Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (2. Bölüm)

Tanıtım 1.Bölüm (2) (3) (4) (5) (6) (7) (8) (9) (10) (11) (12) (13) (14) 15/1.Bölüm

ŞİT KELİMESİNDEKİ NEFS HİKMETİNİN ÖZÜ

…uyarı…
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Nefs Arapçada üflemek anlamında bir kelimedir. Kullanıldığı konulara göre değişik anlamlar kazanmıştır. En çok; öz, benlik, kişilik, kendisi, kendi hakikati anlamlarında karşımıza çıkmaktadır..

Şît, İsrâiloğullarının konuştuğu dil olan İbranice de Allah’ın bağışı, ihsanı anlamındadır. Araplar Şîs olarak telaffuz etmişlerdir. Hâbil’in kardeşi tarafından öldürülerek şehit edilmesi Hz. Âdem’i çok üzmüş ve Allah’dan tevhid hakikatine sahip olabilecek bir evlât istemişti. Allah da Âdem’in bu duâsına Şît’i ihsân ederek icâbet etmişti.

Bu bölümde ağırlıklı olarak Kulun Allah’dan dili ile, hâli ile ve potansiyel varlığı (istidâtı) ile istekte (duâda) bulunması ve Allah’ın da kuluna hangi ölçülere göre bağışlarda ve ihsanlarda bulunduğu ele alınmaktadır.

Diğer ağırlıklı konu ise Risalet, Nübüvvet ve Velâyet’tir.
***

Hz. Âdem Allah’ın sınırsız esmâsı ile var olmuş bir varlıktır. Hâbil de sınırsız esmâ mânâlarını fark edip yaşayan bir insan-ı kâmildir. Hz. Âdem’in diğer oğlu Kâbil ise varlığında mevcut olan sınırsız esmânın tam hakkını veremeyen ve bu nedenle kâmil sayılmayan bir varlıktır. Meleklerin ve İblis’in düştüğü aynı hataya düşerek kendini Hâbil’den üstün zanneder. Hâbil’in tüm esmâları hakkı ile yaşayan bir “halife” olduğunu anladığı anda da onu öldürür.

Hz. Âdem ve Havvâ kendilerinden sonra gelecek olan insanlara Allah’ı ahadiyet ilmiyle anlatabilecek olan Hâbil’in ölümüne bu nedenle çok üzülürler. Kâbil’de ise ahadiyet ilmini Risalet ve Nübüvvet kemâlatıyla insanlara anlatabilme potansiyeli yoktur. Şît’in doğumu ile Âdem ve Havvâ’nın bu üzüntüleri son bulmuştur çünkü Şît’in simâsında “ potansiyel ahadiyet mertebesini” okumuşlardır.

Şît’in Âdem’e/Havvâ’ya ihsânını sembolize ederek şöyle anlatabiliriz.

Allah’ın ahad olan zât mertebesi sınırsız esmâ ile Âdem’in/Havvâ’nın zâtında (özlerinde/hakikatlerinde/ruhlarında) tecellî etmiştir. Göğüste sıkışıp basınç yapan nefes nasıl ki tümüyle dışarı üflenirse Âdem/Havvâ da Hak’ın sınırsız zâtında sıkışan sınırsız esmânın ilâhi nefesle (ilâhî tecellî ile) dışa (ef’al boyutuna/maddî görünümler ve oluşumlar boyutuna) üflenmiş misalli (zâhir olmuş) görünümleridir.

Şît de Âdem’in/Havvâ’nın zâtından dışarıya üflenen (anne-baba vasıtasıyla doğum şeklinde tecellî eden) nefesi (özü) gibidir.

Allah’ın Âdem’in/Havvâ’nın isteklerine (dualarına) verdiği bağış ve ihsân ilk etapta Şît’in bedensel varlığıdır. Asıl olan ise o beden olgunlaştıktan sonra o bedenden açığa çıkacak olan “halife” bilincidir.
***

Allah’ın bağışları ve ihsanları iki kısımdır. Birisi zâtının (hakikatinin), diğeri esmâsının (isimlerinin) bağışları ve ihsanlarıdır. Allah’ın zâtı (isimsiz, sıfatsız, fiilsiz hakikati) ve esmâsı (isimleri / mânâları/sonsuz ilmi) insan, melek, cin gibi varlıklar olmasa da mevcuttur. Zatından ve isimlerinden tecelli eden bağışlar ve ihsanlar Resul’ler ve Velî’ler dili ile anlatılmamış olsa da fark ettirilmemiş olsa da yine mevcut olacaktı. Fakat gizli hazine (kenz-i mahfî) hükmünde kalacaktı.

Allah’ın zâtında; sınırsız isimleri (mânâları), sıfatları (özellikleri) ve fiilleri (tecelliyatı, zâhir oluşu) yok (müstehlek) hükmünde mevcuttur.

Esmâ âlemi sıfatları ve fiilleri de kapsayan “sınırsız ilim/data” boyutudur ve Hak’ın zâtının bağışıdır.
İsimler, sıfatlar ve fiiller zâtın içinde yok hükmünde (sanal/vehmî) olarak mevcutken zâtın haricinde de varlık isterler.

“Zâtın içinde olmak ve dışında olmak” kavramları bir gerçeği fark ettirmek için zorunlu olarak kullanılmaktadır. Zât için iç ve dış olmayınca Hak kendi zâtında isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine sanki zâtının hâricinde imiş gibi “görünüşler” verir.

Bu gerçeğe yâni Hak’ın zât (hiçlik, özelliksizlik, tanımsızlık) boyutundan esmâ-sıfat (heplik, özellik, tanımlanılabilirlik) boyutuna inerek sonsuz anlamlar oluşturmasına “feyz-i akdes” (kutsal görünüm/yansıma) denilir. Feyz-i Akdes Âdem bahsinde Hak’ın zât boyutu olarak tanımlanmıştı. Bu bölümde Hak’ın zâtından doğan isimlerin (esmâ boyutunun) ve sıfatların gölgelerini de (varlıkların vehmî-sanal özlerini de) yine “feyz-i akdes” kavramıyla tanımlayabiliyoruz. Çünkü bu boyut henüz zât kapsamındadır ve şehâdet (madde ve enerji) âlemine inmemiştir. İnmeyecek… fakat indiği varsayılacaktır.

“Feyz-i akdes” (kutsal görünüm) henüz tam kesafet kazanmamış (maddîleşmemiş) Allah’ın zâtından tecellî eden isimlerinin ve sıfatlarının gölgeleridir… vehimleridir, hayalleridir, sanallarıdır. Boyutsuz olan varlık imajları (programları) bir boyut daha aşağı inince (en-boy-derinlik kazanınca) kesâfet kazanmaya (maddeleşmeye) başlar. Ve “şehâdet âlemi” dediğimiz beş duyumuzla ancak dört boyutunu (en, boy, derinlik ve zaman) algıladığımız evrenimiz oluşur … Artık algıladığımız her şey “esmâ âleminin” (sınırsız mânâların) beynimizde oluşturduğu dört boyutlu görünümleridir.

Zât’dan esmâ âlemi, esmâ âleminden şehadet âlemi, şehâdet âleminde de dört boyut algılı varlıklar açığa çıkar. Bu hiyerarşiye “Hak’ın (zâtın) halk’a (biz görünümlere/esmâya/sıfata/fiillere) tenezzülü (inişi-tecelliyatı)” denilir.

Bizlere ulaşan tüm bağışlar ve ihsanlar zâtın esmâ boyutundandır. Zât boyutundan hiçbir varlığa direk bağış ve ihsan bu nedenle gerçekleşmez. İlâhî tenezzül (iniş) hiyerarşisi (âdetullah/sistem) asla bozulmaz ve değişmez.

Ancak… Hz.Âdem, Hz. Havvâ, Hz.Şit, Hz.Mûsâ, Hz. Meryem, Hz. Îsâ, Hz. Muhammed gibi (ismini burada sayamadığımız diğer tüm) insan-ı kâmiller ve büyük velâyet ehli zâtlar zât boyutundan direk ilim (vahiy-ilham) ve kudret (mucize-keramet) tecellisine mazhar olurlar.

Burada sadece bir örnekle bu konuya açıklık getireceğiz.

Hz. Meryem Hak’ın yoktan var etme kudretini kendi nefsinde (özünde) mucize olarak açığa çıkarabilmiştir. Îsâ’yı annesiz ve babasız yaratılan Âdem/Havvâ misâli babasız olarak hakikatindeki zât boyutundan zahirindeki esmâ boyutunun “madde evrenine” tecellî ettirmiştir.

Kur’an zât’dan direk ilim (vahiy ve ya ilham) almakta kadın ve erkek ayrımı yapmadan örnekler verir… ki kadın ve erkek doğasının ruhsal yeteneklerde eşit yaratıldığı anlaşılsın…
***
Esmâ boyutu zâtdan tecellî etmesi nedeniyle tüm bağış ve ihsanların ilk kaynağı yine de zât boyutudur. Fakat her an bu bilinçte olmak kâmiller dışındaki birimler için mümkün değildir.
***
Şehâdet âleminde yâni evrenimizde oluşan her şey avama (halka) göre esmânın (sınırsız mânâların) tecellileridir. Hak’ın halk (yaratılmışlık) âleminde yine Hak olarak tecellî etmesine kısaca “feyz-i mukaddes” diyebiliriz. Hak’ın zâten Hak olarak tecelli etmekten başka da bir tercihi ve hükmü ve rızâsı yoktur… Bâtıl (Hak’ın olmama hali) ebedîyen mümtenidir (olması imkânsızdır)… Ancak Hak ve bâtıl göreceli olarak tanımlanabilir.
***
Allah’ın ihsanları ve bağışları iki özelliğe sahiptir. Birisi cemâl elinden (kudretinden) diğeri de celal elinden (kudretinden) verdikleridir.

İhsan ve bağış denilince sadece cemal elinden aldığımız ve bedenselliğimize ve ruhsallığımıza tatlı hazlar verenleri anlıyoruz. Halbuki hastalık, kıtlık, ölüm ve benzeri olaylar her ne kadar sebeplerle bize ulaşsa da aslında celal ağırlıklı ve cemal açılımlı dağıtılan “ihsanlar ve bağışlardır”.

Cemal elinden gelenleri istemek görevimiz ve kulluğumuz icabıdır. Ve celal elinden gelenleri istememek, tedbirli olmak, önlem almak da görevimiz ve kulluğumuz icabıdır.
***
Birimsel varlığımıza gelen ihsanlar, bağışlar hangi ağırlıkta olursa olsun… doğamızın hoşuna gitsin gitmesin… bizim bilincimizin bilerek ya da bilmeyerek oluşturduğu istekleridir, duâlarıdır.

Meselâ kapıya üç tane çıplak ayaklı dilenci gelse, birisi çıplak ayaklarını göstererek “bana ayakkabı ver” dese… diğeri de sadece çıplak ayağıyla orada beklese, üçüncüsü de ayağının çıplak olduğunu bilemeyecek kadar kendinde olmasa, üçü de ayakkabı istemiş olur. Birisi dili ile istemiştir. Diğeri çıplak ayaklı hâli ile istemiştir. Üçüncüsü ise hem konuşmadan hem de kendi hâlini bilmeden istidatı ile (potansiyel durumu ile/fıtratı ile) istemiştir.

Varlık o üç dilenci gibi her an Hak’ın zâtının huzurunda aynı anda üç hali ile istek (duâ) durumundadır. Dilimizle bizim için faydalı ya da zararlı olacak şeyleri bilemeden isteriz. Hâlimizin duâsı daha kuvvetlidir, dilimizin duâsını sürekli bozup engellemektedir. Hâl duâmızın daha net istekleri olmasaydı dil duâmızla bir dakika içinde hem kendi dengemizi hem de dünyanın dengesini alt üst ederdik. Üçüncü duâ halimiz olan potansiyel kabul durumumuz (fıtratımızın ihtiyaç dili), gerçek ihtiyacımızın ne olduğunu bilemememiz ise hâl duâmızdan daha etkin olup bizi zorunlu olarak gerçek duâ kulluğuna yükseltmektedir.

Bu üç duâ türünde en dikkat edilmesi gerekeni dil ile yapılanıdır. Resuller ve velîler bu yüzden dil ile “kişisel isteklere” yönelik özel dualardan kaçınmışlardır. Dil ile yaptıkları duâda tüm varlığın genel istek dilini kullanmayı tercih etmişlerdir. Çünki, kişisel isteklerle elde ettiğimiz ihsanların açılımlarına dayanıp dayanamayacağımızı önceden kestiremeyiz. Bana iyilikler ver demek yerine bize iyilikler ver demek daha güvenli bir tarzdır.

Her istenilen, her duâ mutlaka kabul olunmuştur. Fakat gerçekleşme zamanı bizim kişisel zamanlamamıza bağımlı olmadığı için duamız kabul olunmadı zannederiz.

İnsan-ı kâmillerin zaman hakkındaki kabulleri; bir saniye içinde kabul olan duâ ile bir sene, on sene, bin sene ya da bir milyon sene sonra kabul olan duâ arasındaki zaman farkını kaldırmaktadır.
***
İnsan aceleci bir fıtratla yaratılmıştır. Dil ile ya da hal ile olan isteklerinin hemen gerçekleşmesini arzu eder. Fakat potansiyel kabul durumlarının isteklerine hazır olup olmadığını bilmez. Meselâ karın bölgesinde dayanılmaz şiddette bir ağrı hisseden şahıs… hâl lisanı ve dil lisanı ile o acının hemen sona ermesini talep eder. Halbuki o ağrı onun için hayırlı bir uyarıcıdır. Karnını uzman bir hekime göstermesi ve ağrının nedenini anlayıp ona göre tedavi olmasını ikaz etmektedir. Bağırsak iltihabı olmuş olabilir ve ameliyatla iltihaplı kısmın alınması gerekebilir. Eğer ağrı olmasaydı.. ağrı ilaç ile ya da duânın açtığı psikolojik etkilerle dindirilseydi hastalık tüm vücuda yayılabilirdi.

Hemen gerçekleşmeyen duâlar da bu sırdan dolayı vaktini beklemektedir.
***
Potansiyel kabul durumumuz (fıtratımız) her an bize lâzım olan cemal ve celal kudretinden ihsan olunacak olan şeyleri Hak’dan talep etmektedir. Başımıza gelen şeylerin acı ya da tatlı olaylar olmasının tek nedeni potansiyel kabul (lisan-ı istidat/fıtrat) halimizin Hak’a durumunu her an arz etmesi ve gerekeni “vakti geldikçe” Hak’dan almasıdır.

İnsan potansiyel durumunun (fıtratının) bir kısmını deneyimlerle anlayabilir. Meselâ matematik ilmine başlar. Konuları az bir gayretle hemen anlıyor ise o ilmi almaya potansiyel kabul programı (kabiliyeti/fıtratı/zihinsel kapasitesi) müsaittir. Matematik ilminde üstâd olması atık o kişi için disiplinli çalışmalarına ve yılların geçerek onu olgunlaştırmasına kalmıştır. Fakat acele etse; “Bu gün mektebe vardım yârın üstâd olayım” dese fıtratının Hak’dan taleb ettiği “belirlenmiş vakte” isyan ederek duasına set çekmiş olur.

Aceleciliğin şeytandan (cehaletten, bilgi yetersizliğinden), akıllıca hareket etme, düşünerek acele etmeden olayları çözmenin (teenni’nin) meleklerden (planlı programlı bilinç halinden) kaynaklanması bu anlamdadır.

Her üç hal ile taleb edilen istek (duâ) mutlaka kabul olmuştur, icabeti (ihsanı, gerçekleşmesi) ise bizim fıtratımızın belirlediği cemal ve celal terkiplerine ve yine fıtratımızın müsait olacağı vakte bağlanmıştır. Her şey yerli yerince yerine, vakti gelince oturacaktır. Sabır, bu bilinç halinin anlaşılmış olmasıdır.

Sabır, bir direğe bağlanmış esirin zorunlu olarak özgürlüğü beklemesi gibi anlaşılmamalıdır.
***
Bize verilen “istemek” (duâ) fiili bizim ayan-ı sabitemizin (esmâ terkibiyetimizin/özümüzün) kemâlata (olgunlaşmaya) ulaşma programıdır. Bu programın çalışmasına “Allah’dan istemek”, gerçekleşen cemal ve celal tecellilerine de “Allah’dan almak” denilmektedir.

İstemek kavramı ile dilenmek kavramını ayırmamız gerekmektedir.
***
Aceleci olmayan huzûr ehli kâmiller yaşadıkları her olayda kendi ayan-ı sâbitelerinin (esmâ terkiplerinin/özlerinin) Hak’dan olan isteklerinin açığa çıkışını seyrederler. Kâmil insanlar ayan-ı sâbitelerinin küllî (sınırsız/toplu/tümel) istek (ihtiyaç talep) programını her detayı ile bilemeyeceklerini anlamışlardır. Bu gerçek ile Hak’ın kader programına teslim olmuşlardır. Günlük yaşamlarını da en doğal şekilde sürdürürler.
***
Müminun Sûresinde (40/60) beyan olunan “Duâ edin, isteyin… icâbet edeyim, vereyim” hükmü en özel anlamı ile tam kulluk (abd-i mahz) bilincini anlatmaktadır. Halka da en genel anlamı ile kulun istek makamında olduğunu Hak’ın ise ihsan ve bağış kaynağı olduğunu beyan eder.

Tam kulluk bilinci duâsını dünya ya da ahiret isteklerine bağlamaz. Sadece duâ etmek için duâ eder. Duâ bir ibadettir, duâ kulluğun zirvesidir bilinciyle duâ eder. Allah’a duâ ile tanrıdan bir şeyler dilenmeyi birbirinden ayırt ederek davranış sergiler.

Dil ile duâ etmek kulluğun bir zirve makamı ise diğer ikiz zirve makamı da “suskunluk” halidir. Meselâ Hz. Eyyüb, celâl tecellisi olan ihsanları (belaları) suskunluk zirvesi ile karşılamıştır. Belaların ref’inin (kaldırılmasının, şifâ halinin vaktinin gelmesini) de dili ile “bana şifâ ver” duâ zirvesi ile karşılamıştır. Şifâ tecellisi gerçekleştikten sonra “bana şifâ ver” duâsını etmiştir. Tecelliyatların gelmesine-gitmesine her hangi bir itirazı yoktur. İtirazı olamayacağını, itiraz ederse kendi kendini itiraz azabına atacağını bilmektedir. O sadece her şeyin daha iyiye gitmesi prensibiyle gayret etmiştir.

(((…Hz. Eyyüb’ün vücudundan düşen kurtçukları yerden alıp tekrar yaralara koyması “sadist mantık” (kendi kendine azap etme mantığı) taşımaz. Halk hekimliğinde bazı kurtçukların bazı yaraları tükettikleri mikroplarla ve salgıladıkları antibiyotiklerle tedavi ettiği bilinmektedir ve o Resul’ün o davranışı tedavi amacı taşımaktadır… Hz. Eyyüb’ün kadere teslimiyeti ölürsem öleyim anlamında değildir. Olayları olduğu yaşamak fakat her an iyiye gitmek için gayret etmek şeklindedir…)))

Bu sırrı (sistemin işleme programının iç yüzünü) Hz. Eyyüb gibi okuyabilen nice kâmiller cemal ve celal tecellilleri karşısında içsel olarak her an rıza halindedirler. Dışsal olarak da kulluklarının görevleri olan celalden korunma ve cemâle sığınma halindedirler. Bu iki sır (iki gerçek) onlarda cem halindedir (tek gerçek halindedir).
***

İnsandan başka diğer canlılarda bu cem hali (tüm zıtları tek gerçek olarak algılama bilinci) yoktur. Meselâ hayvanlar sadece celal sıfatının göründüğü mazhardır (tecelli yeridir). Geçici olarak kendi yavrularına veya kendi cinslerine karşı cemal sıfatı tecelli eder, fakat kısa sürer ve kalkar.

Tabiatımız (varlığımızın bedensellik yönü) tam bir celal tecellisidir. Çünkü varlığını sürdürmesi için bir bakımdan hayvanlar gibi “mücadele” kanunlarına tabidir. Var olmak için yok etmek zorundadır. Buna “ Kahr” (ezmek/yok etmek) hali, celal boyutu denilir.

Nefsinde (özünde) kahr tecellisi ağır basanlara da “celâlî” denir. Hz. Mûsâ celâli tabiatlıdır.

Ruhumuz (ayan-ı sâbitemiz yani esmâ terkibiyetimiz/özümüz) ise tam bir cemal tecellisidir. Var olmak için yok etmek kanunlarına bağlı değildir. Hak’a (Allah’ın sistemine) uyum ile güçlenir. Ruhundaki Hak’a uyum tecellisi ağır basan birimlere de “cemâlî ” denir. Hz. Îsâ’nın hem bedeni hem de ruhu cemâlî tabiatlıdır.

Bundan dolayı bazı Resul’ler ve Velî’ler celâli bazıları da cemâlîdir.

Muhammedî tabiat ise her ikisini de (Mûsâ’yı ve Îsâ’yı) cem etmiş (birleştirmiş) haldedir. Zamana ve zemine göre gerekli olan tecelliyatı açığa çıkarır. Muhammedî tabiatlı velîlere kısaca “tatlı sert” diyebiliriz.
***

Hak’ın dünyadaki tecellîsi celal ağırlıklıdır. Canlı-cansız, inançlı-inançsız, kâmil (bilinci açık)- nâkıs (bilinci örtülü), iyi-kötü gibi sıfat ayırımı yapmadan her nefse isabet eder. Varlığı celal şiddeti ile dünyadan kopararak, dâimi cemal tecelligâhı olan sonsuz yaşam boyutuna (ahirete) sürükler.

Dünya geçici olduğu için “celal ve kahr” da geçicidir. Ahiret sonsuz olduğu için “cemal ve lutf” da sonsuzdur. Bu gerçek “ Rahmeti ve merhâmeti gazabını aşmıştır” mesajıyla beyan olunmuştur.
***
Ruhumuza ve bedenimize gelen her türlü ihsan ve bağış mutlaka duâmız sonucudur diye belirtmiştik.

Dil ile istediklerimiz gerçekleşince duâmızı hatırlıyoruz. “Ben bunu istemiştim” diyoruz.

Fakat fıtratımızla istediğimiz şeyler ise daha çoktur. Neredeyse hayatımızın tamamına yakınını fıtrat isteklerimiz/dualarımız oluşturur. Yaşadığımız olayları bizim fıtratımızın istediğini bu sır ile bilemiyoruz.

Aslında “Ben bunları istememiştim” dediğimiz şeyler yukarıda bahsettiğimiz “hal ve fıtrat” lisanıyla Hak’ın sisteminden talep ettiklerimizdir.

Dil ile istediklerimiz ve isteyerek elde ettiklerimiz “hâl ve fıtrat” ile isteyip de bilmeden elde ettiklerimize “göre”dir.

Dil duâsı ve fıtrat duâsı görecelidir, birbirine göredir.

Başımıza gelenler bu nedenle ellerimizle işlediklerimiz yüzündendir… yâni dil, hal ve fıtratımızın “cemal ve celal” isteklerinin sonucudur… Bu işaret nedeniyle ârifler ne halkı yargılar ne de Hak’ı yargılar.
***
İhsanlara ve bağışlara yaptığımız “hamd/şükür” de görecelidir.

Mesela karnımızın acıkması hal ile duâdır. “Yâ Rabbi ben acıktım” demek dil ile duâdır. Karnımızın nimetlerle doyurulması ile meydana gelen doygunluk hissi “hâl ile hamd”dir. Tüm varlık her an hâli ile duâda ve her an ihtiyaçları giderildikçe “ihtiyaçsız halleri” de “hal ile hamd”leridir. Bundan dolayı hiç kimseyi ve hiçbir varlığı hamd etmiyor diye suçlayamayız. Hamdi illâ ki dil ile duymamız gerekmez. Fakat dil ile hamd kulluğun yine bir zirvesidir, hal ile hamd de yine kulluğun diğer ikiz zirvesidir.

Hal ile hamd dil ile hamde göre daha dar kapsamlıdır. Karnımızın doymasıyla meydana gelen doygunluk hissinin hamdi “rezzak” isminedir (rezzak ismi ile kayıtlanmış, sınırlanmış ve o isme bağlanmıştır). Hakikatte tüm esmâyı (sınırsız isimleri/mânâları) toplamış olan Allah ism-i câmi’sine (sınırsız isimleri temsil eden Allah ismine) değildir.

Dil ile “elhamdulillah” demek ise Allah ism-i câmi’sinedir. Bu hamde mutlak hamd, kayıtsız-şartsız hamd denir. Dil ile yapılan hamd sadece rezzak ismine değil tüm sınırsız esmâya olur… nihâyetiyle hakikatimiz olan Hak’adır, Allah’adır.

Mutlak hamd bilincinde her bir isimde diğer sonsuz isimleri külliyen (tümel olarak) fark edebilmek hali vardır. Bunun için hakikatte ehli kalbler (bilinci perdesizler) bir ismi diğerinden ayırmazlar, hepsine birden yönelirler.
***

“Yâ Rabbi sen beni benden daha iyi bilirsin, bana ne gerekiyorsa onu ver” demek şuna benzer.

Aç bir adamın açlığını içinde bulunduğu toplumun diğer fertleri bilmez. Ancak kendisi bilir. Biz de Hak’ın huzurunda böyleyiz. Potansiyel varlığımızın (fıtratımızın) gizli isteklerinin tümelini bilmemize ve keşfetmemize imkan yoktur. Fıtratımızı bilen Hak her an cemal ve celal yoluyla tüm ihtiyaçlarımızı tümel olarak karşılamaktadır. Ameliyat masasında şuursuzca yatan bir hastanın tüm ihtiyaçlarının uzman hekimce karşılanması ve tedavi edilmesi gibi…

Bu hakikatin kabulü ve hazmı kolay değildir.
***
Her bir sıfat her bir ismin kaynağıdır, köküdür.

Meselâ
İrâde sıfatı… mürîd ismini…
İlim sıfatı… âlim ismini…
Hayat sıfatı… hayy ismini…
Sem (işitmek/hal lisanının algılamak) sıfatı… semî ismini…
Basar (görmek/fıtratını algılamak) sıfatı… basîr ismini…
Kelam (konuşmak/mânâlar oluşturmak) sıfatı… mütekellîm (konuşan/mânâları oluşturan) ismini…
Kudret (tek güç) sıfatı… kadîr ismini…
Tekvîn (yaratma/abdini kendi esmâsıyla seyretme) sıfatı… mütekevvîn (yaratıcı/kendi varlığını kendinde seyreden) ismini oluşturur.

Bu değerlendirme sonsuza kadar böyledir…

İsimler ve zahiri görünümleri olan “varlıklar/kesret âlemi/çokluk) Allah’ın zâtının şuunlarıdır (işleri ve oluşlarıdır).
***
Zât, sıfat, isim ve fiil sıralaması bizi hayatın en büyük sırrı olan: Yaratılış, kader ve duâ gerçeklerine götürmektedir. Şöyle ki…

Zât’ın tecellisi sıfatlarıdır.

Meselâ zât hayat değildir fakat “Hay” sıfatının kaynağıdır. (((…Katı ve karanlık kütlenin “ışık” olmayıp “ışığın” kaynağı olması gibidir. Katı ve karanlık kütlede potansiyel ışık enerjisinin gizli olması gibidir…)))

Hay sıfatı başlangıcı olmak (doğmak) ve sonu olmak (ölmek) özelliklerinden oluşan bir özellik değildir . Hay…Hay’dan gelen (tecellî eden) birimin kaynağıdır. Hay’ın bir üst boyutu Hû’ya giden zât mertebesidir…
Muhyî isminin (hayat veren/canlandıran ismin) zahiri görünümü hareket eden (doğan, büyüyen, gelişen) varlık olarak tecelli eder. Bu tecelliyatın boyutuna fiil âlemi (ef’al âlemi, oluşlar ve görünüşler boyutu, varlık âlemi) denilir.

Buradaki sıralama zamansal öncelik-sonralık değildir. Boyutsal öncelik-sonralıktır.
***
Çok meşhûr bir söz vardır: “İlim maluma tâbidir” denilmiştir.

Yâni bilgiyi (ilmi) bilinen şey oluşturur.

Bu kuralı “Allah benim ne yapacağımı önceden bildiği için yazdı, ben de yazılanı oynuyorum” diye düşünmek sakıncalı bir yorumdur.

Allah ilminin varlık âlemindeki olaylardan önceliği zamansal öncelik değildir. Varlık mertebeleri yönünden bir önceliktir.

Allah ismi sınırsız isimleri yani mânaları toplayan küllî bir isimdir. Her isim O’ndan tecelli eder. Allah ismi küllî değeri yönüyle öncedir. Tek tek isimler ise cüzî değeri yönüyle sonradır.

Meselâ yaşça daha küçük olan bir asker yetenekleri nedeniyle rütbe atlayıp “general” rütbesine sahip olsa, yaşça daha büyük olan bir askerin rütbesinin önüne geçer. Örnekteki “General”in önceliği ve üstünlüğü zamansallık açısından değil askeri bilgilere daha çok sahip olması itibarıyladır.
***

Zât boyutundaki ilim sıfatında varlık âlemindeki birimlerin tüm sınırsız isimlerinin ve fiillerinin toplu bilgileri mevcuttur. İlim sahibinin üstünlüğü zamansal açıdan değil toplu ilme sahip olmak bakımındandır.

Evrendeki her duâ, her istek, her açılım ezelî ve ebedî (kadîm) olan zâtın (Allah isimi ile işaret olunan ahad varlığın) kendi hakikatindeki ezelî ve ebedî (kadîm) olan “bilgi”sidir.

Mâdem ki öyledir: “Ben de duâ etmem, çalışmam…” demekle elde edeceğimiz sonuç kendi hakiki özümüzün “acı gerçeğidir”… “Duâ ederim ve çalışırım …” demekle elde edeceğimiz sonuç da yine kendi hakiki özümüzün “tatlı gerçeğidir”.

Kader bu açıdan birilerinin yazdığı senaryo değildir, şimdinin ve geçmişin zaman engelsiz olarak kendi özümüzdeki kendi tercihlerimizin zaman sanallığında açılımıdır.

Duâ ile açılacak olan hakikatler de yine kendi mânâlarımızdır.

(((…Bu konuda Fusûl-Hikem şârihlerinin (yorumcularının) zamanımıza hitap etmesi yönüyle en mükemmellerinden olan Ahmed Avni Konuk (1871-1938) Fusûsu’l-Hikem Şerhi’nde şöyle diyor:

“Bu maârifin (bilginin) zevkine vusûlden (vardıktan) sonra anlarsın ki sen, sana verdin ve sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alışveriş Hakk’ın… varlığında ve Hakk’ın… varlığıyla vâki’ olmuş (gerçekleşmiş) ve olagelmekte bulunmuştur. Bu âlemde her ân-ı gayr-ı münkasimde, (kesintisiz anda, zamanda) eline geçen her bir metâ’ (mal) ister tab’ına (tabiatına) mülâyim (uygun, hoş) gelsin ister gelmesin, hep senin hazînendeki metâ’dır (maldır). Beyhûde (boş) yere kimseye ta’n etme! (kızma, ayıplama) ” …[Bu kısım sufizmveinsan.com’dan Sn. Asliye Tavşanlı’nın Türkçeleştirme çalışmasından alıntıdır]…)))

İlmin maluma tâbi olması Allah bilgisini oluşturan tecelliyatın zâten yine Allah’ın sınırsız isim ve fiilleri olmasıdır.
***
İnsan-ı kâmillerin dahi kader ilmine küllî olarak sahip olamayacağındaki sır şudur ki…

İnsan nefs mertebelerinden yükselerek Hak’a ulaşır. Levh-i mahfuzdaki kendi ilmî sûretini (ayan-ı sâbitesini, tüm mânâlarını) görür. Fakat Hak’a vâsıl olmuş birimin cüzî iradesi, ilmi, hafızası ve tüm özellikleri de aslına dönerek küllî (sonsuz-sınırsız) olur. O bilinç düzeyinde öncelik, sonralık farkı, zaman ve mekânın sınırlı algılaması gibi kavramlar da hakikatine kavuşur. Kısaca damla denize düşünce damlalık sınırı denizin sınırı olur. Denizin ilmi damlanın ilmi, denizin hafızası damlanın hafızası olur. Senlik benlik, damlalık denizlik kalkmış olur.

Hak’a vâsıl olan beşerde beşerî sıfatlar yoktur artık. Her şey tek ve toplu (ahad) haldedir. “Şunun- bunun” varlığı, geleceği, kaderi diye bölümlemeler hükmünü yitirmiştir. Hak tüm zâtıyla, sıfatıyla, isimleriyle ve fiilleriyle zamansız ve mekânsız olarak kendi hakikatini seyretmektedir.

Kâmil zâtlar bu boyuttan birimsellik boyutuna dönünce… birimselliğin tekrar verdiği sınırlılık ile sınırsız ilmi, sınırsız kaderi ifade edemezler.

Ancak… kâmil zâtlar fiiller âleminden (birimsellikten) çıkmadan kalblerine (parlak haldeki aynaları olan bilinçlerine) inen “vahiy” yada “ilham” ile bir kısım kadere vâkıf olabilir. Buna da Allah’ın dilediğine dilediği kadar kader ilminden vermesi denilir.
***
Hak’ın cemâlini müşahede (Allah’ın görülmesi) konusuna gelince…

Kul sonsuz esmâ âleminin ancak kısmî bir tecellîsidir. Kendi kısmîliğini (sınırlı varlığını) sınırsız esmâ âleminde seyredebilir. Esmâ âlemi sonsuz büyüklükte bir ayna gibidir. Sınırlı varlık (kulluk tecellisi) esmâ aynasına baktığı zaman kendi isimlerinin zahiri cemalini sonsuz olarak görür. Çünkü sonsuz ayna sonlu olan görüntüyü sonsuza çevirerek yansıtır. Bu durumda aynaya bakanın ilmi yeterli değilse gördüğü kendi sonlu görüntüsünün sonsuz yansımasını Allah’ın cemâli (Allah’ın sonsuz tecellisi) zannederek “Ben Allah’ı gördüm” iddiasında bulunur.

Bu iddia bilgi yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Gördüğü ve seyrettiği yine kendi sûretidir.

İnsan kendi sınırlı esmâ terkibiyetinin açılımındaki sınırsızlığı bilinç düzeyinde tefekkür ederse aynaya bakan varlık, ayna ve sınırsız varlık (ahad varlık) ayırımları da hükmünü yitirir. Gören, görülen ve görmek üçlemesi de hükmünü yitirir. Böylece Hak’ın ahad olması (tek olması) ve onu görecek başka varlık olmaması hükmü açığa çıkar… Allah yine “Âlemlerden ganî”dir âyeti ile kendinin kavranılamayacağını ilan eder.
***
Her birimin (canlı bilinçlerin) Allah ilmindeki ilk isim bileşiklerine (ruhlarına, değişmez hakikatlerine, öz varlıklarına) Rabb-i has (idaresi altında olunan öz isim) denilir. Allah’ın zâtının sıfatları, isimleri ve fiilleri bu öz ismimiz vasıtasıyla bizde tecelli eder. Aklımızın, imanımızın, kalbimizin ulaşabileceği en yüksek ilim sınırı (sidre-i müntehâ) burasıdır yani rububiyet boyutudur (varlığın öz olarak ilk tecelli ettiği boyuttur). Daha ötesinde mutlak yokluk hüküm sürmektedir. Hiçbir kul bu ilim sınırından ötesi için kendisini zorlamamalıdır. Ancak o sınırın ötesine Muhammedî bilinç “fakr” (yokluk) ilmi ile geçebilir, mirâc edebilir…
***
Yukarıda Hak’ı gören (Allah’ın sınırsız mânâlarının tamamını gören) yanılmıştır diye hüküm vermiştik. Şimdi de şu hükmü veririz ki; görülen Rabb-i Has’tır (Allah’ın bizim ilk varlığımızı oluşturan ismidir) ki o isim Hak’ın zâtının gayrısındaki bir mânâdır.

Fakat Hak’dan gayrı (başka) bir varlık olmayınca, o has isim yine Hak’a ait olur. Hak’ı gördüm diyeni ârifler bu açıdan değerlendirerek onun yanılmadığını da kabul ederler.
***
Dünyadaki varlık hakikatimiz nasıl ise ahiretteki varlık hakikatimiz de aynı anlamda devam edecektir. Dünya yaşamında kendi hakikatini anlayamayan ahiret yaşamında da kendi hakikatini anlayamaz.

Allah’ın zâtı yok hükmünde olan ilmî (sanal/öz) varlığımıza aynadır. Sanal varlığımız da Allah’ın zâtına aynadır.

Hallac-ı Mansûr bu sırrı, “Ben” olarak görünen “sen” misin?.. “ben” miyim? Görünen varlıkta hem “sen” hem de “ben” olmak ikiliğinden hem “sen”i hem “kendim”i tenzih ederim” sözleriyle ifşâ etmektedir (kabiliyetine göre anlatmaya çalışmaktadır).

Hak’ın varlığını anlamanın sonu onun varlığını anlamaktan aciz olduğumuzu anlamaktır. Bu söz Hz. Ebû Bekr’e atfedilir.

Resûlullah a.s.’ın “Yâ Rabbi sana olan hayretimi artır” sözü de Hak’ın sen ve ben ayrımı yapmadan “var” olma kudretini ifade etmektedir.

***
İlahi bağışlar ister ilim gibi Rabbânî ruhsal ihsanlar olsun ister evlat, mal, mülk gibi cismânî (maddî) bağışlar olsun zâtdaki esmâ boyutundan tecellî ederler ve değer olarak hepsi de birbirine eşittir. Ancak tecelliyat maddi âlemde birbirlerine göre tekrar değer ayrımına tabi tutulur. Meselâ Hâbil’de açılan tevhid ilmi onu kardeşi Kâbil’e göre Âdem/Havvâ için daha değerli hâle getirmiştir. Halbuki aynı tevhid ilmi Kâbil’in hakikatinde (ruhunda) potansiyel (fıtrat) olarak mevcuttur, fakat üzeri örtülüdür.

İki adet gül tomurcuğu düşünelim. Tomurcuğun birisi müsait şartları buluyor… önce goncaya dönüşüyor ve sonra da gül olarak açılım yapıyor. Rengini ve kokusunu çevresine dağıtıyor. Bu gül Hâbil’dir ve her devirde tekrar “açılan” Hâbil’lerdir.

Diğer tomurcuğun çevresi ise çamurla sıvanıyor. Işıksız ve ısısız kalan tomurcuk özündeki goncayı ve gül açılımını üzerindeki kalın örtü nedeniyle açığa çıkaramıyor. Bu hapsedilmiş “tomurcuk” ise Kâbil’dir ve her devirde tekrar “açılamayan” Kâbil’lerdir.

İşte, Hâbil ve Şit gülleri… ve Kâbil tomurcuğu Hak’ın nazarında taşıdıkları öz nedeniyle eşit değerdedir. Fakat maddî âlemdeki açılım farkları nedeniyle birbirlerine göre tekrar değer almışlardır. Kâbil’in özündeki ilim, kabuğunu çatlatıp çıkamadığı için Hâbil’e göre “ilimsiz” olarak kabul edilmiştir.

***
Allah hakkındaki ilmin en yüce mertebesi… Allah’ın sınırsız mânâlarından ancak kendi kapasitemiz kadar anlayabileceğimizi kabul etmek tevazuumuzdur . Sonsuz hayatta da Allah’ın mânâlarını sonsuza kadar yine sınırlı kapasitemizle anlamaya (seyretmeye) devam edeceğimizi kabul gerçeği ilmimizi sınırsız açılıma taşıyacaktır.

Resuller, Nebîler ve Velîler de Allah mânâlarını kendi kapasitelerince seyrederler. Onların ilim kapasiteleri bizlere göre neredeyse sonsuz gibidir.

Allah mânâlarını bir de Hz. Muhammed seyreder ki onun kapasitesi de diğer Resul ve Nebîlere göre daha muazzamdır.

Allah mânâlarını her kim seyrederse Risalet, Nübüvvet ve Velâyet bilincinin dünyada ve ahirette ulaşabileceği son mertebesinden yansıyan nûrun (ilmin) ışığı ile seyredebilir. O son mertebenin ismi sınırsız potansiyeliyle o ilimleri açığa çıkaran Hz. Muhammed a.s.’ın ismi ile anılmaktadır. Diğer Resuller, Nebîler ve her Velî Allah’ın mânâlarını Son Nebî’nin (Hâtem-i Enbiyâ Muhammed Mustafâ a.s.’ın) nûrundan (ilminden) seyrederler (mânaları algılarlar).

(((… Füsûsu’l Hikem’in bazı paragrafında anlatılan konuyu taşıdığı hassas anlamlar nedeniyle bir alıntı yaparak sunuyoruz.

{… Gerek “Nebi” ve gerekse “Rasûl”, “Allah” adıyla işaret edilenin Esmâsından “EL VELΔ isminin zuhûru olan “Velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.

Dünya yaşamında “Nübüvvet” ve “Risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemalâtlarını “VELΔ isminin mânâsından alırlar ve ölümötesi âhıret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “Risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler…

“Allah” adıyla işaret edilenin “Nebi” ismi yoktur; buna karşılık “El Velî” ismi Bâkidir!.

“Nübüvvet” dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.

“Risâlet” hem dünya hem ölümötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.

Her “Nebî”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “Velâyet” hakikatından alır..

Her “Nebi” zâhiri itibariyle “Nebi”, bâtını itibariyle “Velî”dir.

Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibariyle “Nebi” olabilir veya olmayabilir; bâtını itibariyle “Veli”dir.

Her “Velî” varlığını ve kemâlâtını “Velâyet”inden alır…

“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “Nebi”nin âhıret yaşamına intikaliyle son bulur… Esasen “Nübüvvet”, “Hatemin Nebi” olan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; ondan sonra kıyâmete kadar başka “Nebi” gelmez. “Nübüvvet” işlevi bitmiştir!.

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür… “Risâlet” işlevi olan “Rasül”lük ise kıyâmete kadar geçerli bir görevdir.

“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük” ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için… Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dinini kabul ve tasdik anlamında ifâde ettiğimiz “Kelime-i Şehâdet”te Hazreti Muhammed aleyhisselamın “Rasûl” oluşuna şehadet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhu”dan sonra “Nebiyyihu” değil, “Rasûluhu” deriz..

“Risâlet” ve “Nübüvvet”, “Velâyet”in içindeki üst sınıftır… Tıpkı “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi…

“Nübüvvet”, içinde yaşanılan topluma, onlara âhıret saâdetini kazandıracak olan asgarî, en alt sınır olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.

Nübüvvet gereği konulan kurallar geri dönülmez, asgarî, taban sınırlardır. İlerisi ise açık ve sınırsızdır. Burası çok önemlidir ve iyi anlaşılmalıdır.

“Risâlet”, içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlerini bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.

“Ulül-âzm” ise hem “Nübüvvet” hem de “Risâlet” işlevini deruhte eden Zâtlara verilen isimdir.

“Velâyet”, Hakikâtini bilmek ve gereğini yaşamaktır.

Toplumla ilgili hangi işlevler “Nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim’de, “Nebi” kelimesi kullanılmıştır.

Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak hangi kemâlâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada “Rasûl” kelimesi kullanılmıştır…

“Allah”a ermek ve gereğini yaşamak için nelerden sözedilmiş ise bu işleve işâret sadedinde “Rasûl”lükten ve “Rasûl”den bahsedilmiştir.

Bireyin yaşamıyla ilgili olarak hangi kemalâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada da “Veli” kelimesi kullanılmıştır.

Yani “Velâyet” hakikatine dayalı bir şekilde, dışa dönük görev alan yüksek kemalât sahibi zevâtın bu durumuna “Nübüvvet” ve “Risâlet” adları verilerek, onlar, genel olarak içe yani kendilerine dönük kemâlâtı yaşayan “Veli”lerden ayrı bir sınıfta anlatılmışlardır.

Eğer bu tanımlamalar istikâmetinde yeniden okunursa ilgili âyetler, çok daha değişik boyutlarda mânâlar karşımıza çıkar…

Öte yandan…

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “Veli”lere “Nebi”; şeriat getirmeyip, insanları hakikatlarının gereğini yaşamaya davet edenlere “Rasûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “Velî” denilmiştir…

“Velâyet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin Hakikâtı olan “Allah” adıyla işaret edileni yaşamasının sonucudur.

“Velâyet” kemâlâtının dayandığı hakikatın, bir “Nebi” veya “Rasûl”de tenezzülât hükmüyle açığa çıkan ilmine “vahiy”, velâyet kemâlatının urûc hükmüyle bir “Velî”de açığa çıkışına da “ilham” denilir.

“Peygamber” kelimesi kullanıldığında bütün bu işaret ettiğimiz gerçekler örtüldüğü gibi; bunların sonucu olan pek çok sırlar daha ehlinden saklanmış olmaktadır…

Not: Daha geniş açıklama için “Nebi” ve “Rasûl” bölümlerine bakınız…}

…[Ahmed Hulusi’den alıntıdır] …
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/P1.htm

Yukarıdaki alıntıdaki “Velî, Resul ve Nebî” kavramları yeterince anlaşılabilirse Fusûsu’l-Hikem’in en çetin kavramlarından birisi olan “… Velî” deyimini anlamak da kolaylaşacaktır… )))
***
Allah hakkında ulaşılabilecek en son bilgi boyutu (ilim) Resullerin ve Velîlerin en sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi Resul ve Nebîlerden görebilenler ancak Hatem-i Nübüvvet (Son Nebî) olan Hz. Muhammed’in ışığıyla görürler. Velîlerden görebilenler de ancak Son Velî’nin kandilinden müşahade ederler.

Hatta Resuller ve Nebîler de aslında o ilmi Hz. Muhammed’in özü ve aslı olan Hâtem-i Velâyet’den (Velî ismine ait ilmin son boyutundan) alırlar. Hz. Muhammed a.s. da Velâyet ilmini kendi hakikati olan Hâtem-i Velâyet’den almıştır.

Hâtem-i Velâyet değişmeyen bir özdür. Resuller, Nebîler ve Velîler farklı zamanlarda ve mekanlarda değişmeyen özün tecellileri olarak aramıza gelmişlerdir.

Hz. Muhammed a.s. nasıl ki Son Nebî ise ve Hâtem-i Nübüvvet’in (Nebîlik ilminin son boyutunun) son tecellisi olmuş ise Hâtem-i Velâyet’in (Velîlik ilminin son boyutunun) son tecellisi de Son Velî olarak tecellî edecektir.

***
Şartlanmalarımız gereğince Resullerin dünyasal konularda asla yanılmadıklarını kabul ediyoruz. Fakat Hz. Muhammed a.s.’ın hayatındaki iki olay bizlerin bu yanılgısını düzeltebilecektir.

Bedir savaşında yetmiş adet müşrik esir edilmişti. Haklarında hüküm vermek için Resulullah a.s. arkadaşlarıyla fikir alış verişinde (istişârede) bulundu. Bir grup (Hz. Ebû Bekir ve arkadaşları), esirlerin belli fidye (tazminat) ödeyerek serbest bırakılmalarını istedi. Bir grup da (Hz. Ömer ve Hz. Muaz olmak üzere sadece iki kişi) esirlerin öldürülmelerini teklif etti. Resûlullah a.s.’ın fikri de Hz. Ebû Bekir ve çoğunluktan yanaydı. Ve esirler fidye ile serbest bırakıldı. Bu olay sebebiyle nâzil olan ayette uygulanan kararın hatalı olduğu Allah tarafından beyan olundu. Resulullah a.s. ağlayarak; “Eğer bu kararımız nedeniyle azap olunsaydık sadece Ömer ve Muaz kurtulurdu.” buyurmuştur.

Diğer olay ise hurmaların aşılanması hakkındadır.

Resulullah a.s.’a daha iyi ürün almak için hurma ağaçlarını aşılamak konusu soruldu. O da; “Aşılamanıza gerek yok zannediyorum.” Diye cevap verdi. Hurmalar o yıl aşılanmadı ve çok az ürün verdiler. Bunun üzerine; “Siz dünyâ işlerini benden daha iyi bilirsiniz.” Buyurarak o konuda deneyimi olmadığı için yanıldığını kabul etti.

Resullerin dünyasal bâzı konularda yanılabileceği bir gerçektir. Çünki Resuller de diğer insanlar gibi tam beşeri özelliklere sahiptir. Fakat birkaç konuda hata yapsalar da kararlarının tamama yakını isabetlidir. Resullerin sadece dünyasal bâzı konularda düşebilecekleri hatalı karar İslâmî bilimlerde “zelle” kavramıyla anlatılır.

Zelle (dünyasal hata) hiçbir zaman haksızlık, adaletsizlik, adam kayırma ve benzeri “günahlar” kapsamında oluşmaz.

Zelle olayı Resullerin Vahiy ve ilâhî ilimlerinde bir eksiklik oluşturmaz. İnsan-ı Kâmil sıfatlarından bir şey eksiltmez. Tam tersine onların kulluk makamlarını tamamlar. Çünki kulluğun en büyük özelliği beşeriyetten kaynaklanan farklı düşünebilme, hatalı da olsa özgür karar verebilme gerçeğidir. Bu gerçeği yaşamayanın beşeriyetinde bir eksiklik olur. Beşeriyetteki eksiklik de kulluktaki eksikliği doğurur. Eksik kulluk ise Allah’a tam kul olamama sonucuna gider.

Resuller “zelle” ile beşeriyetlerini tamamlayıp kulluğun zirvesine çıkmışlardır.

(((… Hıristiyan ilahiyatçıları Hz. İsâ’ya mutlak yanılmazlık vererek onu yücelttiklerini zannetmektedirler. Halbuki bu Hz. İsâ’ya atılan bir iftiradır. Onu beşeriyet tamlığından melekiyet noksanlığına taşır…)))
***
Şimdi tekrar ihsanlar ve bağışlar konusuna dönüyoruz.

Allah ve Rahman isminin ikramları olan nimetler diğer esmâlar aracılığıyla âlemlere ve âlemlerin varlıklarına ulaşır.

Dünyasal boyutta ve kıyamet gününde (ölmeden evvel ölmek bilincinin yaşandığı süreçte) bedensel ve ruhsal kimyamıza mutluluk veren, tatlı gelen ihsanlara “hâlis rahmet” (karışımsız/salt/saf rahmet) denir. Rahmân ismine hizmet eden isimler aracılığıyla gelir. Cemal isminin tek başına hâkim olduğu bir nimetlendirmedir.

İçilmesi acı bir ilacın alınmasına benzeyen fakat içildikten sonra derde dermân olup rahatlamayı sağlayacak olan ihsanlar ise Allah isminin iki eli (cemal ve celal özelliği) ile gelmiş anlamında “karışık rahmet”lerdir. Celal ismi ağırlığıyla gelir.
***
Vâsi ismi ile kula gerekli olan her türlü bağış ve ihsanlar ulaşır.
Hâkim ismi ile ihsan ve bağışın vakti tespit olunur.
Vâhib ismi ile gelenler karşılıksızdır, kul ihsan ve bağışların ne olduğunu fark edemediği için ibadet ve şükrü ile mükellef değildir.
Cebbar isimi ile gelen rahmet ise hak ettiğimizi alırız.
Gaffâr ismi ile kulunun günahlarını örtücü olanlar gelir.

Diğer isimleri de bunlara göre kıyaslayın…
***
Her bir ismin özel bir ihsan ve bağışı vardır ki böylece hakikatte, zât içinde birbirinden hiçbir farkı olmayan sınırsız isimler belirginleşsin ve birbirinden ayrılsın…

Aslında tüm bağış ve ihsanlar aynı kaynaktan ve aynı değerdedir. Fakat şehâdet âleminde (dünya boyutunda) isimlerin zâhirleri ve oluşturdukları eylemler (etkiler) duyularımıza ve duygularımıza farklı geldiği için isimleri de birbirinden ayrı değerlermiş gibi algılarız.

Bu farklılaştırma mantığı ile hakikatleri aynı olan melekî kuvveleri de ayrılaştırarak isimlendiririz. Hayatı İsrâfil’e, ölümü Azrâil’e, maddî nimetleri Mikâil’e ve ruhsal nimetleri Cebrâil’e ilişkilendiririz.

Hak’a göre ihsan ve bağışlarda nitelik ve nicelik ayrımının olmamasını bilmek, kesret âleminde her bir nefse o nefsin algılamasına göre ayrılık verilmesini fark etmek Şit’in ilmidir. Şit’in İbrânice’deki anlamı “Allah’ın özel bağışı”dır.
***
Çocuk anne-babasının özüdür. Anne ve babanın özünden gelir. Anne-baba için çocukların sayısı kaç olursa olsun hepsinde kendilerini gördükleri için hakikatte bölünme olmamıştır, hepsi de “bir” değerindedir.

Bâtında… Âdem ve Havvâ nasıl ki Hak’ın aynada kendisini o isimler ve resimlerle başkalaşma olmadan seyri ise; Âdem ve Havvâ da çocuklarında kendilerini seyrederler… Bölünme ve başkalaşma olmadan.

Zâhirde… bu seyir bölünme ve başkalaşma olarak algılanır.

İnsan için kendi nefsini (kendi güzelliğini) evlât olarak seyretme nimeti herkese eşit olarak verilmiştir. Kimi insan kendi hakikatini “evlât” tecellisiyle dünyâ boyutunda seyre başlar.

Çocuklarda tecelli eden “iyi-kötü” huyun aslı “cemal-celal” tecellisinin ayrılmaz birlikteliğidir.

Bâzı anne-baba dünya boyutunda kendi hakikatlerini “evlât” tecellisi ile seyredemez, onların seyri tıbbî yada keyfî olarak (çocuk yapmamak tedbiri ile) engellidir. Burada kendi hakikatlerini seyirden mahrum olanlar (çocuksuzlar/çocuğu olamayanlar) âhiret âleminde her türlü engel kalkacağı için diledikleri taktirde diledikleri sayıda gerçek (doğal) evlât sahibi olabileceklerdir.

Cennette üreme (doğum yolu ile) çocuk sahibi olunamaz şeklinde bir düşünce vardır. Bu düşüncenin aslı şudur ki… Çocuk yapmak olarak adlandırılan eylemler aslında anne-babanın kendi özünü zâhirde seyir sürecidir. Bunun sıkıntılı aşamalarına hamilelik, doğum ve bakım denilmektedir. Bu olayların içyüzünde ise aslâ bölünme ve çoğalma görüntüsü yoktur. “Cennette” kavramıyla kastedilen “cennet bilincinde olmak”tır. Bu bilinçte bu dünyada da üreme yoktur, üremenin gerçeği kendi nefsini (özünü) seyretmektir.

Bu gerçekten dolayı âhiret boyutunda “evlâtlık” edinmeye gerek kalmadan herkes kendi evlâdını (kendi özünü/isimlerini/sıfatlarını) cennette seyredebilecektir. Kısaca… insan yaşamı için dünya ahiret sınırı yoktur, dileyenin isteyenin “çocuk” ihsan ve bağışı mutlaka “belirlenen vakit” tamam olunca gerçekleşecektir.

(((… Müslüman olmayanların bebekleri ve çocukları cennette dünyadan çocuksuz olarak gelen Müslümanlara verilecektir şeklindeki akıl yürütme köle ticâretini ahirete de taşımaya benziyor. Ve akla yatkın gelmiyor…)))
***
Her ne kadar sûretler Âdem, Havvâ, Hâbil, Kâbil, Şit gibi isim ve resimlerle değişik tecellî ediyorsa da hepsi de tek bir ağacın değişik renk tonlarında, değişik görüntülerde ve değişik tadlarda olan yemişleridir (meyveleridir).
***
İnsan Hak’ın görüntüsü değildir. Hak da insanın görüntüsü değildir. Hak “kendisi” ve “görüntüsü” olarak ikileşme kabul etmez. Hatta insan (âlem) Hak’ın aynadaki cansız, ruhsuz (özsüz) aksi (yansısı) da değildir. Hak “işte böyle”dir.

Bu hakikati Allah erlerinden pek az sayıda velî bilir. Hak ve görüntüsü ayrımının mevcûd olmadığını bildiren bir “Ârif” gördüğün zaman ona inan ki kendi hakikatini anla!..

Biz ayna misalini vahdet ve kesret “tümelliğini” anlatmak amacıyla kullandık. “İsimlerin zâhirde seyri” deyimini de misal olarak andık. Bu örneklerle “örneklenemeyen” ahad’ı anla…
***
Bâzı nazariyeciler (Allah’ın varlığını ham akıl ile kanıtlamaya çalışanlar/hakikat ve mârifet ilminden mahrûm olan, sayısal bilimlerden de nasibini almamış teorisyenler) varlığı ikiye ayırdılar. Allah’a vâcip (zorunlu) varlık dediler ve var olduğunu kanıtladıkları kendi zanlarında “yarattıkları(?)” bir varlık oldu ve adına da “Yaratıcı” koydular. Kendi varlıklarına da “olası” (mümkün) varlık dediler ve ayrıca kendilerini de var kabul ettiler.

Bu nazariyeler (düşünceler/teoriler/varsayımlar) Allah hakkındaki hikmete (gerçek bilgiye) uygun düşmez.

Bizden tahkik ehli olanlar ise (olgunlaşmış akıl ile varlığı araştıranlar ise) Allah’ın varlığını başka bir varlık icat ederek kanıtlamaya çalışmazlar. Hak’ın tecellilerine “başka” ismini vermezler. Varlığı bölüp parçalamazlar. Bu incelikleri bilhassa (özellikle) Allah’a ârif olanlar (Allah isminin işaret ettiği mânâları bilenler) anlar…
***
Allah’ın ihsan ve bağış sırlarının ilmini kendi özünden alarak insanlara ilan eden ilk çocuk Şit Aleyhiselâm’dır. İnsan türü bu ilmi taşıyan “son çocuğu” dünyanın kıyametine yakın bir zamanda Çin (Asya) diyarında doğuracaktır.

(((… Çin diyarı ile işaret edilme nedeni, insanlara Allah’ın ‘ahadiyet’ ilmini ulaştıran evrensel etkilerin o bölgede son olarak tecelli edeceğinin keşif ve fen ile tespiti/öngörüsü olabilir…)))

Son “halife” çocuk Şit (a.s.) bilinci ile doğacaktır. Bu son çocuktan sonra doğacak olanlarda Allah’ı anlama ve tanıma ilmi olmayacaktır. Son çocuk onları Allah’a davet edecek fakat onu anlayan olmayacaktır. Böylece insan türü üzerindeki “halifelik” kalkacak, sonraki insanlar âdeta ruhsuz bedenler gibi (((… Üstâd A.Hulûsi’nin tâbiriyle…insansılar…))) olacaklardır. Bu bir nevi bitkisel ve hayvansal bir yaşam türüdür. Yeryüzünde Allah diyen kalmayınca (((…Allah ismi ile işaret olunan varlığı anlayanlar kalmayınca… dil ile ezbere Allah harflerini sesli olarak çıkartmak bu gerçeği değiştirmez…))) insanlığın sonu gelmiş sayılacaktır. Bu insanlığın yok olması anlamındaki kıyamettir. Dünyanın kıyameti ise (fiziksel yok oluşu ise) Allah isminin işaret ettiği varlığı anlamayan “insansılar”ın zamanında gerçekleşecektir.

2. BÖLÜM SONU

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

4 Responses to “Füsûs’ül Hikem Yorumlu Özeti (2. Bölüm)”


  1. 1 ruh-i latife 2 Mart 2008, 2:55

    Allah ilminizi artırsın, sizi merakla okuyorum.. inşallah anlayanlardan oluruz aminn..

  2. 2 kenan 2 Mart 2008, 7:35

    Sonsuz şanı yüce EKBER ALLAH’ım seni hakkıyla anlayamadık sen kendini bildiğin gibisin, ya Alii ya azıim ya guddus… bizi bu öz bilgilere ulaştıran dostların yüce ALLAH gönlünü yolunu aydınlatsın. nurlandırsın…

  3. 3 nazan öztürk 2 Mart 2008, 10:06

    ÇOK YARARLANDIM.
    YENİ YAZILARINIZI BEKLİYORUM.

    PAYLAŞIMLARINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER……

  4. 4 birol 6 Mart 2008, 4:17

    Slm, bu konulari anlamakta zorlaniyorum ama yine de arada simsekler caktiriyor!
    Eyvallah kardes ilmin daim olsun, özünü okuyabilenlerden olasin, bizlere de faydali olasin ins.
    Amin.. Özel saygilarimla!..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: