Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (3. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

NUH KELİMESİNDEKİ SUBBÛHÎ HİKMETİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

(((… NÛH SÛRESİ
SÛRE HAKKINDA ÖZET BİLGİ

Nuh Sûresi, Mekke-i Mükerreme’de 71. veya 74. sırada nazıl olmuştur… 28 ayettir… Adını, Hz. Nuh’un risaletini bahsetmesi dolayısıyla almıştır…

Nuh Sûresinde: İnsanlığın 2. atası sayılan Hz. Nuh ve insanlık-toplum için ilk risalet-nübüvvet deneyimi. . . Risaletin alanı, yöntemi ve meseleleri. . . Kader-ecel meselesinde bir incelik; Allah’a kulluk ve Rasûlü’ne itaat ile ertelenilen (oluşturulan) ecel?. . . Seyr-i sülük süreci ve insan’ın atvarı. . . Evrim ve insanın yaratılması. . . Adem Oğlu’nun putları… Genetiğin önemi nereye kadar ve astrolojinin önemi,. . . gibi konular açıklanmaktadır. . .

AYETLERİN MÂNÂSI
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

1-) İnna erselna Nuhan ila kavmihi en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehüm ‘azâbun eliym;
Muhakkak ki biz Nuh’u: “Kendilerine elim bir azab gelmeden önce kavmini uyar” diye, kavmine irsal ettik.

2-) Kale ya kavmi inniy leküm neziyrun mübiyn;
(Nuh) dedi ki: “Ey kavmim!. . . Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir neziyr’im (uyarıcıyım)”.

3-) Enı’budullahe vettekuhu ve etiy’un;
“Allah’a ibadet edin, O’ndan ittika edin ve bana itaat edin (ilahi hükümlere uyun)”.

4-) Yağfir leküm min zünubiküm ve yuahhırküm ila ecelin musemma* inne ecelellahi iza cae la yuahhar* lev küntüm ta’lemun;
“Ki, (Allah) günahlarınızdan ba’zını (nefsani iş ve beşeri sıfatlarınızı) mağfiret etsin ve sizi bir ecel-i müsemma’ya (tayin edilmiş noktaya?) te’hir etsin. . . Muhakkak ki Allah’ın eceli (ölüm?), geldiğinde tehir olunmaz. . . Eğer bilseydiniz”.

5-) Kale Rabbi inniy de’avtu kavmiy leylen ve nehara;
(Nuh) dedi ki: “Rabbim!. . . Muhakkak ki ben kavmimi gece ve gündüz (vahdete) da’vet ettim”.

6-) Felem yezidhüm du’aiy illâ firara;
“Benim da’vetim onlara fırardan (hakikatlarından uzaklaşmaktan) başka bir şey artırmadı (misali-sözü gerçeğin kendisi kabul ettiler)”.

7-) Ve inniy küllema de’avtühüm litağfire lehüm ce’alu esabi’ahüm fiy azânihim vestağşev siyabehüm ve esarru vestekberustikbara;
“Muhakkak ki ben onları, sen onları mağfiret edesin diye davet ettikçe, parmaklarını kulaklarının içine tıkadılar (anlayıp idrak etmediler), elbiselerine (bedenlerine) büründüler, (mevcud itikatlarında) ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler”.

8- Sümme inniy de’avtühüm cihara;
“Sonra, muhakkak ki ben onları cehren (açıkça, işitilip anlaşılır dille) de da’vet ettim”.

9-) Sümme inniy a’lentu lehüm ve esrertu lehüm israra;
“Sonra, muhakkak ki ben onlar için hem i’lan ettim (aleni da’vette bulundum) ve hem de kendilerine sırren/gizli gizli (işaret yollu sözlerle) söyledim”.

10-) Fekultüstağfiru Rabbeküm inneHU kâne Ğaffara;
Ve dedim ki: “Rabbinizden mağfiret dileyin. . . Muhakkak ki O, Ğaffar’dır”.

11-) YursilisSemae ‘aleyküm midrara;
“Üzerinize Sema’yı (Esma mertebesini; ruhani yağmurları) yoğun olarak irsal eder (salıverir)”.

12-) Ve yümdidküm Biemvalin ve beniyne ve yec’al leküm cennatin ve yec’al leküm enhara;
“Mallar ve oğullar ile (B sırrınca) size imdad eder, sizin için cennetler (Hakkani vasıflarla yaşam) oluşturur ve sizin için nehirler (Rabbani ilimler) meydana getirir”.

13-) Maleküm la tercune Lillahi vekara;
“Size ne oluyor ki Allah için bir vakar (varlığınızda Allah’ın açığa çıkışını yaşamayı) ummuyorsunuz?”.

14-) Ve kad halekaküm atvara;
“Halbuki (Allah) sizi atvar’en (tavır’dan tavıra, halden hale, nev’iden nev’iye geçirerek?) yarattı (AdemOğlu mükerrem değil mi?)”.

15-) Elem terav keyfe halekAllahu seb’a Semavatin tıbaka;
“Görmediniz mi, Allah Semavat’ı yedi tabaka (halinde) nasıl yarattı?”.

16-) Ve ce’alelKamere fiyhinne nuren ve ce’aleşŞemse siraca;
“Onların içinde Ay’ı bir nur kıldı ve Güneş’i de bir sırac (kandil, ışık kaynağı) kıldı”.

17-) VAllahu enbeteküm minel’Ardı nebata;
“Ve Allah sizi bir nebat bitirir gibi Arz’dan bitirdi”.

18) Sümme yu’ıydüküm fiyha ve yuhricuküm ihraca;
“Sonra sizi oraya iade edecek ve sizi (ölümle?) bir çıkarışla çıkaracak”.

19-) VAllahu ce’ale lekümül’Arda bisata;
“Ve Allah, Arz’ı sizin için bir sergi kıldı”,

20-) Liteslukû minha sübülen ficaca;
“Ondan geniş yollar edinip süluk edesiniz (yollanasınız; uruc edesiniz) diye”.

21-) Kale Nuhun Rabbi innehüm ‘asavniy vettebe’u men lem yezidhu maluhu ve veleduhu illâ hasara;
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . . Muhakkak ki onlar bana asi oldular ve (mekr yollu olduğu için) malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye tabi oldular”.

22-) Ve mekeru mekren kübbara;
“Ve çok büyük bir mekr ile mekr ettiler (Hz. Nuh ile ulaşan risaleti, ilim ni’metini nankörlükle karşıladılar; arınmak için olan ilmi, nefsaniliklerini daha da kuvvetlendirmek için kullandılar)”.

23-) Ve kalu la tezerunne alihetekum ve la tezerunne vedden ve la suva’an ve la yeğuse ve ye’uka ve nesra;
Ve dediler ki: “İlahlarınızı sakın bırakmayın!. . . Vedd’i, Süva’i sakın bırakmayın. . . Yağüs’u, Yauk’u ve Nesr’i de (bırakmayın)”.

Not: Bazı rivayetlerde bu beş ilah/put isminin “Adem”’in beş oğlunun isimleri olduğu ve insanların bunlara tapınarak “Allah”’dan perdelendikleri şeklinde bahsedilmektedir ki her bir insan için geçerli mecazlarının anlamı olmalıdır?. . .

24-) Ve kad edallu kesiyra* ve la tezidizzalimiyne illâ dalala;
“Halbuki (bunlar) pek çok kimseyi saptırdılar. . . O halde (ey Rabbim) sen de o zalimleri sapkınlıktan başka artırma”.

25-) Mimma hatiyatihim uğriku feudhılu naren felem yecidu lehüm min dunillahi ensara;
(Nihayet) onlar hataları (günahları) ndan dolayı su’da boğuldular da (hemen akabinden) ateşe dahil edildiler ve kendileri için Allah’dan (kurtaracak) ensar (yardımcılar) bulamadılar.

26-) Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar (bir tek kimse) bırakma!”.

27-) İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”.

28-) Rabbiğfirliy ve livalideyye ve limen dehale beytiye mu’minen ve lilmu’miniyne velmu’minat* ve la tezidizzalimiyne illâ tebara;
“Rabbim!. . . Beni, ana-babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları mağfiret et!. . . Ve o zalimleri helaktan başka (bir şeylerini) artırma”. (B Meal’den alınmıştır) …)))
* * *

Âdem/Havvâ yaratılmış olan diğer insanların içinde ilk defa kendi hakikatlerinin ve “her şeyin” hakikatinin Hak olduğunu fark edendir. Onların bu fark edişi özlerindeki “hilâfet” güçlerini de kullanmalarına imkân sağlamıştır. Ulaşmış oldukları ya da diğer kullanımıyla almış oldukları vahiy bilgisini “kendilerinin hakikatini fark edemeyen” ve özlerindeki “halifelik” kuvvetlerini açığa çıkarıp da kullanamayan diğer insanlara anlatmak istemişlerdir. Bu anlatım gereğine “risalet” görevi diyoruz.

Âdem/Havvâ, Hâbil, Şit ve İdris içinde bulundukları insan toplumlarına Allah’ı ve Allah’ın yaratma sistemini ve varlığın işletim sistemi olan İslâm’ı “tevhid/teklik” kavramlarıyla anlatmışlardır (okumuşlardır/beyan etmişlerdir/vahyi tebliğ etmişlerdir).

Onları dinleyen insanların bir kısmı tevhid bilgisinden (Allah’dan başka varlık yoktur bilincinden); “Ben tanrının bir parçasıyım, bu nedenle ben de tanrıyım” yanılgısına sürüklenmişlerdir. Yaşamlarında bu inançta olanları destekleyenler bazı lider kişilerin ölümlerinden sonra “taştan, ağaçtan, çamurdan” putlarını yapmışlardır. Ölünce serbest kalan ruhlarının o putlara girdiğine inanmışlardır. Bu inanç Kâbe’nin içindeki ve dışındaki putların kırılmasına kadar devam etmiştir.

Vedd, Süvâ, Yeğûs ve Yaûk isimli hakikat bilgisine sahip insanlar yaşamlarında tanrı olmadıklarını hatta tanrının olmadığını sadece Allah’ın var olduğunu anlatmış olmalarına rağmen onları da ölümlerinden sonra tanrılaştırarak putlarını yapmışlardır. Zamanla o putlara Allah’ın tecellileri inancıyla tapmaya başlamışlardır. Lat, Menat, Uzza ve Hubel gibi tanrı tecellisi sayılan Kureyş putlarının da aslında çok eski dönemlerde yaşayan Velîler’i temsil ettiği bilinmektedir.

Hz. Nuh a. s. işte böyle bir düşünce ortamında dünyaya gelmiştir. Hem Resul, hem Nebî olup hem de hakikatindeki bilgiyi “vahiy kitabı” olarak insanlara tebliğ eden dört Ulü’l-azm (en büyük) Resul/Nebî’nin ilkidir. (Diğerleri; Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’dir)

Hz. Nuh’a Tufan’dan sonra tevhid inançlı insanlar dünyasını devam ettirdiği için ikinci Âdem de denilmektedir.
* * *

Risaletin en büyük özelliği insanları Hak’ın birliğine (Ahad olduğu bilincine) yine insanların en alt zihinsel kavrayış düzeyinin lisanı ile davet etmektir.

Bir Resul; “Allah’ın varlığına ve birliğine başka tanrıları eş koşmadan iman edin” der. Bu davet cümlesinden halkın anladığı en basit anlam şudur:

“İsmi Allah olan bir yaratıcı var. Ondan başka yaratıcı bir tanrı yok. Sizin inandığınız şu taşlardan ve odunlardan yaptıklarınız tanrı değildir. Tek bir tanrı vardır, ismi de Allah’dır. Sizi ismi Allah olan bir tanrıya inanmaya davet ediyorum.”

Resulün davetini bu şekilde anlayan halkın ilk sorusu: “İsmi Allah olan o tanrıyı bize göster. Biz de ona tapınalım.”

En alt düzey insan zekâsının bu doğal sorusu karşısında Resul’lerin vereceği cevapların ilki: “O gözle görünmez” olacaktır.

Bu cevap karşısında da halk gözü ile görüp de tapındığı bir tanrıyı ya da tanrılar topluluğunu terk etmeye yanaşmayacaktır. Resule itiraz edecek, sözlerine inanmayacak ve iş tartışmalara ve savaşlara kadar gidecektir.

Resuller bu sefer halkın zekâ düzeyini biraz sarsacak açıklamalara başlayacaktır. Allah’ın tekliğinin yukarıda görünmeyen “bir tane tanrı” anlamına gelmediğini söyleyecektir. O’nun tekliğinin, ahadiyetinin Hak ve kesret âlemi olarak iki ayrı varlık olmadığını anlatacaktır. Görünen ve görünmeyen tüm varlığın Hak’ın değişik görünümlerdeki tecellileri olduğunu günlük basit kavramlarla tebliğ edecektir.

Halk bu sefer anlatılan kavramların işaret ettiği mânâlara yönelmek yerine daha kolay olan zahiri anlamlarına göre akıl yürütmeye başlayacaktır. Ve şu sonuca ulaşacaktır:

“Mâdem ki her şey Hak’ın tecellileridir, bizim taptığımız şu putlar (tanrılar) da Hak’ın değişik güçler taşıyan görünümleridir. Biz bu putlara tapmakla sonuçta yine Hak’dan başkasına tapmamış oluyoruz.”

İşte, Hz. Nuh’un davetinden halkın anladığı sonuç budur. Hz. Nuh ahadiyet konusunda ne söyledi ise halk o söylenilenleri toplumsal bilincin altında yatan “ilkel tanrı” inancına çevirerek anladı.

Aslında Hz. Nuh onlara Allah’ın zâtının ve esmâsının iki ayrı varlık olmadığını söylemek istemişti. Halk ise, Allah’ın zâtına “tek tanrı” olarak yöneldi. Zâtından ayrı olmayan, zâtın içinde-dışında da olmayan sadece zâtın “varsaydığı sınırsız mânâlar topluluğu” olan esmânın (isimlerin) zahiri tecelliyatlarına da “madde âlemi” olarak yöneldi. Böylece “ahad”a iki ayrı varlık (birbirine eklentili ikili varlık) olarak iman etti.

Nuh’un daveti halkının bir kısmı tarafından gözle görülmeyen yeni bir tek tanrıya çağrı gibi anlaşıldı. Bir kısım halkı tarafından da her şey tanrıdır biz de tanrının parçalarıyız gibi anlaşıldı. Bu iki düşüncenin de yanlış olduğunu izah etmek için Hz. Nuh bu sefer halkını “subbuh”a (Allah’ın zatına ilave olabilecek başka varlıklar olmadığı bilincini açığa çıkaracak ilme) çağırdı.

Allah’ın ahad olan zatına ilave olabilecek başka varlık olmadığını anlamaya, yine zâtın içinde-dışında varlık olmadığını fark etme haline “subbuh” kelimesinden türetilen “tesbih etmek” denilir. Allah’ı tesbih etmek; Allah’ın varlığından başka varlık olduğu düşüncesini kendi aklımızdan ve kalbimizden temizlemektir. Bu bilinç hali, temizlemek anlamındaki “tenzih” kelimesi ile de isimlendirilebilir.

Allah’ı tesbih etmek ya da tenzih etmek… “Yâ Rabbi senin çok temiz bir varlığın var, sen nuru yaratan nursun… Bir de madde diye pis bir varlık var, biz senin temiz ve pâk varlığını maddenin pis ve karanlık varlığından tenzih ediyoruz (ayırıyoruz)… Senin temiz isimlerini elimizdeki tesbih taneleriyle sayarak seni tesbih ediyoruz…” anlamında değildir.

Hz. Nuh’un halkını “tesbihe ve tenzihe” daveti ilim ile idi. Fakat halkın tesbihi ve tenzihi “yukarıdaki temiz bir tanrıyı kutsamak” olarak anlaşılınca Nuh’un terkibindeki “celal” ismi ve etkisi kabardı.

Halkının cemâl isminin etkisindeki ilim ve irfan nuru ile ahadiyet bilincine ulaşamayacağına karar verdi. Halkın bireylerinin bilincindeki yanlış bilgileri celal isminin yok edici sistemiyle temizlemek için şu duâda bulundu:

(((…26-) Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar {…devreden, gezen…} (bir tek kimse) bırakma!”.

27-) İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”. ( Nuh Sûresi B Meal’den alınmıştır)…)))

Nuh’un kavminin (halkının) klasik tefsirlerde anlatılan tufan ile nasıl ve neden helak edildiği konusuna burada hiç girmeyeceğiz. Kur’an âyetlerinde anlatılan Nuh Kavmi sembolizmindeki “hikmetlerin özünü” (Fusûsu’l-Hikem) anlatmaya gayret edeceğiz.
* * *

Hz. Nuh; kavminin tevhidden, tenzihten ve tesbihten anladığı sonucu kabul etmez. Çünki kendisinin anlatımları halkın o sonuçları çıkarmasına yönelik değildir.

Asırlarca Nuh’un duâsı ile tüm insanlığın mı yoksa belli bir bölgedeki insanların mı yok olduğu tartışılmıştır.

Aslı ve özü rahmet ve merhâmet olan Hz. Nuh misâli hiçbir Resul/Nebî sırf “düşünce suçu” nedeniyle yeryüzünde gezen (o dönemdeki milyonlarca şimdi milyarlarca) insanların ya da kavmindeki yüzlerce/binlerce insanın hepsinin yok olmasını nasıl isteyebilir?

Hatta tufan ile milyarlarca büyük hayvan, trilyonlarca böcek, neredeyse sayısız miktarda bakteri ve doğadaki bitkiler tamamen helak olacak… geriye sadece on-onbeş kadar insan, birer çift hayvan bir miktar bitki tohumu kalacak. Böyle bir duâ daha doğrusu “bedduâ” (çirkin istek) tam bir doğa felâketi isteği değil midir?

Tufan doğa felâketi şeklinde olsaydı, bu felaketin anlatımından nasıl bir fayda doğardı?

Fayda diye, hikmet diye anlatılan “korkunç bir tanrı ve yeryüzündeki yardımcısı” hikayesi doğardı.

Siz de düşünce suçu işlerseniz içimizdeki bazı mübarekler beddua eder yukarıdaki tanrı da sizi boğar!. . sonucu hikmet olur muydu?

Kur’an’da bu kadar basit bir anlatım mı esas alınmıştır?

Yoksa eski kitaplardaki ve destanlardaki “doğa felaketi” olarak anlatılan Nuh Kavmi olayındaki “korkunç tanrı” düşüncesini düzeltici “füsûs/özler” mi vardır?

Evet, elbette ki Kur’an’ın edebî mûcizesinde (dil ile anlatımının harikalıklarında) yanlış efsaneleri insan zihninden temizlemek ve insanın özündeki “tufanı” anlatmak amacı vardır.

Kur’an’ın Arap edebiyatı esâsına göre baştan sona mecâzi sanatlarla olan anlatımını Resulullah dönemindeki en câhil Arap dahi anlıyordu. Fakat zamanla Kur’an’ın anlatım sanatındaki incelikler yerine tamamen hikayeleri ve mecazları basit kelimelerle anlama yöntemine dönüldü.

Fusûsu’l-Hikem’in bu bölümünde Kur’an’ın nasıl bir rahmet kitabı olduğu en güzel şekilde anlatılmaktadır.
* * *

Tufan kelimesi ile insanın iç âlemindeki tecelliler ve dış âlemindeki tecellilere dikkat çekilir. İnsanın varlığı hem kendi girdaplarındaki tehlikeli derinliklerde hem de dışındaki sosyal ve fiziksel tehlikeler ortamında bir gemi gibi yol almaktadır.

İçimizdeki mânevi acılar ve dışımızdaki açlık, kıtlık, ölümler, hastalıklar, ayrılıklar her an gökten yağan sağanak yağmur gibi üzerimize ve özümüze gelmektedir. Bizi tufan içinde tutmaktadır.

Bedensel ve ruhsal varlığımız belli bir boyuttan sonra tek bir hakikat olarak algılanır. Ruh ve beden aynı olur. Ruhun zahirine beden, bedenin batınına ruh denilir. Kısaca bu gerçeğe “varlığımız” diyebiliriz.

Varlığımız acı ve tatlı olaylar içinde… ya da Allah’ın sınırsız cemal ve celal isimleri tufanında bir gemi gibi sonsuzluğa doğru seyahat etmektedir.

Varlığımızda her canlının dişi (itaatkar, uyumlu, merhametli) ve erkek (âsi, uyumsuz, acımasız) huylarının tamamı mevcuttur. Yani varlık gemimizde tüm canlıların pozitif ve negatif özellikleri (esmâ mânâları) ayrılmaz çift halinde mevcuttur. Onları belli standartlar altında tutup terbiye edersek “yaşam enerjimiz” dengeli hale gelir.

Daha sonra da varlığımız (gemimiz) sonsuz huzur ve istikrar boyutuna (limanına) ulaşır…
* * *

Hakikat ehline göre…

Allah’ın “tenzihi” (varlığının diğer varlıklar olarak algılanan tecelliyattan ayrı bir tanrı gibi düşünülmesi), Allah’ın varlığına “sınır” koymaktır.

Ya da…

Allah’ın varlığı; görünen ve görünmeyen şu âlemlerle sınırsızca devam etmektedir benzetimi (teşbihi) ile yine sınırlanmış olur.

Bu iki düşüncenin yanılgısından ancak şöyle kurtulabiliriz…

Hak Uluhiyyet mertebesinde sınırsız esmânın (isimlerin/mânâlarının) sahibidir.

Esmâ; O’nun zatının özelliklerinin sonsuz tufanıdır (tecelliyatıdır, açığa çıkışıdır, bitmeyen yansımalarıdır).

Eşyâ (şeyler/kesret âlemi); sınırsız isimlerin mânâlarının görünüşleridir.
* * *

Sınırsız olan ahad zât (tek öz); bir alt boyuta “sınırsız mânâlar” (isimler) olarak tenezzül eder (iner). Bu boyutta yani sınırsız mânâlar boyutunun bir üstünde “zât” boyutu kalmamıştır. Anlatıma çok dikkat edersek “zât sınırsız isimler doğurur ve hepsini de kucağına alır” demiyoruz. Sınırsız zât varlığı yok olmadan, artmadan, eksilmeden “kesret/çokluk/ isimler/mânâlar/özellikler” olarak algılanır. Bu boyuta “esmâ mertebesi” denilir. Zata bir durgun bir bayrak der isek, bayrak rüzgarla dalgalandığı zaman üzerindeki oluşan şekillere de “esmâ” âlemi diyebiliriz. Zat ve esmâ arasındaki bağlantı bu gibidir.

Esmâ mertebesindeki mânâlara da henüz üç boyuta ve zamanla birlikte dört boyuta inmemiş özler anlamında “ruhlar mertebesi” denilir. Ruh bir madde bedene girecek enerji anlamında değildir. Henüz en, boy, derinlik ve zaman boyutunda algılanmayan öz demektir. Bayrak durgunken bayrağın üzerindeki dalgalanmanın hayali haline ruhlar mertebesi diyebiliriz.

Ruh (öz) mertebesi bir alt algılama boyutuna “örnek öz” olarak tenezzül eder (iner). Meselâ; tüm esmâdan oluşmuş, Hak’ın tüm özelliklerini açığa çıkarabilecek potansiyelde, düşünen, konuşan, üç boyut artı zaman boyutlu varlığın en ideal imajına “insan” ismi verilir. Âdem ve Havvâ bu ideal imajın iki değişik yansımasıdır. Şu dönemde ideal insan imajının yeryüzünde birbirine şeklen benzemeyen milyarlarca Âdem ve milyarlarca Havvâ yansıması vardır. Her canlı türü hakikatte tek bir ideal imajdır ve madde mertebesinde sınırsız yansımaları vardır. Bu boyuta hayal âlemi ve ya misal âlemi denilmektedir.

Misal âlemi bir alt boyutta “şehâdet âlemi” ve ya diğer ismiyle madde evreni olarak açığa çıkar. Her boyutun algıladığı evreni kendi madde evrenidir. Her boyutun madde evreni diğer madde evrenine göre soyut evren değerindedir.

Buradaki boyutlar bir birinden ayrı tabakalar, katmanlar, kesitler değildir. Tek ve tümel olan ahad zâtın boyut inişlerinde aldığı görünümleridir.

İsimlerin, özlerin, misallerin ve kesretin (madde olarak algılanan çokluğun) zâttan ayrı varlığı asla yoktur. Her mertebede var olan sadece ve sadece zâttır.
* * *

Zâtın bu nedenle ne tenzihi ne de teşbihi basit anlam içermez.
* * *

Hak’ın tenezzülatı (varlık mertebeleri olarak tecelliyatı) çeşitli kaynaklarda değişik isimlendirmelerle ve farklı sayılardaki tasniflerle karşımıza çıkmaktadır. Tasavvufî tasnifler öz olarak aynı anlamları taşırlar. Sadece zamana ve çevreye göre anlatım farkları vardır.

Yukarıda zât, esmâ, ruh ve şehadet (madde) boyutu olarak dörtlü bir tasnif örneği verdik.

(((… Günümüzün tasavvufi bilinç seviyesine göre… ve Allah’ın ilim sıfatının yine günümüzdeki açılımı olan bilimlere göre… varlık boyutlarının tasnifi soyut akıl yürütmelerinden kurtularak… deneysel fizik ve teorik fizik formulleriyle daha somut örneklerle açıklanmaktadır.

Allah’ın ilim sıfatı nasıl ki sürekli olarak gelişen bilimlerle sürekli daha mükemmele doğru yenilenerek ilerliyorsa…

Allah’ın ahadiyetini her çağın insanına o çağın mantık yapısına göre açıklayan tasavvuf ilmi de yenilenen kavramlarla sürekli “teklik” bilincinin sınırsız derinliklerine doğru inmektedir.

Çağdaş bilimleri (Allah’ın ilim sıfatının çağımızdaki son açılımlarını) ahadiyet (teklik) ilmi ile cem edip (kaynaştırıp) varlık boyutlarını açıklayan Ahmed Hulusi’den örnek bir alıntı yaparak konuya açıklık getirmek istiyoruz…

… Bu kitapta ise, çok yönlü düşünen beyinlere, konuları, geniş bir perspektif ile ve çok boyutlu olarak açıklamaya çalıştım.

Çağdaş bilimin verilerinden mahrum beyinlerin, geçmişteki, tek hakikati görme yolu “keşf” veya “feth” denilen, içsel algılama yolları idi. Bu müşahedelerini de, ancak işâret yollu, mecazlarla, benzetmelerle dillendirebiliyorlardı.

Onların yaşadıklarını yaşamamışların ise, anlatılanları taklit yollu tekrardan başka şansları yoktu.

“YENİLEN” hükmü açığa çıktı bundan yaklaşık 60 küsur yıl önce!. . Atom (madde) parçalandı!

Maddenin, beyindeki, beş duyuya göre değerlendirmesi olduğu fark edilmeye başlandı… Ne var ki beynin tek değerlendirmesi değildi bu!

“Dalga (wave) okyanusunda” yüzen, bilinç balıkları olduğumuz düşünüldü!.

Bilinç balıkları, okyanusun derinliklerine daldı; “Holografik Gerçeklik” ile yüzyüze geldi!

Okyanusun ötesinde, beynin, “holografik beyin” olduğu keşfedildi

Kuarksal katmandan geçilip, string teoremiyle, bölünmez parçalanmaz (ahad-samed) TEK ‘e işaret edildi.

Ve son bir şey daha fark edildi ki; tüm bunların algılandığı katman, bir üst katmanın (semânın) içinde yalnızca bir alt boyut!.

Evren içre evrenlerin, gerçekte, “çok boyutlu tek kare resim” algılamasıyla; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin çeşitli isimleriyle tanımlanan özelliklerinin, “AN”lık görüntü algılamasından başka bir şey olmadığı “NOKTA”sına ulaşıldı!

Ve dahi fark edildi ki, O “NOKTA”, “ALLAH” ismiyle işâret edilenin ilmindeki sayısız “Nokta”lardan yalnızca bir “NOKTA”!

Bunu da ifade eden tek bir tanımlama var…

ALLAHU EKBER!

“Holografik Gerçeklik”ten (ya da mecazla diyelim, hakikatinden) aldığı ilhamla yaşayan birileri, seslendirdi bu gerçeği!.

Bu çağın yenilenmesi de böylece gerçekleşmiş oldu, bize göre!. Bundan sonrası ise, katman içi yatay-detay bilgiden öteye geçebilir mi bilemem

Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin, geleceğimizin en muhteşem Ruhu; cennet ismiyle tanımlanan boyutun en muhteşem Nuru Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın bahşetmiş olduğu bilgilerden yola çıkarak; “Kurân-ı Kerîm” isimli bilgi kaynağının şifrelerini kapasitem kadarıyla deşifre ederek; günümüz anlayışının kaldırabileceği ölçülerle yazmaya çalıştığım bu konular, umarım sizlere yepyeni ve bambaşka bir yaşam boyutunun anahtarı olur. . . . YENİLEN! -Yenilendik mi? . . .

(((Ayrıca video sohbet serisinde Üst Madde isimli sohbette varlık skalası ‘yokluk’ boyutundan ‘sınırsızlık’ boyutuna kadar bilim ve irfan cepheleriyle günümüzün ve geleceğin mantığını kapsayan bir anlatımla izah edilmektedir. Uyanış – Üst Madde)))
* * *

Taklit ehline önerilen “tenzih” zatın esmâ mertebesi tecelliyatındaki incelikleri kavramak şeklindedir. Örneğin… Allah’a ve Allah’ın esmâsından oluşan varlığa iki ayrı vücûd (varlık) vermemek esmâ mertebesinin tenzih bilincidir.

Hakikat ehli için bu tür bir tenzih “şirk”tir. Çünki, Hak’ı… Allah’ın zatî varlığı ve isim tecelliyatı olarak ikiye ayırıp da… sonra… bu ikili tek bir bütündür demek “özünde ikilem taşıdığı için” gizli şirk hükmündedir.

Hakikat ehlinin tenzihinde zatın varlığı ve ya esmânın varlığı, tecelliyatı, görünümü… ve benzeri yumuşatılmış kavramlar yoktur. Önce zâtı var kabul etmek, sonra esmâ diye bir açılım kabul etmek en sonunda da madde diye bir boyuta kadar inip de “İşte Hak’ın varlığına en büyük kanıtlar zinciri” demek “yok”a göre bir şeye “var” demek olur ki… fark edilmesi çok zor olan “varlık-yokluk” yanılgısı doğar. Bundan dolayı hakikat ehlinin tenzihine “şirk”e düşmek denilir… taklit ehlinin tenzihine de “tevhid”e yükselmek denilir.

Taklit ehlinin tevhidi, hakikat ehline göre şirktir…

Fakat her ikisi de kendi boyutunda haktır…
* * *

Hak’ı varlıklardan ayrı zanneden (tenzih eden) ya da aynı zanneden (teşbih eden) zahiri ilimlerde âlim olabilir. Fakat ya basit tenzihte takılır kalır ya da basit teşbihte takılır kalır.

Tenzih-teşbih konusunu “müslüman” olan da bilebilir “gayri Müslim” olan da bilebilir. Müslüman basit tenzih-teşbihte takılı kaldıysa Resullerin beyanının da sadece dış anlamlarında takılıp kalmıştır. Verilen örnekleri gerçek zanneder, örneklerin işaret ettiği anlamları idrak edemez, Tufan gibi hikayeleri sadece “geçmişin bir anısı” olarak kabul eder.

Gayri Müslim olanlar ya da Müslümanlıktan çıkmış olanlar ve ya Müslüman olup da sadece varlığın zahirini bilimle yorumlayanlar… varlığın irfan boyutuna Muhammedî iman nuru ile inemezlerse Kitap’ın (varlık tecelliyatının) bir kısmını açıklamış bir kısmını da gizlemiş sayılırlar.
* * *

Bir Resul Hak’dan vahyi harfsiz, kelimesiz, cümlesiz, sayfasız, bölümsüz olarak sadece mânâ halinde alır. Hak’ın huzurunda Arapça, İbranice (İsrâil lisanı) ya da başka bir lisan diye ayırım yoktur. Resuller vahyin hakikatini Hak lisan üzere alırlar ve hangi anadili konuşuyorlarsa aldıkları mânâları o dilin kelime kalıplarına sokarak umuma (her bilinç düzeyine) anlatırlar.

Resullerin hitap yöntemi en önce zahiri anlamları herkes tarafından hiç düşünülmeden anlaşılacak nitelikte okumaktır. Meselâ “De ki o Allah ahad’dır” sözünün zahirini herkes ilk duyduğunda hiç zorlanmadan hemen anlar. Fakat her kelimenin hakikati olan mânâsında sınırsız anlamlar yatar. O anlamları da ancak ilim irfan ehli zâtlar zahir ve bâtın çelişkisi oluşturmadan anlayıp anlatabilirler. Ku’an’ın derin anlamları olduğunu bildiren hadisler kelimelerin sadece basit anlamlarında kalmamamızı hatırlatmaktadır.
* * *

Hak’ın ilmi sınırsız olduğu için ilmi ile meydana getirdiği mükevvenâtı (ilminde var kıldığı var oluşları) da sınırsızdır. İnsanın kâinatı (insanın algıladığı evreni) dahi O’nun sınırsız ilminin sınırsız tecellilerinden bir tecelli olduğu için evrenin ucu bucağı, başlangıç ve bitiş noktası yoktur.

Evrenlerin ve evrenlere ait nakışlarının, evrenlerdeki canlılarının, olaylarının da başlangıcı ve bitişi söz konusu değildir.

Şimdiye kadar var olmuş olan ilmindeki tecelliler, bundan sonra var olacak olanlara göre sonsuzda bir oranında dahi değildir. Ve var olacak tecelliyatının da sınırı ve sonu yoktur.

Her an sınırsız sayıdaki “var oluş” aynı an içinde “yok” olur. Aynı anda daha mükemmeli olarak tekrar var olur. Hak’ın bu sistemine “tekevvün” (meydana geliş) ve tefessüd (bozulma-yok olma) denilir.

Hak’ın ilminini sınırını ve tecelliyatının sınırını “sınırsız” olduğu için bilmek, akıl ve kalb ile tümel olarak kavrayabilmek imkansızdır.

Bu gerçeği “Allah hiçbir kayıt ile kayıt altına alınamaz” kuralıyla açıklayabiliriz.
* * *

Hak’ı hiçbir şeye benzetmeden, teşbih etmeden “tüm varoluşların ötesindedir” diye tenzih eden (ayıran) O’nu ötede olarak kayıt altına alır (sınırlamış olur).

Hak’ı hiçbir şeyden ayırmadan, “her şey O’dur” diyerek teşbih eden (Hak’ı görünen her şey olarak varsayan) da O’nu sınırlamış olur. Hak’ın bir kısmı budur, bu kadardır, daha göremediğimiz çok kısımları vardır gibi bir mantık hatasıyla Hak’ı “teşbih ile sınırlamak” yanılgısına düşer.
* * *

Hakikat bilgisine sahip kişiler (ârifler/muhakkikler) ise Hak’ın zahirinin sınırsızlığını sınırsız evrenle, bâtınının sınırsızlığını Hak’ın ilmindeki sınırsız ilimlerin var olduğu bilgisiyle bilirler. Bu bilgileri teferruata ve tafsilata (her şeyi ve her olayı) bilmeye dayalı olan bir bilgi değildir. Hak’ın teferruata ve tafsilata gelişini genel ve öz olan bilgi ile bilirler.

Her bir insan esmâ-i hüsnâdan (ilahi isimlerden) özel bir ismin görünümüdür, sûretidir. O isim onun ruhu ve özüdür. Tüm kemâlatı yani sınırsız tüm diğer isimlerin mânâları o ismin hazinesinde saklıdır. Özel ismine o birimin Rabb-i Hâssı denilir. Diğer isimler onun Rabb-i hassının gizli hazinesi gibi olup her an peyder pey (kesintisiz sürekli kısım kısım) zâhir olur, açığa çıkar.

İnsan bu nedenden dolayı kendisinden açığa çıkanı bilir, açığa çıkacak olan hazineleri sınırsız olduğu için kendisi hakkındaki bilgiyi sınırlayamaz. Kendini tam olarak hiçbir zaman tanıyamaz, ben buyum ve bu kadarım diyemez.

İnsan kendisini ancak öz ve özet olarak (mücmel/genel olarak) bilir.

* * *
İnsan kendisinin bir çekirdek olduğunu ve kendisinden sınırsız sayıda meyve hükmünde “insan/evlâd” oluşacağını genel bir bilgi ile bilir. Doğacak insanların sayısını, tipini, huylarını en ince detayı ile (tafsilen) bilemez.

İnsandan doğacak olan insanlar öz olarak aynı olmalarına rağmen zahir olarak ayrı görünürler. İlk insan ne ise şimdiki insanlar da odur ve gelecek tüm insanlar da ilk olanın aynısıdır. Fakat her insan aynı zamanda farklı özellikler arzettiği için ayrı ayrı olarak vardır. Buna vahdetteki kesret gerçeği yani teklikteki çokluk gerçeği denilir.

Hak; zâtının,isimlerinin ve fiillerinin tecelliyatı olarak ve kendi hakikatiyle kesrette (çoklukta/cisimler âleminde) görünümler verir. Bu silsile ile düşünürsek varlığın Hak olduğunu kabul etmemiz gerekir. Biraz daha kapsamı özelleştirerek düşünürsek insanın “Hak”ın Hak olarak sınırsız isim ve görünümlerle tecelliyatı olduğunu söyleriz.

İnsanın zihnindeki kavramların da niteliği ne olursa olsun kavramların da Hak olduğunu söyleriz. İnsanın dilinden çıkan kelimelerin de niteliği ne olursa olsun Hak kelamı olduğunu söyleriz.

Zahiri ve bâtını Hak olan insanın elbette ki zihninde oluşan kavramlar da dilinden kelime olarak dökülen anlamlar da Hak olmak zorundadır.

Hak olan kavramlar ve kelimeler bireylerin doğalarına göre sözcüklere dönüşüp dilden çıkış yaparlar. Doğasında temizlik (nezâhet) ve tamlık (mükemmeliyet) olan bireylerin zihnindeki Hak kavramlar “vahiy-ilham-irfan” olarak açığa çıkar. Fakat doğalarında günlük bedensel yaşam bilgileri baskın olan bireylerin zihinlerindeki Hak kavramlar da dillerinden günlük laflar olarak çıkış yapar. Tüm sözler ideal yönüyle Hak iken bedensel yaşamın basitliğinde günlük konuşmaya, sınırsız irfanın anlatımında yüce mânâlara bürünerek işitilir.

Beyazıt Bistami bu anlama işaret etmek için; “Ben otuz yıldan beri Allah ile konuşurum ama insanlar benim kendileriyle konuştuğumu zannediyorlar” demiştir.
* * *

Kendisini öz olarak bilen Rabbini de öz olarak bilir. Bunun için nefsini bilen Rabbini bilir denilmiştir.
İnsan Hak’ın tüm âyetlerini (sınırsız tecelliyatlarını) cem etmiş ( toplamış) olan varlıktır.

Özündeki (enfüsündeki) âyetler şimdiye kadarki var oluşunu ifade eder. İnsanın var oluşu sınırsız geçmiştir. Şimdisi sınırsız geçmişin özetidir.

Dışındaki (âfâkındaki) âyetler ise sonsuza kadar var olacağı halleridir. Sonsuz gelecek insanın sonsuz var oluş sürecidir ve okuyacağı (var olacağı) âyetler de henüz okunmamış (var oluşa gelmemiş) sonsuz gelecekteki âyetlerdir.

İnsanın okuduğu âyetler (insanı var eden tecelliler) olarak enfüsî (içindeki/özündeki) âyetler denilir. Gelecekte oluşacak olan âyetler (var oluş tecellileri) okundukça (yaşandıkça) afâkilikten çıkıp enfüsîliğe dönüşür.

İnsanın tüm âyetleri toplayıcı (câmi) olması bu anlama işaret eder.
* * *

Hak’ın zâtı sınırsız isimleri, sıfatları ve fiilleri kapsadığı için ve zattan başka varlık olmadığı için… zatı düşünecek, zatın sınırsız özelliklerini tek tek sayabilecek varlık olmadığı için… Resulullah a. s. Allah’ın zatını düşünmeyiniz sözü ile bu bilinemezliği dile getirmiştir.

“Allah’ın zatını düşünmeyiniz” demek … “sizin ötenizde bir zat var sakın onu düşünmeyin, onu düşünmek yasaktır” anlamında değildir. Bu düşünce boş bir meşguliyet olur anlamındadır.
* * *

Zât mertebesinde Hak, ilah değildir. Çünki bu mertebede ilahlık yapacağı bir gayrısı (kul,) yoktur. Hâlık (yaratıcı) denilemez. Çünki, zatında mevcut bir gayrı yaratık (mahluk) mevcut değildir. Musavvir (görünüş oluşturan) denilemez. Çünki, zatında gayrısı bir görünüm yoktur. Diğer tüm sıfatlarını da bu örneklere göre düşünebiliriz.
* * *

Ahadiyet (zat) mertebesinde hak’ın zatındaki bilkuvve (sanal) varlıklar birimsel tecelli talebini de özlerinde taşırlar. Örneğin bir ressamın zihnindeki resimler, tablolar “çizime gelmek” zahir olmak gerçeğine sahiptir. Ressam da bu gerçekleri çizerek zahir eder.

Zatda yok hükmündeki esmâ da zahir olmak diler. Hak bu dilekle ahadiyet (tümellik) mertebesinden vahdet (tekillik/ mana boyutu) mertebesine iner. Bu mertebede Hak tek tek birimleri açığa çıkaran “ilah” (birimsellik veren) ismini alır.
* * *

Zattaki esmâ birimler halinde evren olarak zahir olunca evrenin var oluşuna Hak’ı hamd etmesi (anlatması) diyoruz.

Fatiha’daki “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” ayeti ile Allah’ın âlemleri nasıl tecelli ettirdiği anlatılır. Âlemlerin aslının ne olduğu fark ettirilmeye çalışılır.

Senâ eden âlemler, ancak esmâ tecellisidir. Senâ olunan Hak ise o esmânın sahibidir. Bu durumda senâ eden (öven) de senâ olunan da (övülen de) kendi hakikatidir. Övme ve övülme karşılıklı iki varlık arasında oluşan bir alış veriş değildir.
* * *

Hak’ın kelâmı (kelimeleri) zatındaki esmânın zahiri görünümleridir. Âlemlerdeki her tecelli, her birim O’nun kelâmıdır. Var oluş halindeki her mahal ( her tecelli) Hak’ın konuşan kelamı hükmündedir. Mûsâ’ya seslenen ateş bu anlamda Hak’ın kelâmıdır. Mûsâ Hak’ın kelamının, konuşmasının hangi anlamda olduğunu bildiği için “işiticilik” özelliğine sahiptir ve Hak’ı sadece ateşten (nefsinden, özünden) değil sınırsız her cihetten (kendisinin her özelliğinden) algılayabilir.

Cansız cisimlerin kelamı (konuşması) hal lisanı iledir. Meselâ arz buluta hali ile “sen nesin” diye sorar. Bulut da hal lisanı ile “ben yağmurum” der ve yağar. Arzın ve bulutun konuşması bu hal üzerinedir. Bitki ve hayvan gibi canlıların konuşması ise “keşif ehli” zatlar tarafından lisan olarak algılanır. Canlıların mantığına göre kulakları ile işittiklerini çözümlerler.
* * *

Tenzih ile teşbihin hakikatine inebilmekle ve ikisini de cem edebilmekle evrenin zahirinin ve bâtınının sınırsız olduğunu, Hak ile tecelliyatının başka şeyler olmadığını anlarsın. Hak’ı hiçbir şeyle sınırlama ya da sınırsızlama gibi hatalara düşmezsin. Bu konulardaki bilgin doğru bilgi olur. Hak ve evren hakkında yanlış, yetersiz bilgiye sahiplerin yanında kendi bildiklerinin farkını anlarsın. Onların akıllarına göre de doğru bilgileri anlatırsan, senin bilginin daha isabetli olduğuna karar verirler.
* * *

İnsanın birimsel varlığı Hak’ın şimdiye kadar açığa çıkan isimler toplamı olduğu için Hak ben’im ve ben Hak ile aynıyım diyemezsin. Aynı zamanda ben Hak değilim de diyemezsin. Çünki sen (insan) Hak’dan gayrı bir varlık da değilsin.

Örneğin okyanusun bir damlası okyanusun tamamı olmadığı gibi okyanusdan gayrı bir varlığı da yoktur. Bir gemiyi yüzdüren okyanusun tamamıdır. Fakat gemi sadece bir damla üzerinde yüzemez, bir damla bir gemiyi kaldıramaz.

Yine bir başka örnek…
Başı ve sonu olmayan bir ipin üzerine atılan düğümün ayrıca bir varlığı olmadığı gibi zuhurat (görünüme gelmek) açısından ve özellikler açısından o düğüm ipten farklı imiş gibi izlenim verir.

İnsanın varlığı da bağımsız varlık değildir. Fakat özellikleri itibarıyla sınırız özellikteki Hak’dan (kendi sonsuzluğundan) da aynı zamanda farklıdır.

İnsan sürekli olarak sonsuzluğu açığa çıkaran bir birim konumunu koruyacaktır. Dünyada da birimseldir. Ahirette de birimseldir. Tümellik ve Hak olduğu bilgisi ise her âlemde sadece soyut bilgi olarak kalacaktır.

Bundan dolayı insan şimdi de içinde Hak’lığını fark etmiş bir kul’dur (cüzdür) sonra da (ahirette de) cüzlüğünde (külliliğin sadece bilgisini taşıyan) bir kul olarak kalacaktır.

Hak işiticidir, görücüdür dediğimiz zaman… ve insan da işiticilik ve görücülük itibariyle Hak’a benzer dediğimiz zaman… insanı ayrı bir varlık olarak düşünmüş oluruz, Hak’ı da ayrı bir varlık olarak düşünmüş oluruz. Böylece iki ayrı varlık vehmedip, birisini kütlesel ve yeteneksel olarak daha büyük ilan ederek ona tanrı özelliği vermiş oluruz. Daha küçük kütleli ve yetenekli olana da acizlik ve yeteneksizlik vererek tanrı kulu ilan ederiz.

Halbuki Allah ve abd’i iki ayrı kütle ve yetenek değildir. Allah ve abd’i kütle de Değildir. Sadece ve sadece Allah kendi hakikatiyle kâim (var) olup, kendisini abd’lik halleriyle seyr etmektedir.

Bunun için İslâm’a girişin ilk kuralı…

Muhammed’in (tecelliyatın)… Allah’ın (tecelliyat hakikatinin) Resul’ü (bilgi boyutu)… ve abd’i (sınırsız özelliklerinin açığa çıktığı bilinç boyutu…) olduğunu fark etmektir.

Bu fark edişin ismi kelime-i şehadettir. Bu dil ile takliden başlar nasibi olanlar da kelime-i şehadet’in var oluş sitemi olduğunu anlar.
* * *

Nuh, kavmini putlara taparken bulmuştu. Onları bulduğu halden kurtaramak için “putlara tapmayın” emri ile uyardı.

Kavmi ( insanların genel fikirleri) o dönemde Hak’ın kesretini madde zannetmekle perdelenmişti. Nuh da onları çokluk yanılgısından teklik bilgisine davet etti. Halk kendilerini Hak’dan ayrı bir mahluk olarak bildikleri için ve Hak’ı “bilmedikleri” için putlara tapmaktan vazgeçmediler.

Halkın mantık yapısı tamamen zahiri boyuta şartlandığı için Nuh da onları Hak’ın zahiri anlamı olan tek ilah inancına davet etti. Tek ilah sizin çok ilahlarınızdan daha üstün ve daha temizdir ve yardım istenilecek tek kudrettir dedi.

Nuh onalara yine dedi ki…

“Hak’ın zahiri sizin bedenleriniz ve taptığınız putlar olarak tecelli ediyorsa Hak’ın bâtını da sizin bâtınınız ve putların bâtını olarak tecelli etmektedir. Kendi bâtınınızın Hak olduğunu bu şekilde anlayıp parçalara tapınmaktan vazgeçin…”

Halk Hak’ın batındaki vahdetinden de bir şey anlamadı. Zahiriyetteki çokluk yanılgısı batındaki çokluk yanılgısı olarak devam etti.
* * *

Nuh; kavmini anlayışları doğrultusunda Hak’ın zâhirine ve bâtınına ayrı ayrı davet edince halk bu iki davet arasını cem edemedi. Elbette ki çok az sayıda insan cem etti. Fakat çoğunluğun ilgi ve zekâ yapısı tevhide uzak olduğu için bu daveti anlamsız ve saçma olarak algıladılar.

Nuh da Rabbine şikayetle “ Yâ Rabbi ben kavmimi geceleyin (bâtındaki ahadiyete, özlerindeki teklik hakikatine, vahdete) davet ettim (anlattım)… Gündüz de zâhire ( Hak’ın kesret tecelliyatının aslında vahdet olduğu bilincine) davet ettim (anlattım)… fakat onlara bu davetim (anlattığım ilim, irfan, bilgi) onların kaçışından başka (cehaletini artırmaktan başka) bir sonuç doğurmadı” dedi.
* * *

(((… İbn Arabî’nin en orijinal ve İslâm tefsir tarihinde ilk defa yapılan yorumlarından biri de aşağıdaki bölümde anlatılanlardır. Bu orijinallik ve alışılmışın dışındaki ilk yorum olmasından dolayı İslam dünyasında çok büyük âlimler olarak bilinen meşhur zâtlar dahi İbn Arabî’yi ayetlere keyfî saçma anlamlar vermekle suçlamışlardır. Bu suçlamalarıyla kendi yetersizliklerini ve derinliksizliklerini de ortaya koymuşlardır…)))

7-) Ve inniy küllema de’avtühüm litağfire lehüm ce’alu esabi’ahüm fiy azânihim vestağşev siyabehüm ve esarru vestekberustikbara;
“Muhakkak ki ben onları, sen onları mağfiret edesin diye davet ettikçe, parmaklarını kulaklarının içine tıkadılar (anlayıp idrak etmediler), elbiselerine (bedenlerine) büründüler, (mevcud itikatlarında) ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler”.

Nuh, kavmini Hak’ın mağfiretine davet eder. Kavmi ise parmaklarıyla kulaklarını tıkar. Çünki kavmi Hak’ın mağfiretine dil ile sığınmanın anlamsız olduğunu biliyordu. Bu dil ile yapılan davete kulaklarını tıkayarak icabet ettiler. Yani biz Hak’ın mağfiretine yüzeysel bir bilinçle sığınmayız. Biz O’ndan gayrı değiliz ki O’na sığınalım. Biz zâten O’nun mağfireti (affı) halindeki esmâsıyız diyerek elbiselerine büründüler yani esmâ terkiplerinin zahiri varlıklarının bilincine erdiler.

Kavmi akıl ve zekâ düzeyleri gereği kavrayabildikleri tecelliyatta sabit kaldılar. Onlar ancak tek’in ve çok’un Hak’ın iki vechi olduğunu bildiler. Buna “Furkan” denilir. Furkan “ayrım” demektir. Nuh’un kavmi de Hak’ın iki vechini birbirinden ayırarak “Furkan”a tabi oldu. Kur’an ise her vechi cem eden bilgi kaynağıdır. Hak’ın her vechini tevhid eden Kur’an bilincinde Muhammed ümmeti akıl ve zekâsındadır. Hak’ın vechlerine ayrı ayrı kulluk edenler de Nuh Ümmeti akıl ve zekâ düzeyindedir ve Nuh ümmeti olarak haşrolunur.

26-) Ve kale Nuhun Rabbi la tezer ‘alel’Ardı minelkafiriyne deyyara;
Nuh dedi ki: “Rabbim!. . Kafirlerden Arz üzerinde bir deyyar (bir tek kimse) bırakma!”.

Nuh ümmetinin anacak ayrımda kalabilecek akıl ve zekâ düzeyinde olduğunu anlayınca onların bu bilincinin tamamen yok olması ve cem (tevhid/Kur’an) bilincine ulaşmaları için bedduâ görünümündeki hayırlı duâyı etti. Kâfirlik (bilinci çokluk yanılgılarıyla örtülülük) ancak örtünün (küfrün) ne olduğunu anlamakla kalkar. Nuh da kavmine örtünün esmânın zahiri görünümleri olduğu bilgisini vermesiyle “kâfirlikten/örtülülüklten) kurtulmuşlardır.
* * *

Muhammedî velîlerin (ilim sahiplerinin) daveti halkı Hak’ın zâtına değildir. Çünki zata davet olunanın zattan ayrı olması gerekir. Ayrılık olmayınca davet sadece esmâ mertebesinde olur. Birimi oluşturan bir ismin celâliliğinden başka bir ismin cemâliliğine sevk faaliyeti de bir nevi davettir.

Her bir birimi kendi özel ismi olan Rabb-i Hâs’ı alnından çekip götürmektedir ( birimde açığa çıkan diğer isimler özel ismin renginde ve özelliklerinde tecelli olur. Bu hüküm değişmez. Fakat Rabb-i Hâs’ı olan isminin özellikleri bilgi, ilim, irfan ve esmâ zikri (isim tekrarı şeklindeki duâ) ile değişebilir. Böylece birimin sıratı (yolu) daha geniş ve daha güvenli hale gelir.
* * *

Hak bu dünya boyutunda varlık âlemini “cebbar” esmâsıyla kuşatmıştır. Cebbâr’ın özelliği ona ne verirsen aynısıyla geri almandır. Hak’dan korkmak… kuru bir ödleklik değil, Cebbar isminin adaletinden kaçamayacağını fark etmektir.

Bu gerçekten dolayı âyetler… iyilikleri Allah’dan bilerek kulun iyi fiilini Allah’a bağladı. İyilikler bu yüzden artarak çıktığı kulluk noktasına geri döner. Kötülüklerin, kötü fiillerin Allah’a değil de nefse bağlanması da yine bu sırra bağlanmıştır. Kötülükleri nefsimize bağladığımız zaman ancak yaptığımız kötülük kadar kötülük yansımasına mâruz kalırız. Eğer kötülükleri Allah’a bağlarsak bir kötülük sınırsız artışla birlikte geri dönerek çıktığı yeri helâk eder.
* * *

Enbiyâ, (Nebîler) bazen bazı özel kişilerin iman etmeyeceklerini bildiği halde onları niçin “celal” mazharlığından (tecellisinden)“cemal” mazharlığına (tecellisine) davet ederler?

Eğer Nebi onu davet etmezse ondaki yani celali tecelli olan “müşrikteki” özellikler açığa çıkmaz. O müşrikteki özellikler açığa çıkmayınca da cemâli tecelli olan “muvahhid”lerin özellikleri anlaşılamaz. Bu sırrı Ebû Cehil’in cehâletinin açığa çıkması ile Hz. Âli’nin ilminin fark edilmesi şeklinde anlayabiliriz.

Cehalet ve ilim birbiri ile çarpışarak birbirlerinin açığa çıkmasına ve sırat-ı müstakimlerini tamamlamalarına yardımcı olmuşlardır.
* * *

Nebî tarafından davet olunan ve davete icabet eden zahiren iman eder. Fakat Rabb-i Hâs’ının örtülü isimlere yönelik olması nedeniyle… Namaz kılsa da, oruç tutsa da, hac yapsa da ve her ibadeti isteyerek icra etse de… Yalandan, gıybetten, dünya malı sevdasından, kibirden ve diğer menfiliklerden vazgeçemez.

Fakat bazıları da Ebû Talip gibi davet olunur ama icabet etmez… fiili ibadetleri ve lafzen İslamı kabul ve tastik etmez.

Hiçbir ameli olmasa da… yalan söylemez, gıybet etmez, dünya sevdasına kapılmaz, mütevazi olur ve her türlü müsbet huyu açığa çıkarır. Çünki onun Rabb-i Hâs’ı “iman”a yönelik esmâları açığa çıkarır.

Bireylerin son nefesleri tabi oldukları Rabb-i Hâs ismi üzere olur.
* * *

Nebînin daveti hakikatteki özü değiştirmeye değil, özdeki hakikatleri açığa çıkarmaya yöneliktir. Bunun için Nebîler ve Velîler insanlara bıkıp usanmadan ilim, irfan ve bilgi sunarlar, Allah’ı anlamaya davet ederler.

Hiçbir Nebî/Resul hiç kimseyi iman etmediği için katletmez.

Daveti esnasında oluşan nefsi müdafadan dolayı, kendini korumak için, yok etmeye geleni yok etmek için savaşır. Yoksa durduğu yerde sen kafirsin ve hükmün ölümdür fermanını vermez.

Bu konular teferruatı ile Üzeyir ve Yâkub bölümlerinde izah edilecektir.
* * *

Allah ve Rahmân isimleri tüm esmâyı kapsadığı için insanlar bu iki isme de davet olunabilir. Bu iki isim tam halifelik bilincini açığa çıkaracak tüm esmâya hâmildir (sahiptir/taşımaktadır).
* * *

Kavmi Nuh’a taptıkları putları terk etmeyeceklerini söylediler ve “Biz bu putlarda Hak’ın bir yüzünü buluyor ve O’na tapıyoruz” diye iddia ettiler. Bu iddialarında Hak’ın her birimde tecelli ettiğinin farkında olduklarını itiraf etmektedirler. Fakat onlar Hak’ın bir kısım hakikatine tapıp tamamına tapmamakla Hak’ı bölüp parçalamış oldular. Nuh ise onlara Hak’ın sınırsız varlığına kulluk edin ya da kulluk halinde olduğunuzu fark edin dedi.

(((… İbn Arabî’nin bu düşüncelerine Putperestliği savunuyor dediler. Halbuki Şeyh-i Ekber burada… Hak’ın esmâsı nasıl ki Kâbe olarak zahir oluyorsa sınırsız olan esmâ tecellisi putlar da esmâdan başka bir şey değildir diyor. Kâbe’ye yönelip de secde eden Kâbe’nin temsil ettiği Allah hakikatine secde etmiş sayılır. Nuh’un kavmi de aynı bu görüşü Nuh’un putlara secde etmeyin önerisine karşı cevap olarak vermişlerdir. Günümüzdeki bir Müslüman sırf Kâbe’ye secde etse ve onu putlaştırsa ve … “Kâbe Hak’ın tecellisidir, ben ona tapmakla Allah’a tapmış oluyorum” dese bu akıl yürütme mantıksal olarak doğrudur. Fakat bu mantığın içinde yatan gerçeğe göre ise tutarsızdır.

Şöyle ki…

Hak kendi ahadiyetini üç’e ayırıp da Allah, Kâbe ve Kâbe’ye tapan çelişkisine düşmez. Hak’ın ilminde bu tür tanrılar uydurmaya yer yoktur.

Günümüzde Hz. Muhammed a. s. ’ın anlattığı Allah’ı “bedenleşmiş bir put” olarak göremeyen bazı Müslüman gençler Nuh Nebî döneminin ilkel kavminden kalma “görünür tanrı” inancına düşüyorlar. Akılları bu basitliği daha iyi kavrıyor. Ahadiyeti… tanrı baba, İsâ’nın içine giren kutsal ruh, ve Oğul (parça tanrı) İsâ olarak önce üçleyip sonra kendi varlıklarını dördüncüleyip onlara ilkel bir şekilde tapıyorlar. Din değiştirmelerindeki en önemli nedenlerden birisi de her hangi bir tanrıyı karşılıklı olarak görmek merakıdır. …)))
* * *

Nuh Yâ Rabbi diyerek Kâfirleri yâni hakikati örtenleri yeryüzünün ,içine batır diye beddua etti. Onların yere batması bir nevi Hak’ın zâtında gark olup “yok”luk bilinci ile tekrar hayat bulmalarıdır. Toprağa ya da Hak’ın zâtına dönen insan oradan başka bir bilinç boyutuna özündeki esmâları açarak geçecektir.

Nuh’un daveti umumi (genel) olduğu gibi bu davetin sonunda gelecek olan rahmet de umumidir. Davete herkes nasıl karşılık verdi ise o karşılığının kendisine fayda verecek olan azabına ve ya ikramına ulaşır. Azap dahi tedavi maksatlı olup rahmet tecellisidir.
* * *

Deyyar kavramı ile anlatılan, bir daire üzerinde devrederek dönmektir. Dairenin başlangıç ve bitiş noktası aynıdır. İnsanın başlangıç ve bitiş noktasının Hak’ın varlığı olması gibidir. Nuh’un duâsındaki devreden sözcüğünü varlığın Hak’dan Hak olarak gelip Hak olarak nihayet bulması olarak da izah edebiliriz.
* * *

25-) Mimma hatiyatihim uğriku feudhılu naren felem yecidu lehüm min dunillahi ensara;
(Nihayet) onlar hataları (günahları) ndan dolayı su’da boğuldular da (hemen akabinden) ateşe dahil edildiler ve kendileri için Allah’dan (kurtaracak) ensar (yardımcılar) bulamadılar.

Bu âyetin işaret ettiği bir mânâsı da Hz. Muhammed’in ümmetindeki kâmilleri kapsar. Bir kâmil’in en büyük günahı kendi bedenine Hak’dan gayrı varlık nisbet etmesidir ki bu his doğal olarak gelir. Ve kâmil bu hisden ilim deryasındaki ilme gömülerek kurtulur. Yani ilim suyunda bedensel kabul hissi boğulur ve yok olur. Daha sonra o his ebedi yok olmamak üzere tekrar gelir ve kâmil ilmi sayesinde ben bedenim hissinin verdiği yanılgıdan artık rahatsız olmaz.

Su hayatın kaynağı olduğu gibi ilim de ebediyetin ve ahadiyetin kaynağıdır. Kâmiller suda boğulduktan sonra her şeyi yakıp “yok” eden “vahdet ateşi”ne atıldılar. Ateşin özelliği çokluk halindeki yığıntıları yakıp tek küle dönüştürmesidir. Bu nedenle vahdet ateşe benzetilmiştir. Kâmiller “yok”luk bilinci ile “bekâ” (sonsuzluk) halinin yaşamına ulaşırlar.

Kur’an’da “denizler yandığı zaman” anlamındaki sözlerden suyun (ilmin) ateşe (vahdete) dönüşümü kastedilmiş olur.

Ateşte (vahdette) yanarak yok olan (fenâ bilincine ulaşan) Allah’dan gayrı varlık olmadığı irfanına ulaştı.

İnsan için Allah’dan başka kurtarıcı ve O’ndan başka var olmak imkanı yoktur.
* * *

27-) İnneKE in tezerhüm yudıllu ‘ıbadeKE ve la yelidu illâ faciren keffara;
“Muhakkak ki sen, eğer onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve çok kafir (gerçeği reddeden, Rasûl’e itaat etmeyen, perdeli, kozalı) facirden (Hak’dan sapan, ilahi emirlerden çıkandan) başka doğurmazlar”.

İnsan bilinci belli bir kıvama ve hazim kapasitesine ulaşmadan “teklik” bilgisinin yüzeyselliğinde kalır. Yeryüzünde yani yüzeysellikte kalanlar teklik bilgisi ile Firavun gibi kendilerine tanrılık vererek bu ilginç bilgi türüyle diğer insanları da saptırırlar. Bu nedenle yerin içine batmak ilmin hakikatine ulaşmak ve perdeliliğin bir türünden daha kurtulmaktır.
* * *

Zahir bilgisinde kalarak “Ben Hak’ım ibadete gerek yoktur” demekle insan bâtınındaki kuvveleri açığa çıkarmaktan mahrum kalır. Mûsâ da Hak olduğunu biliyordu fakat ibadet ediyordu. Bu ibadetiyle denizi (batınındaki kuvvetleri) yararak açığa çıkardı. Ve kendi bâtını olan denizde yol (hayat/sonsuzluk) buldu. Zahiri seviyede Ben Rabb’im(Hak’ım) diyen Firavun Hak’ın ahadiyetine abd olmadı kendi zahirini tanrı edinip kendine kul oldu ve kendi denizinde (bâtınındaki müntakîm/intikam alıcı esmâsında) boğuldu.
* * *

Bir kişi kendisinin Hak’ın tecellisi olduğunu ilan ederek tanrılık dava etse ve bedenselliğinin yemesini içmesini dikkate almasa, davasını kendisi yalanlamış olur. Hak elbette ki Hak olarak yemez ve içmez, ibadet etmez… Fakat Hak, kul olarak tecelli edince bu sefer kulluğun gereğini yaşar ve kul olarak yer içer ve ibadet eder.

Resuller bu nedenle en güzel ibadeti yapmışlardır.
* * *

28-) Rabbiğfirliy ve livalideyye ve limen dehale beytiye mu’minen ve lilmu’miniyne velmu’minat* ve la tezidizzalimiyne illâ tebara;

“Rabbim!. . . Beni, ana-babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları mağfiret et!. . . Ve o zalimleri helaktan başka (bir şeylerini) artırma”.

İnsanın evi kendi hakikatı olan Hak’dır. Annesi onu oluşturan esmâ terkibidir, babası aklının küllilik (evrensellik/ilahi akıl) yönüdür.

Bu bilince ulaşmış olan tüm insanların “zalim” olan “bilgisizlik” yönleridir. Ve bu yönlerinin helak olması ve ilmin açığa çıkması istenmektedir.

Helak ile anlatılan insanların yok olması değil, düşüncelerin değişerek gelişmesidir.
* * *

Hz. Nuh’un kalbi saf ve temizdir. Vahiy kaynağından gelen ilmi (suyu) bulandırmaz. Fakat Nuh o suyu diğer insanların kabına boşaltınca temiz olan kaynak suyu kaplarının rengini, kokusunu ve tortusunu alarak bulanıklaşır.

Nuh bu sefer duâsını genelleştirerek tüm erkek ve kadınları kendi kalbine (kendi ilmine) dahil edip arınmış halde hakikate dönmelerini talep etmektedir.
* * *

Hz. Nuh’un bilgi seviyesine yükselmek isteyen, Güneş feleğine yani güneşin hakikati olan ziyâ (yakıp yok eden nur/ilim) boyutuna yükselmelidir. Fakat henüz Nuh’un ilim boyutunda “Yok”luk hali anlatılıyorsa Muhammedî ilim boyutuna yükselen zâtların ilim, irfan halleri hiç tahmin edilemez… Ancak çeşitli mecazlarla “dedi kodusu” hükmünde olan bilgi kırıntılarının lafı edilir.

3. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

7 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (3. Bölüm)”


  1. 1 kenan 9 Mart 2008, 10:56

    Subbuh, Kuddus, Ekber ALLAH’ım seni hakkıyla takdir edemedik, bilemedik, ya zel-celali vel-ikram ….Allah’ın ilim sıfatı nasıl ki sürekli olarak gelişen bilimlerle sürekli daha mükemmele doğru yenilenerek ilerliyorsa…
    Allah’ın ahadiyetini her çağın insanına o çağın mantık yapısına göre açıklayan tasavvuf ilmi de yenilenen kavramlarla sürekli “teklik” bilincinin sınırsız derinliklerine doğru inmektedir.

    ALLAH İLMİNİ insanlığa sebil eden dostlara sonsuza dek duacıyım…

  2. 2 KGökdoğan 9 Mart 2008, 10:53

    Sn. Mustafa Öz’ün 1. Bölümdeki değerli sualine bazı özel nedenlerden dolayı verilen gecikmeli cevabımızdır…

    Değerli okur, Füsûsû’l-Hikem’in Muhyiddin İbnü’l-Arabî tarafından hazırlanan orijinal giriş bölümünden aşağıdaki soruyu hazırlamış.

    (((…Bundan sonrasına gelince, 627 yılında Muharrem ayının sonlarına doğru Şam kentindeyken, rüyamda [mübeşşire] Resulallah’ı (sav) gördüm. Elinde bir kitap vardı ve bana şöyle buyurdu: “Bu kitap, Fusus el-Hikem’dir. Bunu alıp insanlara götür ki ondan faydalansınlar. . . . . Arabi hazretleri bu paragrafta Fusus el-Hikem Resulallah’tan (sav) aldığını söylüyor bu nasıl olabilir?.. {Sorudan alıntı} …)))

    Bu soru çerçevesinde şimdilik kısa ve öz bir bilgi vermeye çalışalım. ( Hz.Yusuf bölümünde rüya ile ilgili detaylar anlatılacaktır)

    Rüya olayı rüyayı gören bilinç kapasitesine göre üç kategoride incelenebilir.

    Resullerin rüyası…

    Hz. İbrahim’in “kurban” rüyası, Hz.Yusuf’un “secde eden gök cisimleri” rüyası ve Resulullah a.s.’ın nübüvvetten önceki “ap açık gerçekleşen” rüyaları vardır. (Bu örneklerin hakikatteki mânâları Füsûsu’l-Hikem’in ilgili bölümlerinde ve şerhlerinde anlatılmaktadır.)

    Velîlerin rüyası…

    Evliyânın olağan üstülük arzeden hallerini anlatan “menkıbe” kitaplarında çok çeşitli rüyalar nakledilmektedir. İbn Arabî’de Füsûsu’l-Hikem’i rüya halinde Resûlullah a.s.’ın elinden aldığını ve aynısıyla açıkladığını anlatmaktadır.

    Avamın rüyası…

    Bazen dini motiflerle görülür. Bunlara “ağız alışkanlığı” ile “Rahmânî” rüya ismi verilir. Bazen de anlamsız, korkunç ya da şehvetli rüyalar görülür. Bunlara da yine ağız alışkanlığıyla “şeytani rüya” denilir.

    Rüya hakkında genel bilgi…

    Rüya âlemindeki her bir olayın ve görünümlerin şehadet âleminde (dünya boyutunda) bire bir eşlenebileceği anlamları vardır. Bu eşlemeyi hatasız yapabilmek için Hz. İbrahim’deki, Hz. Yusuf’daki ve Hz. Muhammed a.s.’daki “rüya ilmine” aynısı ile sahip olmak gerekir. Meselâ bakımlı (semiz) bir ineğin yaşanacak bereketli bir yıla, zayıf bir ineğin kıtlık yılına işaret ettiğini bire bir eşleyip yüzde yüz isabet ettirmek ancak Risalet bilinci ile mümkündür. Ancak her görülen semiz inek ya da zayıf inek bereketli ve ya kıt geçecek yıllara işaret etmeyebilir. Resuller rüya sembollerini yıllara göre, aylara göre hatta saatlere göre eşleyebilir. Çevreye, ülkeye, gündemdeki olaylara göre eşleyebilirler. Çünkü Resuller aynı anda esmâ, sıfat ve ef’al âlemlerindeki hakikatlerin özlerini anlar ve birbirine irtibatlandırabilir.

    Rüyaların yaşandığı ve görüldüğü yer insan beyninde gerçekleşen biyo elektriksel ortamdır. Resullerin beyin yapısı, hücreler arası bağlantıları, elektriksel dengeleri ve tüm fonksiyonları en mükemmel, en ideal şekilde çalışır. Bu nedenle Resul hangi âleme bakarsa baksın, sadece ve sadece “hakikati” görür ve algılar. Rüya âlemindeki ve maddi âlemdeki olayları mükemmel beyinleriyle görüp “tâbir” ederler.

    Ayrıca rüyalarda hiçbir anlamı ve işareti olmayan olaylar ve semboller de vardır. Bunların da ayıklanması gerekir. Bu ayıklama yine Risalet bilincinde “tamdır”.

    Resullerden sonra en mükemmel beyin yapısı Velîlerdedir. Velilerin rüya âlemini dünya boyutuna bire bir eşleme ilimleri Resullere çok yakındır fakat “vahiy” bilgisi değerinde değildir. Bu sebeple Resullerin rüyaları “âyet” olarak kayda geçerken Velîlerin rüyaları ancak “ilham” değeriyle “menkıbe” kitaplarında anlatılır.

    Gerekli, yeterli ve dengeli ruh ve beden disiplinleriyle, esmâ zikirleriyle ve ahadiyet ilmiyle beslenememiş olan bizlerin beyin yapısına gelince… Resullere ve Velîlere göre ancak üç beş yaşındaki bebeklerin beyin kapasitesi kadardır.

    Belki “Aşılanan hurmaların daha iyi ürün vereceğini” bizim beyin yapımız bilir fakat hakikat ilmindeki “aşı ve ürün” konusunu ise Resul beyni kadar bilemez. Günlük hayatın pratik çözümleriyle sonsuz hayatın sembolik hakikatlerini bir biri ile karıştırmamak gerekir.

    İbn Arabî tarihin kaydettiği en büyük velîlerdendir. Bu hüküm aynı zamanda onun beyninin “en muhteşem” beyinler arasında olduğunu gösterir.

    İbn Arabî’nin “kesin bilgi” seviyesindeki bilinciyle algıladığı ve gördüğü rüya ile bizim “beş yaş” kapasitesine sahip beynimizin algıladığı rüyaları bir biri ile kıyaslayarak bir sonuç elde etmeye çalışmak bizi muazzam yanılgılara sürükler.

    Onun gördüğü rüyanın nasıl olduğunu en ince ayrıntısına kadar anlamak, yorumlamak bizlerin ilminin yetersiz kalacağı bir konudur. Ancak bizim anlayabileceğimiz kavramlarla bizim basit rüyalarımızdaki sembollerle… Rüyada Resulullah’ı gördüğünü ve O’ndan bir kitap aldığını ve yine O’ndan emir aldığını anlatmaktadır. Başka türlü kendi rüya hakikatini bize anlatma imkanı yoktur.

    İbn Arabî bu rüyayı gördüğünde ömrünün en olgun son yıllarını yaşamaktadır. Tasavvuf ve klasik dini ilimlerin zirvesindedir. Resul bilincinde “fenâ” olmuş bir beyine sahiptir. Bu şartlar altındaki bir Velî Resulullah a.s.’ı rüyasında görse de görmese de… O’nun elinden bir kitap alsa da almasa da zaten Fusûsu’l-Hikem’i şimdiki her bir harfiyle tam olarak yazabilecek “kıvamdadır”.

    Kendi düşünce dünyamda…

    Önce… İbn Arabî’nin anlattığı rüyaya yorumsuz olarak olduğu gibi inanıyorum.

    Sonra… anlattığı rüyanın basit sembolleri üzerinde değil de rüya anlatımı içinde vermek istediği “Resul”, “Kitap”, “Resul’ün eli”, “Resul’ün emri”, “Kitabı değiştirmeden olduğu gibi açıklamak”, “Füsûs/Özler”, “Hikem/hakikat ilmi” gibi tasavvufi işaretleri çözmek gerektiğine inanıyorum. Bizi asıl ilgilendiren ve bilgilendirecek olan işaret kavramlarını tahlil etmektir.

    Bu tahlilden önce de İbn Arabî’nin “muhteşem beyninin” ve ilminin anlaşılması daha yararlı olacaktır. Füsûsu’l-Hikem’i ve diğer eserlerindeki ilmi irfânı anladıkça onun beynini ve kendimizi daha yakından tanıma şansına sahip olabiliriz. Bilgilenmemiz arttıkça isabetli akıl yürütme oranımızda ve kalbimizin soyut konuları kavramasında artışlar olacaktır. Fusûs’daki konuları sonuna kadar takip ettikten sonraki sorularımız takipten önceki sorularımıza göre daha farklı boyutlar alacaktır.

    Her konuda olduğu gibi rüyaların hakikatinin de önce “Risalem-Nübüvvet”” sonra “Velâyet” ve en sonra da “biz avam mertebesinde” ne kadar anlaşılabildiğini düşünmek gerekir.

  3. 3 Uryan 10 Mart 2008, 12:01

    Allah razı olsun Kemal bey.

  4. 4 Feray 10 Mart 2008, 1:23

    Deccal da İsa (a.s.) gibi bir güç ortaya koyacaktır, ama kemalattan değildir. Buna rağmen Deccalda açığa çıkan güç Allah’ın kudretidir, Kadir isminden gelir yine de. Rüya konusuna da böyle yaklaşmak gelir. Sadece Rasullerin ve velilerin rüyası diyerek genellememek gerekir kanımca. Sadık rüya görmek bir bilincin ürünü olabileceği gibi, kökeni yine de bir Allah ismine dayanır. Bu özellik Batın ismi ile alakalıdır diye hatırlıyorum, ama yanılıyor da olabilirim. O isim birine yaratılış amacından dolayı verilmişse, o kişi rasul veya veli olmasa dahi akıl almaz rüyalar görebilir. Nitekim rasul ve velilerin gördükleri rüyalar da bu ismin kendilerinde açılmasından dolayıdır. Dünyada böyle vakıalar çoktur. Gündüz gibi açık seçik çıkan rüyalar gören pek çok insan yaşamıştır yeryüzünde.. Halk onlara kahin gözüyle bakmıştır, yeteneğin yaratılış amacıyla belirlenen bir Allah isminden geldiği bilinmediği için. Nostradamus da bunlardan biridir mesela. Tarihte bu tip kişilerin yetenekleri farkedildilince, kralların yakın çevresinde yer almış, sarayın kahini ünvanını almışlardır. Daha bebek denecek yaşta olağan üstü rüyalar gören biri vardı, adı Ester idi ama soyadını hatırlayamadım. Gördüğü rüyaların apaçık çıkması önce yaşadığı kasabada, sonra ülke genelinde ün salmasına sebep olmuş. Sonraları halk onun bir bebek ermiş olduğuna karar veriyor, sık sık onu ziyaret edip küçük bir çocuk tarafından kutsanmayı ümit ediyorlar. Benzeri çok olay var yaşanmış. Rüya bir fenomendir denir, ama fenomenlik bir yanı yok. Sıra dışı bu olaylar, rüya açıklamasını “şuurlu ve yakin elde etmiş kişi en net rüyaları görür” şeklinde genelleyemeyeceğimizi gösterir. Düşünceme göre sadık rüya olarak isimlendirilen rüyalar, beyinde açılmış bir Allah isminin gücünden kaynaklanır. Bu ismin kişide ne kadar açıldığı da rüyanın netliğini belirler. Bu kişi şaki dahi olabilir. Bununla beraber yakine ermiş kişide pek çok Allah ismi açılacağı için, rüya ile ilgili isim de açıldığından rüyaları netleşmeye başlar.

  5. 5 mustafa öz 12 Mart 2008, 1:55

    Sn.Kemal Gökdoğan a zaman ayırıp soruma cevap verdiği için teşekkür ediyorum

  6. 6 KGökdoğan 12 Mart 2008, 10:53

    Sn. Feray;
    Varlıktaki tüm gücün tek bir hakikate bağlı olduğu gerçeğini bir örnekle yinelemişsiniz. Gerçeğe katılmamak mümkün değil. Fakat Hak’ın gücü kesret âleminde “nur ve karanlık” yani “ilim ve cehalet” olarak dallanır, budaklanır. Bizim amacımız Resullerin/Velîlerin tercihi olan “nur” istikameti olmalıdır.

    Kesbî ilimle yani tamamen beşeri çalışma ile öğrenebildiğimiz kadarıyla “Allah’dan başka güç sahibi varlık mevcûd değildir” bilgisine ulaştık. Ve bu bilginin sadece ve sadece “teklik boyutunun soyut bir bilgisi” olduğunu da öğrendik.
    Bizim çalışarak, düşerek, kalkarak, yanılarak ve ikazlarla düzeltilerek ulaşmaya çalıştığımız gerçeklere Resuller, Nebîler ve Büyük Velîler “vehbî ilimle” yâni “doğuştan” getirdikleri “ilâhi vergilerle” yanılgısız ulaşmışlardır.

    Sadece kendi kavmini ya da tüm insanlığı Allah’ın sistemini “okumaya” davetle görevli olan Resuller/Nebîler’in en büyük birinci özellikleri “aklî dengelerinin” tam olmasıdır ve insanların akıllarının alacağı şeyi söylemeleridir. Buna DÂİMÎ AKIL MUCİZESİ denilir. Dâimi akıl mucizesi insanlara ilmini karşılıksız sunan Velîlerin, âlimlerin ve bilgelerin de en belirgin özelliğidir.
    İnsanların DÂİMİ AKIL MUCİZESİ’ne karşı bir bağışıklığı vardır, kolay kolay fark edemezler. İnsanı hem bu dünyada hem de sonsuz yaşamda hakikate ulaştıracak olan İMAN İLE BÜTÜNLEŞMİŞ “AKIL”DIR. Bundan dolayı “Aklı olmayan imandan mesul değildir” denilmiştir.

    Tüm Resullerin, Nebîlerin ve Velîlerin, âlimlerin, üstâdların gayreti insanlara aklını kullandırmayı sağlamaktır. Bu gerçeğe dikkat çekmek için bâzı GEÇİCİ MÛCİZELER ve GEÇİCİ KERÂMETLER sergilerler. Hz. İbrâhim’in kurban rüyası, Hz. Yûsuf’un birkaç rüyası ve tâbiri, Hz. Muhammed a.s.’ın nübüvvet öncesi “sâdık rüyaları” bu GEÇİCİ MÛCİZELER” kapsamındadır.

    Biz insanlar inancımızı DÂİMİ AKIL MUCİZESİ üzerine binâ edersek hiçbir zaman sarsılmayız. Aklın temeli ilim sıfatıdır, rüyanın temeli Hak’ın musavvire ve muhayyile özellikleridir. İlim sıfatı sınırsız muhayyileye ve musavvireye “disiplin ve sistem” kazandırır.

    Hakikatte “gelecek” diye bahsedilen “şimdinin” devamıdır. Bir saniye sonrayı, bir gün, bir ay, bir yıl, yedi yıl ve ya bin yıl … sonrayı iki türlü tespit imkânı vardır.

    1. “Şimdi”yi risalet/nübüvvet/velâyet aklı ile “okumak” ve devamını da “akıl ile görmektir”. Bu işlem için “çok sağlam” akıl gerekir. Çünki “gelecek” yukarılarda bir yerlerde bir deftere yazılmış tiyatro eseri gibi değildir. Gelecek “şimdi”nin özünde bir öz’dür ki her an açılmaktadır. Bir incir çekirdeğinin içinde gizli bir incir ağacı ormanı gibidir. Bir incir çekirdeğinin içinde gizli olan bin yıl sonraki incir ağacında kaç yaprak olacağı bellidir. Fakat gereksiz ve lüzumsuz bir bilgi olduğu için hiçbir RESUL/VELÎ… böyle şeylerle uğraşmamıştır. Tüm güçlerini “ilim ve bilgiye” yatırmışlardır.
    Hz. İbrahim’in, Hz.Yûsuf’un ve Hz. Muhammed’in ve Velîlerin “rüya” gerçeğinin temeli “çok sağlam akıl ve sağlam psikoloji”dir ve geleceği “baş gözü ile görüntülemek/dikizlemek değil şimdinin yarınını külli akıl ile algılamaktır.

    2. “Geleceği” yukarılarda bir defterde yazılı senaryo zannederek “rüya âleminde kafa gözüyle görmeye çalışmaktır”.
    İkinci şık aslında açıklama gerektirmeyecek kadar çürük bir çıkış mantığına dayanır. Geleceği gördüğünü iddia eden kişilerin akıl ve psikolojik yapıları çok sarsıntılı ve fırtınalıdır. Nostradamus’un da ruh sağlığının düzgün olmadığını tarih kaydetmiştir. Özellikle rüya yolu ile gelecekten haber verenlerin hikayeleri incelendiğinde ya sahtekâr oldukları ya da “şizofren” olduklarını göreceksiniz. Bu gerçekten dolayı müşrik Araplar da Resulullah a.s. ‘a “kâhin, sihirbaz, saralı/epilepsili, mecnun/cinlenmiş” gibi iftiralar atmak istemişlerdir. Fakat iftiralar tutmamıştır, çünki Resulullah a.s. rüya ve kehanetleriyle değil “aklı ve ilmi” ile açığa çıkmıştır…

    Bu dünyanın mayasında “GÖRÜNEN GERÇEĞE” değil “GÖRÜNMEYEN EFSANEYE” aşırı merak vardır. Yüz binlerce, milyarlarca insan (olması imkansız ama farzedelim ki) her gördüğü rüyası sabaha çıkan bir kişinin başına toplansa da tercihimiz böyle efsanelere değil “GÖRÜNEN GERÇEĞİ” okuma ilminin açığa çıktığı “NOKTA” ya doğru olmalıdır.
    Deccal imajının oluşturacağı “efsânelerden” korunmak da kılıç kalkan ve lâzer silahlarıyla değil “iman ve akıl” bütünlüğü iledir.

    Şâkî ve sâid olayını son nefese kadar bilemeyiz, hatta son nefesin de ne olduğunu yine bilemeyiz. Rüyaları bilemediğimiz bir konuya bağlamak da yanlış olur. Rüya insan beyninde açığa çıkan doğal bir oluşumdur. Bir dengelenmedir. Midenin hazminde mide sahibi şaki mi said mi diye bir ayrım olmadığı gibi beynin rüyalanmasında da “nüfus cüzdanı din hanesi” bilgileri geçerli değildir.

    Amacım sizin değerli fikirlerinizi yanlış görüp eleştirmek değildir. İki insanın “bir tablo”yu aynı cepheden aynı fikirlerle yorumlaması mümkün değil. Sizin düşüncelerinizi asla yanlış olarak değerlendirmiyorum. Buradaki yazdıklarım “her zaman için yanılma potansiyelli şahsî” kanaatlerimdir.
    Saygılarımı arz ederim.

  7. 7 Feray 13 Mart 2008, 4:21

    Sn. K. Gökdoğan, emek verip uzun bir açıklama yapmışsınız, Allah razı olsun. Yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil.. Ancak naçizane benim anlatmaya çalıştığım; yorumlanmaya gerek kalmaksızın açık seçik çıkan rüyaların, bir Allah manasına dayandığı noktasıydı. Bu mana yakini olmayan bir kişiden de yaratılış terkibiyetinde ağırlıklı olması sebebiyle zuhur edebilir, bunun kimseye bir hayrı olmasa da.. Sadece bunu demek istemiştim. Teşekkürler.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: