Diriliş

Ve o anda…
Gökler (akıl boyutu) çatlamaya, yer (bedensellik boyutu) yarılmaya, yıldızlar (fikirler) dürülüp bükülüp düşmeye, okyanuslar (nefs boyutları) kaynamaya, dağlar (saplantılar, şartlanmalar) yürümeye, vahşi hayvanlar (nefsin hayvanca istekleri) sağa-sola çılgınca koşturmaya… başlamıştı.

Kıyamet bir boyutuyla kopmuş, hakikat kıyam etmişti. (ayağa kalkmıştı)

O anda yer başka bir yere, gökler başka göklere inkılâp etmişti. (Ben beden ve ruh olarak varım şartlanması düşmüş, ölmeden evvel ölmek sırrı zâten hiç var olmadığının bilgisiyle birlikte açığa çıkmıştı.)
________________

DİRİLİŞ

78-) ve darebe lena meselen ve nesiye halkah kale men yuhyiylızame ve hiye ramiym;
Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş haldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.

79-) kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;
De ki: “Onları ilk defa inşa eden onları diriltip hayat verecektir… O, her yaratmayı (yaratmanın tüm sistemini, B sırrınca) Aliym (tam bilen)’dir. (B Meal/Yâsin Sûresi)

Bir düşünce evreninde… Bir gönül mâcerâsı

Bilim adamları insan genlerini yeniden kodlayarak bedensel ömrün ilk aşamada iki yüz yıla, daha sonra da dört yüz yıla uzatılabileceği hakkında bir açıklama yapmışlardı. Laboratuarda, ömürleri bir gün olan sirke sinekleriyle çalışmışlar, genleriyle oynamışlar ve sirke sineklerinin ömürlerini iki-üç güne çıkarmışlardı.

Bilimsel içeriği kısaca şöyleydi:

Bedenimizdeki bir hücrenin belli bir bölünme sayısı ve bölünme zamanı vardır. Bir hücre en fazla (kesin olmamakla birlikte) otuz kez bölünebilir ve üç yıl yaşar. Bebeklerde ve gençlerde bölünme zamanı ve hücre ömrü daha kısadır bundan dolayı vücudun kendisini yenilemesi ve dinamizmi tam kıvamındadır. Zamanla hücrenin bölünme zamanı ve ömrü uzar, sayısını tamamlayan hücrelerin yerine yenisi de üretilemez ve bedende yaşlanma belirtileri başlar. Derinin canlılığı, parlaklığı azalır. Saçlar beyazlaşır, dökülmeye başlar. Kaslar gevşer, eklemlerin ağrısı artar, dişler zayıflar, görme, işitme, dokunma algıları azalır…

Hücrelerin genetiği ile oynanarak; bölünme sayısı ve hücre yaşı düşürülürse yaşlanma belirtileri de ertelenecektir. Bölünme sayısı altmış olursa ölüm yaşı yüz seksen, bölünme sayısı yüz yirmi olursa ölüm yaşı üç yüz altmış olacaktır.

Bölünme sayısı sonsuz olursa bedenin de yaşı sonsuz olabilecektir.

Tabii ki bu teori kâğıt üzerinde yapılan hesaplara ve ideal yaşam ortamına göredir. Laboratuar masraflarını karşılayabilecek bütçesi olanlara göredir.

Bir de teorinin sosyal-psikolojik yönü var. İmkânı olan uzun yaşar, imkânı olmayan kısa yaşarsa dengeler bozulur.

Üç yüz yaşına kadar yaşama imkanı bulan ‘sevdiği’ yakınlarının sürekli ölümleriyle gelen acıları nasıl karşılar bilemeyiz…

Teorinin bilim kurgusal yönü bu birkaç örnekle dahi akla yatkın görünmemeye başladı.

Yine teorik olarak düşünelim. Ömrümüz uzadı. Her insanın ömrü uzadı… fakat ne zamana kadar? “Sonsuza kadar” dememiz mümkün değil. Çünkü, göbek adı ‘cehennem’ olan güneş genişleyip dünyayı eritme planları yapmakla meşgul. Galaksi merkezimizdeki ‘karadelikler’ her şeyi yutarak, şişerek iştahla güneş sistemimize doğru geliyor.

Teorinin astronomik-fiziksel yönü de ‘sonsuz bedensel yaşam’ keyfimizi bozuyor.

Günlük yaşam; hastalık, kaza, savaş gibi âhiret boyutuna transfer programlarıyla donatılmış.
* * *

Bu bilimsel çalışma medyada ‘ölüme çâre bulundu’ başlığıyla sansasyonel bir şekilde yayınlanmıştı. Hatta dönemin ABD başkanının dünya televizyonlarına bu konuda bir beyanat vereceği sürekli tekrar ediliyordu… Beklenen an geldi… Başkanın açıklaması banttan verildi… Konuşma beklenildiği kadar ‘uçuk iddialar’ taşımıyordu. Sadece bilimsel bir teori olduğunu, araştırmaların süreceğini belirten kısa bir röportajdı.

Her flaş haberde olduğu gibi medyada fikirler çarpışmaya başlamış, reyting yaptırabilecek yerli din adamlarımızla yine yerli bilim adamlarımız ekranlara taşınmıştı. Mâlumdur ki din adamı “Olmaz”, bilim adamı “Olabilir” demişti. Sokaktaki vatandaşa da ayaküstü uzatılan mikrofonlardan ilginç yorumlar geliyordu. Kimisi, “Allah’ın işine karışmasınlar, bu inancımıza aykırıdır, imandan eder…” kimisi de “Allah’ın verdiği akıl nimetiyle ölümsüzlük çâresi aranabilir…” kimisi de “ Bu konu dini ilgilendirmez, bilimsel bir konudur…” diyordu.

Bilimden popülariteye taşınan bu teorik konu hakkında detaylı tartışmalara girmeye ve soyut felsefe yapmaya hiç gerek yoktu. İnsan denilen ‘meçhul’ (bilinmez); zaten Allah’ın Hay (her an diri ve hayatın sahibi) sıfatı gereği sonsuz yaşam tecellisiydi. Bâis (ölüm akabinde hiç beklemeden dirilten) ismi (esmâsı) bizi dünya bedeninden âhiret bedenine, ahiret bedeni halinde iken de cennetin üst boyutlarına ya da cehennemin daha derin boyutlarına yeniden-yeniden ba’s ederek (form değiştirterek) taşıyacaktı. Sorun yoktu. Gönlün taklidi iman cephesinin sözcüsü olan akıl takliden sorun yok diyordu.
* * *

Aklın sorun yok dediğine ‘deli gönül’ (vicdan/kalb) ne diyordu?

Zavallı deli gönül! Ne diyebilirdi ki?

“Ben bir bedenim, benim bir ruhum var. Bedenim ölecek, ruhum çıkacak. Sonra ruhuma yeni bir beden giydirilecek. Şansım varsa, tapınmalarım ve iyi niyetlerim kabul edilirse cennete girerim. Ya da cehennemde faturalarımı ödedikten sonra, alnımda cehennemden gelmiştir mühürüyle cennetin tek yıldızlı bölümüne girerim.”…diyen akl-ı meaşın (taklitçi bedensel aklın) topladığı verilere göre “şükür” demek zorundaydı.

Veri yetersizliği nedeniyle dilinin ucuyla söylediği “şükür” sözcüğü deli gönlü pek tatmin etmiyordu. Hele, göremediği, nefsinde yaşayarak tadamadığı; Kur’an’ın verdiği “DİRİLİŞ” müjdesini çocukluktan beri ezbere tekrar ettiği “vel basu bâdel mevt” (öldükten çoook sonra, kıyametten sonra, topraktan soğan fidanı gibi fışkırıp yeniden ahiret yaşamına başlayacağım) anlamında söylemesi de rahatlatamıyordu.

Çözemediği kör düğümleri, soru yumakları vardı:

Rastgele bir düzende rastgele yaşayıp istemediğim bir anda ölüp gideceksem ve beni diriltecek olan tanrı ya yoksa? Atomdan oluşmuş bedenim eski şekline nasıl dönecek? Darmadağın olmuş moleküllerim tekrar birbirini nasıl bulacak? Ya ruhum! Ruhum tanrının nefesi değil de bir enerji türü ise? Beden dağılınca enerjim de uzayın sonsuz hacminde eksi yüz seksen derecelik ortamda yok olur giderse? İşte kör düğümler. Çözülemeyen sorulardan bir kaçıydı bunlar…

Ah ‘deli gönül’ birazcık akıllı olsaydı da Yâ Sîn 78-79’a şeksiz şüphesiz teslim oluverseydi ne hoş olurdu! Ama nerede o teslimiyet? Bırak teslim olmayı, âyetin esbâb-ı nüzûlünün (inişine neden olan olayın) sorumlusunun geçmişte anlatılanlar değil de şimdiki kendisi olduğunu kabul derecesindeydi. Âyet teslim almaktan ziyâde ‘deli gönle’ araştırmaya itme etkisi yapıyordu.

En iyisi ya düşünmemekti ya da “vel ba’su ba’del mevt”in içindeki gerçek müjdeyi anlamak gerekiyordu. Deli gönül biliyordu ki âmentünün o cümlesinin içinde Âb-ı hayat (ebedi yaşam suyu/ölümsüzlük sırrı) vardı. Suyun çıkış noktasını (gözünü, kaynağını) aramaya karar verdi.

Ve “Ben âlimim, Kur’ân’ı anlamak istiyorsan bana gel” reklam panosu asılı her “düşünce dehlizleri”ne girip çıkmaya başladı. Âb-ı hayat olarak ikram edilen iksirleri içtikçe iyice zehirleniyor ve zâten yarım yamalak olan tanrı ve peygamber inancını iyice zayıflamış buluyordu.

Yıllar yılları kovalıyor, dehlizleri geziyor, kitapları fethediyor, âlimleri ziyaret ediyor fakat bir türlü, İskender gibi âb-ı hayat kaynağını bulamıyordu. Ecel her an kapıyı çalabilirdi. Elde avuçta beyin hücrelerine kodlanmış kuru yavan naklî ilim ezberinden başka bir şey yoktu.

Bu işin (bedensel ve ruhsal yaşamın) sonu mutlak yok oluşa, madde evrenine, madde olarak geri dönüş felsefelerine doğru gidiyordu. Durum vahimdi.

Arayış devam ediyordu. Çünkü ‘deli gönül’ uslanmıyor… hiçbir felsefeye eyvallah etmiyor, aklına bir türlü yatmayan tanrı ve peygamber inancının sorgusuz-sualsiz, şeksiz-şüphesiz zirve noktasını istiyordu. Belki istemiyor, merak ediyordu. Araştırıyordu…

Düşünce mâcerâları evreninde araştırma ve soruşturmalarla yaşayıp giderken; cisimler evrenindeki ‘büyük kütlenin küçük kütleyi çekmesi’ prensibi gibi hiç farkında olmadan ‘büyük/sonsuz düşünce’nin çekim alanına girmiş olmalıydı ki…

Kendisi de zâten ‘küçük/sonlu düşünce’ idi. Eninde sonunda ‘büyük/sonsuz düşünce’nin çekim alanına girmemesi, çekim kanununun es geçmesi, bir kereye mahsus olarak işlememesi gibi ihtimaller yoktu. Hele bir de düşünce evreninde uzaklık ve yakınlık hesap dışı kalırken…

Çekim yasaları gereğince bir gün… bir arkadaşının elinde bir kitap gördü… aldı inceledi… serisini aldı inceledi…

Yaprakların arasında, paragrafların gölgesinde, cümlelerin dehlizlerinde, sözcüklerin boyutlarında seyahatlere başladı. Okumak, yorumlamak, şurası yanlış burası doğru deyip renkli kalemlerle çizikler atmak, yazarının düşünce evrenini ‘tahmin-önyargı-şartlanma’ teleskopuyla seyretmek iyi vakit geçirtiyordu. Ama henüz terkibine tesir edecek bir püf noktasına rastlamamıştı. Âb-ı hayat etkisi yapacak bir bölüm-paragraf bulamamıştı.

Nihayet … bir kitabın, bir sayfasında…bir sayfanın bir paragrafında…bir paragrafın düşünce evreninde:

“Sende kendini Allah’tan ayrı, bağımsız bir varlık olarak “ var ” kabul etme hali var mı?.. Var!..

İşte bu, “VEHMİN” sendeki tasarrufu dolayısıyla var!.

Senin kendini Allah’tan ayrı bir varlık olarak kabul edişin, olmayan bir şeyi var kabul etmendir; yani vehimdir!.

Senin kendini, beden kabul edişin de en büyük vehim”.

( www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/index.htm ‘den alınmıştır; daha geniş bilgiye linkten ulaşabilirsiniz)

mesajını okudu.

Ve o anda…

Gökler (akıl boyutu) çatlamaya, yer (bedensellik boyutu) yarılmaya, yıldızlar (fikirler) dürülüp bükülüp düşmeye, okyanuslar (nefs boyutları) kaynamaya, dağlar (saplantılar, şartlanmalar) yürümeye, vahşi hayvanlar (nefsin hayvanca istekleri) sağa-sola çılgınca koşturmaya… başlamıştı.

Kıyamet bir boyutuyla kopmuş, hakikat kıyam etmişti (ayağa kalkmıştı).

O anda yer başka bir yere, gökler başka göklere inkılâp etmişti. (Ben beden ve ruh olarak varım şartlanması düşmüş, ölmeden evvel ölmek sırrı zâten hiç var olmadığının bilgisiyle birlikte açığa çıkmıştı.)

Her şey yok olmuş, sadece Allah’ın vechi bâkî kalmış ve bu gün mülk kimin? suali sorulmuş, cevap verecek varlık kalmadığı için… Ahad olan Allah kendi sualine kendisi, “Azîz ve kahhar olan Allah’ındır” diye nidâ etmişti.

Sonra Allah’ın rahmeti tekrar kabarmış, helâk (yok) olan arz yeniden yaratılmış… deli gönül’ün varlığı soğan fidanının toprağı yarması gibi ruh ve beden vehmini bertaraf ederek yeniden kendine gelmişti .

“Vel ba’su ba’del mevt”in işaret ettiği sır “bilgi okyanusunun ufkundan” bilgi güneşi olarak doğmuştu. DİRİLİŞ gerçekleşmişti. Âb-ı hayatın bir gözesi (ana kaynağın sızıntısının damladığı bir çıkış yeri) bulunmuştu.

Artık Kur’an tanrı buyruğu değil Allah kelâmı… Muhammed tanrı peygamberi değil Allah Resul’ü… ‘Deli gönül’ tanrı yaratığı değil Allah’ın halk ettiği abd (kul) idi… Akıl akl-ı meaş değil akl-ı mead ( aslına dönmüş akıl) idi… Maddî âlem ve mânevî âlem iki ayrı âlem değil, birimlerin algılamalarına göre tecellî eden tek bir âlem idi…

Kitabı elinden yavaşça bıraktı.

Her şey hakkındaki yanlış bilgi saliseler içinde yok olmuş doğru bilgi yeniden var olmuştu. Fakat her şey yine en küçük atomundan en büyük galaksisine kadar aynıydı. Sistem aynı sistem, varlık aynı varlık, hüküm aynı hükümdü. Değişen sadece ve sadece öze (enfüse) ve dışa (âfâka) bakış tarzı idi.

Diriliş’ten önce…

“Benim” çürümüş haldeki kemiklerimi tanrının tekrar canlandırabileceğine inanmıyordum.

“Ben” öldükten sonra tanrının tekrar “beni” diriltebileceğine, DİRİLİŞ’e inanmıyordum…

Yine de… İmanımı belki bana da çıkabilir ümidiyle aldığım piyango biletiyle birlikte deri cüzdanımın gizli gözünde taşıyordum.

Diriliş’ten sonra ise…

“Benim”, “ben” ikilemleri kalktıktan sonra ise…

“Benim kemiklerim… benim canım… benim ruhum… benim bedenim… benim yaşamım… benim dirilişim… benim,…benim,…benim. . . kalktıktan sonra ise…

Allah’ın her şeyi yok edip, yine her şeyi daha güzel, daha mükemmel ve sonsuz olarak yeniden yaratacağına dair olan şüphe de kalkmıştı… deli gönül birazcık olsun uslanmıştı.

Zaman, tanrıya minnet ve borç ödemek için tapınma zamanı değildi artık. Zaman, soğuk su ile abdest alıp Allah’a secde zamanıydı… ve salât… ve duâ… zamanıydı…

Yâ Rabbî!

Bizlere kitap sayfalarında buldurduğun bu bilgilerin yaşantısını, asıllarını ve nûrlarını da nasîb et. Bizleri kuru bilgi edebiyatından kurtararak Resullerinin ve velîlerinin ulaştığı ilim ve irfan nûruna da ulaştır. Ölmeden evvel ölmek bilinciyle; yaşamımızı, vefâtımızı ve yeniden DİRİLİŞimizi kolaylaştır.

Âmîn…

Kemal GÖKDOĞAN
www.yorumsuzblog.net.tc
kemalgokdogan@gmail.com

Reklamlar

15 Responses to “Diriliş”


  1. 1 NAZAN ÖZTÜRK 4 Şubat 2008, 3:13

    Gene bir solukta okudum tüm yazılarınız gibi bu yazınızı da.

    Teşekkürler duygularıma tercüman olduğunuz için. Duanıza da yürekten AMİN.

  2. 2 kenan 4 Şubat 2008, 6:41

    Yâ Rabbî!

    Bizlere kitap sayfalarında buldurduğun bu bilgilerin yaşantısını, asıllarını ve nûrlarını da nasîb et. Bizleri kuru bilgi edebiyatından kurtararak Resullerinin ve velîlerinin ulaştığı ilim ve irfan nûruna da ulaştır. Ölmeden evvel ölmek bilinciyle; yaşamımızı, vefâtımızı ve yeniden DİRİLİŞimizi kolaylaştır.

    Âmîn………………..

  3. 3 Alice Kuantum Diyarında 4 Şubat 2008, 1:24

    Şüphesiz ki şüphesizler; şüphelilerin şüphelerini, şüphesizliğe davet edebilecek güçtedirler, şeksiz şüphesiz.

  4. 4 yolcu 5 Şubat 2008, 1:28

    Sn. Kemal Bey yazılarınızı beğenerek okuyorum. Ama bir konu kafama takılıyor. Var olan yalnızca Aziz ve Kahhar olan Allah ise (ki süphesiz öyle) ve bizim varlığımız vehmi ise; bu vehmi oluşturan nedir? Olmayan varlığımız bu ‘vehmi kabul’ü nasıl meydana getiriyor?

  5. 5 fisherking 5 Şubat 2008, 5:25

    yolcu Yazmış:
    5 Şubat 2008 13:28
    Sn. Kemal Bey yazılarınızı beğenerek okuyorum. Ama bir konu kafama takılıyor. Var olan yalnızca Aziz ve Kahhar olan Allah ise (ki süphesiz öyle) ve bizim varlığımız vehmi ise; bu vehmi oluşturan nedir? Olmayan varlığımız bu ‘vehmi kabul’ü nasıl meydana getiriyor?
    *****

    Sevgili yolcu, siz muhakkak cevabı Kemal bey den almak istersiniz, ben nacizane düşüncemi iletmek istedim kabul buyurursanız…

    Varlık Tek tamam ama tepeden inme var ve Tek değil. Yani gökten bir yerden varlık iniyor veya biz gidiyoruz gibi düşündüğümüz için vehim konusunda sorgulamamız normal olarak doğuyor.
    Şöyle düşünürsek eğer, bir bilim adamının dediği gibi, GÖLGE; IŞIĞIN IŞIKSIZ KALMIŞ GÖRÜNÜMÜ gibi olaya baktiğimizda, yetersizliğimiz ile, ışık eksikliğimiz ile vehimsel olgular yaşadığımız, gölge vehim olduğumuz apaçık ortaya çıkmaz mı? Bu yüzden gölge vehimselliğini düşünmek yerine Işığa gitmeye! sadece ışık demeye odaklandığımızda, zaten vehim sorgu-yanılgısı otomatikman düşüyor, valla teorim bu, henüz gerçekleştiremedim 🙂 kendime 23 ekime kadar bir süre tanımıştım ama zaman vermenin imkansız olduğunu öğrenmem çok olmadı. Güzel güzel olsun zamanın engellemesine hiç bulaşmadan ama şu da var tabii herşey vaktinde güzel. Tren kaçınca güzel güzel gelse de tren kaçmış oluyor bir kere.

  6. 6 Mehmet 5 Şubat 2008, 8:11

    La Mevcuda illa HU !

  7. 7 arif 5 Şubat 2008, 11:14

    Ölmeden önce ölmek sırrına araladığınız kapıdan sızan ışıktan faydalandık. Herşeyin açığa çıkacağı ölüm kıyametinin tasviri de çok güzel canlandırılmış. İkilikten kurtulma, birliğe ulaşma ve yaşama cennetini Rabbim hepimize nasip etsin. Vehim kaygılarından böylece kurtulmuş olalım.

    Tedbirini terk eyle, takdir Hudanındır
    Bu benlikler sen değil, vehm-ü gümanındır
    – – Şeyh Galib.

  8. 8 bilgin 6 Şubat 2008, 2:05

    Slm. Dirilis iniz hayirli ola saygi ve sevgi ile daim ola gönüller dualar BIR ola, kiyameti kopmus mahseri yasayanlara slm ola, el baki ile daim ola, var olan zaten var yok olanda yok ola, kalan ZATi ile kaim ola bayramimiz mubarek ola, kardesinden kardesine SELAM ola!..

  9. 9 mine 6 Şubat 2008, 10:22

    Kemal bey, yazılarınızı ve anlatım tarzınızı, zevkinizi beğeni ile karşılıyorum. Yazılarınızda değindiğiniz konular ve anlatım tarzınız ve seçtiğiniz yazılar çok güzel. Ve bu yazınızda bahsettiğiniz diriliş… ölümü tadan mevt’in dirilişi öncelikle bilinmesi ve yaşanması gereken olmazsa olmaz bana göre. Tabi algılayabilmek te önemli yaşananları, hepimiz yaşıyoruz bir takım olaylar ama önemli olan bilinçli bir şekilde neyi, nasıl ve ne zaman yaşadığını bilme düzeyinde olmak. Ellerinize, gönlünüze sağlık

  10. 10 hikmet 6 Şubat 2008, 2:39

    Eğer bana 1000 yıl ömür takdir olasaydı, kabul ederdim, sırf Allah’ı daha iyi anlayabilmek için.

    Eğer bana 5 dakikalık ömür verilse idi ve bu 5 dakikada Allah’ı anlayabilmenin en derin noktasına ve ruhunun en yüksek enerjisine ulaşma takdir olsaydı yine kabul ederdim.

  11. 11 Babil 6 Şubat 2008, 4:18

    Sevgili Hikmet, ne olduğumuz bilindiği için yeni teklif yapılmasa gerek. Başka açıdan da bakalım, seçim şansımız olmadığına göre, yeni teklife hacet doğmasa gerek. Başka açıdan da bakalım, Allah’ı anlamak! işin başı ise, marifetullah için zaman istenebilir mi ki diye sormak gerek?

  12. 12 KGökdoğan 6 Şubat 2008, 10:22

    SORU…bir konu kafama takılıyor. Var olan yalnızca Aziz ve Kahhar olan Allah ise (ki süphesiz öyle) ve bizim varlığımız vehmi ise; bu vehmi oluşturan nedir? Olmayan varlığımız bu ‘vehmi kabul’ü nasıl meydana getiriyor? (Gönderen; Yolcu)

    CEVAP… Sn. Yolcu; Yorumsuz Blog’un bilgi paylaşım platformuna değerli vaktinizi ayırdığınız için kendim adına sizlere teşekkür ederim. Düşünce dünyamızı geliştirmek ve güzelleştirmek için bizlere karşılıklı olarak tertemiz bir fikir alış veriş ortamı sunan Yorumsuz Blog Çalışma Ekibi’ne hem kendi adıma hem de yorum gönderenler adına teşekkür ediyorum.

    Allah’ın Aziz esmâsı zihnimizdeki zıttı olan ‘zelil’ kavramını yok eder. Zelil kavramı; aşağı, aşağılık, âdi gibi anlamları içerir. Varlık âlemi her boyutuyla ve her mânâsıyla O’nundur, O’na işaret eder ve O’nu anlatır. Dolayısıyla O’nu anlatan O’nu zikreden her şey Aziz nuruna dönüşmüştür, zelilliği yok olmuştur… fakat o zikri anlayanlar için.

    Allah’ın Kahhar esmâsı; zihnimizdeki bir’i iki görme rahatsızlığını kahhariyeti ile yok ederek tedavi eder. Buna vehimin kalkması da diyebiliriz.

    Allah’da ne var ise kulunda da abdiyet boyutuyla birlikte o vardır. Allah Bâkî’dir, bâkîliğini seyredecek bir ayna (insan/kul/halîfe) ister. Kuluna bâkîlik vermeseydi kendi zâtının bekâsını (sonsuzluğunu) nasıl seyredecekti? Bundan dolayı kulunun Abdul Bâkî olmasını ister.

    Allah’ın ilmi, esmâsı, sıfatları ve fiilleri sonsuz-sınırsızdır. Olmayan, olmayacak ve olamayacak diye hiçbir kavram kabul etmez. Sadece ol der ve o şey hemen olur. Ve her değer O’nun ilminde zıttı ile anlam bulur.

    Allah, ilminde bilmektedir ki;

    1. Hüküm:
    “Ben’den başka varlık mevcut değildir”.

    Bu ilmin zıttı nedir?

    Şudur:
    2. Hüküm:
    “Ben’den başka varlık mevcuttur”.

    Birinci hüküm; zâtîdir, aslîdir, nuranîdir, haktır. Resul-Nebî-Velî ve âlim kullarda şeksiz şüphesiz ‘ahad’ ilmi olarak açığa çıkar.

    İkinci hüküm; birinci hükmün zıttıdır, gölgesidir. Yine de Allah’ın indinde mevcûd olan bir ilimdir. Fakat bu ilim tanımlanırken; zâtî değildir (varsayımsaldır, sanaldır, vehmîdir), zulmânîdir, bâtıldır kavramları kullanılıyor. İkinci hüküm; Resul-Nebî-Velî ve âlim olmayan kullarda ‘vehim’ olarak açığa çıkar.

    Bizim, yâni kulların varlığı ‘vehim’ değildir. Varlığımız; bâtıl değildir. Hallac-ı Mansur bu anlamı belirginleştirmek için “enel hak” demiştir.

    Bizler vehmî değiliz fakat hak olan varlığımızı TASTİK EDEMEDİĞİMİZ İÇİN, kendimizi Allah’dan gayrı bir varlık olarak VEHMEDİYORUZ.

    Kendimize ‘vehmî varlık’ etiketi yapıştırıyoruz. Fakat etiket bizim HAKİKATİMİZİ değiştirmiyor. Neysek oyuz.

    Allah’ın ilmi; kâmil kullarda ‘ahadiyet hakikati’ olarak açığa çıkıyor.

    Nâkıs ( kâmil olduğunu henüz fark edemeyen, ilme döküp de yaşayamayan) biz kullarda ise ‘vehmî kabuller’ olarak açığa çıkıyor.

    Her şey O’nundur, her mânâ O’nundur, her şey O’nu anlatır. Biz nâkıs kullarında açığa çıkan ‘vehim’ dahi O’nundur ve bir yönüyle O’nu anlatır, O’na işâret eder ve O’nu zikreder.

    Allah bizden güzel bir ticâret istiyor. Kârlı bir alış veriş yapmamızı istiyor. Allah bizden fâniliğimizi alıp bâkiliğini vermek, vehmimizi alıp Hak’kı vermek, varlığımızı ve yokluğumuzu alıp Kendi hakikatini vermek istiyor.

    Bu teklif karşısında zaten bizim olmayan ‘vehim’ kavramını hemen sahibine satmak, iade etmek, geri verip de ‘vehim bataklığından’ kurtulmak gerekmiyor mu? Varlık ve yokluk iddiasından vaz geçerek çok kazançlı bir alış veriş yapmak imkânımız var, bu dünyâ tezgâhında. Fakat ahirette ticaret imkânımız yok, defterler kapatılmış olacak. Bu dünyada vehmimizden ne satarsak yanımıza kâr olarak kalacak.

    Ticâret sırrını çözen ‘usta tüccarların’ Allah’a varlık ve yokluklarını ve her şeylerini satarak hiçbir şey almadıklarını da duydum. Ahirete iflâs etmiş (müflîs) olarak dönmeyi düşünüyorlarmış.

    Bu ticaret türünü Rabbimiz bizlere de nasîb eder inşallah. Bizler de müflîs kullarından olarak O’na döneriz.

    Sormak için çok keskin bir gönül gözü gerektiren bu harika sualinize dilimiz döndüğünce vevap vermeye çalıştık.Daha mükemmel bilgiler için ana kaynağa yöneliniz. Teşekkür ederim.

    KGökdoğan

  13. 13 ısırgan & gül 8 Şubat 2008, 1:59

    …Ruhun, bedenin ve bilincin dahi olmadığı halde DİRİLİŞ!…

  14. 14 saim 8 Şubat 2008, 11:10

    ALAK SÛRESİ:

    1-) Ikra’ Bismi Rabbikelleziy halak;
    Yaratan Rabbinin ismi ile (B sırrınca) OKU!.

    İÇSEL YORUM: Varlık, boyutlardan -evren içre evrenlerden- oluşmuş. Bizler de o boyutlardan birinde yaşamaktayız. Boyutumuzdan içselliğimize dönük kadar sayısız üst boyutlar, boyutumuzdan dışsallığımıza dönük sayısız alt boyutlar söz konusu… Özümüzden dışa dönük(mecazen) sayısız boyutlar… Öze yakın bir üst boyut kendinden sonraki bir alt boyutun yaratıcısı-meydana getiricisi olarak Rabbi hükmünde… Her boyut özüne yakın bir üst boyutta açığa çıkan manalar neticesinde manalar açığa çıkarmakta… İlk tecelli kaynağı öz olan Allah… Alemlerin Rabbi Allah… Boyutların(evren içre evrenlerin) yaratıcısı özümüz… Özden açığa çıkan manalar boyutu, o da –domino taşları misali- diğer boyutları oluşturmada…
    “Görmediğim(basiret gözüyle) Allah’a iman etmem…Umarım; “Yaratma nasıl oluyor, Rab nerede, Oku’nan ne” gibi aklımızdaki sorulara kısa ve somut cevaplar vermişimdir.

  15. 15 nuray özhan 9 Şubat 2008, 3:51

    Yazınızı okurken aklıma gelenler..

    Kainat yaratılmazdan önce biz yoktuk Allah noktadan var etti bizi. bilinç olduk ve kalu belada rabbimiz bize sordu ben sizin rabbiniz değil miyim, bizler de evet dedik.. yemin ahd ve misak aldı..
    (ruhumuz nefsimiz ve bedenimiz için )..
    öldük dünyaya anne karnında tekrar yokluktan noktadan(nutfeden) doğarak bilinçle doğduk. yaşam sürecimizde tekrar nokta hiçlik yokluğumuzu bilinçle kalu belamızı yeminimizi ahd ve misakımızı hatırladık (ya da hayırlatıldık) ve gene öldük yoklukta.

    ruhlar aleminde:
    nokta bilinçdoğumu ölüm

    anne karnında, dünyada:
    nokta bilinçdoğumu ölüm

    Burada yansıma, asl ve gölge ifadesi ile de anlatım var.

    ve bu süreçin devamı(ahiret yaşamı) ve yansıması ise zıtlıkla da bulunabilir.
    şöyleki..

    Bu kez formül tersine (zıtlık) çevrilirse..

    ölüm diriliş (kıyamet) nokta
    noktada, yoklukta, ALLAH ta yolculuklarla geçen süreçler.

    İkinci formülün yansıması da olabilir mi ya da var mıdır diye yazarken aklımdan geçmedi desem yalan olur:)
    Daha çok şeyler geçti düşüncelerimde ama şimdilik bu kadarını anlatma ile yetineyim..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: