Mağfiret Kime, Ya Resulallah?

İblis de Allah’ın faili mutlak olduğunu biliyordu. Ama “ben nefsime zulmettim” diyemediği için Allah’ın affedici, mağfiret edici isimlerine mazhar olamadı. Adem Aleyhisselam da Allah’ın faili mutlak olduğunu biliyordu. Ancak O hatayı kendine nisbet ederek Allah’ın isimlerine tam ayna oldu.

Mesnevi de şöyle geçer: “….Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’a isnad etmedi. Allah’ın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu. Adem, tevbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sende Ben yaratmadım mı?” O benim takdirim, benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi. Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni kayırdım,” dedi


Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ RESÛLALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HABÎBALLÂHAllahümme sâlli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim.Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Beni İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkardı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü:

“Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabülâleminin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâla Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kadir misin?” dedi. Günahkara da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.” (Kütüb-i Sitte)
* * *

“Sen benim elimdekine kadir misin?”!

Huuu!

Bu soruya, inanan, aklı başında herkes: “Haşa, Sen Alemlerin yegane Rabbisin. Vahid’ül ahadsın. Senin ortağın var mi ki Kadir ismine ortak olsun, hükmetsin? Kadir de Sensin, Hakim de Sensin!. Bize bildirilen ve bildirilmeyen güzel isimlerine ortak var mı ki? Mülkün yegane sahibi Sensin, dilediğini yaparsın. Sübhansın Yarabbi!” diyecektir.

Peki, bu idrakla ve bu ahlakla mı yaşıyoruz? Kınarken, hüküm verirken, hatta iyi amellerde bulunurken, Allah’ın hangi isimlerini örttüğümüzün farkına varıyor muyuz? Yoksa “Hüküm Allah’ındır. O, herşeye kadirdir, dilediğini yapar” deyip teslimiyet mi gösteriyoruz?

Hadis-i şerifte görülüyor ki, amele bakıp sebep sonuç ilişkisi kurmak, çıkarım yapmak, akıl yürütmek, işi Allah’a değil de amele bağlamak, nefse zulmetmektir. Sonuç: Nâr!

Kulun işine karışmak, onda tasarruf eden Allah olduğu için Allah’ın işine karışmaktır. Elbetteki böyle birşey hakikatte mümkün değil. Karıştığını zanneden, mesela hadis-i şerifteki gibi, Allahu Teala’nın Kadir ismini örtmüş olarak, onca ibadetine ve belki yaptığı iyiliklere, infaklara rağmen kendini ateşte bulur! Neden? Çünkü Allah’ın bazı isimlerini örtmüştür. Örtmenin diğer adı küfürdür. Ve Allah’ın bildirmesiyle biliyoruz ki küfür ehli ateş ehlidir.

Kul günah işler ve tevbe eder de Allah’ın nice güzel isimlerine mazhar olur! Çünkü Allah (c.c) Gaffâr, Gafûr, Afüv, Lâtif, Kerim, Raûf ve Tevvab’dır.

Müslim’de Ebu Hüreyre’nin bir rivayeti şöyledir: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Nefsim kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.”

Allah’ın mağfiretinde bizim bir tasarrufumuz yoktur. Umulur ki mağfiret edilenlerden olalım. Yalnızca, O’nun bildirmesi ile biliriz ki O mağfiret edicidir. Dilerse, bağışlar. Kim Allah’ın dilemesine, Afüv isminin, Gafur isminin, Gaffar isminin tecellisine mani olabilir? El- Mani de O’dur!Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır.”. (Bakara-115)

Huuuu!

Allah’dan mağfiret dilemek niye önemlidir?

İnsanların günah işlerken daima mazeretleri vardır. Uyanamadım, sabah namazını kaçırdım; dizi izlemeye dalmışım, akşamı da kaçırdım, dilimi tutamadım dedikodu yaptım vs… Aslında iş döner dolaşır, hep nefse gelir dayanır. İnsan nefsinin hevasına uymuştur, öyle veya böyle…Ama kuldur. Ve eğitime muhtaç bir nefis sahibidir. Rububiyet gereği böyle olur (1). Yani, mazeret sistemin bir parçası ve gereğidir. Kulluk icabıdır. O mazeretler olmasa hiçbirimiz günah işlemezdik. Allah da bizi toptan yok eder, yerimize istiğfar eden bir toplum getirirdi!. Öyleyse, mazeret vardır! Allah’ın rahmeti geniştir. Mazeret varsa, mağfiret de vardır!

Mağfiret dilemeyen, istiğfar etmeyip, işi amele ve ibadete bağlayan Allah’ın başta Gaffar, Gafur, Afüv, Kerim, Rauf ve Tevvab isimlerini örtmüş olur.

“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdu ki: “Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e düşeceğinizden korkarım”

Mağfiret dilemeden yapılan ibadet ve iyi ameller, gelir gelir küfür duvarına dayanır: Amele ve ibadete güvenmek! Oysaki “Müminler yalnız Allah’a dayansınlar!”. (Maide-11)

“Allahümme, mağfiretüke evseu min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî! (Hâkim, el-Müstedrek.) Allahım, senin mağfiretin, benim günahlarımdan daha geniştir. Rahmetin ise amelimden daha ümit vericidir.”

Dünya ahiretin tarlasıdır; lakin bu “amelinize güvenin, size amelinizden başka fayda yok” demek değildir. Mademki dünya tarla ve “İnsan için yaptıklarının sonuçlarından başka birşey yok”, öyleyse ne ektiğimize dikkat etmeliyiz. Tarlaya amel eken, amel biçer. İstiğfar eken, inşallah, mağfiret biçer. Akla uyup, yani vehme kapılıp, herşeyi sebep sonuç ilişkisine bağlamanın en büyük tehlikesi bunun amele güvenmeye yol açmasıdır. Bu ise Allah’ın başta Gafur, Gaffar, Kerim, Afüv gibi isimlerini örtmektir. “EkerseM, biçeriM”. Gizli benlik! Ben ekerim, ben biçerim! Hani, Allah?

“Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez, Ben de giremem, ama Rabbim Beni rahmetine gark etmiştir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

Ya Gaffar, Ya Afüv, Ya Gafur, Ya Kerim!

Kırk elli senelik, altmış yetmiş senelik, olmadı yüz senelik bir ömrün amelinin karşılığı ne olabilir ki, Allah’ın lutfu olmadan? Hepsi salih amel bile olsa, ki hadislerle sabit bu mümkün değil, bir tarafta sayılı sene dünya hayatı, diğer tarafta sonsuz hayat… Elli sene dünya hayatı sonsuz hayatın karşılığı olabilir mi, eğer iş amelle oluyorsa? Ya da dünya hayatıyla kaç sene sonsuzluğun karşılığı olabilir? Sonsuzluğun karşılığı ancak sonsuzluk olabilir! “Allah’tan geldik, Allah’a dönücüyüz.” Elbetteki Allah hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz. Çünkü Allah’ın vaadi budur. Yaptığının yani amel ve ibadetlerinin karşılığı herkese tastamam ödenir ki bu dahi Allah’ın tasarrufundadır. Peki, dünya hayatındaki salt amellerimizin karşılığı ne tutar? Olsun olsun, Allah’ın keremiyle, bir bardak su! Ya Cehennem kaç milyar hektarlık yangın yeridir? Kim elinde bir bardak su ile o yangından çıkabilir? “De ki: “Bize hiçbir zaman Allah’ın yazdığından başkası ulaşmaz. O, bizim Mevlamızdır ve mü’minler onun için yalnız Allah’a dayanıp güvensinler!(Tevbe-51). Ameline güvenene amelinin karşılığı verilir de, ameliyle başbaşa kalır. “Öyle bir günden korkun ki, kimse başka birinin yerine bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, ona şefaat fayda vermez ve hiç bir taraftan yardım da görmezler.”(Bakara-123) Allah’a güvenen de öyle mi? “Hayır! Kim samimi olarak yüzünü Allah’a tertemiz teslim ederse, işte onun Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara-112)

Teslimiyet, teslimiyet, teslimiyet!

Allah ahlakıyla ahlaklanmaya çalışırken, bunun gereği olarak iyi amellerde bulunmak Allah’ın güzel isimlerine ayna olmak içindir. Gaye “amel biriktirmek” veya ameller arasında neden sonuç ilişkisi kurup hüküm vermek değil. Efal alemini oluşturan ameller, sonuçta yine Esma’nın tecellisidir. Allah’ın isimlerinin tecellisine nedensellik olmaz. Zât, akla gelebilecek her şeyden münezzeh olduğu gibi, sebep sonuç ilişkisinden de münezzehtir. Ateş yakar diye biliyoruz! Ne oldu? İbrahim Nebi’yi (a.s.) yakabildi mi? Yakmaya “sebep” ateş, yanmak “sonucunu” meydana getiremedi. Ateş nedir ki? Allah celaliyle tecelli etmek diler de yakar. İster ateşle yakar, ister suyla… Selam’ıyla tecelli eder ateşe de, ateş esenlik oluverir. Allah dilemedikçe ne ateş yakar, ne su söndürür. “Allah bana yeter” diyen, her sebebin arkasında faili Hakk bilen, O’na teslim olandır.

O yüzden ektiğimi biçerim, ekmezsem biçmem yerine, Allah’dan mağfiret dilemek ve illa Hükmün Sahibine teslim olmak gerekir. Bütün Ehlullah “havf ve reca” yolunu tutmuş ve tavsiye etmiş. Neden önemlidir havf ve reca? Çünkü Allah öncelikle bizden bildirdiklerini tasdik etmemizi, böylece inananlardan olmamızı istiyor. Ne bildiriyor Allah? “De ki: “Ey kendi aleyhlerine haddi aşmış kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer-53). Kur’an’ı tasdik etmek, Allah’tan hiçbir vakit ümidi kesmemeyi gerektirir. Ancak yine Allah buyuruyor ki “Görmedin mi göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah’a secde ediyorlar. Bir çoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah her kimi de hakir ve zelil ederse artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. ” (Hacc-18). “Öyle, Allah ne dilerse yapar.” (Ali İmran-40) Mademki Allah dilediğini şartsız yapıyor, biz asla O’nun dileğinden ve hükmünden emin olamayız. O’nun ne dilediğini O bildirmeksizin bilmek mümkün değildir. Biz Allah’ın ilmini topyekün bilebilir miyiz? Haşa, ne O’nun dengi vardır, ne de O’nun ilmine bir sınır! Emin olmak hüküm vermektir ki ayetle sabit “İyi bilin ki, hüküm O’nundur “ (Enam-62). Hükmü değiştirecek de yoktur. “De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilese, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Yahut size bir rahmet dilese buna engel olacak kimdir?” Onlar kendilerine Allah’tan başka hiçbir dost ve hiçbir yardımcı bulamazlar. ” (Ahzab-17)

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh!

Nefsin öyle oyunları vardır ki insanın Ruh’u duymaz! İlim öğreniyorum diye insan sebeplere yapışır kalır da Hakk’dan uzaklaştığını, surette kaldığını anlamaz. Sebepte kalan bilmeli ki sebebin de sebebi vardır! Onun için:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır. (Yunus)

İlim, Cân ilmidir!

“Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi.

Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.” (Hz. Mevlana / Mesnevi)

İblis de Allah’ın faili mutlak olduğunu biliyordu. Ama “ben nefsime zulmettim” diyemediği için Allah’ın affedici, mağfiret edici isimlerine mazhar olamadı. Adem Aleyhisselam da Allah’ın faili mutlak olduğunu biliyordu. Ancak O hatayı kendine nisbet ederek Allah’ın isimlerine tam ayna oldu. Mesnevi de şöyle geçer: “….Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’a isnad etmedi. Allah’ın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu. Adem, tevbe ettikten sonra Allah, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sende Ben yaratmadım mı?” O benim takdirim, benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi. Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni kayırdım,” dedi

Edep ehli ilimden hâlî olmaz / Edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.
* * *

Allah’ım,

Göz, Seni aramaktan yorgun düştü…

Nerdesin?

Biliyorum, lâmekânsın ama nerdesin? “Canında bul” diyorlar… Ben bulamadım canımda, Canansızım… Nerdesin? Ben, bir şey anlamadım bu candan… Ölsem peki, kavuşur muyuz? Al öyleyse canımı, bekletme! Demek, engelimiz Can’dır!… Vay düşman! Ama bulanlar, “canında bul” diyorlar! Can giderse elden nasıl kavuşuruz? Huuu… Seni Can’da bulmayana demek ölmek bile kâr etmiyor! “Ölen hayvân imiş!” Demek, ille CAN gerek!..

Seni nerde bulayım, kimden sorayım diye diye dolanırken şarkı takıldı dilime:

“Gönlümün içindedir
Gözden ırak sevgilim
Çekilmez biçimdedir
Bu iftirak (ayrılık) sevgilim

Gözüm yolda, gönlüm sende
Tahammül kalmadı bende
Yok mu acep bir bilen de

Seni nerde bulayım
Gökte mi yerde misin
Ya kimlerden sorayım
Sonsuz seferde misin

Sanma ki cefasızım
Aşkımda vefasızım
Sana ilk sözümdeyim sevgilim
Ahdımda riyasızım sevgilim “ (Vecdi Bingöl)

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?“ (Ar’af-172)

Belâ!

Vâllâhi Belâ..

Sana aşkında vefalı, ahdında riyasız, ilk sözünde “Belâ” ve Sen’den başkasına bel bağlamamış olarak dönmeyi nasip eyle, Yâ Sevgili!

Meryem Irmak
www.yorumsuzblog.net.tc
meryemirmak@gmail.com

Dipnot:

(1) Niçin Rububiyet gereği:

Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir hadis-i kudsi’de) Rabbinden naklen buyururlar ki: “Bir kul günah işledi ve: “Ya Rabbi günahımı affet!” dedi. Hak Teâla da: “Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim günahımı affet!” der. Alllah Teâla Hazretleri de: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim beni affeyle!” der. Allah Teâla da: “Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu.” Buhari, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758).

Reklamlar

4 Responses to “Mağfiret Kime, Ya Resulallah?”


  1. 1 Uryan 20 Şubat 2008, 8:51

    “Mazeret varsa, mağfiret de vardır!”

    “amele bakıp sebep sonuç ilişkisi kurmak, çıkarım yapmak, akıl yürütmek, işi Allah’a değil de amele bağlamak, nefse zulmetmektir. Sonuç: Nâr!”

    Şimdi ben yazarın bu tespitlerine baktım, bir de eski bildiklerimi kontrol ettim.

    SİSTEMDE MAZERETE YER YOK,TELAFİ ŞANSIN YOK. diye öğrendik.

    SEBEP SONUÇ İLİŞKİSİ VAR. BUGUN YARINI OLUŞTURUYOR diye biliyoruz.

    Ama yazar farklı bir şey söyluyor.
    Ellerimizle yaptıklarımızın sonucunu görmıycez mi?

    Cihan dağ,yaptıklarımız ses ise yankıya hazır olmak lazım diye öğrendik Mevlanadan.

    YAZAR DEĞİŞİK ŞEYLER SÖYLUYOR.ÜSTAD AH TAN ÖĞRENDİKLERİMİZE UYMADI.

    AKLIM KARIŞTI.

    BİLENLER BENİ AYDINLATSIN LUTFEN

  2. 2 Zekeriya Bağcı 21 Şubat 2008, 1:05

    Sevgili Uryan,
    Eski bildiklerin dediğin Sevgili Üstadımızın sunduğu seviye ile Sevgili Meryem Hanımın sunduğu seviye veya basamaktaki insanın algısına göre fark gösterir. Üstadımız mülhimeden anlatır kimi zaman kimi zaman da seslenişi de çok yukarılardan olur. Zaman içerisinde inşallah tavsiye çalışmaları yaparak Rabbinin izniyle bu ikisi arasında olan farkı fark edersin inşallah. Kısaca diyim mülhime veya levvamede olan biri rızada olanı anlayamaz. (Bunun gibi bir durum yoksa kimsenin makam ve durumunu bilmeyiz) Sıkıntı burda kimi zaman tasavvufda bununla karşılaşırsın hayretini sıdırırsın sen de böyle bir arefenin içerisindesin bu yüzden bunu fark ettin. Rızaya eren kulda yukarıda olana göre öyledir. Sadrını genişletmeyle ilgili duaların yapmanın zamanı gelmiştir. “Bana göre bir yorumdur.”

    Güneşin tersinden doğması ile kıyamet kopacaktır denir.

    Sende sana eza veren (belalar) şeyler lezzet haline dönerse daha yokmu diyecek konuma gelirsen. Kara olan şey ak olur. İşte o zaman güneşin tersinden doğar. Senin de kıyametin daha burdayken kopar.

    Selam halimiz Vedüd yaşamımız olsun.

  3. 3 Mehmet 23 Şubat 2008, 9:47

    H.U

    Oyle bir yerden girmissin ki yani Sems’in mevlanayi girisinden bile beter etmissin 🙂 Az daha anlasilir bazi arkadaslar icin …

    ves selam

  4. 4 Nurdan 18 Mart 2008, 4:43

    Cihan dag elbette…Ama nasil?

    “Taklitçinin Bilgisi Kaya Yankısı!

    Hz. Mevlânâ hem taklidi şeylerin insana fayda sağlamayacağına dair ilginç örnekler veriyor, hem de ilahi bir kaynaktan beslenmeyen bilginin taklidi olmaktan kurtulamayacağını belirtiyor:

    Dağın kendiliğinden ses vermesi ne mümkün, a saf gönüllü o sada başkasının sesinin aksi. Senin dağ yankısına benzeyen ödünç sözlerin de böylece başkasının sözünün aksinden ibaret; keza bütün hallerin de böyle ödünçleme. Ancak sözlerin kendi halinden çağlamaya başlarsa kendi kanadınla uçarsın. Bak, başkasının kanadıyla uçan oka avladığı kuş etinden bir nasib var mı? Doğan dağlarda avlanır ama, kendi iradesine malik olmadığı için, yakaladığı keklik ve sığırcığı sultan yer. Vahiyden olmayan söz de heva ve hevesten ibarettir. Toza toprağa benzer, havada yok olur gider… Hz. Muhammed’in sözleri yok olmuyor. Zira onun konuşması heva ve hevesten değildi, Hakk’ın vahyine tercüman olmadaydı.”


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: