Ashab-ı Kehf

Kuran-ı Kerim, insanın mana bedeninin açığa çıkmış hali olması itibarı ile Sure ve Ayetlerinde insanın zahiri ve batıni hakikatlerini ortaya koymakta ve insanın hakikatini kendisine açıklamaktadır. İnsanın ise dünya üzerinde, bu kaynağa dayanarak yapması gereken vazifesi ise, nefsini, ruhunu, bedenini ve iradesini Allah’a teslim etmek ve tüm bu aslı mana olan bedenlerin titreşim frekansını öncelikle Rabb’inin bilinç titreşimine yükseltmek son olarak da daha ileri geçirebilenler için bu yüksek frekanslı dalga boyundan, düşüncesizlik hali olan düz bir çizgiye, yani Mutlak Yokluk‘a ulaşabilmektir..

İnsan bedenine irade koymak sureti ile sahip çıkmalı ve kendisinin sadece organik beden olmadığını, aksine aslı itibarı ile bu bedeni ve bu bedende meydana gelen tüm elektro-kimyasal tepkimeleri kontrol eden bir bilinç olduğunu farketmelidir. Yani tabiat ile mücadeleyi hiç bir zaman ihmal etmemelidir. Ancak ne var ki doğumdan itibaren kendini organik beden olarak kabul etmiş ve nefsini-bilincini bu şekilde şartlandırmış bir zat için sadece beden hakimiyetini tesis etmesi, bilincinin yükselmesi ve iç sema katlarında ilerleyip hakikatını farkedebilmesi için yeterli değildir. Eğer siz bir insana sadece “Sen bu organik bedenden ibaret değilsin. Bunu anlaman için ilk şart bedenine hakimiyet kurmandır.” der ve bu eski nefs tanımı yerine yenisini ve doğru olan nefs tanımının ne olduğunu kavramsal olarak koyamazsanız, kişi boşlukta kalacak ve neyi niçin yaptığını bilemeyecek ve en önemlisi de bilinci kendi orjinal hali ile ilgili bilgi edinemeyecektir.

İnsan, kendi hakikati olduğunu zannettiği şey ile mücadelesini sürdürmeyi bırakmaz iken aslında daha da fazla Allah’ı tanımaya ve edindiği ilim doğrultusunda ameller işleyerek bu bilincin ne şekilde zahire hakim olduğunu deneyimleme noktasına kuvvetle yönelmek zorundadır. İşte bu noktada Kur’an-ı Kerim’deki manaların iç yüzleri ve Hz. Peygamber efendimizin sözlerinin özellikle batıni manalarının üzerine eğilmemiz bizim için tek sağlam yükseliş zemini olacaktır.

İnsandaki zahir ve batıni bağlantının işleyişine eğilmemiz, bize aldığımız bir bilginin Allah’ın kudret eli olarak nasıl açığa çıktığının işaretlerini verecek ve zaman içerisinde düşünce ile eylem yapma boyutundan, eylemin bizim düşüncemiz haline geldiği, yani büyük zihnin (Akl-ı küll) işleyişi içinde Cüzzi aklın eridiği, düşünmeden yapma durumu bizim hayatımızı saracaktır. Bu ise varılan noktada aklın ve iradenin mutlak yokluğa ulaşmasından başka birşey değildir. Bu Aklın, tam karşılığı Akl-ı Lübb dür. (Akl-ı Selim)

Bu aklın ve varlık bedeninin yokluk haline geçip tek’te erimesi için öncelikle bilincin dört element (ateş, hava, su, toprak) içerisinde kendine çekilmiş olan setti eritmesi ve açığa çıkması, sonra ise bu açığa çıkan bilinç Nurunun insanın ruh ve organik beden titreşimini etki altına alması ve Ruhun bedende kendini tutan setten kurtulup adeta yeni bir doğuşla tek benlik altında zahiren ve batınen yaşayacağı realiteye geçmesi gerekmektedir.

Bu noktada aklı tutan ve bilincin bedende elektro-manyetik olarak yönlendirmesi ile bedeni sürekli şifreleyen yapı ve element BAKIR dır. Bu element, bedende aklın yarattığı bilinç nurunu sınırlandırdığı ve ona bir set çektiği gibi aynı zamanda da beynin ve bedenin tüm enerji iletiminde rol oynamaktadır. Belki de bu elementin en en ilginç rolü ise, insan vucüdundaki DNA yapısını sürekli olarak şifrelemekte oynadığı önemli roldür. Bakır bizim organik bedenimizden başlayan bir şekilde bilincimizin işleyisini ve enerji akımlarını sağlamaktadır.

İkinci olarak karşınıza çıkan nokta ise organik (madde) bedenin işleyisini sağlayan ve kanımıza kırmızı rengin verilmesinde rol oynayan DEMİR elementidir. Demir sayesinde, sinir sitemimizin bakır (enzimler) aracılığı ile beyinden organlara ilettiği elektro-manyetik alana sahip sinyaller, kanda bulunan demiri etkilemekte ve biz organlarımızı hareket ettirebilmekteyiz. Eğer bedenimizde ısı olmaz ise, vücudumuzun hiç bir yerini hareket ettiremiyeceğimiz açıktır. İşte vücut ısımızı da kanda bulunan demir meydana getirmektedir. (Ateş elementi)

Bakırın vücutta fazla miktarda açığa çıkması, eriyik halde bulunması, özellikle beyin üzerinde etki ettiği ve insanlarda ağır depresif hallere yol açtığı bilinen bilimsel bir gerçektir. Bunun nedeni insanda fazlaca meydana gelen düşünce eyleminin vücuda yüksek bir enerjiyi çekmesi, bunun ise bakırı eriyik hale getirmesidir. Eğer bakır erimesi halinde demir devreye girip dengeyi sağlayamaz ise, büyük bir enerji bedene çekilmeye başlayacaktır. Bunun kaçınılmaz sonu ise, Kuvvetli Cinni etki ve kişinin bedeninin bu enerjiyi ve bilinci kaldıramıyor olma sonucudur. (“Kıtr” Erimiş bakır demektir. Ancak en ilginç olan yanı ise, aynı zamanda İblis anlamına gelmesidir.)

Yukarıdaki bilgiler ışığında ulaştığımız nokta; Bilincimiz ve Ruh-organik bedenlerimizin üzerini kaplayan ve onlara bir set oluşturan elementlerin “BAKIR” ve “DEMİR” olduğu hakikatidir.

Allahu Teala herşeyi bir amaç doğrultusunda ve denge içerisinde yaratmıştır. İnsan için de, bilincin ve bilincin oluşturduğu Ruh’un ve organik bedenin yaşadığı boyutta “O”nun istediği şartlar doğrultusunda serbestlikler ve engeller vasıtası ile bir sistem, “ol”emri doğrultusunda Mele-i Ala tarafından var edilmiştir ve “O”nun isteği ile tüm varlık alemi ayakta tutulmaktadır.

İnsanlık tarihine (geçmiş nesillere) bakınca görülür ki, Allah isterse bu engellerini bazı istediği kulları için kaldırmış ve bir çok hakikatini onlar vasıtası ile sergilemiş ve kullarını sisteminden haberdar etmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, engellerin kaldırılması her kul için iyi sonuç vermeyecektir. Onlar için ise, kaldırılmış olan engellerin yarattığı yüksek enerjinin ezici gücü “O” nun Rahmetinin göstergesi olarak özellikle engellenmiş, bu sayede de insanlar azap halinden alıkonulmuşlardır.

Şimdi müsaadenizle bu anlatılanlarla hangi noktaya ulaşılmaya çalışıldığını izah etmeye başlayalım;

Ashab-ı Kehf hikayesini tüm inanışlarda farklı şekillerde görebiliriz. Mağara uyurları veya yedi uyurlar olarak bilinen zatların hakikatinin anlatıldığı bu sure Kur’an-ı Kerim’in 18. suresidir. İçerisinde büyük bir kısmına değinmeye çalışacağımız bir çok hakikati barındırmaktadır. Farklı rivayetlere göre sayıları bilinmeyen ancak bizzati Kur’an-ı Kerim’de yedi kişi olup zalim bir hükümdarın zulmüne direnen İman sahibi olan bu zatlar bir mağarada veya yer altında Allahu Teala tarafından üçyüzdokuz sene uyuduktan sonra uyandırılmış ve “O” nun kudret ve hakimiyetinin delillerinden biri olmuşlardır.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi Kur’an bir çok hakikati o zamanın ve anlayışın verdiği izin nispetinde belirli bir hikmet doğrultusunda misaller ve hikayeler aracılığı ile anlatmaktadır. Her surenin de bir zahiri bir de batıni yönü muhakkak mevcuttur. İki yönü de değerlidir. Ancak sistemde bilinç yönü ile farkedilemeyen hiç bir mana kişinin yaşamında zahiren hakimiyet tesis etmemektedir. Bu yönü ile batıni manaya hakim olmak önceliklidir. Bu sebep ile surenin batıni manasına eğilirsek karşımıza şu hakikat çıkmaktadır;

Ashab-ı Kehf cümlesinde geçen “As” kelimesinin manası “Değirmen”dir. Geriye kalan “Hab” kelimesinin manası ise uyumak, uykuda olmak manalarına gelmektedir. “Kehf” kelimesi ise mağara veya yeraltı anlamına gelmektedir. Bu manaları birleştirerek cümleyi okuyacak olursak bize neyin anlatılmak istendiği ile karşılaşmış oluruz.

Bu cümlenin manası “Yeraltında-mağarada uyuyan değirmenler”dir. Bu ne anlama gelmektedir?.. Yer-mağara, bildiğiniz gibi Arz olup bizim bedenimizdir. Değirmenlerden maksat ise; ana olarak yedi adet olan, vücudumuza gömülü ancak dışarıya adeta borozan gibi açılarak çıkan ve sürekli dönmekte olan, yazılı kaynaklarda ise “Çakra” (Bu kelime Tekerlek manasına gelmektedir.) adı verilen ve yedi kat semanın Allah tarafından vücudumuza odaklanması ile oluşturulmuş olduğu enerji merkezlerimizdir.

“Yoksa sen Ashab-ı Kehf ve Rakim’ın, ayetlerimizden şaşılacak bir olay olduklarını mı sandın? ”

Ayete dikkat edilecek olunursa, mağarada uyuyan gençlerle beraber “Rakım” isminde olduğu anlaşılan bir de köpek onlarla beraber uyumaktadır. Bir çok İslami litaratürde bu köpeğin ismi ise “Kıtmir” olarak geçmektedir. Surenin hakikatini tam olarak kavramak için mağara dışında uyuduğu belirtilen bu köpeğin bize anlatmak istediği manayı anlamamız önemlidir. Rakım” yazılı deri veya levha anlamına gelmektedir. Kıtmir”in de buna benzer bir anlamı vardır. ”Kıt” örtü manasında “Mir” ise baş manasına gelmektedir. ”Kıtmir” hurmanın içindeki, çekirdek ile etli kısmı arasında bu ikisini ayıran ince zara verilen isimdir. İbrahim Hakkı hazretlerinin “Marifetname” isimli eserinde belirttiği gibi hurma bitkilerin en tekamül etmiş halidir.

Sure içerisinde aslında bu yedi uyurun çift bir kimlikte oldukları da üzeri kapalı bir şekilde vurgulanmaktadır.

“Sonra da onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri gayeyi daha iyi hesap etmiş olduğunu bilelim.”

İnsan vücuduna karşıdan bakıldığında orta sağ ve sol kanallar olmak üzere aşağıdan yukarıya enerjinin ilerlediği ana üç kanal vardır. Bunlardan orta kanal aydınlanma kanalı dediğimiz omurgadır. Bu aynı zamanda “Asa” olarak irfani dilde zikredilmiştir. (Çift yılanın sarıldığı asa simgesi, uykuda olan insanın omurgası üzerine iki enerjiyi dengeleyerek kıyam etmesinin simgesidir.) İşte uyuyan bu yedi enerji merkezine karşılık gelen insandaki kendi sema katlarında bulunan kendi hakikatinin yansımaları olan zatların, artı ve eksi mana kutuplarına vurgu yapılmaktadır.

Daha sonra Surede bu zatlara Allah’ın, imanları neticesinde hidayet etmesi, yani kişinin hidayet nurunu alması sonucunda “Kıyam” halinin oluşması ve yedi zatın, bir de mağara dışındaki köpeklerinin uyanması hadisesi nakledilmektedir.

“Biz sana onların kıssalarını doğru olarak naklediyoruz: Hakikaten bunlar, Rablerine iman eden birkaç genç yiğitti; Biz de hidayetlerini artırdık.”

“Ve kalplerini pekiştirdik. O vakit ayağa kalkıp dediler ki: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; kesinlikle O’ndan başka hiç bir tanrıya tapmayız; yoksa gerçekten saçma sapan konuşmuş oluruz.

Bu ayetler Kıyam halinin oluştuğu bir kişinin, kendi gök katlarındaki her bir zatın uyandığı ve bu sayede Zat nurunun (Hakikat Güneşi) yedi enerji seviyesinde ışımaya başladığı bir halin anlatımıdır. Burada daha önce yazmış olduğumuz “Nur Deryasında erimek” isimli yazımızda da bahsettiğimiz bir hakikatin önemine vurgu yapan bir ayet karşımıza çıkmaktadır. Bu hakikat ise kişinin “Rahman” isminin yanın da “Rahim” isminin de aynı zamanda açığa çıkması gerektiği ve bunu yapmanın yolunun ise, açığa çıkacak Zati Nurun haddini bilir bir şekilde bedene geri çekilip alanı boşaltması gerekliliğidir. (Yani kudret kullanımından kaçınmanın ve aklın düşünce yolu ile olaylara müdahalesinin kesilmesi) Bu yapılmaz ise kişinin aleminin başına yıkılacağı ve Rahmetten pay alamayacağını yazımızda vurgulamıştık. İşte bu hakikat ayette açık bir şekilde ifade edilmektedir.

(İçlerinden biri demişte ki): Madem ki, onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından uzaklaşmayı tercih ettiniz, o halde mağaraya çekilin ki, sizin için Rabbiniz rahmetini yaysın ve size işinizden bir kolaylık hazırlasın.

Güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar. Onlar mağaranın geniş bir yerindedir. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o hidayete ermiştir; kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir yardımcı bulamazsın.”

Ayrıca bu ayette kıyamın simgesi olan çift enerji kutbunun birbirini kesecek şekilde sararak yukarı yükselen şekline bir göndermenin olduğu görülmektedir. Güneş doğduğunda yani kişi kıyam ettiğinde nurun sağa meylettiği batarkende-geri çelirken de sola sarmal hareketi ile makaslayarak meylettiği vurgulanmaktadır.

“Bir de onları uyanık sanırdın, halbu ki, uykudadırlar ve Biz onları sağa sola çevirirdik; köpekleri de giriş kısmında iki kolunu uzatmıştı. Onları görseydin mutlaka onlardan kaçar ve elbette için dehşet ile dolardı.”

Bu ayet okunduğunda Peygamber efendimizin (s. a. v.) şu bilinen hadisi şerifi ile tıpa tıp aynı olduğu görülecektir.

İnsanlar uykudadırlar. Ancak ölünce uyanırlar.

Burada uyanan yedi uyurların, mağara dışında duran iki kolunu uzatmış yatan köpeklerine vurgu yapılmaktadır. Burada köpek sadakat ve vefa simgesidir. Daha da önemlisi iki kolu, yani iki enerji sarmalı uzanmış, ayağa kalkmış halde bulunan hidayete ermiş kişinin Nefsi dir. Biz onları sağa sola çevirdik” ten maksat birbirine sarılarak yukarı çıkan iki enerji sarmalıdır. Kişide kıyam hali oluşunca alttan üste doğru yedi enerji noktasında ayağa kalkan iki zıt enerji sarmalı hızlı bir şekilde kişinin vücudunda yükselir. Bu kuvvetli bir radyoaktif güç ile Zati nurun hakimiyet kurması ve perde kalkması sonucunu doğuracaktır. Bu noktada kişinin zihinsel faaliyetlerinin açığa çıktığı korteks, yani beyin zarı üzerine bu yedi enerjinin birleşimi ile açığa çıkan Kozmik bilinç, enerji yollu olarak hakimiyetini tesis eder. Kişi bu yedi Zata, yani enerji semasına tam bir teslimiyet göstermesi gerek bir durumla karşılaşır. Kişinin Akıl nuru ile açığa çıkan sekizinci zati hakikati bedenin dışında Başın tepe noktasında yer almaktadır. İnsanın özü akıl cevheridir. Bu cevherin sınırı ve titreşim ile işlemesinin bedendeki maddi yansıması ise korteks-beyin zarı dır. Yani mağara dışındaki köpek “Rakım” (beyin zarı)-Nefis-Kulluğunu tam farketmiş olan “Ben” dir. ”Onları görseydiniz”den maksat ise bu hakikati yaşasaydınızdır.

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir. (İnsan/30)

Böylelikle insanın cüzzi aklı ve iradesi zat nuru altında erimiş olarak tam teslimiyet halinde yeni bir yaşama geçmiş olacaktır. Bu nedenle kişi hiç bir şeyi yapabilme kudretinin elinde olmadığını artık anlamalıdır.

Hiçbir şey hakkında da: Ben bunu yarın muhakkak yaparım deme”

Allah’ın dilemesine bağlamaksızın. Unuttuğun zamanda Allah’ı an ve şöyle de: Umarım ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir zamanda dosdoğru bir başarıya eriştire!

Surenin bundan sonraki bölümünde bağı olan iki kişi misal verilerek ancak Allah’ın iradesi ile dilemesi sonucu her varoluşun olabileceğinin bilincine varmış bir zat ile bununun farkında olmayan diğeri üzerinden konu tam olarak ortaya konmaktadır. Kıyametin kopuşu-Yedi uyurların uyanmasından sonra insanların Rab’leri tarafından hesaba çekilmelerinin kaçınılmaz olduğu, 43-59. Ayetler arasında anlatılmaktadır. Bu ayetten sonra Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın iki denizin birleştiği yerdeki (İstanbul) karşılaşması misal verilerek, Bilinç ölümü ile kıyam eden bir zatın makamı Hz. Hızır misal verilerek anlatılmakta ve cüzzi aklın tam teslimiyetin tesis edilmesi ile Külli akla rücu etmesi olmaksızın bu yeni bilinç halinin kavranamayacağı, bunun da teslimiyetin en yüksek şekli olduğu vurgulanmaktadır. Burada ki akıl Akl-ı Selim-yani “Ulul-elbab” denilen, cüzzi aklın devre dışı kaldığı bir akıl halidir. Bunu ise ancak ehli bilir.

Musa ona: Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen şartıyla sana tabi olabilir miyim” dedi.

O: Doğrusu sen benimle beraber olmaya sabredemezsin. Hafsalanın almadığı şeye nasıl sabredeceksin!” dedi.

Musa: İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmem.” dedi.

O: 0 halde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, ta ki ben sana ondan söz açıncaya kadar.”

Surenin bundan sonraki kısmında ise, suredeki kanımca en derin hakikat karşımıza çıkar. Kişinin kendi hakikati yönünde kıyam etmesi Zulkarneyn kıssası ile daha da açılmaktadır. Zulkarneyn “Çift boynuz sahibi” demektir. Bunun manası çift kutuplu enerjinin sesini çıkartabilmesi, yani kıyam etmiş olmasıdır. Kıyam ses ile gelir. Bu yolla Rabbi ona bir hükümranlık vermiştir. (Velayet Sırrı)

“Biz onun (Zulkarneyn) için yeryüzünde bir iktidar hazırladık ve ona ulaşmak istediği şeyden bir sebep verdik.”

Yukarıda ifade ettiğim gibi kişinin kıyam haline gelmesi neticesinde hakikat güneşi doğmaktadır. Ancak tüm hakikati Ayn-el yakin olarak gören kişinin alemi ise dağılmakta ve ışıyan zat nuru Allah’ın Celal isminin bir yansıması olarak tecelli etmektedir. Bu tecelliyinin Cemal hale dönmesinin tek yönü bu iki artı ve eksi enerji yapının sarmal olarak açığa çıkışının sınırlandırılması ve setlenmesidir.

Artı enerji atomik yapı merkezde bulunan Ruh enerjisidir. Eksi kutup ise elektrona karşılık gelen bedendir. Akıl cevherinin enerji olarak varettiği Ruh-bilincini bedende, yazımızın başında açıklamış olduğumuz “Bakır” elementi sınırlandırmakta ve setlemektedir. Bu Nurun yükselmesi “Bakır”la bağlantılıdır. Ancak bedeni aşabilmesi ve titreşimini daha da yükseltip zahire ışıyabilmesi ise “Demir” elementi ile bağlantılıdır. Bilinç işleyişini bakır setlerken, enerji bedenin güçle ışımasını ise demir setlemektedir. Bakır” göksel enerjiyi yani insanın içsel derinliğindeki arşı sınırlandırırken, “Demir” de dış kabuğu ve mananın yansıdışı dış arşını sınırlandırmaktadır.

“Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.”

Merdivenler veya Miraç’lar anlamışa gelen ve kıyametin kopuşunun anlatıldığı “Meariç” suresinde de bu hakikate dikkat çekilmektedir.

O gün, gök erimiş bir maden gibi olur.(Meariç/8)

Bu iki elementin eriyerek çok tüketildiği bir kişide denge bozulmuş olur ve kişi kendini Hakikat güneşinin güçlü etkisi altında koruyamaz bir hale gelir. Sebe” suresinde de Hz. Süleyman’ın hakikati anlatılırken bu gerçek vurgulanmaktadır. Seb” kökü ise bildiğiniz gibi “yedi” demektir. Sebe diyarı ise, hakikat güneşi doğan kişinin içinde bulunacağı şuur diyarıdır. Akıl nurunun açığa çıkması ile Cinne ve her tür şeye karşı kişi tasarruf gücü elde etmektedir. Bu da zihinsel faliyetin çok güçlü olması ile bakır elementinin kişide erimeye geçmesi halini doğurmakda ve böylece Allah’ın “Kadir” ismi kuvveden fiile geçmektedir.

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgarı verdik. Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa ona alevli ateş azabını tattırırız.(Sebe/12)

Demirle ilgili olarak da zahiren kendisine hükümranlık verilen Hz. Davud için Demirin kontrolü, yani kuvvetli zat nurunu dengeleyip idare edecek şekilde demir kullanılabilme sırrı verilmiştir. Demir ona gerekli dengeyi de sağlayacak şekilde yumşatılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de açıkca Allah’ın Halifesi olarak ilk zikredilen Peygamber Hz. Davud’tur.

Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. ‘Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin’ dedik ve (Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. ‘Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm’ diye vahyettik.

Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilen “Ye’cüc” ve “Me’cüc” kavimleri insanda yer alan ve kuyruk sokumunda(Arz’ın altında) uyur halde bulunan ikili enerji yapıdır. Bu çok kudretli enerji yapı, uyanan insanda tüm şartlanma, bağlandığı mal, eş, çocuk gibi sahiplendiği her şeyi ve zan benliğini insanın varoluşu içinde yakmak sureti ile temizleyecek bir yapıya sahiptir. Kişi bu Celal’i etki ile arındırılacaktır.

“Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.”

Onlar: Ey Zulkarneyn, haberin olsun, Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu dediler.”

Burada sözü geçen set açıkladığımız yapıda kişinin artı ve eksi enerji yapısını sınırlayarak Tek benlik orijinli olan Nefs ateşinin yaşamını yakmaması için Allah’ın Hz. Adem’in hakikatinde var ettiği yapıdır. Hz. Adem bu yapıyı, seti yıkarak yasak olanı yapmış ve Cennetten ayağı kaymıştır. Biz ise hakikatten kopmuş olduğumuz için aynı noktaya dönebilmek uğruna bu seti tamamen yıkmaya uğraşmakta ve bu yolla tekrar Cennete ulaşmaya çalışmaktayız.

Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi. Demiri bir ateş haline getirince: “Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim! dedi.

Artık ne onu aşabildiler, ne de delebildiler.

Zulkaneyn: “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin va’dettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. Rabbimin va’di de haktır. ”

Ve o gün Biz onları, birbirlerinin içinde dalgalanır bir durumda bırakıvermişizdir. Sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamış da toplamışızdır.

Ve o gün cehennemi kafirlere öyle bir gösteriş göstermişizdir ki..

Onlar ki, gözleri, Beni hatırlatan ayetlerin karşısında bir örtü içindeydi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı.

Yoksa o kafirler, Beni bırakıp da kullarımı kendilerine dost edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi o kafirlere bir konukluk hazırladık.”

Kıyametin kopması ile bu setler eriyecek ve ateş açığa çıkacaktır. Kişiyi kendi nefsi yani hakikat güneşi hesaba çekecektir. Kehf suresinin ayet sayısı da boşuna 110 değildir. Bu sayı ebced ilminde Hz. Ali (r. a.) sayısal değerine karşılık gelmektedir.

Sevgi ve Saygılarımla…

Ş. Yıldız
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

11 Responses to “Ashab-ı Kehf”


  1. 1 bir'ol 11 Ocak 2008, 10:03

    Ashab-ı Kehf suresinde ki ayetlerde, düşünülmesi gereken ayrıntılar vardır..
    Örneğin..

    Kehf-9: ”Yoksa sen Ashab-ı Kehf ve Rakim’in, ayetlerimizden şaşılacak bir olay olduklarını mı sandın?”. (Şimdiye kadar ki ayetler seni şaşırtmadı mı ?!..)

    Kehf-14: ”O vakit ayağa kalkıp dediler ki: Bizim Rabbimiz yerlerin ve göklerin Rabbidir”. (Vahdeti yaşayan örnekler olarak ayağa kalkıp yaşama katıldılar)..

    Kehf-18: ”Bir de onları görseydin eğer, uyanıktırlar sanırdın”. (Bedensel şekilde uyumadıkları, olayın şuur boyutunda yaşandığı belli). Gerçekten uyuyan insanlar neden uyanık sanılsınlar ki?..

    Kehf-18: ”Onları görseydin gerçekten de onlardan kaçar, için dehşetle kaplanırdı”. (Yaşadıkları hakikatın kemalatı dolayısıyla)..

    Kehf-19: ”De ki: Mağaraların da ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir”. (Eğer rakamsal bir uyuma söz konusu olsaydı, muhakkak Allah bildirirdi..)

  2. 2 bir'ol 11 Ocak 2008, 10:41

    Yazı güzel olmuş fakat: ”Ashab-ı Kehfi Rakıym’in” diye başlayan ayette ki ”Rakıym” kelimesi, yedi uyurların köpeklerinin ismi diye izah edilmiş. Oysa ”Rakıym”, mağaralarında uyuyanların isimlerinin yazılı olduğu levhanın adıdır..
    Mağaralarına, yani bedenlerinin öz’ündekine sığınanların ve o öz’lerinde ki melekut boyutunda uyuyanların isimlerinin yazılı olduğu levhanın adıdır o Rakıym ki, bulunduğu yer vahyin nüzul olduğu hakikat boyutudur…

  3. 3 Kadir 11 Ocak 2008, 10:50

    Farklı bir bakış açısı,

    Biraz aklım karıştı. Bir cüzzi akıl ve irade var, bir de külli irade, “Böylelikle insanın cüzzi aklı ve iradesi zat nuru altında erimiş olarak tam teslimiyet halinde yeni bir yaşama geçmiş olacaktır.”
    Diyorsunuz; aşağıdaki paragrafta, burayı anlayamadım.

    İrade tektir ikinci bir irade sözkonusu değil ki cüzzi irade olsun ve de erisin..
    Var sandığım varlığım zaten “O” na ait..
    Benliğimiz vehimden kaynaklanıyor, olmayan bir şeyi var sanıyoruz. Bu durum da isterse rezil eder isterse vezir.

    (Bu nedenle kişi hiç bir şeyi yapabilme kudretinin elinde olmadığını artık anlamalıdır.) Tümcesine aynen katılıyorum.

    Amacım “bağcıyı dövmek değil üzüm yemek”
    Yazdıklarımdan sizi tenkit ettiğimi sanmayın, sadece kavram karmaşası yaşadım.
    Selam ve sevgilerimle…

    (Böylelikle insanın cüzzi aklı ve iradesi zat nuru altında erimiş olarak tam teslimiyet halinde yeni bir yaşama geçmiş olacaktır. Bu nedenle kişi hiç bir şeyi yapabilme kudretinin elinde olmadığını artık anlamalıdır.

    Hiçbir şey hakkında da: “Ben bunu yarın muhakkak yaparım” deme.

    Allah’ın dilemesine bağlamaksızın; Unuttuğun zamanda Allah’ı an ve şöyle de: “Umarım ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir zamanda dosdoğru bir başarıya eriştire!” )

  4. 4 emre k. 12 Ocak 2008, 5:02

    Gokhan Bey,
    sizin yazınızdan yola cıkarak aklıma gelenlerı yazmaya calıstım.

    İki denizi hep su olarak dusunduk.
    Peki aslında denızlerden bırısı akıl dıgerı duygu denızı ıse.
    İstanbul Asya ve Avrupanın bırlestıgı noktada/yerde degıl mı?
    Asya duyguyu temsıl etmıyor mu?
    Avrupa yani batı aklı temsıl etmıyor mu?
    İki dogudan birisi duygu degıl mı?
    İkı batıdan bırısı akıl degıl mı?
    Pekı kendı bedenımızde AKIL ve DUYGU nun yerı neresı?
    BEYNIMIZDE SAG LOB ve SOL LOB degıl mı?
    Bırısı akıl/mantık dıgerı DUYGU nun konumlandırıldıgı yer degıl mı?
    Yanı ISTANBUL aslında BIZIM BEYNIMIZ OLABILIR MI?

    O mubarek hadısı serıfı su sekılde anlayabılır mıyız o zaman?
    “İstanbul elbet feth edılecektır”
    beynımız elbet feth edılecektır.

    “onu feth eden kumandan ne guzel kumandandır”
    “onu feth eden asker ne guzel askerdır”
    TARIHLERDE YAZAN ISTANBUL’UN FETHINI OKUDUGUMUZDA; ASLINDA KENDI BEYNIMIZI NASIL FETH EDECEGIMIZI MI OKUYORUZ YOKSA?

    COK ONEMLI BIR NOT:
    Mora-Yunanıstan-İstanbul’un fethı hakkında zamanında bir arkadasıma H.A.K hazretlerı buyurmus ki. Kelıme kelıme degıl; anlam olarak yazıyorum..
    “Bak o zamanlar hepsı bızımdı yıllarca. Fatıh İstanbul’u fethettıgınde kımsenın kulturune dokunmadı. Sonra hepsı elımızden cıktı.”
    buyurmus…

    Anladıgım kadarı ıle: Hukumdarlar bır yerı FETH ettıklerı zaman oranın yucelerını zelıl ederler. Ayetı uygulanmamıs o donemde.
    Yani FETH eden kendi kanunlarını uygular, kendi kanunlar dısında baska bır kanun uygulatmamalı (dinde ruhbanlık yoktur- kendi kafanıza gore uygulama yapamazsınız yani)

    Ve sonucta aklıma gelen şu:
    Beynın her ıkı lobunu BIR-TEK olarak kullanmaya baslamak FETH i anlatıyor galiba.
    Yani ayrı ayrı ıkı lob, sol ve sag olarak degıl sadece; TEK beyın olarak kullanmaya basladıgımızda FETH oluyor, gerceklesıyor sanırım.
    Beynımızın iki lobunu ayrı ayrı kullanıyoruz ve IKI goruyoruz.
    Beynımızı BIR olarak kullanmaya basladıgımızda ise BIR gorecegız sanırım.
    Ve sanırım FETH bu.

    Ölümsüzlük “su”yunu Hz. Hızır burada mı bulmus acaba? İstanbul’da…

    Dogrusunu Allah ve O nun lutfettıklerı bılır…
    sevgı saygı ve selam ıle
    emre koksal

  5. 5 emre k. 12 Ocak 2008, 5:04

    İSTANBUL

    İstanbul’un fethedılecegı buyrulmus.
    Maddı İstanbul’un yerını bılıyoruz. Peki mana alemındekı İstanbul nedır?

    Her kutsal mekanın ınsan bedenınde bır karsılıgı var.
    İstanbul’un ınsan bedenındekı karsılıgı nedır?
    Ve asıl fethedılmesı gereken İstanbul, bu bahsettıgım İstanbul mudur?
    (meth edılen asker, bu İstanbul’u feth edecek asker mıdır?)

    İstanbul ıcın 7 tepeli sehır denıyor. Bunun 7 chakra ıle 7 nefs bilinci ile ılgısı var mıdır?
    İstanbul ıcın ıkı denızın bırlestıgı yer denıyor.
    Bunun ınsan bedenındekı karsılıgı nedır?

    Sevgı ıle soru ıle saygı ıle selam ıle

  6. 6 kardeşiniz 17 Ocak 2008, 9:16

    Yazıyı okudum, sonra uzun süre boş gözlerle baktım baktım, baktım… Sonra karar verdim ki yazarın anlattıkları hakkında en ufak bir bilgim ve fikrim yok.. O sebeple, doğru söyledin veya yanlış söyledin diyecek veya herhangi bir yorum yapacak durumum da yok.. Sonra bilmediklerimi bir vesile ile öğreten rabbime şükrettim.. Sonra yorum yapanlara baktım ve onlara gıpta ettim, yazılanları anlayıp yorum yapacak bilgiye sahip oldukları için.. “Maşaallah, Barekallah! Allah’ım bana da nasip etsin inşaallah!” diye dua ettim. Sizler de benceğiz gibiler için dua ediniz kardeşlerim.. Saygılar.

  7. 7 Zekeriya Bağcı 18 Ocak 2008, 2:50

    Yazı yayınladığı günden beri aşağı yukarı hergün göz atıyorum bazı satırlara ve katkı olur düşüncesi ile aşağıdaki yazıyı (ç)alıntı yaptım.
    SELAM üzerinize olsun.

    DEMİR
    İnsan vücudunda toplam 4 gr. kadar bulunmasına karşın biyolojik yönden oldukça önemli ve eksikliğinde ciddi sorunlarına yol açan bir elementtir. Bu özelliği uzun yıllardır bilinmektedir. Eksikliği özellikle büyümenin hızlı olduğu küçük çocukluk ve ergenlik çağı ile hamilelik döneminde ortaya çıkar. Kadınlar doğurganlık dönemlerinde adet kanamaları ile kan kaybetmeleri sonucu demir eksikliğine girebilirler. Ayrıca yiyeceklerin demir içeriğinin düşük ve emiliminin de güç olması eksikliğinin ortaya çıkışını kolaylaştıran faktörlerdir.

    Besinlerle alınan demirin ortalama koşullarda ancak % 10 kadarı barsaklardan emilebilir. Bitkilerde (nonheme demir) ve yenilen ette (heme demir) bulunan demir yapısal olarak farklıdır. Hayvansal kaynaklı olan heme demir daha iyi emilir. Karışık olarak beslenildiğinde nonheme demirin de emilimi artmaktadır. Bu durum vejetaryenlerin karşılaştığı bir diğer önemli sorundur. Tahıllardaki fitatlar, bazı sebzelerdeki oksalatlar demiri bağlayarak emilmesini engeller.

    Alınan demirin emilme oranını vücut açısından iki mekanizma belirler. Bunlardan birincisi vücut depolarının doygunluk derecesidir. Diğeri de kemik iliğinin aktivite hızıdır. Yani vücuttaki demir depoları yeterince dolu değilse ve kemik iliğinde aktivite artmışsa barsaklardan emilim oranı artar. Demirin emilme işlemi 2 ila 4 saat süren yavaş bir eylemdir. İki değerlikli Ferrous formu üç değerlikli Ferric formuna göre daha iyi emilmektedir. C Vitamini 3 değerlikli demiri 2 değerlikli hale çevirerek emilimin daha iyi olmasını sağlar. Emilen demir transferin denilen bir kan proteinine bağlanarak kemik iliği ile dalak ve karaciğere gider. Vücudumuzdaki demirin yaklaşık % 25 i ferritin proteinine bağlanarak bir demir-protein kompleksi olarak hemosiderin halinde depolanır. Ferritin karaciğer, dalak ve kemik iliğinde bulunur. Kandaki ferritin seviyesini tetkik etmek demir depoları hakkında fikir verir. Normali 60 – 110 mcgr. dır. Plazmanın total demir bağlama kapasitesi ise 100 ml.de 300 mcgr. kadardır. Eğer kansızlık varsa kandaki demir (=ferritin) düşük, demir bağlama kapasitesi yüksek olacaktır. Ferritin seviyesi ne denli düşükse demir depoları o denli boşalmış demektir.

    Vücudumuzdaki demirin % 65 kadarı (=2,5 gr.) kandaki alyuvarlarda (=eritrosit) Hemoglobin olarak bulunur. % 7 – 8 kadar da (=0.3 gr.) adalelerde myoglobin olarak ve katalaz, peroksidaz, gibi sitokrom enzim sistemlerinde aktif halde bulunur. Kalan diğer kısmı da (=1gr.) depo demirdir.

    Demirin vücutta depolanabilir olması fazla alındığında sorun olabilecek bir durumdur. Bu karaciğer harabiyeti ve kalp krizi riskini arttıran bir olaydır. Aslında kan kaybı olmadığı takdirde dışarıdan alınması gereken demir miktarı oldukça azdır. Her gün kanımızdaki hücrelerin % 1 i ömürlerini doldurarak parçalanır. Bunlardan elde edilen demir ile yenileri üretilir. Günlük gereksinmenin % 90 ı bu yoldan sağlanabilir. Fakat kanamalar ihtiyacı artırır. Örneğin ortalama bir adet kanaması ile 30 – 40 mg. demir kaybedilir. Emziren bir anne sütüyle günde 1 – 2 mg kaybeder. Gebelik süresince bebeğe geçen demir miktarı 500 – 1000 mg kadardır ki bunun 500 – 700 mg kısmı son aylarda olmaktadır. Annenin demir depolarının toplam 1 gr. kadar olduğu düşünülürse bu miktarların anlamı daha iyi anlaşılır. Rahim içersindeki bebek annenin vücudunda ne kadar demir olduğunu önemsemeden ihtiyacı olan demiri annesinden alacaktır ve kendi depolarını dolduracaktır. Besinlerle ve ilaç olarak dışarıdan demir alınmadığında gebeler ciddi sorunlarla karşılaşırlar. Bu durum dolaylı olarak bebeği de etkiler. Annenin demirinin azalması onu kansızlık sonucunda solunum sıkıntısına sokar. Doğum sırasında kaybedilen kan da ( =ortalama 300 – 400 mg.demir) durumu daha da ağırlaştıracaktır. Halsizlik, üşüme, bitkinlik nedeniyle hareket etmesi bile imkansızlaşır.

    Alınan demirin emilimini etkileyen nedenler sıralanacak olursa;

    Barsaklardan Demir Emilimi Arttıran Durumlar

    Büyüme dönemi, gebelik, emzirme, kanama gibi gereksinim artması
    Midedeki asit salgısı
    C Vitamini varlığı
    Vücuttaki demirin azalması
    Ette bulunan heme demir etkisi
    Proteinden zengin gıdalar
    Narenciye ve yeşil sebzeler
    Demir mutfak gereçleri
    Bakır, kobalt, mangan gibi elementlerin besinlerle alınması.
    Barsaklardan Demir Emilimini Azaltan Durumlar

    Mideden asit salgısının azalması
    Antiasit ilaç kullanımı
    Et ve içeceklerde fosfat bulunması
    Kalsiyum
    Hububattaki fitat maddesi
    Yeşil yapraklı sebzelerde oksalat bulunması
    Soya proteini
    Çay ve kahve
    Barsak hareketlerinin hızlanması
    Çeşitli besinlerdeki demirin emilim oranları
    Daha önce de belirtildiği üzere besinlerin içerdiği demirden çok ne kadarının vücut tarafından emilebildiği daha önemlidir.
    Kaynak : http://www.bebekkokusu.ekolay.net/news/templates/konular.aspx?articleid=44&zoneid=11

  8. 8 Zekeriya Bağcı 18 Ocak 2008, 3:25

    DEMİRDEKİ SIR

    Demir, Kuran’da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kuran’ın “Hadid”, yani “Demir” adlı suresinde şöyle buyrulur:

    … Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik… (Hadid Suresi, 25)

    Kelimenin, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
    Sadece Dünya’daki değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü Güneş’in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi için yeterli değildir. Güneş’in 6000 0C’lık bir yüzey ısısı ve 20 milyon 0C’lik bir çekirdek ısısı vardır. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Demirin uzaya dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.

    ———————

    KANDAKİ OKSİTLENME

    Kuran-ı Kerim’in Mutaffifin suresi 13.ayetinde “Kalplerin üzeri Pas bağladı…” şeklinde bir cümle yer almaktadır. Dikkat ederseniz çamurlandı veya tozlandı gibi kelimeler değil de “Pas bağladı” ifadesi kullanılmaktadır. Paslanma “Demirin Oksitlenmesi” demektir. İlginçtir ki Kuran’da bahsedildiği gibi vücudumuzdaki kanda (dolayısıyla kan dolaşımının merkezi olan kalpteki) demir sürekli oksitlenmektedir.

    Yani Kuran’da bahsedildiği gibi kalbimizde ve damarlarımızda her gün her saat paslanmaya benzer bir reaksiyon gerçekleşmektedir ve demir oksitlenmektedir. Havadan aldığımız oksijen kandaki hemoglobinde bulunan demir sayesinde vücutta taşınmaktadır. Yani aldığımız oksijen kandaki demir ile reaksiyona girmektedir ve bir anlamda paslanmaktadır. Fakat biz bu reaksiyonu gözle göremeyiz. Kısacası bu ayette bilimsel ve mucizevi bir benzetme yapıldığını düşünüyoruz fakat bu sadece bir yorumdur. Eski çalışmalarımızda da Kuran’ın hemoglobin ve demir atomuyla ilgili mucizevi kanıtlar sunduğunu dile getirmiştik bunlar da sitede mevcuttur.

    Kaynak : http://www.kuranca.com/fizik.htm

  9. 9 Zekeriya Bağcı 18 Ocak 2008, 5:16

    Sevgili YILDIZ’ın yazısından alıntıdır:

    “Bakırın vücutta fazla miktarda açığa çıkması, eriyik halde bulunması, özellikle beyin üzerinde etki ettiği ve insanlarda ağır depresif hallere yol açtığı bilinen bilimsel bir gerçektir. Bunun nedeni insanda fazlaca meydana gelen düşünce eyleminin vücuda yüksek bir enerjiyi çekmesi, bunun ise bakırı eriyik hale getirmesidir. Eğer bakır erimesi halinde demir devreye girip dengeyi sağlayamaz ise, büyük bir enerji bedene çekilmeye başlayacaktır. Bunun kaçınılmaz sonu ise, Kuvvetli Cinni etki ve kişinin bedeninin bu enerjiyi ve bilinci kaldıramıyor olma sonucudur. (“Kıtr” Erimiş bakır demektir. Ancak en ilginç olan yanı ise, aynı zamanda İblis anlamına gelmesidir.)
    Yukarıda belirtilen etkimelere dikkat çekilerek bazı gerçeklikler fark edileceğini umuyorum.
    SELAM üzerinize olsun.”

    HADİD SURESİ_ HASAN GÜLER “B” MEALİ
    SÛRE HAKKINDA ÖZET BİLGİ:

    Hadiyd Sûresi Medine-i Münevvere’de nazıl olmuştur… Tüm sûreler itibarıyla 95. veya 112. sırada nazıl olduğu rivayetleri vardır… 29 ayettir… Adını, 25.ayetinde Demir (Hadiyd)’in inzal edilişini bahseden ayeti dolayısıyla almıştır…
    Hadid Sûresi hakkında bazı Hadis-i Şerifler:
    Hadiyd Sûresi Salı günü (günlerin üçüncüsünde) indi… Allah, Hadiyd (Demir) i Salı günü yarattı… Adem’in oğlu kardeşini Salı günü (Mars?) katletti.
    Salı günü hacamat yapmayın… Muhakkak ki Hadiyd (Demir) Sûresi bana Sali günü inzal olundu (Demir’in kandaki varlığına ve işlevine işaret).
    Irbad b. Sariye r.a. buyuruyor ki: Hz.Rasûlullah s.a.v. uyumadan önce Müsebbihatı (sebbehe-yusebbihu ile başlayan sûreleri; Hadiyd, Haşr, Saffe/Ahmed, Cum’a, Teğabun sûreleri’ni) okur ve: “Muhakkak ki bunların içinde bin ayetten daha faziletli bir ayet vardır” derdi…

    HADİD 25-)

    Lekad erselna RusuleNA Bilbeyyinati ve enzelna me`ahümülKitabe velmiyzane liyekumenNasu bilkıst* ve enzelnelHadiyde fiyhi be`sün şediydün ve menafi`u linNasi ve liya`lemAllahu men yensuruhu ve Rusulehu Bilğayb* innAllahe Kaviyyun Aziyz;

    Andolsun ki biz Rasûlleri beyyineler (apaçık deliller; vahiy, mucize,..) ile (B sırrıyla, olarak) irsal ettik ve onlarla birlikte Kitab’ı ve Miyzan’ı (adaleti) da inzal ettik ki insanlar kıst’ı (adaleti; uluhiyyet hükümlerine göre hakkı) ayakta tutsunlar… Kendisinde şiddetli bir be’s (kuvvet; manyetizma, mıknatıslık) bulunan ve insanlar için faydaLARı olan Hadiyd (Demir; Fe)’i de inzal ettik (Hadiyd, mecazen kılıç-savaş manasına da gelir ki, Vahdet’in gereği olan adaletin tamamlanması için savaş da gerekebilir; “Cennet kılıçların gölgesi altındadır”) ki Allah, O’na ve Rasûllerine Bil-Gayb (gaybları olarak, imanından dolayı) kimin yardım ettiğini bilsin (karşılığı olan amel haline getirsin)… Muhakkak ki Allah Kaviyy’dir, Aziyz’dir.

    DEMİRDEKİ SIR

    Demir, Kuran’da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kuran’ın “Hadid”, yani “Demir” adlı suresinde şöyle buyrulur:
    … Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik… (Hadid Suresi, 25)

    Kelimenin, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

    Sadece Dünya’daki değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü Güneş’in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi için yeterli değildir. Güneş’in 6000 0C’lık bir yüzey ısısı ve 20 milyon 0C’lik bir çekirdek ısısı vardır. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Demirin uzaya dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.

    KANDAKİ OKSİTLENME

    Kuran-ı Kerim’in Mutaffifin suresi 13.ayetinde “Kalplerin üzeri Pas bağladı…” şeklinde bir cümle yer almaktadır. Dikkat ederseniz çamurlandı veya tozlandı gibi kelimeler değil de “Pas bağladı” ifadesi kullanılmaktadır. Paslanma “Demirin Oksitlenmesi” demektir. İlginçtir ki Kuran’da bahsedildiği gibi vücudumuzdaki kanda (dolayısıyla kan dolaşımının merkezi olan kalpteki) demir sürekli oksitlenmektedir.

    Yani Kuran’da bahsedildiği gibi kalbimizde ve damarlarımızda her gün her saat paslanmaya benzer bir reaksiyon gerçekleşmektedir ve demir oksitlenmektedir. Havadan aldığımız oksijen kandaki hemoglobinde bulunan demir sayesinde vücutta taşınmaktadır. Yani aldığımız oksijen kandaki demir ile reaksiyona girmektedir ve bir anlamda paslanmaktadır. Fakat biz bu reaksiyonu gözle göremeyiz. Kısacası bu ayette bilimsel ve mucizevi bir benzetme yapıldığını düşünüyoruz fakat bu sadece bir yorumdur. Eski çalışmalarımızda da Kuran’ın hemoglobin ve demir atomuyla ilgili mucizevi kanıtlar sunduğunu dile getirmiştik bunlar da sitede mevcuttur.
    KAYNAK: http://www.kuranca.com/fizik.htm

    Kişisel Yorumum:

    Hadid Suresi 25. Ayetin son kısmında geçen “İnnAllahe Kaviyyun Aziyz” dua hükmündedir. Burada gecen esmaların (KAVİYY ve AZİYZ) bu ayetleri kapsadığını da düşünebiliriz. Belirtilen duayı Akdeniz anemisi gibi veya kanla ilgili rahatsızlıklarda okunduğunda şifa olabileceği hüküm gibi olacaktır. Konunun bu kısmı da önemlidir ancak başka bir detaya girmek istiyorum. Okuduğum pek çok dua kitaplarında şu uyarıya rastlamıştım. Herhangi bir esmayı ve duayı okursanız kendinden geçme gibi haller olur ise bir daire çizin ve Ayet-el Kursi okuyun ibaresi vardı. Sevgili YILDIZ’ın da bakırla ilgili açıklamasını okuduğumuz zaman biraz daha konu ya da işaret edilen netlik kazanacaktır. Burada anmadan edemeyeceğim; Sevgili Ahmed HULUSİ bakın korunma konusunda ne demiştir ve bizlere tavsiye ettiği dua hükmündeki ayetler nelerdir bir bakalım;

    Bu konuda geniş bilgi “DUA ve ZİKİR” isimli kitabımızda mevcuttur…

    Ayrıca…
    CİNLER, geçmiş yaşam içinde Kur`ân öğretisine göre Eyyûb A.S’a da büyük eziyetler vermişler ve O, aşağıda yazacağımız, gene Kur`ân`da öğretilen, duaya devam ederek kendini kurtarmıştır.
    Bu duânın tekrarı ile beynin yaydığı dalgalar, beyin çevresinde bir koruyucu manyetik kalkan oluşturduğu gibi; sivrisinek kovucu tabletlerin yaydığı kokunun sivrisinekleri zararsız hâle getirmesi gibi, CİNLERİ de tesirsiz bırakmakta ve onları rahatsız ederek uzaklaşmaya zorlamaktadır.
    “Ayetel Kürsî” ve “Kul eûzüler”, kişinin ruh gücünün yükselerek CİNLERE karşı koymasını temin etmektedir.

    Aşağıda öğretmekte olduğumuz âyetlerden oluşan duâ ise âdeta laser tabancasının ışınları gibi CİNLERİ vurmakta ve onları uzak durmaya mecbur etmektedir.

    UZAYLILARA inanan, onların etkisinde olan kişilerin yanında bu duayı içinizden okumaya başladığınız zaman göreceksiniz ki, CİNLERİ, onu yanınızdan uzaklaşmaya mecbur kılacaktır. Ya da, onu ter basacak, sıkıntıya düşecek, konuşması insicâmını yitirip, arada gereksiz kelime ve cümleler kullanmaya başlayacaktır.

    Böyle güçlü baskı altına girmiş bir kişinin kurtarılması arzulanıyorsa, çevresindeki bir kaç dostunun biraraya gelerek, aynı zaman zarfında ona yönelik bir biçimde 300 (üçyüz) defa Kur`ân`da bulunan bu duâyı okumaları ve mümkünse günaşırı üç kere bu işlemi tekrar etmeleri tavsiye olunabilir…
    Böyle bir kişi, bu duâyı kendisi okursa, 30-50 defadan sonra kendisini sıkıntı basabilir, başına ateş çıkıyormuş gibi hissedebilir, uyku hâli bastırıp tesbihi elinden bırakabilir. Ya da daha şiddet gösterileri arzusu duyabilir. Bu CİNLERİN etkisi altında olmasından; o duâyı kestirip, okutmamayı arzu etmelerinden dolayı, yolladıkları impulslar sonucudur. Şayet kişi, okumaya devam ederse, bu tesirler bir süre sonra azalır ve o kişi rahatlar. Ama gene de bir ay kadar o duâya devamda yarar görülmektedir.

    CİNNÎ olmayanlarda ise, ne kadar okunsa, bahsedilen hâller görülmez.
    Evet, bu konuda son uyarımızı yapalım. CİNLERDEN korunmanın yolu, bu konuda bilgilenmekten geçer. Öyle ise bilgilenelim ve çevremizi bu konuda uyaralım.

    ÇOK TESİRLİ KORUYUCU VE YOK EDİCİ DUA

    CİN DUASI
    Rabbî enniy messeniyeş şeytanu binusbin ve azab. Rabbî euzü bike min hemezatiş şeyâtıyni ve euzü bike rabbî en yahdurun. Ve hifzan min külli şeytanin marid. (Sad suresi 41,Mu’minun Suresi 97 ve 98 Saffat Suresi 7. ayetleridir.)

    Anlamı:
    Rabbim şeytan bana sıkıntı veriyor ve işkence yapıyor. Rabbim şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım; ve yine sana sığınırım onların çevremde bulunmalarından. Ve bütün reddedilmiş şeytanlardan koruduk.

    ÖNEMLİ AÇIKLAMA
    ŞEYTANLARA yâni CİNLERE KARŞI OKUNACAK EN TESİRLİ DUALAR. CİNLERİN her türlü zarar veren tesirlerine karşı Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan bir iki duâ âyeti, beraberce okunduğu zaman son derece tesirli olmaktadır.-Sad’ Sûresinin 41. âyeti olan kısmı Eyyûb aleyhi’s-selâm okumuştur. “Mü’minun” Sûresinin 97 ve 98. âyetleri olan kısmı ise Cenâb-ı Hak tarafından Rasûlullah salla’lâhu aleyhi ve sellem’e öğretilmiştir.

    Bu duânın tesirli olabilmesi için bir kaç yol vardır.
    1. Kişinin kendisinin, üzerindeki etki kesilene kadar hergün sabah ve akşam 200 veya 300 kere bu duâyı okuması ve ayrıca her okuyuşta bir sürahi su içine nefesini de üfliyerek ve daha sonra da o suyu içerek bünyesini güçlendirmesi.
    2. Güvenilen sâlih birkaç kişinin biraraya gelerek o kişinin üzerine üçyüzer kere okumaları ve bu arada ortada geniş ağızlı bir kap içinde su bulundurmaları ve daha sonra o kişiye peyder pey bu suyu içirmeleri. Mümkünse o kişinin kendisinin de bu duâlara devamı.
    3. Ayrıca bu kişinin hergün 41 defa “kul euzü birabbil felâk” ve “kul euzü birabbin nâs” sûrelerini sabah akşam okumaları.
    Şayet bunların hepsi bir arada yapılırsa daha kolay neticeye ulaşılır.

    Burada şunu da belirtmeden geçmeyelim.
    Gerek “âyet-el kürsî” ve gerekse “muavvizeteyn” denilen “kul euzüler” pasif korunma sistemleridir. Kişinin beyin gücünü kuvvetlendirmeye, ruh gücünü kuvvetlendirmeye ve koruyucu manyetik kalkan içine almaya yarayan formüllerdir.
    Yukarıda verdiğimiz âyetler ise tamamiyle aktif formüldür!. Yani kişi bu duâlara devam ettiği zaman; o kişinin beyni laser tabancasının ışını gibi, fakat çevresine yaygın olarak öyle bir mikrodalga yayın yapmaktadır ki; bundan bütün CİNLER rahatsız olmakta ve uzaklaşma zorunluluğunu hissetmektedirler.

    ÇOK ÖNEMLİ :
    Bu dua aşırı sinirli insanlar ve değişik cismani şeyler görenler için birebirdir. Bu duayı okuyan insana cin ve şeytan yanına yaklaşamaz ona vesvese veremez. (Allah’ın izniyle) Yaşlılarda kafası yerinde olmayan sayıklayan ve psikolojik rahatsızlığı olan hastalar için tavsiye edebiliriz. Bu duayı okuyan ve suyu içen bir sinir hastası şu an ilaç kullanmamaktadır. Şahsen şahit olunmuştur.

  10. 10 Zekeriya Bağcı 18 Ocak 2008, 5:56

    Sevgili YILDIZ’ın yazısından alıntıdır;
    Demirle ilgili bilgileri aktardık şimdide BAKIR ile ilgili bilgileri aktaralım istedik SELAM üzerinize olsun.

    “Bakırın vücutta fazla miktarda açığa çıkması, eriyik halde bulunması, özellikle beyin üzerinde etki ettiği ve insanlarda ağır depresif hallere yol açtığı bilinen bilimsel bir gerçektir. Bunun nedeni insanda fazlaca meydana gelen düşünce eyleminin vücuda yüksek bir enerjiyi çekmesi, bunun ise bakırı eriyik hale getirmesidir. Eğer bakır erimesi halinde demir devreye girip dengeyi sağlayamaz ise, büyük bir enerji bedene çekilmeye başlayacaktır. Bunun kaçınılmaz sonu ise, Kuvvetli Cinni etki ve kişinin bedeninin bu enerjiyi ve bilinci kaldıramıyor olma sonucudur. (“Kıtr” Erimiş bakır demektir. Ancak en ilginç olan yanı ise, aynı zamanda İblis anlamına gelmesidir.)”

    WİLSON HASTALIĞI _ BARIŞ YELKENCİ

    Genetik gelişmeleri ve genel sağlık problemlerini konu alan sitemize (www.genetikbilimi.com) bir okurumuzdan gelen mail, çoğumuza yabancı gelen ve benimde adını o güne dek duymadığım bir hastalıkla ilgiliydi. Wilson hastalığı. Bu hastalık ile ilgili yaptığım araştırmaları ve bulguları sizlerle paylaşmak istedim. Kalıtsal bir hastalık olan wilson hastalığı, genetik bir problemin ne gibi sonuçlara gebe olabileceğine güzel bir örnek…. Devamı için:

    KAYNAK
    İstanbul – 30.10.2001
    http://sufizmveinsan.com

    BİR BAŞKA KAYNAK VE BAKIR

    BAKIR

    Kırmızımsı bir metal olan bakır, doğal ortamda, kayalarda, toprakta, suda ve havada bulunur. Kolayca şekil alabilmesi ve bükülebilmesi nedeniyle bozuk paraların, elektrik tellerinin ve su borularının yapımında kullanılmaktadır. Bakır ayrıca tarımda fungusit (bakteri ve mantar öldürücü) olarak, göllerde ve depolarda algisit (alglerin gelişmesini önlemek) olarak kullanılmaktadır.

    Bakır ayrıca doğada bitkilerde ve hayvanların vücudunda bulunur. Hayvan ve insanda özellikle karaciğerde depolanır (1.5 gram kadar). Tarımda çok fazla miktarda kullanılırsa bitkilerin büyümesini engeller, bunu demirin yerine geçerek yapar. Bilinen tüm canlılar için esansiyel (olmazsa olmaz) bir elementtir. Ancak çok yüksek dozda uzun süre veya bir defada alındığında sağlık açısından zararlı olur… Devamı için:

    KAYNAK: http://www.hekimce.com/index.php?kiid=64

  11. 11 Zekeriya Bağcı 7 Şubat 2008, 1:58

    Sayın YILDIZ;
    KEHF SURESİ İLE İLGİLİ YAPTIĞINIZ AÇIKLAMLARLA PARALEL OLARAK, BAKIR VE DEMİR ÖRNEKLEMELERİ GİBİ TARAFINIZCA MALUM OLAN DİĞER AYETLERLE İLGİLİ OLARAK BİZLERE BİRAZ DAHA BİLGİ AKTARINIZ.
    DEMEM ŞU; MEVCUT GEZEGEN GELİP DÜNYAMIZI ETKİLEDİĞİNDE SUSUZLUK, YİYECEK BULAMAMA DURUMLARINDA Kİ HALLER ÜZERİNE BİR AYETLERİ TETKİK EDİNİZ LÜTFEN VE BU DURUMLARDAKİ HANGİ AYETLER İNSANI DİRENÇLİ TUTACAK.. SEVGİLİ ÖMER ÇELAKIL DA BÖYLELİKLE ANLAŞILIR. DEDİKLERİM ANLAŞILMADI İSE LÜTFEN BANA MAİL ADRESİNİZİ ULAŞTIRIN DAHA DETAYLI BİLGİ AKTARAYIM.
    SELAM ÜZERİNİZE OLSUN.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: