Görünmeyen

Fakat… “Görünmeyeni” inkar edip de Allah ismi ile anlatılanın varlığından başka varlık mevcut değil, diyenin fark ettirmeye çalıştığı “Allah” sistemini tanımaya başladıkça iş ciddiye dönmeye başlamıştı. Şakanın, rasgeleliğin, torpilin olmadığı bir boyuta doğru bir daha asla yok olmamak üzere seyrü sefer halinde olduğunu anladı.


O güne kadar
birbirlerini..hiç görmeden
hiç konuşmadan
hiç duymadan
hiç hissetmeden
hiç yan yana gelmeden
hiç karşı karşıya gelmeden
hiç haberleşmeden… beraber olmuşlarhiç ayrılmamışlardı.

GÖRÜNMEYEN

O sıkılmıştı artık. Bıkmıştı bu soğuk ve çok resmi beraberlikten. Ayrılmak istiyordu. Ebedî… bir daha buluşmamak üzere ayrılmak…

Hiç de üzülmemişti bu kararından. Herkes kendi yoluna gidecekti. Herkes kendi benliğinde var olacaktı.

Zaten şunun şurasında ne ömrü kalmıştı ki? Bir saniye ya da bir dakika ya da bir gün ya da … üç-beş-on yıl… belki de yirmi-otuz. En son olasılıkla yüz yıl sonra yeryüzünde belki de birkaç çürümüş kemiği kalacaktı.

Hiç üzülmüyordu ayrılacağına fakat canı çok sıkılıyordu bir konuya. Kendisi için azami yüz yıl yaşam vardı sonrası karanlık ve yokluk. Son nefesiyle birlikte kendi varlığından bir daha haber alamayacaktı. Arkada kalanlar en fazla bir yüz yıl daha onu anımsarlar sonra belleklerden de silinir giderdi.

Gelecek bu kadar boşluksa… şimdinin anlamı ve değeri neydi? Tek cevabı, büyük bir hiç!..

Otuz beş yıldır taşıdığı iskelet ve et kombinasyonunun emrine âmâde yaşıyordu. Yediriyor, içiriyor, gezdiriyor, eğlendiriyor, çalıştırıyordu. Aynı familyadan aynı genleri taşıyan cinsleriyle görüştürüyordu. Düğünlerinde, ölümlerinde, doğumlarında beraber olmasını sağlıyordu… emrinden hiç çıkamadığı bu otuz beş yıllık yürüyen iskelet ve et yığınından da bıkmıştı.

Bir gün yok olup gidecek olan bu “yığın” bilince çok ağır baskılar yapıyordu. Her şeyin iyisini istiyordu. Markalısını istiyordu. Hakarete hiç tahammülü yoktu. Övülmeye ise dayanamıyordu, çok seviyordu. Çıkarı nerede ise kendisini oraya taşıtıyordu.

Hasta olmayı, ölmeyi, dağılmayı, çürümeyi ise asla hatırlamak istemiyordu. Bu muhabbetleri duyduğu ortamlardan hemen uzaklaşırdı. Kalabalıklara koşardı. Parklarda temiz hava alırdı. Vapurla deniz turu da attı mı keyfi yerine tam gelirdi.

Dairesine döner, televizyonun karşısında en az dört saat oturur sonra koltuğunda uyku moduna girerdi. Uyumadan önce bir parça çikolata yemeyi de ihmal etmezdi. Çünki mutluluk hormonunu artıran bir madde vardı onda. Her gün bir parça yemek, her gün bir parça daha fazladan mutlu olmak demekti.

Yeni bir sabaha ve yine aynı hikaye uyanırdı… her gün aynı hikayeye. Aynı olaylara, aynı yüzlere, aynı anlamlara.

Ne kadar da kalabalıklarda gezip dolaşsa içi hep yalnızdı. Kafasını ne kadar abur-cubur düşüncelerle doldursa da beyninde hiç susmayan iki isyanı vardı.

Birisi hiç beraber olmadığı halde hiç ayrılmadığı “görünmeyenine” idi. Diğeri de bilincinin efendisi bedenine.

İkisinin de elinden bıkmıştı.

Bedeninin emreden sesi hiç susmuyordu, onu uyanıkken de uyuyorken de hep algılıyordu.

Diğerinin ise sesini ve varlığını ise hiç duymuyor ve hiç görmüyordu.

Önce “görünmeyen”den ayrılacaktı. Sonsuza kadar yaşamak ve her şeyin sahibi olmak “görünmeyenin” olsun du. Fakat bu konu onu çok sıkıyordu. Belki de “görünmeyeni” kıskanıyordu. Kendi bedeni azami yüz yıl içinde yok olup giderken “görünmeyen” sonsuza kadar “yaşamaya” devam edecekti.

Bazen de kıskançlığı azalıyor ve içi ferahlıyordu. Belki de “görünmeyen” asla var olmamıştı. Şimdi de yoktu, belki de yaşamıyordu. Belki de insan organizmasının enerji tabanlı bilinçlerinin ortak uydurmasıydı. Organizmalar uydurmuştu onu. Ona ölümsüzlük vermişlerdi. Kendileri var etmiş ve kendi var ettikleri “görünmeyene” tapınmaya başlamışlardı.

Evet en akla yatkını bu idi.

Ve kararını verdi. “Görünmeyen yok”!..

“Oh be!..” dedi. . . “Kurtuldum onun kurgusal varlığının dayanılmaz ağırlığından”.

Artık o andan itibaren tek başına kalmıştı. Kim ne derse desin, artık o bir ateistti.

Aylar sonra tekrar “Ya var ise” dedi ve öldükten sonra iki olasılık düşündü.

1… “Yok ise” hiçbir şey fark etmezdi. Çünki kendisi de zaten yok olmuş olacaktı.

2… “Var ise” ve “Gel bakalım! Ey beni inkâr eden ateist! Seni şöyle ebedîyen bir milyon derecelik bölümümüze alalım!..” dediği anda mahvolacaktı.

Nasıl dayanacaktı sonsuz azaba?

Olmaz öyle şey dedi ve “görünmeyeni” yine olasılık hesabı ile de kabul edemedi.

Öteki taraf “görünmeyensiz” kendi kendine var olamaz mıydı? Aynen bu taraftaki evren gibi. Başlangıçsız ve sonsuz madde gibi… olamaz mıydı?

Olabilirdi.

Başlangıçsız ve sonsuz bir enerji boyutu olabilirdi o taraf. Bedensiz enerji olarak kendisi de sonsuza kadar oralarda bir yerlerde… havalarda-mavalarda sallanır dururdu.

Öff!.. dedi. Ne sıkıcı bir yaşam olurdu öyle. Beden yok, yemek, içmek yok. Belki beş duyu da yok. Bom boş bir var oluş. Cehennem daha iyi olabilirdi bu yaşam türünden… ama bir milyon derece ısıyı da gözü yemiyordu.

Kafası karışıktı. Canı sıkılıyordu.

“Görünmeyenin” yokluğunu rahat rahat kimseyle tartışamıyordu. İçinde bulunduğu toplum ona sorgusuz sualsiz inanıyordu ve “görünmeyen kutsalının” üzerine kıl kondurmuyordu.

Bir gün kendisine bir yönü benzeyen birisinin birkaç satır yazısını okudu. O da “görünmeyeni” inkâr ediyordu. Hem de ap açık bir dil ile “görünmeyene” yok diyordu. Daha da yetmezmiş gibi toplumunun en kutsal kitabından örnekler vererek “görünmeyenin” yok olduğunu kanıtlıyordu.

“Görünmeyenin” yokluğuna zaten önceden de inandığı için fazla zorlanmadan o yazılarla hem fikir oluvermişti.

Fakat bir müddet sonra “Gelen gideni aratırmış” kaidesince Hz. Mûsâ’nın çoban hikayesinde anlatılan “görünmeyene” inanmak onunla yatıp kalkmak, sakalının bitlerini ayıklamak… ne kadar da rahat bir düşünceymiş demeye başladı.

“Görünmeyenden” ebeden kurtulmuştu. Yüz yıl içinde de kendi efendisi olan bedeninin emirlerinden de kurtulacaktı. Mutlak yokluk… Nirvana… falan gibi fesefelerle avunup gidecekti.

Fakat… “Görünmeyeni” inkar edip de Allah ismi ile anlatılanın varlığından başka varlık mevcut değil, diyenin fark ettirmeye çalıştığı “Allah” sistemini tanımaya başladıkça iş ciddiye dönmeye başlamıştı. Şakanın, rasgeleliğin, torpilin olmadığı bir boyuta doğru bir daha asla yok olmamak üzere seyrü sefer halinde olduğunu anladı.

İşin en gerçek tarafı ise “kendi varlığından” ebediyen kurtulamıyordu. Sonra kendisini öteki tarafta “hoş geldin ekibi” ve başlarında da “görünmeyen birisi” karşılamıyordu. Burada olduğu gibi orada da kendi işini kendisi görecekti. Buradan ne götürdüyse onunla idare edecekti.

Bu arada bazı şeyler değişmişti. “Görünmeyen” asla bir daha geri dönmemek üzere gitmişti. “Görünmeyenin” gidişi gibi kendisinin “Bedensel ve ruhsal” varlığı da asla bir daha geri dönmemek üzere gitmişti. Her şey gitmişti. Geriye sadece “Kendisinden başka görünen olmayan” kalmıştı.

Şimdi “görünen” vardı. O’ndan başka ne görünen ne de görünmeyen vardı.

Şimdi eski günlerini mumla arıyordu. Hiç değilse o zamanlar “görünmeyenle” yan yana görünmeden de olsa geçinip gidiyorlardı.

Şimdi ise “Görünen”in başlangıçsız ve bitişsiz yalnızlığının verdiği “çile” çekilir gibi değildi.

Zamansızlığın ve mekansızlığın… senliksizliğin ve benliksizliğin denklemlerini zaman ve mekan ortamında… senliklerin ve benliklerin sayısızlıkları arasında çözmek ya da çözememek… dayanılmaz bir zevk mi yoksa sonsuza kadar sürecek bir kabz/sıkma hali mi?

Hâlâ anlayamadı…

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

2 Responses to “Görünmeyen”


  1. 1 ruh-i latife 10 Mart 2008, 1:25

    Hiçbirşey göründüğü gibi değilmiş!
    hiçbirşey bilindiği gibi değilmiş!
    hiçbirşey öğrenildiği gibi değilmiş! kabz -sıkma ile tab ederlerse sizi
    herşey sadece O imiş..:)

  2. 2 kenan 10 Mart 2008, 6:23

    Rabbinin yoluna (Bi-) Hikmetle ve Mev’ıze-i Hasene (güzel öğüt) ile da’vet et… Onlarla (Bi-) en güzel şekilde mücadele et… Muhakkak ki Rabbin, (B sırrınca) O daha iyi bilir yolundan sapanı… Ve (B sırrınca) O daha iyi bilir doğru yola erenleri…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: