Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar

“Seyre girdik… seyredebildiğimizce…
Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce…
Ama yazdıklarım için ‘çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var’ dendi!.. Oysa, ben derin konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya çalışmaktaydım..

Önce işin ‘hakikati kavranmalıydı ki, sonra işin ‘marifetine sıra gelsin; ‘esma mertebesinin hangi kanunlara veya sisteme göre ‘çok boyutlu tek kare resim olarak‘ seyri oluşuyor bilinsin… demek ki bu konulara ve de kitabımız yani ‘muhteşem bilgi kaynağıKurân-ı Kerîm`in işaretlerinin açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin!…”

(NİÇİN “DATA” -Ahmed HULÛSİ)

* * *

DOSTlar talep etti, biz yazmaya devam ediyoruz… Yazılarımızdan, özellikle soru-cevap formatıyla yazılan kısımlardan çok istifade ettiklerini açıkladılar… Biz de isteği fark ettik, bu yazımızı soru-cevap formatında yazdık.. Dostlar bilirler; bilinç kirliğinden arınmadan, objektif olmadan, orjinin görülmeyeceğini, Öz’ün bilinmeyeceğini… Dost’lar OKU’yun… Sizin için YAZ’ıldı bu gerçekler… ÖZ geldi, sır kalktı, sır yok ÖZ var demiştik… OKU’yun siz de GÖReceksiniz…

Hatalar bizden, isabet kaynaktan… Kusurlar af ola, eksikler tamamlana…

Soru: ÖZ’e yönelmek için ayet ve hadisleri nasıl yorumlamalıyız?..

Cevap: ÖZ’e yönelmek isteyenler; ayet ve hadislerde geçen sözlerde; nice gerçeklerin açıkladığını bilirler, aceleci davranmazlar, söylenen sözdeki her kelimeyi sırasına dikkat ederek üstünde dura dura inceler, tefekkür ederler… Rasulullah’ın söylediği, dil olarak Arapçadır; ama, mana olarak Allahça(ÖZce) ’dır,

Ayet ve hadisi cümleleştiriyorum diyerek, kelimelerin sırası değiştirildiğinde, ayetin veya hadisin ÖZ manası değişmekte, Allahça dil anlaşılmamış olunmaktadır…

Soru: Bu yanlış uygulamaya, doğrusunu da göstererek, örnek verir misiniz?

Cevap: Mesela “Bismillah”ı kelime sırasına (ve başındaki “B”ye) dikkat etmeden yorumlarsanız, “Allah’ın ismiyle” dersiniz… bu yorum sizi; isme yönlendirir, isimlenenden uzaklaştırır, ikiliğe, tapınmaya, tanrı sanısına düşürür…

“Bismiallah”ı, kelime sırasına ( ve başındaki “B”ye) dikkat ederek yorumlarsanız; “ÖZüm ismi Allah olan” dersiniz… Bu yorum sizi, isme değil, isimlenene yaklaştırır, kulluğa yöneltir, Allah inancına götürür…

Soru: ÖZ’de hiçbir şey yok mudur?.. Hiç bir oluş olmamakta mıdır?..

Cevap: ÖZ’de Zat, Sıfat, Esma, Efal vardır ve ÖZ oluştadır… Zat, sıfat, Esma, Efal ÖZ’ün özellikleridir. ÖZ her an, zat’ına, esma’sına, efal’ine; tek bir AN’da yönelmekte ve özelliklerini bilmektedir… Bu yöneliş kendinden kendine olup; sınırsız-sonsuz ÖZ’ün sınırsız-sonsuz özelliklerini tek bir AN’da bilmesini sağlar…ÖZ özelliklerini tek bir AN’da bilmiştir…

Mana terkiplerine bürünerek te şu an aynı yönelişi ve bilişi terkip boyutuyla da yaşamaktadır… İki ayrı oluş, iki ayrı yöneliş, iki ayrı biliş yoktur… Oluş tektir, yöneliş tektir, biliş tektir… Sınırsız-sonsuz ÖZ’ün, sınırsız-sonsuz özelliklerini tek bir AN’da seyri, evren içre evrenlerle içindeki her şeyi, yani mana terkiplerini oluşturmuştur…

Asıl ve gerçek seyir ÖZ’den özelliklerine (isimlerine, manalarına) olmuştur. Biz mana terkipleri olarak bu seyri surete ve sese dönüşmüş olarak, tabiri caizse ağır çekimde izliyoruz… Gerçekte, ÖZ’de; SEYİR tamamlanmıştır… Unutulmaya iki ayrı seyir, iki ayrı seyreden, iki ayrı seyredilen yoktur.. Her şey AN’ında ÖZ’de olup bitmiştir..

Soru: ÖZ’ün bu yönelişleri belli bir zaman alıyor mu?.. ÖZ bu yönelişlerle hangi hallari yaşar?…

Cevap: ÖZ; tek bir An’da yönelişini tamamlamış, aynı An’da Kendi’ni bilmiştir… Yani OL demiş Olmuştur; yönelmiş, bilmiştir…

ÖZ’den ÖZ’e yönelişi ile Zatını ve özelliklerini bilememe hali sonucu; A’maiyet-Bir-Bilinmezlik-Hiçlik-Yokluk halini yaşar…

ÖZ’den Zat’ına yönelerek (Rasulihi) Zatını bilme, Özelliklerini bilememe hali sonucu; Ahadiyet-Teklik-Bilmezlik-Heplik-Varlık hallerini yaşar…

ÖZ’den Zat-Sıfat-Esma-Efal’e yönelerek (Rasulullah) Zatını ve özelliklerini bilme hali sonucu; Vahidiyet-Tekillik, Çoklukta Teklik-Bilirlik, Bilinirlik halini yaşar…

Aslında tek bir yöneliş, yani seyir ve aynı An’da tek bir biliş vardır… Ayrı ayrı yönelişler ve bilişler yoktur… Çünkü varlık, Öz tektir… Olayı anlamak için anlattığımızda veya yazdığımızda belli bir sırayla gerçekleri dile getirilmemiz, bizi sayı ve sıra engeline takmamalı… Bu işin sırası ve sayısı yoktur… Tek bir iş (oluş) tek bir AN’da olmuş bitmiştir…

Soru: İrsal oldu denerek anlatılmak istenen nedir?..

Cevap: Bu yöneliş-biliş(mecazen) “irsal oldu” denerek ifade edilmiştir… İrsal bilmeyi-bilinmeyi isteme halinin sonucu oluşan; bir yöneliş, bir biliştir… ÖZ ve ÖZ’ün ÖZellikleri vardır… ÖZ’ün ÖZelliklerine yönelişi-bilişi yani irsali vardır..

ÖZ’den bir şey çıkmamış, ÖZ’e bir şey girmemiştir… ÖZ içi ve dışı olmayan, sınırsız-sonsuz tekdir… Öz özellikleriyle Dopdoludur… Büyük Zatlar tarafından açığa çıktı, tecelli etti… gibi ifadeler insanları bir manaya yaklaştırmak için kullanılmıştır…

Malumdur ki, kelimelerin yaşanılanı tam manasıyla açıklaması beklenemez… Dil sürçmeye mahkumdur… Kelimelerin kapsamı sınırlıdır… İrsali; “Öz özelliklerine yöneldi, özelliklerini bildi”, şeklinde anlamak doğruya daha yakın bir ifadedir…

Soru: ÖZ ve ÖZellikleri nasıl yapıdadır?…

Cevap: Öz, varlığı ve özellikleri (zat-sıfat-esma-efal); sınırsız-sonsuz-parçalanmaz tek (ahad); som-sırf-dopdolu-büsbütün-tastamam (samed)dır…Öz özellikleriyle; özellikler Öz’üyle vardır… Öz ve özellikler iki ayrı şey değildir… Bir yapı var, adına Öz denmiş; bu yapının özellikleri var…

Öz, özelliklerini yaratmış; ya da belli bir zamana kadar Öz’üyle kalmış ta sonradan özelliklerine dönmüş değildir.. ÖZ her an özellikleriyledir, tek bir AN’ da Öz’ün özelliklerini bilmeye yetmiştir…

Soru: ÖZ’ün irsalinin belli bir sırası ve süresi var mıdır?..

Cevap: ÖZ; varlığı (zat’ı) ve özellikleri (sıfat-esma-efal) AN içinde bilmiştir… ÖZ’ün halleri vardır; o halleri irsal denen ifade ile yaşamaktadır… Bu halleri yaşama olayını, yönelişleri, bilmeyi, irsali; biz ayetleri okurken, düşünürken, anlatırken, yazarken belli bir süre almaktadır… Ama gerçekte bunlar, sınırsız-sonsuz-tek-bir anda ve aynı anda olmaktadır, olmuş, bitmiştir… Bundan dolayı geleceğe dönük olaylar Kur-an’da geçmiş zaman diliyle anlatılır… ÖZ tek-bir anda; sınırsız-sonsuz zat-sıfat-esma-efal’ini bilmek istemiş ve bilmiştir; sıra ve süre yoktur… Sıra ve süre algısı bize, kapasitemize, beş duyumuza GÖRE vardır…

Soru: ÖZ’ün irsali an içinde, aynı anda mı olmaktadır?..

Cevap: ÖZ sadece bir kez irsal olmuştur.. yani zat’ına (varlığına) ayrı, özelliğine (sıfat-esma-efal) ayrı yönelmemiştir; zat’ını (varlığına) ayrı, özelliğini (sıfat-esma-efal) ayrı bilmemiş; tek şeye tek defa irsal olmuş; yani tek şeye yönelmiş ve bilmiştir… Biz anlayalım diye ayetlerde irsal ayrıntılı olarak açıklanmıştır… Bu defa biz birimsel varlık anlayışımızdan dolayı, anlatılanı sınırlamış, sıralamışız; zaman, mekan, çokluk oluşturmuşuz… ÖZ yok olmadığını, var olduğunu özellikleriyle, tek bir anda tek bir irsalle-yönelişle bilmiştir…

Soru: Bilinmez olan ÖZ kendisini nasıl bilmiştir?

Cevap: ÖZ’de bilinmezlik-hiçlik-yokluk halinde olan; An içinde, aynı An’da “Zat’ındaki (varlığındaki) özelliklere (sıfat-esma-efal) yönelerek” var olduğunu bilmiştir… Bu duruma “zat’ını (varlığını) irsal etti (rasulihi)”; “ÖZelliklerini(sıfat-esma-efal) irsal etti (rasulullah) denmiştir.. Yani “zat’ına (varlığına) yöneldi; sıfat-esma-efal’iyle (ÖZellikler), var olduğunu bildi” manasındadır…

Soru: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim âlem`i, bilmekliğimi istedim adem`i meydana getirdim…” Hadis-i kutsi’nde ÖZ kime gizli, nasıl gizli, hazine ne?…

Cevap: “Ben gizli bir hazineydim…” diyerek başlıyor.. ÖZ bir hazineymiş; bu hazine kendine gizliymiş… ÖZ; sırf ÖZ’ündeyken kendine bilinmez imiş… Bilinmez olduğu için gizliymiş; gizli olduğu için bilinmez değil!.. ÖZ kendine bilinmez imiş; bu halini anlatmak için “gizli” diyor… Bizim anladığımız manada kendine mutlak manada gizli, sırlı, saklı manasında değil… “Bilinmez olduğu için gizli” manası ile “gizli olduğu için bilinmez” manası birbirinin tam tersi iki ayrı manadır… Doğru algı; “bilinmez olduğu için gizli” manasıdır… İşin düğüm noktası Bilinmezlik’tir…

Soru: Bilinmezlik nedir? Hiçlik, yokluk mudur?..

Cevap: Bilinmezlik; hiçlik, yokluk diyerek, bir manaya yaklaştırılmaya çalışılsa da; aslında bilinmezlik hiçlik, yokluk değildir… Hiçlik, yokluk kelimeleri Bilinmez’liğin tam karşılığı olmadığı gibi, Bilinmez’liği yanlış anlamamıza sebep olabilecek kelimelerdir..

Hiçlik, yokluk her şeyin hiçten, yoktan yaratıldığını, ÖZ’ün hiç, yok olduğu yanılgısına düşürebilir… Gerçekte hiçbir şey yoktan var olmaz, yoktan bir şey var olmaz, yok yoktur… Varlık, vardan var olur… Var olan bir şey var ki; bizde var algılıyor, var algılanıyoruz… Yoktan bir şeyin var olacağını sanmak tam bir akılsızlıktır.. Bu akılsızlığa düşen, elbette bu akılsızlığın sonuçlarına katlanacaktır; varlığı görüp ona göre tedbir alıp yaşamadığı için.. Yok gören, sonsuz sürecek hayatı için hazırlıkta yapmaz; yok görmesi hiçbir şeyi yok etmez; varlık vardır, sistemini kurmuş, çalıştırmaktadır… Var’ı görmeyen, değişmeyen, mazeret kabul etmeyen sistemini nasıl görsün de, tedbir alsın?! Sistemi görmez, tedbirini almaz!..

Hiçlik, yokluk kelimeleri; hal olarak alsan bile; bu defa ÖZ’ün hareketsiz, durgun olduğu yanılgısına düşme tehlikesi vardır… Halbuki ÖZ; sınırız-sonsuz hızda, harekette, her an yeni bir şan’da, işte, oluştadır…

Soru: ÖZ mekandan münezzeh değil midir?..

Cevap: ÖZ elbette mekandan münezzehtir… Üstad Ahmed HULUSİ’nin “Gavsiye Açıklaması” adlı eserinde ÖZ, Abdul Kadir Geylani Hazretlerinin ağzından; “ben mekanın mekanıyım” diyor… Yani ÖZ olan ben var, mekan diye ayrı bir şey yok; mekanın aslı, ÖZ’ü benim” demek istiyor… ÖZ yapısı sınırsız-sonsuz olduğu için, yokmuş gibi sanılır… Bu algı, ÖZ’ün haşa! Yok olmasından değil; tam tersine dopdolu olarak var olmasından kaynaklanır…

Mutlak, ÖZ manada “mekan yok” dersen ÖZ’ü inkar edersin… ÖZ her şeyin ÖZ’üdür… Hiçbir şey yoktan var edilmemiş, ÖZ’den var’dan var edilmiştir… “Yoktan yaratıldı” demek; “birimsel olarak önceden yoktu, şimdi birimsel olarak algılatıldı” manasındadır.. Yoksa o şeyin mutlak manada yok olduğu kastedilmemiştir…

Soru: Mekan’ın Bilinmez’liğini açıkladınız… Zamanın bilinmezliğinde de aynı mantık mı geçerlidir?…

Cevap: Evet… Zaman da mutlak olarak yok değildir.. Zaman hız-mekan algısıyla alakalı bir kavramdır… Mekanı (hedefi) sabit aldığımızda, zaman algısını hızdaki değişimler oluşturur… Hız azaldıkça zaman artar, hedefe daha geç varılır.. Hız arttıkça zaman kısalır; hedefe daha çabuk varılır…

Bazı Uzakdoğu inanışlarında Sınırsız-sonsuz hız yok sanılmış; hareketsizlik, durgunluk var sanılarak yanlış algılanmıştır.. (İnanış değil felsefe de desen aynı kapıya çıkar, çünkü her düşünce bir inanıştır, insanın hayatına yön verdiği için.. İnsanlar düşünceleriyle yaşarlar, düşünceleriyle yaşadıklarının sonucuna kavuşurlar.) Halbuki ÖZ, sızırsız-sonsuz hızdadır…

Yokluktan bir şey olmaz; varlıktan var olunur; Öz vardır; varlığı var kılar… Bu Uzakdoğulu inanışlarında Sınırsız-sonsuz hız bilinmeyince, zamanın da yok olduğu sanısına kapılmışlardır… Ama gerçekte sınırsız-sonsuz hız vardır; An olan zaman içinde her şeyi yaratmış, yani var algılamıştır… Hızın sınırsız-sonsuzluğu ile her şey tek bir An’da olmuş, bitmiştir… Varlığının her noktasında kendisi olan; tabiî ki sınırsız bir Hız’la, tek bir An’da, ÖZ’ünden “ol der; o şey’de An’ında olur” olmuş, bitmiştir…

Soru: ”Allah mekandan ve zamandan münezzehtir” sözünü nasıl anlamalıyız?..

Cevap: “Allah mekandan, zamandan münezzehtir” sözünü yukarıda açıkladığımız şekilde anlamak, mutlak manada mekanın ve zamanın yokluğuna hüküm vermemek gerekir…

“Mekan ve zaman yoktur” sözünü; “birimselliğin oluşturduğu mekanlar ve zamanlar algısı yoktur… Oluş ayrı ayrı yerlerde, başka başka zamanlarda olmamıştır… Her şey An’da ol emri ile ÖZ’de olmuştur… .Mekanın da, zamanında aslı ÖZ’dür; mutlak manada ÖZ vardır; birimsel manadaki zaman ve mekan yoktur, onlar algıdır… Kendilerine ait, ÖZ’ün dışında varlıkları yoktur, bu anlamda varlık kokusu almamıştır,” şeklinde algılamak gerekir…

Soru: Allah “Dehr’e sövmeyin, Dehr Allah’tır” diyor, Dehr nedir? Dehr nasıl Allah oluyor? Dehr’e sövmek ne demektir?..

Cevap: Allah “dehr’e (an) sövmeyin, dehr Allah’tır” sözüyle yanlışa düşenleri uyarmıştır… AN da Allah’ın manalarıyla var olmuştur… An’ı inkar, Allah’ın manalarını, Allah’ı inkar olur.. Her şey Allah ile vardır; her şeyi Allah var eder; öyleyse sadece ALLAH vardır.. An yoktur demek (haşa!); Allah yoktur demek olur ki, bunun adı da sövmek ile ifade bulur…

Nasıl küfür; yok etmek değil örtmek ise; küfür ehli inkarları ile gerçeği yok edemiyor; kendilerine örtüyorlarsa; AN yoktur diyerek sövme işlevi gören An’ı yok etmiş olmaz, An’ın varlığını kendine örtmüş olur… Ne küfür, ne de sövme insancıl olarak değerlendirilmemeli, ayetlere, hadislere evrensel bakış açısıyla yaklaşılmalıdır… An’ı inkar eden ortada duran kendi varlığını inkar etmiş olur… Kendini inkar edene de akıllı demezler!.. Din akıllı insanın işidir… Bu yolda inkar edilecek tek şey inkarın inkarıdır.. Din iman üzerine kurulmuş sistemdir, kim neyi mutlak manada inkar ediyorsa aslında kendini, gerçeği, Allah’ı inkar etmiş olur, ÖZ manada…

Soru: Yazılarınızda bir, tek, tekillik ifadelerini açıkladınız… Sıfır denen bir hal de varmış!… Bu Sıfır’ı nasıl değerlendirmeliyiz?..

Cevap:

Sıfır; Bir olan Öz’ün bilinmezlik halidir… Bir, tek, nokta kavramları okullarımızda yanlış olarak kazınmışsa beynimize; sıfır da aynı şekilde yanlış anlatılmış ya da yanlış anlaşılmıştır.. Sıfır, hiç, yok, boş değildir… Sıfır; pozitif sayıları (pozitif halleri) ve eksi sayıları (negatif halleri) içinde barındıranın halidir, bunu anlatır… Bütün sonsuz negatif sayılarla, sonsuz pozitif sayıları toplarsak Sıfır hal olarak algılanır… Gerçekte pozitifler negatifleri götürmez… Dışarıdan bakarsan boş sanırsın, senin boş sanmanla boşalmaz, dopdolu olan… Pozitif, negatif kavramları; olumlu-olumsuz, ileri-geri, yukarı-aşağı, yanlış-doğru, güzel-çirkin, iyi-kötü, yakın-uzak, uzun-kısa… gibi zıtlıklara işaret eder… Her şey zıttı ile çift olarak vardır… Allah “biz her şeyi çift olarak yarattık” diyerek bu gerçeğe işaret etmektedir…

Soru: Biz sıfır’ı yok, boş olarak bilirdik… Pozitif ve negatif sayının toplamı sıfır eder, olarak bilirdik?..

Cevap: Sıfır yok, boş değildir; tam tersine dopdolu’dur… Sıfır açılmış..

-sonsuz… -10, -9, -8, -7, -6, -5, -4, -3, -2, -1, 0, +1, +2, +3, +4, +5, +6, +7, +8, +9, +10, …+sonsuz

Yazılmış… Şimdi sıfır boş olsa eksi sonsuz, artı sonsuz sayılar nerden açığa çıkardı… Yoktan, boştan, hiçten hiçbir şey var olmaz…

“Sıfır’a 1 ekledim +1; +1’e 1 ekledim +2… oldu” deme!.. Eklediğin 1’leri nereden buldun da sıfır’a, +1’e, +2’ye… ekledin?!..

“Sıfır’dan 1 çıkardım -1; -1’den 1 çıkardım -2… oldu” deme!…1’leri nerden buldun da sıfır’dan, +1’den, +2’den, … çıkardın… BİRLER; SIFIRDAYDI…

Bir şeye bir şeyler eklediğini, ya da çıkardığını da sanma tüm sayılar Sıfırın içindeydi, vardı… Sen ekleyerek veya çıkararak bir şey bulmadın… Onlar zaten hep oradaydı… Sıfır Dopdoluydu… Yoktan hiçbir şey var olmaz.. Anla artık bunu!..

Sen sıfıra 1 ekledim dediğin işlemle, aslında sıfırın içinde olan 2 göründü, algıladın… Sen sıfırdan 1 çıkardım dediğin işlemle aslında sıfırın içindeki -1 sana göründü, algıladın…

Ayrıca pozitifle negatif bir araya gelirse dışarıdan yok gibi algılanabilir ama; onlar yok olmadılar, hala sıfırın içindeler, sen yok sanıyorsun, sana gizlendiler… Bir torbanın içine iki biber at, biri tatlı olsun, diğeri acı.. İkisi de biber aynı; tatları zıt; biri tatlı, biri acı.. Torbayı kapat… Dışardan bak.. Biberleri görmezsin, ama bilirsin, biberler torbanın içinde, torbayı açıp baktığında ancak görürsün biberleri.. Ne oldu? Biberler yok olmadı.. Hani +1 ile -1 sıfır, boş ederdi… Boşluk yok, doluluk var; yokluk yok, varlık var… Olmazsa tüm sayılar ne işe yarar işlemler… Malzemen yoksa nasıl yaparsın masa; malzemenin üstünde yapılır işlem… Yoka işlem yapılmaz… Varlık varsa, oluş var… Varlık vardır, oluş var… Bir bardak suyun içine ikisi de beyaz olan biri tuz, diğeri şeker koy, karıştır.. Görüntü suya benzese bile tadına bak değişti… Hani +1 ile -1 toplarsan sıfır ederdi?!..

Dedik ya sınırsız-sonsuz; sen sınırsız-sonsuzu nasıl anladın?!.. Her yönüyle, her şeyiyle sınırsız-sonsuz… Sınırlı-sonluya da bürünebilen sınırsız-sonsuz… Senin anladığın sınırsız-sonsuzla bile; sınırlandırılmayan, sonlandırılmayan manasında sınırsız-sonsuz…

ÖZ’ü yücelteceğim diye; O’nu anladığın manada sınırsız-sonsuzluk ifadesiyle sınırlayarak; sınırlı-sonlu manalardan mahrum etme, düşüncende… Her haliyle sınırsız-sonsuz… Hiçbir şekilde sınır-son tanımayan, sınır-sonla bile hallenen anlamında sınırsız-sonsuz… Sınırsız-sonsuz ifadesi bile perden olmasın.. Onun için demişler; ALLAH sınırsız-sonsuzluk kavramından bile münezzehtir… Noktadan Sonsuza tüm yönleriyle, tüm hallerle hallenen manasında sınırsız-sonsuz… Bu manada Allah tek bir AN’da sınırsız-sonsuz özelliklerini bilmiştir… Yani sınırsız-sonsuz olan özelliklerinin tüm kombinasyonlarını bilmiştir… Bu kombinasyonlar Sıfır’dadır.. (Her An tarafımızdan; kapasitemiz, algımızın sınırlarının yettiği kadarıyla, o kombinasyonlardan bazıları izlenmektedir)… Bu manada sınırsız-sonsuz… Yani sınırsız-sonsuz üstü bir sınırsız-sonsuz!!!

Soru: Eklemeyi biz toplama, eksiltmeyi de çıkarma olarak öğrendik… Bunların asılları nedir?…

Cevap: “Ekledim, çıkardım” ifadesini de okulda öğrendiğin gibi anlama… Öz’e bir şey ekleyemez, Öz’den bir şey çıkaramazsın… Öz içi dışı olmayandır.. Neyi, nerden, nereye çıkarıyorsun; veya neyi, nerden, nereye ekliyorsun??? Öz’den başka bir şey mi var ki ekleyip, çıkarabilesin?… Kaldır benini aradan; kaldır ikiliği aradan, ortaya çıksın yaradan”… Öz manalarını örttüğünde (gafur) eksiltti, çıkardı, azalttı sanılıyor; Öz manalarını algılanır kıldığında (semi) ekledi, topladı sanılıyor…

Ekledi; “manalarını topladı, manalarına ekledi” şeklinde yanlış anlamayalım!..

Eksiltti; “manalarını eksiltti, manalarından çıkardı” şeklinde yanlış anlamayalım!..

“Ekledi” ifadesini, “sınırsız-sonsuz manalarının bir kısmını algılanır kıldı”; “eksiltti” ifadesini “sınırsız-sonsuz manalarının bir kısmını örttü” diye anlarsan; her an, her şeyde geçerli olan yaratılış sistemini de anlamış olursun..

Soru: Yaratılışın gerçeği, sistemi nedir?..

Cevap Öz; sınırsız-sonsuz manalarını ölçülü bir şekilde örterek; sınırsız-sonsuz manalarını sınırlı, kısıtlı olarak algılatarak; teklikte çokluğu var algılatmaktadır… “B (bürünme)” denilen gerçek burasıdır… “E”nin “B” ye yansıması; Tekliğin çokluğa Bürünmesi, denen kısımdır.. Tekillik dediğimiz, vahidiyet dediğimiz gerçek burasıdır.. Yaratılışın gerçeği buradadır!!! Öz sınırsız manalarını; dilediği şekilde, ölçülü olarak örterek; örtülen kısmı gizlemiş, örtülmeyen kısmı algılanır kılmıştır… Öz tüm sınırsız-sonsuz manalarını dilediği şekilde, ölçülü olarak örterek, ölçülü olarak algılanılmasını sağlamış, yaratma denen olayı gerçekleştirmiştir.. “Her şey tek bir an’da öz’de olmuş, bitmiştir” denmiştir…

Soru: A’maiyet Ahadiyet gerçeği nedir?…

Cevap: Öz’ün tüm sınırsız-sonsuz manalarını Kendi’sine örtmesi Bilinmez’lik (A’maiyet) halini oluşturmuştur… ÖZ bu halde Kendini Bilinmezlik haliyle bilmiştir…

Öz tüm sınırsız-sonsuz manalarını kendisine açarak; Kendi’sini sınırsız-sonsuz tek an’da (Ahadiyet) var olarak bilmiştir…

Öz sınırsız-sonsuz hallerini Tek bir AN’da yaşamıştır; sıralama ve sayma yoktur.. Öz’ünde AN’ında her şey olup bitmiştir…

Soru: “Mevcudat varlık kokusu almamıştır” sözünü nasıl değerlendireceğiz?

Cevap: “Mevcudat varlık kokusu almamıştır” sözü var olarak algılananların gerçek manada var olmadığı, kendilerine ait varlıklarının olmadığı, Öz’ün manalarıyla var oldukları, mana terkipleri olarak, yani ölçülü manalar olarak var oldukları, var algılandıkları, Öz’ün parçalanmasıyla var olmadıkları, Öz’den doğmayla (doğumla) var olmadıkları.. Anlatılmak istenmiştir…

Algılanan terkipsel (ölçülü) manalara; mutlak manada yok denilemez.. Çünkü o terkipsel manalar Öz’ün varlığı ile vardır… Onlara mutlak manada yok demek Öz varlık yok demeye gelir ki, bu manayı kastederek söyleyen gerçekten sapmış olur… İnsanlarda dil sürçmeleri görülebilir, bu durum mazur görülür.. Ama mana, anlayış… sürçmeleri tehlikelidir.. Allah hepimizi bu tür sürçmelerden korusun… Biz de bu gerçekleri açıklayarak dostların bu tür tuzaklara düşmemelerini istiyoruz, takdirde (ölçüde-kapasitede) olan kadarıyla…

Soru: Öz manada kaza ve kader nedir?

Cevap: Öz manada; Öz’ün bir şeyi dilemesi, Kaza’sı olarak ifade edilir.. Sınırsız-sonsuz manalarını, ölçülü olarak örtmeyi dilemesi Kaza’sı; bu dileğini ölçülü bir şekilde örtme mekanizmasını kullanarak gerçekleştirmesi de Kader’idir… Ama Kaza’sı ve Kader’i aynı an’da tek bir An’da, bir kez gerçekleşmiştir; ol demiş ol’muştur… Ayrı zamanlarda, sırayla olan şeyler değildir… Sınırlamayı ve sıralamayı bize, terkipsel yapımız var sandırmaktadır.. Her şey öz ile vardır; sınırsız-sonsuz olan öz yapısının her yerine nüfus etmiş olarak vardır… “Anladığımız manada zaman ve mekan kavramıyla” sınırlanamaz… Kendinden kendine olan bu halleri “anladığımız manada zaman ve mekan kavramı” dışında, An’da Öz’de olmuştur… Öz mekan olarak; An’da zaman olarak algılatılmıştır, Öz tarafından, yaratılmış algılansın diye…

Soru: Biz mevcudatı nasıl algılıyoruz? Mevcudat bize nasıl algılatılıyor?…

Cevap: Öz sınırsız-sonsuz olan bu özelliklerini Esma-ül Hüsna-güzel isimler olarak duyurduğu her biri çalışan mekanizma olan özelliklerini kullanarak, örtme dediğimiz olayı gerçekleştirmektedir… Sınırsız-sonsuz olan öz; manalarının bir kısmını ölçülü olarak örterek varlıklar ve mekanlar algısı oluşturmaktadır.. Öz sınırsız-sonsuz bir hızda AN’dadır… Her an yeni bir şan’dadır… Yani An’da oluştadır…

Örtme denen olayın gerçeği “hız’ı yavaşlatmış gibi algılatmaktadır”… Yani biz “tek kare resim” den oluşan filmi ağır çekimde izliyoruz.. Böylelikle zaman-mekan, suret-ses kavramları içine düşüyoruz, yani yaratılmış oluyoruz… Gerçekte Öz’den Öz’ün indinden bakarsan; “tek kare resim” sınırsız-sonsuz bir hızla, an içinde izlenmiştir, Öz tarafından… Yaratılmış indinden bakarsan “tek kare resim”; zamanlar ve mekanlar içinde hala izlenmektedir, “çok kare resimler” var sanısı içinde… Çünkü cihazımız çok ağır çalışmakta… Yani terkipsel manalardan oluşmuş, sınırlı kapasiteli, sınırlı özellikli, beş duyuya tabi varlıklar olarak (aynı film, aynı anda, aynı varlık tarafından, bir kere izlenmesine rağmen) zaman ve mekan oluşturmakta, “tek kare resmi”, “çok kare resimler” olarak algılamaktayız… Öz’den seyreyleyenlere selam olsun!…

Soru: Biz Esma-ül Hüsna’nın ihsası denince; sadece belli sayılarda çekmek, tefekkür ederek güzel manalarıyla hallenmek olarak değerlendirirdik?…

Cevap: Tabii ki; o manalar da geçerlidir, Esma-ül Hüsna’daki isimler zikredilecek, anılacak, tefekkür edilecek, hallenilecek… Bu çalışmaların getirisinden mahrum olunmayacaktır…

Ama işin birde Öz’e dönük, yaratılış sisteminin çalışmasına dönük işleyişi vardır… Bu gerçekleri de öğrenmek, bizim Öz imana ulaşmamızı sağlayacaktır… Unutulmaya “Öz cennete” ancak; “Öz imanla” girilir… Bunları bilenin ve gereğini yaşayanın imanı da Öz’e dönüşür… Sadece Öz kalır… Öz ol derse olur… Öz de güzeli diler…

Soru: Esma-ül Hüsna-güzel isimler olarak bilinen mekanizmalar, genel manada, yaratılışa nasıl hizmet ediyor?.

Cevap: Öz manalarını; dilediğini örtüp, dilediğini algılatarak varlığı yaratmış oluyor.. Yaratış sisteminin mekanizmalarını da Esma-ül Hüsna adı altında duyuruyor ki; ihsa edelim!..

Yani; Esma-ül Hüsna’da geçen güzel isimler olarak çevrilen mekanizmaları değerlendirelim, düşünelim, tefekkür edelim, yaratılışın sistemini anlayalım… diye bize duyurulmuş.. Esma-ül Hüsna’daki isimler her an, her zerrede açığa çıkmakta, hükmünü sürdürmektedir…

Soru: Esma-ül Hüsna’nın girişinde; “-Allah’ın yüzden bir eksik, 99 ismi vardır… ” diyerek 99 ismine iki defa vurgu mu yapılıyor?..

Cevap: Rasulullah (sav); “Allah’ın yüzden bir eksik, 99 ismi vardır… … ” diyor… Sadece “Allah’ın 99 ismi vardır.” demiyor!.. Sadece; “Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır” demiyor!… “Allah’ın yüzden bir eksik” sözü ile kastettiği 99 rakamı ise, sözünün devamında “… 99… ” diyerek farklı kelimelerle, aynı şeyi tekrar eder mi?!..

Rasùlullah (sav); aynı şeyi vurgulamak isteseydi, aynı kelimelerle; ““Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır, Allah’ın yüzden bir eksik ismi vardır … … ” veya ““Allah’ın 99 ismi vardır, Allah’ın 99 ismi vardır … … ” demez miydi?!…

“Rasulullah (sav); açıklayacağı şeyin çok önemli bir konu olduğunu vurgulamak için söylemiştir” diye aklımıza bir cevap gelebilir. Ama bu cevap düşünen hiçbir insanı tatmin etmez!.. Çünkü Rasulullah farklı kelimeler kullanıyor, bu farklı kelimelerle farklı şeyler anlatıyor… “Allah’ın yüzden bir eksik” ifadesiyle başka bir şeyi; “99 ismi vardır” ifadesiyle başka bir şeyi anlatıyor…

Soru: “Allah’ın yüzden bir eksik..” ifadesi neyi anlatmaktadır?

Cevap: Bu sözde “yüz” ve “eksik” ifadeleri sembolik olarak kullanılmıştır… Yüz sayısı Allah’ın isimlerinin sınırsız-sonsuzluğuna işaret eder… Allah’ın isimleri sınırsız-sonsuz-orjin haliyle algılanamaz… Çünkü ne ki sınırsız-sonsuzdur, bilinmezliktedir… ”Eksik” ifadesi ise örtme mekanizması ile bu isimlerin algılanacağına işaret eder… Örtme mekanizmasıyla mekan ve zaman algısı oluşturmakla olduğunu söylemiştik… Bu sözde de açıkladığımız bu gerçeğe işaret vardır…

Soru: Hz. Rasûlullah s.a.v. ‘Bismillah‘ın başındaki ‘B‘nın ‘Elif‘i nereye gitti (yazılışta ?? Olması gerekirken ? diye yazılmıştır) diye sorulduğunda: “onu, şeytan çaldı!”, diye cevapladı!…” hadisini nasıl anlamamız gerekir?.

Cevap: Burada şeytan bir özellik, çalışan bir mekanizma olarak değerlendirirsek; Öz manaya ulaşabiliriz… Şeytan; Tek’teki sınırsız-sonsuz manaların bir kısmını gizleyerek Bürünme denen olayı gerçekleştirip, yaratma faaliyetine hizmet eden mekanizma…

Şeytan aldatandır, ayartan, kandıran mekanizmanın adıdır… Bu şeytan mekanizması bizi nasıl aldatıyor, nasıl kandırıyor?… Elif’i tam göstermeyerek, sınırsız-sonsuz teklikteki manaların bir kısmını gizleyerek, örterek, bürüneni var gösteriyor.. Yani şeytan aslında yaratışa hizmet eden görevli bir mekanizma… Çünkü bu örtme işlemi olmazsa yaratma denen olay olmaz, her şey örtme denen işlemle var oluyor, var algılanıyor…

Şeytan; ŞEYdan; ŞEY, yani eşyayı (yaratılan her şey var, evren içre evrenler) algılatan, var sandıran; böylelikle insanı aldatan, kandıran, ayartan mekanizma…

SORU: Biz Şeydanı acele ettiren olarak ta biliriz? Bunu Öz manada nasıl anlamalıyız?..

Şeydan; acele ettiren… Acele ettirerek eşyayı var sandıran mekanizma…

Yani; televizyondan misal verelim… Özetle televizyonun tüpünün yüzeyine elektron bombardımanı olur, ekranda nokta olarak oluşur… Bizim gözümüz o noktaları resim olarak algılar… Noktalar sürekli değişerek, noktalardan oluşmuş var sanılan resimler değişir sanılır… Noktaların değişimini, resimlerin değişimi algısı, resimlerin değişimi algısını da film izliyoruz algısı takip eder… Biz neden öyle algılarız… Çünkü noktaların değişimi çok hızlı olmakta, biz bunu fark edememekteyiz… Yani noktalar ACELE ettirilerek değiştirilmekte, bizse film izlediğimizi sanmakta, insanlar, hayvanlar, mekanlar, zamanlar, hareketler… algılamaktayız… Halbuki değişen sadece noktalardır..

Mevcudat ta aynen bu şekilde yaratılmaktadır… Yaratılışın en büyük ve tek gerçeği budur… Sürekli değişen nokta bombardımanını bir görüntü-ses olarak algılamakta, zaman ve mekan algısı oluşmaktadır… Yani Şeydan denen mekanizma bu nokta yağmurunu hızlı bir şekilde, “ACELEYLE” göndermekte, algılatmakta yaratılışa hizmet etmektedir…

Euzu Besmeleye; Kelimeyi Tevhide, Esma-ül Hüsna’ya, kısaca Kur-an’a bu manada yönelin bakalım, daha hangi gerçeklere ereceksiniz… Şaşar kalırsınız…

ALLAH MUİNİMİZ OLSUN… SEVGİ VE SAYGILAR…

Saim Yusuf
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

37 Responses to “Noktadan Nükteye, Sorular-Cevaplar”


  1. 1 kenan 13 Mart 2008, 6:26

    Allah (O’dur) ki, yedi Semavat’ı ve Arz’dan da onların mislini (yedi Arz) yarattı (hem zahir hem de batın itibarıyla düşünülmelidir)… Emr (iş, ilahi işler) onların arasında (Semavatından inen emirler, beynin hassaları ve azaları üzerinde gereklerini izhar etmek üzere) iner de iner (sürekli iner) ki, Allah’ın herşeye Kadiyr olduğunu ve Allah’ın herşeyi (B sırrınca) ilmen ihata ettiğini bilesiniz.
    * * *

    Yazdıklarım için ‘çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var’ diyen arkadaşlara soruyorum: ilmi kendi seviyesi ile sınırlayıp, sonsuz ilim yolunda ilim aşkıyla yananları, kendini belli bir ilimle sınırlamayanlara nasıl bir set çekçiklerini gördüler mi acaba … yeryüzü ilimle bu anlayışla mı dolacak…! muhammet ümmeti olmanın karşılığı mı bu …

  2. 2 Mustafa 13 Mart 2008, 9:22

    Bazen kötü araba kullananlara halk arasında “ehliyetini nereden aldın arkadaş, marketten mi?” derler. Kaza yapıp can yakmasın diye, o kişinin ehliyetine trafik polisi el koyup trafikten men edilsin diye dört gözle beklenir.

  3. 3 saim 13 Mart 2008, 12:59

    Sürati sevmeyenler otobana çıkmasınlar…

    Otobanda güvenli yolculuk için belli bir hız gerekir…

    Aracı yavaş hareket edenler, hep aynı ara sokaklarda gezinmeye devam etsinler…

    Otobanda yavaş giden araçların da kazaya sebep olduğu malumdur… Sürati kesmeye çalışmayalım…

    Herkesin aracı farklı; gittiği yol farklı… Herkes yolunda devam ederse korkmayın, kaza olmaz…

    Tek olacak şey; yavaş giden araçlar otobanda hızlı gitmenin zevkine varamamış olur… Bu zevki tatmak isteyenlere engel olmayın…

    Kimse kimseyi zorla bir yola çekmiyor… İsteyen istediği yolda gider… Herkese seslenen yollar var.. Herkesin şeridi kendine… Şeritleri ihlal etmeyelim… Hatalı sollama yapmayalım…

    Hele hele “amelin kaç gram”, “kaç kuruşluk ibadetin var” muhabbetine girip; “amel sayım memurluğu”, “din jandarmacılığı”, yapmaya da kimse kalkmasın…

    Çünkü burada ilmimizi paylaşıyoruz, amellerimizi yarıştırmıyoruz, kimse ne yazacağıma da kalkışmasın, bu siteyi takip edenler kör cahil değil… Elbette zahir hükümlere uyulması gerekliliğini biliyorlar… Herkesi ameli kendine… Amelimizi dile getirip riya mı yapalım…

    Kim kimin ne amel işlediğini nerden biliyor da “bazı cami hocalarının” edasında konuşuyor, yazıyor. Buna kimin hakkı olabilir…

    Bu tür hocalar nasıl ki halkı kaçırdılar, camileri boşalttılarsa; bu tür yazılar ve yorumlar da bu siteye olan katılımı azaltır, unutmayalım… Buna kimin hakkı var!..

    Ortaya güzel bir eser koyup (kaş yapıp); gizli benlik, gizli şikayet, gizli sataşma, gizli… ile göz çıkarmayalım… Kimsenin kollanmaya ihtiyacı yok, gölge olunmasın, yeter!..
    Hele hele Allah’ın, dinin… aciz bir kulun korumasına hiç ihtiyacı yok…

    SAYGI VE SEVGİLER…

  4. 4 Uryan 13 Mart 2008, 3:42

    Sn. Saim;
    Yorumunuzda bazı üstü kapalı göndermeler seziliyor.
    Tasavvuf ehline üstü kapalı gönderme yapmak da yakışmaz. Çünkü bu da GIYBET VE ÇEKİŞTİRME kapsamına girer ki çirkindir.

    “Kim kimin ne amel işlediğini nerden biliyor da “bazı cami hocalarının” edasında konuşuyor, yazıyor. Buna kimin hakkı olabilir…
    Bu tür hocalar nasıl ki halkı kaçırdılar, camileri boşalttılarsa; bu tür yazılar ve yorumlar da bu siteye olan katılımı azaltır, unutmayalım… Buna kimin hakkı var!..”

    Bu cümlelerinizle sitede yazan kimi hedef aldıgınızı, hangi yazı ve yoruma gönderme yaptıgınız lütfen açıklar mısınız?

  5. 5 saim 13 Mart 2008, 4:51

    Sn. URYAN;

    Benim seslenişim, ilmini ortaya koyup paylaşmayan, “amel sopasını” göstererek, işin kolayına kaçarak yorum yapan, DOSTlara…

    Kişileri değil, fikirleri eleştiriyorum..
    Benim seslenişim faile değil, fiile…

    Bu hatayı yapan X kişisi olur, Y kişisi olur… ne fark eder… Hata hatadır… Önemli olan hatadan dönmektir.. Kimse yolun sonuna varmamıştır, imtahan devam ediyor…

    Asıl senin şu sorunu cevaplarsam GIYBET olur:
    “Bu cümlelerinizle sitede yazan kimi hedef aldıgınızı, hangi yazı ve yoruma gönderme yaptıgınız lütfen açıklar mısınız?”

    Neden bu soruyu bana soruyorsun?.. Diğer yazanlara niye sormadın?.. Objektif olalım!.. Çoğu yazıda bir takım fikirler eleştiriliyor… Ben yazılarımda eleştirmedim, ama yorumum da bir fikiri eleştirdim… Susmalımıydım???

    Ben, birbirimizi amellerini sorgulamayı bırakıp, SADECE ilmimizi paylaşalım diyorum… Yazılarımı; isteyen OKU’r istemeyen OKU’maz… Ama başkalarının OKU’masına da kimse perde, gölge olmasın, lütfen… Yazı eleştirilsin, ama yazan eleştirilmesin… Yani faile değil, fiile…

    Ayrıca kimsenin korumaya ihtiyacı yok… Birilerini korumaya kalktığında, farketmeden en büyük zararı sen ona vermiş olursun. Korumak için değil, öğrenmek için varız… Sevgiler…

    SAYGILAR… SELAMETLE…

  6. 6 Diyojen 13 Mart 2008, 5:12

    Fani dünyadan “şükür bunu da gördük” demeden gözümüz açık gitmesin diye, elimizde fener, nefsine hakim olan bir Adem arıyoruz..

  7. 7 Uryan 13 Mart 2008, 7:57

    Sağol Saim dost. Anladık.
    Meydan okuyan, rest çeken bir anlayışı uslub olarak benimsemişsiniz.

    Tasavvuf yazanlardan daha ehil söylemler bekleriz biz. Sizden beklemiyoruz artık.

    İlmi paylaşımlarınız için teşekkürler.
    İlim ve Bilme kılıflarında damarlara giren egoyu fark edersiniz inşallah…

    Saygılarımla

  8. 8 Mustafa 13 Mart 2008, 8:55

    Yazdıklarının okunmasına kim engel oluyor? Bak destursuz dolu dizgin yazıyorsun, okunsun diye alıp baş köşelerde yayınlıyorlar. Daha ne istiyorsun? Haline şükredeceğine, bir de şikayet mi ediyorsun? Senin yorum yapmaya hakkın olduğu kadar, herkesin ona hakkı var.

    Mecaz yorumlamakta da üstüne yok, o sebeple mecazla yapılan yorumları da anladın ki cevap yazdın. Ama o yorumlarda çok derin ilmi bir uyarı da vardı anlayış sahiplerinin anlayacağı türden, umarım onu da anlamışsındır. Yoksa mecaz yorumlama işinde daha çok yol alman gerekir.

    Ayrıca her eleştiriye cevap vermek zorunda değilsin.. öyle misin?

    Hazımlı olmayanın, ilminden de şüphe edilir. O sebeple hazımlı olmak lazım.

    “Her ilim bilenin üzerinde bir bilen vardır” ayetine bakılırsa, sen veya bir başkası en doğrusunu ve ileridekini bilemez. O halde yapılan eleştirileri, asıl failin (?) hatırına kendini geliştirmek için kullan, tepki vereceğine.. Fail fail diyorsun, o halde failden gafil olma! İlmiyle amil adam öyle yapar.

    Bir de sana abi nasihatı: Bırak da okuyup fayda görenler takdir etsin yazdıklarını. Sen kendi kendini takdir edersen, fiilin sevimsiz olur.

  9. 9 saim 13 Mart 2008, 9:18

    Başta Uryan DOST olmak üzere, tüm DOSTlardan özür dilerim…

    Hatamı anladım, aşırı gittim, kalp kırdım, af edin…

    DOST DOSTu af eder, değil mi?…

  10. 10 Cennetten inmez cehenneme girmez 13 Mart 2008, 9:38

    1- Bilen bilir, Sünnetullah gereği her kişi iddiasıyla sınanır!

    2- Sistemin hakkını vermeksizin “arbitrary” yorum yapanlar, sistemin hakkını ikrar edene dek kurucusu tarafından limon gibi sıkılır!

    3- Kimi kime şikayet edeceksin, seyredebilenlerin dediğine göre, her şey bir senaryoya ve başroldekilere bağlıdır.

  11. 11 yasemin 13 Mart 2008, 9:47

    Saim Bey sağolu varolun,
    İmam Gazali’nin İhyau’ulumi’d Din ismli eserinde
    1- Allahu Teala’nın Varlığına Bilmek,
    2- Allahu Teala’nın sıfatlarını Bilmek,
    3- Allahu Teala’nın Ef’alini bilmek, bölümlerini bu siteyi takip eden kardeşlerim okurlarsa benim kadar memun olacaklarından eminim.
    ilminiz varolsun

  12. 12 Uryan 13 Mart 2008, 11:21

    Saim Kardeşim;

    “BU KARDEŞ MUTLAKA BİR KÖŞEDE YAZMALI” diye site editorune notlar yollayan, yorum yapan bizdik. Allah rızası için istedik bunu.

    Bu yol; dervişlik yolu kardeş.
    Bu yol; “ilim yolu” oldugu kadar “hikmet ve edeb yolu”!

    Ben bu özrü beklemiyordum.

    İŞTE ŞİMDİ HAKİKİ İLME TALİP OLDUGUNUZU BU CUMLELERLE GÖSTERDİNİZ…

    TEBRİK EDİYOR, KUCAKLIYOR, SEVGİLER YOLLUYORUM…

  13. 13 selcan palankalilar 14 Mart 2008, 12:34

    Derin yaziyorsunuz cidden, kelimelerinizi daha anlasilir sekilde yazarsaniz sevinirim. Yurt disinda oturanlarin bu kadar Türkce’yi iyi kulanamadiklarini da göz önünde bulundurun biraz ki, bizler de yararlanabilelim insallah, bu yazim burada yazan herkes icin gecerli!!!

  14. 14 bir'ol 14 Mart 2008, 11:25

    En azından bir emek sarf edilmiş anlayışıyla ve emeğe saygıdan dolayı yazı güzel olmuş diyebilirim..
    Yazıda ‘Öz’ kelimesi çok fazla kullanılmış. Yani, mecazlar deşifre edilmek istenirken ‘Öz’ kelimesinin mecazında kalınmış!. Oysa ‘Öz’ kelimesi de bize göredir ve mecazidir!!..
    Allah ismi ile işaret olunanın indinde, öz ve kabuk kavramları yoktur. Bu tabirler biz insanların kullandıkları kelimelerdir YALNIZCA……….

  15. 15 Talip 14 Mart 2008, 11:31

    “Her gün bir yerden göçmek ne iyi

    Her gün bir yere konmak ne güzel

    Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

    Dünle beraber gitti cancağızım,

    Ne kadar söz varsa düne ait

    Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

    HZ. MEVLANA (Ks)
    * * *

    Herkese selam; ben ki daha okumayı yazmayı bile bilmeyen, bırakın okumayı yazmayı, daha okumanın yazmanın anlamını dahi yeni yeni anlamaya başlayan biriyim. İsimler önemli değil benim için, ama bu yazıyı okuyup ta yeni bir şeylerin farkına vardıktan sonra, altta yazan yorumları okumaya başlayınca acaba dedim; farkında olmadan başka bir siteye mi girdim…

    Dostlar…. “sen şöyle dedin”, “ben böyle dedim”, “senin şu yazdığın”, “benim bu sorum”, “sen bunu mu demek istedin”, “ben bunu böyle demiştim”, kısacası “sen”….”ben” … bana çok çok kötü bir şeyler hatırlatıyor. Haddim olmayarak ve ellerimi zorlayarak bu yazıyı yazdım lütfen beni mazur görün ve lütfen hepimiz için dua edin. Cumanız mübarek olsun.

  16. 16 H.u 14 Mart 2008, 1:43

    S.A. Tüm dostlara selamlar…
    Hakk’ın nuru, ilim güneşi doğmuş her dem yıkamada, arındırmada, her an her dem, varlık alemini (b)eni, ben leri, bizi (b)izleri… karşısında durabilme babayiğitliğini gösteren nefsleri arındırmada, hiç ayrım gözetmeksizin.. Sebepler boyutu, yaşadığımız boyut… O İLİM, o nur elbetteki kanalize olup kesintisiz akmada şu veya bu isim, resim altındaki çeşmelerden… Susayana çeşme gitmiyeceğine göre biz gideriz çeşmeye, kana, kana içmeye… Neymiş, niyeymiş, nasılmış, kimmiş, kimdenmiş, diyerekten miş, mişli dostlar da gelecek, uğrayacak bir şekilde o çeşmeye, çeşmelere… Bazen içip bir yudum, mest olup öve, öve bitiremiyecekler çeşmeyi de suyunu da..

    Bazı dostlar bilemediğinden, bilemediğini de hiç bilemiyeceğinden, bilemiyecek ve de göremiyecek.. Göremediğinden, aman canım ne var işte çeşmemi çeşme diyip ÇEŞliklerini sergileyip, onlar da öylece kulluklarını yerine getireceklerdir…

    Biz seviyoruz hepsini… Bazı dostlar ellerindeki kendi maşrabalarındaki suya sımsıkı sarılmış bir vaziyette -şükür bizim suyumuz yanımızda, bizim ihtiyacımız yok o suya- diyecekler.. Çeşme etrafındaki varlık ve varlık çeşitliliği saymakla bitmez… Anlatmaya ise bu sayfalar hiç yetmez.. Onun için kısa keselim vesselam…

    Benim çeşme etrafındaki tüm sevgili dostlardan acizane tek isteğim, (görüş ve de fikirleri, yorumları ne olursa olsun)… KAYNAK SUYUNU SAMİMİ, SAF BİR ŞEKİLDE AKITAN VE BU AKAN SUDAN YARARLANMAK İSTİYEN ARKA TARAFLARDA SİZLERİN BELKİ GÖRMEDİĞİ İNSANLARIN DA OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK LÜTFEN (göreceli anlayış ve yargılarla) ÇEŞMEYE TIPA VURMAYINIZ.. KAPAMAYA UĞRAŞMAYINIZ, İÇİLİR VEYA İÇİLMEZ GİBİ İBARELERLE NASİPLİLERİNİ ENGELLEMEYİNİZ… YORUM VE GÖRÜŞLERİNİZİ YİNE BİLDİRİP SÖYLEYİNİZ; ELBETTEKİ SİZİ DUYUP SİZE İNANACAKLAR DA VARDIR, ONLARLA BİRLİKTE HOŞ OLUNUZ… AMA LÜTFEN TEK İSTİRHAMIMIZ KENARA ÇEKİLİNİZ, ÇEŞMENİN ÖNÜNÜ KAPATMAYINIZ, YOL AÇINIZ Kİ ARKADA KAYNAK SUYUNA SUSAMIŞ, KAYNAK YOLCULARININ ÇEŞMEDEN KAYNAĞA ULAŞMASINA ENGEL OLMAYINIZ… KAYNAĞA, O KAYNAĞI AKITAN ÇEŞMEYE, SELAM OLSUN…

    Biz kaynağın menşeini biliyor ve o kaynaktan içmek için de can atıyoruz… Sen akıtmaya devam et Saim kardeşim, talep olmasa arz nasıl olurdu… O kaynağı engellemek kimin haddine, engeller bile kaynak olmuşken… Cümlenize, cümlesiz selamlar…

  17. 17 saim 14 Mart 2008, 2:02

    Yazımda ÖZ kelimesinini çok fazla kullandığımı kabul ediyorum…

    Yazımdan bir alıntı:
    “ÖZ’den bir şey çıkmamış, ÖZ’e bir şey girmemiştir… ÖZ içi ve dışı olmayan, sınırsız-sonsuz tekdir… Öz özellikleriyle Dopdoludur…”

    Ben ÖZ derken, içi kastetmiyorum… Gerçekte sadece ÖZ var; onun algılayabildiğimiz kısmına iç(zahir), algılanmayan kısmına dış-kabuk(batın) demişler…

    Asıl var olan ÖZ’dür… Zahir- Batın(iç-dış) insanın algısına GÖRE vardır…

    “Zahir Batın O’dur” ile kastedilen şudur:
    Gerçekte; ÖZ, “ismi ALLAH olan” var… Sen ondan algıladıklarına Zahir(dış), algılayamadıklarına iç(batın) diyorsun… Yani Zahirle Batının toplamı ÖZ “ismi ALLAH olan” değildir… Gerçekte sadece ÖZ “ismi ALLAH olan” vardır… Zahir-Batın ayrımı; algılamaya, beş duyuya, sınırlı kapasiteye göre var sanılır…

    Ayrıca ALLAH vardır.. Bu var olan varlığın yapısına işaretle ÖZ kelimesini kullandık… Bu varlığı daha nerelere kadar öteleyeceğiz… Tanrı sanısının temeli de ötelemeye dayanmıyor mu?..

    Gerçekte “ÖZ ismi ALLAH olan” somut; bizler soyut, var sanılan varlıklarız… “İsmi ALLAH olanı” soyutlaştırmamak, kendimizi somutlaştırmamak için; gerçek TEK olan varlığı ÖZ diye andık…

    ALLAH ifadesi ise, işme işaret eder… “İsmi ALLAH olan” diyoruz… ÖZ derken, ALLAH ismiyle işaret eden varlığa, tabiri caizse yapıya yöneltmeye çalışıyoruz… İimde kalmamak varlığa yönelmek adına…

    Birol Bey; ilginiz ve sorunuz için teşekkürler… Sorunuzu kapasitem ve bilgim kadarıyla cevaplamaya çalıştım.. İnşallah açıklayıcı olmuşumdur..

    Bildiklerimi de tam manasıyla yaşamak İnşallah, Biiznihi nasip olur… Dostlar; özürümü tekrar yeniliyorum… Affedenlerin büyüklüğüne saygı duyuyorum…

    Herkese Sevgi ve saygılar…

  18. 18 ruh-i latife 14 Mart 2008, 2:05

    Herşey bir yana bu alıntıladığım bölüm harika olmuş… Allah ilminizi artırsın ve bizi sakinleştirsin.. yoksa noktalarımız dağılacak ve hiçbir şeyin farkında olamadan sabitleneceğiz…:-)
    ***

    ” Yani; televizyondan misal verelim… Özetle televizyonun tüpünün yüzeyine elektron bombardımanı olur, ekranda nokta olarak oluşur… Bizim gözümüz o noktaları resim olarak algılar… Noktalar sürekli değişerek, noktalardan oluşmuş var sanılan resimler değişir sanılır… Noktaların değişimini, resimlerin değişimi algısı, resimlerin değişimi algısını da film izliyoruz algısı takip eder… Biz neden öyle algılarız… Çünkü noktaların değişimi çok hızlı olmakta, biz bunu fark edememekteyiz… Yani noktalar ACELE ettirilerek değiştirilmekte, bizse film izlediğimizi sanmakta, insanlar, hayvanlar, mekanlar, zamanlar, hareketler… algılamaktayız… Halbuki değişen sadece noktalardır..

    Mevcudat ta aynen bu şekilde yaratılmaktadır… Yaratılışın en büyük ve tek gerçeği budur… Sürekli değişen nokta bombardımanını bir görüntü-ses olarak algılamakta, zaman ve mekan algısı oluşmaktadır… Yani Şeydan denen mekanizma bu nokta yağmurunu hızlı bir şekilde, “ACELEYLE” göndermekte, algılatmakta yaratılışa hizmet etmektedir…”

  19. 19 saim 14 Mart 2008, 2:14

    Misali bedenimizden verelim:

    Tenimiz, derimiz dış, tenimizin, derimizin içinde kalanlar içdir…
    Bedenimizin özü hücreler, hücrelerimizin özü atomlar,…sonsuza kadar gider…Bu misali özü anlatmak için verdik, gerçek sanılmasın…

    ÖZ iç değildir.. ÖZ içi dışı olmayandır.. Öz kimine göre iç, kimine göre dış olarak algılanabilir… İç-dış ayrımı bize GÖREdir..

    ÖZ sırf, som kendi olan, dopdolu olandır…

    Saygılar sevgiler…

  20. 20 Feray 14 Mart 2008, 2:38

    Sen-ben davasını burada görmesen sokakta yine göreceksin. Her zaman her yerde karşına çıkacak o dava Talip. O zaman ne yapacaksın? Hakikati sadece bu sitede yaşayıp, dışarıda unutacak mısın? Burada yerli yerinde ve hoş göremediğini sokakta yerli yerinde ve hoş görebilecek misin? Bence bir an önce buna alışmalısın ..:-)

    Bu arada Saim kardeş sınavı atlattı, sıra “cennetten inmez”de 🙂 Bakalım cennetten iner mi inmez mi? Onun da iddiası büyük..!

  21. 21 Barbaros 14 Mart 2008, 5:15

    Hangi kaynaktan söz ediyorsunuz? Kaynak BİR’dir. Saim hangi kaynağın emrindeyse, diğerleri de aynı kaynağın emrindedir. Gerçekten söz edenlerin asıl farketmesi gereken gerçek budur.

    Yergiler abartılı ve gerçekten uzak olunca, savunma da abartılı ve gerçekten uzak olmuş bizce.

    Yorumları tek tek okudum. Hiç kimse Saim’in yazdıklarını eleştirmemiş… Daha çok genel tavrından rahatsızlık var. Eğer yazdıkları eleştirilseydi, çeşmenin önünü kapatmaktan söz edilebilirdi. Ama böyle bir şey yok çeşmenin önü açık.. Fakat, tarzındaki hatalarını düzeltmesi için yapılan uyarıların önüne de siz geçmeyin. Belki de Saim’e rahmet olacak bir musluğun ağzını da siz tıkıyorsunuz, bilmem farkında mısınız? Genel tarzının çok hoş olmadığının kendisi de farkına varıp özür dilemişken pişmiş aşa su katmanın ve Saim’in nefsini kışkırtmanın alemi ne merak ettim H.u? Sadece merak, yersiz görmek değil…… yoksa ne haddimize!

  22. 22 saim 14 Mart 2008, 7:27

    “LA İLAHE İLLALLAH; MUHAMMEDEN RASULULLAH”ın öz manası:

    LA: Yok

    İLAHE: İlahlar; kendilerine ait varlıklarının, iradelerinin… olduğu var sanılan birimler, sınırlı-sonlu-çokluk…

    İLLA: Ancak, sadece, yalnız…

    ALLAH: Varlığı(ZATI), özellikleri(SIFAT), isimleri(ESMA), fiilleri(EFAL) ile sınırsız-sonsuz tek “ismi ALLAH olan” ÖZ yapı…

    LA İLAHE İLLALLAH:
    1- Sınırlı-sonlu-çokluk şeklinde algılanan birimlerin kendilerine ait varlıkları yoktur…

    2- Sınırlı-sonlu çokluk şeklinde algılanan birimler; sınırsız-sonsuz-tek “ismi ALLAH olan” ÖZ ile vardır…
    Sınırlı-sonlu çokluk şeklinde algılanan birimler; ÖZ’ün; Varlığı(ZATI), özellikleri(SIFAT), isimleri(ESMA), fiilleri(EFAL)nin var algılatmasıyla vardır, var sanılırlar…

    3- Bu sebeplerden dolayı gerçekte SADECE “ismi ALLAH olan ÖZ” vardır… Sınırlı-sonlu-çokluk şeklinde algılanılanan birimler varlık kokusu bile almamışlardır… “İsmi ALLAH olan ÖZ”de; Varlığı(ZATI), özellikleri(SIFAT), isimleri(ESMA), fiilleri(EFAL) ile vardır…

    MUHAMMEDEN: Hamd “ismi ALLAH olan ÖZ”e aittir… Hamdı ancak “ismi ALLAH olan ÖZ” yapar… Hamd; en geniş manası ile değerlendirme anlamına gelir… Bu Hamd yani değerlendirme sonucu; algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey yaratılmış ve her an yaratılmaya devam etmektedir… Yaratma “ismi ALLAH olan ÖZ”e ait olduğu için, Hamd(değerlendirme)de elbette; “ismi ALLAH olan ÖZ”e ait olacaktır… Şükür ise; verilende vereni “ismi ALLAH olan ÖZ”’ü görmektir…

    Hamd yani değerlendirme; bizim anladığımız klasik manada değil, evrensel manada düşünülmelidir… Hamd(değerlendirme) yaratılışın tüm safhalarını içinde barındıran bir isimdir.. Hamd yani değerlendirme “ismi ALLAH olan ÖZ”e aittir; yani yaratışın tüm safhalarını çalıştıran “ismi ALLAH olan ÖZ”’tır.. Nasıl yapar?..

    RASULULLAH: ÖZ’den irsal olan; Varlığı(ZATI), özellikleri(SIFAT), isimleri(ESMA), fiilleri(EFAL)i ile; ARŞ denilen boyutta isimler terkibi şeklinde yaratır… ARŞ denilen boyuttaki isimler terkibi; SEMA boyutlarından geçerek; ARZ denen alemimizde, sınırlı duyular ve kapasitemizle madde olarak algılanır… Tüm boyutlar özümüzde vardır… ÖZ’den ARZ’a akışa nüzul; ARZ’dan ÖZ’e akışına uruç denir…

    Gerçekler böyle mecaz olarak anlatılıyor… Gerçekte ise; “ismi ALLAH olan ÖZ” irsal denen yönelmeyle varlığını ve manalarını AN’ında bilmiştir…

    HU’dan geldik; HU’ya döneceğizin bir anlamı da anlayışıma göre budur… Her an HU’dan geliyor; diğer an HU’ya dönüyoruz… Bir an var oluyor; diğer an yok oluyoruz… Her an yenileniyoruz… Her an eskiler yok oluyor; yeniler var oluyor… Bu gerçeği yaşayanlara ne mutlu… Darısı başımıza…

    SAYGILAR… SEVGİLER…

  23. 23 saim 14 Mart 2008, 8:14

    Dostlar; 4 yaşında bir kızım, 7 yaşında bir oğlum var, ellerinizden öperler…

    Bir akşam kızım dizlerime oturdu… Benden, kendisini hızlı hızlı sallamamı istedi…Benim hızım yetmiyor, “daha hızlı” diyordu…

    Kızgınlıkla karışık elleriyle kulaklarımı yakaladı…Hızlı bir şekilde sağa sola sallıyor, gülüyordu…İşte o an; her şeyin “hız algısının” değiştirilmesi ile var sanıldığının farkına vardım…Yani kızım öğretmenim olmuştu…

    Bu olaydan sonra onlara daha çok zaman ayırmaya başladım…Birbirimizi daha iyi tanımaya başladık…Çocuklarımdan, onların söz ve davranışlarından daha çok öğreneceklerim var…

    Tüm RACİ’lere SELAM olsun…

  24. 24 saim 15 Mart 2008, 8:23

    “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RASULULLAH” ı öz manada kapasitemiz kadarıyla yorumumuzda açıkladık…

    RASULULLAH ismi ile anılan; ZAT(varlık), SIFAT(özellikler), ESMA(isimler), EFAL(fiiller) boyutunun irsalini açıklıyor…

    MUHAMMED ismi de yaratılışın tüm safhalarını içerir manada, geniş anlamıyla DEĞERLENDİRİCİ….

    1400 küsur yıl önce dünyaMızdan geçmiş olan; en büyük İNSAN, en muhteşem BEYİN, ismi Muhammed olan Efendimiz Rasulullah(SAV)… Muhammed, Mustafa, Mahmud, Ahmed… makamlarının sahibi Efendimiz Rasulullah(SAV)… Öz manadaki MUHAMMED ismini fark edip, kendinde açığa çıkarıp, öz manadaki RASULULLAH’a ulaşan Efendimiz Muhammed Rasulullah(SAV)…

    Bizlere de ÖZ’e ulaşmanın yollarını gösteren, öğreten, “benim gibi düşünmeye çalışarak, benim gibi yaşamaya çalışarak; benim özümdeki ulaştığım boyutlara siz de ulaşın” manasında “ben de sizin gibi bir beşerim” sözünü söyleyen Efendimiz Muhammed Rasulullah(SAV)….

    Bir ismi de Mustafa olan Efendimiz Muhammed Rasulullah(SAV)…Peki öz manada MUSTAFA ne demektir?..MUSTAFA nasıl olunur? MUSTAFA’ya nasıl ulaşılır?…

    En basitinden isimler sözlüğünden araştırma yaptığımızda Mustafa isminin, “temizlenmiş, arınmış, seçilmiş…” manasına geldiği görmekteyiz… İsimleri ile bile bir mesaj veren, Efendimiz Rasulullah(SAV)…

    Sözlük manasından öz manaya geçiş yapalım… MUSTAFA; şuurunu, bilincini birimsellik kirlerinden ve birimsellik kirlerinin oluşturduğu her tür pislikten temizlemiş olan… Her türlü terkipsel yapıdan, isimler bileşiminden arınmış, ÖZ’e ulaşmış, SEÇİLMİŞ olan, ÖZ olan…

    İNŞALLAH, BİİZNİHİ BU YAŞANTILAR BİZE DE NASİP OLUR… AMİN…

    SAYGILAR… SEVGİLER…

  25. 25 saim 15 Mart 2008, 12:38

    KURTLAR… ÇOBAN KÖPEĞİ… KOYUNLAR… KUZULAR… ÇOBAN….

    Kurtluğu, kuzuluğu, koyunluğu, çobanlığı bırakalı çok şükür yıllar oldu…
    Çoban köpeği olup, kuzuları kurtlardan korumak adına; yazılar yazdık, yorumlar yaptık… Kuzularımız bizi kurt; kurtları çoban köpeği sandılar…
    Kurtlar bazen de, koyun gibi göründü kuzucuklara…
    Bizim amacımız çoban köpeği olup havlayarak; kuzuları yemek isteyen, dişlerini gösteren kurtları uzaklaştırarak, kurtları korumaktı….

    Dedik ya; kuzularımız bizi kurt; kurtları çoban köpeği sandılar, çoban köpeği ile kurdun arasına girdiler…
    Baktık, çoban köpeği olmayı beceremiyoruz…
    Kuzunun kurda yem olmasını da istemiyoruz…
    Koyun olduk, atladık kurdun üstüne, kurdun sivri dişlerinin arasına…
    Canımız feda olsun tüm kuzucuklara…

    Kurtlar var… Biz kurt değiliz… Kuzuları kapmayız…
    Koyunlar var… Canımızdan, olduk, bir daha koyun olamayız…
    Kuzu olup kurdun ağzına düşmeyiz… Kuzucuklar siz de bizden, kuzu olmamızı istemeyin…
    Hele hele çoban olup, kimseyi de gütmeyiz… Kuzulara bu kötülüğü etmeyiz…
    Çoban köpeği olalım havlayıp kurtları kaçıralım istedik…
    İstemezseniz çoban köpeği de olmayız…
    Çünkü biliriz, “her koyun kendi bacağından asılır”…

    Kurtlar var… Ağzını açmış, dişlerini gösteren kurtlar.. Kuzu yemek isteyen kurtlar…
    Koyun gibi görünen kurtlar var…
    Kendini koyun sanan kurtlar var…
    Koyunlar var… Çobanın gütmesini bekleyen koyunlar var…
    Kurtluğa özenen, bilmeden kurda hizmet eden koyunlar var…
    Kendini kurt sanan koyunlar var…
    Kuzular var… Çoban köpeğine emanet; kurtlara ziyafet…
    Kuzular var… Kurdu koyun, koyunu kurt, kurdu çoban köpeği, çoban köpeğini kurt sanan kuzular var…

    Kurt kim, kuzu kim diye sorarsan kuzucuğum…
    Kokla, pis kokusundan tanırsın kurdu…
    Kurt ne çoban köpeği gibi, ne de koyun gibi, ne de kuzu gibi güzel kokmaz…
    Benim saf, temiz, güzel kokulu kuzucuklarım, özürüm sizeydi, kabul edin…
    Benim kurda ve kurt geçinenlere herhangi bir özrüm olamaz…
    Kurtlar çoban köpeğinin ancak havlamasını ve dişlerini görebilirler…

    Bu dünya “kurt ve kuzuların ayrıldığı imtihan dünyası”…
    Bundan sonra hiçbir kuzu kurtla çoban köpeğinin arasına girmesin..
    Kendini de, çoban köpeğini de, koyunları da kurda yem etmesin…

    Özrüm URYAN gibi; saf, temiz, güzel olan kuzucuklarımaydı…
    Çünkü kuzunun kalbinde ALLAH var…
    Kurdun kalbinde ise şeydan var…
    Ey kuzucuklarım, kurda yem olmamak için, siz de kurtça(mecaz dilini) öğrenin…
    Göreceksiniz kurt kim, çoban köpeği kim…
    Kurtlar özrümü üzerlerine alınıp dişlerini göstermesinler… Özürüm onlara değil…
    Kurt kuzu olmadan, kurt çoban köpeği olmadan bu imtihan bitmez…

    Ben benliğimi ezeli, canımdan geçeli yıllar oldu…
    Benliğim, egom dirilmeye çalıştıkça ezmeye devam edeceğim…
    İnanmazsanız yazılarımı bir kez daha OKU’yun… GÖReceksin…
    Kuzuya kurt asla olmadım, bundan sonra da olmam..
    Kuzuları güden çoban ise, hiç olmam…
    Kurda kuzu da olamam.. Kuzucuklarım bunu benden istemeyin..
    Bundan sonra çoban köpeği de olmam…

    SAYGI VE SEVGİLER…

  26. 26 mmm 15 Mart 2008, 3:31

    Her şeyi tadında bırakmak gerekir diye düşünüyorum. Söz uzadıkça, manasızlaşır.

  27. 27 ölürsem yazıktır kanmadan yaradana 15 Mart 2008, 4:48

    Hz. Muhammed son nebi.. Niye Dünyanın sonu gelmiyor o vakit. Demek ki devamlılığın bir sebebi olsa gerek.. Tad ın ölçüsü nedir? Söz halen gonca açtırırken?

  28. 28 UYARAN 15 Mart 2008, 6:32

    Üstad’tan dinlemiştim…
    Sen şimdi televizyonu seyredip belki de içini açıp görüyor ve interneti, bilgisayarı kullanıyorsun.
    Seni alıp 400 sene önceye bir topluma götürseler ve onlara bu gördüğünü anlat deseler nasıl anlatırsın bilgisayarın, internetin ve televizyonun nasıl çalışıp Türkiye’ye Amerika’dan görüntülü sesli anında aktarımlar yaptığını?
    Burada çalışan sistemi mekanizmayı?
    En iyi ihtimal ile onların ortamında bulunanları misalinde kullanarak işaret yollu bir şeyler anlatacaksın. Onlar da buna göre tasavvur ve hayal edecekler!!!
    Peki onların senin misallerine dayanarak anlatmak istediğin realiteye isabet etme oranları ne olur?
    Belki de o misalllerden kendi alt yapılarına göre hayallerinde canlandırdıkları bambaşka bir şey olacaktır. 😦

    İşte verilmiş misalleri çözmeye kalkanlar bu zorlukla yüzyüzedir.
    Çünkü ister Rasulullah aleyhisselam ister diğer keşif veya fetih sahibi bir zevat zamanüstü bir şekilde geleceğin realitelerini veya sistemdeki mekanizmayı görmüşler ama ne çare ki bu gördüklerini o günlerin ortam şartlarına göre dillendirmişlerdir.
    Öyle ise bu gerçeği göz önünde tutarak konulara yaklaşalım.
    Onların gördüğü gerçeği bizatihi FARK ETMEYE çalışalım günümüz imkanları içinde ve realiteleri değerlendirerek bunlara hangi misallerle işaret edilmiş olabileceğini düşünelim.
    Üstadın dedikleri bu minvalde idi..

    Bilginiz olsun istedim dostlar.
    Şu anda çok daha farklı ve değişik anlatımlar içindeymiş Üstad okyanus ötesinde… Umarım bir gün bize de ulaşır o konular… Malum her gün yenilenen biri O!

  29. 29 saim 15 Mart 2008, 10:37

    Yıllar öncesiydi…
    Üniversitede öğrenciydik…
    Dünya yükünden yorulmuş, yıpranmıştık…
    Adeta soluk almıyor, yavaş yavaş eriyorduk…
    Din konusunda cevapsız kalmış çok sorularımız vardı…
    Üniversitede, mahallede dinden görüken koyun postuna bürünmüş çok kurtlar vardı…
    Onları kardeşimiz sandık…
    Kendimizi dini yaşıyoruz sandık… Halbuki ölmüşüz de, kardeşimiz bildiklerimiz çiğ çiğ etimizi yiyormuşlar, çok geç farkkettik…
    En daraldığımız anda, bir ramazan ayında, bir gazetenin köşe yazısında bir yazı ilişti gözümüze…
    Yazarı Üstad Ahmed HULUSİ idi…
    O gün hayatımın en güzel günü idi…
    Hızır gibi yetişti imdadıma…
    Tüm kurumuş düşünceleri yeşertti…
    OKU’duk eserlerini, elimizden geldiği kadar örnek aldık hallerini…
    Anladık gerçek kurdu, gerçek kuzuyu…
    Anlatamadık hakikati ailemize, çevremize…
    Dediler deli olmuş bu, yatırdılar hastaneye…
    Raci olduk, çok şükür biz de…
    Şok tedavisi diye elektrik verdiler beynimize…
    İlaçlar verdiler midemize…
    Unutkanlığım, mide rahatsızlığım o günlerden anı olarak bende kaldı…
    Tedavi dedikleri işgenceyle hakikati geçici olarak beynimizden sildiler ama ruhumuzdan özümüzden silememişler çok şükür…

    Evet.. Bunlar gerçekti… Yaşadık çok şükür… Açıklamıyacaktık, ama kurtla karıştırılmak ta ağrımıza gitti doğrusu…

    Tüm RACİ’lere SELAM olsun…

    SAYGI VE SEVGİLER…

  30. 30 saim 16 Mart 2008, 2:04

    MECAZ DİLİ, İLK VE SON DERS…

    Gel kuzucuk sana biraz mecaz dilini öğreteyim…
    Sana balık vermeyeyim, balık tutmayı öğreteyim…
    Bundan sonra balığını kimseye muhtaç olmadan kendin tutarsın…
    Kurtla kuzuyu kendin anlarsın…
    Kendi sorularını artık kendin cevaplarsın…
    Koyun postuna gizlenmiş bir kurt şöyle yazmış:

    “Bazen kötü araba kullananlara halk arasında “ehliyetini nereden aldın arkadaş, marketten mi?” derler. Kaza yapıp can yakmasın diye, o kişinin ehliyetine trafik polisi el koyup trafikten men edilsin diye dört gözle beklenir.”

    “Bazen kötü araba kullananlara halk arasında”

    Sözüyle yazımızı ve bizi bir kalemde karalıyor… Yapıcı eleştiri yapmıyor…

    “ehliyetini nereden aldın arkadaş, marketten mi?” derler.”
    Sözüyle de yazımızın çok kötü olduğunu, kör cahil olduğumuzu iddia ediyor… Direk yazana saldırıyor…

    “Kaza yapıp can yakmasın diye,”
    Sözüyle başkalarına da zararımızın dokunduğunu söylüyor…

    “o kişinin ehliyetine trafik polisi el koyup trafikten men edilsin”

    Sözüyle site yöneticilerinden yazılarımızı yayınlamamalarını istiyor…

    “diye dört gözle beklenir.”
    Sözüyle kendisi gibi kurt olanların böyle bir beklentisinin olduğunu dile getiriyor…
    Evet bu kurt koyun postuna bürünmüş, biz çoban köpeğini kuzuların başından uzaklaştırıp, kuzuları kapmak istiyor… Bazen koyun postuna bürünüyor, bazen çoban köpeği postuna bürünüyor, asıl amacı ise çoban olup kuzuları gütmek, acıkınca da kuzuları afiyetle yemek…
    Çoban köpeği olarak havlayınca, kurt karşısında dişli birinin olduğunu görüyor, üstündeki postu çıkarıyor…

    “Yazdıklarının okunmasına kim engel oluyor? Bak destursuz dolu dizgin yazıyorsun, okunsun diye alıp baş köşelerde yayınlıyorlar. Daha ne istiyorsun? Haline şükredeceğine, bir de şikayet mi ediyorsun? Senin yorum yapmaya hakkın olduğu kadar, herkesin ona hakkı var.
    Mecaz yorumlamakta da üstüne yok, o sebeple mecazla yapılan yorumları da anladın ki cevap yazdın. Ama o yorumlarda çok derin ilmi bir uyarı da vardı anlayış sahiplerinin anlayacağı türden, umarım onu da anlamışsındır. Yoksa mecaz yorumlama işinde daha çok yol alman gerekir.
    Ayrıca her eleştiriye cevap vermek zorunda değilsin.. öyle misin?
    Hazımlı olmayanın, ilminden de şüphe edilir. O sebeple hazımlı olmak lazım.
    “Her ilim bilenin üzerinde bir bilen vardır” ayetine bakılırsa, sen veya bir başkası en doğrusunu ve ileridekini bilemez. O halde yapılan eleştirileri, asıl failin (?) hatırına kendini geliştirmek için kullan, tepki vereceğine.. Fail fail diyorsun, o halde failden gafil olma! İlmiyle amil adam öyle yapar.
    Bir de sana abi nasihatı: Bırak da okuyup fayda görenler takdir etsin yazdıklarını. Sen kendi kendini takdir edersen, fiilin sevimsiz olur.”

    “Yazdıklarının okunmasına kim engel oluyor?”
    Sözüyle kurt saldırıya geçiyor… Ey kurt geçinen kurtçuk, kurtluğa soyunmuşsun, cin olmadan çarpmaya çalışıyorsun… Biz çok çarpıldık,… Senin gibilere verilecek ikinci bir canımız yok, anla artık!..

    Sen ki ilk yorumunda yazımıza ve bize tahammülünün olmadığını, birazcık ezberlediğin kurtça(mecaz diliyle) ile yazmışsın,… Biz kurtça’yı(mecaz dilini) senin abi dediğin hocaların olan kurtların içinde onlarla savaşarak, yaşayarak öğrendik, senin gibi ezberle değil..
    Kendini de bize ağabey yapma!.. Biz ağabeylerimizi de biliriz, kurtları da… Zaten ne geldiyse başımıza senin gibi ağabeylerden, bacılardan geldi 🙂 Elinden gelse bizi bir kaşık suda boğacaksın; bir de kalkmış “Yazdıklarının okunmasına kim engel oluyor?” diyorsun…

    “Bak destursuz dolu dizgin yazıyorsun,”

    Demişsin, senden izin mi alacaktım?… OKU’mayı bilsen her kelimemde destur olduğunu görürdün… “Dolu dizgine” gelince senin gibi kocamış, eskide kalmış kurtlar zaten anlamaz bizi… Bizim yazımız yeni, taze kuzulara…

    “okunsun diye alıp baş köşelerde yayınlıyorlar.”
    Site yöneticileri sana mı soracaktı, neyi yayınlayıp, yayınlamayacaklarını?.. Ey kurt burası senin mekanın değil!.. Üstat Ahmed HULUSİ’ye gönül vermişlerin mekanı… İnanmıyorsan kaldır kafanı bak… Resimlerden, yazılardan, linklerden anlamadın mı hala?… Burada çoban yok, kurda hiç yer yok!…

    “Daha ne istiyorsun?”

    Demişsin… Senin gibi kurtları istemiyorum… Herkes kendi evine… Sana seslenen, ağabeylerden geçilmeyen, çok kurtlar sofrası var, bu internette… Sen oralara takıl, kuzuları rahatsız etme…

    “Haline şükredeceğine, bir de şikayet mi ediyorsun?”

    Halime şükrediyorum. Yani verilende vereni görüyorum… Şikayet etmiyorum. Senin gibi kurtları kaçırıp, çoban köpekliği yapıyorum… Niye işine gelmedi mi? Kuzuları yemene engel mi oldum?..

    “Senin yorum yapmaya hakkın olduğu kadar, herkesin ona hakkı var.”
    Sen yorum yapmıyor; kan kusuyorsun, mecaz diliyle.. Yazımın neresini anlamadın da bana sordun?.. Senin niyetin başka?.. Kendine güdecek başka sürü ara! Buradakiler sürü değil!..

    “Mecaz yorumlamakta da üstüne yok, o sebeple mecazla yapılan yorumları da anladın ki cevap yazdın.”
    Demişsin.. Doğrudur.. Senin karşında afiyetle yiyebileceğin kuzu yok, kurdu parçalayan çoban köpeği var!.. Az da olsa anlamışsın.. Dedik ya senin gibi ezberleyerek öğrenmedik mecaz dilini, yaşayarak, acılar çekerek öğrendik… Senin gibi kurtlarla mücadele ederek öğrendik… Ey kendini kurt sanan kurtçuk…

    “Ama o yorumlarda çok derin ilmi bir uyarı da vardı anlayış sahiplerinin anlayacağı türden, umarım onu da anlamışsındır.”
    Demişsin.. Bize o uyarıyı yıllar önce hayat yaşatarak öğretti… Aracımızı yeniledi, süratimizi arttırdı, otobanlara saldı… Senin gibi eski araçlar ancak sesimizi duyarlar, bizi göremezler… Yıllar önce kibri bıraktık, kibriyaya talip olduk çok şükür… Bizim kurttan öğrenecek bir şeyimiz kalmadı çok şükür…

    “Yoksa mecaz yorumlama işinde daha çok yol alman gerekir.”
    Demişsin. Sen öyle san… Kibrinden Kibriya sahiplerini görmemekte inat et… Kurda da bu yakışır… Herkes kendi dünyasına…

    “Ayrıca her eleştiriye cevap vermek zorunda değilsin.. öyle misin?”
    Ben saldırılara cevap veriyorum… Kurda, hele hele kurtçuğa yem olmaya hiç niyetim yok… Yazımı eleştirenlerinde yanlış anlamaları gidermek adına doğruları açıklıyorum, sorularını cevaplıyorum, kurda ziyafet olmasınlar diye… Niye rahatsız mı oldun kurt?

    “Hazımlı olmayanın, ilminden de şüphe edilir. O sebeple hazımlı olmak lazım.”
    Hazmı sen çok iyi bilirsin, kuzuları yerken onları çok iyi hazmederdin… Bizi ise hayat hazmetti, bir şey hazmedecek halimiz kalmadı… Hazmedildik, çok şükür…

    “Her ilim bilenin üzerinde bir bilen vardır” ayetine bakılırsa, sen veya bir başkası en doğrusunu ve ileridekini bilemez.”
    Demişsin.. Bu sözü biz senden daha iyi bildiğimizden her yazımıza “Hatalar bizden, isabet kaynaktan… Kusurlar af ola, eksikler tamamlana…” demişiz… Dedik ya sen bize saldırmaktan,… yazımızı gerçek manada OKU’mamışsın… Amacın üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek; kurt olup kuzuyu yemekmiş, ey kurtçuk… Ayrıca; “En doğrusu ve en ileridekinin” sen olmadığın açık seçik görünüyor, yorumunla…

    “O halde yapılan eleştirileri, asıl failin (?) hatırına kendini geliştirmek için kullan, tepki vereceğine.. Fail fail diyorsun, o halde failden gafil olma! İlmiyle amil adam öyle yapar.”
    Demişsin… Asıl faili biz senden daha iyi biliriz… Ayrıca biz; her koyun görünenin koyun olmadığını, kurt olacağını da biliyoruz… Aslanın ağzındaki ceylanı da biliyorum… Tekliği kapasitemiz kadar bilip, elimizden geldiği kadar yaşamamıza rağmen, yemeye içmeye devam etmemiz gerektiğini, hastalanınca ilaç almamız gerektiğini, elimizi ateşe sokunca yanacağı gerçeğini, yüzme bilmiyorsak denizde boğulacağımız gerçeğini, hayatta mazerete yer olmadığını, duyguların hayvanlarda da olup insanların düşünen, ona göre yaşaması gereken varlıklar olduğunu, takdirde varsa tedbir almanın gerekliliğini… Kısaca kurda yem olmamak gerektiğini de biliyorum… Sen de biliyorsundur, ama işine gelmiyordur… Kurtları dinDARlık afyonu ile, tanrı sanısı ile uyutup, afiyetle yemek istiyorsundur… Biz “ismi ALLAH olan ÖZ”e inanıyoruz, “tanrı gibi düşünen insan” anlayışından geçtik, “ALLAH gibi düşünen insan anlayışı”nı yaşamaya çalışıyoruz… Bizim tepkimiz senin gibi yaşlı kurtlara… Yazılarımız ise taze kuzulara… Sen bizi anlayamazsın, boşa yorulma… İlmimizle amil olmak için sana cevap yazıyor, miskin miskin köşelere çekilmiyoruz… Niye işine gelmedi mi?…

    “Bir de sana abi nasihatı: Bırak da okuyup fayda görenler takdir etsin yazdıklarını. Sen kendi kendini takdir edersen, fiilin sevimsiz olur.”

    Demişsin… Dedik ya senin gibi ağabeylerden, bacılardan çok çektik… Kanımızı emdiler, etimizi yediler… Ayrıca kurt gibi saldırmandan başka bir şeyini de görmedik… Ağabeyliğini görmedik, kurtluğunu gördük… Nereden ağabeyimiz oluyorsun?!..
    Eğer kurt değil koyunsan, kendini bir anlık kurt sanmışsan bir daha kurt olup saldırma!.. Bu sitede çoban yok, çoban olmaya çalışma!.. O kafadaysan asıl sen dön çobanına!.. Bu kapıyı kendi kendine kapatma!..
    Kuzu olmak ta zor, koyun olmak ta zor, çoban olmak ta zor, çoban köpeği de olmak ta zor… Hayat devam ediyor… Bunlar yaşandı yaşanacak… Hepsi de tekliğin gereğiydi… GÖRene… Yani gören benliğe… KÖRene… Kör olan benliğe değil… Tanrı sanısından kurtulup “ismi ALLAH olan ÖZ”e iman edip, gereğini bilfiil yaşamadıkça daha çok ensemize vurup lokmalarımızı alan olur… Bizim Yunus kuzulara elsiz, kurtlara kaplan idi… Bu yolda tembelliğe, miskinliğe, acizliğe, zavallılığa, vurdum duymazlığa… yer yoktur… Eğer tanrıya değil; ALLAH’a inanıyorsan durum böyle, işine gelse de, gelmese de…

    Evet kuzular mecaz dili dersi burada bitti… Şimdi anlaşıldı mı kurt kim, kuzu kim, çoban köpeği kim?… Kurt kurtluğundan geçmedikçe, aramızda hiçbir yakınlık olamaz… Çok acı tecrübelerle bunları yaşadık çok şükür… Dine en büyük zararı dinden görünüp, gerçek dini bilmeyenler verir, UNUTMAYIN…

    SAYGI VE SEVGİLER…

  31. 31 saim 16 Mart 2008, 4:58

    EYYY DOOOST!… İnternetteyiz, sanal ortamdayız… Milyonlarca site olan internetteyiz… Milyonlarca insanın takıldığı internetteyiz…

    Her türlü insan geziniyor internette… Samimisi, samimiyetsizi, doğrucusu, yalancısı, kurdu, kuzusu, ateisti, müşriki, münafığı, kafiri, fasıkı, müslümanı, mümini….

    EYYY DOOOST!… Herkesi kendin gibi DOST sanma… İnternettesin, kopyala-yapıştırların moda olduğu, insanların çok çabuk kandırıldığı, çoğunluğu eğlence, dalga geçme yeri olarak gördüğü internettesin, internette…

    EYYY DOOOST!.. Şükür et haline, amellerin sorgulanmadığı, düşüncelerin tarafsız yayınlandığı, EDEB’e riayet eden; YORUMSUZ’dasın yorumsuzda…

    Öyle dini(!) geçinen siteler var ki; insanın gerçek imanını çalmada…
    O sitelerde öyle canavar kurtlar var ki, bizim kurtçuklar mumla aranmakta…

    Bu canavar kurtlar sağ elleriyle altın tepside kokuşmuş imanlarını kuzulara sunarken…
    Sağ elleri arkada, elerinde koca bıcaklar saklamada…
    Kuzu elini uzatınca, bıçağı kuzunun kalbine sokup…
    Kuzunun kalbiyle birlikte öz imanını da(amenü billahi) çalmada..

    SAYGI VE SEVGİLER….

  32. 32 Mustafa 16 Mart 2008, 9:12

    Ehliyetle ilgili ilk mecazi yorumumda ne demek istediğimi üç gündür hiç aralık vermeksizin şikayet edip ajitasyon yaparak hal dilinle çok net bir biçimde açıklıyorsun zaten… Daha ne diyelim.. Allah yardımcın olsun azabını hafifletsin.

  33. 33 Uryan 16 Mart 2008, 10:15

    Sn. Editor,
    Sn. Yazarlar,
    Sn. Yorumcular;

    Tasavvuf konulu bir sitede yorum seviyesinin mahalle kadınlarının ağız dalaşına, halk aşıklarının atışmasına dönüştüğünün farkında değil misiniz?

    Kim dur deyecek?!…

    “Seyret canım,Tasavvuf Hakkı söylemeden seyretmektir” diyorsanız; ben artık yorum filan yazmayacağım.

    Düzey yerlere düştü görmüyor musunuz?

    Allah aşkına kimse görmüyor mu?

  34. 34 SOR 17 Mart 2008, 2:55

    Merhaba Arkadaşlar,
    Tam da yeni bir “A.İ.” doğuyor diye düşünüyordum ki, “çocuğun” ters geldiğini gördüm.. Doğamayacak yani.. En azından şimdilik.. Doğsa idi, en fazla bir “A.İ.” taklitçisi olacaktı.
    Ahmed Hulusi ise kendisini taklit edenler istemiyor bildiğim kadarıyla.
    Ve yıllar önce netten bizlere “Taklitten TAHKİKE ” geçilmesi gerektiği hükmü ulaştı..
    Taklit ile bir yere varılmaz.

    “ÖZ” den bahsedilirken, biraz daha “öz” konuşsak, uzatmadan, yaymadan.
    Yol değil, hedef önemliyken; ne yolu, ne hızı, ne aracı.. Doğru-isabetli-basiretli bakışla HEDEF idrak edilebilirse; yol ve o süreçteki tüm aşama ve kavramlar izafi.. Hatta, velayete adım atıldıktan sonraki basamak ve düzeyler dahi izafi-hayali denilirken..
    Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli, Mevlana, ŞEMSi Tebrizi, Muhyiddin Arabi aynı devirde yaşamışlar.. Ve bibirleriyle görüşmüşler de.. Siz hangisine yan gözle bakardınız, netice itibariyle.?
    Kemal ehli büyük zatlarda, FENA ve BEKA tecellisi aynı anda görülebilirmiş.. Günü gelip BEKA tecellesine mazhar olunca da, devran dönüp FENA tecellisi ile zahir olunca da mütemadiyen “eyvallah edenler” bu işi bilmiyorlar demektir.. Tamam, zahiren usul-adap gereği eyvallah denilir ve tâbiiyet gösterilir.. Bu, Hz. Muhammed olsa dahi böyledir. Yani; O kemal ehli zat ilim şehri iken, “Ali benim kapımdır” diyorsa, kendisinin, BEKA yönlü olarak da genellikle örtülü olduğunu işaret ediyordur.

    Allah dedi-BEN dedi; eyvallah.. Sistem dedi; eyvallah.. Risaletten bahis açtı; eyvallah.. Nübüvvet yönlü örtündü-büründü; eyvallah.. Böyle olmaz, işi bilen böyle yapmaz. Ama işin aslını bilen yapmaz böylesini.. Ve der ki, tüm boyutları ile “ALLAH HAKİKATİ-KAVRAMI” bilincimizde-idrakımızda açılmışsa eğer; biz o zaman onu her tecellisinde tanıyabiliriz ancak.. Yok eğer, tüm yönleri ile açılmamışsa bize “ALLAH GERÇEĞİ”; o zaman her tecellisi de hakikati ifade etmeyebilir. Allah’ta türlü türlü perdeler, türlü hileler-tuzaklar (mekr) vardır.
    Risaleti yönü ile olayın aslını kavramadıktan-yaşamadıktan (burada sadece amelleri kasdetmiyorum yaşam diyerek) sonra; her tecellisinin peşine düşmemeli.. Bir düşünelim, cennetliklere Allah tecelli edince, tanıyorlar mıydı hemencek.? Ne diyordu Muhyiddin Arabi; “ARİF”ler ise daha ilk tecellide tanımışlardı ALLAH’ı”
    Neticede, yine TEKLİK icabı, hidayete erdiren de, dalalete düşüren de Allah’ın Esmayı İlahisi.
    Sevgiler, saygılar.

  35. 35 ALİNUR 17 Mart 2008, 6:22

    Saim Bey,
    Yazınızı okudum ve ilmi çıkarımlarımla karşılaştırarak değerlendirdim. Fakat yorumlara geçince derin çelişkilerle karşılaştım. Beni ve bu konuları takip edenleri hiç meraklandırmayan ve eski bağlantılarınızdan kaynaklandığını anladığım bir takım kavgalar ve neticesi olan yanışlarda ve bahsettiğiniz ilmin yaşanması halinde hiç değeri kalmayacak nice takıntıların içinde olduğunuzu, sandığınızın aksine hiç de huzuru yaşamadığınızı açık bir şekilde anladım.

    Bu çıkarıma bağlı olarak şunu tavsiye etmek istedim, DÜNYAnızın küçüklüğüne aldırmadan evrensel ÖZ kelamı etmeyiniz, size yüklenmiş bilgileri bir bilgisayar gibi işleyip ve word programına “KARA” diye yazılan yerleri Siyah ile değiştir talimatı vererek yeni bir şeyler yazdığınızı sanmayınız, bunlar en mükemmel şekilde söylendi ve yazıldı. Bağlarınızdan kurtulunuz, beden zannı ve onun neticesi olan ilişkiler ağında olan bir birim evrensel gerçekliğin farkına varamaz. Yüklenenlerle yaşarken YENİLEN emrini kaçırmışsınız.
    Farkında mısınız ?!
    Haydi!!! Çok geç olmadan…

  36. 36 irem 17 Mart 2008, 6:48

    Üfff sıktınız artık varsa bi sorununuz yüz yüze konuşun. Herkes sizin mahalle kavgası gibi çekişip didişmenizi okumak istemiyooo. Ne bu canım böyle yeter artık. Birilerine yazsın dendi amma havaya girdi… la havle… yetkililere duyrulur…

  37. 37 Yorumsuz Blog 17 Mart 2008, 8:32


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    Değerli Okur,

    Saim Yusuf Yorumsuz Blog’daki yazılarına son vermiştir. Bilgilerinize..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: