şartsız yerine gelen) ismi gereği; Allah’ın hükmünün her an kayıtsız şartsız yerine geldiğini bilecek, insanlara hükmetmek gibi bir yetkimizin olmadığını anlayacağız. Allah’ın Hakim isminin bizde yansıması olarak hayatımıza hükmedecek, hayatımız kontrolünü, hakimiyetini başkalarının eline bırakmayacağız.

ADL (Her birimi ne için varettiyse, ona hakketiğini veren) ismi gereği; Allah’ın her birimi bir amaç için var ettiğini bilecek, herkese illa bana gel diye diretmeyecek, herkesin kendi yolunda hedefine doğru yürüdüğünü bileceğiz. Biz de adaletli davranacak, hakkedene hakkettiğini verecek, hak edilenden fazla ya da az bir karşılık vermeyeceğiz…

LÂTİF (Lûtuf sahibi, birimin özünde ve yapısında yer alır biçimde mevcût) ismi gereği her şeyin Allah’ın bir lütfu olduğu bilinciyle yaşayacak; varlığa, insanlığa bu gözle bakacağız. İnsanlığa latif bir şekilde yönelecek, hal ve hareketlerimizle onlara ayna olacak, aynamızda karşımızdakine kendisini yansıtacağız. Karşımızdaki bizde kendini görünce, kendisinin gibi davrandığımızı görünce, davranışı yanlışsa vazgeçecek, güzelse devam edecek…

HABİR (Şey’in varlığıyla kendisinden haberdar olan) ismi gereği; Allah’ın varlığın özünden gelen bir şekilde haberdar olduğunu bilecek, bizim bilemediğimiz gerçeklerin, amaçların, hedeflerin olduğunu düşünerek insanlar hakkında ön yargılı davranmayacağız. Bu ismin bizden açığa çıkması ile insanların hayatlarından haberdar olacak, yapabiliyorsak onlara yardım edecek, zarar göreceksek onlardan uzak durmayı tercih edeceğiz…

HALİM (Yumuşaklık ve hoşgörü sahibi) ismi gereği; varlığa, insanlara karşı hoşgörülü olacağız…Bu hoşgörümüz Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist, dinsiz… olan tüm insanlığa dönük olacaktır… İnsanlara insan oldukları için, Allah’ın dileğini açığa çıkardıkları için hoşgörülü olacağız… Ama bu hoşgörü sınır tanımaz, kendi sınırlarını ezdirir bir hoşgörü olmayıp; onların sınırlarını da aşmayan bir hoşgörü olacaktır…

Allah’ın Halim ismi ile bu yazımızı tamamlarken, bu sefer de yukarıdaki manalar istikametinde Esma-ül Hüsna’nın diğer isimlerini tefekkürlerinize sunuyoruz… Hz. Muhammed (S.A.V.) Esma-ül Hüsna denilen Allah’ın güzel isimlerini; ihsa edenin, bu isimleri zikreden, anan; bu isimleri tefekkür eden, düşünen; bu isimlerle hallenen, kendinden açığa çıkaranın cennet-huzur yaşamına kavuşacağını duyurmuştur… Cennet yaşamı daha dünyadayken kazanılması, yaşanması gereken bir yaşantıdır… Abdullah ismi; Allah’ın kulu manasına gelip; Allah’ın isimlerini kendinde dengeli, eşit hale getirip; bu isimleri yeri ve zamanı dikkate alarak açığa çıkaran demektir…

Varlığımızı oluşturan Allah’ın hiçbir ismi/özelliği gereksiz değildir… Örneğin; Kahhar, Cebbâr, Kabız, Hafıd, Muzill, Mumît, Muahhir, Muntakim, Muksıt, Mâni ve Dârr vb. isimleri de Esma-ül Hüsna’nın içinde anılan isimler olup, hallenmemiz gereken, yeri ve zamanı geldiğinde açığa çıkarmamız istenen isimlerdir…

Hatalar bizden… İsabet kaynaktan… Kusurlar af ola… Eksikler tamamlana…

Saim Yusuf
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

41 Responses to “İçimizdeki Dost”


  1. 1 İz'an 2 Nisan 2008, 10:07

    Sevgili Saim Bey;

    İÇİMİZDEKİ DOST başlıklı yazı ile “ENFÜSÜNÜZDEN BİR RASUL” ayetine adeta çağdaş, ufuk açıcı bir yorum yapıyorsunuz. Allah razı olsun.

    Bugune kadar yazarların şahsına hitaben yorum yapmayı kendi adımıza uygun görmedik. Yalnız yazınızı okuyunca, yakın dönemde bu sitenin sütunlarında yaşanan yorum fırtınaları ister istemez aklımıza geldi.

    Sevgili Saim Bey, şu konuları aydınlatırsanız zihnimizde oluşan bazı perdeleri aralamış olacaksınız. Bunları size maille özel sormak isterdik ama her ne hikmetse yazı altına mail vermiyorsunuz.

    Buradan sormak zorunda kaldığımız için okurlardan ve sizden özür dileriz.

    1- İçindeki Dostu tanıyan kişi için BAŞKALARI-GAYRISI kavramı halen var mıdır?,

    Örnegin esma-i husna çözümlemeleri yapan bir yazar, aynı sitede yazan bir başka yazara saldırgan, aşağılayıcı, su-ı zanna sebep verici, rencide edici ifadelerde bulunabilir mi?

    2- Boylesi bir tutum; sistemde nasıl sonuçlar dogurur? Seriul Hısab burada nasıl çalışır?

    3- İçindeki Dostun hitabı olan VİCDAN, bu durumda kişiye neler söyler? Böylesi durumlarda helallik almak, tevbe etmek nasıl olmalıdır?

    4- “İçindeki Dost” ile tanışan bir yazar için BAZILARI-DİNİ ŞÖYLE ŞÖYLE ANLAYANLAR gibi, kişi ya da grupları hedef alıcı ifadeler ne kadar uygundur?

    İçindeki Dost ile cidden dost olan için hedef kitle mi vardır, Bir-Bütün mü vardır?

    Aydınlatırsanız seviniriz.

    Unutmadan, birilerinin avukatlıgına soyunmuş değiliz. Sadece size, yazınızla, yansıttıgınız hal arasındaki tutarsızlıgı (ya da tutarsızlık görüneni) ifade etmek istedik.

    Sizi ve sizin yazılarınızla birlikte tüm yazıların yorumlarını okuyor, iyi takip ediyoruz.

    Allah, gayret ve niyetlerinizi, hakkınızda hayra dönüştürerek ilmi-manevi-maddi-insani rızkınızı genişletsin.

    Saygılarımla.

  2. 2 ayşen 2 Nisan 2008, 11:05

    Yalnız ben henüz tasavvuf dünyasında vur başına al ekmeğini cinsinden hiçbir insana rastlamadım. Rastlayanlara selam olsun….

  3. 3 nazan öztürk 2 Nisan 2008, 11:40

    Saim Bey tekrar sizi okumaktan duyduğum mutluluğu belirterek öncelikle yazılarınız için teşekkür ederek başlamak isterim.

    Sonrasında hemen bir ricam olucak sizden. Lütfen Sayın İz’an ın sorusuna yanıt vermeyin.

    Çünkü bu bir sorudan çok bir polemik tohumu.

    Sayın İz’an, Beyin fırtınasında hani sorulmuştu “polemiklerden uzak kalabilir miyiz,” diye. Cevabı verdiniz bakın; demek siz kalamıyormuşsunuz.

    UMARIM SAİM BEY BU TUZAĞA DÜŞMEZ.

  4. 4 Serkan 2 Nisan 2008, 12:37

    Kafama “Adl” ismi takıldı. Baktım Üstad bir uyarı yapmış;

    Adl’in gerçek anlamını kavrayabilmek için, olaya mutlaka Hakk’ın indinden bakmak mecburiyeti vardır.

    Bana GÖRE Hakk etmiş, hakkını vermişim! Ama Kozamın kabuğu ışığı yansıttıysa ve GÖREM yanlış ise benim Hakkım ne olur?
    Olan olmuş, hesap görülmüş geriye bana kalan…

    Mevlâ görelim neyler
    Neylerse güzel eyler….. demek.

    Herkese selam ederim…

  5. 5 Batın 2 Nisan 2008, 12:55

    “- Kayıtsızlığı pervasızlık, an bilincini ayarsızlık sanan arkadaşım! Tasavvufî kavramlar her yere, her oluşa yapıştırılacak basit etiketler değildir! Taklit yollu kavramlarla duyduğunu, okuduğunu içine sindirmeden etrafa satmakla da tasavvuf ehli olunmuyor! “Kişiye günah olarak, her duyduğunu nakletmesi yeter” hadisini bir de bu boyuttan düşün, olmaz mı?”

    Alıntı yaptığım bu yazıyı, yazarını, ZAMANLAMASInı bul, kime yazıldığını anla, ondan sonra suçlamalarının adresini sorgula, kim kimden özür dilemesi gerekiyor, kim kimden helallik alması gerekiyor, izana gelerek karar ver, İZAN.

    Ben kıvılcımı burada gördüm, yanılmıyorsam eğer; durum böyle. Bence Saim Bey madur taraf, haklı olarak yorumcusuna, yazarına karşı kendini savunmuş. Biraz da haklı yere öldürülene sormak lazım, sen niye bu suçu işledin?

  6. 6 Batın 2 Nisan 2008, 1:23

    O yazarın o yazısından sonra, Saim Bey’in ‘Noktadan Nükteye…’ yazısına bir yorumcu tarafından yapılmış bir yorum şu olmuş:

    “Bazen kötü araba kullananlara halk arasında “ehliyetini nereden aldın arkadaş, marketten mi?” derler. Kaza yapıp can yakmasın diye, o kişinin ehliyetine trafik polisi el koyup trafikten men edilsin diye dört gözle beklenir.”

    Demek oluyor, birileri birilerini hedef göstermiş, birileri de o birilerini hedef almış, İZAN sence suçlu kim? Hedef gösteren birileri mi, hedef gören birileri mi, hedef olan (Saim Bey) birileri mi? Bari sen hedef yapma. Günaha ortak olma.

  7. 7 Basiret 2 Nisan 2008, 3:20

    Bu konuyu kapatalım. Bir daha burada şahısları tartışmayalım diliyorum.

  8. 8 veysel 2 Nisan 2008, 4:05

    Sayın iz’an’a cvp:

    1: Eğer ki RASULÜ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZ ve onun gibi HAK’A ermişlerin İslam dinini yayma, tebliğ etme, öğretme ve ALLAH İNDİNDE DİN İSLAMDIR hükmünü yerine getirme çabası içinde, DÜŞMANLARLA savaşmışlarsa, bence HAKKA yakın olmak GAYRI kavramını bizlere bu dünyada birer BEŞER olduğumuzu HATIRLATMA İÇİN gerek duymuş ve duyularıyla hareket etmek ZORUNDA olan bizlere HAKKA YAKIN OL ama ONDAN GAYRI YAKIN YOKTUR mesajını vermek istiyor olabilir mi?.. Sizce sn. iz’an ?.

    2: Böylesi bir tutum derken nasıl bir tutum idrak ediyorsunuz. Buradaki amacınız gerçekte nedir acaba? Gerçekten ilim mi? YOKSA merak mı? Yoksa ÖYLESİNE bir sohbet mi?

    SERİUL HİSAB tanımını idrak etmiş ve kabullenmiş biri iseniz zaten bunu sorma gereği duymazsınız diye düşünüyorum.

    Bırakın bence olayları beşeri yönden çözümleyelim. Sonra NASİP ederse KARDEŞİM, BATINDA birleşip YAKINEN ÇÖZERİZ İNŞALLAH.

    3: Zan ve varsayımlarla dolu bir hayatı paylaşıyoruz hepimiz. Dışarıda yaptığınızın telafisini içinizde ararsınız, vicdan sorgulaması yapma gereği duyar, eğer kalmışsa içinde. Zaten yapılmış bir hata varsa bence o hata daha yapılırken yansıyor yüreğine. Hissediyorsun. Ama bilmeden yapmışsan hatayı, kabullenmek doğrusu.

    YALNIZ BÖYLE ORTAMLARDA YANİ İLMİ, HAKIKATI paylaşmaya genişletmeye çalışılan bir yerde yazılanlarda HATA, KARALAMA, İKİLEME YA DA RENCİDE ETME GİBİ ŞEYLER ARAMAK BENCE YANLIŞ.. Verilmek isteneni iyi anlamaya çalışmak lazım BİR BEŞER GÖZÜYLE…

    4: HEDEF KİTLE ÖNCE ÖZ BENLİĞİMİZ OLMALI BENCE (kitle ve tek – tek’ten çok’a ve çoktan tek’e bakış çok’u red etmek şirktir.) VE BUNU HEM YUKARIDAKİ YAZIDA HEMDE DİĞER TÜM YAZILARDA FARK ETMEK MÜMKÜN.

    BİZ NEREDEN GELDİK DİYE SORUN KENDİNİZE? BUNDAN 3-5 YIL ÖNCEKİ DÜŞÜNCELERİNİZ İLE ŞİMDİKİ GÖRÜŞLERİNİZİN ARASINDA NE GİBİ BİR FARK VAR? BİZ İNSANLAR OKYANUSUN ÜZERİNDEKİ BİR GEMİDE YÜZMEKTEYİZ. BU GEMİDE NEDEN YÜZDÜĞÜMÜZÜ ÖĞRENMEK İÇİN ÖNCELİKLE O GEMİYE NEDEN NEREDEN VE NE ŞEKİLDE BİNDİĞİMİZİ ÖĞRENMEMİZ GEREKMEZ Mİ? BENCE BÖYLE… SAYGILARIMLA. ALLAH RAZI OLSUN HEPİMİZDEN.

  9. 9 Hesap 2 Nisan 2008, 4:11

    Allah’ın adaleti dilediğine dilediğini vermektir; insanın adaleti hakkedene hakkettiğini vermek olmalıdır… Malum, biZ yaratılmışız, hesap sorulacak olanız, dilediğimizi dilediğimize veremeyiz…

  10. 10 su gibi 2 Nisan 2008, 6:02

    Sevgili Veysel, sevgili İz’an’nın sorma üslubu biraz ters algılanmasına neden oluyor sanırım. Aslında sormak istediğimiz herşey kendimizde bulmak istediklerimiz değil midir?

    Kızıyorsak başkası adı altında aslında kendimize kızarız.

    İz’an’nın yazdıklarını tekrar okur musun rica etsem, üslubu böyle ama değiştirirse daha çok kişiye faydalı olabilir gibi düşünüp onu da evrensel sevginle kapsar mısın, sana yakışan gibi.. Şimdi güya ben bunu Veysel sana yazıyorum ama aslında kendime senin aracılığın ile sesleniyorum, kabul edersen. Sen demiştin bir yazında, dost olan yanlışlarımı da söyleyebilir diye, sen de bana söyle tamam mı? Sevgiler, selamlar.

  11. 11 yasemin 3 Nisan 2008, 12:30

    Bu yorumlardan çıkan sonuç şu bence.. Bazılarımız çok yanlış saldırıda yazık.
    Yazıda da belirtildiği gibi “nefsimizi yok etmeden temize çıkaralım,” bize sunulan bu ilimden içelim de kısır döngülere son verelim.

  12. 12 Sevcan 3 Nisan 2008, 1:33

    Hah, koca bebekler.. Hadi şimdi taraf olup ikiye bölünelim, aramıza da bir halat alalım, bakalım çekişe çekişe kim galip gelecek ve karşı tarafı balık istifi gibi düşürüp üst üste yığacak.. 🙂

    Bazen bu çekişir halimizde bile bir masumiyet ve çocuk saflığı görebiliyorum ve gülümseyerek izliyorum olanları.. 🙂

    Hepinizi seviyorum…

  13. 13 veysel 3 Nisan 2008, 10:31

    İnanın sn. su gibi fikirlerimiz aynı. Ama aramızdaki fark, kendimizi ya ifade edememe ya da eksikliğini hissettiğimizdir. Sizinle daha önce bir könuşmamız olmuştu sanırım. İnsanlarla aramızdaki soğuk savaşlardan ve duygusallıktan bahsetmiştik. Benim burada sn. iz’an’a cevap vermemdeki amacım içimde onun yorumunu okuyup kendi fikirlerimi aktarmaktır. Ben kendimde açığa çıkan hakikat doğrultusunda hareket etmekteyim. İsteyerek ya da istemeyerek! yaptığım yorumlarda, okuduklarımda, dinlediklerimde, tanıdıklarımda kendi kişiselliğimi geliştirme va hayatıma yepyeni bir çizgi çizme çabasındayım. Bu çabalarım doğrultusunda yanımda, önümde, arkamda ya da dünyanın her neresinde olursa olsun gördüğüm ya da göremediğim kim varsa, kim olursa olsun! onu karşıma almak değil; onunla BİRRlikte buluşmak dileğimdir.

    Bir arkadaşımız bana şöyle bir cümle yazmıştı:
    KİMİ ODAYA GİRİNCE IŞIK VERİR; KİMİ ÇIKARKEN. SEN IŞIĞINLA GİRENİ DE ÇIKANI DA AYDINLAT Kİ IŞIĞIN SONSUZ OLSUN. EĞER YANLIŞ HATIRLAMIYORSAM ÖYLE İDİ. Ben bu kadar algılayabiliyorum dostlar. Sizlere kendimi ifade edemediğimden dolayı özür dilerim. AMA İNŞALLAH BİRGÜN GELİR NASİPTE VARSA hem karşılıklı hem derinlemesine anlarız birbirimizi. ALLAH’a ERMEK, HAKİKATİ MUHAMMEDİYİ BULMAK VE ONU YAŞAMAK, HEPİMİZE NASİP OLUR DİLERİM.

  14. 14 su GB 3 Nisan 2008, 11:23

    KİMİ ODAYA GİRİNCE IŞIK VERİR; KİMİ ÇIKARKEN. SEN IŞIĞINLA GİRENİ DE ÇIKANI DA AYDINLAT Kİ IŞIĞIN SONSUZ OLSUN. EĞER YANLIŞ HATIRLAMIYORSAM ÖYLE İDİ.
    ***

    Ben bu sözü değiştirmeye karar verdim, Veysel..
    Kimi, odaya girince odadaki ışıkla bütünleşir kimi, odadaki ışıkla bütünleşemeyince gitmek zorunda hisseder ki bütünlüğü sağlamak niyetiyle, eksiklerini tamamlamak adına.
    Sen; gelen gidene aldanan ışığa değil; gelen gidensiz ışığa teslim ol ki, ‘sonsuzlukta birlik nedir?’ çözebilelim.

    Bu daha hoş olmadı mı? Veysel niye bana bu kadar benziyorsun kızmaya başladım bak ama 🙂

  15. 15 Yenilen 3 Nisan 2008, 11:58

    Ne mutlu yenilenen ve yenileyenlere !..
    İçimizdeki DOST’a SELAM!.

  16. 16 Zekeriya Bağcı 3 Nisan 2008, 12:31

    HALÎM” ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sâkinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.

    Kişinin manevîyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!..

    Çünki bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allah`la arasına sanki ziftten – katrandan bir perde çeker!..

    “HALÎM” ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir. Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri farketmesine vesile olur. Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır.

    İleri aşamada fâilin Hak olduğunu görmeye yol açarak, müşahedeye imkân sağlar.”

    “VEDÛD” ismi kişide muhabbet duygusunu geliştirir. Tüm varlığa karşı sevgiyle yaklaşır. Her yerde ve şeyde

    Allah`ı hissedip sevmeye başlar. Dünyası sevgi olur… (Ahmed Hulûsi)

    Kaynak: http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/

  17. 17 veysel 3 Nisan 2008, 12:43

    Kızmaca varsa; ben yokum..
    Burada iyi niyet sohbetleri değil; HAKİKAT arayışları yapmak daha uygun olur diye düşünüyorum.
    Dışarıda hangi halde yaşamakta isek olduğumuz gibi bu odaya girelim ki gerçekleri (zahiri) görerek HAKİKATI (BATINI) İDRAK EDEBİLELİM. Nasılsa zahir BİR, batın BİRdir SIRRINA NAİL OLALİM BİRLİKTE BÜTÜNLEŞEREK.

    BEN içinde bulunduğum durumu örtbas ederek sana-ona karşı iyi niyetli olmaya çalıştığım anDA acaba MÜNAFIKlık zahiri ortaya çıkmış olmaz mı? Ayrıca AHMED HULUSİ YAYINLARINDAN BİRİNDE TASAVVUF İLE FELSEFE arasındaki farkı ve uçurumu AÇIKLAMIŞTIR, hatırlatmak yanlış olur mu diye düşünüyorum.?
    Lütfen beni anladığını yaz. Böyle yaptığınız taktirde en azında AMACIMIN DOĞRU ve YOLUMUN sizin izlemekte olduğunuz YOL, olduğunu düşünürüm.
    Yalnız benim kendimi iyi hissetmem için değil; doğru olduğunu bildiğiniz için söyleyin. Ben sende, sen de bende varız..

    Sizce din bu noktaya nasıl gelmiş olabilir?
    İNSANLARIN DÜŞÜNCE-GÖRÜŞ FARKI VE ALGILAMA MERTEBESİ FARKI VE KİŞİLERİN ÇIKARLARI İÇİN YOK SAYDIĞI HAKİKATLA TANRISALLAŞTIRDIĞI KENDİ NEFİSLERİ OLABİLİR Mİ?

    KUR’AN’I KERİMDE BİR AYETTE PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’E SENİN ÜMMETİN 72 PARÇAYA, (BÖLÜME YA DA MEZHEBE) AYRILACAK VE İÇLERİNDE SADECE BİRİ HAK ÜZERE CENNETE GİRECEKTİR… SÖZÜ BİZİM İYİ AMA ÇOK İYİ DÜŞÜNMEMİZ İÇİN YETERLİ DEĞİL Mİ?
    Aynı zamanda AHMED HULUSİ ve diğer gelmiş geçmiş birçok düşünürün ve veya ermişin dediği bir söz geldi aklıma.. CİNNİ İLHAMLAR ALİMİ BİLE YOLUNDA SAPTIRABİLİR!!!
    BU SÖZÜN DORULUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE, ASLINDA NE KADAR TEMKİNLİ VE AÇIK YÜREKLİ OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ BİZLER ANLAYABİLİRİZ. DİKKAT EDELİM. KAZANCIMIZ BİRR OLSUN… SONUÇ İTİBARİYLE HEPİMİZ AYNI VARdan VARolduğumuz için ve ZERRE KÜLLÜN AYNASIDIR HADİSİ GEREĞİ.. Benzemek zorundayız birbirimize. Ben senin algıladığını algılayamıyorsam ve sen de bunun farkında olarak gitmem gerektiği hakkında bir fikir yürütebiliyorsan o zaman yapabileceğimiz tek bir şey kalıyor;
    ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER. VE YAPTIĞINDAN SUAL OLMAZ.. AYETLERİNİ İDRAK ETMEYE ÇALIŞMAK. SAYGILARIMLA.

  18. 18 Örtü 3 Nisan 2008, 12:47

    “Abdullah ismi; Allah’ın kulu manasına gelip; Allah’ın isimlerini kendinde dengeli, eşit hale getirip; bu isimleri yeri ve zamanı dikkate alarak açığa çıkaran demektir…

    Varlığımızı oluşturan Allah’ın hiçbir ismi/özelliği gereksiz değildir…”

    Bu alıntıya yanlış demek mümkün değil!… O halde neden hala, Allah’ın bazı isimlerini örtüyor, örtülmesini istiyoruz..
    “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak” mı, duygusal insan, robot melek gibi yaşamak mı? Tercih senin!…

  19. 19 veysel ya hu aşk olsun 3 Nisan 2008, 3:42

    Veysel; iyi niyet, hüsn-ü zan ve bunun getirisi sohbet, daha ilerisi muhabbet, zaten hakikat arayışının temelinde..
    Anlıyorum seni, ben sadece esneme alıştırması yapıyordum ki artık kırılma riskim kalmasın diye, kendi kendime, sen beni anlarsın diye muhatab seni seçmiştim, kendimi duyayım diye, veysel sevgi dolu çocuktur, geniş yüreği vardır, şahsına birşey demediğimi bilecek kadar, diye düşündüm. O kadar sevgi, birlik adına yazı yazdın, böyle düşünmem doğaldı sanki. Hepsi bu. Gerçekten sevildiğimizi bazen hiç göremiyoruz, bu huyun da bana benziyor. Şimdi izin var mı kendimi sende görmeme, ara ara kendime kızmama?. Kızmak anne şefkatiyle pek tabii, eğitici kırıcı değil..

    Bu arada cinlere laf atamıyacağım, suçlu aramaktan sıkıldığım için. Her varlık görevini yapıyor diye bilip, kendi eksikliğimi hiçbir varlığa yüklemek istemiyorum artık. Alim alimliğini bilsin kanmasın; cin de kulluğunda zaten. Hem evrensel sevgiden bahsediyoruz, hem de in-cin ayırıyoruz, üf ya bu ikilemlerden nasıl çıkacağım ben. İstersen bir daha şahsına yazı yazmam hem de kırılmam sana böyle bir isteğin olursa, sevgiler veysel dostum.

  20. 20 Dost 3 Nisan 2008, 4:26

    Dostlar küsmek yok bu yolda; bilmeden kırsakta, kırılsak ta… Dostlar bırakmak yok bu yolu, arasıra darılsak ta… Tek gayemiz hakikat olsun…

  21. 21 Ayşen 3 Nisan 2008, 5:24

    Dr. Ender Saraç’ın Ruhsal Gelişim Ve Kader kitabında okumuştum. Benim algıladığım kadarı ile şundan bahsediyordu:

    İnsanlar yaşamlarında kendilerini üzecek olaylara maruz kalabiliyor ya da kendisini üzecek kişilerle karşılaşabiliyormuş. Böyle zamanlarda bu olay ya da kişileri senin ruhsal tekamülün için gerekli şoklamalar kabul edip, onlara bu yüzden teşekkür dahi edebilirmişsin.

  22. 22 veysel 3 Nisan 2008, 5:49

    MARİFET çıktı bu sefer güvenlik kodu olarak.. Aklıma ne geldi? Marifet; ilmi bilmekte mi? Yoksa bildiğini fiile dökebilmekte mi? Yoksa hepsi içinde paylaşabilmekte mi? Sen DOSTUMSUN kardeşimsin benim, inan yüreğimle yazıyorum. Marifettir bu ikimizin aynı konunun özünde olup ta farklı fiillerle açığa çıkmamız. Bana yazman, beni seçmen, benim içimde ben olman, içtenliğinden saygım sonsuzdur sen için. ŞÜKRANIMI KABUL ET NE OLUR. Çünkü ihtiyacım var senin ve senin gibi düşünebilen, anlayabilen, paylaşabilenlere.

    İHTİYACIMIZ VAR BİRBİRİMİZE. Ne kızması, ne alınması, ne gitmesi bunları düşünme sen.
    EKSİKLERİMİZ BİZİ BİRBİRİMİZE KARŞI ZORLAŞTIRIYOR HEPSİ BU, diye düşünüyorum.
    AMACIM ASLA BİRİNİ HEDEF ALMAK DEĞİL; SADECE OKUDUĞUM HANGİ KONU OLURSA OLSUN (YAZANDAN ALLAH RAZI OLSUN) O AN İÇİMDE BİRİKEN DUYGU VE DÜŞÜNÜŞLERİMİ DİLE DÖKÜYOR VE SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTİYORUM. Hatalarım da vardır af edin. Ben BU KADAR SİZİNLEYİM. ÖZRÜ BEN DİLERİM. Daha dikkatli olmaya çalışırım. Sağolun.

  23. 23 KEBİR, GAFUR, ŞEKUR, ALİYY 3 Nisan 2008, 6:25

    KEBİR (Sonsuz manalara sahip olmasından ileri gelen üstünlük sahibi) ismi gereği; kibirli olmayacağız ama üstünlük sahibi olmaya da çalışacağız. Üstün, zengin olmaya çalışmanın yanlış olmadığını, doğru olanın bu olduğunu bilecek, bu uğraşı bir ibadet olarak göreceğiz. Müslümanın Allah’ın katında da, insan katında da üstün olan insan olduğunu bilecek, sözde hak uğruna diyerek, insanlara boyun büküp alçalmayacağız.

    ĞAFUR (Suçluları bile küçük düşürmek istemeyen) ismi gereği; biz de suçluları küçük düşürmek istemeyecek, ama kendimizi de küçük düşürmeyeceğiz.
    Kendine faydası olmayanın başkalarına faydası olamayacağını bilecek, ayaklarımızın üzerinde duracağız.
    Yerde sürünenlere yerdekileri kaldırmasının ihtimalinin olmadığını bileceğiz.
    İnsanlara hatalarını onların zatına/varlığına/kişiliğine saldırmadan, gösterecek, doğruları açığa çıkaracağız.
    Öyle bir dengede duracağız ki, gerçekleri de alınır diye gizlemeyecek, gerçekleri açıklarken de zatını hedef almıyacağız. Amacımız sadece doğruları doğrularla göstermek, iyiliği iyilikle yapmak olacak.

    ŞEKUR
    (Değerini bilene fazlasıyla karşılık veren) ismi gereği; insanlara teşekkür etmeyenin gerçek manada Allah’a şükretmediğini bileceğiz.
    İnsanlara teşekkürümüzü adet haline getirip, abartıp, karşımızdakini kullanma, işlerimizde ihmal haline dönüşmeyecek.
    Özü itibarıyla herşey değerli olMakla birlikte, imtihan gereği insanlara verdiğimiz değer onların hakketiği kadar olacaktır.
    Diğer yandan kendimizin ve insanların değerini yükseltecek haller içinde olacak, değerimizi kaybetmemek için inatla değersiz haller sergileyenlerden uzaklaşacağız.

    ALİYY (Yüce; fevkalade yüksek) ismi gereği; varlığımızı oluşturan bu ismin de kapasitemiz kadarıyla hakkını verecek, hayatımız ve işlerimizde yüceliği, yüksekleri hedef alıp, imrenilen olacağız. Böylelikle “Müslüman niye geri kalıyor” denerek eleştirilen değil, özenilen olacak. Müslüman güçlü ve zengin olmalıdır. Hem burada, hem orada…

  24. 24 Dost 3 Nisan 2008, 7:02

    Yorumsuz Blog sitesinin de farkı bu VEYSEL’im. Bir yandan OKU’tuyor, bir yandan YAŞA’tıyor. Sen içinden geldiği gibi yaz VEYSEL’im. İnan böyle daha saf ve ÖZ’sün.
    Örtünerek, saklanarak, farklı görünmeye çalışarak, kendini sınırlayarak, bizi “gerçek senden” mahrum etme! Sana ihtiyacımız var, rol yapana değil! Sen olduğun gibi YAZ! Sevgiler…

  25. 25 ilim mi yaşam mı 3 Nisan 2008, 7:08

    İlim mi yaşam mı diye düşünüyorum. Önüme sunulan örneklere bakıyorum.. Her nebi ve rasul’un hayatının farklı oluşlarına.. Kiminin krallığı kiminin zindanlığı..
    Onların da idraklarına göre yaşam zuhurları gibi niye düşünemiyorum. En son idraklarını ortaya koyuşları nasıl böyle mükemmel bir sıralamaya dönüşebilir. Neye ihtiyaç varsa ona göre doğmuşlar gibi adeta.
    Bu yüzden ilim mi yaşam mı konusu benim anladığım gibi idrakımı ortaya koyuyor ve fiilerim en son ilmime göre gibi düşünmek yerine, ben hangi eksiği doldurmak için varım gibi, ilk doğuşta amaçlı doğmuş olmayı daha gerçeğe yakın buluyorum. Çünkü idrakıma göre fiiller sıralamasını yapabilecek kapasitede olmak herşeye vakıflığı beraberinde getirmez mi?
    Şöyle örnek vereyim.. Bir mahalleden geçiyordum yürüyerek. Bir kalabalık bir kavga vardı karşı yolda, bayan olmama rağmen kavgadan korkmam, olayın üstüne giderim yapabileceğim birşey var mı diye bakarım, adeta mahalle muhtarı görevi üstlenirim hep. Bir çocuğu dövüyorlardı, sanırım yirmili yaşlardaydı. Ben de koca koca adamları ayırdım siz veremezsiniz cezasını vurmayın, diye adamları çocuğun üstünden almaya çalıştım. Çocuğu oturtttuk birkaç kişi ile birlikte.. Adamlar bana yüklenmeye başladı,sen tanıdığı mısın demeler, senin de birşeyin çalınsa aynı şeyi yaparmıydın demeler falan..
    Hepsine verilecek cevaplarımı verdim tabii. Bir ara sessizlik oldu polis geliyordu herkesin dikkati polise idi. Ben çocuğun yanındaydım. Çocuk da ki dinginliği anlatamam. Ne dövenlere karşı çıkmıştı, ne yalvarmıştı onlara yapmayın diye, ne de bana teşekkür ve minnet duymuştu onların ellerinden aldım diye..
    Bu nasıl bir duruştu, yıllarca aklımdan çıkmadı. Şimdi o çocuk hırsız olarak dursa da görünüşte, benim sahip olmak istediğim duruşu onda görmüştüm. Orada olmasının bir amacı varmış gibi düşündüğümde yaptığı eylem olumsuzluktan çıkıyordu ve orada bulunma nedeni başka birşeye dönüşüyordu gibi.
    O çocuğu hiç unutamıyorum. Yaptığı eylem neden onda yanlış gibi durmamıştı, bir hırsıza nasıl hayran bakılırdı..
    Acaba birbirimize bakışlarımızla da hataları silebilirmiydik, benim de orada ki bulunuşum öyle olsaydı çok anlamlı olurdu. Birbirimize birşey vermiş olarak vericilikte buluşmuş olmak..

    İlim mi yaşam mı? Ya da en son ilmin yaşamı nasıl olmalı?
    Yaşam mı ilme zorlar, ilim mi yaşamı zorlar?
    Her ilim istenilen ortama göre mi yaşam bulur? Her ilim her yaşamda yaşayabilir mi?
    Doğruluk ilmi bir hırsızda yaşam bulabilir mi?
    Kalıblı bir ilim esnek bir yaşama nasıl uyar?
    Esnek bir ilim kalıblı bir yaşamda ortaya çıkmak ister mi?

    Gerçekten bilmek ve yaşamak isterdim en son yenilenmiş bulgularla.

  26. 26 AZİM, KERİM, HAFİZ, MUKİT, HASİB, CELİL 3 Nisan 2008, 7:52

    AZİM (Sonsuzluğu ile azamet sahibi) ismi gereği; Allah’ın azamet sahibi olduğunu düşünecek, haddimizi-sınırlarımızı bileceğiz. İnsanlar arasında ise acizlik değil azamet sergileyeceğiz. İnsanlar bizim yanımızda güven duygusu hissedecek, kendilerini emniyette hissedecekler.
    Azametimizi saldırı amaçlı değil, koruma ve savunma amaçlı açığa çıkaracağız. Çevremizdeki insanlara da acziyeti değil azameti tavsiye edceğiz. Yaradana karşı aciz, yaradılana karşı azametli olacağız. Azametimiz bizi dost bilene karşı koruma, bizi düşman bilene karşı ise savunma şeklinde olacak…

    KERİM (Sınırsız cömertlik sahibi) ismi gereği; cömert olacağız, cimrilikten, savurganlıktan kaçacağız. Cömertliğimiz maddede ve manada olacak. Bize yeteni kadarını ayırıp geri kalan malımızı cömertçe ihtiyacı olanlara vereceğiz. Öbür tarafa mal götürmeyeceğimizin bilinci ile yaşayacak, biriktirmek bahanesiyle mal yığmayacağız. Kazandığımızı hayır yolunda harcıyacak, diğer tarafa sermaye edeceğiz.

    HAFİZ (Koruyan, muhafaza eden, ayakta tutan) ismi gereği; hafızamızı güçlendirme adına beynimizi koruyacak, geliştireceğiz. Beynimizi zarar veren şeyleren uzak duracak, beynimizi güçlendirecek besinler alacak, çalışmalar yapacağız. Yine bu isim gereği koruyucu olacak, kendimizi ve yakınlarımızı koruyacağız. Madden ve manen ayakta duracak, kimseye muhtaç olmayacak, birilerine yapışıp kalmayacağız.

    MUKİT
    (Varettiklerinin yapılarına göre gıdasını veren) ismi gereği; maddi ve manevi gıdamızın, yapımıza göre verildiğini bileceğiz. Madden ve manen gıdalanmak için çalışacak, kendimizi geliştireceğiz.
    Ne ekersek onu biçeceğimizi unutmayacağız.
    Hiç ölmeyecek gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışacağız.
    Kendimizi ve ailemizi kimseye muhtaç etmeyeceğiz.

    HASİB (İhtiyaçları karşılayan; her an her varlığın yaptığının hesabını görerek hesabına göre bir sonraki aşamaya geçen) ismi gereği; ihtiyaçları karşılayanın özümüzdeki Allah olduğunu bilecek, “OLAN”ı görecek, Allah mı yaptı, kul mu yaptı ikilemine düşmeyeceğiz. Herşeyin Allah’ın varlığı ile var olduğunu bilecek, Allah’ı inkar etmediğimiz gibi kulu da inkar etmeyeceğiz, kulun da Allah’ın varlığı ile var olduğunu bileceğiz.
    Şu anki halimizin bir sonraki anı oluşturduğu bilinciyle anın kıymetini bilecek, önemini kavrayacağız.
    Geçmişten ibret alırken geçmişe takılmayacak, gelecek için düşünürken hayallerle avunmayacak, içinde bulunduğumuz anı değerlendireceğiz.

    CELİL (Zatıyla tüm kemal sıfatlarına sahip; hükümran olan) ismi gereği; özelliklerimizi kemal hale getirmeye çalışacağız.
    Hayatımızda hükümran olmaya çalışacağız.
    Birilerinin hükmü altına girmeyeceğiz. Özgürlüğümüze, aklımıza ve imanımıza sahip çıkacağız.
    Hiçbir şeyimizi ipotek altına almayacak, taklitle hakikata varılmayacağını bileceğiz.
    Yeri geldiğinde Celil ismini açığa çıkaracak, bu isminde boşa varlığımızı oluşturmadığını bileceğiz, sürekli örterek hükümsüz kılmayacağız.

  27. 27 Ğafur'u nasıl algılıyorum. 3 Nisan 2008, 8:14

    Ğafur: Suçlu kavramını ortadan kaldıran, kendi emekleme, yürüme, koşma çağını hatırlatan, insanın kendini bildiren, “içinizde günahsız olan taşı atsın” diyen gibi, bu yüzden özden anlayışlı olmanı sağlayan, ağlayana “ağlama hadi yürü, yenilen” diyen, suç işlediğin elbisen ile yeni ve iyi mana açmanı sağlayan, diye düşünmek istiyorum.

    Yerde sürünen, denizde ki o kişi gibidir. Dalgalar bir çocuğu boğmak üzereyken o kadın dalar denize, suyun içinde boğulmak üzereyken çocuğu nefes alması için yükseğe kaldırır, kendisi suyun altında kalmıştır, neredeyse son nefese kadar kalmıştır suyun içinde, çocuğu dalgalardan yukarı tutabilmek için. Demek ki boğulan da, yerde sürünen de hayat kurtarabilir..

    O yürekli kadın kendi hayatını hiçe sayıp yapmıştı. O özlediğim kadın.

    Kimi yerde gördüysem yukarıma çıkmak istemediler, gideceği yeri sevimsiz gösterdiğim için olsa gerek.
    Ona yerde olduğunu hatırlattıkça nasıl yeni görünecektim ki, haklıydı, haklılardı.

  28. 28 HAK, RAKİB 3 Nisan 2008, 8:26

    Herkesin iman etmesinin imkanı var mı???… Yok!!!
    Herkese kendimizi dost olarak kabul ettirme imkanımız var mı???… Yok!!!
    Peki iman etmeyip, iman edenleri kendine düşman olarak görüp, onları yok etmek için planlar yapıp, yavaş yavaş sabırla uygulayanlara karşı en iyi cevap, Allah’ın isimlerini yeri ve zamanı gelince açığa çıkarmak olacaktır…

    Ateşin varlığı da HAK’tır, senin de varlığın HAK’tır… Ama elini ateşin içine koyunca elin yanar… Cennetin de varlığı HAK’tır, cehennemin de varlığı HAK’tır, ama ikisi de varlığı HAK olan insanla dolacaktır… HAK, gerçek budur. Dünyada HAK’tan-gerçekten yüz çeviren madden olmazsa da, manen cehennemde yanmaya devam edecektir… Sistede duygulara, mazerete yer yoktur…Gül içinde böcek yaratılmış,…

    RAKİB (Yaratılmışların tümünü her an kontrolünde tutan) ismi gereği; biz de kendimizi, halimizi her an kontrol altında tutacak, bir sarhoş gibi andan, varlığımızdan, hayatımızdan gaflet içinde olmayacağız. Ana, oluşa ve hayata konsantre olacak; uyşukluğa, tembelliğe kapılıp anı ve oluşu kaçırmayacak, anın ve oluşa katılarak hayatımızın aktörü olacağız. Hayatımızın dublörü olmayacağız, hayatımıza seyirci kalmayacağız, gerçekci olacağız, treni kaçırmayacağız.

    Başkalarının bize biçtiği silik rolleri kabullenmeyecek, hayatımız kontrolünü başkalarının eline verip, rüzgarda savrulmayacağız, bilinçli ve bilgili yaşayacağız.
    Başkalarının hayatlarını da kontrol altına almalarına yardımcı olacak, balık tutmayı öğreteceğiz.
    Başkalarının hayatının kontrolünü elimize geçirmeye çalışmayacak, onların hayatına haksız yere müdahale etmeyeceğiz.
    Hayatta rakib olarak kendimizi görecek, kendimizi geliştirerek ilerlemeye çalışacağız. Başkalarını gerileterek ilerlediğimizi sanmayacak, bu şekilde ancak gerilediğimizi bileceğiz. Dünyada bulunuşumuz sebebinin kendimizi geliştirerek hakikate ermek olduğunu bilecek, bu yolda başkalarına da yardımcı olacağız.

  29. 29 su gibi 3 Nisan 2008, 8:27

    Sevgili Veysel, Dost’un seslenişini duydun. Rol yapanlardan uzak duracakmışsın. Kendin gibi ol. Bana uyacağın bir özelliğim yok, bak dost bunu fark etmiş hemen, sen de uyuma, dostunu düşmanını bil.. Sevgili dost’a rol gibi gelen herşey için, bağışlamasını dilerim.
    Sevgiler ikinize de. Ben bunları aştım, her düşünceden insan olacağına.

  30. 30 Veysel'e ve dost'a 3 Nisan 2008, 10:29

    İlk yorumumu yazmıştım ama beğenmedim, o yüzden yeniden yazıyorum.

    1- Sana dost olan bana da dost olmalı.

    2- Senin sevildiğini bilmek, senden ilmen faydalanıldığını bilmek bana yetmeli dost isem eğer.

    3- Ayrılık kavramı doğmaması için, ayrılık yaratacak söz ve davranışlara da girmemem gerekir ki, bizi okuyanlara ilimde birliktelik ruhu verebilelim.

    4- Bu kişi gerçekten dost ise ki öyle olduğunu düşünmek ilmen beni geliştirir, bana da dost olup rol olan davranışları söylemeli ki, bir kişi kazanmak yerine iki kişi kazanmış olsun.

    5- Veysel ve uyarı dost’u nasılsa gönlümde aynı kişi. Tıpkı lütfu ve kahrı bir arada yaşadığım ve ikisini ayırmamak, biri okumak hali önüme çıkan, Veysel seni kazanıp dost’u kaybetmek bu yüzden istemem. Siz benim okumak istediğim ilim gibi karşımdasınız ve çok güzelsiniz.
    Sevgilerimle. Su GB

  31. 31 Dost 4 Nisan 2008, 8:25

    Çok duygusal ve alıngan olmuşuz… Dolmuşuz, patlama noktasına gelmişiz. Kafaları boşaltmanın zamanı gelmiş… En iyisi tekrar SU olmak… Dosta en yakın hal sudur… Bizi susuz bırakma su gibi…

  32. 32 zzzzzzzz 4 Nisan 2008, 9:40

    Rol yaptığını düşündüğünüz suyu, taleb etmekle, neden kendinize zarar vermek isteyesiniz, istemediğinizi yazsanız sizi daha samimi bulabilirdim. Alaycı olacağıma alıngan olmayı tercih ederim. Duygusallığım konusunu zaten aşmaya çalışıyorum sizlerle veya sizsiz. Teşekkür ederim…..su gb

  33. 33 Dost 4 Nisan 2008, 10:17

    “Kızmaca varsa; ben yokum….”

    “…Hatalarım da vardır af edin. Ben BU KADAR SİZİNLEYİM. ÖZRÜ BEN DİLERİM. Daha dikkatli olmaya çalışırım…”

    Benim yorumum Veysel’in yorumlarındaki alıntı yaptığım yukarıdaki karamsarlığa sürükleyici sözlere idi.

    Sen iyi üzerine alınıyorsun, SU GİBİ, anlayamıyorum alınganlığının sebebini…
    Sevgiler…

  34. 34 veysel 4 Nisan 2008, 10:17

    Örtünerek, saklanarak, farklı görünmeye çalışarak, kendini sınırlayarak, bizi “gerçek senden” mahrum etme! Sana ihtiyacımız var, rol yapana değil! Sen olduğun gibi YAZ! Sevgiler… !!!

    Artık söz kalmadı diyecek, ben avam biriyim. Çünkü öyle olmasam sizlerin bana ne anlatmak istediğini anlamış olurdum şu an. Ben yazdığım her yorumun içtenlikle, kayıtsız, şartsız, sınırsız ve rol olduğuna dair eminim. İnşallah sizi anlarım veya sizin ne demek istediğinizi bana açık seçik anlatacak birine veya birilerini bulurum.
    Teşekkürler sn. su gb ve sn. DOST.

  35. 35 veysel 4 Nisan 2008, 11:24

    İşte size örnek HATA! Ben yazdığım her yorumun içtenlikle, kayıtsız, şartsız, sınırsız ve rol olduğuna dair eminim. KARAMSARLIK GÖREBİLİRSİNİZ AMA GÖRMEK İSTEDİĞİNİZDEN DE OLABİLİR BU NE DERSİNİZ? SONUÇTA İNSAN YAŞAMI SÜRESİNCE ASLI HAYAL OLAN HER ŞEYİ GÖRMEK, ALGILAMAK İSTEDİĞİ İÇİN GÖRÜYOR VE ALGILIYOR.

    Bizler burada birbirimizi irdelemeye ikilemlere sürüklemeye devam ettğimiz taktirde pek fazla yol alamayacağız. Benim kendimdem ZERRE KADAR şüphem yok fikirlerim, düşünüşlerim ve yürüdüğüm yol açısından. ZATEN KENDİ ADIMA İSTEMEDİĞİMİ GENELE HİTAP ETMEK İSTEDİĞİMİ ARTIK BU SİTEYİ PAYLAŞAN HERKES BİLİYOR. MÜTEVAZİ OLALIM AMA YORUMLARIMIZI BIRAKMAYALIM. ÇÜNKÜ BİZLER HAYATI KÜLTÜR DERSHANELERİNDE DEĞİL; DENEME, YANILMA SİSTEMİYLE ÇÖZMEYE ÇALIŞIYORUZ. YAŞAYARAK HATALARI VE HAKİKATI AYIRT ETMEYE ÇALIŞIYORUZ. BİZİM DIŞIMIZDA KALIP TA GÜNÜ BİRLİK YAŞAYANLARI VEYA KENDİNİ İLİM OKULLARINA ADAMIŞLARI GÖREREK OKUMAYA ÇALIŞARAK BİRYERLERE GELMEYE ÇALIŞIYORUZ. ZORUNLULUK HİSSİ OLMASA İÇİMİZDE ZATEN BURAYA GELİP TE BİRBİRİMİZİ TANIMA ŞANSINI BULAMAZDIK. TANIŞIYORUZ, PAYLAŞIYORUZ VE ÖĞRENİP BİİZNİHİ HAYATA GEÇİRİYORUZ. BEN FARKLI BİR YERDE YAŞAMINI SÜRDÜRMEYE ÇALIŞAN BİR BİREYİM, KİMLİĞİMİN, NE İŞLE MEŞGUL OLDUĞUMUN YA DA KONUMUMUM BİR ÖNEMİ YOK, SİZ DEĞERLİ DOSTLARI DA KENDİM GİDİ BİLİP TANIDIĞIM İÇİNDİR Kİ OKUYORUM VE YORUMLARIMI DAHA DOĞRUSU YÜREĞİMDEKİLERİ DİLE GELDİĞİNCE YAZIYORUM. BENİ DEĞERLENDİRMEYE ALMAK YA DA ALMAMAK KABUL ETMEK YA DA ETMEMEK SİZLERE KALMIŞ.

    “…Hatalarım da vardır af edin. Ben BU KADAR SİZİNLEYİM. ÖZRÜ BEN DİLERİM. Daha dikkatli olmaya çalışırım…”

    İÇİMİ DE DIŞIMI DA ALLAH BİLİR, SÖZÜYLE AÇMAYA ÇALIŞAYIM. BEN BİRŞEYLERİ ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIMDA KENDİMİ İFADE EDEMEDİĞİMDEN OLABİLİR. ÇÜNKÜ EĞİTİM DÜZEYİM DÜŞÜK. NE YÜKSEK OKULLARDA OKUDUM NE LİSEDE. OKUDUĞUM BİR İKİ ROMAN DIŞINDA KÜLTÜRÜM YOK. YAŞADIĞIM YAKLAŞIK OTUZ YILIN SON BİR SENESİ İÇİNDE BU KADAR OKUYABİLDİM HAYATI. İÇİNDE BULUNDUĞUM DURUMLARI, GEÇMİŞİMİ BELİRTMEK ZORUNDA DEĞİLİM. AMA İÇİMDE HEP ÖYLE DUYGULAR VAR KENDİMİ BİLDİM BİLELİ. KİM BİLİR BELKİ SON ANLARINI YAŞADIĞIM HAYATIMIN HİÇ DEĞİLSE BU BÖLÜMÜNDE GERÇEKTEN KİMİZ, NEYİZ, NE YAPMAKTAYIZ, NEREYE GİTMEKTEYİZ, VAR MI YOKMUYUZ.? SORULARINA CEVAP BULMAK.

    KISACASI HAKIKATIN ASLINDA ETRAFIMDA GÖRDÜĞÜMDEN ÇOK DAHA FARKLI OLDUĞUNUN BİLİNCİNE VARDIM. VE ARAMAYA KARAR VERDİM. İŞTE BURADAYIM. ALLAH RAZI OLSUN CÜMLEMİZDEN.

  36. 36 Dost 4 Nisan 2008, 11:27

    Yaranamadım yaranamam da, en iyisi tekrar dönmek YAR-AD-AN-a…

  37. 37 Dost 4 Nisan 2008, 11:40

    Cuma’nız bayram olsun; Esma’larınız Cem olsun…Allah Muinimiz Olsun…

  38. 38 veysel 4 Nisan 2008, 1:42

    Belki gün gelir YARANMAK istediğin kişiye mecaz yollu ya da ima ile değil de açık ve içtenlikle yaklaşabilmenin yollarını denersen, hem sen YARANACAKSIN hem de bu FAKİR aşk ile yaşamak istediği ANları yaşayacak olabilir, ne dersin?

    Ben sana o kadar iyilik yaptım ama YARANAMADIM DA YARADANA DÖNDÜM YÜZ ÇEVİRDİM SENDEN???

    KİMDEN YÜZ ÇEVİRİP KİME DÖNÜYORUZ YÜZÜMÜZÜ.?

    HER YAPTIĞININ KARŞILIĞINDA YARANMAK HİSSİ VARSA, YARANACAĞININ KİMLİĞİNİ İYİ BİL.
    BİR GÜN ARKADAŞLAR, BİR GÜN GELİR DE İNŞALLAH HANİ BEN HAKKIN YOLUNU BİLİR VE O YOL ÜZERE YAŞARIM DİYEREK, HEM ETRAFIMIZI VE HEM KENDİMİZİ ALDATTIĞIMIZ, EGOMUZU TATMİN İÇİN BÜRÜNDÜĞÜMÜZ HALLER KUYUSUNDAN KURTULUR DA; SEMADA SONSUZLUĞA UZANAN MAVİNİN OKYANUSUNDA YÜZERİZ.

    MAİL ADRESİM; (Yorumsuz Blog’da mevcut olup, istenebilir)..
    Bana YARANMAK İÇİN ANLATMAYA ÇALIŞTIĞINIZ ŞEYİ VEYA ŞEYLERİ BURADA AÇIKLAYAMIYORSANIZ YAZIN OKUYAYIM.
    BELKİ DE SİZ HAKLI OLABİLİRSİNİZ. AMA BEN BİRTÜRLÜ KONUNUN BURAYA NASIL GELDİĞİNİ, KİMİN karamsarlığa düştüğünü, kimin doğru, kimin yanlış olduğunu ve kimin, KİME ne anlatmak istediğini anlamış değilim.

    BİRBİRİMİZE YARANMAYA ÇALIŞMAKTAN maksat NE?
    Birbirimize anlatamadığımz ne? SORUN VARSA BENDE YA DA BİRİMİZDE O NE?
    LÜTFEN AÇIK OLALIM. ARTIK İLLAKİ MECAZ YOLLU ANLATIM GEREĞİ HİSSETMEYELİM.
    BU SORULARIN CEVABINI VEREBİLECEK KİM VARSA YAZABİLİRSE YAZSIN.. TEŞEKKÜRLER.

  39. 39 Zahir 4 Nisan 2008, 4:09

    “Zahir, Batın, Evvel, Ahir O’dur.”

    Zahir diye algıladığının, Batın diye algılayamadığının O olduğunu bilecek; algılananı da (Zahir), algılanmayanı da (Batın) inkar etmeyeceksin. Öz’ün algıladığın kısmına Zahir, algılayamadığın kısmına Batın dendiğini anlayacak; asıl var olanın Öz varlık/Öz yapı olduğunu bileceksin…
    Dehr (zaman/an)’in de O olduğunu bilecek, O’nun varlığı/yapısı ile evvel-ahir algısının oluştuğunu anlayacaksın… Gerçekte Öz varlığın/Öz yapının var olduğunu anlayacak her türlü inkarı hayatından sileceksin…

    Zahir’i, Batın’ı, Evvel’i, Ahir’i inkar etmeyecek; bunlara da saplanıp kalmayacaksın; her An Öz varlıkla, Öz yapıyla, Öz oluşla birlikte olacak AN’da yaşayacaksın…
    Allah’ı münezzeh kılıyorum derken, soyutlaştırmayacaksın, kendini var kılıyorum derken somutlaştırmayacaksın. Zahir-Batın perden de olmayacak, taptığın da olmayacak… Allah’a kul olduğun bilinciyle yaşayacak, yaşadığını bileceksin.

    Evvelden ibret alacak, Ahirine plan yapacak, An’ında yaşayacak, uygulayacaksın… Geçmişte kalmayacak, gelecek hülyalarıyla aldanmayacak, Şimdi’yi yaşayacak, ne yapacaksan Şimdi’de yapacaksın…

  40. 40 Vasi-Mucib 4 Nisan 2008, 6:49

    VASİ (Sonsuz genişlik ve tahammül sahibi; nimeti bol olan) ismi gereği; (biz sınırlı varlıklar olduğumuz, diğer isimleri de örtmemek, yer açmak için,) biz sınırlı genişlik ve tahammül sahibi olacağız.
    Genişliğimizin ve tahammülümüzün sınırlarını Hadisler ve Kur’an belirleyecek…
    Sınırsız genişlik ve tahammülün sağlıksız bir kişilik oluşturacağını bilecek, yeri zamanı geldiğinde gereken ismi, gerektiği kadar, Hakikat adına, aşırıya kaçmadan, nefsimize uymadan açığa çıkaracağız…
    Her ismin gerekli olduğunu, her özelliğimizin lazım olduğunu, her duygunun uyarıcı ve koruyucu olduğunu bileceğiz…

    MUCİB (Tüm yönelenlerin dileklerine cevap veren) ismi gereği; her an kendimizden açığa çıkanların (söz, hal, davranış vb.) Allah’a yöneldiğini, bu hallerimizin doğal dilek olarak sistem tarafından değerlendiğini, yaşadıklarımızın ise sistemin bize cevabı olarak düşüneceğiz…
    Bu bilinçle açığa çıkarttıklarımıza dikkat edecek, sonuçlarının önümüze geleceğini bileceğiz…

    Yine aynı isim gereği; doğal, saf, temiz, helal olan isteklerimizi karşılayacak, bu halimizin hal şükrü olacağını bilecek; isteklerimizi öldürmeyecek, hayatımızı donuklaştırmayacağız.
    Başkalarının da isteklerine kulak verecek, normal, doğal ve helal olan isteklerine karşı çıkmayacak, engellemeyecek, aksine yardımcı olacağız. İnsanların en büyük isteğinin zatlarını kabul, hallerini onay olduğunu bilecek, teşekkürü ve takdiri onlara çok görmeyeceğiz…

  41. 41 Kuvve 17 Nisan 2008, 5:57

    “Sen varlığındaki Yaratanın sıfat ve isimlerinin kuvveleriyle pek çok şeyi başarabilirsin; iş ki o kuvveleri keşfet” tasavvufî öğretisinin geçerli olduğu devirlerde, Müslüman toplumlar pek çok alanda Dünya`nın öncüleri olmuşlardır.

    Ne yazık ki, zaman içinde “DİN” anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti, yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve “her şeyi yukarıdakinden beklemek” düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır.

    Kendi özündeki Yaratanın sıfat ve esmâsından kaynaklanan kuvvelerle yarınını inşâ etmek anlayışı keşfedilmediği; her şey, gerçekte var olmayan yukarıdakinden beklendiği sürece, bu anlayışın yaşandığı toplumların diğerleri yanında geri kalması doğaldır.”

    Ahmed HULUSİ
    TAOİZM – BUDİZM – TOTEMİZM – İSLÂM


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: