Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (6. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

İSHAK KELİMESİNDEKİ HAK HİKMETİNİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

İshâk bahsine ön bilgi oluşturması amacıyla bazı alıntıları aşağıda veriyoruz:
Yaratılış 22. Bölüm/Tevrat

1-Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. “İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “Buradayım!” dedi.
2-Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.”
3-İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı..

4-Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü.

5-Uşaklarına, “Siz burada, eşeğin yanında kalın” dedi, “Tapınmak için oğlumla birlikte oraya gidip döneceğiz.”…

67 Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim’e, “Baba!” dedi. İbrahim, “Evet, oğlum!” diye yanıtladı. İshak, “Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?” diye sordu.

8-İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak” dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler.

9-Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı.

10-Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.

11-Ama RAB’bin meleği göklerden, “İbrahim, İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi.

12-Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.”

13-İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.

14-Oraya “RAB sağlar” adını verdi. “RAB’bin dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.

15-RAB’bin meleği göklerden İbrahim’e ikinci kez seslendi:

16-“RAB diyor ki, kendi üzerime ant içiyorum. Bunu yaptığın için, biricik oğlunu esirgemediğin için

17-Seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek. http://incil.info/kitap/Yaratilis/22

100-) Rabbi hebliy mines salihıyn;

(İbrahim): “Rabbim, bana salihlerden hibe et!” (dedi).

101-) Febeşşernahu Bi ğulamin Haliym;

Bunun üzerine O’nu Haliym bir oğlan ile (B sırrınca) müjdeledik.

102-) Felemma beleğa maahüs sa’ye kale ya büneyye inniy era fiyl menami enniy ezbehuke fenzur mazâ tera* kale ya ebetif’al ma tü’mer* setecidüniy inşaAllahu minas sabiriyn;

(Oğlu İsmail) O’nunla birlikte sa’ya (O’nunla beraber Allah yolunda yürüme çağına) ulaşınca, (İbrahiym) dedi ki: “Ey oğulcuğum!… Muhakkak ki ben seni menam (uyku?)’da görüyorum ki ben seni zebh ediyorum (boğazlıyorum)… Bak bakalım sen ne görüyorsun?”… (Oğlu) dedi ki: “Ey babacığım!… Emrolunduğun şeyi yap (kuvveden fiile çıkar)… İnşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın”.

103-) Felemma eslema ve tellehu lil cebiyn;

İkisi de teslim olup (baba, İbrahiym) O’nu (oğulu, İsmail’i) alnı/şakakı üzerine yıkınca,

104-) Ve nadeynahu en ya İbrahiym;

Biz O’na: “Ya İbrahiym!” diye nida ettik (işittirdik; yakiyn hasıl oldu).

105-) Kad saddakterrü’ya* inna kezâlike neczil muhsiniyn;

“Gerçekten rüyanı tasdik ettin (doğruladın)… Doğrusu biz muhsiynleri (müşahadelerinde Hak’dan gayrı bulunmayanları) böylece cezalandırırız”.

106-) İnne hazâ le hüvel belaul mübiyn;

Muhakkak ki bu apaçık bir bela (öğretici, idrak ettirici deneyim) dir.

107-) Ve fedeynahu Bi zibhın Azıym;

O’na (Sema’dan) (Bi-) zibh-i aziym (büyük kurbanlık) fidye (bedel) verdik.

108) Ve terekna aleyhi fiyl ahıriyn;

Ahiriyn (sonrakiler; vahdet ehli) içinde, Onun üzerine (Ona alamet olan bir anış, hayırla yadediliş) bıraktık.

109-) Selâmun alâ İbrahiym;

Selam olsun İbrahiym’e.

110-) Kezâlike neczil muhsiniyn;

Muhsinleri böylece cezalandırırız.

111-) İnnehu min ıbadiNEl mu’miniyn;

Muhakkak ki O, mü’min kullarımızdandır.

112-) Ve beşşernahu Bi İshaka Nebîyyen minas salihıyn;

O’na, salihlerden bir Nebî olarak (Bi-) İshak’ı müjdeledik.

113-) Ve barekna aleyhi ve alâ İshak* ve min zürriyyetihima muhsinun ve zalimun li nefsihi mübiyn;

O’nun üzerine de İshakın üzerine de bereket lutfettik (ikisini de mübarek kıldık)… O ikisinin zürriyyetinden muhsin de var, kendi nefsine apaçık zulmeden/zalim de var. (Saffat Sûresi 100-113/ B Meal)

100. “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”

101. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

102. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.

103,104. Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”

105. “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.”

106. “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”

107. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.

108. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

109. İbrahim’e selam olsun.

110. İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

111. Çünkü o mü’min kullarımızdandı.

112. Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.

113. Onu da İshak’ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

( http://www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=449 )

(((… Kur’an ve hadislerde kurbanın İsmâil mi İshâk mı olduğuna dair isim olarak bir açıklama yoktur. Âyetlerin ve hadislerin işaretlerinden anlam çıkaran müfessirler (yorumcular) farklı görüşlerdedirler.

Sahabeden; Hz. Ömer, Hz. Âli, Hz. İbn Mes’ud ve İbn Abbâs ve İkrime ve Sâid İbn Cübeyr… Tâbiinden (Resulullah’ı göreni görenlerden); İmam Câfer Sâdık ve Ebû Hanîfe kurbanın İshâk olduğuna ihtimal vermişlerdir.

Abdullah İbn Ömer, Sâid İbn Müseyyeb, Şa’bi, Hasan Basrî, Mücâhid, Rebi İbn Enes, İmam Şâfiî ise kurbanın İsmâil olduğuna ihtimal vermişlerdir.

İslâm dünyâsında kurbanın Hz. İsmâil olduğu fikri daha çok yayılmıştır. İbn Arabî İshâk görüşünü tercih ettiği için Fusûsu’l-Hikem’de alıştığımız İsmâil ismini göremiyoruz.

Tevrat’da kurbanın İshak olduğu “sınama” şeklinde anlatılır. Kur’an ise “rüya” ve rüya yorum ilmi ile birlikte anlatır.

Rüya ilminin bâtını (ilâhî hikmetleri) Risalet, Nübüvvet ve Velâyet bilincinin ilmidir, zâhiri olan bilimsel yönü (psikolojik, biyolojik, fizyolojik mekanizması) bilim insanlarının araştırma sahasına girer.

Rüyasında kendisine ilim ve gizli bilgiler verildiğini iddia edenlerin iddialarına tasavvuf ve bilim çevrelerinde hiçbir değer verilmez. )))

* * *

İnsan için çeşitli bilgi kaynakları vardır.

Görme, işitme, dokunma, tad alma ve koku alma duyularımızla topladığımız veriler beynimiz tarafından işlenerek “bilgi”ye dönüştürülür. Bunlara duyusal bilgiler denilir. Anlatım ve anlaşım kolaylığı için “bedensel” bilgi terimini kullanacağız.

Beş duyu aracılığı olmadan beynimize ulaşarak bilgiye dönüşen veriler de vardır. Resul ve Nebîler’e “vahiy”, velîlere “ilham” ve diğer insanlara ulaşan “duygulanımlar/kalbe doğan hisler” bu aracısız verilerdir. Rüya ise her bilinç mertebesindeki insana ulaşan bir “bilgi” kaynağıdır. Bu tür bilgilere de “kalbî” bilgi denilir. Anlatım ve anlaşım kolaylığı için “ruhsal” bilgi terimini kullanacağız.

Bedensel arınma ve ibadetler bedensel bilginin kalitesini belirler. Resullerin, Nebîlerin ve Velîlerin bedensel arınma kurallarına son derece dikkat etmeleri ve vücûdu evrensel ayna haline getiren ibâdete düşkünlükleri bilinmektedir. Bu hassasiyet duyu organlarını en azami kapasite ile çalışır hâle getirir. Bu artışa “nûrânîleşme” denir. Nur hâriçten gelen bir şey değil; bedensel disiplin ile özden çıkarılan “ilim”dir.

Kalbî bilgi ancak “bedensel bilgi”nin zirvesinde olan bilinçlerde “katkısız ve karışımsız” olarak doğar. Hz. İbrâhim ve Hz. İshâk “bedensel bilgi”nin saflığına ulaşmış ve “ruhsal bilgi”yi özlerinden bilinçlerine nâzil ettirmişlerdir.

* * *

(((… Hz. İbrâhim’in “kurban”rüyasının anlaşılabilmesi için bazı kavramların anlaşılması gerekmektedir.

Hz. İbrahim’in rüyası basit bir beyinsel görüntü değildir. Ümmü’l-Kitap’dan, Levh-i Mahfuz’a oradan da misal âlemine ve en son da şehadet âlemine inen bir bilgi türüdür.

Ümmü’l-Kitap, Levh-i mahfuz, misal âlemi, şehâdet âlemi çok duyduğumuz fakat çok soyut anlatıldığı için hemen hemen hiç anlamadığımız kavramlardır. Kolay anlaşılması için beş duyu evrenimize yansıyan yönleriyle şöyle tanıyabiliriz:

Ümmül Kitap; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ilminde yarattığı âlemleri oluşturan ana kitaptır. Tüm boyutları itibariyle Evren’dir.“Oku”nması gereken ana kitaptır…”Yakîn” nisbetinde “Oku”nur. (A.Hulusi/Kavramlar)

Levh-i Mahfuz;

Levhi mahfûzun, bir minyatüriyle senin beynindir; külli mânâda da burçlar ve yıldızlardır! (A.Hulusi/Kavramlar)

Misal (hayal) âlemi;

Birimlerin, bireylerin ve her şeyin değişmeyen hakiki varlıklarının olduğu boyuttur. Bir yönü esmâ âlemine bakar ve varlıkların aslını oluşturan mânâları kapsar. Bir yönüyle madde âlemine bakar. Madde âlemi misal âlemindeki isimlerin, mânâların dış görünüşleridir. (Tasavvuf Terimleri Sözlüğü/Anka yayınları)

Şehâdet âlemi (ef’al âlemi);

Ef’al âlemi, tüm varlıklarıyla, o varlıkların algılayabildiği âlemdir! (Bkz. E / Evren / Yaşadığımız Kâinata ait olarak bilinen her şey, Allah İlminde “Hayâl” olan varlıklardır!) (A.Hulusi/Kavramlar) …)))

* * *

Hz. İbrâhim’in “kurban” rüyası Ümmü’l-Kitap’da; Allah’ın “ahad” varlık olduğunun bilgisidir. Bu bilgi Levh-i Mahfûz’a; Allah’ın “ahad” olduğunu anlamak için “var zannettiğin” kendi varlığının yok olduğunu anla… emri olarak iner. Bu emir misal âleminde yâni Ümmü’l-Kitap’tan ve Levh-i Mahfuz’dan gelen mânâlara hayali sûretler giydiren ruhumuzun şekillendirme gücüdür. Burada “kendini var zannetme” mânâsı “evlât” suretinde, “zannı düzeltme” emri de “evladı kurban etme” olayının görüntüsü şeklindeki rüyâdır.

Ümmü’l-Kitap, Levh-i Mahfuz ve Misal âlemindeki bilgi ve hayalî görünümler/olaylar zaman ve mekan kapsamı dışındadır. Hz. İbrâhim bu gerçeği zaman ve mekân kalıbına sokarak anlattığında madde âleminin (ef’al ve şehâdet âlemi de denir) lisanını kullanmak zorundadır. Hz. İshak da tüm boyutların ilmine ve teviline ( sembollerin çeviri bilgisine) sahip bir Resul’dür. Ve Hz. İbrâhim anlatır;

102-) Felemma beleğa maahüs sa’ye kale ya büneyye inniy era fiyl menami enniy ezbehuke fenzur mazâ tera* kale ya ebetif’al ma tü’mer* setecidüniy inşaAllahu minas sabiriyn;

(Oğlu İsmail) O’nunla birlikte sa’ya (O’nunla beraber Allah yolunda yürüme çağına) ulaşınca, (İbrahiym) dedi ki: “Ey oğulcuğum!… Muhakkak ki ben seni menam (uyku)’da görüyorum ki ben seni zebh ediyorum (boğazlıyorum)… Bak bakalım sen ne görüyorsun?”… (Oğlu) dedi ki: “Ey babacığım!… Emrolunduğun şeyi yap (kuvveden fiile çıkar)… İnşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın”. (Saffat Sûresi/B Meal)

* * *

Ve Hz. İshâk çocuk yaşta olmasına rağmen kelime kalıplarında gizli “zâtî ilmi” idrak ederek;

…dedi ki: “Ey babacığım!… Emrolunduğun şeyi yap (kuvveden fiile çıkar)… İnşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın”. (Saffat Sûresi/B Meal)

Hz. İbrahim’in emrolunduğu şey; Allah’dan başka varlık var kabulünü terk etmektir.

* * *

İnsan ruhunun bir yönü ulvî âlem ile (misal/levh-i mahfuz/ümmü’l-kitap ile) bir yönü süflî âlem ile (ef’al/madde âlemi ile) irtibatlıdır. Bedensel yaşamda iken ruh beyin aracılığıyla her iki âlemden bilgi alır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bu bilgiler “vahiy, ilham, rüyâ ve duyumlanma/kalbe doğan hisler”dir.

Ulvî âlemden gelen bilgiler, semboller halindeyse tâbire ve tevile (yoruma ve çeviriye) ihtiyaç vardır. Bu ilim ise ancak kâmil bilince sâhip Resul ve velîlerde görülür.

(((… Rüyanın yorum ve çevirisine güzel bir örnek olacak bir alıntıyı veriyoruz:

“Aziz Mahmud Hüdayi ile l. Sultan Ahmed’in dostluklarının ilginç bir başlangıcı vardır Sultan Ahmed tahta çıktıktan bir süre sonra bir rüyasında, Macaristan kralı ile mücadele ederken sırtüstü yere düştüğünü, kralın da üstüne çıktığını gördü. Padişahın bu rüyasını gerek sarayda gerekse saray dışında makul bir yoruma bağlayan çıkmadı. Bunun üzerine padişaha bu rüyasını Üsküdar’da oturan, ünü yeni yeni yayılan Aziz Mahmud Hüdayi’ye yorumlatması teklif edildi. Sultan Ahmed rüyasını bir kâğıda yazıp cevaplandırması isteğiyle Aziz Mahmud Hüdayi’ye gönderdi. Hüdayi hükümdarın adamını dergâhının kapısında karşıladı, elindeki mektubu aldı daha okumadan “cevabı burada” deyip kendi mektubunu verdi ve geri çevirdi. Aziz Mahmud Hüdayi padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı: İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne doğar. Kısaca bu rüya Osmanlı’nın Macarlara galebe edeceğini simgeler.

Sultan Ahmed, bu mantıklı ve müjdeli yorumu yapan şeyhe karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu, işte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu.” (konakdersleri.com’dan alınmıştır) …)))

* * *

(((… Rüyâ olayının İslâm tasavvufundaki ve günümüz bilimsel verilerindeki yönlerini kapsayan açıklamayı Ahmed Hulusi’de Kavramlar bölümünden aşağıda tamamen veriyoruz. (Konuların daha net anlaşılmasını sağlayan alıntıları her zaman internete girme imkanı olmayan okuyucuların isteklerini dikkate alarak ve sayfa sayısındaki artışı göz ardı ederek bütün olarak veriyoruz.)

“RÜYA

Rüyalar, o ana kadar yaşanılanların beyinde semboller şeklinde açığa çıkmasıdır.Rüyalar, çeşitli mânâların, o mânâlara uygun sûretlere bürünerek bize görünmesi hâlidir.

RÜYALAR BEYİN VERİ TABANINDAKİ MÂNÂLARIN AÇIĞA ÇIKMASIDIR!

Rüyalar, kâh sizin o ana kadar mevcut veri tabanınızdaki mânâların açığa çıkmasıdır; yani bilgisayarınızın hard diskindeki bir takım verilerin ekrana yansıması, görüntüsüdür; kâh da ekranınıza internet aracılığı ile gelen verilerin bilgisayarınızda işlenerek ekrana yansımasıdır!.

İşte internetten bilgisayara verilen, gelen veriler gibi, beynin radar dalgalarıyla algıladığı bazı dış olaylar, geçmişte ruhun bedenden ayrılıp bir yerlere gidip bir yerlerde görüşmesi veya o yerleri görmesi şeklinde değerlendirilmiştir.

Tabii bu geçmişte hiçbir şekilde izah edilmesi mümkün olmayan bir olaydır ki bunu, ancak bugünkü şartlarda böylece açıklama imkânını bulabiliyoruz.

Bilim ve teknoloji bu düzeye gelebildiği için, telepatinin varlığını kabul eden her insan, beynin radar dalgalarını da doğal olarak kabullenmek zorundadır!.

BİLİNCİN BAŞKA BOYUTLARA SEYAHATİ…

1987`de fizikçi Alain Wolf, yakaza hâlindeki rüyaları, bilincin başka boyutlara seyahati olarak tanımlamıştır.

Türkçede “Rüya” dediğimiz şey, Arapçada “rüyet” den gelir. Rüyet, görüş; görülen şey demektir.

“RÜYA”, BEYİNDEKİ VERİ LEVHALARI; FREKANSLARDIR!

“Rüya” beyindeki veri levhaları, frekanslardır. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun sûret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!

Meselâ, rüyada ağaç konuşur”… “ağaç konuşması” şeklinde algıladığın şey, esasında bir melek! Ağaç, meleğin beyindeki veri tabanına göre en yakın ya da uygun bir şekilde sembolize olarak deşifre edilip mânâlandırılışıdır! Bu mânâlandırılış, veri tabanındaki tarama esnasında, o frekansın en yakını olan frekanstır.

RÜYADA GÖRÜLEN SURETLER, DIŞARIDAN GELMEZ!

(Soru: Rüya âlemi, misâl âleminin bir parçasıdır. Rüya âleminde gelişen olaylar belirli rumuzlarla anlatıldığına göre, bu rumuzları değerlendirmedeki yöntem nasıl olmalıdır?..)

Rüyada görülen sûretler bize dışarıdan gelmez…

Aynı ilhamın bitişik yatakta yatan iki kişiye geldiğini düşünelim… Birisi beyin verilerine göre başka sembollerle görecektir o mesajı, diğeri başka…

Gün içinde, aynı astrolojik etkileri alan insanlar, nasıl farklı duygular hissediyorlarsa; bu da beyin açılımlarından ileri geliyorsa… Aynı şekilde rüyada görülen semboller de o kişinin veri tabanına göre sûretlenir!.

Bu sebeple rüya yorumu, sezgi yollu rüyayı gören kişiyi OKUMAKTAN geçer, kanaatindeyim…

RÜYADA ZAMANSIZLIĞI YAŞIYORSUN!

Düşünürken ve rüyada kendi özgün zamanını daha doğrusu zamansızlığı yaşıyorsun… Bunu, ya zevkle ya da sıkıntıyla yaşıyorsun…

Zevkle veya mutsuzlukla olmasının sebebi, kabullerin!

RÜYALAR NİÇİN YORUMA MUHTAÇTIR?

Esas itibariyle, her şey yani her görüntü, Allahû Teâlâ’nın çeşitli isimlerinin mânâlarının bir sûrete bürünmüş hâlidir.

Hattâ daha gerçeğiyle, biz o mânâları, beynimizdeki özel algılama sistemi ile görüntüler, sûretler şeklinde algılarız.

Beynin veri tabanının, gecenin içinde bulunulan saatlerindeki meleki=astrolojik tesirler altında, o tesirlerle ilgili konularına göre irrite edilmesi…

Bunun sonucunda belli bir sentezin oluşması… Bu sentez sonuçlarının peyderpey, belli bir siklusla hayâl merkezine ulaştırılması… Bu dalgaların, konuyla ilgili veri suretleriyle birleşmesiyle de rüya yani görüntünün beyinde oluşması…

Rüyalar o ana kadar yaşanılanların beyinde semboller şeklinde açığa çıkmasıdır.

Rüyalar daima beyin sentezlerinin sonuçları ve rüyet merkezinde açığa çıkan beynin veri tabanına GÖRE görüntü sembolleri olduğu için, konunun ehli kişiler tarafından yorumlanmasını yani sembollerin deşifre edilmesini gerektirir.

YATAY VE DİKEY RÜYALAR

Rüyalar bir yatay bir de dikey olmak üzere 2 ye ayrılır. Bu yatay ve dikey dediğimiz rüyalardan dikey rüyalar yaşanılan zaman boyutundan geleceğe dönük zaman boyutuna sıçrama rüyalarıdır. Kişinin kendi özünde üst boyuta sıçramasıyla alâkalıdır.

İnsanın bildiğimiz madde boyutu; mikrodalga ruh boyutu var… bir de biinç boyutu var. Şimdi bilinç boyutunda öyle bir derinlik var ki, bu yaşadığından 10 sene 20 sene 50 sene sonrasına ulaştığı gibi Kâinatın ilk oluştuğu devreye ya da sana göre milyon veya milyarlarla sonra meydana gelecek zaman boyutuna kadar olabilen dikey sıçrama olayıdır. Çünkü bilinç boyutunda zaman kavramı biter. zaten saniyede 300.000 kilometreye ulaştığın anda zaten zaman sıfır oluyor; zaman duruyor. Onun üstünde boyutsal bir olay var. Şimdi büyük kısmınız boyutsal dediğim zaman anlayamayacak ama benim de daha fazla anlatabilme imkânım yok… Maddeyi anlatmak kolay. Mikrodalga yapıyı da anlatmak kolay… Ama mikrodalga yapının ötesindeki enerji boyutunun değerlerine girmen çok güç.. Ki bu boyuttan zannederim Üst Madde kasetinde bir miktar bahsettim. O kasette enerji boyutu algılarından söz ettim…

İşte şuur boyutunda zaman kavramı kalkıyor. Zaman kavramı kalktığı içinde 50 sene sonra ile 1 milyon sene sonra aynı mekânda diyeyim veya boyutta diyeyim, ne dersem diyeyim, böyle bir yerde bir arada algılanabiliyor.

Çok kaba basit bir misal veriyim.

Bu odada sadece şu yaşadığımız zaman var. Bitişik odada yaşadığımız zamanla 50 sene sonrası birarada serpiştirilmiş her tarafa ama sonraki odaya gittiğimiz zaman orada 50 sene sonrasıyla 5 milyar sene sonrası bir odaya sıkıştırılmış.. Bunun gibi, bunu boyutsal olarak düşünün…

RÜYADA DİKEY YÜKSELME YAPMAK, SENİN ELİNDE DEĞİLDİR!

(Soru: Üstadım, rüyada dikey yükselme elde edebilmek için ne yapmamız gerekir?)

Rüyada dikey yükselme yapmak senin elinde değildir…

DİKEY VE YATAY YÜKSELMELERLE KİŞİ GEÇMİŞ VE GELECEĞE VUKUF KESBEDER!

İnsan uyku sırasında, beyninin hassasiyeti oranında bedenin duyuları kaydından kurtularak, yükselmeye (urûc) başlar… Bu yükselme ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur.

İnsanın uykudaki yükselmesi eğer yatay şekilde olursa, beş duyunun kaydından kurtulabilme, bedenden uzaklaşabilme gücüne göre -ki çeşitli faktörler rol oynamaktadır bu durumda- dünya üzerinde gezinti yapabilir ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir. Kezâ CİNlerle de karşılaşması bu seviyede olur.

Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı, yâni “insan”, yâni “dalga beden” yatay bir geziye çıkmış; ve bu arada oraları da görmüştür.

Nitekim bundan başka, gerek geçmişe ve gerekse geleceğe ait görülen bir çok rüyalarımız, daha sonra bu şekilde gerçekleşmiştir.

İşte bu tip rüyalar (ki aslı “rüyet” yâni “görüş”ten gelmektedir), hep uyku sırasında üst yapının yatay gezisinden ileri gelmektedir.

Dikey gezi veya yükselmeye (urûc) gelince…

Bunu açıklamak için bir örnek vererek konuya girelim;

Zaman ve mekân denilen şey, başta da bilimsel olarak açıkladığımız gibi izâfi bir şeydir… Yâni, bana veya sana veya bize, “göre” olarak mevcuttur.

Meselâ sonsuz büyüklükteki bir çölde, başı ve sonu görülmeyecek kadar uzunluktaki bir kervanın ortasında yürüyorsunuz… Gördüğünüz bildiğiniz yerler sadece görüş sahanız kadar olan bir kaç metrelik sahadır.

Şimdi sizin için belirli bir zaman biriminde, yâni bir saat içinde gördüğünüz yer, o zaman geçtikten ve siz o kadar yürüdükten sonra; “geçmiş” olacak yâni mâzi olacak ve o anda içine girdiği saha da “hâl” olacaktır, az önce “gelecek” iken sizin için…

Kezâ arkanızdan gelen için de, sizin bulunduğunuz yer “gelecek”; kendi bulunduğu yer de “yaşanan an” olacaktır ki, halbuki orası sizin için “geçmiş”tir…

İşte böyleyken hal, giden bir helikopter sizi alıp bulunduğunuz yerden ve dikey olarak yükselmeye başlasa ne olur?

Eskiden bir saatlik süre içinde gördüğünüz bir kaç yüz metrelik saha “yaşanan an” iken, şimdi yükselmeniz oranında görebildiğiniz yer “yaşanan an” sınırı içine girer; ve “geçmiş” ile “gelecek” küçülmeye başlar; “yaşanan an” daimi olarak genişlerken…

Nihâyet sizin için çıkabilmek mümkün olsa, öyle bir noktaya erersiniz ki, sonsuz büyüklükteki çölde, sonsuz uzunluktaki kervanı tamamıyla görebilirsiniz…

Yâni kervan ehli için “mekân”-“zaman” mevcut iken; artık siz bu kısıtlamadan kurtulursunuz! Yükselişiniz, sizi bu kayıttan kurtarmıştır.

İşte insan, madde kaydından kurtulabildiği oranda, dikey yükselme hâlinde -henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz- geçmişe ve geleceğe vukûf kesbeder.

Çünkü, “Hiç bir şey yoktan var olmaz ve var olan hiç bir şey yok olmaz” kanunu gereğince, geçmişte şu anki durumumuza göre ‘’geçmiş’’ diyoruz, olmuş bütün olaylar uzayda belirli dalga boyları hâlinde mevcuttur.

Ve eğer ki bizim elimizde bu dalgaları kulağımıza adapte edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda bir televizyon cihazı olsa, biz bütün geçmişi aynen yaşıyormuşçasına görebiliriz.

Kezâ ‘’gelecek’’ dahi, her an, çok daha üst semâdan (ki “semâ”, İslâm terminolojisinde, çeşitli yüksekliklerdeki değişik özellikleri dolayısıyla “katlar” diye anlatılmıştır) dalgalar hâlinde gökyüzüne inmektedir…

İşte insan belirli oranlarda yükselme (urûc) ile “geçmiş”e ve “geleceğe” dönük görüş sahibi olmakta ve artık onun için bütün bunlar “yaşanan an” boyutuna gelmektedir.

İşte bu nedenle de bazı insanlar uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyorcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yâni beden boyutunda uyandığı zaman olup-biteni anlatmaktadır.

RÜYADA NİÇİN ACI DUYULUR?

Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir… Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır, televizyon dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!.

Beynin ürettiği yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur. Beyin tarafından üretilir; ve beyin, kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak “RUH”a yükler.

Rüyada duyduğun acı, beynin ruha yüklediğini gösterir… Kabir azâbı dahi bu yüklenmeden dolayıdır.

NOT: Hologramik beden (Ruh)

RÜYADA YAŞ KAVRAMI YOKTUR!

Senin kafanda, düşünebildiğin, ulaşabildiğin en son noktada; “Ben bu beden değilim, ben bir ruh yapıyım” düşüncesi var.. Kendini bir ruh yapı olarak kabul ediyorsun….

Nitekim, rüyanda da kendini nasıl görüyorsun?.

Bu madde bedenin ağırlığına sahip olmayan, zaman zaman en olmayacak işleri yapabilen lâtif bir beden olarak hissediyorsun kendini. Hattâ bazen, kendini dahi görmüyorsun.

Dikkat ederseniz, rüyada yaş kavramı da yoktur, hissedilmez!.

RÜYA ÂLEMİNDE LİSAN KAVRAMI YOKTUR

Dünya’dan yollanan dalgalar ölümötesi boyuta ulaşır ve ölümötesi boyutta, rüya âleminde olduğu gibi lisan kavramı yoktur. Okunan âyetler orada çeşitli yaşantı içinde olan insana sistemin bazı gerçeklerini hatırlatarak, onun içinde bulunduğu sıkıntıdan bir süre için kurtulmasını sağlar…

RÜYALARINIZDA ŞU ANKİ İLMİNİZİN NE KADARINI YAŞIYORSUNUZ?

Rüyalarınızda, şu anki ilminizin ne kadarını yaşıyorsunuz? Ne kadar, ilminizi rüya boyutunda yaşamınıza geçirebiliyorsunuz?

Rüya , ölümün kardeşi olduğuna göre!.”

http://www.allahvesistemi.org/…ruya)))

* * *

Süflî âlemden gelen rüyâ halindeki bilgilerin büyük bir çoğunluğu yoruma ve çeviriye gerek olmayan görüntülerdir. Yeterli bedensel ibadet ve disiplini olmayan bilinçler genellikle süflî âlemin rüyasını algılar.

* * *

Misal âleminden gelen rüya görüntüleri yoruma ve çeviriye gerek kalmadan aynısıyla ef’al âleminde (madde âleminde, günlük yaşantıda) tecellî ederse buna “karışıksız, saf keşif” denilir. Resulullah a.s.’ın Nübüvvet’den önceki bir dönemde gördüğü rüyalar bu halde idi ve “ap açık” meydana çıkardı.

Misal âleminden gelen rüyalar Hz. İbrâhim’in kurban rüyası gibi yoruma ve çeviriye ihtiyaç duyuyor ise buna hayalî keşif (keşf-i muhayyel) denilir. Tevrat ve Kur’an’da bu rüyanın önce yorumsuz şekli anlatılmaktadır. Sonra da; “107. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık (koç) vererek onu (İshâk’ı) kurtardık.” Âyetiyle nasıl yorum ve çeviri yapılacağı örneklenmektedir.

* * *

Allah’a yakınlaşmada koçun yani insanın hayvanîlik yönünün kurban edilmesi şuna işarettir.

İnsanın “hayvânîlik” özelliği hayvanlar kadar saf, temiz ve zararsız olan yönüdür. Bu yön ile yani saflık, temizlik ve zararsızlık üstün özellikleriyle Hak’a kurbiyet (yakınlık) sağlanır. Koçun kesilip yenilmesi bu anlamdadır. Yoksa bir canlı olan koçu kesmek, pişirmek, yemek insanın mânevî yükseltisine etki etmez. Kur’an bu konuya şu âyetle açıklık getirmektedir:

37. Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. (Hac Sûresi/Diyanet Meali)

* * *

Kurbanlık hayvan olarak “koç” küçük olmasına rağmen daha faziletlidir. Deve ve inek (dana) cüsse olarak büyük olmasına rağmen kurbanlıkta koçdan daha az değerdedir. (İbn Arabî’nin görüşüdür)

* * *

Hz. İshâk zâtıyla insan-ı kâmildir. Bu daha küçük yaşta iken anlaşılmıştır. Hz. İshâk’ın kemâlatı “koç” ile sembolize edilmiştir.

Değerli olana değerli hediyeler ve değerli “kurban”lar sunulur. Hz. İbrâhim ve Hz. İshâk için değerli olan Hak’a ulaştıran mertebelerin tümü idi. Yâni emare nefisten Saliha nefse kadar tüm mertebeler Hak’a yükselten basamaklar olduğu için hepsi de aynı değerdedir. Sadece yaşantıları ve bilgileri farklıdır. Hz. İbrahim ve İshâk’ın kendi bedensel özelliklerini (koç ile tanımlanan saflık, temizlik ve zararsızlık özelliklerini) Hak’a yakınlaşmaya kurban etmelerine karşılık Allah da sembolik değeri deve ve sığırdan daha yüksek olan koç hibe ederek mukabelede bulunmuştur.

* * *

“Koç”un deve ve sığırdan (inek türünden) üstünlüğü insana uysallıkla teslimiyetidir. İshâk’ın da kendi hakikati olan Allah’a teslimiyeti tam ve mükemmel idi. Âyette onun bu teslimiyeti;

101. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. (Saffât, 37/101) olarak anlatılır.

Hak’a teslimiyeti “iradeyi ve aklı” tam terk etmişlik olarak değerlendirirsek varlık mertebelerini şöyle sıralamamız gerekir.

Cansızlar (taş ve mâdenler/cemâdat) en üst mertebede Hak’a tam teslim olmuşlardır. Hak’ın varlığından başka kendileri için varlık, akıl ve irade vermek ya da vermemek gibi bir fonksiyonları yoktur.

Kendiliğinden hiçbir hareketleri yoktur. Hareket etmemeleri (atom boyutunu dikkate almazsak) hayat ve bilinç sahibi olmadıkları anlamına gelmez. Cansızların da kendi yapılarına özgü bir bilinçleri vardır.

Şu üç âyet cansız zannedilen varlığın bilinç durumunu anlatır:

15-) Ve Lillahi yescüdü men fiys Semavati vel Ardı tav`an ve kerhen ve zılaluhum Bil ğudüvvi vel asal;

Semavat ve Arz’da kim varsa gölgeleri (kişilik ve bedenleri) de (dahil) tav’an ve kerhen (isteyerek yahut zorunlu olarak), (B sırrınca) sabah ve akşam Allah’a secde ederler (hakikatleri olan Allah’a mutlak teslimiyet halindedirler). (Ra’d, 13/15/B Meal)

1-) Yusebbihu Lillahi ma fiysSemavati ve ma fiyl`Ardıl MelikilKuddûsil`AziyzilHakiym;

Semavat’ta ne var ve Arz’da ne var (hepsi), Melik, Kuddus, Aziyz ve Hakiym olan (dilediği manaları açığa çıkarsın diye onları belli bir işlevle izhar eden, varlıkda gayrı olmayan) Allah’ı tesbih ediyor. (Cum’a, 62/1/B Meal)

44-) Tüsebbihu leHUs Semavatüs seb`u vel Ardu ve men fiyhinn* ve in min şey`in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm* inneHU kâne Haliymen Ğafura;

Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar)… Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile (B sırrınca, O’nun Hamdi olarak) tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini fıkh etmiyorsunuz/anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur. (İsrâ, 17/44/B Meal)

Bitkiler cansızların bir alt mertebesindedir. İrade ve akıl ile “büyüme” hareketi yapmazlar. Büyümeleri, çoğalmaları tamamen tabii kanunlara (doğa yasalarına) bağlıdır. Kendilerine kimlik, ilim, irade, akıl verme gibi özellikleri yoktur. Sahip oldukları bitkisel nefs (bitkisel bilinç) sadece yaşam sahibi olmayı hissetmek halindedir ve bu hislerinde Hak’dan ayrılık algısı yoktur.

Hayvanlar bitkilerin bir alt mertebesindedir. Bitkilerden tek farkları yer değiştirme ve salt vehimleridir. Sahip oldukları hayvansal bilinç (salt vehim) ile kendilerinde Hak’dan ayrı varlık, ilim, irade, bilgi ve akıl varsayımları yoktur. Kendilerini algılamaları salt vehim gücüyledir. Kendilerine varlık vermemeleri Hak’ı bilmelerine bağlı olmayan bir durumdur. “…Bir Hak var bir de benim hayvansal olarak yok hükmünde sanal ve vehimsel varlığım var…” idraki söz konusu değildir. Sadece “varım” sezgisi mevcuttur. Bu sezgi belki de insanın en son mertebede ulaşabileceği en üst bilinç boyutudur.

Hareketleri ve çoğalmaları tamamen tabii kanunlara ve tabii sevklere (iç güdülere/ilahi yönetime) bağlıdır.

Cansızların, bitkilerin ve hayvanların durumu baygın (bitkisel hayatta) olan bir insanın bilinç haline benzer. Canlıdır, hayattadır fakat kendi varlığının ve kimliğinin farkında değillerdir. Vücutları (kütleleri) hayati fonksiyonlara sahiptir fakat hayat sahibi olduklarını bilmezler.

(((… Bitkilerin ve hayvanların acı ve zevk gibi algıları vardır. Bilinçleri zamanı bir bütün (tek an) olarak algıladığı için acı ve zevk algıları da insanlara benzemez. Bitki ve hayvan acıyı hisseder. Fakat hissettiği acı… “zaman” çok hızlı geleceğe aktığı için sürekli geçmişte kalır. Hafızası geçmiş zamanda kalan acıyı hatırlamaz. Gelecek zamana karşı da bilinci kapalıdır. Gelecek zamanda duyacağı acıyı ve endişeyi önceden algılayamaz. Tüm duyuları an içindedir. An ise geçmiş hafızasından yoksun gelecek endişesine de kapalıdır. Acıyı sadece bedensel tepkiler olarak gösterir. Maddi acıyı insan gibi hisseder fakat zaman uzantısız olarak hisseder. Kesilmek, yok olmak, ölmek gibi ilâve ruhsal acıları yoktur. ( Bu paragrafdaki ana fikir Risâle-i Nur külliyatı Meyve Risalesi 3. Mesele’den alınmıştır). …)))

Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar kendilerini meydana getiren Rab’i (esmâ terkiblerini) küllî irade gereği algılayamazlar. Yani Rab’bim ve ben aynı mıyız ayrı mıyız gibi bir muhakeme (yargı) programları yoktur. Bundan dolayı Rab ve ben ayrımı yapmadan kendini tanımadan direk Rab’i tanımış hükmündedirler.

İnsan-ı Nâkıs (eksik insan, kendisini tamamlamamış insan). Hayvan bilincinin bir alt mertebesindedir. Rab’bini yani kendisini oluşturan esmâ hakikatini tanıyacak akla, fikre, iradeye, ilme sahiptir. Tanıma programı yüklüdür. Fakat (şimdilik burada açıklanmayacak, ileride açıklanacak nedenlerden dolayı) kendini tanıyamaz ve kendini tanıyamayınca Rab’bini tanıyamamış hükmü ile hayvanların bilinç seviyesinin bir altına iner. Bu inişi bedensel ve ruhsal kalitesini etkilemez. Sadece bilgi olarak İnsan-ı Kâmil’den farkını izah etmek için bu tabir kullanılır. İnsan-ı Nâkıs; bazı bilgileri henüz açığa çıkmamış anlamındadır. Bundan dolayı gerçek tasavvuf ehli olanlar hiçbir insanı kalite açısıyla yargılamaz. Hatta tüm varlık boyutları arasında kalite açısından farklılık görmez. Fark yine bilgi bazındadır. Sadece eksik olan bilgiyi fark eder.

İnsan-ı Nâkıs vehmi ile kendisine maddesel beden ve eterik (saydam) ruh varlığı verir. Kendi hakikati olan Rab’bini yani esmâ terkibinin hakikatini bilemez. Kendi varlığı haricinde bir tanrı tasavvur ederek ona yönelir ve ya tanrı diye bir varlık olmadığına inanır. Tanrı tasavvur etmek ya da tanrı reddetmek aynı bilinç seviyesidir. Tanrı tasavvur eden Allah’ı anlayamadığı için gizli şirk bilgisinde kalır. Tanrı reddeden de kendi varlığına “yaratılmamışlık” etiketi vurarak gizli tanrılık iddiasında kalır.

İnsan-ı Kâmil ise Allah’ın varlığı yanında kendisine varlık vermeyerek, varlığın, yokluğun, yaratılmışlığın ve yaratılmamışlığın bilgilerinin hakikatine erer.

* * *

Yukarıdaki sıralamada meleklerden ve cinlerden bahsedilmemiştir. Sıralama insanın algıladığı evrenine göredir. Genel varlık sıralamasında melekler cansızların bir üst boyutu ve İnsan-ı Kâmil’in bir alt boyutudur. Cinler (beş duyumuzun algılayamadığı diğer boyutların bilinçli varlıkları) genel sıralamada insan gibi değişken bir yükseliş ve iniş arzeder.

* * *

Farklı bir sıralama da şu şekildedir.

En aşağıda cansızlar, sonra bitkiler, sonra hayvanlar, sonra cinler, sonra melekler, sonra insanlar ve en üst mertebede İnsan-ı Kâmil vardır.

Bu sıralamada birimsel varlığın kapsadığı ve açığa çıkardığı esmâ terkibiyetine göre yapılmıştır.

Önceki verdiğimiz sıralama ise bilgi seviyesine göre yapılmıştır.

* * *

İdeal insan ilmine ve bilincine en yakın olan ya da tam ideal insan olan beşere (insan türünün bireyine) İnsan-ı Kâmil denilir. İdeal insanın ilmine ve bilincine uzak olan beşere de “ilmi ve bilinci ideal insanınkine uzak” ve “sûreti itibarıyle insan” anlamında “insan-ı nâkıs, insansı” terimleri kullanılmaktadır. Fakat daha önce de belirtildiği gibi bu terimler varlık kalitesine bağlanarak kullanılamaz, sadece bilgi farkını açıklamak amacıyla kullanılır.

(((… Eski tasavvufi eserlerde bilgi farkını açıklayan pek çok terimleri, kavramları, deyimleri günümüz hitabetine “kaba” düşeceği için burada kullanmaktan kaçınıyoruz. Meselâ “insan-ı hayvânî” terimi eski tasavvufi hitabette “hayvana benzeyen, hayvan gibi insan” anlamlarında kullanılmamıştır. Bilgisi tam olmayan bilinç/birey anlamlarında kullanılmıştır. Fakat o terimi bu gün kullansak ve ne kadar da “amacımız kelime anlamı ile sınırlı değildir” desek hakaret içerme zannından kurtulamayız. …)))

* * *

Sehl İbn Abdullâh et-Tüsterî ve biz (((… İbn Arabî kendisini kasdediyor…))) varlık sıralamasında kulluk makamının en üstüne cansızları (taş ve mâdenleri) ve onun da üstüne insan-ı kâmili yerleştirmeyi tercih ediyoruz. Çünki taşlarda Rububiyet bilgisinden dolayı meydana gelecek olan “üstünlük” zannı meydana gelmez. Taşı ne kadar yükseğe atarsan at kulluğun en yüce makamı olan yere secdeyi tercih eder ve yere doğru düşer.

74-) Sümme kaset kulubüküm min ba`di zâlike fehiye kelhıcareti ev eşeddü kasveten, ve inne minel hıcareti lema yetefecceru minhül’ enhar* ve inne minha lema yeşşakkaku feyahrucü minhülma`* ve inne minha lema yehbitu min haşyetillah* ve mAllahu Biğafilin amma ta`melun;

Sonra, bunun ardından (bir müddet geçince) kalbleriniz yine katılaştı; taş gibidir o (kalbler), belki daha da katı… Muhakkak ki taşlardan bazıları var ki, ondan nehirler kaynar/fışkırır… Ve (o taşlardan) bazıları var ki, şakk diye yarılır da ondan su çıkar… Ve öylesi de vardır ki, haşyetullah dolayısıyla aşağılara düşer… Allah amellerinizden (Bi-) gafil değildir. (Bakara, 2/74/B Meal)

Taşın yere doğru düşmesi Hak’ın azameti karşısında haşyet duyarak tevazuya tabi olmasıdır. İnsan-ı kâmilin halini bu misalle anlamak daha kolaydır. Ve şu âyette de derin anlamlar içeren işaretler vardır:

28) Ve minenNasi veddevabbi vel’ en`ami muhtelifün elvanühu kezâlik* innema yahşAllahe min ıbadiHİl ulema` innAllahe Aziyzün Ğafur;

İnsanlardan, daabbelerden (hayvanlardan) ve en’am (kurban edilebilir hayvanlar)’dan da böylece renkleri muhtelif olanlar var… Allah’dan, kulları (için) den ancak alimler (‘Allah’ ismiyle işaret olunanı, Azamet-i İlahiyye’yi bilenler) haşyet duyar… Muhakakkak ki Allah Aziyz’dir, Ğafur’dur. (Fâtır,28/B Meal)

* * *

Sufilerin ekseriyeti (çoğunluğu) cansızları (cemâdatı/taş-maden-toprak) en alt seviye kabul ederek Allah’a yükselişi oradan başlatırlar. Bitkilerden, hayvanlardan, cinlerden ve meleklerden daha üstün olmakla ilâhî sıfatlarala sıfatlanıp ulûhiyete (Allah’ın ulaşılamaz varlığı ile varlık kazanmaya) hak kazandıklarını zannederler. Halbuki bu sıfat değişimi “insâniyetten” kurtulup “uluhiyete” dönüşmek anlamına gelir ki bu da “başkalaşmak” şıkkını doğurur.

Taş hiçbir zaman “taş” olduğunu bilmez ve taşlıktan çıkıp ulûhiyet kazanmak hesabı da yapmaz. Taş zâten “taş” olarak ubudiyet halindedir ve öylece kalır, değişim kabul etmez. Ubudiyet ise Allah’ın varlığı dışında değildir. Dışta olmayan nasıl içe girer?

İşte insan-ı kâmil de taş gibi en yüce makam olan ubudiyet makamındadır ve değişim kabul etmez. Taş ve İnsan-ı kâmil bizim nazarımızda en üst mertebede olmakta ortaktırlar. Asıllarından çıkmadıkları için gerçek âbiddirler.

* * *

Gerçeği benim gibi görenler gerçek bilgiyi gizli anlamlar halinde ve ya açık anlamlar halinde her yerde söyler. Gerçeği olduğu gibi anlatmaktan sakınmaz. Görülen gerçek ise şudur:

Varlıklarda Hak âşikardır (açıktır). Varlığın Hak’ın zâtına işâreti sadece kendi varlığıdır. Hak’ın yaratıcılığına olan inancı ve bilgisi yine varlığın kendi varlığıdır.

* * *

Ve bizim sözümüze muhalefet edenin sözüne değer verme ve buğdayı çorak yere ekme.

Yâni varlıkların varlığını Hak olarak görmeyip, varlığı Hak’dan ayrı bir mevcut olarak gören perdeli kişilerin sözlerine kulak verme. Her şey ap açıkken niçin kapalı ve şüpheli ve evhamlı bilgilere itibar edeceksin?

7-) HatemAllahu alâ kulubihim ve alâ sem`ihim ve alâ ebsarihim ğışaveh* ve lehüm azabün azîym;

Allah, kalblerini, kulaklarını/işitmelerini mühürlemiş ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır… Ve onların müstahakkı’dır azıym azab. (Bakara,7/B Meal)

Açık bilgileri; açık lisanla, âyette belirtilen kalbleri ayrılık zannı ile mühürlü, gözleri iki varlık ile perdeli, sadece gördükleri ile sınırlı, aklı kıtlara (ukûl-i cüziye ashabına) anlatma. Onların anlayacağı kapalı lisan ile anlat. Onlara açık anlatım onların çorak toprak gibi olan kalblerine “ilim” ekmeye benzer. Bu da beyhûde (boş) bir uğraşı ve israf olur.

Varlığın Rububiyet hakikatine dair bilgiye, marifete fıtraten kabiliyeti olmayanlar sağır, dilsiz ve kör olarak sembolize edilmiştir.

171-) Ve meselülleziyne keferu kemeselilleziy yen`ıku Bi ma la yesmeu illâ duaen ve nidaen, summün bükmün umyün fehüm la ya`kılun;

O kafirlerin misali (yani o kafirleri Hakka, İslam’a da’vet edenin misali), sadece dua/çağırma ve nida/bağırmadan başka bir şey işitmeyene (hayvanlara, koyunlara) (Bi-) bağıranın (çobanın) misali gibidir… Onlar sağırlar, dilsizler, körlerdir; (çünkü) onlar akletmezler. (Bakara,171/B Meal)

46-) Efelem yesiyru fiyl Ardı fetekûne lehüm kulubün ya`kılune Biha ev azânün yesmeune Biha* feinneha la ta`mel ebsaru ve lâkin ta`mel kulubülletiy fiyssudur;

Arz’da hiç gezip seyretmediler (ibret almadılar; seyr-i sülük yapmadılar) mi ki, onlarla (B sırrınca) akledecekleri kalbleri yahut kendileri ile (B sırrınca) işitecekleri kulakları olsun… Çünkü basarlar a’ma olmaz, sadrların içindeki kalbler a’ma olur. (Hacc, 46/B Meal)

179-) Ve lekad zere`na licehenneme kesiyran minel cinni vel ins* lehüm kulubün la yefkahune Biha, ve lehüm a’yünün la yubsırune Biha, ve lehüm azânun la yesmeune Biha* ülaike kel en`ami belhüm edall* ülaike hümül ğafilun;

Andolsun ki Cinn ve İns’den (o katmanlardan meydana gelen) çok’u cehennem (göresel evren) için yaratıp çoğalttık… Ki, onların kalbleri var, onlarla (kalbleri ile hakikatleri B sırrınca) anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla (idrak edip B sırrınca) görmezler; kulakları var bunların, onlarla (algılayıp B sırrınca) işitmezler… İşte bunlar en’am (hayvanları, davarlar) gibidirler… Belki daha da sapkın… Onlar gafillerin ta kendileridir. (A’raf, 179/ B Meal)

Açık olan Hak’ı görememek, Hak’ı duymamak akıl körlüğü ve beyin idraksizliğidir.

* * *

Rüyada görülen hayali görüntülerden ilâhi muradın ne olduğunu bilmek için rüya tabiri ilmini bilmeye ihtiyaç vardır. Bu ilim esmânın bâtını ve zahiri arasındaki ilişkiyi keşfedebilmekle açığa çıkar.

* * *

Rüya tabiri ilmi ile ilgili Ebû Hureyre’den nakil olunan bir hadis şöyledir.

Bir adam Resulullah a.s.’a gelerek gördüğü bir rüyayı anlatır. Gökteki bir buluttan bal ile yağ yağmaktadır. Halkın bir kısmı az bir kısmı çok olarak nasiplenmektedir. Gökten yere bir ip inmektedir. O ipe Resulullah a.s. tutunup yukarı çıkar. Sonra bir adam tutunup çıkar. Sonra biri daha tutup çıkarken ip kopar. Adam ipi bağlar ve tekrar yukarı çıkar.

Hz. Ebû Bekir izin isteyerek rüyayı yorumlar.

Buluttan murad İslâmdır. Yağan bal ile yağ alınan lezzet itibariyle Kur’an’dır. Kur’an’dan kimi az kimi çok şey anlar. Yere sarkan ip Hak’dır. Resulullah Hak üzeredir. Resulullah’dan sonra bir kişi daha o iple yükselir. Sonra bir kişi daha Hak’a tutunup yükselirken ip kopar fakat sonra tekrar yükselir.

Yorumdan sonra yorumlarında isabet edip edemediğini sorar. Resulullah a.s. bir kısmında isabet ettiğini bir kısmında isabet edemediğini söyler. Hata ettiği yerleri sorar fakat Resulullah cevap vermez.

Tarihi bilgilere göre; Resulullah a.s. Risalet görevini tamamlar yani ipe tutunarak yükselir. Sonra Ebû Bekir de Halifelik görevini normal ölüme kadar sürdürür. Sonra Hz. Ömer Halifelik görevini yaparken şehid edilir yani ip kopar.

* * *

Hz. İbrâhim gördüğü rüyayı yorumlamadan anlattı. Rüyanın yorumu ise vahiy olarak geldi ve Allah, İshâk’ı uysallık ve teslimiyet sembolü olan koç ile tabir ederek kurban olarak bir koç kesilmesi emrini verdi.

Hz. İbrahim ve İshak yorumu bilmesine rağmen rüyanın zahirini anlattılar. Allah’dan gelen vahiy bilgisi halindeki yorum ise aslında Hz. İbrâhim ve İshâk’ın tabir ilmidir.

* * *

Hz. Yûsuf’un tâbir ilmi:

43-) Ve kalel melîkü inniy era seb`a bekaratin simanin ye`külühünne seb`un ıcafün ve seb`a sünbülatin hudrin ve uhara yabisat* ya eyyühel meleü eftuniy fiy ru`yaye in küntüm lirru`ya ta`bürun;

Melik dedi ki: “Muhakkak ki ben (rüyada) yedi semiz bakara görüyorum ki, onları yedi zayıf bakara yiyor (fena)… Ve bir de yedi yeşil başak ile diğerleri kuru (yedi başak) görüyorum… Ey mele’ (ileri gelenlerim) !.. Eğer rüya ta’birliyorsanız, rüyam hakkında bana fetva verin (hükmünü açıklayın)”. (Yûsuf Sûresi, 43/ B Meal)

Hz. Yusuf Mısır’da zindanda hapis iken Mısır azizi bir rüya gördü. Rüyada denizden yedi cılız ve yedi semiz inek çıkar. Cılız inekler semiz inekleri yutar. Birbirine bağlanmış yedi yeşil ve yedi kuru başak vardır ve kuru başaklar yeşil başaklara üstün gelir ve yeşil başaklar yok olur. Aziz rüya tabircilerini toplar ve yorumunu sorar. Tâbirciler rüyanın karışık olduğunu ve anlamını çözemediklerini söylerler. Zindandaki Yûsuf’a müracat edilir ve Hz. Yusuf buyurur: Yedi yıl bolluk olacaktır. Bu yıllar içinde ekinin bir kısmını saklamak lazımdır. Sonraki yedi yıl kıtlık olacaktır. Saklanan ürün o yıllarda kullanılmalıdır. Daha sonraki yıllarda ise saklanan başaklar tohum olarak kullanılarak yeniden bolluk sağlanacaktır.

Hz. Yusuf misal âlemindeki mânaları madde âlemindeki sûretlere ve olaylara Risalet bilgisi ile bağlar.

* * *

Rüyada (misal âleminde) görülen süt ilim ile tabir olunur.

Madde âleminde süt bebekleri besleyip büyüten gıdadır. Ruhun gıdası da ilimdir. İlim de ruhu besler ve geliştirir.

* * *

Rüyada Resulullah a.s.’ı gören O’nun hakikatini görür. Şeytan O’nun sûretine giremez. Çünkü Resulullah’ın hakiki sûreti “salt Rahmet/karışıksız Rahmet”tir. Şeytaniyette ise rahmet yoktur.

Resulullah a.s.’ın aramızda yaşayan bedeni ;

185-) Küllü nefsin zaikatül mevt* ve innema tüveffevne ücureküm yevmel kıyameti, femen zuhziha anin nari ve udhılel cennete fekad faz* ve mel hayatüd dünya illâ metaul ğurur;

Her nefs ölümün tadıcısıdır/ölümü tadacaktır… Kiyamet günü ecirleriniz (size) eksiksiz verilecektir… (O vakit) kim Nar’dan uzaklaştırılır da Cennet’e dahil edilirse, gerçekten o kurtulmuştur… Dünya hayatı aldatıcı bir meta (faydalanma) dan başka bir şey değildir. (Âl-i İmran, 3/ B Meal), âyeti hükmünce vefat etmiştir.

Hayatta iken O’nu görenler O’nun sonsuz hayattaki asıl olan sûretine en yakın olan dünyasal görünümünü algılamışlardır. Her insanın dünyadaki bedeni de aynıdır. Yani her insan sonsuz hayattaki en güzel sûretinin bu dünya şartlarındaki yansımasını algılar. Sonsuz hayattaki sûrette yaşlanma bozulma olmaz. Fakat bu dünyada bedenlerimiz dünyasal yansımaların etkisiyle yaşlanıyormuş, bozuluyormuş, eksikmiş, fazlaymış gibi aldatıcı görüntüler verir.

Her insanın sonsuz hayattaki bedeni en ideal güzellik ve tamlıktadır.

Resulullah a.s.’ın ve tüm insanların hakiki sonsuz varlıkları hiçbir zaman algılanamaz. Algılanan sûret hangi âlemde/boyutta olursa olsun hakiki varlığımızın sanal görüntüsü olacaktır.

Bundan dolayı rüyada görülen insan sûreti ile dünyada görülen insan sûreti hiçbir zaman hakiki varlığımızı tam olarak yansıtmaz.

* * *

Rüyada Resulullah a.s.’ı görmek ve O’ndan ilim ve ya maddi bir şey almak gören şahsın zamanına ve karakter yapısına göre yorum gerektirebilir.

Meselâ rüyada Resulullah a.s.’dan insanları irşad için yetki alan bir şahsın zahiri eğitimine bakılır. Eğitimi, dini ve tasavvufi ilmi Abdul Kadir Geylânî, Şah-ı Nakşibendî, Mevlâna Celaleddin Rûmî gibi zâtların ve benzer âlim evliyanın zahiri ilmine denk ise o kişiye “mürşid” gözüyle bakılabilir. Fakat o zâtlara zerre kadar benzemiyorsa, zahiri dini-tasavvufi eğitim ve bilgisi hikâye ve rüya fantezilerine dayanıyorsa gördüğü rüyanın gerçek yorumu yapılır.

Rüyasında Resulullah a.s.’dan insanları irşad görevi alan cahil şahsın bizzat kendisinin çok kuvvetli bir mürşide ihtiyacı olduğu anlaşılır ve ölünceye kadar sağlam dini bilgiler öğrenmeye ve Allah’a sağlam ibadet etmeye ihtiyacı vardır.

Yine rüya âleminde her hangi bir gerçek velîden “ilim” almak da böyle yorumlanır. İlim aldığını gören şahsın dünyada gerçek bir âlim velîden acilen ilim almaya ihtiyacı olduğu anlaşılır.

Fakat tarihte ve günümüzde bu tür rüyaların tabiri hep yanlış yapılmıştır.

Rüyada Resulullah a.s.’dan İbn Arabî gibi zâtların ilim alması onda yeni açılımlar anlamına gelir.

Fakat bir câhilin ilim alma rüyası dünya ortamında cehaletini gidermesi için ona yapılan bir ikazdır.

Nice ikaz almış şahıslar uykuya yatmadan önce cahil olduklarını unuturlar, uyanınca rüyanın etkisiyle ilim aldık şeyh olduk, evliya olduk, mehdi olduk zannıyla halkı irşada kalkışırlar. Hem kendileri cehaletlerini koyulaştırır hem de çevresine topladıkları insanları gerçeklerden uzaklaştırırlar.

* * *

Tabir sadece misal âleminden rüyaya yansıyan tecellilerde yapılmaz. Dünyada görülen suretlerin de tabir ve yorumu yapılır.

Meselâ Resulullah a.s. buyurdu ki;

Hadis No : Kütüb-i Sitte/5058

Ravi: Ebu Hureyre

(Ashab, Resulullah’a): “Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye sordular. Aleyhissalatu vesselam: “Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?” diye sordu. Ashab: “Hayır!” deyince: “Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?” diye tekrar sordu. Ashab yine: “Hayır!” deyince: “Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek….” (Hadis devam etmektedir…)

Hakikat ilminde yeteri kadar bilgisi olanlar Rab’bi dünyâda, kıyâmet ortamında ve ahirette görünen tecelliyatın haricinde bir sûrette düşünüp de aramazlar. Hadiste işaret edilen anlamları görüntü ile değil ilim ile tâbir ederler.

Meselâ Hak’dan ve Rab’den başka bir şey görmeyen her ortamda ve boyutta Rab ve Hak diye başka cemaller/görünümler aramaz. Fakat Hak’ı, Rab’bi şu anda görünmeyen ve gelecekte görünecek mânevi bir nur zannedenler ise cennet ortamında cennet semâsında kendi zanlarında oluşturdukları bir görüntüyü Rab, Hak cemâli olarak seyrederler. Fakat ârifler ay’ı ay, güneş’i güneş olarak görüp hakikatlerinin Hak olduğunu, Rab ve Hak olarak anlatılanın her an olduğu gibi sayısız sonsuz tecelliler olarak zaten algılandığını bilirler.

72-) Ve men kâne fiy hazihi a`ma fehuve fiyl ahıreti a`ma ve edallu sebiyla;

Kim bunda (şu dünyada) a’ma (doğru yolu-hedefi göremeyen; Hak’dan perdeli) ise o, Ahiret’te de a’madır… Yol itibarıyla daha da sapkındır. (İsrâ Sûresi/B Meal)

Âyet bu dünyada Hak’ı algılayamayanın hiçbir boyutta algılama şansı kalmadığını izah etmektedir.

* * *

Her mertebede o mertenenin algılama şartlarına göre görünen/tecellî eden Rahmân’ın varlığıdır. Misal âleminde görünen/var olan, madde âleminde görünen/var olan ve âhiret âleminde görünecek ve var olacak olan yine Rahmân’ın (Allah’ın) varlığıdır.

Şu anda madde âleminde var olan şahıslara göre âhiret âlemi misal, sanal ve hayal hükmündedir. Fakat âhiret âlemine intikal etmiş olan şahıslara göre de madde âlemi misal, sanal ve hayal hükmündedir.

Şahıs hangi âlem ve boyutta ise o âlem onun gerçek âlemi diğerleri ise gizli âlemidir.

* * *

Tüm mertebeler tek ve ahad olan Hak’ın yansımalarıdır. Tüm mertebeler ve yansımalar “yok” hükmünde “halktır/yaratıktır”.

Meselâ Zeyd’in çevresine dört ayna konulsa Zeyd’in sûreti aynaların yapısına göre çok farklı sûretlerde dört aynada birden görülür. Aynada görülen ayna değil Zeyd’in sûretidir. Sûrete Zeyd desen doğruyu söylemiş olursun. Çünkü sûret Zeyd’e aittir.

Sûrete Zeyd değildir desen yine doğruyu söylemiş olursun. Çünkü aynanın içinde ve üzerinde bir sûret hakikatte yoktur.

Zeyd ve aynalar misali ile Hak’ı aynı zannetme. Bu bir açıklamadır. Hak her hangi bir boyuta yansıyacak bir tanrı değildir. Yansıma için Hak’ın tanrı gibi ayrı bir yerde olması ve ayna hükmünde olan boyutların da ayrı bir yerde olması gerekir. Halbuki Hak’ın tecelliyatı/yansıması her an ve her boyutu kendi olarak var kılmasıdır. Hak bir perdenin ardında değildir, boyutlar ayna değildir.

* * *

Tenzih ehli Hak’ın kendi mertebelerindeki tecelliyatını madde kabul edip redderler. Hak’ın madde olmadığına inanıp Hak’ı soyut bir şeye benzeterek Hak’ı kendi tecelliyatından “tenzih” ederler.

Teşbih ehli ise Hak’ı kendi mertebelerinde tecelli eden ve kendi algılarına göre madde olan tecelliyata Hak derler. Teşbih ehli de Hak’ı kendi madde algılamalarıyla sınırlamış olurlar.

Tenzih ve teşbih aklın hakikatı perdelemesidir. Hak’ı her hangi bir şekil ve boyut ile sınırlamayan “sınırsız görüş” sahipleri (erbâb-ı ıtlak/hür kişiler) tenzih ve teşbih ile perdelenmez. Hak’ı her tecelliyatta olduğu gibi bilirler.

88) Ve la ted`u meAllahi ilahen ahar* la ilahe illâ HU* küllü şey`in halikün illâ vecheHU, leHUl hükmü ve ileyhi türceun;

Allah ile beraber diğer bir ilah (ikinci bir varlık) çağırma (isimlendirme) !.. O’ndan başka ilah (vücud) yoktur… Herşe haliktir (yoktur, ölüdür), ancak O’nun vechi müstena… Hüküm O’nundur… O’na rücu’ ettiriliyorsunuz. (Kasas, 88/B Meal)

Hür kişiler (tenzih ve teşbihi cem ederek daha sonra cem’i de terk ederek Hak’ı olduğu gibi kabul edenler) âyetteki işâret gereği Allah’ın ahadiyetini hiç bir varlık tanımıyla bölüp parçalamazlar.

* * *

Ârifin kalbi üç hal üzerindedir.

Birincisi: Ma’rifet-i nefs (nefsini bilme) makâmında olan ârifin kalbidir. Hak bu kalbe bazı tecelliyatı ile sığar. Bu kalb cüzî teceliyatın devamının olduğunu bilir.

İkincisi: Veleh (şaşkınlık) ve heyemân (şiddetli aşk) sâhibi olan âşıkın kalbidir. Bu kalbe Hak tam olarak tecelli etmiştir. Fakat bu kalb Hak ile birlikte Hak’ın sınırsız sırlarına da sahib olmayı ister.

Üçüncüsü: Kâmil-i muhakkıkın (eşyanın hakikâtleri kendisine açılmış (münkeşif) olan kâmil kişilerin) kalbidir. Bu kalbde kalb ve Hak ayrımı yoktur. Hak’ın tam varlığı ile mevcuttur. Ve Hadis-i Kutsî bu durumu izah etmektedir:

“Ben yerime ve göğüme sığmadım. Fakat mü’min olan kulumun kalbine sığdım”

* * *

Yahyâ bin Muaz Bayezîd Bestâmî’ye bir mektup yazdı ve dedi ki:

“Ben Hakk’ın şarâb-ı muhabbetinden içtiğim şeyin çokluğundan sarhoş oldum”

Hz. Bayezîd de ona cevap yazdı:

“Şarâb-ı muhabbeti kâse kâse içtim; şarâb bitmedi, ben de kanmadım.”

Yahyâ bin Muaz’ın kalbi birinci ve ikinci hal üzeredir. Bayezîd’in kalbi ise üçüncü hal üzeredir.

* * *

Kâmil kalb sahibi Hak’ı olduğu gibi kalbine sığdırır. Fakat kalbde mevcud olan Hak’ın yarattığı varlıklardan haberdar olmaz. O sadece Hak’ı bilir. Hak’ın yarattığı her şey o kâmilin kalbinde mevcutsa da onun kalbine bir darlık ve sıkıntı vermez.

* * *

Hak’ın yaratma sıfatına ortak olacak ikinci bir varlık mevcut değildir.

Hak’ın yaratması ise yaratmak istediği şeyi var sayması, ona sûret vehmetmesidir. Ârif olan ve ârif olmayanda Hak’ın bu yaratma sanatı kısmen tecellî eder.

Ârif olmayan ölmüş bir insanın canlanarak odasına geldiğini vehmetse (düşünse/varsaysa) bu vehimi ile kendi kendisini korkutur.

Ârif bir insan (Abdul Kâdir Geylânî gibi) bir ölünün canlandığını vehmetse o ölü cismen canlanarak şehâdet âlemine (madde buyutuna/bu dünyaya) gelir. Geylâni’nin ve Hz. İsâ’nın ölüleri canlandırma sırrı budur.

Bu hak olan mucize ve keramettir. Son Nebî Hz. Muhammed a.s.’ın mucizeleri ölü bedeni canlandırmaktan daha zor olan “ölü kalbi/ilimsiz kalbi” hakikat ilmi ile “diriltmek” şeklinde tecellî etmektedir.

Bir ölünün canlandığına şâhid olan insanın kalbinde “ilim” oluşmaz. Sadece panik ve korku oluşur. Hak’a yakınlık da sağlamaz. Fakat kendi kalbinin (bilincinin) ilim ile dirildiğini hisseden kişi için tamamen “ölü/ceset” hükmünde olan âlemlerin tamamı “canlanır” ve “ölüm” ebedî yok olarak ebedî “dirilik” açığa çıkar.

* * *

Hz. Nuh’un tufânı da bu vehimsel ilâhî yaratma sırrının bir mucizesi olarak tecelli etmiştir. Hak’dan başka yaratıcı olmadığı için ve Hak’ın yaratması da kendi ilminde olduğu için hiçbir şey yoktan var olmamakta ve var olan da yok olmamaktadır.

* * *

Mevlâna Celâleddin Rûmî’yi aynı gün pek çok yere iftar için davet ederler. O hepsine söz verir. Herkes zanneder ki herkesin gönlünü hoş etmek için boş söz veriyor…

İftardan sonra evine döner. Bir müddet sonra eline bir ayakabı teki alan Mevlâna’nın hânesine koşarak gelir ve “Efendim ayakkabınızın bir tekini bizim evde unutmuşsunuz” der. O gün aynı anda kırk ayrı yerden kırk ayakkabı teki getirilir

Hak için tecelliyatta yer zaman ve sayı sınırı yoktur. Hak’a tam kul olmuş olanlar da Hak’ın bazı sırları âşikar olur.

* * *

Bazı ârifler hem bu mekanda hem de diğer boyutlarda bir şeyi var etmek ve ya orada var olmak gibi Hak kerametlerle tecelli ederler. Boyutlar arasında geçiş yapabilirler.

* * *

Âriflerin kıskandığı ve zahiren reddettiği, örttüğü ve gizlediği “var kılma” sırrını ben burada açıkça anlattım.

Bu meselenin anlaşılması için Hak’ın yarattığı ile ârifin (Nebînin, Resûlün, Velînin) mucize ve kerametiyle tecellî ettirdiği “oluşlar”ı sadece sözcüklerle ayırdık. Bundan önce bu konu hiç bir kitapta yazılmadı. Fusûsu’l-Hikem’de ilk olarak açığa çıkan bu yaratma ve mucize sırrı bu kitabı her devrin “incisi” haline getirdi. (((… İbn Arabî’nin bu konudaki sözlerinin daha kapsamlı açıklamaları için Ahmed Avni Konuk’un Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi İshâk bölümüne bakınız. …)))

* * *

Takvâ’nın (Hak’a sığınma ve günahlarda korunmanın) dört mertebesi vardır.

Birincisi: ârif olmayan avamın haramlardan kaçınmasıdır.

İkincisi: Seçkin âriflerin (havassın) takvasıdır. Ârifler kemâlatı kendi nefislerine vermekten noksanlığı Hak’a isnâd etmekten kaçınırlar.

Üçüncüsü: Seçkinlerin en seçkininin (Ehassu’l-havas) takvasıdır. Zâtı, sıfatları, fiilleri ve varlığı “Hak’a ait olan ve olmayan” diye ikiye ayırmaktan kaçınırlar.

Dördüncüsü: üçüncü takvâ türüne vâsıl olduktan sonra birinci takvâ boyutuna dönerek haramları ve helalleri çok daha keskin hatlarla ayıran “Risâlet ve Nübüvvet ve Velâyet” takvasıdır.

İlk üç takvâ cem mertebesinden öncedir. Allah’ta seyir (seyr-i fillah) aşamasında oluşur. Dördüncüsü ise cem mertebesinden sonra Hak’dan Halk’a (yaratılmışlık âlemine) dönüştedir. Fark hâli yâni Hak’ın varlığı ile Halk’ın (yaratılmışların) hakikatteki ahahdiyetini tekrar ilim kapsamında ayırmaktır.

Fark halindeki âriflerde halkiyet (yaratılmışlık) “fakr” kelimesiyle ifade edilir. Hak’ın varlığına var demek ve yaratılmışların aslının “yok” olduğunun sırrını yaşamaktır.

* * *

Abd ( ârif kul) bazı bilinç hallerinde kendisinin abdliğinin sanal dahi olmadığını hissederek var olanın sadece “Hak” olduğunu kendi nefsine ispat eder. Bu hal içinde Hak’ın zâtının tüm tecelliyatı ile “Hâlife” olarak yine kendisinin var olduğunu duyumlar.

Abd bir an gelir başka bir bilinç haline girer. Salt kul olduğunu hisseder. Hak olmasaydı salt kulluk da olmayacağını anlar. Kulluğun varlığı ile Hak’ın varlığını birbirinden ayırarak kendisinin “sonradanlığını” duyumlar ve Hak’a ibadet eder.

Ârif kendisinin sonradanlığını hissettiği zamanlarda gönlünde bir genişlik duyar ve “genişleme, gevşeme, rahatlama, sarhoşluk” halinden lezzet alır.

Ârif bâzı anlarda ise “enel hak” bilincinin salt idrakine düşer. Rububiyyet sırları açılır. Ve gönlünde sıkışmalar, daralmalar, huzursuzluklar, varlığa acımalar” oluşur. Çünkü varlık var olabilmek için Hak’ın Rububiyetine ( rızıklandırmasına) her an ihtiyaç halindedir. Ârif kendi sonradanlığını Hak’ın kıdemi ile aynı hissedince varlığın ihtiyaçlarını kendi sınırlı varlığının karşılayacağını zanneder ve yetersiz kalacağını, varlığa varlık veremeyeceğini anlayınca “sıkma” hali oluşur.

Ârif tek zât idrakinde iken aynı zamanda kendi cüzî zatının etkisinden de çıkamaz. Varlığın tek zâta olan dâimi yakarışını duyar… yakarışların karşılıklarını verememek hissi ile bedenen ağlamaya ve göz yaşları dökmeye başlar.

Genişlik halinde ise ârif güler. Çünkü Hak’a yakaran ve hediyeler alan aciz bir kuldur ve hediye alan çocuk masumiyetiyle kahkahalara boğulur.

* * *

Halifelik bilincinde oluşan Rububiyet (varlığı rızıklandırma) ve Mâlikiyyet (varlığı idare etme) sırlarında ârif kendi yokluğunu bilir ve varlığa karşı Rablik ve Sultanlık taslamaz.

Bu bilinç seviyesinin bir altında olan âriflerde ise tam yokluk bilinci oluşmaz. Rububiyyet ve insaniyet sıfatları birbirine karışık gibi görünür. Varlığın yakarışına cevap verecek olanın kendi cüzî varlığı olduğu zannına kapılır ve büyük bir sıkıntıya düşer. Aynı zamanda kendi aciziyetini de bilir. Fakat varlığın ihtiyaç yakarışlarını ahad varlığın tamamen karşılaması için kendisi de yakarmaya başlar. İhtiyaç ve karşılık sırlarına tam sahip olmadığı için varlığın hastalık, yokluk, yoksulluk tecellileri ile ruhsal ızdıraba düşer.

Rububiyet sırrını sadece bilgi olarak öğrenmiş fakat tam ârif olmayan bilinçler Firavun’un Rablik idiasıyla örneklenir. Firavun varlığın yakarışına cevap ve karşılık veren Rububiyetin kendi varlığı olduğu bilgisini gerçek olarak kabul eder ve Rablık iddiasında bulunur. Hz. Mûsâ ise tam bir âriftir ve rububiyyet bilgisi ile kulluk gerçeğini bir birine karıştırmamaktadır.

* * *

Bu bölümü mesnevîden alınan bir beyiti (A. A. Konuk) açıklamasıyla bitiriyoruz:

“Bu mazharda (görüntü yerinde) akıllar elden gitti; kalem buraya gelince kırıldı.”

Abdlik ve Rablik, yokluk ve bekâ birbirine karıştı. Fakat ortada sadece Rab var ve Bâkî var. “Abd” ve “fânî” nerede?

Burada akıl sahiplerinin aklı başından gitti, dem-beste oldu (sesi soluğu kesildi). Bu ilmi kalemle yazmak sözle anlatmak mümkün değildir. Bu ancak hâl işidir, tatmayan bilmez.
* * *

6. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

3 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (6. Bölüm)”


  1. 1 kenan 30 Mart 2008, 6:48

    Ve… Selam hidayete tabi olanlara, yolun karanlıklarını aydınlığa çevirenlere, cehaleti dağıtanlara…
    Özde yolculuğu muheyyeme çevirenlere…

  2. 2 ruhum latife 30 Mart 2008, 12:08

    Çok bilgilendirici idi.. Yüreğinize sağlık..
    Selamlar……

  3. 3 birol 2 Nisan 2008, 1:50

    İlginc ve güzel bilgilerdi, alacagimizi aldik eyvallah.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: