Belalarla sınanmak..

Hali iyi olduğu halde azap çekiyor gördüklerimiz; bela ve imtihan sırrınca asıl hazineye yakınlaşması dilenen, seçilmişliğe aday kimselerdir. İç dünyalarında cennet yaşanır onların.’’

Sayın Mehmet Doğramacı’nın, Secret’i konu alan yazı dizisinden alıntıladım bu cümleyi…

Benim de uzun süredir üzerinde kafa yorduğum bir konu bu… İmtihan konusu, aslında ayan beyan açıkta olan en önemli “sır’’lardan…

Ama kimin, kimi imtihan ettiği konusu bence tartışılmaya değer bir nokta:

Elbette ki, her şeyin üstünde sürekli ola gelen bir imtihan durumu yaşıyoruz hepimiz. Bu dünyayı terkedene kadar da bitmeyecek bu…

Bununla beraber, hali iyi olduğu halde azap çekiyor gördüklerimizden en azından bir kısmının (hatta belki de hepsinin) çok daha büyük bir imtihanda Allah’ın araçları olduğunu da düşünmeden edemiyorum.

Onlar sayesinde imtihan ediliyor diğerleri… Aynı, hali sahiden de kötü ve harab olanlarla da imtihan edildiğimiz gibi….

Belanın büyüğü aslında onlara değil bize geliyor…

Basit ve kendi tanık olduğum bir örnekle açıklayayım ne demek istediğimi:

Bir kadın tanıyorum oldukça yakından. Bu kadın, benim yıllar boyu şahit olduğum kadarıyla Allah yolunda ve Allah rızası için çabalayan bir kişi. Son derece de temiz kalpli, saf, sevgi dolu ve kendisini insanlara hizmet etmeye adamış durumda. Ama onu dışardan görseniz, görünüşü itibariyle “Bu kişinin dinle, imanla bir ilgisi olamaz,’’ diyebilirsiniz.

Fikirleri oldukça serbest, ilk bakışta “özgür, rahat kadın’’ imajı verecek ve ön yargılı insanlar tarafından ‘’hafif kadın’’ olarak damgalanabilecek kadar hem de… Ama biraz konuştuğunuzda anlıyorsunuz ki bu rahatlığının ve bazı toplum kurallarına ters düşmesinin çağımızda yaygın olarak görülen dejenerasyon ile hiç alakası yok. Biraz daha dikkat eder ve onu tanırsanız tek yaptığının, gönül gözüyle yaşamak ve kendini cesurca ifade etmek olduğunu da görebilirsiniz.

İşte bu kadını, seçimlerinden dolayı, toplumsal kurallara (daha doğrusu toplumsal sahtekarlığa) baş kaldırarak yaşadığı için bütün çevresi gizli veya açık olarak yargıladı….

O hiç sesini çıkarmadı, bildiğini söylemeye ve bildiği gibi yaşamaya devam etti sadece.

Gün oldu devran döndü ve gözlerimle şahit oldum ki onu kınayanların hepsi onda kınadıkları her şeyin katmerlisini yaparak çok zor durumlara düştüler…

Bazısı gördü apaçık olanı ve ondan özür diledi “Zamanında seni çok yargıladım, meğerse insanın başına her şey gelirmiş,’’ diyerek, bazısı da hala uyanamayarak gittikçe sefilleşen bir yaşamın içine düştüler…

İşte sözünü ettiğim bu kadın, fıtratından gelen bir özellikle hayatı her daim özünden geldiği gibi ve cesurca yaşadığı için adeta bir katalizör rolü oynuyordu ve karşısındaki insanları bilmeden de olsa çok çetin bir sınavla karşı karşıya bırakıyordu.

Onun saflığından yararlanmaya kalkanlar, kısa vadede kar eder gibi görünseler de uzun vadede o çok güvendikleri akılları ile ahmak durumuna düştüler.

Onu “hafif kadın’’ diye yargılayarak iffetine laf edenlerse, gerçek hafifliğin yani iffetsizliğin ne olduğunu deneyimlemek ve cümle aleme göstermek durumunda kaldılar.

Geçenlerde sordum ona bu durumun farkında olup olmadığını ve farkındaysa içinden bir “Oh olsun, etme bulma dünyası,’’ demek gelip gelmediğini…

Cevabı ibret vericiydi: “Allah korusun. Ben her daim Allah’a kalbimi bozmaması için dua ediyorum. Onların düştükleri duruma sadece üzülüyor ve merhamet duyuyorum. Eğer ben bugün onları kınarsam veya nefsimin etkisinde kalıp ‘oh olsun’ dersem, yarın onlardan bin beter duruma düşebilirim… Allah benim canımı onların gömleğini de giydirmeden almaz… Allah onları da beni de esirgesin ve doğru yoldan ayırmasın…’’

Şimdi burada biraz duralım ve düşünelim; hayatımız boyunca -haklı veya haksız-yargıladıklarımızı ve giydiğimiz gömlekleri… Sonra da aslında gerçek hali iyi olup da belalar içinde görünenlerin ama kendi içlerinde cenneti yaşayanların, Allah tarafından karşımıza en çetin imtihan soruları olarak çıkarılıp çıkarılmadıkları konusunu…

Angorya
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

15 Responses to “Belalarla sınanmak..”


  1. 1 kenan 18 Ocak 2008, 5:37

    Üç grup derviş vardır. Hal dervişi, gal dervişi, yal dervişi.. Yüce ALLAH öze yönelenleri korusun, dostlarının yoluna layık etsin… Amiin

  2. 2 martı 18 Ocak 2008, 9:27

    Enteresan bir örnek ve ilginç bir yaklaşım, elinize sağlık Angorya. Allah bizi birbirimizle sınar. Dünyanın imtihan meydanı olduğu ise kuşkusuz.

    Örneğinizdeki kişinin kadın olarak algılanıp değerlendirilmesi dahi imtihandır belki.. Ete kemiğe bürünüp, Yunus diye görünen, ete kemiğe bürünüp, kadın diye görünemez mi? Allah bizleri bilerek ve bilmeyerek işlediğimiz hatalardan dolayı affetsin! O, Latif, Veli, Tevvab, Ğafur ve Rahim\’dir.

  3. 3 nilüfer 18 Ocak 2008, 10:15

    Ben de sizin yazınızdan küçük bir alıntı yapmak istiyorum izninizle;

    ((Ama onu dışardan görseniz, görünüşü itibariyle “Bu kişinin dinle, imanla bir ilgisi olamaz,’’ diyebilirsiniz.))?????

    Diyemeyiz, demeyiz ….

    Giyim kuşam ve davranış iman ölçü birimi değildir kanımca. Zaten içinde yaşadığımız toplumda çok açık ve net olarak da görebiliyoruz sahte olanla olmayanı. İnternette okuduğum bir yazıda; 2 delikanlı (motorsikletli, küpeli ve blue-jeanli ) Beşiktaş’ta Yahya Efendi türbesini ziyaret etmek ve sohbet dinlemek istiyorlar, biri diğerine diyor ki ”Bu kıyafetle girmek ayıp olmaz mı”. Arkadaşının verdiği cevap çok güzeldi. ALLAH DOSTLARI KALIBA DEĞİL KALBE BAKARLAR…

    Sevgiler

  4. 4 filiz 20 Ocak 2008, 8:21

    Çok karşılaşılan bir örnek..

    Yargılamak bizim işimiz değil ki.

  5. 5 Zeynep Akkan 21 Ocak 2008, 4:32

    Bİz insanlar maalesef çok aceleciyiz..
    Olayları yaşadığımız anda, hemen hüküm verebiliyoruz.
    Oysa ki yaşananı değerlendirebilmek için yaşananın geçmesi gerekiyor ki, biz dönüp bakınca süreci, nedenini ve sonucunu anlayabilelim.
    Zaten bence o yüzden insana hayat verilmiş; yaşasın ve hakikati bulsun diye..
    Sabır buradaki ‘anahtar’dır diye düşünüyorum.
    Allah sabredenlerle beraber olduğuna göre..

  6. 6 ısırgan & gül 22 Ocak 2008, 8:47

    Hiçbir insan bir başka insanın sınanması için “gönderilmez”.

    Eğer öyle olsaydı; bazı insanlar “özel imtihan görevlisi” olur, diğer insanlar da onu fark ettikçe yüceltirler ve zamanla tapınmaya başlarlardı… Özel görevliler yokken bile insanların birbirine “tapınması” durdurulamazken…

    Dünyâ yaşamı için dini kaynaklarda kullanılan “imtihan” kavramı; insanın nimetlerle gelişmesi, sonsuz hayata hazırlanması için geçireceği sürecin adıdır. Bu durumda nefsimizin hoşuna giden “iyi” olaylar da nefsimizin hoşuna gitmeyen “kötü” olaylar da “geliştirici” sistemdir. Bu gerçeğe OKYANUS’UN ÖTEKİ TARAFINDA yaşayan AK SAÇLI BİLGE (kelimeler benim anlatımıma göredir) şöyle işaret etmişti:

    Elması ancak elmastan daha sert bir şey yontabilir. İnsan bu dünyaya yontulmak ve güzel şekil almak için gelmiştir. İnsanı diğer insanların verdiği eziyetler yontarak şekillendirir ve sonsuz yaşama hazırlar.

    (1995’li yıllarda Antalya’da Cuma sohbetlerinden bu kadar bir bölüm hatırlıyorum, orjinali ses kasetlerinde ya da yazıya geçmiş halde bulunabilir)

    Sistem budur fakat bu “okunan” sistemdir. Halk okunamayan sistem içinde yaşar. “Kötü” davranış yapana; aferin sen sistem gereği iftira atıyorsun diyemezsin… Denilmemiş. Denilemez. Her doğru her yerde söylenmez… Aynı zamanda okunamayan sistemin “efsane”leri de Allah Sistemi’ni anlatırken örnek olarak kullanılamaz… Kullanılırsa, bazı okuyucular sükût-u hayale uğrar…

    Efsane örneklemeler bazılarını ISIRGAN OTU gibi kaşındırırken, çoğunluğa GÜL KOKUSU etkisi yapabilir.

    Dünya yaşamımızdaki; her an ve her olay, her birimi her an “mükemmelleşmeye” doğru itmektedir.
    Bunun nedeni Allah’ın her an “güzelleşmesi” olarak mecazlandırılmış “Hakikat” ehillerince…

    Allah’ın sistemi olan İslâm’da her hangi bir eksikliğin ve fazlalığın olmadığını “okuyabilme”nin adı “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır.

    Okuma’nın birinci kuralı; (Hz. İsa)…

    Görevimiz içinde bulunduğumuz toplumun “yerel ahlak anlayışı” şartlanmalarıyla ters düşmeden Allah ahlakı ile “iç dünyamızda” her olayı değerlendirebilmektir.

    Özel olaylar genel olamaz.
    Nice insan vardır ki çevresine her türlü iftirayı atar fakat attığı hiçbir iftiranın “aynısını yaşamadan” ölür. Bu dahi genel bir kural olamaz…

    Başkasında bulunan kusurun yaşanmadan ölünmemesi hakkındaki hadiste daha derin anlamlar olmalıdır…

    Yontucu olmamak
    Sadece yontulmak
    Fakat
    Gelin beni yontun demeden yontularak
    Hamlık’tan pişkinliğe
    Pişkin’likten Yanma’ya ulaşmak
    Ne güzel…

    Sn. Angorya’ya beyinleri düşünmeye zorlayarak; tastik ya da itiraz yorumu çıkarttıran bu güzel yazısı için teşekkür ediyorum.
    ısırgan & gül
    ( urtica.rose@hotmail.com )

  7. 7 ısırgan & gül 23 Ocak 2008, 4:16

    Bilirdi Araplar, Müslüman olmanın ilk şartlarını.
    Eline, diline, beline sahip olmayı göze alanlar ancak… “şehadet” getirmiş sayılırdı.

    Niçin?

    Onların sırtına bir emanet indirilecekti de onun için. Emaneti ehline vermek için. Emanete ihanet etmeyecekleri seçmek için.

    Sonra onlara “Allah”ı anlatırdı. İsmi Allah olan yerel Arap tanrısını değil… İsmi Allah olan âlemlerin Rab’bini anlatırdı. (Müşrikler de inandıkları yerel tek tanrının ismine Allah derlerdi)

    Allah’ın “cemal”ini anlatırdı. Allah’ın “celal”ini anlatırdı.

    Niçin?

    Çünkü, Mekke’de iken Allah’ın “Celal” tecellisi tüm Arap yarım adasını kasıp kavuruyordu. Bir avuç Müslüman yâni Allah’ın “cemal” tecellisine mazhar olmuş yaklaşık kırk Müslüman… Kırk bin “celal” tecellisinin cehenneminde zulme, işkenceye, aşağılanmaya, tavuk gibi parçalanmaya, kızgın kumlara gömülmeye, atılan iftiralara, tecavüzlere dayanmak zorundalardı… Ve dayandılar.

    Nasıl dayandılar?

    Onlar düşmanı tanımışlardı. Hiç yalan söylemeyen ve hiçbir zaman yanlış “tanımlama” yapmayan Muhammed’ül Emin onlara “celal”i tanımlamıştı.

    Dilinden hata çıkmayan Resulullah a.s.’ın “celal tecellisi” dediğine, hangi “cemal tecellisi ”…” Hayır o celal tecellisi değil” diyebilirdi? Ve diyemediler. Yutkundular. Dut yemiş bülbüllere döndüler (sustular).

    Susmayı bildiler. Çünkü onlar “Emânet’e, sırra” sahip olacak dile sahiptiler. Her doğruyu her yerde söyleyemezlerdi.

    Fakat hiçbir zaman; “Gel beni yont” demediler. Celal’in sert, cemal’in yumuşak olduğunu biliyorlardı. Yontuluyorlardı. Öldürülüyorlardı… Habeşistan’a kaçtı, korunmasızlar… İlk hicret idi… kalanlar tek yürek olmuşlardı.

    Su yumuşaktır, su “cemal”dir.
    Mermer serttir, mermer “celal”dir.
    Mermer suyu delemez fakat su sabreder… damla olur… zamanı gelir mermere damlamaya başlar ve mermeri damlaya damlaya deler.

    Cemal tecellileri “Medine”ye gizlice hicret ettiler. Damla olup Mekke mermerlerini delmek için.
    Cemal’ler Bedir’de saf saf olup dizildiler.
    Celal’in sadece siyah rengine mazhar olmuş Mekke mermerleri de karşıya dizildi.
    Su ve mermer savaşacaktı.

    Önce düello olurdu o zamanların savaşlarında. Bir müşrik çıktı er meydanına. Er diledi karşıdan. Mekke’de develere bağlanıp da parçalanarak şehid edilen hanım sahabenin oğlu baktı, annesini şehid eden müşrik er diliyor. O anda Allah için savaşmak prensibini unuttu, annesinin intikamını almak niyetiyle ileri atılmak istedi. Ona izin vermedi Resul. Siyah Celal’i ancak kalbinde “kin” olmayan bir Cemal mağlup edebilirdi. Ona geri çekil, Allah’ın Aslanı Âli Haydar’a, ileri atıl, denildi.

    Hz. Âli gerçek âlem olan “Esmâ boyutundan asla çıkmayan” usta savaşçıydı. Ayaklarıysa sahte âlem olan madde boyutuna çok sıkı basardı her zaman. Esmâ âleminde yaşamayan, madde âlemini nereden bilsin? Ayakları kaymadan nasıl yürüsün?

    Hz. Âli’nin cemâli, Mekkeli mermerin kalbini deldi.

    Ve “cemal” zıttı olan “celal” hakkında çok iyi istihbârat eğitimi aldığı için muzaffer oldu Bedir’de…

    Devrân döndü, asırlar geçti.
    Bu sefer Allah’ın “celâli” Moğolistan’dan tecelli edip eski dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Cengiz’in torunları tââ Anadolu’ya kadar girdiler. Taş üstünde taş, omuz üstünde baş komadılar.

    Anadolu’da iki tasavvuf eri yaşıyordu.
    Biri diyordu ki “Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek, bana seni gerek seni”. Bu “Bizim Yunus” idi. Fakat elinde sopasıyla Anadolu’yu karış karış geziyor ve halkı Moğol istilacılarına karşı örgütlüyordu.

    Diğeri de diyordu ki “ Ey sevgili! Geçen gün Arap atlarına binip gelmiştin. Bu gün ise Moğol atlarına binip geldin. Yüzüne hangi maskeyi takarsan tak biz seni tanırız!”. Bu sözler aşkın üstâdı Hz. Mevlâna’ya ait. Dostu ve düşmanı en az sahabe kadar tanıyabilen Mevlâna’ya ait.

    Mevlâna ki Rumcayı, Ermeniceyi, Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi bilir. Anadolu’da yaşayan ve bu dilleri konuşan halkları toplayıp Selçuklu ordusu ile işbirliğine yöneltir ve Moğol düşmanına karşı örgütler.

    Düşmanı sufice şiirlerle tanımlamak, onu övmek için değil; yenmek içindir.

    Düşmanını bilerek savaşan, düşmanını bilmeyerek savaşana göre daha başarılı olur.

    Ahiret dosttur. Dünya düşmandır.
    Ahireti çok iyi tanıyan dünyayı esir alır.
    Ahireti tanımayanı ise dünya esir alır.

    Devran döndü gün geldi.
    Yirminci asırın sonları. Yirmi birinci asırın başları.
    Allah’ın sisteminde değişen hiçbir şey yok.
    Zıtların çatışması yine tüm şiddetiyle sürüyor.
    Karanlık ve aydınlık birbirini takip ediyor.
    Celal’in elmas çarkları hâlâ dönüyor yontmak için.
    Cemâl’in yumuşak damlaları hâlâ damlıyor mermerin kalbini delmek için.
    Bu savaş sonsuzdur.
    Sadece savaşçılar değişir.
    Savaş şekilleri değişir…
    Cemal’in ve Celal’in savaş taktisyenleri her zaman vardır.

    (Günümüzde savaşlar Devletimizin Kahraman Ordusunun işidir. Taktisyenleri Değerli Ordu Komutanlarıdır. Bundan sonraki örneklemelerim ise sadece nefsimizle cihat kavramlarıdır.)

    Okyanusun öteki tarafından cihat taktikleri gönderen AK SAÇLI BİLGE’den ;

    Yontanın, yakanın, acı verenin (nefsimizin hoşuna gitmeyen, acı ve ıstırap veren olayların ve birimlerin) Hak’kın tecellisi olduğunu,
    Fakat ateşin de Hak’kın bir tecellisi olduğunu ve elimizi sokarsak yakacağını,
    Elimizi ateşe sokmadığımız gibi, ateşi söndürmek için mücadele etmemiz gerektiğini,
    Sistemde şakaya yer olmadığını,
    Korunma kurallarına tam riayet etmemiz gerektiğini, … anladık. (Sözler okuduklarımdan, dinlediklerimden özetlemelerdir, kelimeler ve anlamlar orjinali değildir.)

    Hiç kimseye bulaşmadığın halde, kimseye gel beni yont demediğin halde yine de noktaNdaki kudreti fark eden saldırganlardan kurtulamazsın.

    Tehlikenin hakikatini bilinç bazında tanımak, bedensellik bazında ise hiç tanışmıyormuş gibi Hz. Âli misâli cihat etmek, duygusallığa yer vermemek… Sufizmin eylemsiz fikirsel evreni ile her an yürürlükte olan eylemli bedensellik evrenini birbirine karıştırmamak… ne güzel!

    Rumuzlarla yorum yapıyoruz. Tam bir sanal ortamdayız. Yorumsuz Blog ekibi yorumları denetimden geçiriyor. Bundan önceki yorumumda bir ifadenin cımbızla çekilip alındığını gördüm… Aşırı iltifatlar dahi yayınlanmazken, başkasını ısırgan otuna kendisini gül kokusuna benzeten art niyetli bir ifadenin yayınlanacağına inanmıyorum.

    Üsluptan kaynaklanan yanlış anlaşılmalar olabilir. Üslubumdan dolayı meydana gelen yanlış anlaşılmalar için üzgünüm.

    Urtica sözcüğü Latincede “ısırgan otu” anlamındadır. Rose ise pek çok dilde “gül” dür. Yorumlarımdaki fikirler ısırgan etkisi ya da gül etkisi gösterebilir. Sizleri inciten ısırgan yönümü cahilliğime bağışlayın. Hoşunuza giden gül kokusu alıyorsanız bilin ki o koku benden değil; OKYANUS GÜLİSTANI’ndan üzerime bulaşmış bana ait olmayan bir râyihâdır.

    Gül kokusu kuru ağaç parçasına ait değildir, gül kokusu gülfidanına aittir.

    Üzmemek ne güzel
    Sürçü lisan ve sürçü fikir eyleyip
    Üzdüklerinden daha çok üzülenin
    Özrünü kabul etmek ne güzel.

    Üzdüklerimden özür dilerim.

    ısırgan & gül
    ( urtica.rose@hotmail.com )

  8. 8 bir'ol 23 Ocak 2008, 1:07

    Önce şunu iyi bilmek gerek!..

    Bela, düşünebilen insanda sınanma kavramı oluşturur..
    Düşünemeyen insanlarda bela, azap olarak algılanır!.

    Düşünebilen insanlarda bela, rahmet olarak algılanır..
    İlaç acıdır ama hastayı iyi eder..

  9. 9 bir'ol 23 Ocak 2008, 2:01

    Sayın Elegan;

    Bizi, yazıdan sizin anladığınız yönde düşündürmeye zorluyorsunuz gibi geldi bana..
    Ben denizciyim ve gördüğüm ülkelerin sayısını hatırlamıyorum! Hatırladığım tek şey, doğup büyüdüğüm toplum kadar dedikoduya meraklı bir toplum daha görmediğimdir..
    Ben dedikodu yapmayı ve iftira atmayı, günahtan ziyade ‘basitlik’ olarak düşünüyorum. Hakikatı yaşamak gibi gailesi olmayanların, ”gıybet yapmak ölü kardeşinin etini yemek gibidir” ayetinden huşu duyduklarını sanmadığım için, her zaman susmayı tercih ederim. Allah’ın ayetini umursamayan beni mi umursayacak!.

    Kişilerle uğraşmaktansa, fikir ve düşüncelerle uğraşmak daha huzur verici değil mi? Dedikodu yapanlarla uğraşmak, onlara daha fazla cesaret vermez mi?..
    Dedi kodu yapanlar, beyinleri hiç birşey üretemediği için dedikodu yapmayı tercih ederler ve en basit yapılan şey olduğu için dedikodu yapmayı tercih ederler..
    ‘Vay efendim, sen Allah’ın kullarına nasıl basit dersin?’ dediğini duyar gibiyim. Ben değil ki onlar kendilerini basitleştiriyorlar..
    Usta, yaptığı eserden tanınır…

  10. 10 Aynur 23 Ocak 2008, 11:02

    “Allah, sivrisinekten misal vermekten çekinmez…”

    Size ne oluyor da kavunu, karpuzu küçümsüyor basit göruyorsunuz?

    Görenedir görene, köre nedir köre ne!
    Ha sivri sinek, ha karpuz, ha domates…

    Şaki anasının karnında şakidir, said ise ibret alandır. Kim neden ibret alırsa alır.. İbreti küçümsediğinizin farkında mısınız?

  11. 11 Aynur 23 Ocak 2008, 11:54

    Kardeşlerim, Gelin istiğfar edin..

    Yarın mahşerde, dünyanın gelmiş, geçmiş, gelecek bütün kavunları, karpuzları, zerzevatı önünüze dizilir de;

    “Bunlar ilim konuşuyoruz diye, bizimle alay ettiler. Yarabbi biz de senin ilminden değil miydik?”

    diye sizden şikayetçi olurlarsa, bu konuşmalarınızın ilim değil zulüm olduğunu anlarsınız. Lakin vakit geç olur. Sizin için dua ediyorum ki Allah şimdi idrak ettirsin. Ya o yazıyı yazan “ben tefekkürümü paylaştım, alay etsinler diye mi, bu muymuş ilimleri” diye hakkını helal etmezse, haliniz nice olur? Hiç düşündünüz mü? Kul hakkini bildirmez mi size, sizin ilminiz?

  12. 12 Cenghis 24 Ocak 2008, 9:14

    İftiranın ne olduğunu, ciddi iftiralara maruz kalan bilir dostlar.. Yazıyı ve yorumları okurken biraz boğazım düğümlendi yorum yapamadım ilk başta…

    Mesele hiç te basit değil.. Toplumumuz gıybet, iftira gibi durumları maalesef çok fazla ciddiye almıyor… Biraz ciddiye alanlar da küçük günahlar kapsamında görüyor gıybet ve iftirayı.. Çünkü yorumlayamıyorlar ayeti… “Ölmüş kardeşinin çiğ etinin yemenin” ne olduğunu bilemiyorlar!!!! Konunun ciddiyetini bilenler çevresiyle paylaşmalı bildiklerini kanımca.. Şu an için sadece yakın çevreme anlaşılabilir bir dille konunun hassasiyetini anlatabiliyorum… Belirli aralıklarla da konuyu gündeme getiriyorum çevremde…

    Ben de her gün konuşurken dikkat etmeye çalışıyorum; konuştuğum konuların gıybet ya da dedikodu kapsamına girip girmediği konuları hususunda.. Gerçekten çok hassas ve önemli konu… Bu konuyu yeterince dikkate alamazsak dostlarımızın TEK’likle, hakikat’la ilgili yazdıkları yazılardan hiç nasibimiz olmaz diye düşünüyorum…

    Evet… Cumartesi Pluton, benim de iç burcum olan Oğlak’a giriyor, Haziran’a kadar burada, bu tarihten Kasım’a kadar geri dönüşte.. Ama Kasım 2008’den sonra uzun yıllar Oğlak burcunda olacak… Bu süreçte önemli konular gündemde kalacak ve çözüme ulaşacak kanımca… Dedikodu yapma yasağı gündeme gelebilir mesela… 🙂

    Herkese sevgilerimi sunuyorum…

  13. 13 Aynur 24 Ocak 2008, 10:09

    Çok ciddiyim Elegan.. “Allah sivrisinekten misal verir” dedim anlamadın…
    Sahip olduğun yüksek ilim başını döndürmüş olmalı. “Basit zordur” diyor Einstein.
    O nedenle anlamakta zorluk çekiyorsun sanırım.
    Bu ne sevgisizlik, bu ne öfke, maaşallah barut gibisin kardeşim.
    İlim mi paylaşıyorsun, kin mi kusuyorsun, savaşıyor musun, belli değil.
    Kendini göresin diye yazdım.
    Billahi nefsim için değil. Belki bir düşünürsün diye… Ama alaycılığın arttı..
    Canın sağolsun.
    Ayağını toprağa bas biraz, elektriğin azalır..
    Hala kavun, karpuz deyip alay ediyorsun ya… LA havle ki, ne la havle…
    Bilgi, ilim insanı bir ahlaka eriştirmiyorsa, neye yarar o ilim, o bilgi?
    Çok bilip, bilgiç olup, bilmeyenle alay etmek, insanı sadece günahkar yapar.

    Allah bilginin de hayırlısını versin.
    Bilgi ne için, hiç düşündün mü? Kütüphane mi bizim beynimiz?
    Yoksa kıvama gelelim diye mi?

  14. 14 Arizba 24 Ocak 2008, 10:40

    Yorumları okuyunca Nasrettin hocanın şu fıkrası geldi aklıma..

    Bir gün Nasreddin Hoca’nin esegi çalinmis. Can sikintisi içinde durumu komsularina anlatinca her kafadan bir ses çikmaya baslamis. Birisi :

    – Hocam demis, niye ahirin kapisina iyi bir kilit takmadin sanki ?

    Bir baskasi :

    – Evine hirsiz giriyor da senin nasil haberin olmuyor ? diye konusmus.

    Bir digeri de :

    – Hocam demis, kusura bakma ama esegin çalinmasina en büyük sebep yine sensin. Çünkü dogru dürüst bir ahirin bile yok. Nerden baksan dökülüyor. Hoca kizmis :

    – Yahu demis, iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi ? Hirsizin hiç mi suçu yok ?

    Sevgili Elegan, sizin durumunuz da hocanin durumuna benzedi. Ama ilim sahipleri hosgörülü olur !..

    Kavunla ilgili yazinin, böyle önemli bir mesele ile çakismasinin da bir hikmeti vardir, diye düsünüyorum. O sebeple yersiz görmeyelim. Fakat su tespiti de yapmis olalim.

    Marifet, yemesi zevk veren tatli bir meyvede Hak’ki müsahade etmek degildir. Asil marifet, aci veren gerçekleri dillendiren bir insanda Hak’ki müsahade edebilmektir.
    Hazreti Isa’nin havarilerine söyledigi önemli bir sözü vardir:
    “Seni sevenleri sevmenin ödülü ne olabilir?” diye..
    Sadece fayda ve zevk veren bir şeyde Hak’ki müsahade etmek olaganüstü ve essiz kabul edilemez. Avam dahi bu müşahadeyi kolaylikla yapabilir ve nimete sükreder. Kayda deger olan müşahade, aci verende Hak’ki müsahade edebilmektir. Havas için olaganüstü sayilan müsahade böylesidir. Kirmamak için çaba sarfediyorum, ama zor olacak sanirim. Saygilar.

  15. 15 Yorumsuz Blog 25 Ocak 2008, 1:04


    Yorumsuz Blog Editör Ekibinden:

    Değerli okur,

    “Elegan” rümuzlu okurumuzun yorumları kendi istekleri doğrultusunda silinmiştir.
    Bu açıklamayı sizleri bilgilendirmek adına yaptık.. Sevgilerimizle

    Yorumsuz Blog Editör Ekibi


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: