Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (5. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

İBRÂHİM KELİMESİNDEKİ MÜHEYYEM (ŞİDDETLİ AŞK) HİKMETİNİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Hak’a (varlığın ahad olmasını anlatan ilme) aşırı derecede âşık olmak (hakkel yakin ilme sahip olmak) “müheyyem” kelimesiyle ifade olunur..

Hz. İbrâhim a.s.’da Hak’ın (ilminin) sevgisi “müheyyem” derecesinde olduğu için; babasından (Hak’ın zâtının tanrı gibi düşünülmesinden) ve bâtıl yoldaki kavminden (Hak’ın varlığından başka varlığa sahip olduğu zannedilen esmâ alemi düşüncesinden) ve servetinden ( ef’al âleminin madde olduğu düşüncesinden) uzaklaştı..
* * *

75-) Ve kezâlike nüriy İbrahiyme melekutes Semavati vel Ardı ve liyekûne minel mukıniyn;

Böylece İbrahim’e, ikan sahibi olsun diye, Semavat ve Arz’ın melekutunu gösteriyoruz (eşya ile perdelenmesin).

76-) Felemma cenne aleyhil leylü rea kevkeba* kale haza Rabbiy* felemma efele kale la uhıbbül afiliyn;

Gece onu bürüyüp örtünce bir Kevkeb (gezegen; bunlarla manüple edilen yapı) gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kevkeb) batınca/sönünce de: “Batanları/sönüp kaybolanları sevmem” dedi.

77-) Felemma rael Kamera baziğan kale haza Rabbiy* felemma efele kale lein lem yehdiniy Rabbiy le ekûnenne minel kavmid dalliyn;

Kamer’i (Ay’ı; nübüvvet mahallini) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kamer) batınca şöyle dedi: “Yemin olsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı, elbette sapmışlar topluluğundan olurdum”.

78-) Felemma raeşŞemse baziğaten kale haza Rabbiy haza ekber* felemma efelet kale ya kavmi inniy beriyün mimma tüşrikûn;

Şems’i (Güneş; Can) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim, bu daha büyük” dedi… (Güneş de) batınca şöyle dedi: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden beriyim”.

79-) İnniy veccehtü vechiye lilleziy fetaresSemavati vel Arda Haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn;

“Muhakkak ki ben vechiymi (varlığımı), haniyf olarak, Semavat ve Arz’ın Fatırına tevcih ettim (teslim oldum)… Ve ben müşriklerden değilim (varlık kalmadı bende)”. (6/75-79; En’âm Sûresi; B Meal)
* * *

Hz. İbrâhim Hak’ı (varlığın tek bir hakikat olduğu gerçeğini) her yönüyle sevmek için tanımak istedi. Çünki bir şeyi gerçekten sevmek O’na âşık olmak için O’nu gerçek kesin bilgiyle tanımak gerekir. Hz. İbrâhim’deki ilâhi aşkın şiddeti “varlığı gerçek yönüyle tanıma” tutkusuna dönüştü. Semâvat ve arzın melekûtunu yâni maddi ve mânevi varlıkların hakikatini araştırmaya başladı.

Önce bir kevkeb (parlayan gezegen, yıldız) gördü. Sonra Ay’ı ve Güneş’i tefekkür etti. Hepsinin ortak özelliği görünüp kaybolmalarıydı. Güneş gündüz görünüyor gece kayboluyordu. Ay ve yıldızlar gece görünüyor gündüz kayboluyorlardı. Bu gözün aldatıcı bilgisi idi. Ve göz akla daha kesin bilgiye gitmesini söylüyordu.

Yıldızlar, Ay ve Güneş’in ef’al âlemindeki (madde boyutundaki) göreceli bilgisinin bir üstü esmâ âlemindeki varlık halleriydi. Cisimlerin hakikati Hak’ın isimleriydi. Ve esmâ mertebesindeki bilgi daha kesin ve daha kalıcıydı.

Hz. İbrahim varlığın esmâ mertebesindeki bilgiye yükselince o mertebenin bilinçli birimlerini de algıladı. Onlar Hak’ın esmâ mertebesine mahsus kıldığı nurani bilgi (varlık zannını yok eden bilgi) ile donanmışlardı. Kendi varlıkları, Hak’ın varlığı ve başkalarının varlığı gibi yargılara sahip değillerdi. İlâhi aşkın bu boyutundaki bilinçler kendi nefislerinden (sanal birimsel kimliklerinden) haberdar olmadıkları için o boyutta sadece Hak vardı. Buradaki Celâli tecellî varlık zannını tamamen yakıp yok etmişti ve birimler “hayret” halinde âdeta donup kalmışlardı.

Bu mertebenin öteki adı Rububiyet hakikatidir. Hz. İbrâhim’in Yıldız, Ay ve Güneş’in dolayısıyla kendi varlığının Rububiyet hakikatindeki esmâ terkibi hâli bilgisinde yetinmek istemedi. Bundan dolayı; onlar benim Rabbim olamaz, ben bu bilgi seviyesini sevmedim (bu bilgi seviyesiyle yetinemem) dedi. Ve bir üst bilgi boyutunun iç yüzüne işaret etti.

Biz burada, gök cisimlerinin tanrı (Rab) olamayacağı şeklindeki tefsire (yoruma) hiç girmiyoruz. Yıldızların, Ay’ın ve Güneş’in tanrı/rab/ilah olamayacağını söylemek zaten “bilinen bir gerçeği tekrardan” öteye gitmez.

Ve Hz. İbrâhim Rububiyet mertebesinin (esmâ ve sıfat boyutunun) hakikati olan zâti mertebenin ilmine tâlip oldu. Bilgi, ilim, irfan ve tefekkür yolculuğunda her hangi bir mertebede takılıp kalmadı. Allah ismi ile anlatılan gerçeği hiçbir sınırlamaya sokmadan kabul etti ve;

“Kamer’i (Ay’ı; nübüvvet mahallini) doğarken gördü… “İşte bu Rabbim” dedi… (Kamer) batınca şöyle dedi: “Yemin olsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı, elbette sapmışlar topluluğundan olurdum” diyerek ulaşmış olduğu hakikati diğer kulların da fark edip kendi nefislerine uygulamasını arzu etti.

Hz. İbrâhim’e Rabbi’nin hidayeti esmâ terkibinin Nübüvvet kemâlâtıyla var edilmiş olmasıdır. Eğer Hz. İbrâhim’de Nübüvvet nûru (ilmi) olmasaydı “Ben Hak’ım/Enel Hak” mertebesinde takılır ve “mertebesizlik, sınırsızlık, sonsuzluk ve dâimi yükseliş” olan Muhammedî’likten sapmış olurdu. O tüm mertebeleri geçerek… “Muhakkak ki ben vechimi (varlığımı), haniyf olarak, Semavat ve Arz’ın Fatırına tevcih ettim (teslim oldum)… Ve ben müşriklerden değilim (varlık kalmadı bende)” dedi.
* * *

“Halil” kelimesi “sevgili, dost” demektir. Aynı zamanda bir şeye sızmak, özüne ulaşmak, nüfûz etmek anlamındaki “hulûl” kelimesiyle de akrabadır.

Hz. İbrâhim’in Rahmân’a dostluğu, Hâlîlü’r-Rahmân olması ya da Halilullah olması; iki ayrı varlığın birbirini “şiddetli muhabbet” ile sevmesi değildir. Hz. İbrâhim’in kendi bilincini ef’al âleminin (madde boyutunun) basit bilgisinden zat boyutunun ahadiyetine (varlığın tek bir hakikat olması ilmine) mi’râc ettirmiş olmasıdır. Böylece Hz. İbrâhim kendi hakikatine ait ilimle “dost” olmuştur.

Hz. İbrâhim’in tüm esmâyı (ilâhî isimleri/mânâları/bilgiyi) cem etmesi (tek bir isim halinde bilmesi) ile “Rahmâniyet” sıfatına yükselmesi gerçekleşmiştir. Rahmân ismi Allah ismi gibi tüm sınırsız esmâyı ifâde eder. Allah ve ya Rahman demek aynı anlamdadır. Hz. İbrâhim hayret mertebesinde kendi birimsel bilincini ve cüz’î ilmini kaybetmeyince Rahmâniyet mertebesine ulaşmış oldu. ve Rahmân ismi de onu sınırsız (küllî) ilmi ve sınırsız varlığıyla (zatıyla) istivâ etti (kapsadı7istilâ etti). Böylece cüz’îlik ve küllîlik gibi iki ayrı varlık ve irade sanısı kalktı “dostluk/hıllet/Halillik” mertebesi gerçekleşti.

Abd’in (kulun) ve Hak’ın buluşmasında da aynı anlamlar gizlidir. Abd; kendi fiil, esmâ ve sıfatının gerçekte “yok” hükmünde olduğunu fark edince Hak’a teslim (İslâm) olur. Zâhirî ve bâtınî haramlardan daha iyi korunur ve salat (namaz), savm (oruç), hac, zekat gibi ibadetleri hem zâhiren hem de bâtınen gerçekleştirme bilincine ulaşır. Bu ibadetler her iki cephesiyle “İbrâhim’in dini Haniflik” adı altında Hz. Muhammed a.s. dönemine kadar ulaşmıştır.
* * *

Hak’ın ve kulun buluşup dost olmasını bir başka örnek ile de açıklayabiliriz.

Örneğin bir demir ateşe tutulunca; ateşin yakıcılık sıfatı demirin soğukluk sıfatına nüfûz eder/hulûl eder/özüne işler. Fakat demir hâlâ demirdir, ateş hâlâ ateştir. İkisi birbirini yok etmeden kendi sıfatlarını da yok etmeden dost olmuşlardır. Ateş, demirde “lisân-ı hal” ile “ben ateşim ve yakarım” der. Demir de “ben demirim yakmam” der. Demire dokunanın eli yanar. Eli demir değil ateş yakmıştır.

Demir ve ateş hakikatte “Hak” olmak yönüyle ne soğuktur ne de sıcaktır. Fakat ef’al âleminde (madde boyutunda) Hak; hem yakıcılık hem de yakmayıcılık özellikleriyle tecelli eder.

Ateş ve demir (yakıcılık ve soğukluk) ef’al âleminde birbirine zıt/düşman iken esmâ ve sıfat âleminde sadece sanal olarak mevcuttur birbirlerine zıt değildir, aynı yerde ve dostturlar. Meselâ bir insanın zihnindeki ateş kavramı ve su kavramı aynı yerdedir. Ateş suyu kaynatmaz, su da ateşi söndürmez. Çünki ikisi de o insanın hayalinde mevcut iki kavramdır.

Yukarıdaki örneğe göre tekrar düşünürsek… Tüm sıfatlar Hak’a aittir. Hakikatte yanmak ve yanmamak da Hak’ın sıfatıdır. Fakat ef’al âleminde Hak “yanan İbrâhim” olarak ve “yakan ateş” olarak iki farklı halde tecelli etmiştir. İbrâhim; ef’aldeki kendi yanmak sıfatını yine kendi yanmamak sıfatı ile cem ederek/birleştirerek sıfatlar âleminde Hak ve Kul olarak buluşmuştur.

Hz. İbrâhim’in (Rahman tecellisinin/rahman sıfatının) Nemrut’un (celal sıfatının) ateşinde (yok ediciliğinde) yanmaması hakikat boyutunun bir gerçeğidir. Tüm fiil, isim ve sıfatların zata ait olduğunu anlatır.

Yanabilen varlık ile yakıcı varlık zat boyutunda birbirine etki etmez ve bu o boyutun “normal” halidir. Bu gerçek madde boyutunda bir an görüntüsel olarak “İbrâhim ve ateş” sûretinde tecelli ederse “mucize” ismini alır.
* * *

İbrâhim’in sınırlı birimsel tecellisine hiçbir zaman Hak denilmez. Tecellinin hakikatine Hak denilebilir. Bunu bir prizmadan yansıyan ışık örneğiyle anlatabiliriz. Beyaz ışık prizmadan önce “tek / bütün / ahad”dır. Prizmadan geçtikten sonra çeşitli renkler olarak tecelli eder. Ve renkler birbirinden ayrı görünür.

Renklerin varlığı prizmanın arkasındaki beyaz ışığın varlığına bağlıdır. Beyaz ışık olmazsa renkler de olmaz. Fakat renkler yok iken beyaz ışık yine de vardır.

Hak’ın varlığına beyaz ışık gibi “olmazsa olmaz” anlamında “zorunlu varlık/vâcib el- vücûd” diyoruz. Renklerin varlığına “olsa da olmasa da beyaz ışığa varlık ve yokluk etkisi etmez” anlamında “göreceli/zorunlu olmayan/mümkün el-vücûd” diyoruz. (Vücûd; beden anlamında değil, varlık anlamındadır)

Hak’ın varlığının sınırsız mânâları cem etmiş ahad haline “zorunlu/vâcib ve evvel/ilk” denir.

Hak’ın sınırsız mânâlar halinde tecelli etmiş (prizmadan geçmiş) haline “göreceli/mümkün ve âhir/son” denir. Mümkünât, tecelliyat gibi terimlerle kısaltılarak kullanılır.

Hak’ın, Hz. İbrâhim mânâsı mümkünat âleminde Hz. İbrâhim sûreti olarak açığa çıkar. Hak’a göre Hz. İbrâhim tecellisi “mümkün ve âhir ve sonradan” gibi “yaratılmışlık” sıfatlarıyla tanımlanır.

Hz. İbrâhim tecellisine göre de Hak “vâcib ve evvel ve kadîm” gibi “yaratılmamışlık” sıfatlarıyla tanımlanır.

Bu durumda Hz. İbrâhim’in (ve tüm tecelliyatın) sonradanlığı, yaratılmışlığı gerçek anlamda değil sanal anlamdadır.

Hastalık, açlık, susuzluk, alay edilme, eziyet görme, lânet edilme/uzaklaştırılma, azab edilme, ödüllendirme gibi özellikler Hak’ın katında sadece mânâ olarak mevcutken mümkünat âleminde birimlere etki eden “kudret” olarak açığa çıkar.

Bu gerçek bir hadiste mecazi olarak anlatılır:

(((… Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) Efendimiz, Allahu Teala’dan naklen anlatıyor;

“Allahu Teala şöyle buyurdu:

– Ey Ademoğlu, hasta oldum; ziyaretime gelmedin. Ademoğlu sordu:

– Ya Rabbi sen alemlerin Rabbisin… Seni nasıl ziyaret edeyim? Allahu Teala buyurdu:

– Bilmiyor musun? Falan kulum hasta oldu… Ama, sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin, Beni yanında bulacaktın… Allahu Teala devamla buyurdu:

– Ey Ademoğlu, senden yemekle doyurulmamı istedim, ama sen Beni doyurmadın. Ademoğlu sordu:

– Ya Rabbi, seni nasıl doyurayım? Sen alemlerin Rabbisin. Allahu Teala anlattı:

– Falan kulum senden yemek istedi. Ama, ona yedirmedin. Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın. Allahu Teala devamla buyurdu:

– Ey Ademoğlu, senden su istedim, amma vermedin. Ademoğlu sordu:

– Ya Rabbi, sana nasıl su vereyim?. Sen alemlerin Rabbisin. Allahu Teala anlattı:

– Falan kulum, senden su istedi, vermedin. Ona su verseydin Beni yanında bulacaktın.. Bunu da mı anlayamadın?”

Bu da kudsi bir Hadisi Şeriftir. Mana kapısını, şu şekilde aralayabiliriz:

“Ey Ademoğlu..” şeklinde yapılan hitap ruhadır. Bu ruh ise kalptir. Bilhassa nefsani perde ile perdelenen kalb. Bu kalbe şöyle hitab edilmektedir:

“Ben, belli bir zuhur yerine tecelli ettim. Orada zuhura geldim. Yine belli bir taayyünde de aynı şekilde tecelli ettim; zuhur eyledim. Fakat, bu has zuhurla perdelendim, gizlendim… Özellikle mutlak hakikatimi müşahede edilmeden yana sakladım. Belli bir şekle girmekten ve bir kayda sığmaktan yana kendimi kapadım. Bütün bu işler bu belli taayyünün özünde oldu. Gel gör ki sen, bu taayyünü, bilmedin. Ki O, mutlak hakikatimin aynıdır.”

Burada, “Ya Rabbi, sen alemlerin rabbısın seni nasıl ziyaret edeyim?” cümlesi, bir başka mana taşır. Onu da burada anlatmak icab eder. Şu demektir:

“Belli bir surette seni nasıl müşahede edebilirim?. Bilhassa, keyfiyeti ve şekli olan bir şeyde… Halbuki sen, bu gözle görülen âlemlerin suretine inhisar etmekten ve belli bir şekil almaktan yana münezzehsin.”

“Bilmiyor musun?…” kelimeleri ile başlayan cümleye verilecek mana ise şu şekilde olur:

“Sen, şöyle bir marifete sahib olmadın mı ki, mutlak varlığım, her taayünde, yani göze gelen her belli şeyde vardır. Sonra taayyün halini her mutlak olan mana taşır. Halbuki sen, anlatıldığı gibi, kendinde bir irfana sahib olmadın. Sonra bilmedin ki, o hasta kulun hakikati Hakikatimin aynıdır. Zira, onda zahir olan Benim.”

Bu zuhurun, belli bir mana şekli şöyle olabilir: İsmin, isim verilene nisbeti gibi ki, bu, o hasta kulun ‘Hakikatime’ nisbeti babında bir misaldir, benzetmedir.

Kaldı ki, isim, müsemmaya göre ayrı değil, aynıdır.

Yukarıdaki açıklama nazara alınarak, “Bilmiyor musun?” şeklinde gelen cümlenin devamı olan, “Eğer onu ziyaret etseydin beni yanında bulacaktın…” cümlesine de, bir başka mana vermek icab eder:

“Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, anlayamadın ki Mutlak Varlığım, onun izafi varlığında, seyrini tamamlamaktadır. Onu zuhura getirmektedir.”

Yukarıda anlatılan manaların tümüne, şu Ayeti Kerime işaret etmektedir:

“O küfredenlerin, amelleri ise çöldeki serap gibidir ki susuz onu su zanneder.” (Nur Suresi, Ayet-39)

Mevzuumuz olan Hadisi Şerifin hepsini burada açıklayamadık. Ama kendisi ile bir kıyas yapılacak kadarını açıkladık. Kaldı ki bir kıyas usulü de vardır. Kalanı da buna göre kıyas eyle… )))

{Bu hadis-şerif http://www.ahmetkayhan.com… ‘dan alınmıştır.}

Şu âyetlerde de işaretler vardır:

64-) Kul ya ehlel Kitabi tealev ila kelimetin sevain beynena ve beyneküm ella na`büde illAllahe ve la nüşrike Bihi şey’en ve la yettehıze ba`duna ba`dan erbaben min dunillahi, fein tevellev fekulüşhedu Bi enna müslimun;

De ki: “Ey Ehl-i Kitab!.. (Hepiniz) bizimle sizin aramızda seva’ (adil) olan şu kelimeye gelin: Allah’dan başkasına ibadet/kulluk etmeyelim, O’na (B gerçeğince) hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da/Allah’ın gayrından bazımız bazımızı rabler edinmesin”… Eğer yüz çevirirlerse o vakit deyin ki: “(B gerçeğince) Şahid olun biz Müslimleriz”.(Âl-i İmrân, 3/64 B Meal)

Hak kitabı (varlığın her boyutunu) okuyan insan aklı Allah’ın varlığı yanında başka varlık olmadığı gerçeğini de okumalıdır/algılamalıdır.

111-) İnnAllaheştera minel mu’miniyne enfüsehüm ve emvalehüm Bienne lehümül cennete, yukatilune fiy sebiylillâhi feyaktülune ve yuktelune va`den aleyhi hakkan fiyt Tevrati vel İnciyli vel Kur`an ve men evfa Bi ahdiHİ minAllahi festebşiru Bi bey`ıkümülleziy baya`tüm BiHİ, ve zâlike hüvel fevzül azîym;

Muhakkak ki Allah mü’minlerden, karşılığında onlara cennet vermek üzere, nefslerini (benliklerini, zatlarını) ve mallarını (özelliklerini) (B sırrınca) satın almıştır… (Mü’minler) Allah yolunda mukatele (mücahade) ederler, öldürürler (tabiat, şatlanmalar, beşeri özellikleri) ve öldürülürler (fena fillah)… (Bu Allah’ın) Tevrat’ta (Zahiri hükümler), İncil’de (Batıni hükümler) ve Kur’an’da (Zahir ve Batını cami İlahi Ahkam ve Ma’rifetler) kendi üzerine alıp üstlendiği hakk bir vaad’dir!… Kim Allah’dan daha çok (Bi-) ahdini yerine getirebilir?.. O halde O’nunla (B sırrınca) yaptığınız bu alış verişten dolayı sevinin!.. Aziym kurtuluş işte budur. (Tevbe, 9/111,B Meal)

İnsan aklı kendisini parça varlık olarak algılama zannını düzeltirse, küllî hakikati idrak edebilir. Bâtın ve zâhir iki ayrı “şey” değil tek hakikatin iki farklı özelliklerle anlatımıdır ki bu gerçek Kur’an’da (gerçek bilgide) mevcuttur.

26-) İnnAllahe la yestahyıy en yadrıbe meselen ma beudaten fema fevkaha, feemmelleziyne amenu feya`lemune ennehülHakku min Rabbihim, ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihaza meselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi kesiyra ve ma yudıllu Bihi illel fasikıyn;

Muhakkak ki Allah bir sivrisineği ve (hatta) onun da fevkındeki bir şeyi misal vermekten haya etmez… Bilfiil iman edenler bunun Rabblerinden (kendi bünyelerinde müteşabihi olan) bir Hak/gerçek olduğunu bilirler… Kendi hakıkatlerini örtücü olanlara/kafirlere gelince, onlar da (temsil ve teşbih yollu anlatımda) derler ki <Allah (Bi-) bunu misal vermekle aceba ne murad etti?>… (İşte Allah) bu misal yollu anlatımla (B gerçeğince) birçoklarını saptırır, birçoğunu ise (B sırrınca) gerçeğe hidayet eder… (Allah) bu misal yollu anlatımla (B sırrınca) fasıklardan (bilinci gerçeği algılama yeteneği körelmişlerden) başkasını saptırmaz. (Bakara, 2/26 B Meal).

Kur’an’da verilen her örneğin hakikati “Hak”tır. Örneklerin türüne, cinsine, göreceli temizliğine ve pisliğine göre ayırım yapmadan anlaşılmalıdır.

(((… İbn Arabî’nin Kur’an kavramlarının tamamının hakikatini Hak olarak algılaması ve Hak’ın zıt esmâ terkib ve tecellileri olarak örneklemesi kısır akıllarca itirazlara neden olmuştur. Ve aynı dar görüşlülerce anlaşılmamaya devam etmektedir. …)))

18-) İnnel mussaddikıyne velmussaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda`afu lehüm ve lehüm ecrun keriym;

Muhakkak ki tasadduk eden (sadaka veren) erkekler ve tasadduk eden kadınlar ve Allah’a karz-ı hasen (güzel bir ödünç) verenler var ya (işte) onlara (verdikleri) kat kat artırılır… Ve onlar için ecr-ü keriym (şerefli-cömert bir ecir) de vardır. (Hadîd, 57/18 B Meal)

Kendi sanal varlıklarını Hak’a verenler karşılığında “vâcib” varlık ilmi ile ödüllendirilir.

Bu bilgi sadece “esmâ ve sıfat” mertebesinin ilmidir. İnsan sonsuz olarak ef’al âlemindeki birimselliği, sûreti ve kulluğu ile kendini tanıyacaktır. Esmâ ve sıfat mertebesinin ilmi ile ef’al âleminin gerçeklerini aynı değerde kabul etmek “Risalet ve Nübüvvet”in ayırdığı Hak ve bâtılı pratikte tekrar kaynaştırmak olur. Ki bu da “yanlış bir düşünce yoludur/dalalettir”.

Her mertebeye hakkını vermek adalettir. Her mertebeye aynı değeri vermek zulümdür.
* * *

Tam olan sıfatlar; (meselâ ölümsüzlük, ihtiyaçsızlık, benzersizlik gibi) Hak’a verilir. Eksik olan sıfatlar ise mümkünâta/tecelliyata verilir. Bu ayırım hakiki değil varsayımsaldır/itibâridir. Çünki sıfatlanacak iki ayrı varlık yoktur, sınırsız ve sonsuz mertebeleriyle ahad/tek olan Hak mevcuttur ve tüm sıfatlar da sonuçta Hak’a aittir.
* * *

“Aziz ve Celil Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı…” Hadisinde kastolunan; Hak’ın tüm esmâ ve sıfatlarının “insan” tecelliyatıyla zahir olmasıdır. Esmâ ve sıfatların varlığı Hak’ın bir mertebesidir ve varlığı Hak’tır. Bu durumda Hak’dan başka sıfat ve esmâ olmayınca Âdem’in sûreti de yani görünen ve görünmeyen hakikati de Hak olur.
* * *

2-) “ElHamdu Lillahi Rabbil’Alemiyn”;

Hamd (mutlak değerlendirme, kemâlâtlarını izhâr) Rabb’ül âlemiyn olan Allah’a mahsustur (bu nedenle her şey O’nu tesbih eder; zira herşey O’nun Esması’nın açığa çıkması içindir). (Fâtiha, 1/2;B meal)

Hamd’de üç anlam vardır.

Birincisi: Hak’tan halka (yaratılana) olan hamddir (takdir etme, övmedir) ki, bunun delîli :

56-) İnnAllahe ve MelaiketeHU yusallune alen Nebîyy ya eyyühelleziyne amenu sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;

Muhakkak ki Allah ve O’nun melekleri, O Nebî’ye salat eder… Ey iman edenler, siz de O’na salat edin ve teslimiyet ile selam verin (namazınız salevattır?). (Ahzâb, 33/56; B Meal)

43-) HUvelleziy yusalliy aleyküm ve melaiketüHU li yuhriceküm minez zulümati ilenNur ve kâne Bil mu’miniyne Rahıyma;

O’dur ki, sizi (tabiat, nefs) zulumatlardan Nur’a çıkarmak için size salat (rahmet; tecelli) eder, ve O’nun melekleri de (salat ederler)… Mü’minlere (B sırrıyla, mü’minler olarak-mü’minlerden) Rahıym’dir. (Ahzâb, 33/43)

Bu iki âyetle ve benzeri âyetlerle Hak kendi tecelliyatı olan esmâ ve ef’al âlemine hamd eder yâni onları över, seyreder. Buradaki hamdin anlamı “Hak’ın esmâ ve sıfatlarının” gerçeği hakkında değerlendirme yapmasıdır. Değerlendirme sonucu da onlarda kendinden başkalık görmemesidir.

İkincisi: Halktan (yaratılmıştan) Hakk’a olan hamddir (takdir etme, övmedir) ki, bunun da delîli:

44-) Tüsebbihu leHUs Semavatüs seb`u vel Ardu ve men fiyhinn ve in min şey`in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm inneHU kâne Haliymen Ğafura;

Yedi Sema, Arz ve onların içindekiler (hep) O’nu tesbih eder (başkaca varolamazlar)… Hiç bir şey yok ki O’nun Hamdı ile (B sırrınca, O’nun Hamdi olarak) tesbih etmesin (O’nun Hamdı ile tesbih etmeyen mevcud değildir)… Fakat siz onların tesbihini fıkh etmiyorsunuz/anlamıyorsunuz… Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafur’dur. (İsrâ, 17/44; B Meal)

75-) Ve teral Melaikete haffiyne min havlil Arşi yüsebbihune Bi Hamdi Rabbihim* ve kudıye beynehüm Bil Hakkı, ve kıylel Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn;

Melaike’yi de Arş’ın (kalbin) havl (havale, muhit) inden kuşatmışlar (dönüyorlar), Rablerinin hamdi’ni (B sırrınca) tesbih (Rablerini tenzih) ediyorlar halinde görürsün… Aralarında Bil-Hakk (Hakk olarak) hükmolunmuş (gerçek açığa çıkmış) ve (dolayısıyla): “Hamd, Rabb’ül Alemiyn olan Allah’a aittir” denilmiştir. (Zümer, 39/75; B Meal)

Bu iki âyette işaret olunan hamd; tecelliyatın Hak’ı hamd etmesidir. Tecelliyat/mümkünat dediğimiz, esmâ ve sıfatın ve ef’âlin hakiki varlığı olmadığına göre Hak’ı hamd eden yine Hak’dır. Hamd Hak’dan Hak’a oluşmaktadır.

(((…“Hamd” esas itibariyle “değerlendirmek” anlamında kullanılmıştır burada. Hamd Allah içindir demek, “değerlendirmek Allah’a aittir”, anlamındadır. Çünkü Allah adı ile işaret edilenin yarattıklarını hakkıyla değerlendirmek ancak ve ancak kendisine aittir!. Bir yaratılmışın böyle bir değerlendirme yapabilmesi muhaldir!. Bu yüzdendir ki bu cümle okunarak daha en başta insana çizgisi ve kapasitesi fark ettirilmekte, yaratılmış bu sistem hakkında haddini bilerek yaşaması ikazında bulunulmaktadır!.

http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salat.htm ‘dan alınmıştır..)))

Üçüncüsü: Halktan (tecelliyattan) halka (tecelliyata) olan hamd (övmek, takdir etmek) dir. Ef’al âlemindeki mümkünatın maddi ve manevi nimetleri mutlaka bir sebebe bağlanmıştır.

Yağmurun yağması bir grup yoğunlaşma kurallarına ve sonuçta buluta bağlanmıştır. İnsanın buluta yağmurun nedeni olarak sempati duyması bulutta Hak’ın “Rahmet” sıfatını görmesidir. Varlığın bu ve benzeri şekilde cemal ve celal tecellilerini Hak’a bağlaması “halkın halka Hamdi”dir. Halkın hakikatinin Hak olduğunu bilirsek “Hak Hak’a hamd eder” sonucuna ulaşırız.

Bu nedenle “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmemiş olur” denilmektedir. Bütün hamdler her halükarda Hak’dan gelmekte ve Hak’a rücû etmektedir/dönmektedir. Bu durumda iki ayrı varlık olmadığı için iki ayrı varlığın bir birine hamd etmesi de imkansız hale gelmiş olur.
* * *

Zâti tecellinin bir bilinç tarafından hakkı ile kavranması “kıyâmet-i Kübrâ/büyük Kıyamet”tir.
* * *

Hak zâhir ismi ile tecellî edip mümkünat olarak açığa çıkınca Bâtın ismi, zâtı ve sıfatı gizlenmiş olur. Bu durumda kul, Hakk’ın sem’i (işiten kulağı) ve basarı (gören gözü) ve sâir kuvâsı (diğer kuvveleri) olur.

17-) Felem taktüluhüm ve lakinnAllahe katelehüm ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnAllahe rema* ve liyübliyel mu’miniyne minhü belaen hasena* innAllahe Semiy’un Aliym;

Siz öldürmediniz onları, fakat Allah onları öldürdü… Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı (B harfi yazılmadan?)… Mü’minleri kendinden güzel bir bela ile denemek için… Muhakkak ki Allah Semi’dir, Aliym’dir. (Enfâl, 8/17; B Meal)

Bu âyette açık olarak “teklik” lisanı kullanılmıştır. Varlığın ve fiillerin hakikati çok açık ve net bir şekilde ilan edilmiştir.
* * *

Allah’ın kula yakınlığı ve kulun Allah’a yakınlığı farklı anlamlar içerir.

Allah kulunu severse kulda Risalet ve Nübüvvet açığa çıkar. Hz. İbrâhim’de görülen Halil/dost özelliğinin sebebi budur.

Kul Allah’ı severse kulda velâyet açığa çıkar. Kul nafile/faydalı ibadetlerle Allah’a yakınlaşmış ve Allah tarafından muhafaza altına yani velâyete/korunmaya alınmıştır. Korunmanın içeriği maddi anlamdan çok ilme dönüktür. Velî şirk hatasından korunmaktadır.
* * *

Allah’ın Ulûhiyyeti (ilahlığı), Rubûbiyyeti (Rabliği), Halikiyyeti (yaratıcılığı) ve Musavviriyyeti (şekil ve sûret vermesi) gibi sıfatları olmasaydı kendi esmâ âlemine çeki düzen veremezdi. Esmâ âleminde düzen olmasaydı ef’âl âlemi (madde boyutu) tecellî etmezdi.

Allah’ın Ulûhiyyet’ini bizim kulluğumuz/yokluğumuz anlamlı hale getirmektedir. Buradaki ilahlık ve kulluk bir tanrı ve onun emrindeki bir başka varlık ilşkisi değildir. İlah; kendi mânâlarına yoka eşit sanal bir varlık atfeder. Kul sadece bir mânâ ve gölge olarak mevcuttur. Aynı hamd edenle hamd olunanın Hak olması gibi ilah ve kul ikiliği de öyledir.

Rabliği ve esmâsının Rab’bın kulu olması da aynı içeriğe sahiptir. Ve diğerleri de aynıdır… Bu ikili ilişki sadece vahidiyyet (tekillik) mertebesinde anlaşılır. Vahidiyyette Hak’ın varlığı tek ve tümeldir. Esmâ ve sıfatları ve fiilleri sonsuz ve sınırsızdır. Zâtından zâtına tecellileri teklikte çokluğu oluşturur.

Mutlak zât (Allah) mertebesinde ise Hak ve esmâsı-sıfatları-fiillleri ayrımı yoktur. Mutlak zâtta ilahlık, rablik, yaratıcılık gibi özelliklerden de bahsedilemez. Tecelliyatı yoktur. Zâtından zâtına inerek kesreti meydana getirmek bu mertebede düşünülemez. Sadece Allah mevcuttur, Allah’ın isimleri ve gölgeleri dahi yoktur.

Her iki mertebe bir birini tarif için oluşturulmuş açıklama halleridir. Hakikatte var olan sadece Allah’tır.
* * *

Kulun hakikati bilinmeyince kulu oluşturan Rububiyet mertebesi yâni Rab bilinmez. Bunun için hadiste “Nefsini bilen Rabbini bilir” denmiştir.

Aynı halde Allah’ın ahad olan varlığını bilmek için de âlemin/evrenin bilinmesine ihtiyaç vardır. Âlem/evren ne kadar bilinirse Allah da o kadar bilinir. Âlem olarak bilinen ise Allah’ın isimleri ve isimlerinin/mânâlarının zahirleri olan sûretlerdir. Evren olmadan Allah bilinemez, Allah’ı bilecek, tanımlayacak olan kendi mânâ sûretleri olan âlemlerdir.

53-) Senüriyhim ayatiNA fiyl afakı ve fiy enfüsihim hatta yetebeyyene lehüm enneHUl Hakk* evelem yekfi Bi Rabbike enneHU alâ külli şey`in şehiyd;

Afak (ufuklar)’da ve enfüsler (nefsler) inde ayetlerimizi onlara göstereceğiz (seyr-i afaki, seyr-i enfüsi), ta ki O’nun Hakk (yadsınamaz gerçek) olduğu kendilerine tebeyyün etsin (açıkça belli olsun; Hak zahir olsun)… (Bi-) Rabbinin herşey üzerine şehiyd (bir şahid) oluşu yetmez mi (demek ki Hak?) ?. Fussılet, 41/53; B Meal)

“Ben mahfî (gizli) bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim (bilinmemi istedim) ; halkı (tecelliyatımı) bilinmem için yarattım”. (Kutsî Hadis)

Allah’ın kendi hakikatini bilmesi için kendisini kendi mânâları olan isimlerde, sıfatlarda ve fiillerde seyretmesi gerekmektedir.

Âyette ve hadiste işaret edilen anlam bilme ve bilinme için Allah’ın kendinde kendini seyridir.

Bu seyirin olmadığı mutlak zât mertebesinde Allah öncesiz, sonrasız, zâhirsiz ve bâtınsız halde özet olarak bilinir. Bu bilgiyi oluşturan da yine Allah’ın evvel, âhir, zâhir ve bâtın olarak tecelli etmesidir.

Allah hakkındaki bilgiler her mertebenin bir üst mertebeyi anlatması şeklinde sonsuz zincirleme oluşturur. Ve nihayeti/sonu yoktur.
* * *

Zâtın (Allah’ın) ilminde mevcut olan sanal/vehimsel varlık âlemine âyan-ı sâbite denilir. İlmî sûretler olarak da isimlendirilir. Zâtta ilmî sûretlerin oluşması “ruh üfürülmesi” kavramıyla anlatılmıştır.
* * *

Zâtta beliren bu İlmî sûretler/ruhlar zât mertebesindeki şeffaflıktan/letâfetten Ef’al/madde âlemine inerek katılık/kesâfet (beden/sûret) kazanırlar. Ef’al âlemi ise yine zât tarafından zâtın varlığı ile oluştuğu için madde olarak isimlenen yine Hak’ın varlığıdır.

Âyan-ı Sâbite (ilmî sûretler) her mertebede Hak’ın varlığından başka varlığa kavuşamadıkları için; “Âyan-ı Sâbite başkalık ve varlık kokusu koklamamıştır” denilmiştir. Yine “Allah sizi yaratmadan evvel yalnızdı… şimdi de öyledir” meşhur sözleri de varlığın her an yok hükmünü belirtir.
* * *

Âyan-ı sâbite’ye âlem denildi. Bizim her birimiz Hak’ın varsaydığı sûretleriz ve hepimizin toplam tecelliyatına âlem dendi. Bazı sûretler bâzı sûretlere zâtta boyutsal olarak yakın olunca madde âleminde de birbirine yakın oldular. Zâtta boyutsal olarak uzak olan ilmî sûretler madde âleminde birbirini göremediler ve mekânsal olarak uzak kaldılar ve ayrı zamanlarda belirdiler.

Zâttaki ilmî sûretlerin zamansız ve mekânsız tümel varlığına “ruhlar âlemi” denildi. İlmi sûretlerin zaman ve mekân içindeki tecelliyatına da madde âlemi denildi. Her iki âlem de zâtta ve zât olarak mevcud olunca ruh ayrı beden ayrı varlık olamadı. Sadece zâttaki boyutları daha iyi tanımlamak için iki âlem tarifi yapıldı. Bu târif halk nazarında ruh ve beden diye iki ayrı varlık var yanılgısını oluşturdu.
* * *

Zâttaki ilmî sûreti kendisini ve diğer sonsuz ilmî sûretleri zâttan ayrı bir birim olarak algılamaz ise madde âlemine ininceye kadar o bilgisini muhafaza eder. Ve dünya yaşamında kendisinin ve her şeyin hakikatini hatırlar, bilir, tanır.

Zâttaki ilmî sûret zâtta iken kendisini zâttan ayrı bir birim olarak algılar diğer sûretleri de ayrı kabul ederek madde âlemine ininceye kadar zâti hakikati unutur ve gafillerden olur. Bu dünyada beliren her şeyi madde olarak kabul eder. Dünya kargaşasına kendilerini kaptırarak tamamen hakikatten uzaklaşırlar.

Allah’ı zikretmek, zikir ehli olmak hakikatini unutmamaktır. Zikrin anlamı da “hatırlamak”tır.

Allah’ı zikretmemek, zikir ehli olmamak hakikati unutmuş olmaktır.

Âlimlerin gafletten, zikirsizlikten Allah’a sığınmaları hakikati unutmamak isteğidir.

37-) Ricalun la tülhiyhim ticaretün ve la bey`un an zikrillahi ve ikamis Salati ve iytaizZekati, yehafune yevmen tetekallebu fiyhilkulubu vel ebsar;

(Onlar o) Ricaldir ki, kendilerini ne ticaret ne de veriş-alış Allah’ın Zikri’nden, namaz’ın ikamesinden ve zekat’ı vermekten meşgul etmez/alakoymaz… Onlar, kendisinde kalblerin ve gözlerin takallub edeceği (döneceği; dönüşeceği; yer değiştireceği) günden korkarlar. (Nûr, 24/37; B Meal)
* * *

Hak’da mevcut olan ilmî sûretlerimiz/âyan-ı sâbitemiz Hak’dan ayrı olmadığı için Hak’daki tüm mânâları seyretmek talebinde bulunur. Taleb (istek) tümel bir dileme olduğu için dilek kabul olur. Hak’da mevcûd mânâların sûretleri bizim aslımıza yansır. Mânâların aslımıza yansıma sıralaması zaman algısını, mânâların seyri de olay algısını oluşturur. Esmâ terkibimizin yapısına göre algılayabildiği mânâların seyrine “kaderimizi yaşamak” diyoruz. Kader bizim için önceden belirlenen değil bizim esmâ terkibimizin yapısına göre (fıtratına göre) algıladığı ilâhî mânâlar sıralamasıdır. Bu durumda kendi kaderimizi kendi yapımız seçmiş oluyor. Bu kaderi bana kim yazdı sorumuza “kendi dileğin” cevabı geliyor.

23-) La yüs`elu amma yef`alu ve hüm yüs`elun;

(O) yaptığından sual edilmez… Onlar sual edilirler. (Enbiyâ, 21/23; B Meal)

Allah kaderi yazan bir tanrı değildir. Allah sınırsız sonsuz esmâ sıfat ve fiilleri var eden hakikattir, zâttır. İnsan bir esmâ terkibidir ve terkibindeki mânâları “kader” olarak seyreder/yaşar. Bundan dolayı bu olayı bana Allah niçin yazdı diyemez. İtiraz ettiği şey kendi seyrettiği kendi mânâlarıdır.
* * *

149-) Kul feLillahil huccetül baliğatü, felev şae lehedaküm ecmeıyn;

De ki: “Hüccetül’Baliğa (üstün, tam, doğrulayıcı, zıddı olmayan delil) Allah’ındır”… Eğer dileseydi elbette sizin hepinizi hidayete erdirirdi. (En’âm, 6/149; B Meal)

Allah dileseydi insanların hepsini tek bir inanç üzerine yaratırdı; şeklinde düşünülen bu âyetin yanlış ve yetersiz anlaşıldığı verilen anlamlardan ve yapılan tefsirlerden bellidir.

Allah’ın dilemesi “keyfine kalmış” bir uygulama tarzında anlaşılmamalıdır. Her birimin ve bireyin esmâ terkibinin ve fıtratının farklı olması gerçeğine bağlı bir ilim ve iradedir. Âyan-ı sâbitenin/esmâ terkiplerinin özlerinde taşıdığı gerçek bilgi ne ise Hak’ın yaratması da o bilgiyi gerçekleştirme olarak tecelli eder. Yani “bilinen”deki potansiyel olaylar âlim (bilen) tarafından (Allah tarafından) alınır ve alınan bilginin aynısı ef’al âleminde yaratılır.

Bilinen varlıkların (birimlerin) potansiyel kabiliyetleri farklıdır. Hiçbir birimin kabiliyeti hiçbir birimle özdeş değildir. Kaderin yaşanması da her birim için farklı oluşur.

Aslında Hak’ın yaratması tek bir anda olmaktadır. Her birim bu yaratılış kudretini kendi özündeki kader/potansiyel kabiliyet prizmasından geçirerek ayrı ayrı tecelliler olarak yansıtmaktadır.

50-) Ve ma emruna illâ vahıdetun kelemhın Bil basar;

Emrimiz ancak bir tek (kelime) dir, bir göz (Bil-Basar) kırpması gibidir. (Kamer, 54/50; B Meal).

Yaratma kudreti kimi birimden hayır, iman, ilim ve benzeri olumlu davranışlar olarak yansır kimi birimlerden de olumsuz davranışlar olarak yansır.

Böylece her birim Hak’dan gelen tek ışığı çeşitlendirerek Hak’a geri verir.

Birimdeki hidayeti ve dalaleti Hak’ın yaratması, dilemesi yine birimin fıtratına (potansiyel kabiliyetine) göredir.

İyiliklerin Allah’tan bilinmesi birimin bilincinin Allah hakikatini anlamış olarak hayırlı ameller açığa çıkarmasıdır. Kötülüklerin nefsden (birimin kendisinden) bilinmesi ise o birimin henüz Allah hakikatini anlamamış olmasına işarettir.
* * *

Kaderin ezelde belirlenmesi Allah ilminin ezeli olmasıdır. Birimler Allah ilminde ezeli ilmî sûretler olarak mevcut olduğu için birimlerin potansiyel kabiliyetleri (kaderleri) de ezelidir. Birimler ezeli mânâlarını art arda seyrederek zaman algısını oluştururlar. Allah ve zatının ilmî sûretleri ve ilmî sûretlerin sınırsız mânâları iki ayrı varlık olmadığı için kaderi yazan ve oynayan olarak ikiye bölüp de anlayamayız. Hak kendinde kendi mânâlarını o birimin hakikati olarak zamansız ve mekansız an içinde seyretmektedir.
* * *

(((… İbn Arabî’nin füsûsu’l- Hikem’de kullandığı yazı üslûbu “özün özü” tarzındadır. Tasavvuf ehlinden ancak Ârif olanların anlayacağı uzun ve hassas konuları birkaç cümle şeklinde yazar. Bunun için Füsûs bir ârifin şerhinden okumadığı müddetçe anlaşılamaz. Anlayan da yanlış anlar. Şimdiye kadar kayda geçmiş kırk beş civarında şerh vardır. Ancak bir kaçı Türkçe’dir diğerleri Arapça ve Farsça’dır. Füsûs’un çağımıza bakan ve çağımızı çok çok aşan en mükemmel şerhi 19. Ve 20.yy son Mevlevî Âriflerinden Ahmed Avni Konuk tarafından “Osmanlı Türkçesi”yle yazılmıştır. Bu açıklamayı vermemizin amacı İbn Arabî’nin birkaç cümlesini sadece çeviri olarak okuyunca düşeceğimiz hataları göstermek içindir. Aşağıda önce birkaç sade cümle çevirisini verip sonra A. Avni Konuk’un Ârifâne yorumunu vereceğiz. …)))

“Hak bana hamd eder; ben de Hakk’a hamd ederim. Ve Hak bana ibâdet eder; ben de O’na ibâdet ederim.” (Sâde çeviri)

Ve şerhi/yorumu:

Hak tüm esmâ, sıfat ve fiilleriyle insanda tecellî etmiştir. Bu tam tecellîyi değer vermek, lutfetmek anlamı yüklenmiş “hamd etmek” sözüyle anlıyoruz. Hak’ın bana/insana hamd etmesi insana tam tecelli etmesidir. Bu lutfuna karşılık ben de / insan da Hak’ın karşısında varlık iddiasına kalkışmadan O’na O’nun bende konuşan lisanıyla hamd ederim.

Hak’ın bana/insana ibâdet etmesi kulluk ve tapınma değildir. Potansiyel varlığımızın lisanı hal ile dilediği her mânâyı eksi işitip kabul etmesi ve tam vaktinde eksiksiz ve fazlasız açığa çıkarmasıdır. İnsan ve varlık Hak’dan lisanı halleriyle her an dilekte bulunmasa idi Hak’ın ibadet kabul etmek sıfatı eksik kalırdı ve eksik olan da Hak olamazdı.

Hak kendisine her hangi bir eksiklik vermemek için tam kulluk edecek varlık diler ve tam kulluk edecek liyakatta varlık olmayınca kendi zâtından ayrı var etmediği kendi mânâlarını abd/kul olarak tecellî ettirir. Böylece kendisine eksiksiz kulluk/ibâdet yapan yine kendisi olur.

(((… Evet A. Avni Konuk gibi bir Ârif Füsûs’u şerh etmese idi İbn Arabî gibi bir ilim hazinesini doğru olarak ancak birkaç kişi anlardı. …)))
* * *

Ben O’nu bazı hallerimde, tevhid zevkimin zirvelerinde her isim ve resim altında tanır ve tastik ederim.

Bazı hallerimde de kesrete düşerim ve O’nu gördüğüm tek tek şeyler olmaktan tenzih ederek inkâr ederim. Varlıkta Hak olduğunu düşünemem.

Bu tasdik (kabul) ve inkâr beşeriyetin her an değişebilen bilgi halidir.
* * *

Allah esmâsı ve sıfatları bakımından bizlerden ganî (zengin) değildir. Çünkü “biz” kelimesiyle kastedilen sınırsız isimlerinin ve sıfatlarının ve fiillerinin tecelligâhı olan “insan”dır. Fakat zâtı bakımından bizden yani esmâ-sıfat ve ef’âlinden ganîdir. Çünkü, zatında açığa çıkardığı özellikler açığa çıkaracağı özelliklere göre her an hiç/yok hükmündedir.
* * *

Hak beni/insanı kendi özelliği olarak seyreder. Her an her ayrıntımı bilir. Ben/insan ise O’nu külliyen (her özelliğini) sınırlı an içinde bilemeden seyrederim. Ayrıntıyı ise sonsuza kadar tecrübe ederek yaşarım.
* * *

Hz. İbrâhim Hak’a gıdâ oldu/varlığını fedâ etti. Yâni Hak’ın zâtına, sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine şiddetli aşk nedeniyle dost oldu. Hak da Hz. İbrâhim’e gıda oldu. Yâni Hz. İbrâhim’de tüm sınırsızlığı ve sonsuzluğuyla tecellî etti. Bu nedenle Hz. İbrâhim kendi hakikatinin gıdası/gerçeği olan Hak’ı insanlara ikram etmek için “ziyafet sünnetini” âdet edindi.

Zahirde yemek vermek; bâtında Hak’ın ilmini sebil olarak dağıtmaktır. Hz. İbrâhim’in; Halil İbrâhim sofrası “ilim ve irfan” sofrasıdır.
* * *

Fenâ fillah olmak dağılıp yok olmaktan ötede anlam taşır. Hak’ın varlığında erimek, bitmek insanın kendi hakikatinin zâten Hak tecellisi olduğunu fark etmesidir. Hz. İbrâhim’in Halilullah’lığı iki varlığın yakın dostluğu değil, abd’in Hak’ın zâtından gayrı varlığa sahip olmadığı bilincidir.
* * *

Hak doğruyu söyler. Nasıl söyler? Şöyle ki:

Birimler ilim ve ibadet ile Hak’ın özelliklerini kazandıkça ilim ve irfan nurları artar. Ve dilleri/akıl güçleri ve imanları/bilgileri Hakkel yakîn mertebesine yükselir. Ve o birimin dilinde/aklında hükmeden Hak olur.

5. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

2 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (5. Bölüm)”


  1. 1 ruhum latife 23 Mart 2008, 12:49

    Allah ilminizi artırsın… hem ziyafet hem de ilim sebili olun inşallah.. aminn

  2. 2 kenan 23 Mart 2008, 10:32

    “Biz’de (benliksiz, severek, ihlasla) mucahade edenlere gelince, elbette onları yollarımıza hidayet edeceğiz… Muhakkak ki Allah muhsiynlerle (ubudet halinde olanlarla) beraberdir.”

    Yüce Allah bizlere müheyyeme ulaştırması dileğiyle…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: