Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (4. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

İDRİS KELİMESİNDEKİ KUDDÛSÎ HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Mukaddes; temiz, pak anlamında bir kelimedir. Kuddûs kelimesi de aynı kökten gelir ve “Temizleme, daha temiz, daha pak, hiç eksiği olmayan” anlamlarını içerir.

Kuddûs kelimesini sözlük anlamı dışına taşıyıp tasavvufî bir t e r i m olarak açıklayalım:

Hak’ın tüm eksiklik arz eden sıfatlardan temizlenmiş olmasıdır. Varlığının başka bir varlığa muhtaç olmaması ve hiçbir eksik özelliğinin olmamasıdır. Hatta zâtının akıl ve hayal ile ulaşılabilen kemâlattan (mükemmeliyetten) dahi daha yüksek ve üstün olmasıdır.

****

Hz. İdris a.s. çok zor riyazetlerle/bedenselliği ruhsallığa çevirici açlık çalışmaları ile nefsindeki “hayvânî” sıfatlardan ve tabii ihtiyaçlarının peşinde koşturmaktan ve aklını meşgul eden her türlü kaygılardan-tasalardan temizlenmiştir, kuddûsî/temiz/pâk/arınmış hâle gelmiştir.

Böylece ruhsal güçleri bedeninin hayvansal isteklerine ve hayvansal yeteneklerine üstün gelerek “doğa yasalarına” bağımlılıktan da kurtulmuştur. “Beş duyunun doğası üstü bir yaşam boyutuna/makamına sıçramış/makam atlamış her an “mi’râc/en üst bilinç” halinde kalmıştır. Beşeri boyutun maddi varlıklarıyla konuşur görüşürken aynı anda melekî ve ruhsal boyutun bilinçleriyle de konuşur görüşür bir algı açılımına sahip olmuştur.

Rivâyetlere (ağızdan ağıza aktarılan fakat kesin olmayan bilgilere) göre on altı yıl hiç yiyip içmediği ve uyumadığı hikâye olunmaktadır.

***

Hz. İdris gibi çetin riyâzetler yapmadan onun sahip olduğu yeteneklere sahip olamayan insanlar için bu özellikler “kabul edilemez iddialar” gibi algılanacaktır.

Bedenselliğine esir olmuş, aklını da tamamen günlük doğal ihtiyaçları karşılayan “iç güdüsel zekâ”ya çevirmiş bir beşerin (avamdan insanın) Kuddûsî bilinç boyutunu algılaması elbette ki olanaksızdır ve algılayamaması da normaldir.

Hattâ “Niçin kabul etmiyor?” dahi demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ona bir üst bilincin gerçeklerini zorla kabul ettirmeye çalışmak da aynı zamanda o kişiye“zulüm” olur.

Sayı saymayı boncuklarla yeni yeni öğrenen bir bebeğe yüksek matematik anlatmak ve niçin anlamıyor diye zulmetmek ne ise… bir insan-ı kâmilin bilinç hallerini bir avama anlatıp da kabule zorlamak aynı şeydir.

Bu nedenle “Hz. İdris”in ruhsallığını anlayıp da hazmedemeyen öz benliklerimizi ayıplamamak, aşağılamamak ve zorlamamak gerekir.

Çünki, avam aklı “doğa yasalarına” hapis nitelikte yaratılmıştır ve yaratılış esaslarına göre çalışıp yargılamalarda bulunacaktır.

* * *

Nuh bahsinde tenzih (Hak’ı yaratılmışlardan ayrı tutarak anlamak) ve teşbih (Hak’ı yaratılmışlara benzeterek anlamak) üzerinde duruldu. Tenzihin ve teşbihin cem edilerek/birleştirilerek tatbiki tavsiye edildi.

Hak tenzih ve teşbihten de münezzehtir (tenzih ve teşbih etmeden algılanmalıdır) denildiği zaman “cem” halinin de üstünde bir boyut/anlama tavsiye edilmiş olur.

Şöyle ki…

Tekkede acemi dervişin beyin/akıl ve kalb/bilinç kapasitesini artırmak için “Fenâ” (yokluk) hikâyeleri anlatılır. Kendi varlığını yok ederek Allah’ın varlığına ulaşmasının yolları anlatılır. Akıl ve kalb/bilinç yeterli olgunluğa ulaşınca da dervişe; “Sen zâten hiçbir zaman beden ve ruh olarak var olmadın ki… kendini yok kabul etmeye zorlama!” denilir.

Hak, tenzih ve teşbihden de münezzehtir denildiği zaman; Hak’ı tenzih edecek, teşbih edecek ya da cem edecek ya da hiçbir şey etmeyecek bir varlığın (ilahi ben’den başka bir beşeri ben’in) var olmadığı kastedilmiş olur. Bu konuyu da yeterince bedensel ve ruhsal olgunluğa erişmiş olan bilinçler kavrayabilir.

Takdîs ve Tesbîh kelimeleri “temizlemek” sözcüğünde birleştirilebilir. Fakat, İdris‘in “Takdis”i, Nuh’un “Tesbîh”ine göre daha genel anlam içermektedir. Bu genel anlam nedeniyle İdris, Nuh’dan daha önce yaşamasına rağmen Fusûsu’l-Hikem’de daha sonraki bölümde anlatılmıştır. Bir bakıma İbn Arabî Nuh’un tesbîh bilgileriyle İdrîs’in kuddûs bilgilerine zihinlerimizi hazırlamak istemiştir.

* * *

İdris’in eski Mısır, Mezopotamya, eski Yunan ve Roma öncesi İtalya medeniyetlerinin on beş bin yıl öncesine uzanan kalıntılarında ve beş-altı bin yıllık yazıtlarında Hermes ismi ile destanlaşmış tanrısallık betimlemeleri vardır.

Mısırlılar da onu dinsel bilimlerde düşünür, mimaride şehirler kurucusu ve kral olarak görüyoruz. Mısır rahipleri arasında “tek tanrı” motifli gizemli bir inancın gizli şekilde yaşandığına dair izlere rastlanmıştır. Bu izlerin İdris’in öğretilerinden/risaletinden kaldığı zannedilmektedir. Firavun’un Mûsâ ile yaptığı “bilgi” tartışmasında bu inancı taşıdığı ve “teklik/fenâ fillah” konusunu bildiği için “Ben sizin en yüce Rabb’inizim” iddiasını “amelsiz/gereğini yaşamadan” ortaya attığı rivayet edilmiştir.

Eski Yunan ve Roma kültüründe on beş bin yıl önce yaşayan İdris’e Hermes denilmekte ve “Tanrı Merkür” olarak bahsedilmektedir. Onlara göre Hermes (İdris) Baş tanrı Zeus ile tanrıça Atlas’ın torunudur. Gökte ikinci katta olan Ay’da oturan ayakları kanatlı, eli yılanlı, savaş miğferli genç bir erkek görüntüsünde bir tanrı olarak da tasvir edilmiştir.

İdris, Tevratta Nuh’dan önce yaşamış Hanok ve Enoş isimleriyle geçmektedir.

İdris, İsrâiliyata dayalı İslâmi kaynaklara göre Âdem’in altıncı göbekten torunudur. Kalemle yazan, iğne ile diken, ilk defa dokuma kumaş giyen, insanlara sınıflar halinde ilk defa ders veren bu nedenle de “ders” kelimesine akraba İdris ismi ile anılan ve ölmeden evvel semâya kaldırılan bir Resuldür.

Bu efsanevi bilgilerde ve diğer kaynaklarda dikkat çeken ortak konular; İdris’in ilim sahibi olduğu, bilge kişiliği, el sanatlarında (terzilik, dokumacılık, giyim) öncülüğü, gök bilimde (astroloji, astronomi) sırlar sahibi ve velâyet-risalet gibi bilgi ip uçlarıdır.

Kur’an’ın âyetlerde verdiği bilgiler ile efsanevi bilgileri karşılaştırarak sonuç bulamaya çalışmak doğru değildir. Fakat tamamen bu yol kapatılmış da değildir. Âyetlere dayanarak elde edilen bilimsel ya da mistik (tasavvufi) yargılar Kur’an’a ve İslâm’a ait değildir ancak o fikirleri beyan eden şahısların özel düşünceleridir.

Kur’an’daki tüm tek harflerin, tüm kelimelerin, tüm cümlelerin, tüm âyetlerin ve tüm kitabın tek amacı sadece ve sadece “insanın kendisini tanıması”na yardımcı olmaktır. Evrenselliğinin ve zaman üstülüğünün temel mantığı da budur.

Şimdi… bu ön bilgilerden sonra anlatılacakları Kur’an ve Risalet sırları olarak değil, insanın kendisindeki “kuddûs” özelliklerini İdris’de sembolize edilerek anlatımı olarak okumaya devam edelim…

* * *

56- Vezkür fiyl Kitabi İdriys* innehu kâne sıddiykan Nebîyya;

Kitab’ta İdris’i de zikret… Hakıkaten O Sıddık idi, Nebî idi.

57-) Ve refa’nahu mekanen aliyya;

Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik. (Meryem Sûresi; B Meal’den alınmıştır)

Yücelik ve yükseklik iki türlüdür. Birisi mekân/yer yüksekliği, diğeri rütbe/makam yüksekliğidir. Bu âyette İdris’in bedeninin boyut değiştirerek güneşin (hayat kaynağını sembolize eder ve hay sıfatının bir nevi tecellisidir) merkezine kadar yükseldiğine ve bilincinin de kendi hakikati olan Hak’ın zatî ilmine dönüştüğüne dâir işâretler vardır.

* * *

(((… İbn Arabî’nin çağında astroloji (ilm-i nücum/yıldızların insanlara etkisi) ve astronomi (ilm-i hey’et/gök ve yıldız bilimi) birbirinden ayırt edilemeyecek kadar karışım halinde idi. O dönemin dünyası güneş sistemini (yıldız olarak bildikleri) gezegenleriyle birlikte bir bütün olarak yeni yeni tanıyabiliyordu. Dünyadan ayın ve güneşin uzaklıkları henüz şimdiki değerlere göre bahsedilemeyecek kadar farklı biliniyordu. Ay, güneş ve diğer parlak yıldızlar (aslında şimdiki bilinen gezegenler) teorik olarak dünyanın mekânsal olarak yukarısında kabul ediliyordu. En altta dünya ve en üstte güneş ve arada diğer gök cisimlerinin olduğu varsayılarak bilim, felsefe, mistisizm ve İslâm sufizmi bu kabul üzerine bina ediliyordu. …)))

***

Riyazat/nefsi terbiye ile vücudunu eğiten Resuller ve Velîlerin bedenlerinin ateşte yanmadıkları (Hz. İbrahim gibi) ve suda boğulmadıkları-batmadıkları bilinmektedir.

Ayrıca vücutlarıyla havada uçabilme (levitasyon), aniden başka yerlerde bedensel olarak bulunabilme (tayyi mekan/teleportasyon) yeteneği geliştirdiklerini Hz.Süleyman’ın (rüzgâra binerek uçmasından) ve bazı velîlerin keramet rivayetlerinden bilmekteyiz.

Katı bedenlerini bırakarak bir nevi manyetik bir bedenle diğer bir tabirle ruhlarıyla (astral seyahatla) boyutlar arasında ve gök cisimlerinde (zamanda ileri/geri ve zaman akışını durdurarak) yolculuk edebildikleri de başka bir gerçektir.

İdris de çok ağır riyazetlerle vücudunu (bedenselliğini ve bilincini) lâtifleştirerek (ışık üstü enerji boyutuyla özdeşleştirerek) hem mekânsal olarak hem de ruhsal olarak “yüceliklere” ulaşmıştır.

***

(((… Güneşten çıkan ışık (ışın) dünyamıza sekiz dakikada ulaşabilmektedir.

Işık üstü bir enerji boyutuyla hareket eden “nötrino”lar ise hiçbir engel tarafından durdurulamadan aynı mesafeyi neredeyse sıfır zamana yakın bir an içinde kat edebilmektedir. Sıfır kütleye yakın ve sıfır zamana yakın / fakat tam sıfır olmayan özellikleri ile nötrinolar evreni neredeyse baştan-sona (?) geçebilmektedir. (Evrenin başlangıcı ve sonu Allah ilminin tecelligâhı olması nedeniyle yoktur.)

Nötrinoların bir üst boyutunda zamanın ve kütlenin/hacmin/uzayın tam sıfırlandığı bir parçacığın daha olduğu öngörülmektedir. Bu hayalî parçacığa henüz resmî bilim bir ad vermiş değildir. Konuyu tamamlaması için ona “sıfır zerresi” diyelim.

Ve sıfır zerresinin de bir üstü olan ve sıfır değerine sahip kütle/enerji/uzay/zaman gibi değerlere de sahip olmayan son boyut “kudret” boyutudur.

İdris ışık hızında (saniyede yaklaşık üç yüz bin km ile) güneşe ruhsal/astral plazmik beden ile gitseydi yaklaşık sekiz dakikada varırdı. Fakat o “nötrino” boyutunda “nötrino” özelliklerine ulaşmış ruhsal varlığıyla sıfır zamana yakın bir an içinde güneşe ulaşarak oranın bilinçli varlıklarıyla irtibat kurabilmiştir.

İsâ ise İdris’in daha üst bilinç boyutu olması nedeniyle “sıfır zerresi” olarak düşünülebilir. İsâ hem “bedensel” hem “ruhsal/astral plazmik beden” hem de “bilinçsel” olarak “sıfır anda” semânın en son katına ve zât boyutuna yükselmiştir. İsâ’nın yükselişinde zaman ve mekân hesabı yoktur.

Son Nebî Hz. Muhammed a.s. ise “sıfır zerresi”nin ve sıfır özelliklerinin dahi olmadığı ”kudret” gerçeğinde idi. O’nun varlığı ve bilinci her hangi bir merkeze sahip olmadığı için… tüm bedensel (isrâ) ve bilinçsel (mi’rac) seyahatleri iki nokta arasında ve sıfır zamanda da değildi. Aynı anda her yerde ve her zamanda diye de düşünemeyiz. Çünki her yerdelik ve her zamandalık bazı ölçüleri ve değerleri doğurur. Resulullah a.s. Mekke’den Kudüs’e olan hem bedensel hem de ruhsal olan “gece yolculuğunu/isrâ’yı” bizlerin duyularına sığdırmak için zaman ve mekân kelime kalıplarına dökerek anlatmıştır.

Hz. Muhammed a.s. İdris’in ve İsâ’nın tüm mucizelerine sahiptir. Mekke’den Kudüs’e olan yolculuğu İdris’in sıfır zamana yakın yolculuğunun zamansız olan bir üst mucizesidir. Kudüs’den sonraki “kendi hakikatine” bilinçteki yükselişi ise İsâ’nın yükseliş mucizesinin yine bir üst mucizesidir. İsâ yükselişten sonra tekrar “doğal hayata” dönmemiş, ancak birkaç havariye görünerek tekrar kaybolmuştur. Resulullah a.s. ise kendi yaratılmışlığından (doğal yaşamdan/halktan) kendi hakikatine (hak’a) mi’rac etmiş sonra yine kendi yaratılmışlığına (doğal yaşama/halka) dönmüştür.

Bu dönüşü sufizmin temel ilkesi olan “kendi içinde ilim ile mi’rac ve doğal yaşama devam”ı oluşturmuştur. Bu esas bedensel “yolculuk” mucizelerinden biz insanlar için daha değerli bir hazinedir.

Resulullah a.s.’ın Mi’rac’dan daha üst mucizesi ise “sâde bir beden olarak doğa üstü yetenek sergilemeden doğal bir yaşam sürmesi ve her sırrı bilgi boyutunda değerlendirmesidir”. O’nun ümmetine bıraktığı en değerli miras “doğal kulluk ve bilgi tahsilidir”.

Bu mucizeleri yarışma havasına sokup da hangi Resul’ün mucizesi daha üstün diye tartışmak doğru değildir. Çünki mucizeler ve tüm fiiller tek bir zâta ait olduğu için değerlendirmeleri hangisi üstün şeklinde yapmak yerine “Bize hangi mesajlar var” perspektifinden bakmak daha doğru olur.

Bu açıdan düşünüldüğünde bize gelmiş ve geçmiş tüm mucize ve kerametlerden daha fazla mesaj verecek olan “İnsanın kendi hakikatini tanıma ilmi olan ahad” bilgisinin saklı olduğu Kur’an ve Hadis-i Şeriflerdir.

Aya, güneşe ve yıldızlara hangi yöntemle gidersek gidelim ahadiyet ilmimizde bir artış ve açılım sağlamaz. Fakat Kur’an’daki bir nokta’nın ve bir “B” harfinin işaret ettiği mânâları “ehlinden” dinlemek ve mesajları özümsemek Gerçek Muhammedî mucize olan “kendini tanımış doğal kul” bilincini açığa çıkarır. …)))

* * *

Güneşin en yüksek mekân olarak işâret edilmesi sadece güneş sistemi için geçerlidir. Âyetlerin zahiri tefsirlerinde (yorumlarında) amaç astronomik kanıtlar sunmak için değil güneşin her zaman en yüksek, en parlak mekânsal konumda olması ile insan bilincinin ulaşacağı en üst bilgi boyutu arasında ilgi kurarak bazı kavramları açıklamak içindir.

* * *

“35-) Fela tehinu ve ted’u ilesSelmi, ve entümül a’levne, vAllahu meaküm ve len yetireküm a’maleküm;

Gevşemeyin ve sizler üstünler iken selm’e (barışa, anlaşmaya, Hak ile batılı uzlaştırmaya) çağırmayın… Allah sizinle beraberdir ve sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir. ” (Muhammed, 47/35)

Bu âyette Hz. Muhammed a.s.’ın ilim ve irfânına mirasçı olmuş Muhammedîler için “siz âlîlersiniz/siz mertebe olarak en üst bilinçtesiniz” buyuruluyor. Bu derecelendirme “toplu/ümmet olarak Müslümanları” kapsamaz. Kişisel bir derecelendirmedir. Müslümanlar içindeki “gerçek Muhammedî”yi ve “Muhammedîleri” kapsar.

Fakat şuna da dikkat edilmelidir. Buradaki ümmet kavramını “Müslümanlar içinde diğer Müslümanlara karşı üstünlük taslamak için hizip/çete oluşturmak” şeklinde anlamamalıyız. Gerçek Muhammedî her türlü hizipleşmeden/çeteleşmeden/partileşmeden uzaklaşarak “halk içinde Hak ile birlikteliği” tercih eder. İki-üç… beş-on ve benzeri sayıda gerçek Muhammedî bir araya gelip de Allah ismi adına kendilerine bir grup ismi, bir parti rengi ve ya diğer insanlara tepeden bakma tiplemesi vermezler. Fakat meslek olarak dileyen dilediği kurum ve kuruluşta her türlü dünya görüşünü sergileyebilir.

Bu bilinç gereğince “nüfus cüzdanında İslâm yazan ve Resulullah a.s.’dan sonra doğan tüm Müslümanlar” İdris’in, İsâ’nın, Mûsâ’nın “topluca ümmetinden” üstündür demek insana hiçbir değer kazandırmaz. Çünki, insanlar bir tarağın dişi gibi bir birine eşit değerdedir, ancak ilim ve irfana ömür vererek kendi kişisel bilgi dağarcıklarını özelleştirirler. Bu özelleşme ile diğer insanlara yaratılış olarak yine bir üstünlük elde edemezler sadece kendi hesaplarına Hak’a yaklaşmış olurlar. Üstünlükleri kendi geçmişlerindeki kendi “bilinçsizlik” hallerine göredir. Üstünlük hesabı bu şekilde anlaşılmalıdır.

Âyetteki “Allah sizinle beraberdir” işareti; Hak’ın sınırsız esmâsı ile “var olmak” gerçeğini anlatmaktadır. Allah sizleri ötenizden ya da içinizden gözetliyor ve sizi bir taraftar gibi destekliyor anlamını vermez.

Allah’ın yüceliği/üstünlüğü (ekberiyeti) kendisinden başka varlık olmadığı için “kendi şânındandır”. Yâni, Allah başkasına göre mekânsal ve boyutsal olarak yüce/üstün (ekber) denilemeyecek kadar “ahad” (tek)dir. Allah bir tâne çok âzam (çok şanlı) bir tanrı değil, Allah sayı ve ayrım belirten “bir” sayısının ifade edemediği “ahad”dır, (tek/som/tümel/sınırsız/parçalı olmayan bütün)dür.

* * *

Âyetteki üstünlük kavramını sadece “bedensel iyi ahlâka ve bedensel dini merasimlere” bağlayanlar oldu. Üstünlük ve Allah’a yakınlığı daha çok kılık ve kıyafete bağlayıp uzun ve yorucu bedensel ibadetlere sarıldılar. Bilgi ve ilim merkezlerinden koparak “uzletten doğan şöhret” âfetiyle toplumda “kutsal kişiler” olarak kabul görmeye başladılar. Bedenin temizlik ve disiplin bilgisi olan “zahiri fıkıh”dan koptular, ruhun/bilincin arınmasını ve disiplinini sağlayan “bâtınî fıkıh”dan yani tasavvuf ilimlerinden de uzaklaşarak tamamen “cahil âbid”ler oldular.

Bâzıları da üstünlük kavramını; Allah’ın zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini çok teferruatlı kelimelerle tanımlama zannederek “iyi ahlaka ve bedensel ibadetlere” değer vermediler. Zâhiri ve bâtınî ilimlerde derinleşmelerine rağmen bedenlerini disiplin altına alıp da sonsuz yaşamda kendilerini karşılayacak “bedensel ibadet verileri” oluşturamadılar.

Halbuki kişinin kendi özünde a’leviyyete (âliliğe/yüceliğe) ulaşabilmesi için ilim ve amel bütünlüğüne ihtiyacı vardır.

Çünki bizim bir gerçeğimiz maddî yönümüzdür. Diğer gerçeğimiz madde olmayan yönümüzdür. Maddî yönümüz zaman ve mekan algısı ile “kuşatılmıştır”. Bedenimizin davranışları zaman ve mekan evreninde her an itibarıyla bir enstantane (donuk fotoğraf karesi misali) oluşturmaktadır.

Zamansızlık ve mekansızlık algısı ile “kuşatılmış” olan esmâ hakikatimiz/sanal varlığımız/bilinç yapımız ise her an yeni bir düşünce/fikir üretir. Her türlü düşüncemiz de zamansız ve mekansız kudret boyutunda “donuklaşmayan düşünce frekansları” oluşturur.

Her birim/birey sonsuz yaşamda kendi oluşturduğu “beden enstantanelerinin ve düşünce frekanslarının” kayıtlarını “okuyacaktır”. Bedensel kulluğunu ve düşünsel kulluğunun gereklerini daha iyi yapmış olanlar, daha iyi sonuçlara ulaşacaktır. Yâni herkes kendi elleriyle (bedenselliği ve düşünselliğiyle) işlediklerinin sonucuna ulaşacaktır.

* * *

Bedensel ve düşünsel eylemlerimiz Güneş Sistemi’nin son gezegenine kadar ulaşarak madde evreninin bir üst boyutuna geçiş yapar. O boyutta “iyi/sâlih” amellerimiz (eylemlerimiz/davranışlarımız) güzel sûretlere, “kötü/şâkî” amellerimiz çirkin sûretlere dönüşür ve fiziksel ölümden sonraki sonsuz bedenimizi karşılarlar. Cennetin ve cehennemin her birimi kuşatmış bir gerçek olduğu ve hatta her birimin kendi sonsuz ortamını hazırladığı bu örneklemelerle anlatılmak istenmiştir.

İnsan en evvel bedenselliğiyle kendi “benliğini” tanır. Bedenine göre “zevkler ve acılar” tadar. Bedenselliğimizin oluştuğu uzay ortamımız “Güneş Sistemi”dir ve sistemdeki her cisim, çekim ve olay bizi olgunlaştırarak “ruhsal kimliğimize” hazırlar.

Bedensel ölümden sonraki yaşamımız da yine “Güneş Sistemi” ortamında bu şekilde hazırlanmaktadır. Cennet ortamındaki zevkler dünya ortamındaki “örnek zevklerin” sonsuz açılımlarıdır.

Ruhsal zevklerin en üstünü olan “tevhid ilmi”ni de yine “Güneş Sistemimizde” oluşturuyoruz. Cennetteki en büyük ruhsal zevkimiz, dünyadaki “çekirdek tevhid bilgisi”nin sonsuz açılımı olacaktır.

Güneş Sistemi’nin son gezegeni Neptün “Sidre-i Müntehâ/Kenardaki Ağaç” olarak isimlendirilmiştir. Plüton’un gezegenlik özelliğinde olmadığı anlaşılınca Neptün yine son gezegen konumunda kabul edilmiştir.

(((… Bu sınır o dönemin evren modeline göre yapılan bir açıklamadır. Güneşe en uzak olan Neptün madde evrenin sınırı olarak kabul ediliyordu. Bu sınırın ötesinde boşluk vardı ve boşluğun içini de ağırlığı ve hacmi olmayan esir/görünmeyen duman kaplıyordu. Arş ise madde ve esir arasındaki sınır olarak kabul ediliyordu… İbn Arabî tüm tanımlamalarda kendi çağının evren modelini kullanmıştır fakat onun asıl anlatmak istediği varlığın zât mertebesinden ef’al (madde) âlemine kadar nasıl tecelli ettiğidir. Bu düşüncesini de aşağıdaki paragrafında özetlemiştir.)))

İnsan-ı Kâmil algılanan ve algılanamayan tüm esmânın anlamlarını varlığında cem etmiştir (kapsamıştır/tüm farklılıkları tek öz olarak algılamaktadır).

* * *

5-) ErRahmanu alel Arşisteva;

Rahman, Arş’a istiva etti.

Evrenin madde olarak yüksekliğinin/sınırının sonu var mıdır? Şu andaki bilime göre yoktur. Fakat yukarıdaki âyet “Arş” diye bir şeyden bahsediyor ve sûfî müfessirlerin (Kur’an’ı ilimlerle yorumlayanların) çoğunluğu… Arş’ı madde evrenin en uç noktası (müntehâsı) olarak tanımlıyor. Arş kavramını günümüzün anlayışına göre kısaca şöyle tanımlayabiliriz:

Allah’ın sınırsız esmâsının beş duyumuz tarafından dört boyutlu (en-boy-derinlik + zaman) olarak algılanmasına madde evren diyoruz. Madde evren algılamasının bittiği sınıra da Arş diyoruz. Bu boyutun üstü çokluğun olmadığı sırf ilim/mânâ boyutudur.

(((… İdris Fass’ı genellikle mekân ve boyut yüceliğine ayrılmıştır. Mekân ve boyut kavramlarının “sınırlarını” ve “sınırsızlıklarını” anlatan yazıyı Ahmed Hulusi’den alıntı olarak kalıcı bir bilgi yapılanması amacıyla veriyoruz…

* * *

ARŞ

Soyut bir kavramdır!

“Arş” dendiği zaman genelde göklerin ötesinde, gökleri ve dünyaları kapsamına alan bir kat düşünülür. Sanki ötelerde bir yerde bir yüce kat var, o bu dünyaları kuşatmış, Rab da onun üstüne oturmuş aşağıdakileri oradan gözlüyor ve yönetiyor!!!

“Kürsî” ismiyle işaret edilen yapı, “galaksi”dir!

“Arş” ise, melekût ile ceberût âlemi arasındaki muhayyel sınırdır!

Arş, soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki sınırdır.

İlimde vahdetin kesrete dönüştüğü sınırdır! Yâni ilmi ilâhi ile Esmâ ve Ef’al boyutu arasındaki sınır!

İlmin zuhûr mahallidir!

Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran yapının ilim boyutudur.

Milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yâni dinî tâbirle ilim boyutu, tasavvufî deyimiyle Esmâ âlemi o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!

400 MİLYAR GÜNEŞİN YER ALDIĞI
SAMANYOLU GALAKSİSİ, ARŞ’IN İÇİNDE,

ÇÖLE ATILMIŞ BİR YÜZÜK HALKASI GİBİDİR!

Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de bir hiç mesabesindedir!.

Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var… “İNSAN ve SIRLARI” isimli Kitabı yazdığım zamanki -1984-, verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğu tespit edilmiş.

Bir açıklamasında Rasûlu Ekrem şöyle diyor:

“Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” diyor…

Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem…

Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!.

İş bu kadarla da bitmiyor!.

Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!.

Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir…

Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

-Fesubhanallah! Semâ gıcırdıyor! Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!

Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitâbeden yapıyı değil; “berzah” denilen, “âhiret” denilen evrendeki dalgasal boyutu anlayacağız..

İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!.

ARŞ, MEKÂNSAL DEĞİL; BOYUTSALDIR!

Arş, mekânsal değil boyutsaldır!

Yani belirli bir mekânda ve mesafede değil; her birimin, birimiyetinden özüne doğru gidişte yer alan bir boyuttadır “ARŞ”! Yani boyutsal derinliktedir Arş, mekânsal değil!

Arş ise evreni ihâta eden, ancak zaman ve mekân kavramı dışında olan boyutsal bir kavramdır.

DÜŞÜNCENİN, İLMİN, BİLİNCİN
EYLEME DÖNÜŞ SINIRI!

ARŞ, mekânsal maddesel bir kavram değildir. Arş, bir sınırdır.

Eylemin-fiilin-oluşumların başladığı; düşüncenin, bilinci, ilmin veya başka bir ifadeyle somutun soyuta döndüğü mücerretin müşahhas a döndüğü sınır ARŞ’tır. Arş’la ifade edilebilmiştir..

Yani Arş mekânsal bir kavram değildir!

Evrenin başı veya sonu noktası gibi mekânsal bir kavramı anlatmaz.

İlmin, bilincin, fiile eyleme dönüş sınırıdır.

“Rahman Arş’ın üstündedir” âyetiyle işaret edilen anlam, Rahman ismiyle Allah’ın Rahmaniyet mertebesine işaret edilir.

Rahmaniyet mertebesi, Allah’ın bütün isimlerinin içine alındığı esmâ mertebesinin toplu adıdır. Yani varlığın aslı üzerinde Allah’ın ilmi ve kendisindeki esmâsının özellikleri hâkimdir ve tasarrufluk meydana getirir anlamınadır bu ifade..

İlmin, fiillere dönüş sınırı olarak konan “ARŞ” isminin kapsamı altındaki herşey, Allah isimlerinden bir terkibin mânâsını ortaya koyan sonsuz-sınırsız varlıkları kapsamına alır.

SAYISIZ OLUŞUMLAR BOYUTUNUN
TEKİL DÜŞÜNSEL BOYUTLA

KESİŞME NOKTASI

Evrenin orijininde de bir bilinç boyutu, bilinç safhası, mânâların oluştuğı bir ANA SAFHA vardır.. bir de bu mânâların eyleme dönüştüğü Kudret ya da enerji adını verdiğimiz noktadan başlayan oluşumlar safhası vardır.

Tasavvufta “ef’al boyutu” “efal âlemi” denen, bizim bugünkü dille “sayısız oluşumlar boyutu” adını vereceğimiz algılanabilir veya algılanamayan çokluk kavramlarının geçerli olduğu safhanın tekil düşünsel boyutla kesişme noktası, Din’de ARŞ diye anlatılır.

ALLAH’IN ARŞ’I ISTIVASI

Kesret âleminin O’nun ilmiyle meydana gelmesi ve ezelden ebede bunun böylece devam etmesidir.

“ARŞ’IN ALTI”

“Arş’ın Altı”, ef’âl boyutunu kapsayan alandır!

Arş’ın boyutsal altı için bir diğer tanımlama ile “Kâinat” ya da “Evren”diyebiliriz!

Ama mutlak mânâsıyla “Evren”! Yoksa, bugün dünya üzerinde konuşulagelen “evren” yâni “insanın evreni” değil!

“ARŞ’IN ALTINA TENEZZÜLÜ”

İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkması; mânâdan birimselliğe, çokluğa dönüşmesi “Arş’ın altına tenezzülü”diye anlatılır.

“ARŞIN ÜSTÜ”

“Arş’ın Üstü”, ‘’İlmi ilâhi’’dir!

İsimler yâni ALLAH’ın ilminde bulduğu özellikler âlemidir!

Tamamiyle mücerred (soyut) âlem olan CEBERÛT BOYUTUDUR!

ARŞ’A YÜKSELME

Arş’a yükselme, maddesel bir biçimde değil;’’Mirâc’’ın nihayetinde oluşmuş olan boyutsal bir sıçrama ile ulaşılan kavramdır

Arş’a âfaki yoldan-galaksileri aşmak suretiyle değil; enfüsi yoldan–kişinin kendi zât boyutuna yönelmesi şekliyle ulaşılan bir husustur!

Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci yer ve Ay’a kadar birinci kat yer vardır.

Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır.

ARŞ’IN FEVKİ…
LİLLÂHİL VÂHİD’İL KAHHAR!

ARŞ’IN ALTI da, efal âlemidir. Sidre-i Münteha’dan başlayıp alabildiğine giden ef’al âlemidir; “Hayâli Kebir”dir!

Onun içine meleği de girer, insanı da girer cinni de girer, İnsanı Kâmili de girer.

Tüm âsar hep bu hayâl içindedir.

Hayâlin dışı dersen, ARŞ’ın fevki, “Lillahil Vâhid’il Kahhar!”

RAHMAN VE RAB’BIN
“ARŞ“ ÜZERİNDE YER ALMASI

“Rahman ve Rabb’ın “Arş” üzerinde yeralması” demek, o varlığın zâtî vasıflarla ve esmâ-i ilâhî’nin mânâlarıyla kâim ve mevcut olması, tasarrufunun her an ilmi ilâhî doğrultusunda Rabb’ın elinde olması demektir!

“Ef’âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah’ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki

“Rab Arş’ın üzerindedir” ya da “Rahman Arş’ın üstündedir” gibi tanımlamalar ile hep, melekût âleminin içine giren her şeyin, ilâhî isimlerin tasarrufu ile mevcudiyet ve devamlarına işaret olunur!

RAHMAN’IN ARŞ ÜZERİNE
ISTİVA ETMESİ

ARŞ-I RAHMAN, “Rahman Arş’ın üzerine ıstıva etti “dendiği zaman; ARŞ’ın üstü esmâ mertebesidir; Rahmani vasıflardır; Esmâ’dır..
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/ars/index.htm)))
* * * *

88. Ve la ted`u meAllahi ilahen ahar* la ilahe illâ HU* küllü şey`in halikün illâ vecheHU, leHUl hükmü ve ileyhi türceun;

Allah ile beraber diğer bir ilah (ikinci bir varlık) çağırma (isimlendirme) !.. O’ndan başka ilah (vücud) yoktur… Her şey haliktir (yoktur, ölüdür), ancak O’nun vechi müstesna… Hüküm O’nundur… O’na rücu’ ettiriliyorsunuz. (Kasas, 28/88)

Bu ayet Hak için bir yücelik bildirmektedir.

“Her şey (hâliktir) yaratılmıştır ve yokluğa gidicidir ” ifadesi sıfat, esmâ ve ef’al boyutunu kapsamaktadır. Fakat buradaki “yaratılmıştır, yokluğa gidicidir” hükmü; sıfat, esmâ ve ef’al boyutunun zât’a ait olduğunu, zâtın üç farklı gölgesi ve mânâları olduğunu belirtmektedir.

Hak’ın katında yaratılmışlık ancak şuna benzer. Bir insan üç ayrı ışık kaynağının önünde dursa üç ayrı gölgesi oluşur. Gölgeler insana göre sonradan olmuştur fakat kendilerine ait bir varlıkları yoktur, hatta gölge dahi değillerdir.

(((… Âyetin nâzil olduğu dönemde çok tanrılı/ilahlı inanca sahip olan insanlar için sadece bir tane tanrı/ilah olduğunu kabul etmek çok zor idi. Akıllarına çok saçma geliyordu. Resulullah a.s.’ın tebliğiyle o insanların çoğunluğu tek tanrı/ilah inancını kabul etmiştir. Bu kabulden sonra âyetin bir boyut daha üst anlamını da kabul etmek gerekiyordu. Tek tanrının/ilahın aslında tanrı olmadığını… Allah’ın ahad olduğunu… Ahadiyetin ne demek olduğunu da anlamak gerekiyordu.

Bu aşama en zor olanıydı. Ve bu engeli aşabilecek insanların sayısını Resulullah a.s. binde bir, on binde bir, yüz binde bir gibi sembolik ifadelerle belirtmiştir.

Bu aşamadan sonra ilah/tanrı yerine “varlık” kavramı kullanılmaktadır. Tek tanrı (tek Allah) inancına kadar yükselip de orada kalanlar “varlığı”… “Allah’ın varlığı” (+) “Allah’dan başka varlıklar” olarak ikiye, üçe, beşe ve daha fazlaya taksim ederler. Resulullah a.s. bu bilinç seviyesini dışlamamış ve “cennetin en alt tabakası” olarak onları da kendisine komşu seçmiştir.

Günümüz insanı için çok ilah/tanrı olması fikri artık çok basit gelmektedir. Üzerinde durulacak bir konu dahi değildir. Fakat “varlık problemi” olarak insanlık hâlâ Nuh, İdris a.s. dönemini yaşamamaktadır. Değişen bir şey yoktur. Bu dönemde âyetin “varlık problemi”ne yönelik derinliğini gündeme getirmek zorundayız. Fakat “her doğru her yerde söylenmez” düsturunu da unutmadan…

Her doğruyu biraz mecâzî ifadelerle infial yaratmayacak (fikir kargaşası) şekilde söylemekle de doğrular aynı zamanda gizlenmemiş olur. Varlığın “zât/sıfat/esmâ/ef’al” olarak anlatımı hem konuyu doğru olarak “söylemek” içindir hem de “infial yaratmamak” içindir. …)))

Bu esaslara dikkat ederek tekrar konuya dönersek…

Hak’ın zâtı’na göre Esmâ, Sıfat ve Ef’al gölge hükmündedir… Yaratılmış olması, sonradan olması bu anlamdadır.

O’nun vechi olan zât’ının “yaratılmamış olması ve yok olmaması” kendi gölgesi, kendi vehmi ve kendi sanal varlıkları olan Esmâ, Sıfat ve Ef’al “vechinin” sınırsız oluş ve yok oluş özelliklerine göredir.

Bir bilinç (insan, cin, melek veya herhangi bir boyutun bireyi) kendi varlığının hakikatini sağlam bilgi ile anlar ve Hak’dan gayrı varlığa sahip olmadığı şuuruna ererse “O’na dönmüş”lerden olur. Yani “ben de ayrıca var’ım” vehminden” kurtulur. Bilgi/ilim/irfan olarak “zâtî boyuta yükselmiş” olur.

İdris as’ın … 57-) Ve refa`nahu mekanen aliyya; / Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik. (Meryem 19/57) âyetiyle anlatılan“yükselişi” de bu anlamdadır.

Resuller, Nebîler, Âlimler/bilgeler kendi yükselişlerini örneklerle anlatıyorlar. Onların kendi “hususî” hallerini anlatmalarının amacı kendilierinin ne kadar üstün olduklarının reklam etmek için değildir. bizim onlara hayran olup, övgüler düzmemizi de istemiyorlar. Anlatımlarının tek amaçları, bizlerde de mevcut olan aynı potansiyeli fark etmemizdir. Onlarla aynı derecede “hakkal yakin” ilme sahip olamasak da en azından “ilmel yakin/teorik olarak” kendilerimizin de “potansiyel değerini” anlamış oluruz.

* * *

23.Ve Lillahi ğaybüs Semavati vel Ardı ve ileyHİ yurceul emru küllühu fa`budHU ve tevekkel aleyHİ, ve ma Rabbüke Bi ğafilin amma ta`melun;

Semavat’ın ve Arz’ın gaybı (ilmi herşeyi kapsamış) Allah’a aittir… Emr bütünüyle O’na döndürülür… O halde O’na kulluk/ibadet et ve O’na tevekkül et… Rabbin, yapmakta olduklarınızdan (Bi-) gafil değildir (Hûd, 11/23)

Her varlık boyutu bir gölgedir. Ve güneş tam tepede iken nasıl ki gölge “yok” olursa… Arz (ef’al âlemi/maddi boyut) ve semâvat (esmâ âlemi/varlığın Allah ilmindeki sanallığı) da gerçek bilgi doğunca Allah’a dönmüş olur. Varlık, “yok”a eşit değeriyle zâten doğal olarak abdiyet ve teslimiyet halindedir. Varlık Allah’ın Rububiyetinden (isimlerinin gölgelerinden) oluştuğu için, varlığın fiili aslında Hak’ın fiilidir. Bu nedenle Hak kendi isimlerinin gölgelerinin yaptıklarını “kendi fiili” olarak bilmektedir.

* * *

63. Emmen yehdiyküm fiy zulümatil berri vel bahri ve men yursilürriyaha büşren beyne yedey rahmetiHİ, eilahun meAllah tealellahu amma yüşrikûn;

Yoksa kara’nın ve deniz’in zulumatları içinde size hidayet eden (doğru yolu hep gösteren) ve Rahmetinin önünde müjdeciler olarak rüzgarları irsal eden mi (hayırlı) ?… Allah yanısıra bir ilah mı?… Allah, onların ortak koştuklarından yücedir-a’li’dir (Neml, 27/63)

Eğer ki Allah sisteminde kendi varlığını ayrı, kullarının varlığını ayrı tutsaydı…

Kendisi “gerçek ilah/varlık” olur, kulları da “geçici ilah/varlık” olurdu. Geçici varlıklar “gerçek varlığın varlığına”, “geçici varlık olarak” “ortak” olmuş olurlardı.

Fakat Allah’ın sistemi böyle “parçalı/yamalıklı” değildir… Ahad’dır, parçasız ve yamalıksızdır.

Dünya ve ahiret yaşamının sonsuz olasılıkları (karanlıkları) içinde en emin yol ikiliğin değil tekliğin yoludur. Allah Rahmeti gereği kullarına ayrı varlık vermemiştir. Bu bilgi/ilim tohumlarını da Risalet, Nübüvvet ve Velâyet rüzgârlarıyla savurarak zihinlerimize ekmekte ve aşılamaktadır.

Bu nimet karşısında Allah yanı sıra kendimize varlık/ilahlık vermek hayırlı bir düşünce değildir.

* * *

Her insanda potansiyel olarak, “gizli hazine” olarak en yüce makam olan zâti boyut vardır. Fakat, hazinenin mühürünün kırılıp da açığa çıkarılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Toprağa gömülü bir hazine mirasıyla doğan… kendi hazinesinden hiç haberi olmadan… kendi hazinesini aramadan-bulmadan-kullanmadan ölüp giden… “hazinesiz” hükmü ile ölür ve “hazinesiz” hükmü ile dirilir.

İnsan esmâlardan oluşmuş bir varlıktır ve “zât” esmâ içinde gömülü bir “bilgi hazinesidir”. Bu bilginin bu dünya yaşamında fark edilmesi gerekmektedir. Bu dünyada kendi hazinesi olan “zât” bilgi hakikatini fark edemeyen sonsuz yaşamda da “hazinesini ebedî fark edemeyen esmâ terkibi” olarak kalacaktır.

Ve refa`nahu mekanen aliyya; / Ve biz onu Aliy Mekan’a (Mele-i A’la, yakınlık makamı) ref’ettik… (Meryem, 19/57) âyeti ile Hak her kuluna kendi yükselişini sağlaması için bir ip ucu vermektedir.

* * *

30-) Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi inniy ca’ılün fiyl’ Ardı halifeten, kalu etec`alü fiyha men yüfsidü fiyha ve yesfiküddima’e, ve nahnü nüsebbihu BihamdiKE ve nükaddisü leKE, kale inniy a`lemü ma la ta`lemun;

Hatırla ki Rabbin melaike’ye: “Muhakkak ki BEN Arz’da bir HALİYFE meydana getireceğim”, dediği vakit, onlar da “orada fesad eden ve kan döken kimseyi mi (halife) kılacaksın, BİZ (Bi-) hamdinle (B sırrıyla, senin Hamdin olarak) tesbih ve seni takdis edip dururken”, dediler… (Allah da buyurdu): “BEN sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim”. (Bakara, 2/30)

Hilâfet, bir mertebedir. Yükselinmesi gereken ve yükselinmesi için de özel şartları olan bir mertebedir.

Özde Hak’ın sadece bazı esmâlarını fark edip sınırlı olarak kalmanın ismi; “melekiyet”, ya da “şeytâniyet”tir. Hak’ın sınırsız mertebe ve isimlerini özde toplayıp/fark edip bilgisini bilgi olarak, fiilini fiil olarak yaşamanın ismi de “insaniyet”dir.

İnsanın toplayıcı (cem edici) özelliği onu “hilafet” rütbesine yükseltmiştir.

Melekiyyet halindeki bilinçler kendilerini oluşturan kısmî esmâyı tümel zannetmekte ve tüm isimlerin hakkını vererek (Hamdi ile tesbih ederek) kulluk ettiklerini zannetmektedirler.

İnsan da kendini oluşturan tümel esmâyı her yönüyle yaşayarak zâtın tam tecellisi/gölgesi/halifesi sıfatını almıştır. Hilafet bu durumda aslî olarak Hak’ın sıfatıdır ve insan o sıfata yükselince “halife” sayılır.

* * *

75. Kale ya ibliysü ma meneake en tescüde lima halaktü Bi yedeyye, estekberte em künte minel aliyn;

(Allah) buyurdu: “Ey İblis (benliği ile perdeli) !… (Bi-) İki Elim (Celal ve Cemal sıfatlarım) ile yarattığıma (zati tecellime mazhar kıldığıma, vahidiyyet zuhuruna) secde etmene ne mani oldu?… Büyüklendin mi, yoksa Alun’dan (Adem’e secdesi sözkonusu olmayan ondan yüceler’den) mı oldun?”. (Sâd, 38/75)

Melekler iki kısım olarak mevcûttur. Bir kısmı Âdem’in yaratılışını (varlık boyutunu) algılayanlardır ve “secde” emri bu kısmını kapsar. Diğer kısmı ise “melâike-i âlî/üstün-yüce melekler”dir ki Hak’ın zâtında kendi varlıklarının ve Âdem’in varlığının dahi farkında değillerdir. “Secde” emri onları kapsamaz.

Secde emri bir tanrıya tapınır gibi yere kapaklanmak değil, bir şeyin daha faziletli olduğunu kabul etmektir.

Bu âyette İblis’in secde etmemesi yüce meleklere benzetilmektedir.

Yüce meleklerin özelliği en anlaşılır hâliyle “Allah’a secde ettiğinde, secdesinin tapınma simgesi olmadığını” bilen “İnsan-ı Kâmil”de tecellî etmektedir.

Bu bilinçle “secde”ye varmak hiçbir şeye secde etmemektir. Hattâ kendisinin gerçek olmayan esmâ terkibi olduğunu bilerek secdesinin “kendine secde eden zatın” gölge görüntüsü olduğunu fark etmektir.

***

Hak’ın zâtı “bölünmeyen, parçalanmayan”dır. İçinde ve dışında çokluk olmayandır. Hak kendi zâtını seyretmek dilediğinde sayı-sınır gibi özelliklerden münezzeh olan zâtı sayısız ve sınırsız “mânâlar/anlamlar” olur. Ve bu boyuta “esmâ” âlemi denir.

Hak’a “sayı-sınır” izafe edilmediğinde (verilmediğinde) zât denir.

Zât; “sayısız-sınırsız” isimler/mânâlar/anlamlar olduğunda “esmâ/isimler” (sırf bilgi/sonsuz bilgi) denir.

Esmâ/isimler; birimler ve bireyler olarak “sûret” yani en-boy-derinlik olarak zâhir olunca ef’al (zâhiri oluşlar/fenomenler) denir ki madde/cisim/enerji/zaman ismini alır.

Bu değişime, Hak’ın teklikten (vahdetten)… çokluğa (kesrete)… tenezzülü (boyut değiştirmesi) denir. Hak’ın bu dört mertebesi aynı anda “dört tane” mertebe/boyut değildir. Her an var olan tek boyuttur ki o da zât mertebesidir.

Bu bilgiyi şu misalle anlatabiliriz:

Buhar; gözle görülmeyen, rengi, şekli olmayan lâtif (şeffaf/saydam) varlıktır. Bir alt ısı ortamında “bulut” olur. Bulut bâtın/öz itibarıyla buhardır. Fakat “buhar” öz olarak ayrıca bulutun içinde değildir artık. Buharlık yok olmuş bulutluk var olmuştur.

Bulut; bir alt ısı ortamında “su/yağmur” olur. Su; bâtın/öz olarak hâlâ buhardır ve buluttur. Fakat su’yun varlığından başka buhar ve bulut diye bir şey de “yok”tur artık. Buharlık ve bulutluk yok olmuş su’luk var olmuştur.

Su; bir alt ısı ortamında “buz” olur. Buz bâtın/öz olarak hâlâ buhar, bulut ve sudur. Fakat buzun varlığından başka hiçbir ortam ve boyutta “buhar-bulut-su” yoktur.

Buz; sayısız ve sınırsız sûretlerle çokluk olarak görünmededir artık. Buhar kendi tekliğini buz çokluğu olarak deneyimlemektedir…

Buhar yok olmadan, artmadan, eksilmeden, çoğalmadan, kendi tekliğini bölüp parçalamadan “buzlar” olarak tecellî etmiştir.

Buz şekil olarak buzdur… şekil buhar değildir… fakat buz şekli ile birlikte hakikat/öz olarak her zaman buhar hükmündedir.

Buhar hiçbir zaman buz ile ittihad etmemiştir (yan yana ya da iç içe ikili olmamıştır).

Buhar hiçbir zaman buza hulûl etmemiştir ( buzun içine girmemiştir).

İnsan da şekil olarak insandır… insanın şekli zâtın şekli değildir… fakat insan şeklinin hakikati/özü her zaman zât hükmündedir.

Evren her zaman sınır-sayı-şekil veren bir boyuttur. Evren bu boyutuyla “sonradandır/hâdistir/yaratılmıştır”. Evren hakikati itibarıyla hiçbir zaman var olmamıştır, yaratılmamıştır, sonradan olmamıştır. Zâtın sınır-sayı-şekil olarak tecellî eden ilmi hükmündedir.

***

Ebû sâid-i Harrâz, “ Hak’ı zıtları cem etmekle bildim” diyerek buhar örneğini bir cümle ile anlatmıştır.

* * *

Zâhir (görünen)… Bâtın (görünmeyen)… Evvel (ilk)… Âhir (son)… bir birlerine zıt anlamlardır fakat aynı hakikatin farklı özellikleri olmak yönüyle de birbirinin “aynı”sıdır.

Hak zâhir olunca kendi bâtınına göre zâhir olur. Hak bâtın olunca kendi zâhirine göre bâtın olur. Kendisinden başka varlık yok ki ona göre zâhir ya da bâtın olsun!.. evvel ya da âhir olsun!..

Hak; Ebû sâid-i Harraz olarak zâhir olunca… Harraz’ın bâtınına Hak dersin. Ve her tecellîyi bu örneğe göre kıyaslayın…

Celîl-Cemîl ve Hâdî-Mudill ve Dârr-Nâf’ ve Muhyî-Mümît ancak O’dur.

Esmâsı (isimleri) bir birine zıt olan ikili gruplar halindedir. Fakat sınırsız esmâsının tümünü Allah ismi ile ifade ediyoruz… Allah isminin sınırsız zıtlar halinde (ışık/karanlık), (hayat/ölüm), (güzel/çirkin), (doğrultucu/yanıltıcı) gibi … gölgeleri/yansımaları/tecellileri vardır.

***

Bâtın’ı “ben” dediği zaman Zâhir’i “hayır” der.

Zâhir’i “ben” dediği zaman Bâtın’ı “hayır” der.

Yâni, buhar “var” iken su “yok”tur. Su “var” iken “buhar” yoktur.

Hem zâhir halde hem de bâtın halde iken “hayır”ı duyan/algılayan “sem’i” olan yine tek hakikat “O”dur…

* * *

İnsanın içinden harfsiz-sessiz bir hitap; “Karşındakine tokat at” diye seslense… kendi içindeki hissi duyan yine aynıdır. İçindeki sese uyup da karşısındakine tokat atana ceza lâzım gelir. Fakat sesini tokada çevirmez ve hareketsiz kalır o duygusunu bastırırsa… öyle bir şeyi düşünmekten dolayı cezâ almaz, günaha girmez…

* * *

Her zaman asıl ve öz olan “bir/vahid”dir. İki; bir’i iki kez saymak ve iki kez var saymaktır. İki dediğimiz zaman “iki” diye bir şey “var etmiş” olmayız, sadece “bir”i “iki” olarak tahayyül ederiz. Hak’ın “kesret”i bu misalde olduğu gibi yaratır.

Allah ismi aynı “bir” sayısı gibidir. Diğer isimler Allah isminin farklı özelliklerle düşünülmesidir. İnsanı oluşturan sayısız isimlerin hepsi de Allah isminde buluşup aynı değere döner.

* * *

Hâlık (yaratıcı) ve mahluk (yaratılmış) arasındaki anılık ve ayrılık şöyledir.

Hak “ahad”dır, tek’dir. Hak kendi zâtında “esmâ” âlemini var kabul ettiğinde… bu varsayımı olan “esmâ”ya “mahluk” yani yaratılmış deriz. Hak’ın “Yaratıcı” sıfatı “esmâ”ya göredir.

Esmâ âlemi her an “yaratılmış”, Hak her an “yaratıcı” hükmündedir. Esmâ’nın varsayımsal bir yaratık olduğu fark edilirse… Hâlık (yaratan) ve mahluk (yaratılan) ayrılığı hakkındaki değer yargıları da değişecektir.

***

(((…HEME OST: Hepsi/herşey O’dur.

HEME EZ OST: Herşey O’ndandır.

Bu iki deyim Farsça olarak şöhret bulmuştur.

Heme ost; var olarak algılanan her şey O’dur. Parça parça görünen varlık O’ndan birer cüzdür (parçadır)… anlamları yüklenerek “varlığın tümü O’nu oluşturur” sonucuyla kabul edilmiştir.

Batı mistisizminde “Spinoza ekolünde”; bir zamanlar bütün bir kütle olan tanrının sonsuz parçalara ayrılarak evreni oluşturduğuna inanılır. Evrendeki parçaları bir bütün olarak düşünmenin de tanrıyı bulmak olduğuna inanılır. Tanrı her şeydir ve her şey tanrıdır düşüncesini “panteizm” terimi ile ifade edebiliriz. Heme ost/her şey O’dur deyimi “panteizm” ile eş anlamlı hale getirilerek “vahdet-i vücud” felsefesi olarak İbn Arabî’ye maledilmeye çalışılmıştır. Fakat İbn Arabî’nin tasavvufi anlayışının temelini “tanrı”yı reddetmek ve “Allah”dan gayrı/başka varlık görmemek oluşturur. Bu düşünceyi de “Lâ mevcûde illâ Hû/O’ndan başka yok…ancak O” cümlesi özetlemektedir.

İbn Arabî; panteist değildir ve her şey tanrıdır diye bir bilgi de oluşturmamıştır.

Heme ez ost; Allah her şeyi yoktan var etmiştir. Zamanla da, madde Allah’ın gücüyle geçici olarak yaratılmıştır… düşüncesi tarzında genel geçer anlam kazanmıştır. Kur’an’a ve sünnete daha uygun olduğu da kabul edilmiştir.

Bu düşüncenin kabulü Resûlullah a.s.’ın “Allah atalarınızın inandığı gibi bir tanrı değildir” mesajını örtmek olur. Ve tekrar “Allah” ismi ile açıklanan hakikati eski Arap ilahına/tanrısına dönüştürür. Ve günümüze kadar da bu şekilde gelmiştir.

Heme ost/her şey O’dur tezini; Allah’ın esmâ âlemi olarak düşünürsek… Esmâ âlemine de Allah’ın ilminde/hayalinde mevcut mânâlar bütünü dersek “panteist” felsefeye kapılmadan Hak’ı daha iyi anlamış oluruz.

Heme ez ost/her şey O’ndandır tezini; varlık Allah’ın isimlerinin gölgeleridir/tecellileridir şeklinde yorumlarsak “tanrı ve tanrı yaratıkları” ayrımına düşmeden Hak’ı daha iyi anlamış oluruz.

Nakşibendî büyüklerinden Ubeydullah Ahrar, tasavvufun başlangıç aşamasında “heme ez ost/her şey O’ndandır” düşüncesini tavsiye etmiştir. Sûfînin ilimlerde derinleştikçe zâten “heme ost/her şey O’dur” düşüncesindeki “ahadiyet hakikatini” kendiliğinden idrak edeceğini de belirtmiştir. …)))

* * *

İshâk bölümünde teferruatıyla bahsedeceğimiz “Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi” rüyasına bu bölümde kısaca değinerek geçeceğiz…

Yeryüzünde tek tek bireyler halinde algılanan bütün insanlar hakikatte “Allah” isminde gizli sınırsız anlamların tecellilerinden başka bir şey değildir.

Her insan tecellisi farklı görünümlerle ve farklı isimlerle ve farklı huylarla birbirinden ayırt edilir.

Hz. İbrahim gibi bir “Kâmil” tecellî rüyasında kendi oğlunu kurban ettiğini görür. Ve bu rüyasını da oğluna anlatır. Oğlu İshâk ( bazı kaynaklarda İsmâil olarak geçer) da Allah’ın emrini yerine getir diyerek babasına teslim olur. Bu teslimiyet karşısında Allah semâdan bir koç indirerek oğul yerine onu kurban ettirir.

Baba hakikatte “nefs-i vahide”dir yani erkek ve dişi tüm insanların tamamını ifade eden bir kavramdır.

Orta doğu İsrâil geleneğinde tümel kavramlar daha güçlü algılanan erkeksi (eril) kelimelerden oluşturulmuştur. Arap dilinde de benzer özellik vardır. İnsanların tamamını ifade eden baba kelimesi “tümel insanlığın” cinsiyetiyle ilgili değildir.

Hz. İbrahim’in rüyasında gördüğü kendi bedeni insanlığın tümel gerçeğidir. Görmüş olduğu çocuğu ise tümel insan gerçeğinin nefsidir/ruhudur.

Rüya âleminde/esmâ boyutunda “kendisi ve çocuğu” şeklindeki iki ayrı sembol ona bir yanılgıyı haber veren çeşitli uyarı niteliğindedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir;

Beden ve ruhun… Zâtın ve esmânın… Aklın ve imanın… Hak’ın ve tecellisinin… kısaca, varlığın iki ayrı varlık olmadığını öğretir.

Babanın oğlu kurban etmesi; tümel varlığın ikinci bir varlık zannını yok etmesidir.

Rüyanın sembolizmi ve dünya suretlerindeki izdüşümleri arasındaki ilgi bu şekilde kurulur. Allah bir insanı denemek amacıyla kendi oğlunu kesmesi emrini vermez. Tarihte ruhsal hastalıkları nedeniyle Tevrat ve Kur’an sembolizmini gerçek zannedenler kitap sayfalarındaki bu mecâzi anlatımı “kopyalamış ve arızalı beyin sayfalarına yapıştırmıştır”… kopyala yapıştır işlemleri sonucunda aynı rüyayı görmüşler ve korkunç fiiller işlemeye kalkışmışlardır.

* * *

Âdem ve Havva tek hakikatin iki farklı özellikte tecellisidir.

1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;

Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den (bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten) halkeden ve ondan da kendi eşini halkeden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler) ve nisa (kadınlar) üretip (böylece) yayan Rabbinizden ittika edin… Ve (ancak) O’nunla (B sırrı?) birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den (yakınlardan) de ittika edin (haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)… Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb (kontrolünde tutan)’dir. (Nisâ, 4/1)

Önce Âdem’in yaratılması âdem’in kaburga kemiğinden de kadının (Havvâ’nın) yaratılması eski İsrâiliyat hikâyelerindendir ve gerçeğe uygun değildir.

Âdem ve Havvâ birbirinden çıkmış değildir, tek olan varlığın iki farklı tecellîleridir.

* * *

Bu âlemdeki çeşitlilik, farklılık, zıtlık, artışlar (doğuşlar) ve yok oluşlar(ölümler) nedir ve nedendir?

Her insan kendi aklı ile bunları çözmeye çalışır. Akıl, gözü ve muhakeme merkezini / beynin yargı gücünü yanıltan “vehim”in etkisi altındadır.

Vehim; varı yok, yoku var, teki çok, çoku tek zannettiren bir kuvvedir/duygudur/histir.

İnsan akıl ve vehim hisleriyle birlikte yaratıldığı için âlem hakkında yüzde yüz isabetli bilgiler elde edemez.

Resuller, Nebîler ve Velîler de akıl ve vehimle birlikte yaratılmıştır. Fakat onların vehmi akla hizmet eden, doğru bilgiler taşıyan bir elçi gibi çalışır. Bu nedenle hiç kimseden hiçbir eğitim almadan sadece varlığa bakarak, dinleyerek, hissederek doğru bilgiye kendi özlerinden gelen güçle ulaşırlar.

Her Resul/Nebî/Velî insanlara muallim/öğretmen/eğitmen olarak gönderilmişlerdir. Öğretmenlerini dinleyen ve anlayan akıllar vehimlerinin yanıltıcı etkisinden kurtularak doğru bilgilere ulaşabilirler.

* * *

Vehimin etkisi akla doğal oluşumları “hayret edilecek” sırlar olarak gösterir. Vehimin etkisinden kurtulan akıl ise hiçbir şey karşısında hayrete düşmez. Sadece ahad varlığın hiçbir zaman “kesrete” dönüşememesine “hayret eder”.

Varlık mutlak yokluktan gelmez ve mutlak yokluğa gitmez.

Varlık mutlak varlıktan gelmez ve mutlak varlığa gitmez.

Tüm gelişler ve gidişler varlığı ne çoğaltır nede azaltır. Bu oluşum ve bozulma (kevn ve fesad) Hak’ın sınırsız esmâsının “evren” olarak yansıması ve sınırsız ihtimallerin yine Hak tarafından “seyri”dir.

İnsanın içinde bulunduğu boyutu onun her zaman maddi dünyasıdır. Beş duyusu dışında kalan göremediği dünyası ise onun her zaman ahiretidir.

* * *

İnsan evrene vehmin etkisi altındaki gözü ve aklıyla bakar. Her şeyi ve her olayı günlük basit ihtiyaçları kadar görüp algılayabilir. Resul/Nebî/Velî ise evrene vehmini hizmetine almış akıl nazarıyla baktığı için hem günlük ihtiyaçlarını net olarak algılar hem de yarını, yüz yıl sonrayı, bin yıl sonrayı… kısaca sonsuz gelecekte kendisine lâzım olan bedensel ve ruhsal ihtiyaçları toptan algılar. Yaşamını sonsuz geleceğinin gereksinimlerine göre düzenler. Ve buna da âhirete hazırlık der. Diğer insanlara da tavsiye ederek hazırlanmaları uyarısında bulunur.

* * *

Gerçeğin açığa çıkışı, hakiki bilginin ayağa kalkışı olarak bahsedilen “büyük kıyamet”de ve “evrenin bir bölümünün/güneş sisteminin” bozulma evresi olan “küçük kıyamet”de varlığın devamında bir kesinti ve kopukluk olmaz. Yâni varlığı meydana getiren esmâ tecelliyatındaki tüm isimler yine faaliyette olur. Fakat o anda… kıyamet anında Allah-Kahhar-Vâhid isimleri diğer esmâya göre baskın konuma yükselir.

16-) Yevme hüm barizun* la yahfa alellahi minhüm şey`* li menil Mülkül yevm* Lillahil Vahıdil Kahhar;

O gün onlar barizlerdir (perdesiz, apayan)… Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz… “Bugün Mülk kimindir?”… “Vahid, Kahhar olan (gayrı vücud olmayan) Allah’ındır!”. (Mü’min, 40/16)

Bu gün yâni bu kıyamet anında varlığın hakiki vechi nedir? Diye sorulur. Bu soru Allah’ın her şeyi yok ettikten sonra “boşluğa” yönelttiği bir sual şeklinde anlaşılmamalıdır. O anda Allah ve Vâhid (tek) isimleri hariç diğer esmâ Kahhar (yok edici, ezici, bastırıcı) isminin baskınlığı altında silikleşmiştir. Varlıkta eserleri hissedilemeyecek kadar azdır. Bundan dolayı “Mülk/varlık kimindir?” sualine diğer esmâ cevap veremez. Her dâim etkin olan Vâhid ve Allah ismi “Varlık bu andan sonra Vâhid ve Allah isimlerinin tecelliyatını daha da ziyadeleştirecektir” anlamında cevap verirler.

Sual ve cevap şeklinde verilen bu âyette Hak “kıyamet gerçeğinin iç yüzünü beyan buyurmaktadır”.

Kıyamet kavramının bir de şöyle tarifleri vardır.

Küçük kıyamet; bir insanın “ölmeden evvel ölmesi”dir. Buna ihtiyârî ölüm denir. Bedensel ve ruhsal riyazetle (perhizle/idmanla/çalışmayla) ilim ve irfan tahsiliyle boş iş ve düşüncelerden uzaklaşmakla gerçekleşen nefs eğitimidir. Iztırârî/zorunlu/bedensel ölüm ise canlı bedenin ölümü ve dağılmasıdır.

Büyük kıyamet; yukarıdaki tanımın aksine bu sefer “Güneş Sistemi’nin bozulup dağılması” olarak kabul edilir. Güneş Sistemi bir insan vücudu gibi belli bir düzene sahiptir. Her düzen mutlaka bir gün dağılır ve yerine daha iyisi gelir. Güneş sistemi ve galaksimiz ve her sistem ve her galaksi düzeni bir an (milyarlarca yıl anlamındaki an) mutlak bozulacak-dağılacaktır. Yenileri daha mükemmeliyle doğacaktır.

* * *

Hak’ın isimleri zât’dan mutlaka zıtlarıyla birlikte tecellî eder. Bundan dolayı âlemlerde ve evrenimizde hoşumuza giden ve gitmeyen olayların sayısı bâtın boyutta aynı sayıdadır.

Hak’ın ödüllendirici isimleri ödüle lâyık olayları istediği gibi… cezalandırıcı isimleri de cezâya lâyık olayları ister ve yaratır/tecellî ettirir.

Bu bağlamda “pis” olan şeylerin tecellisine “hak” diyebilir miyiz?

Meselâ “gübreye” bu da Hak’ın bir tecelliyatıdır diyebilir miyiz?

“Hayır… Hak bu tür şeylerden münezzehtir!” diyen isâbet eder. Hak’ı bir şeyle sınırlamaktan, sadece o şeye benzemekten tenzih ederek doğru söylemiş sayılır.

“Evet… Bu şey Hak’ın esmâsı haricinde değildir, Hak için sınır ve son yoktur!” diyen de isâbet eder. Hak’ı bölünmekten, sınırlanmaktan tenzih etmiş olur.

Ve şu gerçek her iki cevabı da kapsar:

“Nezih ve hüsn” temiz ve güzel kavramları her canlı türüne göre değişir. Gül kokusu gübre böceğine göre pis ve çirkindir. Gübre temiz ve güzeldir.

Bu sözlerin hakikatini pisi pis, temizi temiz olarak görmeyen her şeyi birbirine eşit olarak görebilen “ârifler” anlar… ve ârifler insana göre olan manevi ve maddi pislikleri daha iyi algılarlar ve uzaklaşırlar… Güzellikleri daha net görürler…

Her şeyi eşit görmek her şeye eşit muamele etmeyi gerektirmez. Her şeye hakkını vermek haktır, adalettir.

* * *

Birimler, bireyler ve türler arasındaki kemâlat farkları her şeyin kendi özündeki tamlığın ne kadarını açığa çıkarabildiğiyle ilgili bir konudur.

İnsan hayvana göre, hayvan bitkiye göre daha fazla esmâyı tecelli ettirmekle derece farkı yakalar. Üstünlük özde değil tamamen görüntüselliktedir ve bilgi boyutundadır.

Bir kişi; ressam, nakışçı ve hattat (güzel yazıcı) olsa… ve sadece bir tabloya resim yapsa… o kişi kabiliyetinin bir kısmını açığa çıkarmış olur. Diğer kabiliyetleri bâtında/akılda gizli kalır. Fakat o kişiye bâtınını tam tecelli ettirmediği için özde eksiktir denemez. Ama aynı yeteneklere sahip bir başkası hem resim, hem nakış hem de güzel yazı (hat) eseri yapsa… görünüm olarak daha kâmil sayılır. Bâtında ise iki sanatkâr de birbirine eşittir.

Varlık türleri de Hak’ın zâtında Hak’ın tamlığı ile tam oldukları için birbirine özde eşittir. Fakat evrende açığa çıkardıkları ilâhi tecelli boyutlarına göre derecelendirmeye tabi tutulur.

* * *

Hak’ın her ismi kendi eserini açığa çıkarabilmek için diğer tüm esmâya muhtaçtır. Meselâ Rezzak ismi bir birimi rızıklandırmak için; Hayy, Alîm, Semî’, Basîr, Hâlık, Rab, Musavvir, Ganiyy ve diğer tüm esmâya muhtaçtır. Zâten diğer tüm esmâ da her ismin özünde yüklüdür. Bir işi hep beraber yaparlar. Fakat Rezzak’ın işini âlim, semi, basar vb. diğer esmâ yapamaz. Her isim kendine özgü değeri açığa çıkarır başka isimlerin tecelliyatını veremez…

***

Bu bölümde İdris isminde gizli “Kuddûsî” hikmetin özü anlatılmış oldu. Mekân ve boyut yüceliklerinden bahsedildi.

Bunu anlatmaktan amacımız şudur ki:

Rütbe ve Boyut yüksekliği birbirine karıştırılmasın. Câhil bir kişi vezir rütbesiyle saraydaki vezir tahtına otursa âlimlere emreder. Zâhiren âlimlerden yüce görünür fakat hakikatte âlimler nerede ve hangi rütbede olurlarsa olsunlar “zâti” boyutta “özde” her an en yüce makamdadırlar.

Not: Bu bölümdeki tüm âyet ve mealleri “B MEAL”den alınmıştır…

4. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

2 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (4. Bölüm)”


  1. 1 kenan 16 Mart 2008, 8:32

    “Her insanda potansiyel olarak, “gizli hazine” olarak en yüce makam olan zâti boyut vardır. Fakat, hazinenin mühürünün kırılıp da açığa çıkarılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Toprağa gömülü bir hazine mirasıyla doğan… kendi hazinesinden hiç haberi olmadan… kendi hazinesini aramadan-bulmadan-kullanmadan ölüp giden… “hazinesiz” hükmü ile ölür ve “hazinesiz” hükmü ile dirilir.”

    Ya fettahun nur bizi gizli hazinene ulaştır, gereklerini yaşamayı nasibet, sonsuz ilmini insanlara ulaştırmaya bizleri vesile kıl…

  2. 2 ruhum latife 16 Mart 2008, 2:41

    Allah ilminizi artırsın… Sizi A-li yapsın.. Çok güzel olmuş… Yüreğinize sağlık..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: