Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (14. Bölüm)

(1) (2) (3) 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm 13. Bölüm

LEYLÂ’sız MECNÛN
peçesiz güzel

Bu gün canım İstanbul Boğazı’nda sandal gezintisi yapmak istedi. Üsküdar’da gözüme boş bir sandal kestirdim. Sahibi yüzünü peştamalla kapatmış uyukluyordu. Biraz ağır adımla bastırarak bindim.

“Kaptan-ı Deryâ, asıl küreklere” dedim. Yüzündeki peştamalı kaldırdı. Tahmin ettiğiniz gibi bana gülerek bakan Aynalı Baba idi..

“Nereye nûrum” dedi.

“Elbette Bânû’nun olduğu boyuta” dedim.

Kıyıdan biraz açıldık. İspirto ocağında kahvemizi demledik. Sandalın periyodik yalpaları ve kahvenin rahatlatıcı tadıyla kendimden geçmişim.

Bu günkü hayalim dün kesildiği yerden başlamıştı. Ben bayıldıktan sonra Bânû da derinden ah çekerek bayılmıştı.

Önceki bölümde açıkladığımız gibi Bânû Mülhime Nefs’i sembolize ediyordu. Mülhime nefs emmâre nefse muhtaçtır. Çünki faaliyet için gereksinim duyduğu yaşam enerjisini emmareden alır. Bunun için tasavvufta emmare nefsi öldürmek, yok etmek yoktur. Sıfatlarını ve işletim sistemini düzenleyerek üst nefs boyutlarının emrine vermek vardır. Bunun kaynağı yine Resulullah’dır. Şöyle ki:

Üç sahabe bazı kararlar alarak Resulullah a.s.’a gelirler. Birisi Hristiyan ruhban keşişler gibi tamamen cinselliğini öldürüp ibadet etmek istediğini söyler. Diğeri dağ başına çekilip mağarada ibadet edeceğini söyler. Üçüncüsü de ömrü boyunca oruç tutacağını bildirir.

Resulullah a.s. üçünün de yolunun yanlış olduğunu ve kendisinin Allah’ı en çok bilen ve O’ndan herkesten daha çok haşyet duyan olduğu halde; aile hayatı yaşadığını, toplum içinde doğal hayat sürdüğünü ve bazen oruç tutup bazen tutmadığını belirtir.

Bu üç husus İslâm Sûfizmini

Hristiyan mistisizminden ve Hint felsefesinden (Budizm, Hinduizm vs.) ayırır.

Bireyi

“Toplum içinde inzivaya,

zahirini halk ile aynı yaşamaya,

bâtınını Hak ile daimi birliğe

ve

her nefs boyutunun ölçülü olarak hakkını vermeye”

yöneltir.

Bânû’nun bayılması emmareyi temsil eden şehzade ile aynı anda olmuştur.

Emmarenin değişen sıfatları

Kur’an ve Sünnet ölçüsünde olursa

emmare nefsin

ismi

melekî mülhime nefs adını alır.

Eğer emmare nefsin değişen sıfatları

kendini tanrısal güçleri olan

bir evliya olarak gösteri amacına dönerse

ismi

şeytânî mülhime nefs adını alır.

Emmâre nefs (şehzade) baygınlık konumundan hangi değişimle ayılırsa Bânû (mülhime) da o konuma paralel olarak ayılacaktır.

Kendime geldim. Eğer Bânû’nun suallerine doğru cevabı bulamaz ve ona kavuşamazsam yaşayamam ve intihar ederdim. Doğru cevabı bulmak için yanımdaki âlim kişilerle hemen yola çıktım.

Cevaplar “delilik ülkesi”ndeydi .

Delilik ülkesi neredeydi? Her yerdeydi. Biz de delilik ülkelerinde doğru cevabı verebilecek olanları araştırmaya başladık.

Üç aylık arayıştan sonra izbe bir mezarlıkta bir grup deliyi oturuyor bulduk. İçeri girerken çıkardığımız seslerden birisi rahatsız olarak;

“Hey ne oluyor? Ezan mı okunuyor?” dedi.

Belli ki bu deli her ses ve olayı Allah’ın Ekber’iyeti olarak algılıyordu. Diğer deli ise şöyle dedi:

“Bizim bilincimize cehaletin mantığı ve ayak gürültüleri giremez. Çünkü bizim memleketimizde hiçbir değer yargısı, içgüdülere hizmet eden akıl türü ve kanıtlara dayalı iman arayan ilimler yoktur.”

Bir diğer deli de;

“Birisi Kâfirûn Sûresi mi okuyor? Bilinci bedensellikle örtülü olanlar mı geldi? Örtülülerin mantığı ile bizim mantığımız uyuşmaz. Herkes kendi yoluna!” Dedi.

Birisi;

“Bülbül ötüyor!”

Birisi;

“Hayır, çorba tenceresi kaynıyor!”

Birisi;

“Ne buyurdunuz? Kahve cezvesi mi taşmış?”

Birisi;

“Dalga sesi olmalı!”

Sonuncusu;

“Helvacı bağırıyor galiba biraz alsak!”

diyerek hepsi sessizliğe gömüldü. Bize mantıksız ve kopuk kopuk gelen bu cümlelerle gayet güzel anlaşarak bizim amacımızı birbirlerine aktardılar.

Tam kırk gün delilerin bu tür anlam iletişimini dinledik. Elbette ki hiçbir şey anlamadık. Sonunda birisi bize bakarak;

“Size nasıl bir mal satalım?” dedi.

“Sizden ilim almaya geldik” dedim.

“Âh cümle hâlette yine kendini zevk ederek,

Küllü hizbin remzini hâtemine çekmiş ferhûn”

Âh bütün hallerde yine kendini zevk ederek böbürlenenler,

‘Her grup kendi yanlarında olanla böbürlenicidirler’

(Mü’minûn: 53) âyeti

ile işaret edilen durumu kendilerine mühür yapmışlar.

Diye karşılık verdi.

Elini öpmek istedik şöyle dedi:

“Hacer-i Esved’i var öp, eğer öpmekse muradın,

Hiç’i pûs etmek için hâlet-i bisân gerek.

Can derâguş olunur mu mütenâhi sözlerle,

Leb değil öpmek için ah-ı cân gerek!..”

Eğer öpmekse muradın Hacer-i Esved (taşını) öp.

Kendi varlığını hiç’e eşlemiş kimsenin elini öpmek için hiç olmak gerek.

Sonlu anlamlarla sonsuz can kavranabilir mi?

Öpmek için dudak değil ta candan gelen bir ah gerek.

“Ey ârif kişi. . .”

der demez sözümü keserek;

“Ve körün unvanını ârif koyarak,

Görenin ismine divâne denildi,

Nice efsâneleri saydırmış ilim,

İlm-ü irfânına efsâne denildi.”

dedi.

Bunlardan bir şey öğrenemeyeceğimi zannetmeye başladığımda iki deli kendi aralarında konuşmaya başladılar.

“Ey hayrete dalmış! Okudun yazdın ne anladın?”

“Elif-bâ’nın mânâsını anladım!”

“Mânâsı ne demekmiş?”

“Birin iki, ikinin bir olmasıdır.”

“Nasıl?”

“Allah bir’dir, Elif’dir.

Kendini bir’leyecek ikinci varlık

yani ikinci harf B’nin asla var olamayacağını bilir.

Elif vardır Bir,

B yoktur İki.

“Bunun ismi nedir?”

“Kelime-i tevhid yani; Lâ ilahe illallah, diyerek Allah’ın bir olduğunu söylemektir.”

“Bir’in bir olduğu nasıl söylenir. Bir zaten bir değil mi? Bir ikiye mi bölünmüş de birliyorsun, tevhid ediyorsun?”

“Bir’e ben bir dersem; bir ve ben iki eder. Ama ‘Ben’ diyen Bir’in kendisi ise ikilik olmaz.”

“Yani Allah sana söyletiyorsa ya da dilinde söyleyen O ise mi ikilik olmaz?”

“Aynı akıllılar gibi konuşmaya başladın. Kendine gel! Deliler gibi düşün. Allah’dan başka ben mi var? Allah başka birisinin dilinin içine mi girip konuşturacak? Ya da uzaktan talimat mı gönderecek. Sen bu mantıkla akıllılar ülkesinde padişah olursun.”

“Tamam kızma. Sadece senin akıllanıp akıllanmadığını anlamak için sordum. Hâlâ delisin, iyi…

Allah’ın kendisini tasdikine kabul deniyor. Allah’ın başka varlık olmadığını ilanına da inkâr yani ‘lâ’ deniyor. Peki, bu nasıl bir iş ve oluştur?”

“Bunun üç püf noktası vardır.

Bir:

Yaratma sanatı.

Yaratma sanatının püf noktası;

içinde ve dışında başka bir varlık yaratmayıp,

varlığı ilminde vehmetmektir.

İki:

Bilinme sırrı.

Bilinmenin püf noktası;

Allah’ı bilecek

ya da

bilmeyecek

ikinci varlığın olmamasıdır.

Üç:

Vahdet oyunu.

Vahdet oyununun püf noktası;

kendisini tevhid etmek için

başkası olup,

sadece Allah ismini birlemesidir.

“Bu ne zaman olmuştur?”

“Zaman aklın ve gözün yanılgısıdır.

Zaman yoktur.

Tek bir an vardır.

Tek bir an sonsuz esmâ âlemidir.”

“Elif-Bâ nedir?”

“Varlığın hakikatini anlatmak için

kullanılan bir semboldür.

Elif Allah’a işâret eder.

Elif; ahadiyete, tekliğe işaret eder.

Yani Allah’ın vahdet halini anlatan harftir.

B harfi

Allah’ın

biribirine hiç benzemeyen

isimler ve resimler altında

zahir olmasını ifade eder.

Buna kesret sırrı da denilebilir.”

“Elif mi asıldır, be mi asıldır?”

“Elif ve be iki değil ki;

biri asıl

diğeri sahte olsun!”

“Varlığın aslı nedir?”

“Varlık ayrı,

asıl ayrı değildir.”

“Elif mi noktadan çıkmıştır? Nokta mı eliften çıkmıştır?”

“Nokta;

isimsizlik, sıfatsızlık, fiilsizlik halidir.

Nokta;

şekilsiz ve anlamsızdır.

Nokta;

Elif olup dile gelir.

Elif noktadan çıkar.”

“Nasıl olur? Göster!”

Deli cebinden bir parça balmumu çıkararak avucunda sıcak nefesle yumuşattı, ovaladı ve yuvarlak hale getirdi.

“İşte nokta!”

diyerek mumu ovalayıp uzattı;

“İşte Elif !”

dedi. Uzun mumu hilal gibi büktü, bir ucundan bir parçacık kopardı ve hilalin altına yapıştırdı;

“İşte Be harfi!”

dedi.

Diğer deli ayağa kalktı;

“Elif’in başka adı var mı?”

diye sordu. Deli;

“Evet var fakat kulağına söylerim”

diyerek fısıldadı. Sonra bana dönerek;

“Ey genç!

Nokta;

elif oldu, elif ‘b’ oldu.

B’yi ısıttım geri çevirdim tekrar nokta oldu.

Aslında var olan hep nokta idi.

Elif de

‘b’ de

yirmi sekiz hece de

noktadan başka değildir.

Şimdi beni iyi dinle!

Nedir bu gösteri ve sihir?

İşte cevabı:

Hak

kendi güzelliğine âşık oldu.

Kendini seyretmek için

Mim

(Mecnun isminin ilk harfi)

ve

lâm

(Leylâ isminin ilk harfi)

oldu.

Kendi aşk ateşinde yanarak eridi ve bütünleşerek nokta oldu.

Kendisini sevecek

ikinci bir varlık olmadığını bildi.

Yine

kendisinin seveceği ikinci bir varlık olamayacağını da bildi.

İşte bu gerçeğe aşk denir.

Aşkda ikilik yoktur.

İkili sevginin adı aşk değil

birbirini beğenidir.

Şimdi;

Leylâsız Mecnûn oldun.

Çünkü Mecnûn Leylâ oldu.

Sonra ikisi de kendi hakikatine döndü

Ve

dönünce dönenlerin iki değil tek olduğunu anladı.

Leylâ ve Mecnûn isimlerini aradan çıkarırsan

benim fısıldadığım ismi de duyarsın!”

Diyerek kendi mantık boyutlarına döndüler. Tekrar bize anlamsız gibi gelen cümlelerle anlaşmaya başladılar.

Üç sorunun cevabını bulmuştum. Aslında bulduğum cevaplar varoluş sırrı idi. İçine düştüğüm boşluğun yalnızlık ve karşı cinse olan sevgi arayışından kaynaklanmadığını anladım. Aradığım Bânu değildi. Bânu’nun da aradığı ben değildim. Biz kendimize olan aşk sırrını arıyorduk. Hak’kın tecellileriydik ve kendi gerçeğimize âşık Mecnûnlar ve Leylâlar idik.

Aşk sırrının verdiği huzur ile gözümü açtım. Karşımda Aynalı Baba küreklere asılarak gülüyordu. Neşeyle;

“Peçe kalktı,

güzel göründü.

Beğeni söndü,

aşk şâha kalktı.”

Diyerek ardından bir beyit okudu:

Ona Mecnûn mu denilir ki onun Leylâ’sı,

Yeni bir cilve-i şevket ile Mevlâ olmuş.”

Leylâ’sı ilâhi kudretin yeni bir tecellisi ile

perdesiz Hak olan kimseye

Mecnûn denilemez.

Kahve içerken uyuklamış ve birkaç saniye içinde birkaç aylık zaman dilimi yaşamış olarak ayılmıştım. Gerçek ve hayal arasında gidip gelmeler bende şüphecilik duygularımı körüklemişti.

Aynalı Baba’dan anladığım kadarıyla varlık tümüyle Hak’kın hayali idi. ‘Ben’ olarak varsaydığım zâtım da hayal içinde hayal idi. Bir de hayalimin derinliklerinde ‘gördüğüm’ ve ‘olduğum’ şeyler vardı. Onlar ise; hayalin, hayalinin hayali idi.

Bu hayali hangi gerçek üretiyordu?

Hak gerçektir;

âlemler,

ben

ve

bendeki hayal âlemleri

Hak’kın hayalidir desem

korkunç bir paradoksa düşüyordum.

‘Ben’ hayal’im ve hayal olduğumu biliyorum demek;

Hak’kın varlığından başka

geçici ya da kalıcı olarak var olmamı gerektirirdi.

Ben Hak’kım

Ve

her şeyi ben hayal ediyorum desem

Firavun gibi Rablik (tanrılık) iddiasına kalkışmış olurdum.

Bu çelişkiden çıkamayacağımı anladığım anda

Aynalı Baba yine imdadıma yetişerek paradoksu çözdü.

“Ezelî ve ebedî tekliğin verdiği acıyı bilir misin?

Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği yalnızlığı bilir misin?

Görünebileceğin başkasının olmaması

Ve

seni görebilecek başkasının olmaması

gerçeğinin verdiği boşluğu bilir misin?

Ey kulum

Ve

Yâ Rabbim

muhabbetinin iki varlık arasında

olamamasının verdiği hüsrânı bilir misin?

Hayalinde dahi

ikiliği (şirki) var etmemek

kudretinden doğan

‘Ahadiyet’

mahkûmiyetini bilir misin?

Nereden bileceksin?

Sadece şu kadar söyleyeyim;

‘her şey olsaydı işte böyle olurdu’.”

Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve hüzne büründü ki sararmış solmuş bir heykel gibi oldu. Sanki evrende ondan başka hiçbir şey yokmuşçasına bir derinliğe gömüldü. Kıyıya gelmiştik. Sandaldan indim. O hâlâ sandalda bir put gibi gizemli görünüyordu.

Benim de gönlüme bir hüzün çökmüştü. Aynalı Baba’yı sanki bir daha göremeyecekmişim gibi duygularla evime döndüm.

15. BÖLÜM: ‘VEDÂ’

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

11 Responses to “Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (14. Bölüm)”


  1. 1 kenan 3 Şubat 2008, 7:02

    Kendine seçtikleri”dir sevenleri bir çehreden!… Özünden sevgiyi yaşayanlardır, “mukarreb”leri!

    Hünerlerini sergilemek için yaratmıştır herşeyi…

    Sevmek için yaratmıştır sevilenleri!

    Gözlerinde seyretmek için gözleri olarak yaratmıştır “aşk”ı yaşattıklarını!

    Avam anlamaz ve bilmez bu aşkı! Bunun aşk olduğunu!

    Oysa gerçek “aşk” O’nun ateşine pervane gibi atılıp; varlığını O’nda yitirip; O’nun “Baki”liğini yaşattıklarıdır gerçek “âşık”lar!

    Özel bir fıtratla gelmişlerdir onlar, “âşık” olmak için! Yaşamları boyunca bir değer taşımamıştır dünya ve içindekiler…

    Parmaklarını bile kıpırdatmamışlardır dünya için!

    “Allah” de ötesinde bırak onları hevâlarıyla oyalansınlar” hitâbına mâruz kalmıştır programları; ve hücrelerine nüfûz etmiştir bu hitap!

    Gerçek anlamıyla onlar “yaşarlar aşkı”; “yaşar onlarda aşkı”; sever, acır, merhamet eder onlarda kullarına; çünkü bu sıfatlar için yaratmıştır onları! hu ya hu la ilahe illa huu

  2. 2 Kezban 3 Şubat 2008, 2:17

    Sayın Kenan Bey, düşüncelerinizi yazdığınızda daha anlaşılır oluyorsunuz ve paylaşma ruhlu görünüyorsunuz, sizce böyle daha Arapça ve Allah’ca değil mi, anlamak anlaşılmak? Umarım bizim için bu şekilde devam edersiniz, biz de sizin düşüncelerinizi okumak ile birlik şevki yakalarız. Saygılar.

  3. 3 kezban 3 Şubat 2008, 2:51

    Not:

    Kemal Bey’e değil mesajım, yorum yazan Kenan Bey’e.. Kemal Beyle bir derdim yok, Kenan Bey sürekli Arabca kelimeler yazdığı için düşüncelerini yazmasını rica etmiştim. Daha anlaşılır olduğunda daha faydalanıyoruz kendisinden, diye idi mesajım. Saygılar.

  4. 4 Bekir Dardağan 3 Şubat 2008, 5:56

    Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.

    Derler ki :
    -”Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.”

    Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek :
    – Söyledikleri doğru mu? diye sorar ,

    Suçlanan genç der ki :
    – Evet doğru.

    Bu söz üzerine Hz Ömer;
    – Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:

    Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
    – “Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı, atıma bir taş, attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.”

    Bu söz üzerine Hz Ömer:
    – “Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin” dedi.

    Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
    – “Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başlar; “Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(c.c.)(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der.

    Hz. Ömer dayanamaz der ki :
    – “Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!”

    Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
    – “Bu zat benim yerime kalır.”… O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken
    Cennet’le müjdelenen Amr İbn-i As’ dan başkası değildir. Hz.Ömer, Amr’a dönerek,
    – “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der.

    O yüce sahabi:
    – “Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.

    Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr Ibn-i As’a verilecek idam cezası yerine, maktulün diyetini vermeyi teklif ederler; fakat gençler razı olmaz ve “babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz” derler.

    Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir. Der ki :
    “Bu kefil babam olsa farketmez cezayı infaz ederim.”

    Hz Amr Ibn-i As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
    – “Biz de sözümüzün arkasındayız.”

    Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.

    Hz. Ömer gence dönerek der ki:
    – Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı, neden geldin?”

    Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):
    – “AHDE VEFASIZLIK ETTİ” demeyesiniz diye geldim der.

    Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibn-i As’a der ki:
    – “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun. Nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?”

    Amr Ibn-i As (Allah(c.c.) kendisinden ebediyyen razı olsun), vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,
    – “Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. “INSANLIK ÖLDÜ ” dedirtmemek için kabul ettim” der.

    Sıra gençlere gelir, derler ki :
    – “Biz bu davadan vazgeçiyoruz.”

    Bu sözün üzerine Hz Ömer ra. :
    -”Ne oldu, biraz evvel “babamızın kanı yerde kalmasın” diyordunuz ne oldu da vaz geçiyorsunuz?” der.

    Gençlerin cevabı da dehşetlidir :
    -”MERHAMETLİ İNSAN KALMADI” DEMEYESİNİZ DİYE …

  5. 5 Hay-al öyle diri-l 4 Şubat 2008, 9:03

    Sevgili Gökdoğan Bey; Şu ana kadar yazılarınızda hiç sorun yaşamadım ama, yazınızın bazı bölümleri Hakikatlı görünmedi, affınıza sığınarak söylemek istedim. Hangi bölümleri olduğunu ekledim. Size Allah’a gidiş azab gibi mi görünüyor, bize neyi anlatmak istediniz, gerçekten kaç defa okusam da anlayamadım. Teşekkür ederim.
    ___________________

    (Gerçek ve hayal arasında gidip gelmeler) bende (şüphecilik) duygularımı körüklemişti. (Dib not: Oysa Raci’nin gidiş-gelişleri Hakikata apaçık örnek degil miydi? Batından zahire gidiş-gelişlerin anlamını açtığını düşünmüştüm oysa asla gerçekten niye hayala geldim gibi düşüneceğini hiç düşünmedim Raci’nin.)
    ***

    “Ezelî ve ebedî tekliğin verdiği (acıyı! ) bilir misin?
    Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği (yalnızlığı) bilir misin? (dib not: olumsuz gibi görünmüş)
    Görünebileceğin(!) başkasının(!) olmaması
    Ve
    (seni görebilecek) başkasının(!) olmaması gerçeğinin verdiği (boşluğu) bilir misin?
    ***

    muhabbetinin iki varlık arasında olamamasının verdiği (hüsrânı )bilir misin?
    ***

    Hayalinde dahi ikiliği (şirki) var etmemek kudretinden doğan ‘Ahadiyet’ (mahkûmiyetini) bilir misin?
    ***

    Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve (hüzne büründü ) ki (sararmış solmuş bir heykel gibi) oldu. Sanki evrende ondan başka hiçbir şey yokmuşçasına bir derinliğe gömüldü. Kıyıya gelmiştik. Sandaldan indim. O hâlâ sandalda bir (put) gibi gizemli görünüyordu.

  6. 6 ümit sezgin 4 Şubat 2008, 3:38

    Amak-ı Hayal’in bu bölümünü okuduktan sonra daha iyi anladım niçin Efendimiz SAV’in ‘BEN HÜZÜN NEBİSİYİM’ dediğini…

  7. 7 KGökdoğan 5 Şubat 2008, 8:33

    Sn.Hay-al öyle diri-l’in suallerine verilmeye çalışılan cevaplardır:

    (SUALİNİZ)
    …Size Allah’a gidiş azab gibi mi görünüyor, bize neyi anlatmak istediniz, gerçekten kaç defa okusam da anlayamadım. Teşekkür ederim.

    (CEVAP)
    A’mak-ı Hayal Yorumlu Özeti’ni dikkatli olarak okuduğunuz için öncelikle teşekkür ederim.
    Râci’nin ( kendini arayan insanı sembolize eder) hakikati arayışına sizin de tespit ettiğiniz gibi kısaca Allah’a gidiş diyebiliriz. Aynalı Baba (HAKİKAT EHLİ ZÂTLARI sembolize eder) Allah’a gidiş ve Allah’a vuslattan önce (Allah ismi ile işâret olunan varlığı idrakten önce) insanın kendi nefsini tanıması gerektiği tezi üzerinde durmaktadır. Nefsini bilen Rab’bini bilir prensibini gerçekleştirmek için Râci’yi kendi iç âlemlerinde seyahat (tefekkür) ettirmektedir. İç âlemde yükselişi tasavvuf ehli zâtlar önce dört aşamada tanımlamışlardır.
    1. Fiillerin tevhidi (tevhid-i ef’al): Her iş ve oluşta Hak’kın kudretini, aracısız ve yardımcısız yaratma gücünü hissederek iç ve dış âlemleri Hak’ka bağlayarak yorumlamaktır. “İyilikleri Allah’dan, kötülükleri de nefsinden bilmek” âyetinin uyarısıyla aynı anda Resulullah’ın yaşantısına uyum da gereklidir. Her fiilin Hak olduğunu bilmek; ateşin Hak olduğunu bilmek fakat ateşe de elini sokmamak gerçeğini değiştirmez.
    2. İsimlerin tevhidi (tevhid-i esmâ): Varlığın aslının Hak’kın tecellisi olduğunu kabullenebilmek. Varlığı Cemal ve Celal isimlerinin tecellî perdesi olarak seyredebilmek. Yine bu bilgiyi sadece akıl ve kalb bazında düşünmek, günlük yaşamımıza karıştırmamak gerekir. Resulullah’ın Cemâl tecellisi olan güzelliklere meftûn olması, Celâl tecellisi olan şiddetli ve insan doğasına ters olaylardan kaçınması ve sevmemesi bu aşamada tek yol göstericidir.
    3. Sıfatların tevhidi (tevhid-i sıfat): İlim, irade, kudret, hayat ve diğer sıfatların (varlık özelliklerinin) her birimde tecelli ettiğini kabullenebilmektir. Burada ölçü yine Resulullah’ın “kulluk/abdiyyet” prensibidir. Meselâ Allah “Hay ve lâ yemut’tur” yani Allah ebedî olarak hayat sahibi ve ölümsüzdür. Kul da Allah’ın Hay sıfatına ve ölümsüzlük sıfatına tam teslim olursa “abd’ul hay ve abd’ul bâkî” olacaktır. Bu bilince ölmeden evvel ölmek olarak da işaret edilmiştir.
    4. Öz’ün/Hakikatın tevhidi (tevhid-i zât): Varlığı hiç yorumlamadan; fiilleri, isimleri ve sıfatları tecellî etmiyormuşçasına algılayabilmektir. Kul’un Allah’a yakınlaşma bilincinin son haddine varması ve kulunda gören gözün, tutan elin, konuşan dilin Hak olduğunu tefekkür edebilmesidir. Bu hakikatin “hakikatini” ancak Resuller, Nebîler ve çok yüksek mertebedeki Velîler fark edip yaşayabilir.
    Kişiyi Allah hakikatini idrak etmeye götüren aşamalar bunlardır. Kul bu aşamalarda yükseldikçe “tekliği” hissetmeye başlar. “ikilik”ten, kendisine Hak’dan ayrı varlık vermekten ruhsal olarak AZAP duymaya başlar. Hatta ikilik düşüncesini fark etmeden yaşayanlar için de üzülmeye başlar. Onlara onların anlayacağı akıl ve lisan ile “tekliği” anlatmaya çalışır. İnsanların derdi (ikilik yanılgıları) ile dertlenmek, insanların sevinci (teklik zevki) ile sevinmek bu anlamdadır.

    (SUALİNİZ)
    (Gerçek ve hayal arasında gidip gelmeler) bende (şüphecilik) duygularımı körüklemişti. (Dib not: Oysa Raci’nin gidiş-gelişleri Hakikata apaçık örnek degil miydi? Batından zahire gidiş-gelişlerin anlamını açtığını düşünmüştüm oysa asla gerçekten niye hayala geldim gibi düşüneceğini hiç düşünmedim Raci’nin.)

    (CEVAP)
    Râci uyanıklık halini “gerçek” olarak kabul ediyor, içindeki boyutları, gittiği âlemlerdeki varlıkları da kendi “hayalleri” olarak kabul ediyor. Gerçek dünyada ve kendi gerçekliğinde fark edemediği varlık sırlarını/varlık hakikatlerini hayal âlemindeki sembollerle çözümlüyor. Ve asıl fark etmesi olan en önemli konuya geliyor ve kendisinin de Hak’kın bir hayalî (vehmî) varlığı olup olmadığı üzerinde düşünmeye başlıyor. Duyduğu şüphe, özeleştiri mâhiyetindedir, araştırmaya, gerçeği açığa çıkarmaya iten yapıcı şüphedir. Şüphesinden de kendisinin Hak’ka göre “yok” olduğu, ancak Hak’kın ilminde Hak’kın âdetâ bir hayali olduğu sonucu olduğuna ulaşıyor ve “varlık taslamak” yanılgısından kurtuluyor.

    (SUALİNİZ)
    “Ezelî ve ebedî tekliğin verdiği (acıyı! ) bilir misin?

    (CEVAP)
    Hak’kın Ahad olduğunu, Allah ismi ile işaret olunan varlığın ezelden ebede “el an” (şimdi de) hep aynı olduğunu fark ediş halidir. Bu hâli anlatabilecek beşeri olay şudur:
    Issız bir adada kendiliğinizden hep var olduğunuzu düşünün. Hiçbir canlı, insan, hareket vs yok. Ve ebediyen olmayacak da… bu gerçeği daha da dikkat çekici hale getirmek için “acı” kelimesi ile abartma sanatı yapılmıştır. Acı, kötü olay anlamında değildir.
    ((Böyle bir betimlemeyi önce İbn Tufeyl (12.yy Endülüslü müslüman tefekkür adamı) Hay bin Yakzan adlı romanıyla dile getirmiştir. Robenson Crusoe bu kitabın etkisi ile yazılmıştır.))

    (SUALİNİZ)
    Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği (yalnızlığı) bilir misin? (dib not: olumsuz gibi görünmüş)

    (CEVAP)
    Ahad olan Allah’ın İhlâs Suresi’nde zâti özelliklerinin anlatımıdır. Beşeri boyutta, kullukta “garîblik ve fakirlik” olarak tecellî eder. Kimi kimsesi olmayan kulların hali ile bir benzetme sanatı yapılmak istenilmiştir.

    (SUALİNİZ)
    Görünebileceğin(!) başkasının(!) olmaması
    Ve
    (seni görebilecek) başkasının(!) olmaması gerçeğinin verdiği (boşluğu) bilir misin?

    (CEVAP)
    Hak gerçek varlıktır. Tasavvuf dilinde Vâcib el-vücûd denilir. Hak’dan gayrı olarak varsayılan tecelliyata da “olsa da olur, olmasa da olur” anlamında Mümkün el-vücûd denilir. Yani bizler mümkünattanız, varlığımız (İbn Arabi’ye göre) hayaldir… varlığımız (İmam Rabbani’ye göre) Hak’kın İsimlerinin gölgesidir/zıllidir. (İkisi de aynı sonuca çıkar)

    Kısaca siz aynadaki aksinizi, hayalinizi görebilirsiniz fakat aynadaki tecelliyatınız sizi göremez. Aynalı Baba (Allah’a vuslat etmiş bilinç) kendisini ayna içindeki görüntü olarak var sayıyor ve o görüntünün ne kadar var olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kendisinin işte öyle bir yokluk ve boşluk olduğunu tefekkür ediyor.
    Ayna örneği de yine bir metafordur (betimleme, mecaz). Asla!.. biz Allah’ın bu şekildeki bir görüntüsüyüz sonucunu çıkarmamalıyız. Bazen doğruyu tanımlayacak doğru örnek olmaz, doğruyu yanlış örnek tanımlamaya çalışır. Siyahın beyazı, beyazın siyahı tanımlaması misâli…

    (SUALİNİZ)
    muhabbetinin iki varlık arasında olamamasının verdiği (hüsrânı )bilir misin?

    (CEVAP)
    Tüm varlık, tüm sıfatlar O’nun ise geriye ne kalıyor? Kocaman bir hiç kalıyor. Allah, hiç hükmündeki kulunu seviyor. Yani Allah kendi esmâsını seviyor. Kendi tecelliyatını seviyor. Aynalı Baba; kendisinde, Allah’ı sevebilecek kadarCIK dahi bir VARlık göremiyor. Tam bir fenâ (yokluk) hâli… Hatta “yok” olmak için önceden var olmak gerekir, Aynalı; önceden de var olmadığını biliyor ve “yokluğu” bu bağlamda düşünüyor. Muhabbeti (aşkı) tekleyip (tevhid edip) aşkın hakkını veriyor. ALLAH AŞKI’nı tanrı sevgisinden ayıran en önemli püf noktalarından biri de burasıdır.

    (SUALİNİZ)
    Hayalinde dahi ikiliği (şirki) var etmemek kudretinden doğan ‘Ahadiyet’ (mahkûmiyetini) bilir misin?

    (CEVAP)
    Mahkûmiyet; hüküm anlamında kullanılmıştır. Hakk’kın değişmez gerçeği olan “ahad” halini anlatmak için yine beşerî dünyadan bir kavram verilmiştir. Biraz daha kapalı anlatımı; “Şirk muhaldir” şeklindedir.
    Allah; ilminde mevcûd olan kuluna (hayaline- esmâ gölgesine) ayrıca bir varlık vermiyor. Ahadiyet’i ikiye bölünmüyor. Bu tam bir kudret halidir ki; hiçbir şey kendiliğinden olmaz…

    Aynalı; yine kendi varlığının yok’a eşit olduğunu hatta yok ve var gibi izafi bir değer dahi olmadığını ilan ediyor.

    (SUALİNİZ)
    Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve (hüzne büründü ) ki (sararmış solmuş bir heykel gibi) oldu. Sanki evrende ondan başka hiçbir şey yokmuşçasına bir derinliğe gömüldü. Kıyıya gelmiştik. Sandaldan indim. O hâlâ sandalda bir (put) gibi gizemli görünüyordu.

    (CEVAP)
    Mutlak sükûnet ve huzur hâli HÜZÜN kavramıyla kontrast hale getirilmiş… Daimi Şükür, daimi secde,daimi hamd, daimi hac, daimi kurban, daimi salat (daimi namaz) hâlinin zirve duygusallık görüntüsü…

    Hak’kın Ahadiyet gerçeğini en mükemmeliyle Resulullah a.s. yaşamış ve “Resullerin içinde en büyük çileyi ben çektim” demiştir. Bu çile bedensel acı değil. Fikir çilesidir.

    En güzel yorumu…
    ümit sezgin Yazmış:
    4 Şubat 2008 15:38
    Amak-ı Hayal’in bu bölümünü okuduktan sonra daha iyi anladım niçin Efendimiz SAV’in ‘BEN HÜZÜN NEBİSİYİM’ dediğini…”

    En güzel yorumu…
    kenan Yazmış:
    3 Şubat 2008 07:02
    Kendine seçtikleri”dir sevenleri bir çehreden!… Özünden sevgiyi yaşayanlardır, “mukarreb”leri!
    Hünerlerini sergilemek için yaratmıştır herşeyi…
    Sevmek için yaratmıştır sevilenleri!
    Gözlerinde seyretmek için gözleri olarak yaratmıştır “aşk”ı yaşattıklarını!
    Avam anlamaz ve bilmez bu aşkı! Bunun aşk olduğunu!
    Oysa gerçek “aşk” O’nun ateşine pervane gibi atılıp; varlığını O’nda yitirip; O’nun “Baki”liğini yaşattıklarıdır gerçek “âşık”lar!
    Özel bir fıtratla gelmişlerdir onlar, “âşık” olmak için! Yaşamları boyunca bir değer taşımamıştır dünya ve içindekiler…
    Parmaklarını bile kıpırdatmamışlardır dünya için!
    “Allah” de ötesinde bırak onları hevâlarıyla oyalansınlar” hitâbına mâruz kalmıştır programları; ve hücrelerine nüfûz etmiştir bu hitap!
    Gerçek anlamıyla onlar “yaşarlar aşkı”; “yaşar onlarda aşkı”; sever, acır, merhamet eder onlarda kullarına; çünkü bu sıfatlar için yaratmıştır onları! hu ya hu la ilahe illa huu

    Sn. Hay-al öyle diri-l’in hassasiyetine ve kapalı kalmış ifadelerin açılması için suallerine teşekkür ediyorum… Allah ebedî olarak mükemmeldir, kul ise ebedî olarak hep eksiktir ve ebedî olarak kendisini tamamlama gayretine “mahkum”dur. Cevaplarımda yine yetersiz kalmış olabilirim. Bizi de böylece kabul buyurun. Eksiklerimizi; daha kapsamlı kaynaklardan tamamlamaya çalışınız.
    KGökdoğan

  8. 8 KGökdoğan 5 Şubat 2008, 8:36

    Sn.Bekir Dardağan’ın naklettiği anekdot darbı mesel olarak güzel bir anlam içeriyor. Fakat, Aşere-i Mübeşşere’den (yani cennet bilincine ulaşmış, ismi verilmiş kişilerden) biri olan bir sahabenin kendi hayatı ile kumar oynamasının mümkün olmayacağı kanaatindeyim. Konuyu, kaynakları araştırmadım. Anlatılan olay ile A’mak-ı Hayal’in yorumlu özetinin bu bölümü arasaında bir bağ oluşturmaya çalıştım. Fakat bir sonuca ulaşamadım. Teşekkür ederim.
    KGökdoğan

  9. 9 Be-kir dardağan 5 Şubat 2008, 9:53

    KGökdoğan Yazmış:
    5 Şubat 2008 08:36
    Sn. Bekir Dardağan’ın naklettiği anekdot darbı mesel olarak güzel bir anlam içeriyor. Fakat, Aşere-i Mübeşşere’den (yani cennet bilincine ulaşmış, ismi verilmiş kişilerden) biri olan bir sahabenin kendi hayatı ile kumar oynamasının mümkün olmayacağı kanaatindeyim. Konuyu, kaynakları araştırmadım. Anlatılan olay ile A’mak-ı Hayal’in yorumlu özetinin bu bölümü arasaında bir bağ oluşturmaya çalıştım. Fakat bir sonuca ulaşamadım. Teşekkür ederim.
    KGökdoğan
    *****

    Selam, ezberlenilmişlikten, benzerlilikten, kolaylıktan çıkarak sentez yapmak istedim. Olaylarda ki kahramanların hepsinin leylasız mecnun olduğunu düşündüğüm için eklemek istedim. (Çünkü insan doğasına aykırı davranıyorlar gibi geldi;) Benzer olaylarla sentez yapma kolaylığını geçip, birlik ruhu ile baktığımızda muhakkak bir bağlantı buluruz’u kendime yaşatmak istemiştim. Rahatsızlık verdiğim için kusura bakmayınız. Selamlar, güzel dost 🙂

    Not: O vakit Hallac da hayatı ile kumar oynamış olmalı veya Hz. Muhammed cahillere gerçeğe anlatmakla hayatı ile kumar mı oynamıştır. Veya Hz. Ali Hz. Muhammed’in yatağına yatarak hayatı ile kumar mı oynamıştır? Olaylardaki kahramanlar da ilme hizmet ettiklerini düşündükleri için öyle davranmış olmalı, kumar oynadıklarını düşünmüyorum. Siz güzel düşünen birisiniz Kemal Bey, düşünen insanlarla olmayı hep güzellik olarak düşünmüşümdür halen de öyle düşünüyorum, saygılar.

  10. 10 saim 7 Şubat 2008, 7:56

    İlahlar öldü artık!!!
    Tanrı ise can çekişmede!??
    Hay Allah…

  11. 11 ısırgan & gül 8 Şubat 2008, 2:04

    …Evvel zaman içinde kalbur saman içinde.
    …Âlemler hayal içinde.
    …Hayal, gerçek içinde.
    …Gerçek, kendi içinde.
    …Kendisi ise, bir GARİP KUL’unun kalbinin bir köşeciğinde.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: