Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar (2)

“Mevcudat varlık kokusu almamış; her şey Allah’ın ilminde, ilmiyle var olmuş, ilmi suretlerdir; alemlerin aslı hayaldir, gölgedir, aynadan yansımadır” vb.. mecazlarla anlatılanın gerçeğini bilmek için; “Esma-ül Hüsna (güzel isimler)” ile işaret edilen, Öz varlığın yapısal özelliklerini iyi bilmek, tefekkür etmek, düşünmek gerekir… Varlık isimlerle, kelimelerle, harflerle, laflarla var olmuyor; varlık yapıyla var oluyor… İsimler var olanın yapısının özelliklerine işaret ediyor…

İsimde kalmayın; isimlenene yönelin… Araca takılmayın; amaca ulaşın… Esma-ül Hüsna denilen bu isimler, bir varlığın yapısal özelliklerini açıklıyor, anlayana… Anlamayan mecazda kalıyor, yap bozun parçalarını birleştiremiyor, “tek kare büyük resmi” göremiyor, isimle kendini avutuyor, içindeki bu boşluğu dolduramıyor, bilincindeki bu kopukluğu gideremiyor…

İsimle isimlenen varlığa, yapıya yönelin; o zaman göreceksiniz bütün taşlar yerine oturacak; işin faslından geçilip aslına erişilecek; aksi halde işin lafıyla bocalayıp durur, ömrünüzü hikayelerle, mecazlarla, sembollerle heder edersiniz… Yunus’un dediği gibi “çokları gemiden denize dalmadılar”; yani isimde kaldılar, varlığa ermediler… Aynı Yunus “ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor…

Hatalar Bizden; Doğrular Kaynaktan… Kusurlar Af Ola; Eksiklikler Tamamlana…

SORU: Kader konusu günümüzde anlaşılmadığı gibi, Hz. Muhammed (S.A.V.) zamanında da ilk açıklandığında, çokları tarafından anlaşılamamış, zamanla anlaşılmaya başlanmıştır…Kader konusunun anlaşılmamasının, içine düşülen yanılgıların sebebi nedir?…

CEVAP: Asıl olan “OLAN’IN TEKLİĞİDİR”…ÖZ’den bakıldığında; olan-olduran-oldurtan üçlemesi yoktur. Bu üçleme ki bizde mekan-hız-zaman üçlemesini oluşturmaktadır…

OLAN’a; ÖZ’den, “ALLAH’ ın İNDİ” nden yani, sınırsız-sonsuz-tek-bütün bir bakışla baktığımızda, her şey (terkiple-ölçüyle-kaderle açığa çıkardığı için) olmuş, bitmiştir. Burası “KALEM KURUDU” diye anlatılan noktadır.

Hz. Muhammed(SAV) kendisine KADER’i soranlara verdiği cevap “ALLAH’ın İNDİ”nden gelen bir cevap olmuştur. Çünkü Kader; Allah’ın AHAD’iyetinin (sınırsız-sonsuz-tekliğinin) sonucudur, gereğidir, kaynağının “O” olması sebebiyle!..

Soranlar OLAN’a insanın indinden baktığı için (zaman-hız-mekan üçlemesi içinde), Kader’i o an anlayamamanın sonucu olarak, akıllarına gelen başka sorular sormuşlardır…“Her şey yazılmışsa, belliyse, O halde ibadete ne gerek var”, gibi… Resul cevaplamıştır yine soruyu Allah’ın İNDİ’nden; “herkes kolayına geleni, kolaylaştırılanı yapacaktır” diyerek, Kaderi açıklamaya devam etmiştir…

Soruların arkası kesilmemiştir, değişik kişilerden dillenir bir şekilde… Cevaplar her zaman Allah’ın indinden, daha da açıklayıcı bir şekilde cevaplanmıştır.. “Sen sana faydası olan şey üzerinde hırsla çalış” diyerek daha da Kaderi açıklayıcı olmuştur, yanlış düşüncelere kayılmasın diye…

Ne zaman Kader konusu hararetli münakaşa konusu olmuştur insanlar arasında; “ben size bunun için mi gönderildim, önceki ümmetler bu konuda münakaşa ettikleri için helak oldular” diyerek; bu işin teslimiyetle, nasiple, kaderde var ise kavranacağının dersini vermiş; Kader-Takdir (ölçü-terkip) ilmini açıklayıcı olmaya çalışmıştır bir kez daha insanlara…

SORU: “Öz” ifadesi ile tam olarak neyi kastediyorsunuz?…

CEVAP: Var olan gerçek “yapıya” Öz diyoruz… Varlık yapısıyla vardır… Sadece isimle var olunmuyor… Yapı varsa, varlık var; varlık varsa ismi var; isimle anlatılmak istenen özellikler var… Özellikler varlığa; varlıkta bir yapıya işaret ediyor… Bu yapıya Öz diyoruz…

Sen beden boyutunda hücresel yapıyla; ruh boyutunda dalgasal yapıyla; düşünsel boyutta ışınsal yapıyla varsın… Yani yapınla varsın; yapın var ki varsın; yapın yoksa yoksun… Varlık isimle değil; yapıyla oluyor…

Varlığın başlangıç noktası “Öz yapı”… Bu yapıya Öz diyoruz… Yani Öz her şeyin başlangıç noktası olan gerçek yapıdır…Öz dediğimiz gerçek yapı; gerçek varlıktır…

SORU: Madde boyutunda bizim bedenimiz hücrelerle var; Öz dediğiniz yapı neyle var?..

CEVAP: “Allah’ın Zatı hakkında tefekkür etmeyin” denilen nokta; öz manada burasıdır… Bu sorunuz cevaplanamaz, cevabı yoktur…Çünkü Öz yapı yaratılmamıştır; diğer yapılar yaratılmıştır…Öz boyutta kıyas yapılabilecek ikinci bir yapı yoktur ki; Öz yapı için “şu şekildedir” densin!.. Öz yapıda tüm ikilemler ve kıyaslamalar ortadan kalkar… İkilemlere ve kıyaslamalara dayanan sorular Öz yapıda cevaplanamaz…

Ayrıca Öz yapı özellikleri ile bilinir… Sorular ancak özellikler boyutunda; özellikler boyutuna dönük cevaplanabilir… Öz varlığın yapısının içeriği cevaplanamaz; yapısının özellikleri cevaplanabilir… Öz varlığın yapısı vardır… Fakat bu yapının içeriği bilinemez; bu yapının özellikleri bilinir…

SORU: Var mıyız, yok muyuz?.. Varlık, yokluk kavramlarını nasıl değerlendirmeliyiz?

CEVAP: Madde boyutundan bakarsan hücresel beden olarak varsın; ruh boyutundan bakarsan dalga beden olarak varsın; düşünce boyutundan bakarsan şuur beden olarak varsın; özde ise, öz yapı var…Öz yapıda olan bir hareketlenme, bir boyutta kuant olarak; başka bir boyutta atom olarak; başka bir boyutta madde olarak vb. algılanıyor…

SORU: Varlık, yokluk kavramlarını nasıl değerlendirmeliyiz?

CEVAP: Madde, atom, kuant vb. boyut ve canlıları algısı bile bizim gözümüzün açısı veya gözümüzün açısı artı teknolojik cihaz açısı ile o şekilde algılanır…Diğer boyutlar ve canlıların kendi boyut ve canlılarını algılamaları da kendi açılarıyla olup, bizim algımızdan farklıdır…İnsan hangi boyuta, hangi cihazla bakarsa baksın, bir açı söz konusu olup; algılanan o boyutun gerçeği, orjini olmayacaktır…

SORU: Öz yapı tarafımızdan algılanabilir mi?..

CEVAP: Öz yapının tarafımızdan algılanmasının imkanı, hiç yoktur..Nasıl ki her boyutu, o boyutun canlıları doğru ve orijin olarak algılar…Diğer boyuttan o boyuta yapılan bakış sonucu oluşan algı gerçeği, orijini vermez…Yani bizim atom, kuant vb. boyutlarla algıladıklarımız o boyutların bizim açımıza göre algıladığımızdır; o boyutların gerçek orijinini algılamamızın imkanı yoktur…Bu durumda Öz yapıyı da ancak Öz varlık doğru, orijin olarak algılar…Biz ise, asla Öz yapının orijinini-gerçek yapısını algılayamayız; istediğimiz cihazı kullanalım bakışımızda daima bir açı söz konusu olup; algılanan bize GÖREdir, orijin değildir…

SORU: Ne neye göre var; ne neye göre yok?..

CEVAP: Madde boyutu madde boyutunun canlılarına göre var… Atom boyutu olarak algıladığımız boyutta, o boyutun canlılarına göre var… Kuant boyutu olarak algıladığımız boyutta, o boyutun canlılarına göre var…Öz yapı da Öz varlığa göre var…Boyutlar diğer boyut canlılarına göre ya yok hükmünde, ya da farklı yapıda var algılanıyor, orijin yapıları ile algılanamıyorlar…

SORU: Öz boyuttan bakarsak görünen ne?…

CEVAP: Öz boyuttan bakarsan, Öz varlık ve özellikleri var, bu özellikler Öz yapının özellikleri… Öz varlık orijinde, yapısını ve özelliklerini algılıyor…Öz varlık madde boyutuna ve canlılarına bürünmüş bir şekilde, o boyutun kurallarına bağlı kalarak madde boyutunu algılıyor, diğer boyutların algılanmasında da aynı mantık geçerli… Öz varlık aynı anda tüm boyutları yapısı ve yapısının özellikleriyle yaratıp; o boyutun canlıları olarak ta algılıyor…

SORU: Öz varlığa, Öz yapıya yönelmenin ne gibi faydası var?…

CEVAP: Varlık yapıyla var; isim ise o yapının özelliklerini açıklıyor…Öz ifadesi, bu yapıya işaret ediyor…“Sıfatı bırak zata bak” sözü, “la ilahe illahu” zikri kişiyi bu yapıya yönlendirmeyi amaçlar…Yapısız varlık olmaz, orijin yapıda kendi boyutundaki canlı tarafından algılanır…Öz varlığın yapısı vardır; bu yapının özellikleri vardır; gerçeğini de sadece Öz varlık algılar, bilir…Hakikate ermenin en kestirme ve en doğru yolu Öz varlığa, yani Öz yapıya yönelmektir…Diğer yollar çok uzun ve dolambaçlı olup; hedefe ulaşmak zor ve zaman alıcıdır…

SORU: Öz varlığın yapısal özellikleri nelerdir?..

CEVAP: Öz varlığın yapısı; sınırsız-sonsuz büsbütün (Ahad); som-sırf dopdoludur (Samed)… Bundan dolayı; gerçekte sadece tek olan Öz yapı vardır (La ilahe illallah)…

Bu yapısal özelliklerinden anlaşılacağı üzere; Öz yapı bir şeyden meydana gelmemiştir (doğmamıştır)… Çünkü Öz yapıyı meydana getirecek ikinci bir yapı yoktur… Öz yapı sınırsız-sonsuzdur…

Bu yapısal özelliklerinden anlaşılacağı üzere; Öz yapıdan meydana gelmiş ikinci bir varlık yoktur(doğurmamıştır)…Öz yapı kendisinden; kendi özelliklerine sahip ikinci bir varlık çıkarmamıştır… Öz yapı sınırsız-sonsuz olduğu için ikinci bir varlığa yer yoktur… Öz yapı sınırsız-sonsuzdur…

Bu yapısal özelliklerinden anlaşılacağı üzere; Öz varlık parça parça yapı değildir… Öz varlık parçaların birleşimiyle oluşmuş varlık değildir… Öz varlık büsbütün, dopdoludur…

Bu yapısal özelliklerinden anlaşılacağı üzere; Öz varlığın yapısının parçalanması mümkün değildir… Öz yapıdan parçalanma şeklinde varlıklar, yapılar meydana gelmez… Öz yapının parçalanmasıyla varlıklar meydana gelmemiştir…Öz yapı büsbütün, dopdoludur…

Öz varlığın yapısının, sınırı ve sonu yoktur, büsbütün ve dopdoludur… O halde gerçekte sadece Öz varlığın yapısı vardır… Öz varlığın özellikleri, yapısının her noktasında mevcuttur…

SORU: Öz varlık; kendisinden kendi özelliklerine sahip ikinci bir varlık çıkarmıyor…Öz varlık; parçalanarak ta ikinci bir varlık meydana getirmiyor…ÖZ varlıktan meydana gelmiş varlıklar yok mudur?..

CEVAP: Mutlak manada; Öz varlıktan meydana gelmiş, Öz varlığın yarattığı varlıklar yoktur diyemezsin. Öz varlıktan meydana gelmiş, Öz varlığın yarattığı varlıklar vardır, algılanılan, var sanılan bir şekilde… Fakat bu varlıklar Öz yapının doğurmasıyla, parçalanması ile var olmamışlardır… Öz yapının özellikleriyle var olmuşlar, var algılanmışlardır… Öz varlık kaskatı, sabit, hareketsiz bir yapı değildir…

“Öz varlıktan bir şey meydana gelmemiştir; mevcudat varlık kokusu almamıştır” derken; Öz yapı parçalanarak, doğurarak, kesin bir değişime uğrayarak varlıklar meydana gelmemiştir, şeklinde anlamak gerekir…Yoksa Öz varlıktan bir şey meydana gelmemiş olsa, Öz varlık yaratmamış olsa bunca boyutlar ve canlıları, “kendisinde şüphe olmayan kainat kitabı” var olur muydu?..Kainatı mutlak manada yok diyerek inkar, Öz varlığı inkar manasına gelir ki; telafisi olmayan sonuçlarla kişiyi karşı karşıya bırakır; gerçekleri göremeyip tedbir almadığı için…

SORU: Öz varlık nasıl yaratır, varlıklar nasıl var oluyor?…

CEVAP: Öz varlığın yarattığı, var ettiği varlıklar Esma-ül Hüsna (güzel isimler) denen, Öz yapının özellikleri sayesinde varlar… Öz varlığın yapısı; sıkan-daraltan (Kaabız), açan-genişleten (Basıt), şeffaf-latif (Latif), yumuşak-esnek (Halim), açılan-yayan (Fettah), örtülen-kapanan (Ğafur) vb. özeliklere sahiptir…Öz varlık özelliklerini kullanıp, “her an yeni bir oluşta” olup, Öz yapısındaki bu hareketliliği tüm boyutları ve o boyuttaki canlıları oluşturmuştur…Öz yapıdaki bu oluşumlar; boyutlar ve canlılar olarak algılanmıştır, o boyuttaki canlılar tarafından…Öz varlık yapısı ve özellikleri ile vardır…Öz varlık yapısı ve özellikleriyle her an yeni bir oluşta, yeni bir işte, yeni bir hareketlenmededir…Öz varlığın Öz yapısı; her an hareketli, esnek, şeffaf, vb. özellikleri sayesinde oluştadır…Öz yapıdaki bu oluşlar kuant boyutunda farklı, atom boyutunda farklı, madde boyutunda farklı oluşlar olarak algılanmaktadır, o boyutların canlıları tarafından…Boyut ve canlıları da bu şekilde yaratılmış olunmaktadır….

SORU: Yani şimdi Öz değişiyor da, örneğin bir boyutta kuant, başka boyutta atom, diğer boyutta madde mi oluyor?..

CEVAP: Hayır Öz değişerek kuant, atom, madde olmuyor…Öz varlık Öz yapısının özellikleriyle sadece kendisinin algılayacağı, bileceği oluşumlar içinde…Bu oluşumlar sınırlı kapasite ve algılayıcılarımız dolayısıyla tarafımızdan madde olarak algılanıyor…Öz varlığın gerçek, orijin oluşumlarını algılayamıyoruz, algılayamayız da…Öz varlığın Öz yapısındaki oluşumları, madde boyutumuzda madde olarak algılıyoruz…Öz varlık maddeye dönüşmüyor; biz öyle algılıyoruz, madde olarak var olduğumuzu sanıyoruz…Gerçekte Öz yapıdaki oluşum farklı şekilde algılanıyor, Öz varlık tarafından…Öz varlık tarafından Öz yapıdaki oluşumlar gerçek; diğer boyutlar, canlıları, algılananlar hayal, var sanılıyor; gerçekte varlık kokusu almamışlar…Bize göre varlar; gerçek var olan ise Öz varlığın Öz yapısı ve yapısının özelliklerinin oluşturduğu Öz oluşumlar…

SORU: Esma-ül Hüsna’ya “Hu vallahulleziy lâ ilâhe illâ Hu” ile giriş yapılmış…Bunun manası nedir ve niçin bunla giriş yapılmış?…

CEVAP:

1- “HU VALLAHULLEZİY LÂ İLÂHE İLLÂ HU”nun manası:

“Ki O, öyle bir Allâh’dır ki, Tanrı(ilah) yoktur ancak(sadece) O vardır…”

Ki O varlık öyle sayısız-sınırsız-sonsuz özelliklere sahip Öz yapıdır ki; bundan dolayı “Öz varlığın dışında, kendine ait varlığı olan sınırlı-sonlu varlıklar” yoktur; çünkü sadece sınırsız-sonsuz olan O, Öz varlık, Öz yapı ve yapısının özellikleri vardır…Var olarak algılanılanlar Öz yapının özelliklerinin oluşumlarıyla var olarak algılanırlar, var sanılırlar…şeklinde Öz varlığa, Öz yapıya dikkat çekiyor…Bu giriş ile Öz varlık yapısının, tabiri caizse altın kuralını, altın özelliğini açıklıyor… Daha sonra Öz varlığın yapısının diğer özelliklerini açıklamaya geçiyor…

SORU: Öz varlığın yapısının özelliklerini, öz olarak açıklar mısınız?…

CEVAP: Öz varlığın yapısının genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

2- RAHMAN: Öz varlığın yapısı sınırsızdır; yapısının sınırı yoktur.

3- RAHİM: Öz varlığın yapısı sonsuzdur; yapısının sonu yoktur…

Yapısının sınırsızlığı ve sonsuzluğu her yönedir… Öz varlık, bu sınırsız-sonsuz yapısı dolayısıyla mekandan ve zamandan münezzehtir; öz yapının varlığı dışında, kendine ait varlığı olan, ikinci bir varlığa yer yoktur…

4- MELİK: Öz varlık yapısında tasarruf sahibidir… Nasıl olmaz ki, kendi yapısı!.. Yapısında tasarruf sahibi ki, yapısında oluşumlar meydana getirebiliyor… Melik ismi bu özelliğe işaret ediyor…

5- KUDDUS:Öz varlığın yapısı mukaddes, arıdır… Yani Öz yapı, mesela maddeye dönüşerek değişmemiş, yapısını bozmamıştır, arıdır… Öz yapıdaki oluşumlar, örneğin bir boyutta madde olarak algılanmaktadır…

6- SELAM: Öz varlık selam üzeredir; yapısı zarara uğramaz; selamet üzeredir… Çünkü diğer boyut ve canlıları, Öz yapının parçalanmasıyla, doğumuyla var olmazlar… Öz yapıdaki özelliklerin, meydana getirdiği oluşumlar sonucu var algılanırlar…

7- MÜ’MİN: Öz varlığın yapısı kesin vardır; Öz varlık yapısının varlığından emindir… Öz yapının varlığının kesinliğinin kanıtı, algıladığımız kainattır… Öz yapı sınırsız-sonsuzluğu özelliği dolayısıyla parçalanmayacağı, TEK, BÜSBÜTÜN, DOPDOLU olduğu kesindir…

8- MÜHEYMİN: Öz varlık yapısıyla hiçliği hissettiren, hayrete salandır… Müheymin ismi gereği, Öz varlık sınırsız-sonsuz Öz yapısından dolayı, yapısında kendisi-varlığı dışında ikinci bir varlığa yer olmamasından dolayı, hiçlik halindedir… Öz varlık gerçekte kendi kendisiyledir, sınırsız-sonsuzluğuyla başa başadır…

9- AZİZ: ÖZ varlık Azizdir; yapısı mutlak gâlip, eşi ve benzeri olmayandır… Elbette sınırsız-sonsuz yapısıyla tek olan yapı mutlak galip, eşi ve benzeri olmayacaktır… Öz yapı mutlak galiptir, yani yapısında dilediği oluşumları gerçekleştirir…Çünkü buna engel olabilecek ikinci bir varlık, ikinci bir yapı yoktur…

10- CEBBAR: ÖZ varlık Cebbar’dır; yapısıyla hükmünü zorunlu olarak ister istemez kabul ettirendir… Nasıl ettirmesin ki, varlık kendisinin, yapı kendisinin… Öz varlık, öz yapı oluşumlarını zor kullanarak, yani yapısını zorlayarak, yapısındaki zorlama gücüyle meydana getirir… Parçalanma ve bölünmeyle değil…

11- MÜTEKEBBİR: ÖZ varlık Mütekebbir’dir; yapısı Kibriyâ sahibi, büyüklüğünden dolayı büyüklenendir… Sınırsız-sonsuz Öz yapısında, yapısının sınırsız-sonsuz özellikleriyle dilediğini yapandır…

12- HÂLİK: ÖZ varlık Halik’tır; yapısıyla örneği olmayan şeyi meydana getiren, takdir edendir… Öz varlığın yapısında ki oluşumları, önceden var olmamış evren içre evrenleri meydana getirmiş, algılanır kılmıştır…

13- BÂRİ: ÖZ varlık Bari’dir; yapısıyla her yarattığını farklı, yeni bir icâd ile meydana getirendir… Öz varlığın her oluşumu birbirinden farklıdır… Öz varlık yapısının özellikleri ile, tüm oluşumları tek seferliğine meydana getirendir…

14- MUSAVVİR: ÖZ varlık Musavvir’dir; yapısıyla mânâları şekillendirendir…Yapısını bu özelliği dolayısıyla Efal-fiiller alemi denen boyutta meydana gelir…Öz varlık yapısıyla şekillendiren oluşumlardadır…Bu oluşumlar, örneğin madde aleminde suret, şekil, mekan, ses, ışık vb… şeklinde algılanır…

15- ĞAFFAR: ÖZ varlık Ğaffar’dır; yapısıyla dilediği tüm kusurları bağışlayandır. Kusur algısı biz beşere göre vardır, yanlış, çirkin, zararlı gören bakışımız dolayısıyla… Öz yapı tek sınırsız-sonsuz-tek olduğu için, ikilemlere dayanan tüm kıyaslamalar düşer… Öz varlık, yapısı ve özellikleri vardır…Öz varlık ve oluşumları vardır… Ğaffar ismi Öz varlığın hiçbir oluşumundan dolayı zarar görmediği, parçalanmadığı için, hiçbir oluşumunda kusur yoktur; tüm oluşumları kusursuzdur… Kusur gören yanlış bakmış olur… Öz manada kusur, Öz yapının dilediği oluşumları yapamama haline verilecek ad olabilirdi ki; bu durumda asla söz konusu değildir; Öz varlık, sınırsız-sonsuz tek olan Öz yapısında dilediğini elbette yapar… Öz varlık kusursuzdur, öz yapıda kusur yoktur…

16- KAHHAR: ÖZ varlık Kahhar’dır; yapısıyla dilediği her şeyi ortadan kaldırandır… Öz varlık her an bir oluşumu var kılar, diğer an o oluşumu yok kılar… Öz varlık her an yeni bir oluştadır… Öz manada var olarak algılanılanlar, sürekli ölümü tatmaktadır…

17- VAHHAB: ÖZ varlık Vahhab’dır; yapısıyla karşılıksız olarak ihsânda bulunan… Öz varlık yeni anda yeni oluşumları var kılar… Öz varlık her an yeni bir oluştadır… Öz manada var olarak algılananlar her an yenilenmektedir; eskiler yok olmada, yeniler var olmadadır… Bu karşılıksız ihsandır; öz varlığın yapısında bir azalma oluşturmaz; çünkü Öz yapı bu oluştan zarar görmemekte, parçalanmamakta, eksilmemektedir… Evren içre evrenler var sanılmaktadır, var olarak algılandıkları için…

18- REZZAK: ÖZ varlık Rezzak’tır; yapısıyla sonsuz mânâları ile sürekli besleyendir. Öz varlık oluşumları ile evren içre evrenleri var kılan, var algılatandır…

19- FETTAH: ÖZ varlık Fettah’dır; yapısıyla sürekli aşama kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçirtendir; yapısıyla tüm boyutları açma özelliği ile yaratır…

20- ALÎM: ÖZ varlık Alim’dir; yapısıyla mânâların oluşturduğu tüm kompozisyonların her hâlini bilendir… Elbette bilir; varlığını, yapısını bilememesi düşünülemez…

21- KAABIZ: ÖZ varlık Kaabız’dır; yapısıyla sıkan, İzhâr ettiklerini geri alan, kudreti altında tutandır… Bu yapısının sıkma özelliği dolayısıyla, sınırlı birimler algısını oluşturmaktadır…

22- BÂSIT: ÖZ varlık Basıt’dır; yapısıyla açan, yayan, genişlik verendir… Bu yapısal özelliği sonucu, evren içre evrenleri açıyor, yayıyor, genişletiyor gibi algılatandır…

(Öz varlık yapısının sıkma-açma, Kabız-Basıt özelliği dolayısıyla evren içre evrenlerdekileri var olarak algılatıyor…)

23- HÂFID: Öz varlık Hafıd’dır; yapısıyla en değersiz hâle düşürendir… Öz varlık yapısının bu özelliği dolayısıyla değersiz şeyler algısını oluşturuyor… Öz varlık gerçekte değersizlik halinden münezzehtir…

24- RÂFİ: ÖZ varlık RAfi’dir; yapısıyla yüksek olarak algılatandır… Öz varlık yapısının bu özelliği dolayısıyla yüksek algısını oluşturuyor… Öz varlık yüksek-alçak ikileminin dışındadır… Öz varlık yüksek ifadesi ile bile sınırlanamaz…

25- MUİZZ: ÖZ varlık Muizz’dir; yapısıyla değerli olarak algılatandır… Öz varlık yapısının bu özelliği ile değerli şeyler algısını oluşturuyor.. Öz varlık değerli ve değersiz ikileminin dışındadır.. Öz varlık değerli ifadesinden bile münezzehtir…

26- MUZİLL: ÖZ varlık Muzill’dir; yapısıyla alçak olarak algılatandır… Öz varlık yapısının bu özelliği dolayısıyla alçak algısını oluşturuyor… Öz varlık gerçekte alçaklık halinden münezzehtir…

27- SEMÎ: ÖZ varlık Semi’dir; yapısının her hâlini algılayandır…

28- BASİR: ÖZ varlık Basir’dir; yapısının her hâlini değerlendirendir…

29- HAKEM: ÖZ varlık Hakem’dir; yapısında hüküm sahibi ve hükmü kayıtsız şartsız yerine gelendir.

30- ADL: ÖZ varlık Adl’dır… Yapısıyla her birimi ne için var ettiyse, ona hakkettiğini veren.

31- LÂTİF: ÖZ varlık Latif’tir; yapısı latif,birimin özünde ve yapısında yer alır biçimde mevcûttur… Öz varlığın Latif yapısı gereği birimler var algılanır, var sanılır…

32- HABİR: ÖZ varlık Habir’dir; yapısından haberdar olandır, yapısının özelliklerinin meydana getirdiği oluşumlardan haberdardır… Nasıl olmaz ki; yapısı varlığıdır…

33- HALİM: ÖZ varlık Halim’dir; yapısı yumuşak, esnek olandır… Bu yapısal özelliği dolayısıyla değişik oluşumlar meydana getirir; değişik varlıklar algılatır…

34- AZİM: ÖZ varlık Azim’dir; yapısı sonsuzluğuyla azâmet sahibidir… Öz varlığın yapısı, sınırsız-sonsuz olduğu için azametlidir…

35- ĞAFUR: ÖZ varlık Ğafur’dur; yapısını Örtücüdür. Yapısının bu örtme özelliği dolayısıyla, sınırsız-sonsuz-tekliği sınırlı-sonlu-çokluk olarak algılatmaktadır…

Esma-ül Hüsna (güzel isimler)’nın 36. ismi olan “ŞEKUR” ismi gereği şükrediyor, bu yazımıza da burada “NOKTA” koyuyoruz…“İsmi ALLAH olan Öz varlığın” yapısının diğer özelliklerine işaret eden isimleri, sizlerin tefekkürünüze sunuyoruz… ALLAH bizleri en büyük ibadet olan tefekkür çalışmalarına devam ettirsin…Üstad Ahmed HULÛSİ’nin “Kendini Tan”ı adlı kitabının “Bölümün Özeti” kısmından yaptığımız alıntıdaki ayet, hadis ve sözleri bir de yazımızda ki bakış açısıyla tefekkür edelim…Bakalım hangi açılımlara gerçeklere kavuşacağız…

ALLAH MUİNİMİZ OLSUN… SAYGI VE SEVGİLER…

Saim Yusuf
www.yorumsuzblog.net.tc

* * *

KENDİNİ TANI ‘dan

1- Allah vardı ve O`nunla beraber bir şey yoktu!. Bu an, O an!. “Hadis ve Hz. Ali”

2- Nefsine ârif olan, rabbına ârif olur.. “Hadis”

3- İnsanlar uykudadır… Ölünce, uyanırlar !. “Hadis”

4- Ölmeden önce, ölünüz !.. “Hadis”

5- Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın O`dur !. “Âyet”

6- Attığında, sen atmadın, atan ALLAHtı !. “Âyet”

7- Yerleri, gökleri ve ikisi arasındakileri HAK olarak meydana getirdik. “Âyet”

8- Nefislerinizde mevcut olan O!. Hâlâ görmüyor musunuz?. “Âyet”

9- Her ne yana dönerseniz, Allah`ın yüzünü görürsünüz! “Âyet”

10- Dilediğine nuruyla hidâyet eder… “Âyet”

11- Her nerede olursanız, sizinle beraberdir ! “Âyet”

12- Allahde, ötesini bırak … “Âyet”

13- [ALLAH] Dilediğini yapar !.. “Âyet”

14- Yaptığından sual sorulmaz !.. “Âyet”

15- Beni gören, HAK`kı görmüştür… “Hadis”

16- Rabbimi, genç bir delikanlı sûretinde gördüm!. “Hadis”

17- Dünyada “a`mâ” olan, âhirette de a`mâ olur!. “Âyet”

18- Allah, dilediğini kendine seçer.. “Âyet”

19- Görmediğim ALLAH’a ibadet etmem…“Hz. Ali”

20- Hiç bir şey görmem ki, evvelinde Allah`ı görmüş olmayayım…“Hz. Ebu Bekr”

21- Geçerli olan, O`nun varlığı dışında VARSAYDIĞIN BENLİĞİNİN, GERÇEKTE hiç bir zaman VAROLMADIĞINI ilim yollu kavramak; ve gereğini hissedip yaşamaktır!. “Ahmed HULÛSİ”

Reklamlar

48 Responses to “Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar (2)”


  1. 1 faik 25 Mart 2008, 12:35

    Zaten “Allah” kelimesi isim, “Rahmân” ve “Rahıym” kelimeleri ise sıfattırlar, “Bismillah”da!… Sıfat ise, o ismin müsemmasının sıfatıdır!… Mesela, “Allah Bâri’dir”, dendiğinde, “Allah ismi (lafzı) Bari’dir” değil, “ismi Allah olan müsemma (YAPI, nesne, kuvve) Bâri’dir”, demektir…

    O halde “Bismillah”: Rahmâniyyet ve Rahıymiyyet vasıflı ismi Allah olan (nesne-YAPI-kuvve) olarak…, demektir…

    Nitekim Bakara: 163’de: “(Ey insanlar) sizin ilâhınız, İlâh’un Vahid’dir (bir tek vücud’dur)… (O halde) kendinden gayrı ilâh (vücud, yaratan, müessir) olmayan O (Allah) Rahmân’dır, Rahıym’dir!”… ve

    İsra: 110’da: De ki: “(İster) ‘Allah’ diye çağırın, veya (ister) ‘Rahmân’ diye çağırın… Hangisi ile çağırırsanız (farketmez); Esmâ-ül Hüsna O’nundur (o isimler ile işaret edilen yerde sizin varlığınız sözkonusu değildir; tüm Esmâ ile işaret olunan hep aynı Tek’dir, tek bir varlığın değişik özellikleridir; illa HU!)…”, buyurulur…
    (Hasan GÜLER – Kur’an-ı Kerim – B Meali)

    Hasan Bey’de YAPI (hatta nesne-kuvve-vücut) kelimelerini kullanarak Esma-ül Hüsna’ya işaret etmiş…
    Musa meşrebi olanlar “göremezsiniz” derken; “Muhammed (SAV)” meşrebi olanlar “göstermek” için çalışırmış…
    Saim Bey siz de yazılarınızla “göstermeye çalışıyor; “Muhammedi meşrepli” olduğunuzu gösteriyorsunuz… ALLAH görmemize sizi vesile kılsın… ALLAH razı olsun…

  2. 2 natilus 25 Mart 2008, 5:22

    Değerli araştırmacı, yazar ve düşünür Sâim Yusuf’a aşağıya aldığım paragrafıyla ilgili bir sorum var.

    SORU: Öz yapı tarafımızdan algılanabilir mi?..

    CEVAP: Öz yapının tarafımızdan algılanmasının imkanı, hiç yoktur.. Nasıl ki her boyutu, o boyutun canlıları doğru ve orijin olarak algılar… Diğer boyuttan o boyuta yapılan bakış sonucu oluşan algı gerçeği, orijini vermez… Yani bizim atom, kuant vb. boyutlarla algıladıklarımız o boyutların bizim açımıza göre algıladığımızdır; o boyutların gerçek orijinini algılamamızın imkanı yoktur… Bu durumda Öz yapıyı da ancak Öz varlık doğru, orijin olarak algılar… Biz ise, asla Öz yapının orijinini-gerçek yapısını algılayamayız; istediğimiz cihazı kullanalım bakışımızda daima bir açı söz konusu olup; algılanan bize GÖREdir, orijin değildir…

    Hep merak etmişimdir; “Öz yapı”yı biz niçin algılayamıyoruz diye.
    “Öz yapı” nerede? Biz neredeyiz?
    Bizden başka “öz yapı”yı algılayacak “öz yapı” mı var?
    Algılama iki yapı arasında mı?
    Algılama tek yapının kendisini algılayıp algılayamama sorunu mu?
    Bu konuda kendimce düşüncelerim ve cevaplarım var. Fakat sizin de düşüncelerinizi almak daha iyi düşünmeme yardımcı olacaktır.
    Teşekkür ederim.

  3. 3 kenan 25 Mart 2008, 5:47

    Andolsun ki onların kıssalarında ulul’elbab (üst akıl-öz sahipleri) için bir ibret vardır… O (Kur’an) uydurulan bir söz değildir… Fakat önünde (Levh-i Mahfuz’da) olanı tasdik eden, herşeyi tafsil eden ve iman eden bir kavim için de huda (rehber) ve rahmettir (hakiki kendini bilmekdir).

  4. 4 İz'ân 25 Mart 2008, 8:16

    Degerli Kardeşim Saim Bey,

    İlmi derinliğinizle ufuklar açıyorsunuz.
    Allah razı olsun sizden.
    Yeni yazılarınızı bekliyoruz temiz gönlünüzden.

    Sevgilerimle

  5. 5 faik 25 Mart 2008, 10:12

    Bir büyük zat “Yolun başındaydım sıddık dediler; sonuna vardım zındık demeye başladılar” demiş…
    Sanırım Saim Bey’de aynı ithama düşmemek istemiş; anlayana bu kadarı yeter demiş…

    Sn. natulis kardeşim; sizin sorularınız cevabı veriyor; sanki soru sormamış, adeta cevap yazmışsınız…
    Ben de sizin cevaplarınıza katılıyorum… Yazısına bakılırsa Saim Bey’in de size katılacağından şüphem yok… Ama herşeyi açık-seçik yazınca da, kapasitesi yeterli olmayanlar tarafından “kafir” ilan edilmek var… Malum internetteyiz… Dünya izliyor…
    Sevgiler…

  6. 6 Doğan 25 Mart 2008, 10:34

    Aklıma takılan üç sorum var. Cevabını bilenlerin yardımcı olacaklarını ümit ediyorum. Aslında soruların ikisi Hasan Güler beyefendinin meali ile ilgili olduğu için, burada sorulması anlamsız olabilir. Fakat olur da belki sorularımın cevabını bilenler olup cevaplayabilirler beklentisindeyim.

    Cümle:
    “Zaten “Allah” kelimesi isim, “Rahmân” ve “Rahıym” kelimeleri ise sıfattırlar, “Bismillah”da!… Sıfat ise, o ismin müsemmasının sıfatıdır!… ”

    Soru: “Bismillah” lafzında Rahman ve Rahim isimleri nerede geçiyor?

    Ayet:
    “İlâh’un Vahid’dir (bir tek vücud’dur)”

    Soru: Bu ayet, “Bir tek vücud’dur” olarak tercüme edilmiş, ama bu şekilde çevrilmesini anlayamadım. Çünkü “vücud” genel olarak “varlık/var oluş” anlamında kabul edilir. Bu ayet de “Tek bir varlık/var oluş” olarak çevrilmiş. “İlah” kelimesi Arapça’da “varlık/ var oluş” anlamına mı geliyor? Eğer öyle ise, “Allah bir ilah değildir”, dediğimizde “Allah bir varlık/var oluş değildir” mi demiş oluyoruz? O, “Varlık/var oluş” değilse “Yokluk” mudur? O’nun “yokluk” diye bir sıfatı var mıdır? Bu ayetin bu şekilde çevrilmesini bir türlü anlayamıyorum açıkçası??? Bilenler bu konuyu bir türlü algılamayan zihnimi aydınlatabilirse sevinrim.

    Cümle:
    Musa meşrebi olanlar “göremezsiniz” derken; “Muhammed (SAV)” meşrebi olanlar “göstermek” için çalışırmış…

    Soru: Göstermek için çalışanların İsa meşrebinde olanlar olduğunu düşünüyorum. Buna da teşbih diyorlar yanılmıyorsam. (Musa meşrebi ise tenzih) Muhammed meşrebindekiler iki meşrebi de birleştirmişler (tevhid etmişler) diye okumuştum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

  7. 7 Doğan 25 Mart 2008, 11:35

    İkinci soruma bir ilave:

    Eğer İlah kelimesi vücud/varlık/var oluş olarak çevrilirse, ayetin çevirisi şu şekilde olur:

    Orijinal ayet: “Ve ilahüküm İlah’ün Vahıd* la ilahe illâ HUverRahmanurRahîym”

    Çevirisi: “Sizin vücudunuz(varlığınız), tek vücud’dur(varlıktır), Vücudlar (varlıklar) yoktur (çünkü vücud tektir), ancak HU (ki O) Rahman’dır, Rahim’dir.”

    Bu da çok mantıklı bir çeviri olurdu, tevhid gerçeği açısından. Aslında Hasan Güler’in çevrisi de aşağı yukarı bu anlama geliyor, çünkü ayetin başındaki çeviriye göre gerisi çevrilirse, anlamı bu. Her ne kadar bu kadar açık çevirmemişse de !.. Ama bu sefer “Allah bir ilah değildir” dediğimizde, bu cümlenin anlamı bu çeviri uyuşmaz o zaman.. Çünkü “Allah bir vücud/varlık/var oluş değildir” denmiş olur. Allah gerçekten bir vücud yani varlık/var oluş değil midir? O zaman bu ayetin ne anlama geldiğini nasıl anlayacağız?

    Bu konu aklıma çok takılıyor, çözülürse herhalde çok şey çözülür, en azından benim açımdan.

  8. 8 faik 25 Mart 2008, 11:52

    Doğan kardeşim, sormuşsunuz; kapasitem yettiği kadarıyla cevaplamaya çalışacağım, umarım açıklayıcı olabilir, size yardımcı olabilirim: (Hasan Bey’in Meali’nden alıntıyı ben yaptığım için; 1. sorunuzu; ve benim yorumum olduğu için 3. sorunuzu cevaplama görev ve sorumluluğu bana düşer diye düşündüm 🙂

    1-)
    Cümle:
    “Zaten “Allah” kelimesi isim, “Rahmân” ve “Rahıym” kelimeleri ise sıfattırlar, “Bismillah”da!… Sıfat ise, o ismin müsemmasının sıfatıdır!… ”

    Soru: “Bismillah” lafzında Rahman ve Rahim isimleri nerede geçiyor?

    CEVAP: Rahman ve Rahiym isimleri/yapısal özellikleri dediğiniz aslında “ismi Allah Olan”ın yapısal özellikleri…İsim yapısal özelliğe işaret ediyor; yani isim ayrı, özellik ayrı değil…Saim Bey’in yazısının ana fikri “isimde kalmayın, öz yapıya yönelin”; olup; yolu kısaltıp Öz yapıya ulaştırmak istiyor…

    Allah ismi ise genel isim/özellik olup; diğer tüm isimleri/özellikleri (Rahman ve Rahiym de dahil) içinde barındırıyor…

    Yani sonuç olarak diyebiliriz ki; Rahman ve Rahiym ismi/yapısal özelliği, diğer ismleri/yapısal özellikleri gibi Allah genel isminin/yapısal özelliğinin içinde yer alıyor…

    3-)
    Cümle:
    Musa meşrebi olanlar “göremezsiniz” derken; “Muhammed (SAV)” meşrebi olanlar “göstermek” için çalışırmış…

    Soru: Göstermek için çalışanların İsa meşrebinde olanlar olduğunu düşünüyorum. Buna da teşbih diyorlar yanılmıyorsam. (Musa meşrebi ise tenzih) Muhammed meşrebindekiler iki meşrebi de birleştirmişler (tevhid etmişler) diye okumuştum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    CEVAP: “Muhammed meşrebindekiler iki meşrebi de birleştirmişler (tevhid etmişler) diye okumuştum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” demişsiniz… Doğru cevabınız sorunuzda gizli… Muhammedi meşrepli olan varisleri tevhid gereği her iki meşrebi içinde barındırır (Musa ve İsa meşreplerini)… Fakat bu Muhammedi meşrep Musa ve İsa meşrebi toplamıdır diye anlaşılmasın… Muhammedi meşrep bazılarında Musa meşrebi (göremezsin), bazılarında İsa meşrebi (görebilirsin), şeklindeyken, gerçek Muhammedi meşrepte tevhid gereği-ÖZ olarak görürsün- şeklinde olup, ilerisini yazmaya elim gitmiyor… Bu konuda en doğru cevap “Üstad Ahmed HULUSİ’nin “KENDİNİ TANI” kitabından, “İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar” bölümünden olsun…

    Bu açıklamalarımla eğer sorularınızı cevaplayabildiysem; 2. sorunuzu da cevaplayarak, yardımcı olmak isterim… Ya da o sorunuzu da başka bir arkadaşımız cevaplasın…

    Sevgiler:

    ” Üstad Ahmed HULUSİ’nin “KENDİNİ TANI” kitabından, “İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar ” bölümünden:

    İşte Hazreti Musa Aleyhisselâm ümmetinin en ileri gelenlerine dahi “Göremezsiniz” hükmü gelirken; Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın, Kur`ân-ı Kerim yolu ile kendisinden sonra gelmiş bütün insanlara vermek istediği şey, kendisinin görmüş olduğu “Allah`ın vechi”nin görülebileceği gerçeğidir!.

    Musa Aleyhisselâm’ın varisi olanlar, -ki bu gün de Musa`nın vârisleri vardır-; kendilerinde “tenzih” görüşü ağır basan velilerdir! …

    Eğer bu gün bir veli; “Allah görülmez, Allah`ın vechini görmek mümkün değildir, ben bu kişiyim, Allah, ötelerdedir”; diyorsa, o Musa ümmetindendir; yani, o anlayışı paylaşanlardandır; adı, Ahmet, Hasan, Hüseyin de olsa… Kelimeyi, ismi, târifi kaldırın, esas manâyı farkedin!

    Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın vârisi, Allah`ı göstermeyi meslek edinir; görme istidadı olanlara!.

    Çünkü kendisine o ilmi ve hâli miras bırakan, zaten o iş için vardı; ve esas görevi olarak onu yerine getiriyordu!. Zaten kendisine bıraktığı miras da oydu!.. Sen ev sahibiysen, oğluna ev bırakırsın!. Evlattaki miras babanın servetinin aynasıdır!.

    Hz. Musa Aleyhisselâm’ın zamanımızdaki vârisleri, çevresindekileri, “göremezsiniz” hükmünden yetiştirir!.

    Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın vârisleri de “Hâlâ göremiyor musunuz” diyerek, “görmek” esası üzere yetiştirir!.

    Ancak ne var ki, bunlar hep ehli tarafından bilinen hususlardır!.

    Eğer ehli isen, kişinin haline, ef`al ‘ine baktığın zaman, kimin, neyin vârisi olduğunu, nereden feyz aldığını, ilminin hangi mertebeden kaynaklandığını, bilirsin!

    Her veli, bir Nebinin feyz aldığı ağırlıklı isimden, getirdiği hakikatten feyz alır!. Kimi Adem`den, kimi Nuh`dan, kimi İbrahim`den, kimi Musa`dan, kimi de İsa`dan alır; selâm olsun hepsine!..ilimleri ve hâlleri farklı farklıdır.

    “Dilediğine hidâyet eder!.” diyor, âyet. Yani,

    Dilediğine, Allah nuru ile hidâyet eder, dilediği yerde kendisini ona tanıtır.

  9. 9 Zekeriya Bağcı 25 Mart 2008, 12:12

    Sevgili Natilus;

    Sorunuz Sevgili Saim’e olmuş ancak sorduğunuz sorunun cevabı zaten yazısında mevcut.

    SAİM YUSUF’tan:
    “Öz boyutta kıyas yapılabilecek ikinci bir yapı yoktur ki; Öz yapı için “şu şekildedir” densin!.. Öz yapıda tüm ikilemler ve kıyaslamalar ortadan kalkar… İkilemlere ve kıyaslamalara dayanan sorular Öz yapıda cevaplanamaz…”

    Yorumum;
    Anladığım kadarıyla sorunuzdan.
    VARLIĞIMIZIN YAPISINI HAY VE KAYYUM OLARAK TUTAN VARKEN SEN, BEN VARIM BİRDE ZATI VAR GİBİ DÜŞÜNMÜŞ OLMAYASIN?

    Böyle bir bakış açısı merkezi bir yerde var olan senden ayrı bir kavram, bir bilinç, bir olgu, bir yapı, bir varlık gibi bakmak gayrı varmış gibi olmaz mı?

    Senin varlığında sen olarak AHAD olarak var, sen seni bilmekle mükellefsin. (Nefsine ârif olan, rabbına ârif olur.. “Hadis”)

    Bizleri de esmalarımız ve esmaların yönüyle bilmekle mükellefsin (Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın O`dur !. “Âyet”)

    Burada bunları bilmek için varız bu biliş bize Şehadeti sağlar.
    Burdayken görüp bilemeyi nasip etmiş ola cümleyle bize de inşallah.

    “Geçerli olan, O`nun varlığı dışında VARSAYDIĞIN BENLİĞİNİN, GERÇEKTE hiç bir zaman VAROLMADIĞINI ilim yollu kavramak; ve gereğini hissedip yaşamaktır!. “Ahmed HULÛSİ”

    Birim bir başka birimi Hakkıyla ne bilebilir ne de bilme istadıyla yaratılmıştır. Birimleri yaradan birimleri Hakkıyla bilebilir. Yaradılanlar yaradanın hükmünce yaradılanları ve yaradanı (terkibince) bilebilir. Ne kadar, ne yaradılmış ki, bizim haberimiz yok ve bizden haberleri yok nasıl bileceğiz ki?

    Demek istediğin budur, inşallah. Yardımcı olabildiysem (haddim olmayarak) sevinirim.

    SELAM üzerinize olsun.

  10. 10 yorum-meal 25 Mart 2008, 1:00

    Doğan kardeşimiz sormuş; nacizane cevabımdır:

    Doğan Bey:
    Ayet:
    “İlâh’un Vahid’dir (bir tek vücud’dur)”

    Soru: Bu ayet, “Bir tek vücud’dur” olarak tercüme edilmiş, ama bu şekilde çevrilmesini anlayamadım. Çünkü “vücud” genel olarak “varlık/var oluş” anlamında kabul edilir. Bu ayet de “Tek bir varlık/var oluş” olarak çevrilmiş. “İlah” kelimesi Arapça’da “varlık/ var oluş” anlamına mı geliyor? Eğer öyle ise, “Allah bir ilah değildir”, dediğimizde “Allah bir varlık/var oluş değildir” mi demiş oluyoruz? O, “Varlık/var oluş” değilse “Yokluk” mudur? O’nun “yokluk” diye bir sıfatı var mıdır? Bu ayetin bu şekilde çevrilmesini bir türlü anlayamıyorum açıkçası??? Bilenler bu konuyu bir türlü algılamayan zihnimi aydınlatabilirse sevinrim.

    Bilebildiğim kadarıyla cevabım:

    Öncelikle “Allah bir ilah değildir” derken; “Allah tapılacak bir varlık değil; her an her birimin doğal olarak (fıtraten-abd olarak) kulluk ettiği sınırsız-sonsuz-tek olan varlıktır/yapıdır” diye anlamak gerekir… İlahın bu olumsuz manası reddediliyor…

    İlah özelliği orijin olarak reddedilmiyor… İlah hayatta mecazen, “en büyük” manasında kullanılır; müziğin ilahı, futbolun ilahı vb… misallerde olduğu gibi… Orijin, öz manada ilah, sınırsız – sonsuzluğa işaret eder ki; o da yapısının/vücudunun bir özelliğidir…

    Hasan Bey sanırım “İlâh’un Vahid’dir (bir tek vücud’dur)” derken; böyle bir yorum getirmiş; meallendirmenin ötesinde öz bir yorum getirmiş… B mealin en büyük özelliklerinden biri de; parantez içi açıklamalarla; meale öz yorum getirmesidir…

    “İlâh’un Vahid’dir (bir tek vücud’dur)” sözünde; “İlâh’un Vahid’dir” kısmı meal; “(bir tek vücud’dur)” kısmı ise öz yorumdur…

    Saygılar…

  11. 11 A.İmran-41 25 Mart 2008, 2:25

    Saim Bey’in A.İMRAN-41’e yorumcuyken getirdiği safi yorum(Teşekkürler):

    1. saim Yazmış:
    16 Şubat 2008 22:47

    (Zekeriyya) dedi ki: “Rabbim benim için bir ayet/alamet oluştur”… (Allah) buyurdu: “Senin ayetin/alametin işaret müstesna üç gün (üç oluş aşaması) insanlara kelam etmemendir/ insanlara konuşamamandır… (Bu üç gün içinde) Rabbini çok zikret ve akşam sabah (B sırrıyla) tesbih et”. (A.İmran-41)

    İÇSEL YORUM:
    A: Dedi ki:

    X: Kim dedi?..

    S: (O gün için; Zekeriyya (A.S.)… Bu an için; gerçeği arayan herhangi bir insan…) Her an için; var oluş ve hal dili ile; noktadan evrene, evrenden evrenlere her şey… GERÇEKTE İSE O; RAB MERTEBESİYLE ABD MERTEBESİNİ HALLERİYLE DİLLENDİRİYOR.RAB-ABD ADI ALTINDA, KENDİNDEN KENDİNE HAL DİLİYLE KONUŞUYOR…

    X: “Abd olan” ne dedi?..

    A: ”Rabbim benim için bir ayet/alamet oluştur”…

    X: “Abd olan” ne demek istedi?..

    S: Abd olarak varlığını sorguluyor… Abd olarak varlığına belirti, iz, kanıt arıyor. Abd olarak var mı, yok mu?.. Varsa nasıl var, varlık amacı ne? Yoksa niçin yok, hangi halleriyle yok?..

    X: “Rab olan” ne dedi?..

    A: Buyurdu: “Senin ayetin/alametin işaret müstesna üç gün (üç oluş aşaması) insanlara kelam etmemendir/ insanlara konuşamamandır… (Bu üç gün içinde) Rabbini çok zikret ve akşam sabah (B sırrıyla) tesbih et”.

    X: “Rab olan”; “Senin ayetin/alametin işaret müstesna” sözü ile ne demek istedi?…

    S: Abdın varlığı, Rabbe işaret etmesiyle belirir. Abd varlığını Rabden alır. Abd, Rabbin o an için kendinden açığa çıkardığı manalar grubunun adıdır. Abdın varlığının belirtisi Rabbıdır, Rabbının açığa çıkardığı manalardır. Abdın görevi Rabbe işarettir. Abd varlığı ile,” alemlerin Rabbı olan Allah var” der. Çünkü varlık VAR’lığa işaret eder, varlık VAR’dan var olur. Yokluktan hiçbir şey olmaz. Rab’bı olan Allah’ın varlığına işaret etmesi yönüyle, Abd vardır. Rabbı olan Allah’ın varlığıyla var olması yönüyle, Abd vardır. Abd; Rabbin (esmalarının terkibiyle) efalde(fiiller aleminde) belirir(ayet, alamet olur).

    X: Rab olan; ”Üç gün insanlara kelam etmemendir/ insanlara konuşamamandır…” sözüyle ne demek istiyor?..

    S: Rabbin, esmalar terkibindir. Varlığını alemlerin Rabbi Allah’tan alan, esmalar terkibin olan Rabbin, her an Efal aleminde Abd olarak belirir, algılanır, açığa çıkar. Abd Efal ile vardır. İsmi Allah olan; Efal mertebesinde Abd; Esma mertebesinde Rab; Sıfat mertebesinde Rahman; Zat mertebesinde Hu’dur. . (ÜÇ GÜN: ZAT, SIFAT, ESMADIR.) Bundan dolayı Abd, Allah olamaz; Abd, Rab olamaz; Abd, Rahman olamaz; Abd, Hu olamaz; Abd Abdır, Efaldedir. Abdın; varlığı Rahman ve Rahim olan; alemlerin Rabbi Allah olan HU’ya aittir. Abdı varlığı ile; Rahman ve Rahim olan; alemlerin Rabbi Allah olan HU’ya işaret etmesi ile belirir.Abd; alemlerin Rabbi olan Allah’ın Hamdinin, Rahman olanın Rahiminin ürettiği(mecazen), Rabbinden belirir. Abd; açığa çıkandır; açığa çıkaran değildir.
    “Üç gün insanlarla kelam etmemek” Abdın varlığının Efale dayanması dolayısıyla, Abd hiçbir zaman Zat, sıfat, esma(üç gün); yani Hu, Rahman ve Rab olamaz. Zat, sıfat, esma mertebesinde(yani üç gün) Abdın varlığı yoktur, Abd bu üç mertebede anılmaz, Abdın varlığı Efalde başlar.

    X: “Rab olan”; “Rabbini çok zikret ve akşam sabah (B sırrıyla) tesbih et”. Sözüyle ne demek istiyor?…

    S: Rabbi olan esma terkibindeki esmalar her an açığa çıkacaktır, Abd ismi altında. Abdden; özü olan, varlığını oluşturan esma terkibindeki esmalar açığa çıkarak, efal-fiil olarak algılanır. Gerçekte Rab vardır, esmalar terkibi olarak… Esmalar terkibi olan Rabden, açığa çıkan esmalar algılanır, Abd olarak. Abdın Rabbi dışında kendine ait varlığı yoktur. Abd-Rab adı altında iki ayrı varlık yoktur. Gerçekte Abd yoktur. Abd olarak algılanan Rab vardır… Esma-efal ikilemi yoktur. Efal, esmalar terkibinden açığa çıkan esmaların algılanmasıyla oluşur. Gerçekte Efal yoktur; Esma vardır. Esmalar Efal olarak algılanır. Rab esmadan; Abd Efalden… Efal de Esmadan… Fiiller isimlerden… Abd; Rabbin isimlerini-manalarını özünden gelen bir şekilde açığa çıkarır…

  12. 12 bir'ol 25 Mart 2008, 3:05

    İlah’un Vahid’dir; (Tek bir vücut)…

    Bu ayette ki ”İlah” kelimesi Allah ismine işaret etmemektedir! Çünkü, Allah ismi cami bir isimdir, tüm sıfatlara cami bir isim. Teklik, Allah ismi ile işaret edilenin bir sıfatıdır ama, Allah’ı teklikle kayıtlayamazsınız!. Çünkü o, sonsuzdur da…

    Ayette ki Tek bir vücut uyarısı, ”sizin ilah sandıklarınız tek bir vücuttur” anlamındadır. İlah’laştırdığımız her bir kuvve, varlığını esma (kudret) aleminden aldığı için her ilah, aslı itibarıyla tektir. O teklik te Allah ismi ile işaret olunanın esma (kudret) boyutuna dayanır. Ama ne var ki Allah’ı esma (kudret) boyutuyla kayıtlayamayız…

    Hz. Muhammed’in ümmetine gösterdiği ise göz boyutunda değil, ilimde/ilminde olmuştur. O’da olsa olsa Allah’ın kayıtlanamaz ve idrak olunamaz olduğudur…
    Hz. Musa ümmetine, Allah’ı rububiyyet boyutuyla kayıtlamaktan münezzeh etmiştir..
    Hz. Muhammed ise, Allah ismi ile işaret olunanı her türlü kavram ve düşünceden münezzeh etmiştir…

  13. 13 zeynep 26 Mart 2008, 12:17

    Saim bey’in ilmi derinliğini bizlerle tekrar paylaşmasından mutluluk duydum.
    Sanırım daha önceki yazar-okur münakaşasından; daha doğrusu okura cevap yazmaktan vazgeçmiş.
    Doğrusu da bu bence…

    Saim bey; bizleri bu yüksek çıtadan atlamaya zorlamaya devam edin lütfen…

  14. 14 Doğan 26 Mart 2008, 5:32

    Sayın Saim Yusuf bey kardeşim,
    Belki daha önceki yazınızın altındaki sorularımı okudunuz. O sorular sizin yazınızla doğrudan ilgili değildi, yazınıza yorum yapan arkadaşların yorumlarıyla ilgiliydi. Bazı cevaplar verildi, ama başka cevap verenler de olur diye bekliyorum. Aceleye gerek yok, düşünüyoruz.

    Sizin yazınızı da okudum. Öncelikle yazı ve emeğiniz için teşekkür ederim. Uzun ve çok detaya girilen bir yazı olduğu için çok düşünmüş ve yorulmuş olmalısınız. Bu sebeple soru sorup sizi yeniden yormak istemezdim. Ama lütfen hoşgörün, çünkü Öz varlık hakkında o kadar farklı tanımlar yapmışsınız ve yazınız boyunca o kadar çok detaya girmişsiniz ki, inanın bana başım döndü, aklım büsbütün allak bullak oldu. Hangi satırı alsam, hangi paragrafı sorsam bilemedim. Düşündüm, düşündüm ve sadece bir tek cümle seçtim. Bu bir cümleye dayanarak Öz varlık olarak tanımladığınızı tek bir soru ile anlamaya çalışacağım, başarabilirsem eğer…? Yorgunum cevaplayamam derseniz, anlayışla karşılarım.
    —-

    Cümle:

    Varlığın başlangıç noktası “Öz yapı”… Bu yapıya Öz diyoruz… Yani Öz her şeyin başlangıç noktası olan gerçek yapıdır…Öz dediğimiz gerçek yapı; gerçek varlıktır…

    Sorum:

    – Her şeyin başlangıç noktası Zat’ın Zati ilmiyle ilminde seyri değil midir? Öz varlık ilim midir? Zati ilmiyle ilminde icad ettiği ve seyrettiği manalar mıdır? Öz varlık tam olarak nedir?

    – Öz varlık derken, doğrudan Zatından söz ediyorsanız, bunca tanım Zat’ı için mi yapıldı…? “Zatı üzerine tefekkür etmeyiniz” deniyor, o zaman bu veriler ve doneler ne için?

    – Zatın sıfat ve esmasını tanımladım derseniz, onlar sadece birer işarettir. “Bize göre” Zat’a işaret eder, ama Zat’ı tanımlamaz. O zaman sizin açıklamaya çalıştığınız Öz varlık nedir? Benim aklım çok karıştı inanın….?

    – Ayrıca, baştaki sorumu yineliyorum: Her şeyin başlangıç noktası Zat’ın ilminde seyri değil midir? Öyle ise; “Öz her şeyin başlangıç noktası olan gerçek yapıdır” derken neyi kastediyorsunuz?
    —-

    Cümle:

    “Çünkü Kader; Allah’ın AHAD’iyetinin (sınırsız-sonsuz-tekliğinin) sonucudur, gereğidir, kaynağının “O” olması sebebiyle!..”

    Sorum:

    – Ahmed Hulusi’nin Gavsiye açıklamasındaki bir tanıma göre; “Vâhid’in (TEK’in) zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet” (BEN’liği), zâtında hiçlik hâli “Â’mâ ‘iyet”..

    – Yine aynı kitaptan bir üst cümle de şöyle: “Vâhid’in, zâtî sıfatları yollu kendini seyri “Rahmâniyet”; ef’âl ‘i meydana getirecek isimleri yollu seyri “Melîkiyyet”; o isimlerle ef’âl ‘i oluşturması ise “Rubûbiyet”tir!.”

    – Tek’in zati sıfatları yollu kendini seyri olan Rahmaniyet için sınırsızlık tanımı kullanılabilir. Ef’âl ‘i meydana getirecek isimleri yollu seyri “Melîkiyyet” için de sonsuzluk tanımı kullanılabilir. Ama Ahadiyeti için sonsuzluk ve sınırsızlık tanımı yapılabilir mi acaba? Belki Rububiyeti açısından Tek’ten sonsuz – sınırsız diye söz edilebilir ama, Ahadiyet için…?!!
    —-

    Cümle:

    “zaman-hız-mekan üçlemesi içinde”

    Sorum:

    – Hız…? Acaba “hız” yerine “boyut” mu denseydi daha uygun olurdu…? Sadece bir fikir olarak soruyorum..
    —-

    Cümle:

    “Sen beden boyutunda hücresel yapıyla; ruh boyutunda dalgasal yapıyla; düşünsel boyutta ışınsal yapıyla varsın… Yani yapınla varsın; yapın var ki varsın; yapın yoksa yoksun… Varlık isimle değil; yapıyla oluyor…”

    Sorum:

    – Ruh boyutu, ışınsal boyuttur diye öğrenmiştik Ahmed Hulusi’den. O sebeple ruh bedene “ışınsal beden” diyordu. Sanırım başka bir yerde de ışınsal boyut, atomlar boyutudur diye okumuştum. Nur beden ise ışık (foton ve parçacıklar, yani atom altı boyutta bir boyut / atom altı boyutta bir de sicimler boyutu var) yapıydı. Bunların hepsi dalga yapıdır, ama dalga boyları farklıdır diye biliyorum. Düşünsel boyut derken, bilinç boyutunu kastediyorsunuz herhalde.. O da dalga boyu en kısa olandır. Bildiklerim bunlar, siz ne dersiniz…?

    – Yazının ileriki bölümlerinde bir yerde:

    “Öz yapıda olan bir hareketlenme, bir boyutta kuant olarak; başka bir boyutta atom olarak; başka bir boyutta madde olarak vb. algılanıyor…”

    – Demişsiniz, bu yorum bana göre doğru, ama bu yorum üstteki yorumunuzla örtüşmüyor.. Belki uzun bir yazıda gözden kaçan bir detaydır, o kadar da önemli değil aslında..
    —-

    Cümle:

    “İnsan hangi boyuta, hangi cihazla bakarsa baksın, bir açı söz konusu olup; algılanan o boyutun gerçeği, orjini olmayacaktır…”

    Sorum:

    – Orijin nedir? Kime göre orijin? (Altta bununla ilgili bir cevabınız var, ama onunla ilgili de bir sorum var)
    —-

    Cümle:

    “Öz yapının tarafımızdan algılanmasının imkanı, hiç yoktur.. Nasıl ki her boyutu, o boyutun canlıları doğru ve orijin olarak algılar…”

    Sorum:

    – Acaba öyle mi?.. Bildiğim kadarıyla yılanlar evreni iki boyutlu görür, üç boyutlu göremezler. Biyologlar onlara kör yılanlar der. İki boyutlu görünce bütün eşyayı çizgi filim gibi görür. Derinlik hissi yoktur. Beyinlerinde derinliği gösterecek komptürüze sistemi yoktur. Köpekler de renkleri göremez. Acaba madde boyutunda bir kaya olsaydım nasıl algılardım dünyayı? Su olsaydım? Hücre olsaydım? Böbrek olsaydım? Bir toz zerresi olsaydım? Yerin yüzlerce kat altında bir bakteri olsaydım. Bunlar bizim boyutumuzun (madde boyutunun) canlıları değil mi…? Kime göre orijin? Belki de sadece insandan mı bahsetmeliyiz? Hep bize göre konuşuyor ve düşünüyoruz. Madde planından söz ederken bile dünya”mız”dan söz ediyoruz sanıyorum…. ama doğru mu sanıyorum?
    —-

    Cümle:

    Hakikate ermenin en kestirme ve en doğru yolu Öz varlığa, yani Öz yapıya yönelmektir… Diğer yollar çok uzun ve dolambaçlı olup; hedefe ulaşmak zor ve zaman alıcıdır…

    Sorum:

    – Öz varlığa ermenin (Öz varlığın Zat olduğunu anlıyorum açıklamalarınızdan ama tam da emin değilim.?) Öz varlığa yönelmekten başka yolu da mı var? Bu tanım beni gerçekten şaşırttı!! Çok merak ettim, başka hangi yolları var..?
    —-

    Cümle:

    “Öz yapısındaki oluşumları, madde boyutumuzda madde olarak algılıyoruz… Öz varlık maddeye dönüşmüyor; biz öyle algılıyoruz, madde olarak var olduğumuzu sanıyoruz… Gerçekte Öz yapıdaki oluşum farklı şekilde algılanıyor, Öz varlık tarafından…”

    Sorum:

    “Gerçekte Öz yapıdaki oluşum farklı şekilde algılanıyor, Öz varlık tarafından..”

    – Diyorsunuz, mesela nasıl algılıyor, neyle algılıyor?
    —-

    Son bir sorum daha var:

    – Ahmed Hulusi’nin Tek’in seyri kitabında bir cümle var:

    “İlminde mevcut olan, mânâları değil; Zâtî ilmiyle yarattığı mânâları meydana getirmektedir. Eğer, kendinde bulduğu mânâları meydana getirmektedir dersek, Sonsuz -Sınırsız Varlığı kayda sokmuş oluruz! O takdirde, O, mânâların bütünü olma durumuna girer!”

    Bu cümleyi ve yukarıdaki tanımlarınızla sentezleyecek olsanız nasıl sentezlerdiniz?

    Uzattığım için affınıza sığınırım.

  15. 15 Apaçık 26 Mart 2008, 9:11

    Doğan kardeşim gayet açık değil mi; daha nasıl açılsın?!.. Ahmed HULUSİ parelelinde bilgiler; çelişki yok; tümü gör; esmalar/özellikler yaratılmamıştır; öz yapının özellikleridir!!!

    SORU: Madde boyutunda bizim bedenimiz hücrelerle var; Öz dediğiniz yapı neyle var?..

    CEVAP: “Allah’ın Zatı hakkında tefekkür etmeyin” denilen nokta; öz manada burasıdır… Bu sorunuz cevaplanamaz, cevabı yoktur… Çünkü Öz yapı yaratılmamıştır; diğer yapılar yaratılmıştır… Öz boyutta kıyas yapılabilecek ikinci bir yapı yoktur ki; Öz yapı için “şu şekildedir” densin!.. Öz yapıda tüm ikilemler ve kıyaslamalar ortadan kalkar… İkilemlere ve kıyaslamalara dayanan sorular Öz yapıda cevaplanamaz…

    Ayrıca Öz yapı özellikleri ile bilinir… Sorular ancak özellikler boyutunda; özellikler boyutuna dönük cevaplanabilir… Öz varlığın yapısının içeriği cevaplanamaz; yapısının özellikleri cevaplanabilir… Öz varlığın yapısı vardır… Fakat bu yapının içeriği bilinemez; bu yapının özellikleri bilinir…

  16. 16 Doğan 26 Mart 2008, 11:46

    Sizler belki o kopyaladığınız satırdan anladınız Öz yapıyı. Ama ben hala anlamadım, diyelim ki biraz zor anlıyorum. O sebeple biraz daha açayım anlamadığım noktayı.

    Bize göre bizim ÖZ’ümüz olan Öz yapı Allah’ın Zat’ı mı? İlim Sıfatı mı? Esma boyutu mu? Ahadiyeti mi? Vahidiyeti mi? Rububiyeti mi? Melikiyeti mi?
    “Varlığın başlangıç noktası” diye tarif edilen bu ÖZ neresi?
    Bu tarif aklımı karıştırıyor zaten.

    Aslımız hakikatımız ne? “İnsan bir bilinç varlıktır” denmiştir. O zaman ÖZ yapı bilinç mi? Kozmik bilinç mi?
    Öz yapı salt Zat’ı ise, lafı dolandırmaya gerek yoktu ki ÖZ veya varlığın başlangıç noktası diyerek, İnsanın hakikatı Allah’ın Zatı’dır denirdi kısaca.
    Ama öyle de denmemiş; Varlığın başlangıcı olan Nokta denmiş.
    Varlığın başlangıcı olan Nokta Allah’ın Zatı değildir ki.
    O halde nedir Öz yapı?

    Ben o kopyaladığınız paragraflardan ÖZ yapının bunlardan hangisi olduğunu anlamadım? Anlayan varsa kapasitesi benden yüksek olduğu için anlamış. Kapasite sorunu yaşıyorum diye kınamayın. Anlamaya çalışıyorum, anlamadığımı sordum. Niye tepki veriyorsunuz? Saim bey kardeşimin ilmi derin, Öz konusuna oldukça vakıf gibi görünüyor, neden bahsettiğini de biliyor mutlaka, benim ne sorduğumu anlayacağından şüphem yok. Yorgun değilse cevaplayacaktır inşaallah. Sizler Öz’ün ne olduğunu anladığınız için gerçekten tebrik ederim, Allah (cc.) ilminizi arttırsın. Fakat “Allah şahidimdir” doğru söylüyorum, ben anlamadım.

  17. 17 Doğan 26 Mart 2008, 12:06

    Neden kafam karıştı ve anlamadım şöyle izah edeyim:

    Ahmed Hulusi’nin İnsan ve Din kitabında “Vahdet ve Kesret Gerçeği” başlığı altında, varlığın oluşumunu tarif ettiği iki paragraf var, bence muhteşem iki paragraf. Şöyle:

    “Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu, “başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır” diye târif etmişlerdir. Bireysellik ve birimsellik noktasından hareket eden düşünce yolcuları, aşama aşama “eşyâ(şeyler)nın hakikatine ilerleyerek, her şeyin TEK’ten varolduğunu müşahede ederler. Bu boyutta, basîretleriyle tespit ederler ki, hakikatleri itibariyle, çokluk yani kesret mevcut olmayıp, varlık TEK’ten ibarettir. Ne kendileri ne de çeşitli boyutlar ve evrenler hiç varolmamıştır!.. Böylece yarım daire tamamlanmış, “fenâfillah” gerçekleşmiş olur… Bunun biraz ötesi de vardır ki, onu burada dillendirmenin gereği yoktur.

    2. Yarım dairenin yolculuğu kolaylaştırılmış olanlar ise burada kalmayıp, fıtratları gereği olarak seyirlerinde devam ederler… Bu defa TEK’in İlim sıfatının, “Mürid” ismiyle işaret edilen İrade sıfatı aracılığıyla Kudrete dönüşerek, kesrete ait ilmî sûretleri meydana getirdiğini; bu ilmî sûretleri hâvi mücerred melekin, kendisinden açığa çıkma mahalli olan “RUH” adlı müşahhas meleğe dönüştüğünü, bundan meydana gelen hamelei arş denen müşahhas meleklerin varlığını, ve boyut boyut bunlardan meydana gelen diğer müşahhas melâikenin varlıklarıyla evren içre nice evrenlerin ve sâir varlıkların oluşumunu müşahede ederler. Nelerden nelerin nasıl meydana geldiğini, hangi müşahhas melek(kuvve)lerin hangi kuvveler–varlıklar şeklinde açığa çıktığını seyrederler. Seyredenin, gerçekte kim olduğunun bilincinde, varlıksız olarak!..”

    Bu tanımda Öz kelimesi geçmiyor belki, ama varlığın başlangıç noktası çok net anlaşılıyor. Ama buradaki başlagıç noktası Allah’ın zatı değildir. İlmî sûretleri hâvi mücerred melek de değildir. “RUH” adlı müşahhas melekten yaratılmış her şey. Varlığın başlangıç noktası olarak yapılan tarif bu. Öz kelimesinden benim anladığım bugüne kadar Ahmed Hulusi’nin burada anlattığı idi. Ama Saim Yusuf kardeşimin anlatımı biraz aklımı karıştırdı ve tenakuza düştüm. Fakat Saim de burada anlatılanı anlattıysa ve ben anlamadıysam, kendisinden sorularım için özür diliyorum, bağışlasın. Yemin ediyorum, kafam allak bullak şu anda.

  18. 18 Doğan 26 Mart 2008, 12:19

    Konfüçyus demiş ki: “Aradığını bilmeyen, bulduğunda anlamaz.”
    Saim kardeşimiz de hakikata ermek için en kestirme yolun bu Öz’e yönelmek olduğunu söylemiş.
    Eğer Öz’ümün ne olduğunu anlamazsam, neye yöneleceğimi ne bileceğim? Veya erdiğimde, bulduğumda nasıl anlayacağım? Ben okuduklarımı daima ‘OKU’maya çalışırım, okuyup geçmem. Niye azarlandım anlamadım? Çok üzüldüm.. 😦

  19. 19 Apaçık 26 Mart 2008, 12:54

    Doğan kardeşim amacım asla seni kırmak değildi; fakat galiba bilmeden kırmışım; senden çok özür dilerim…

    Benim ÖZ’den anladığım “YAPI-NESNE-VÜCUT”…Tabi ki; bu yapı-nesne-vücut biz yaratılmışlarınki gibi değil…
    Öz=”ismi ALLAH olanın” Yapısı…
    Bu öz yapısının bilme hali Zati boyutu oluyor…
    Esma (isimler) bu Öz yapının özellikleri… (Sıfat ayrı değil, numune olarak 99 ismin içinde var; gerçekte sonsuz esma/özellik var; olmayanlar da açıklanmamışlar; ama Allah isminin içinde var…)
    Efal (fiiller) ise Öz yapının özelliklerinin oluşumları; biz bu oluşumları yaratılmışlar olarak algılıyoruz…

    Sorduğunuz soruların benzerlerini, Saim Bey yazısında zaten soru-cevap şeklinde cevaplamış… Tekrar cevap yazacağını hiç sanmıyorum… Ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek içermiş. 🙂

    Kapasite olayına gelince hepimizin kapasitesinin sınırları var; incinmek, incitmek yok… Zikir vb. çalışmalarla kapasitemizi arttırarak, okuduklarımızı anlayabileceğimiz düşüncesindeyim… Dün anlayamadığımız bir çok konuyu bakın bugün anlayabiliyoruz… Anlamayı biraz zamana bırakmakta, ısrarcı olmamakta fayda var… Nasipte varsa o bilgi bize açılır… İşte o zaman belki “filin” tamamını görebiliriz… Yazıları parça parça değerlendirmek yerine tümünü görüp, ana fikir edinsek bize daha yararlı olur düşüncesindeyim…

    Tekrar özür dilerim… Sevgiler…

  20. 20 Feray 26 Mart 2008, 1:08

    Doğan, kafan karışıyorsa Saim’in yazılarını okumayabilirsin. Çünkü buradaki çoğunluk Saim’in yazmasını istiyor, ona soru sorulmasından da hoşlanmıyorlar. Soruları ancak Saim kendi kendine soruyor ve cevaplıyor.

    Böyle bir prensip kararı alındı; ‘sessizce’ anladığım kadarıyla.

    Bence sen de fazla kurcalama bu konuyu. Eğer Ahmed Hulusi’yi okurken kafan karışmıyorsa, gidip onu okumaya devam et. Ben de öyle yapıyorum. Tartışma çıkmaması için bu en iyi yol.

  21. 21 bir'ol 26 Mart 2008, 4:56

    Bu yazıda ki Öz’den kastın, ilim boyutu olduğunu anlıyorum. Tamam, herşey varlığını ruh adlı müşahhas melekten almış olabilir ama, insan o boyutları da seyredebilendir. Çünkü o’na ruhundan üflenmiştir…
    ”O’na ruhumdan üfledim” ayetini çok derin düşünmemiz gerekir. Update olmuş dudaklı tanrımız mı üfleyerek insanı yarattı da, içi karbondioksit pardon, ruh dolu insan meydana geldi?..
    Yoksa insan mutasyon geçirdi de, tüm boyutları Öz’ünde bulan ve seyreden mi oldu?…

  22. 22 ilk-üc 26 Mart 2008, 5:34

    O tanidigini zannedip bu bilgiye dayanarak ibadet eden kendi nefsine ibadet etmistir… O´na, O´nu bilmedigin yönden ibadet eden, O´nun ULUHIYET mertebesindeki nispetine ibadet etmis olur… O´na ancak bir MAZHAR ya da ZUHUR EDEN ya da zuhur olmaksizin bir HAKIKAT iken ibadet eden adil davranmistir… BEN SENIM; SEN SENSIN…

  23. 23 Boş bardak 26 Mart 2008, 6:02

    Ben Öz’ü anladım! Nasıl mı?…
    Önce dolu olan bardağımı tamamen boşalttım…
    Sonra içine Öz suyu (YAPI) doldurdum…
    İçine iki (biri esma/özellikler-diğeri efal/fiiller) şeker attım…
    Afiyetle içtim…

    Bakıyorum bazıları dolu bardaklarını boşaltmadan Öz suyla doldurmak istiyor; dolmaz, taşar, bardağın almaz!..

    Kimisi bardağını efalle/fiiller doldurmuş; kimisi esma/isimler/özellikler ile doldurmuş; kimi Zat/varlık ile doldurmuş; kimisi karışık yapmış ortaya; Öz/yapıya yer kalmamış… Özü onlara enjekte etmeye çalışıyor… Halbuki öz onların içinde değil; onlar özün içinde… Yapın/özün varsa, varsın/zat; yapının/özün de özellikleri/esma var; bu yapısal özelliklerinden dolayı oluşumları/efali/fiilleri var…

    İlminiz Nur olsun; apaçık, ortada, en basit, en kolay… olanı gösterdiniz; gördük çok şükür…
    Hırsızlar çalmasın diye değerli şeyleri en gizli yerlere değil; en basit yerlere koyarlarmış; bu öz yapıda öyle birşeymiş; öyle aşırı düşünmeye, kafa patlatmaya gerek yokmuş, akılsız akıl dedikleri bu olsa gerek, tüm bilgi yüklerini kısa süreliğine bir köşeye koy, belki sen de görürsün!… Kibirlenmiyorum, haklı olarak sevincimi paylaşıyorum… Üzerimden bir yük kalktı, hafifledim… Saim Bey sanırım sizi anladım; anlaşılmak güzel değil mi?..

    ÖZ=YAPI

    Lütfen yorumcu arkadaşlar, anlamaya çalışın, kendinizi yormadan, sıkmadan, zorlamadan… Kafanızı boşaltın, gevşeyin, rahatlayın, teslim olun… İnşallah göreceksiniz çok kolay…

  24. 24 Doğan 26 Mart 2008, 6:55

    Uyardığınız için teşekkürler Feray hanım. Herkese saygılar.

  25. 25 faik 26 Mart 2008, 7:45

    “Yani, “İsmullah”ın “ism”i burada fazladan değil, özellikledir; Kurân vahyi’nin ilk âyeti olan “İkra’ ‘B’ismi RabbiKE”de de olduğu gibi!… Nitekim Kurân’da “Allah”ı zikretmek ve “İsmullah”ı zikretmek diye iki farklı şey geçer… Bu nedenle “’B’ismillahi”, “’B’illahi” manasında tercüme edilemez!… “İstiaze” (sığınma) ve “İstiane” (yardım dileme) de ise “ism” kullanılmaz… Yan, “euzü Bi-ismillahi” ve “isteıynu Bi-ismillah” olmaz!… “Euzü Billahi” ve “İsteıynu Billahi”dir, doğrusu… “’B’ismillahi”de veya “’B’ismi RabbiKE”de o (Rabbani) kuvvenin açığa çıkması sözkonusudur!…”
    (Hasan GÜLER-B Meal)

    Doğru yoldan sapmamak için “ehline müracat ediyoruz”; B- Meal’den gerekli alıntıları yapıyoruz…Yukarıdaki açıklamadan ne anlıyoruz:

    Allah’a(öz yapıya) sığınılır, yardım beklenir; Allah denen yapının isim/özelliklerinin özünden açığa çıkması talep edilir…

    Yani isme/özelliğe sığınılmaz, yardım beklenemez; isimlenen yapıya/Allah’a sığınılır, o yapıdan yardım beklenir…
    Allah’tan/öz yapıdan yardım istenir, Allah’a/öz yapıya sığınılır…
    Allah/öz yapının isim/özellikleri/kuvvesi açığa çıkması talep edilir…

    Örneğin; masanın yerini değiştireceksin, Ahmed’den yardım isteyeceksin…”Ahmed ismi bana yardım eder misin?” dersin; yoksa “Ahmed bana yardım eder misin?” dersin…”Ahmed bana yardım eder misin?” dersin, değil mi?… Ahmed de kuvvesini/özelliğini/gücünü açığa çıkararak sana yardım eder…

    Saim Bey’in ÖZ, YAPI, Hasan Güler’in YAPI-NESNE-VÜCUD dediği ALLAH…
    Neden anlaşılmıyor? Allah’a yapıyı yakıştıramıyor muyuz?.. Allah yapısız mı? Allah sadece laf mı, söz mü, kelime mi, ilim mi?… Allah varlık değil mi?.. Allah’ın yapısı yok mu?…

    Varlık yapıyla var; ismle, kelimeyle, lafla, varlık var olmuyor demiş Saim Bey… Bence gayet açıklayıcı, öz, yenileyici, bir yazı olmuş… Allah’ın yapısı yoktur mu, deseydi?… Yapısız varlık olur mu hiç?… “Yapısı vardır” mı, yoksa “yapısı yoktur” mu demek inkar olur?.. Bence “yapısı yoktur” demek inkar; “yapısı vardır” demek ikrardır… ÖZ=YAPI…

    Allah’a “yapısı var” diyemiyenler, bence demeye başlasınlar; yoksa ömür boyu ilimle perdeli olarak yaşamaya mahkum olacaklar; sonsuz sayıda isim ve fiil düşüncesi içinde bocalayıp duracaklar, kafaları allak-bullak olmaya devam edecek; kaybolacaklar…

    “Yolun başındaydım sıddık dediler; yolun sonuna vardım zındık demeye başladılar” sözüne hiç olmazsa ilmel yakıyn talip olabildim mi 🙂

  26. 26 bir'ol 27 Mart 2008, 8:38

    Binlerce yıl önce yaşamış olan Fravun şimdi ki Hristiyan ve Müslüman toplumların fark edemediği bir şeyi fark etmişti; Tanrının olmadığını!. Tanrının olmadığını fark etmek yetmiyormuş gibi, hz. İdris’in bilgilerinden faydalanıp kendisinde ki Rububiyyet sırlarını da keşfetmişti. Kula haram olan bu ‘sır’ onu Fravun’laştırmış ve ”ene rabbikum ala” (ben sizin yüceler yücesi rabbınızım) dedirttirmişti..

    Bu yüzden de hz. Musa, Rububiyyet sırrını örttü ve ümmetine dönerek, ”Benim Rabbim Fravunun sinesine sığmaktan münezzehtir” diyerek O’nu Rububiyyet sıfatıyla kayıtlanmaktan tenzih etti!. Bundan dolayı da hz. Musa’nın ümmetinden kemale ermiş hakikat ehli çıkmadı! Çünkü, Rububiyyet sırrı her ne kadar örtülse de gerçekti…

    Hz. Muhammed ise bu sırrı ümmetine vahiy yollu ”şah damarınızdan da yakındır” hitabıyla açtı. Ne var ki Muhammedi olanlar, Rububiyyeti Allah’a bağladıklarından dolayı Fravun’laşmadan yüksek kemalat noktalarına erdiler…
    Hz. Musa bir sırrı göstermedi ”örttü”..
    Hz. Muhammed bir sırrı gösterdi ”açtı”..

  27. 27 UYARAN 27 Mart 2008, 9:03

    Selam Dostlar…
    Üstad’dan dinlediklerime dayanarak…
    Öz kelimesi birimin ZAT’ına işaret eder. Yani, birimin Zat’ı Esma mertebesidir. Esasen ÖZ kelimesini kullanmamak gerekir çünkü; çok anlam karışıklığına yol açar konuyu detaylı anlamamış olanlarda.
    Esma mertebesi, Hakikati Muhammedî olarak tanımlanan varlığın aslıdır. Her şey O Muhteşem Hakikatten meydana gelmiştir. “İlâhınız O dur” işareti bu mertebeyi gösterir. Vahidül Ehaddır. Çünkü Esma mertebesi Ahad ve Sameddir. Ahadiyyeti itibariyle tefekkürü muhal olan ZAT’a işaret eder.

    Allah ismi, EKBERİYET yazısında belirtilen kapsamdan, zerreye kadar her ismin müsemmasının O olduğuna ve gayrının olmadığına işaret eder. Ancak hiçbir hakikatin ilmi kendisinde açığa çıkan “BEN ALLAH”ım demek edepsizliğini göstermez. Çünkü O isim, Ekberiyete ve Ekberiyet kapsamındaki her şeye işaret eder.
    Rasulullah aleyhisselam “Ben Allah’ım” dememiş; “beni gören HAK’kı görmüştür” demiştir.
    Birimler esma mertebesinin tenezzülüyle açığa çıkan hayali varlıklardır; varlıklarında esmanın gayrı olmasa dahi.
    Lutfen bu konuları düşünürken önce Üstad!ın EKBERİYET MUCİZESİ yazısını » çok iyi okuyarak anlatılanları değerlendirin.
    Sevgiler.

  28. 28 nilüfer 27 Mart 2008, 10:57

    ÖZ=YAPI olarak anlatılmak istenen acaba bu yapı
    mıdır?

    Dr. Nusret Kaya sitesinden alıntıdır. {yorumsuz.net.tc sitesinde e-kitap ( Benim Adım CENİN -1- ) ve ( Benim Adım CENİN -2- ) olarak verilmişti..}

    http://www.psikoestetik.com/cenin.html

    Öncelikle bu iki şekle dikkatle bakın lütfen. Biliyorsunuz son yıllarda bizler okumaktan çok bakmaya, hatta çoğunlukla görmeden bakmaya alıştırıldık çünkü. Oysa geliş (Nüzul) sırasıyla muhteşem kitabımız Kuran’ı okuduğumuzda; İlk surenin Alak olduğu ve bu surenin ilk ayetlerinin okuyup yazın diye başladığı çok önemlidir ve bilimseldir. Beynimizin corteks kısmının (Üst beyin) gelişiminin okuyup yazmakla güçlendiğini son bilimsel araştırmalar kesinlikle ortaya koymuştur. Okuyup yazarak üst beynin kullandığı hücre sayılarını arttıramazsanız da hücreler arası bizim kollateral dediğimiz bağlantıları arttırırsınız.
    İki hücre arasındaki bağlantı sayısı ikiyken beş, beşken on olur, okuyup yazdıkça. Böylece üst beyninizin analitik düşünce yeteneği artar. Bunu televizyonlarla, bilgisayarlarla, cep telefonları ile asla yapamazsınız. Bu tarz teknolojik tuzaklar üst beynimize vurulmuş bir darbedir ve çoğumuz bu yüzden analitik düşünce yeteneğimizi kaybederek sentetik düşünen insanlar haline gelmişizdir. Başka bir deyişle mankafalaşmaya başlamışızdır. Yıllarca önce Elmalılı Hamdi Hoca’nın Nüzul süresine göre yazılmış Kuran mealini İstanbul’da bulamayıp, Erzurumdan getirterek okuduğumda, ilk ayetlerin okuma ve yazma ile ilgili olması beni çok heyacanlandırmış ve çok sayıda hocanın hazırlamış oldukları mealleri birkaç defa, büyük dikkatle ve sembol dilinde ne dediğini anlamaya çalışarak okumuştum. Halen de okuyor ve anlamaya çalışıyorum.

    Şimdi şekillere tekrar bakın lütfen. Bu sefer görerek ve inceleyerek bakın. Çünkü şimdi anlatacaklarımla bu şekillerde gördükleriniz direkt ilgili olacak. Birinci şekilde anneciğimizin rahmindeki bir aylık halimizin bir kurbağa larvası gibi olduğunu görecek ve belki de şaşıracaksınız. İşte tüm çağdaş bilim adamlarının kabul ettiği üzere HAKİKİ CANLI BUDUR. Cenin geliştikçe, kafa, gövde, bacaklar tamamlanarak bebek bildiğimiz şekilde dünyaya gelir. Hemen tahmin edebileceğiniz gibi annemizin rahminde kayıtlar başlar.

    Şimdi de ikinci şekle bakın görerek ve inceleyerek. Bu şekilde kurbağa larvasının gelişmiş halini görüyorsunuz. Biz tıp adamları buna merkezi sinir sistemi deriz. Kurbağa larvasının baş kısmı beynimiz olmuştur, kuyruk kısmı da medulla spinalis yani omurilik. Hala hakiki canlı bu sistemdir. Nerden anlarız hakiki canlı olduğunu? Organizmada en kalın ve sağlam kemiklerle korunmuştur. Kafatası kemikleri ve omurga kemikleriyle. Başka nerden anlarız? Sistem yara ve kesi kabul etmez. Kafanızı çarptınız bir milyon beyin hücresi çöpe gitti, asla yenileyemez. Allah korusun bir trafik kazası geçirdiniz omuriliğiniz bele yakın bölgeden koptu. Belden aşağınız felçtir. Ne Çin’de ne Türkiye’de kimse dikemez. Oysa bir gövde yaralanmasında kazaen veya operasyon neticesi olsun; Sistem emir verir yara iyileşir. Sistemin bir bütün olduğunu ve hakiki canlı olduğunu hiç unutmayın lütfen. Bu merkezi sinir sisteminin beyin bölümünün iki yarısını bir mm. Kalınlığında ve kolletarel dediğimiz bağlantılarının çokluğundan dolayı gri renkli olarak gözüken korteks yani üst beyin kaplar. Hayal gücünüzü kullanırsanız hani o taze cevizin acı diye soymaya çalıştığımız kahverengi zarı gibi; İşte insanoğlu bu üst beyinle okuyup yazdığı, konuştuğu şekli ve dünyayı algıladığı, para kazandığı için insana ait bir megalomaniyle tüm beynini üst beyin zannetmeye başlar.

    Bu durumda alt beynini yani İÇTEKİ BEN’İ farketmeden yaşadığı için de hüsrana uğrar. Oysa üst beyin tüm sistemin sadece %28’ini kullanabilir, o da beynimizde çok fazla girinti çıkıntı olduğu için geriye kalan %72 hücreyi alt beyin olarak tanımlayabileceğimiz kuyruklu EVRENSEL CANLI kullanır.

    Alt beynimizin omurilik denilen kuyruğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Çünkü toplumumuzda ve kendini ilerlemiş zanneden pek çok başka toplumlarda kuyruğun alt uç bozukluğu çok yaygındır. Sistem bir bütün olduğundan üst uç yani zihinsel bozukluklara neden olur. Bu bozukluklardan doktora bile bahsedemediğimiz için de tüm yaşam kalitemiz bozulmaya başlar. Üst beynin kabaca göstergesi I.Q. ile yani zeka katsayısı ile yapılmaktadır. Alt beynin karmaşık işlevlerinin tümüne RUH denildiğinde ruh çağırma seansları yerine ruhu içimizde aramaya başlarız…..
    DEVAMI BAŞTA VERİLEN LİNKTE…
    Sevgiler
    Nilüfer

  29. 29 Sebil 27 Mart 2008, 12:42

    Bence; Saim Bey’in yazısı yavaş yavaş anlaşılmaya başlanıyor…

    Akıllarda şüphe kalmasın diye, Saim Bey ne kadar çok soru sormuş ve cevaplamış… Deccal, firavun, kafir, zındık… diye nitelendirilmeyip; gerçek mümin ve müslim olduğunu gösterircesine; konuyu her yönüyle ele almış…

  30. 30 Vücud 27 Mart 2008, 1:11

    Uyaran kardeşim, Öz yerine Allah desek…
    ALLAH=YAPI/NESNE/VÜCUD desek…
    Acaba birileri bizi birşeylerle suçlar mı?(Kafir, zındık gibi)…
    Saim Bey’de bu suçlamadan çekinmiş olabilir mi?… Bence evet!.. Teşekkürler..

  31. 31 Feray 27 Mart 2008, 3:16

    Uyaran, uyarsan da bir uyarmasan da!

  32. 32 İnsanı görmeyen, teki görür mü?... 27 Mart 2008, 5:23

    Kardeşlerim, birbirimizi uyarmayı, imalı yazmayı bırakıp; varsa ilmimizi, kopya çekmeden paylaşabilir miyiz?

    Artık bırakalım, kim hangi yazıyı okuyorsa okusun… Artık bırakalım, kim nasıl yorum yazıyorsa yazsın…

    Kimi, niye, neye karşı uyarıyoruz?.. Herkesin yolu kendine!.. Kimin yolu doğru; kimin eğri, nereden biliyoruz?..

    Koca bir ömür nasıl yoruma dökülür ve biz o yorumu, yorumu yazanın gözüyle nasıl algılarız… Suçlamaları bırakalım; herkes kendi yolunda!..

    Size uymuyorsa yorumları okumayın lütfen!… Bu o kadar zor mu?… Herkes aynı şeyi düşünmek, aynı şeyi yazmak, aynı şeyi yaşamak zorunda mı?.. Bunun imkanı da yok!… Çünkü iki aynı şey yok!.. Her şey teke işaret eder bir biçimde, tek ve özel yaratılmış…

  33. 33 İman 27 Mart 2008, 5:45

    “La ilahe illallah…” diyen cennete gidecek… Ne kadar kolay görüküyor değil mi?!.. Acaba!?.. Acaba gerçek manada kaç kişi, en azından yeterince yaşayamasa da, “La ilahe illallah…” bilincine erişebilecek… Gerçek imana kavuşmak çok zor!.. Büyük zatlar özellikle iman üzerinde durmuşlardır…

    Acaba taklidi iman gerçek imanmıdır?.. Taklidi iman kabul edilecek mi?.. Tahkiki iman nedir?.. Bir yetiştiricinin eteğine yapışıp kalmak mıdır?.. Hep tartışılır, tartışılmaya devam edilecektir de…

    İman konusunda, bakın çok önemli bir ayrıntı: Şeytan, iblis namı ile tanınan varlık (Azazil), Allah’ı direk inkar etmedi!.. Adem’in hücre (toprak-çamur-balçık denilen) yapısını Allah’a yakıştıramadı (yani Adem’e secde etmedi… Sen topraktan yaratıldın diye Adem’i aşağı gördü; kendini, ateşten (ışın) yaratıldım deyip yüksek gördü… Bilemedi Allah’ın dilediği şekilde görünebileceğini… Şeytan, iblis denen bu varlık (Azazil) bu hatasıyla nurdan nara düştü; Adem ise sonradan malum hatasıyla nurdan bedene düştü…

    Musa ise ateşten seslenen Allah’ı kabul etti!.. Yani bu sistemde inkar yok, ikrar var… Saim Bey’in yazısını anlamaya çalışalım… İman bir kuru laf değil… İçinde zerre kadar inkar olmayan imana sahip olalım… Bence gerçek iman bu… Azazil o hataya düşmeden önce meleklerin başıymış… O imtihanı kaybetti… Bu iman imtihanı öyle kolay bir imtihan değil… Uyanalım… İşimiz gerçekten zor… Göstermeye çalışanların göstermek istediklerini görmeye çalışalım… Bakın, insanı inkar eden Azazil sınavı kaybetti…

  34. 34 Ana fikir 27 Mart 2008, 8:33

    Bana bu yazının verdiği ana fikir ve sunduğu en büyük açılım şu iki soru ve cevaplarıdır:

    SORU: Öz varlık; kendisinden kendi özelliklerine sahip ikinci bir varlık çıkarmıyor… Öz varlık; parçalanarak ta ikinci bir varlık meydana getirmiyor… ÖZ varlıktan meydana gelmiş varlıklar yok mudur?..

    CEVAP: Mutlak manada; Öz varlıktan meydana gelmiş, Öz varlığın yarattığı varlıklar yoktur diyemezsin. Öz varlıktan meydana gelmiş, Öz varlığın yarattığı varlıklar vardır, algılanılan, var sanılan bir şekilde… Fakat bu varlıklar Öz yapının doğurmasıyla, parçalanması ile var olmamışlardır… Öz yapının özellikleriyle var olmuşlar, var algılanmışlardır… Öz varlık kaskatı, sabit, hareketsiz bir yapı değildir…

    “Öz varlıktan bir şey meydana gelmemiştir; mevcudat varlık kokusu almamıştır” derken; Öz yapı parçalanarak, doğurarak, kesin bir değişime uğrayarak varlıklar meydana gelmemiştir, şeklinde anlamak gerekir… Yoksa Öz varlıktan bir şey meydana gelmemiş olsa, Öz varlık yaratmamış olsa bunca boyutlar ve canlıları, “kendisinde şüphe olmayan kainat kitabı” var olur muydu?.. Kainatı mutlak manada yok diyerek inkar, Öz varlığı inkar manasına gelir ki; telafisi olmayan sonuçlarla kişiyi karşı karşıya bırakır; gerçekleri göremeyip tedbir almadığı için…

    SORU: Öz varlık nasıl yaratır, varlıklar nasıl var oluyor?…

    CEVAP: Öz varlığın yarattığı, var ettiği varlıklar Esma-ül Hüsna (güzel isimler) denen, Öz yapının özellikleri sayesinde varlar… Öz varlığın yapısı; sıkan-daraltan (Kaabız), açan-genişleten (Basıt), şeffaf-latif (Latif), yumuşak-esnek (Halim), açılan-yayan (Fettah), örtülen-kapanan (Ğafur) vb. özeliklere sahiptir… Öz varlık özelliklerini kullanıp, “her an yeni bir oluşta” olup, Öz yapısındaki bu hareketliliği tüm boyutları ve o boyuttaki canlıları oluşturmuştur… Öz yapıdaki bu oluşumlar; boyutlar ve canlılar olarak algılanmıştır, o boyuttaki canlılar tarafından… Öz varlık yapısı ve özellikleri ile vardır… Öz varlık yapısı ve özellikleriyle her an yeni bir oluşta, yeni bir işte, yeni bir hareketlenmededir… Öz varlığın Öz yapısı; her an hareketli, esnek, şeffaf, vb. özellikleri sayesinde oluştadır… Öz yapıdaki bu oluşlar kuant boyutunda farklı, atom boyutunda farklı, madde boyutunda farklı oluşlar olarak algılanmaktadır, o boyutların canlıları tarafından… Boyut ve canlıları da bu şekilde yaratılmış olunmaktadır….

  35. 35 Tevhid 27 Mart 2008, 9:27

    Tenzihe o kadar fazla kilitlenmişiz ki, teşbih hayatımızdan sanki çıkmış gibi!..
    Tevhidin ise lafını yapıyor, zatı/varlığı yapı olarak bile görmüyoruz…
    Allah sanki laf olmuş dillerde, sözde her şeyi O yaratıyor, ama ismi var dilimizde, varlığı/yapısı neremizde?..

    Allah’ın ismini andığımızda, duyduğumuzda ilk aklımıza gelen kelime münezzeh… Münezzeh varlığı/vücudu oluşumu/fiili yok mu demek? Hayır!.. Varlığı-oluşumu/yapısı-fiili var!… Münezzeh demek; hiç bir oluşumuyla kayıtlanmayan, kilitlenmeyen, sabit kalmayan vb… Münezzeh perdesiyle var olan Allah(yapı, nesne, vücut)’tan uzak düşmeyelim… Allah diye ismini anıyor, lafını ediyor; gerçek manada varlık/yapı olarak görmüyoruz… Görmek; elbette bilinç gözümüzle, herhalde kafa gözümüzle değil, bunu belirtmeye sanırım gerek bile yoktu 🙂 Sürekli Allah için münezzeh diyerek tenzihe saplanmayalım; teşbihe, hatta tevhide kulak verelim… Görmeye çalışalım…

  36. 36 havva nisa 28 Mart 2008, 10:41

    Saim bey yazılarınızı soru ve cevaplarınızı ilgiyle ve sevinçle takip ediyorum sevinçle okuyorum çünki benim gibi cahil kalmış yaşı kırkı geçtiği halde anlayış seviyesi Dokuz…Onbir yaş seviyesinde olanlar var okuyamadık çok CAHİLİZ cahilliğimizden utandıkça soru soramadık kabuğumuza KOZAmıza çekilip saklandık soru soramadık sorgulayamadık ve kabuğumuz hergün biraz daha kalınlaştı içinden çıkamadık ama sizler bizim ANLAYIŞ seviyemize inip Makalelerinizden yazılarınızla hiç ayrım yapmadan yağmur gibi yağdınız üzerimize bilincimize bizim soramadıklarımızı bizim için bizim yerimize sordunuz ve cevapladınız Kozamızı delip aydınlığa ÖZümüze yönelttiniz Yazılarınızın devaını ümit ederek beliyoruz yağmura ihtiyacımız var herkese hepinize özden sevgiler

  37. 37 Evrensel Öz 28 Mart 2008, 11:31

    Din’in Temel Gerçekleri -Farkın Farkında mısınız?”ALLAH” Bir Tanrı Değildir -Ahmed HULUSİ:

    Oysa beyin, kesitsel algılama araçlarının yani beş duyusunun son derece sınırlı değerlendirme kapasitesi ile kayıtlı kalmasa… Bu sınırlar içinde algıladığı verileri, sadece, evrendeki sayısız varlıklardan birer kesit veya birer örnek kabul etse…

    Sonra derin bir tefekkür ile, algılayabildiği örneklerden; daha nelerin mevcut olabileceğini tespit edebilse… Ve sonra, onların yapısal derinliklerine doğru, boyutsal bir seyahat yaparak, evrensel ÖZ ile karşılaşsa… Ve nihayet kendi “ben”liğinin dahi o evrensel “ÖZ” içinde “yok” oluşunu farkedebilse…

  38. 38 Teklik 29 Mart 2008, 12:02

    “HÛ” nun mânâsı; Çokluk görüntüsünün ardındaki, Öz`deki Teklik boyutudur..

    Ahmed HULUSİ -Tekin Seyri- Sisteme Dair Bir Açıklama

  39. 39 MUHSİ, KAYYUM, VACİD, METİN 3 Nisan 2008, 8:59

    58- MUHSİ: Öz varlık Muhsi’dir, yapısıyla sonsuz varlıkları her zerrelerine kadar özellikleriyle yaşayandır. Öz varlık yapısıyla sonsuz varlıklar olarak algılanır sonsuz varlıklar tarafızdan. Aslında algılayan da algılanan da Öz varlığın yapısıdır…
    * * *

    64- KAYYUM: Öz varlık yapısıyla kaim olup, mevcudatı yapısıyla var kılar. Öz varlık yapısını mevcudat olarak algılatır. Öz varlığın yapısındaki oluşumlar kainat olarak algılanır. Gerçekte öz varlık yapısını değiştirerek kainata dönüşmez. Öz varlık yapısındaki sıkma-gevşeme, açma-kapanma vb. oluşları ile kainatı var olarak algılatır…
    * * *

    65- VACİD: Öz varlık ne bağışlarsa bağışlasın; yapısında eksilme olmayandır. Çünkü Öz varlığın yapısı parçalanmamakta, gerçek manada değişime uğramamaktadır, yapısını korumaktadır, oluşumları bağış olarak algılanmaktadır. Oluşumları yapısını eksiltmemektedir…
    * * *

    55- METİN: Öz varlık yapısına herhangi bir zaaf gelmeksizin sapasağlam kalandır. Öz varlığın oluşumları/işleri yapısını bir zaafa uğratmaz, yapısına zarar vermez, öz varlığın yapısı parçalanmaz, eksilmez, zarara uğramaz. Öz varlığın oluşumları yapısını zarara uğratmaz.

  40. 40 Güneş 6 Nisan 2008, 11:44

    Öz nedir diye soranlara cevap:

    “GÜNEŞ” i görmek isteyen birine, gördüğümüz “GÜNEŞ” i, “işaret” parmağımızla göstersek…

    “GÜNEŞ”i görmek isteyen kişi, “GÜNEŞ” e değil de, “işaret” parmağımıza baksa…

    “GÜNEŞ”i göremez, “işaret” parmağımızı görür!..

    Bir “mananın” bilinmesi için, o mana “isim”lendirilir!..

    “İsim”, bir “manaya” işaret eder….

    “İsim işarettir”, araçtır; “mana asıldır”, amaçtır!…

    Seven Gelsin -Saim YUSUF

  41. 41 faik 20 Nisan 2008, 10:51

    Rasûlullâh Aleyhi’s-Selâm’a bir gün şu sual sorulur:

    -Yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel Rabbimiz neredeydi?..

    Cevaben buyururlar ki:
    “- Altında ve üstünde hava olmayan A’ma da idi…”

    A’ma; sıfır, nötr, orta, denge halidir… Sıfır (-0-) hali hiçlik, yokluktan öte bilinmezlik halidir… A’ma ile sıfır (-0-) halinde bilinmez iken; yine aynı haldeyken (…-1) veya (+1…) olarak hiç, yok hükmündedir… A’ma, sıfır halindeyken bilinmezdir!.. A’ma, denge, orta, sıfır (-0-) halde iken bakıldığında yerler (…-1) ve gökler (+1…) yok, hiç hükmündedir…

    (…-1) ve (+1…)’siz sıfır (-0-) A’ma’da olan gerçek varlıktır… Bu varlığın ismi ise ALLAH’tır… “İsmi ALLAH” olan “HU” da, zatında A’ma’dadır… (…-1) ve (+1…)’ler sıfır(-0-)’dan kaynaklanır ama; gerçek manada var oldukları için değil; sıfır(-0-) (…-1) ve (+1…)’lere büründüğü, öyle göründüğü, öyle algılandığı için!…

    (…-1) ve (+1…)’lerin toplamı da sıfır eder; ama (-0-) şeklinde sıfır değil; (…0…) şeklinde sıfır olur… (…-1) ve (+1…)’ler (-0-)’ın bürünmesiyle var sanılır; ama toplamları (…0…) eder… (-0-) “ismi ALLAH” olanın “HU”suna, zatına işaret eder; (…0…) ise “ismi ALLAH” olanın özelliklerine (Esma/sıfat/efal) işaret eder…

    (…-1) ve (+1…)’lerin hepsi (…0…)’ın içinde vardır; ama (-0-)’ın içinde yoktur… Çünkü (-0-)’ın içi ve dışı yoktur… (…-1) ve (+1…)’ler (-0-)’ın var algılanmasıyla var sanılır!… Gerçekte ne (…-1)’ler vardır, ne de (+1…)’ler vardır; gerçek var olan (-0-)’dır… Yani gerçek var olan, A’ma’da olan “HU”dur, Zat’tır…

    A’ma, sıfır(-0-) haline göre altında hava, hayat, varlık yok hükmündedir; yani sıfır halinde iken (…-1) yok hükmündedir; yani orta, denge hal boyutuna göre alt boyutlar yok hükmündedir… A’ma(-0-) indinden bakıldığında alt boyutlara bürünmemiştir… (…0…) indinden bakıldığında alt boyutlara bürünme vardır…

    A’ma, sıfır (-0-) haline göre üstünde hava, hayat, varlık yok hükmündedir; yani sıfır halinde iken (+1…) yok hükmündedir; yani orta, denge hal boyutuna göre üst boyutlar yok hükmündedir… A’ma(-0) indinden bakıldığında üst boyutlara bürünmemiştir… (…0…) indinden bakıldığında üst boyutlara bürünme vardır…

    Teşekkürler…

  42. 42 e.deniz keskin 20 Nisan 2008, 11:23

    Merhabalar yeniden.. Okuduklarımızı anlamamız gerekiyor değil mi?.. Kuran içinde dua ve sureler için de, zikirler için de yani ezberlemiş olmak hatmetmek tek başına yeterli değil genel kanaatça. Bu yoldan yola çıkarak ben namaz içinde ve dışında okuduğum, zikrettiğim her aRapça kelimeyi tabiri caizse Türkçesiyle içimden tekrarlamaya gayret ediyorum. Mesela Mürid zikrini irade kuvvetlendirmek; nur zikrini ilim öğrenmeyi artırmak için… anladığım kadarıyla.
    Namaz kılarken de Subhaneke dahil okurken anlamını yavaş yavaş öğrenerek tekrarlayarak Fatiha, sonraki sure, sonra ruküde ve secdede tekrarlanlar dahil anlamını iştirak etmeye çalışıyorum.

    Sorum ya da sorunum şu ki; mesela fatihanın anlamını yani meallerde yazan kadar kelime kelime cümle cümle diyelim ezberledim, tabii ki açılımı tefsiri yorumu çok daha fazladır, gücüm yettiğince diyeyim..
    Namaza başladım, her okuyuşumda mesela yatsıda 13 kez Fatiha okuyorum, her defa tekrarlamam akabinde ya da beraberinde anlamını düşünmem doğru mu yoksa zaten biliyor olmam ne derece yeterli ya da anlamını şaşırmış olsam içimden söylerken namazımın akıbeti ne olur sizlerce.
    Şimdiden Allah razı olsun hepinizden hoşçakalın

  43. 43 Niyet 21 Nisan 2008, 8:01

    Ameller niyetlere göredir…
    Niyet anlamak olunca, küçük hatalar kusur olarak görülmez, sürçme kabul edilir… Allah’ta sürçmelerin peşine düşmez; niyetlere bakar… Allah razı olsun…
    Teşekkürler…

  44. 44 yolcu 21 Nisan 2008, 11:13

    Selamlar herkese..
    Bir süredir zikir çekiyorum, düzenli olmaya gayret ederek.
    Namaz sırasında özellikle kalbim çok hızlı çarpmaya başlıyor, bazen birşeyin varlığını hissediyor çok korkuyorum, sonra da diyorum ki, namazda olmaz her halde böyle birşey tabii ki, gelen de Allah’tandır ama vesvese mi gerçek mi arada kalıyorum. Doğrudan gördüğüm birşey yok ama sanki bir gölge, bir his, sık sık oluyor son zamanlarda.
    Hayır mı şer mi bilemiyorum, inşallah hayırdır.
    Namazdayken özellikle dualar okurken, euzu çekerken bunları hissetmem normal mi değil mi onu bilemiyorum. Saygılarımla.

  45. 45 Euzu 21 Nisan 2008, 11:45

    Cine, şeytana inan; ama onlara fazla değer verme… Var olduklarını kabul et; ama yokmuş gibi davran…
    Euzuyu OKU; ama Besmeleye odaklan…
    Şeytanı görmezden gel; ALLAH’a yönel…
    Euzu ile şeytanı sil benliğinden; Besmele ile açığa çıksın yaradan…
    Tek düşmanın benliğin; tek dostun ALLAH olsun…
    Şeytanı gözünde fazla büyütme… Sen değer verdikçe, sen aklına getirdikçe, sen adam yerine koydukça benliğinde büyür, o melun şeytan…
    Her an ALLAH’la ol… Allah yardımcımız olsun…

    Teşekkürler…

  46. 46 denizaltı 21 Nisan 2008, 12:02

    Sn. Yolcu, en güzel cevabı kendiniz vermişsiniz.. “Vesvese mi gerçek mi arada kalıyorum” demişsiniz. Benim ilave edeceğim sadece “vesvese”dir. Ama bu vesvese öyle zannedildiği gibi başka boyut canlılarının gıdıklaması değildir. Namazda veya duada veya zikirde veya karanlıkta bedenimiz bazan otomatik olarak aşırı konsantrasyona girebilir. Adrenalin gibi salgılar artar. Tansiyon düşer-kalkar. Metabolizmanın bu içsel paniği bilincimize soyut varlıklarla temasa girdiğimiz duygusunu yükler. Bilinçaltındaki halk efsaneleri aklımızı çeler ve biz vesveseleniriz. Vesveseyi kendimiz de oluşturuyoruz.

    Dua ve Zikir Kitabı’ndaki Korunma Duası’nı okumaya devam edin. Aynı zamanda akılcı ve mantıklı düşünerek halk efsanelerinin etkisinde kalmamaya bakın.
    Başka boyut canlılarının beynimizi etkilediğine ben de inanıyorum. Ama onların etkisi daha çok bizi “tevhid” ilminden uzaklaştırıcı ortamları tavsiye etmek şeklinde gelebilir. Dua ve Zikir kitabının baş tarafındaki bilgileri tekrar gözden geçirin.
    Yazdıklarım aklınıza yatmıyorsa boşverin zaten kişisel düşüncelerimdir, herhangi bir tıbbi ve ruhsal değeri yoktur. Selam ve sıhhat dilerim.

  47. 47 Vücud 21 Nisan 2008, 12:38

    yolcu’ya…

    “O’nun gayrı ne bir vücud, ne bir kuvve, ne bir müessir ve ne de bir fail-fiil sözkonusudur!… İblis, zebani dahi “B”deki gerçek ile işlevdedir!… Zebânilerin kuvveti (19 harfli) “Bismillah”dandır (Müddessir: 30) !..

    (Yorumsuz Blog’un Notu:

    Hasan GÜLER-B Meal:
    Müddessir: 30- ’Aleyha tis’ate ’aser;
    Onun üzerinde ondokuz (melek?) vardır.)

    Nitekim, Hz. Rasûlullah s.a.v.’in terkisine bir bineğe binen kimse, Hz. Rasûlullah’ın kendisine şöyle dediğini rivâyet eder: “Sen üzerinde iken bineğin olan hayvan tökezleyecek olursa, sakın ‘Kahrolasıca şeytan (sen yaptın!)’ deme… Çünkü o (şeytan) bir ev kadar oluncaya kadar büyüdükçe büyür ve kendi kuvveti ile yaptığını söyler… Fakat şöyle de: ‘BismillahirRahmânirRahıym’… Muhakkak ki o (şeytan) sinek kadar oluncaya kadar küçülür!”…”

    Hasan GÜLER -B Meal -Fatiha Suresi

  48. 48 YOLCU 21 Nisan 2008, 2:44

    HEPİNİZE SAYGI VE SELAMLA NİYAZ EDERİM, ALLAH RAZI OLSUN.

    BİLİMSEL DEĞİL; İNSANSAL DEĞERLENDİRMELERE, FİKİRLERE İHTİYACIM VARDI. BİLİMSEL BEKLESEM DELİRİYORSUN, ŞİZOFREN YA DA PARANOYA BAŞLANGICI TARZI CEVAPLAR ALIRDIM MUHTEMELEN.. HOŞÇAKALIN


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: