Dua ve Gizli Şikayet

“Beni Rabbim terbiye etti, hem ne güzel terbiye etti!”
“Bela iner dua onu karşılar, kıyamete kadar böyle çarpışırlar…” Hz. Muhammed.

Dua, rububiyettir. Rabbül alemin iki eliyle yarattığı kullarını hem celaliyle hem cemaliyle terbiye eder. Varlık rububiyet nurundandır ve terbiyeye muhtaçtır. Tekamül ancak terbiye ile gerçekleşir. Allah celaliyle kah bela verip terkibi genişletir ki bu da belanın dahi hakikatte hayır olmasıdır, kah cemaliyle dua ettirip, kuluna aczini idrak ettirmek suretiyle yine terkibi genişletir ve kulunu terbiye eder..

Bela da dua da Hakk’ın kullarını terbiye etmesi olup, kulun varlığının hakikatini bilmesine vesiledir. Rububiyette celal tecellisi bela, cemal tecellisi duadır. “Kime dua kapısı açılmışsa, ona rahmet kapıları açılmış demektir.”

Dua, kurbiyettir. Dua etmek olmasaydı verenin Allah olduğunu, dileyenin O olduğunu, işlerin ancak O’nun irade ve kudretine bağlı olduğunu, ancak O dilerse olabileceğini zor idrak ederdik. Bu yüzden O’ndan istiyoruz. Çünkü “benim dileğim senin dilemene muhtaçtır ve ancak sen dilersen bu iş mümkündür, Yarabbi”, demiş oluyoruz dua ederek. Rabbimizden dilemesini diliyoruz, yine O’nun dilemesiyle… Dua, dileyenin Allah olduğunun idrakı, ikrarı ve itirafıdır. Yoksa kendi kaderimizi yazmıyoruz. Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla layık olandır. (Fatır-15) Dua etmeden de Allah bize pek çok nimetini sunuyor, bizi pek çok sıkıntıdan kurtarıyor. Ancak zaten takdir edilmiş olan iş, dua ile olunca, Yaradan ile kul arasında yakin hasıl oluyor.. Bütün bu yerler gökler sırf bu yakin için değil mi?

İmanda ve muhabbette olduğu gibi dua anlayışında da dereceler vardır ve herkese aklı ölçüsünde konuşmak Resulullah’ın (s.a.v.) tavsiyesidir. Ümmü Habibe validemiz bir gün şöyle dua ederler: “Allahım! Beni zevcim Rasulullah (s.a.v), babam Ebu Süfyan ve kardeşim Muâviye ile birlikte güzel günlere ve hoş nimetlere kavuştur.” Bunları duyan Rasulullah (s.a.v): “Sen Allah’a kesinleşmiş eceller, belirlenmiş günler ve taksim edilmiş rızıklar için dua ediyorsun. Allah vakti gelmeyince hiçbir şeyi öne almaz, vakti gelen şeyi de geri bırakmaz. Sen bu tür şeyler yerine Allah’tan, seni kabirdeki azaptan ve Cehennemin ateşinden kurtarmasını isteseydin, bu senin için daha hayırlı ve daha faziletli olurdu.” (Müslim, Kader, 33; Nevevi, Şerhu Müslim, XVI, 429.) buyurdu.

Böyle olmakla birlikte, Resulü Ekrem (s.a.v.) koyununuzun otunu bile Allah’tan isteyin buyuruyorlar. Koyunun otu da koyunun takdir edilmiş ve kesinleşmiş rızkından değil midir? Gelgelelim ölçü, “herkese aklı ölçüsünde konuşmak… Putlardan isteyen insanlara ne demeli? Puttan istemeyin deyince, kimden isteyelim diyeceklerdir muhtemelen. E tabii Allah’tan isteyin denecek… Denecek ki adım adım terbiye olsunlar.

Dua, ibadettir. Duada gaye Allah’tan bir şeyler isteyip de nefsine hizmet etmek, enaniyetini artırmak, dünyaya ram etmek değil; tam tersi eneden kurtulmaktır. “Dua edeyim de BENİM olsun !”. Dua ile verenin Allah olduğu idrak ve ikrar edilirse eneden kurtulur ve biiznillah fakra yaklaşılır. Bu bakımdan dua ibadettir. Nitekim Kur’an’da namaz salat olarak geçer. Dua, Allah’tan mal mülk istemek değildir. Rızaya nail olmuş kullar, mesela hastalandıklarında “Allah’ım şifa ver, sen Şafisin” dememiş, Allah’ın kendilerine takdir ve ikram ettiği hastalığı en güzel biçimde ağırlamaya gayret sarf etmişlerdir.

Yine Musa Kelimullah şöyle dua ediyor: “Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım” (Kasas-24). Demek ki duanın başı aczini bilmek. Allah’a muhtaç ve O’nun tasarrufunda olduğunu bilmek. “Siz Allah’a muhtaçsınız…” Nimetin sahibinin, verenin, mutasarrıfın Allah olduğunu idrak etmek. Tevekkül etmek, şükretmek, sabretmek. İşte dua ne güzel hasletlere vesile oluyor. Tevekkül, şükür, sabır. Kul, dua ile terbiye oluyor. Bu güzel sıfatlara mazhar oluyor. İnsan oluyor! Gaye dünya veya ahiret nimeti elde edip de sefa sürmek değildir. Çünkü zaten “Mallarınız ve oğullarınız sizin için ancak birer imtihan vesilesidir.” Musa Aleyhisselam bana şunu, bunu ver Allah’ım demiyor. Gelene razı. Allah’a bırakıyor.

Dua, razı olmaktır; ki rıza, kulluktur. Allah’a kulluk ettiğimiz için dua ederiz. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım..” (Zariyat-56). Kelimullah’ın duasında gördüğümüz gibi, duanın başı acz, sonu rızadır. Aczini bilen razı olur, rızaya kavuşur, biiznillah. “Dua edin, icabet edeyim” (Bakara-186). Razı olun, razı olayım. Takdire razı olmadan edilen dua, dua mıdır? Takdire razı isek neden dua ederiz? Belki şu mertebeye gelebilmek için:

İstersem dilimi, almazsam kolumu koparsınlar. – Hz. Mevlana

İnsan isteye isteye, “istememeye” gelir. Rıza mertebesine… Tabii takdirinde varsa. Ancak burada çok önemli bir nüans var: Bu razı oluş, istememek, artık Allah’a dua etmemek, demek değildir. Bütün peygamberler ve varisleri olan evliyaullah hayatlarını adeta “daimi salat”ta geçirmişler iken, “istemeyelim, öyleyse dua da etmeyelim” gibi bir anlam asla çıkmaz. Çünkü dua, ibadettir. Nasıl ki şirk ve dahi gizli şirk var ise, duada da “gizli şikayet” olabilmektedir. Bazen isterken biraz da aslında halimizden şikayet mi ediyoruz acaba? İnsan Allah’a iman ettiği halde nasıl ki gizli şirk içinde olabiliyorsa, duada da “gizli” şikayette bulunabiliyor. İmandaki gizli şirk gibi, duadaki bu gizli şikayet, Allah’tan isterken; aslında halinden, verilenden, takdirden, nasibinden, kaderinden memnun olmamaktır. İstersem dilimi, almazsam kolumu koparsınlar, hiç şikayet etmemek, razı olmak anlamınadır. Bu razı oluş belki de duaların kabulü, en güzel dua halidir. Dua etmemek değil, halin duasıdır, “dua” halidir.

Bu aralar dünyaya gönlünü fazlasıyla kaptırmış bir dostuma masivayı kötüleyip, ölümü hatırlatıyordum ki, namazlarda bile Rabbena Atina fiddünya diye dua ederek, Allah’tan dünyada da iyilik istediğimizi söyledi. Ne var ki, dedi… Dünya için hayır istemek namaza bile girmiş. O an bir şey diyemedim. Sonra düşündüm. Namazda ben Allah’tan dünyalık mı istiyorum? Başkasını bilemem ama fark ettim ki Rabbenadaki iyilik benim için şu imiş:

“Yarabbi! Bize dünyada BİR iyilik ver, ahirette de BİR iyilik ver. Birsin Yarabbi. İyilik, Cemalindir. Dünya da ahiret de senindir. Dünyada da Cemalini isteriz, ahirette de Cemalini isteriz. Ve Celalinden Cemaline sığınırız. Ve ille iyilik, illa Cemal dileriz… Dünyada da ahirette de… Bizi mahrum etme, Yarabbi! Bütün kemal sıfatlar senindir. Senden Seni isteriz ve Seni tenzih ederiz, Ya Hu…”

Meryem Irmak
www.yorumsuzblog.net.tc
meryemirmak@gmail.com

Reklamlar

45 Responses to “Dua ve Gizli Şikayet”


  1. 1 Nazan 1 Ocak 2008, 12:27

    Meryem Hanım, gönlünüze sağlık ne güzel anlatmışsınız. Ben de, duanın anlamını, dilekçeyle başvurulan ve bir üst makamdan talep edilen isteklerden; neredeyse kişinin kendi kendiyle dertleştiği bir buluşmaya, bir vuslata dönüştüren tüm YORUMSUZ yazarları gibi size de içten şükranlarımla…

  2. 2 Mehmet DOĞRAMACI 1 Ocak 2008, 1:05

    Dua kavramının boyutlarını daha net daha yerli yerinde açan bir yazı.

    Üstelik GİZLİ ŞİKAYET gibi yeni bir kavramla tanıştık…

    Allah razı olsun sizden Meryem Irmak. Bir geldiniz, pir geldiniz…

    Daim olsun…

    Dualarımızla…

  3. 3 hakan 1 Ocak 2008, 1:45

    Çok kral bir yazı olmuş. Bilhassa “gizli şikayet” 12 den vurmuş. Allah razı olsun…

  4. 4 mete 1 Ocak 2008, 1:49

    Dua’yı böylesine açık ve net, gönül kalemiyle size yazdıran Allah’a şükürler olsun. Sizi vesile kılarak bizlere Dua’yı idrak ettiren Allah’a ömrümüz boyunca yaşamasını da nasip etmesini niyaz ederim.

    Sağolun, nur olun…

  5. 5 oguz aksoy 1 Ocak 2008, 10:37

    “Cennet yaşantısı cenette olur”, öyle değil mi?

    Hal böyle iken, duayı dünyalık arzu ve istekleri yerine getirmek için bir mekanizma gibi algılamak ne derece doğrudur?

    Cennette arzu ve istek olur mu hiç? Cennette halinden şikayet olur mu peki?
    Olmaz diye dusunuyorum elbette.

    Olsa olsa rıza ve tarifsiz bir sükun hali vardır cennette ve dolayısı ile cennettekinde. Ve bu hale şükür. Belki bir de bu halin devamına dua diye düşünüyorum.
    O halde cennetlik dua şekli nasip olsun, cümle aleme yer yüzünde.. Ve duayi bu şekilde algılama.

  6. 6 bir'ol 2 Ocak 2008, 10:28

    Şuurda şirk ve gizli şirk varsa eğer, yapılan fiil dua değil; yalvarış ve yakarıştır sadece. Şirk haliyle yapılan tüm fiiller de ziyandır zaten..

    Şuurda şirk kalkmışsa eğer, kişi bilir ki şuurum O’nundur/O’dur. Bu gerçekle “Attığında sen atmadın atan Allah’tı” sırrı yaşanmaya başlanır ve, “isteyende O’dur gerçeğince” O bir şeye ol der ve o şey de olur…

  7. 7 Aciz 2 Ocak 2008, 1:40

    “Kişi bilir ki şuurum O’nundur/O’dur”

    “Kişi” şuurunun “O” olduğunu bilir, öyle mi?!!!!!!

    Çelişki, çelişki!!…

    Kişinin olduğu yerde, O nasıl olur? Bizatihi kişinin varlığı şirktir zaten.. Bahsi olunan o noktada kişi bir şey bilmez, orada kişi olmaz, bilse bilse Allah Kendini bilir.

    Kişilikten kurtulmamışların çelişkili değerlendirmeleri…

    “Şuurda şirk ve gizli şirk varsa eğer, yapılan fiil dua değil; yalvarış ve yakarıştır sadece.”

    Hatırladığım kadarıyla Hz. Rasulullah Arafat’ta sabaha kadar israrla dua ediyor ve ashabından bu kadar ısrarla dua etmesinin sırrı sorulduğunda, kabul edildiğine dair bir işaret bekliyorum der. Öyle “Ol!” deyip de olan dua pek nadirdir yani, ona keramet denir ki keramet dahi Allah’ındır, Allah dilerse olabilir. Hz. Rasulullah bile acziyetini görüp yana yakıla dua ediyor da kendini bundan münezzeh gören kim?

    Tam konu anlaşıldı herhalde derken, filmi başa sarmak gibi, durmadan aynı yere dönülüyor. Çok ilginç bir vakıa bu!!

  8. 8 SOR 2 Ocak 2008, 5:52

    Elinize sağlık, yorulmuş yazmışsınız. Ve son paragraf ne de güzel özetlemiş halet-i rûhiyeyi;

    “Yarabbi! Bize dünyada BİR iyilik ver, ahirette de BİR iyilik ver. Birsin Yarabbi. İyilik, Cemalindir. Dünya da ahiret de senindir. Dünyada da Cemalini isteriz, ahirette de Cemalini isteriz. Ve Celalinden Cemaline sığınırız. Ve ille iyilik, illa Cemal dileriz… Dünyada da ahirette de… Bizi mahrum etme, Yarabbi! Bütün kemal sıfatlar senindir. Senden Seni isteriz ve Seni tenzih ederiz, Ya Hu…”

    Zü’l-Celali Ve’l-İkram denilerek, “İkramI”, neden “Celalİ” ne bağlanmıştır, düşünelim istedim.

    Teşekkürler, sevgi ve saygılarımla.

  9. 9 aciz 2 Ocak 2008, 9:59

    Tek’lik bilgisi ile Tek olunmaz, anlaşılmayan tam da bu işte! Anlatanlar çok güzel anlatıyor (beyinlerine ve ellerine sağlık), ama sanırım gençler bir türlü bu noktayı (ve konuyu) anlamıyor. Sanıyorlar ki aldıkları Teklik bilgisini sadece düşünerek yaşayabilirler. Yani dua ederken, bir ben bir de O mu var diye düşünerek bir süre sonra nefsinden arınacağını, sırat-ı mustakim üzere olacağını ve haliyle Allah’ın rızasına ereceğini sanıyor. Bu sebeple dua ederken ikiliğe düşeceği(!) zannıyla acziyeti hissedişi reddediyor, istemeyi reddetmese de… “Acziyetini bil ve hisset, seni yokluğa bu kavuşturur” dendiğinde “bir O var, bir de aciz kul mu var? Bu düşünce ikilik değil mi?” diye düşünülüyor anladığım kadarıyla… Oysa sadece düşünceyle Teklik şuuruna erilseydi yeryüzünde evliyadan geçilmezdi, hem de hepsi mardiye nefs makamında hakkel yakin düzeyinde olurdu. Peki öyle mi ya? Razıye nefs mertebesi denen aynel yakin düzeyinde dahi gizli ikilik halen vardır (kişilik perdesi olmasa dahi)… Bilmel yakin(!?) düzeyinde sadece düşünerek ikiliği nasıl kaldıracaksınız merak ettim? (ilmel yakin demedim dikkat edilirse? Dışsal olarak alınan bilgiyi kastettim) Eğer bu konuyu doğru anlamazsanız, hiç bir zaman birim nefsinizden kurtulamazsınız. Hiç kimse mahiyetini tam olarak bilmediği bir hedefe varamaz. Sonra buldum sandığı noktada bulduğu da bulmayı ümit ettiği olmaz. Ama başka nasıl anlatılır bu mesele onu da çözemedim; çaresizlik buna denir herhalde… Oysa son iki yazı gerçekten çok detaylı ve güzelce izahlar içeriyor, özellikle Meryem hanımın yazısı mükemmel bir özet bana göre… (Mehmet bey de detaylandırmış sağolsun) Ama yorumlardan bazıları, meselenin hala anlaşılmadığını gösteriyor. Acaba daha başka nasıl anlatılabilir bu konu, çaresizlik diye buna denir herhalde…

    “Hep” (veya Tek) olmak için önce “Hiç” olmalı… (yok olmalı, ama düşünerek değil hal ile) “Hiç” (yok) olmadan “Hep” (Tek) olunmaz! “Hiç” (Yok) olan, hiç bir şeyle kayıtlı olmayandır. (Burada hiçlikten kastımız Ahadiyet mertebesindeki hiçlik değil, nefsin fenasından söz ediyoruz) Hiç bir şeyle kayıtlı olmayan şey de “Hep”tir. “Hiç” olabilmek için tüm kayıtlardan çıkmak (beşeri değer yargısı ve şartlanmalar, beden tabiatına ait kayıtlar ve terkibi yapının kayıtları) gerekir. Öyle ki, sana bakan senden hiç bir şey bulamamalı… Yokluk sıfatın olmalı ve her halinden okunmalı.. Örneğin normalde tepki verdiğin konulara dahi sessiz, tepkisiz ve yargısız kalabilmelisin. En ufak içsel bir tepki dahi oluşmamalı zihninde… Ne zaman bu şekilde “Hiç” (yok) olursun, o vakit “HEP (TEK) OLUR O” önceden “ben” diyen o bilinçte… Sen hiç bir zaman “Hep” (TEK) olamazsın, varacağın son nokta “Hiç” (fena bulmak, yok) olmaktır. “Hiç” olabilmek ise, çok zorlu ve uzun bir süreçtir, mücahede gerekir. Öyle aldığın ilmi sadece düşünmekle olacak iş değil.. Bu ilmin hal edinilmesi tefekkürden ziyade nefsle mücahede ile olacak iştir. Bu gayret nefsin hoşuna gitmeyebilir, ama başka yolu da yok… Dua ve ibadet etmekten imtina eden birinin ise, bu şansı asla olamaz! Duada ikilik varsa, ibadette de vardır.. O halde nasıl ibadet edeceğiz? Hadi duada dileyen O dedin, ibadette ne diyeceksin? İbadet eden O mu?

    Bakın bir kudsi hadis-i şerifte ne buyruluyor?

    “Bir kulum farz kıldığım amelleri yaparak bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri ile de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben bir kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, konuşan dili, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi olurum. O artık benimle işitir, benimle konuşur, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür, benimle anlar. Benden bir şey isterse, istediğini veririm; bana sığınırsa kendisini korurum.” (Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16; Beğavi, Şerhu’s-Sünne, I, 142; Beyhaki, K. Zühd, No: 696-700; Tabarani, el-Kebir, No: 7880.)

    Bu yorumları yapanlar, bu yolları katetti de konuşuyorsa, amenna! Söyleyecek sözümüz yok.. Ama öyle mi, ki dua etmekten dahi imtina ederler? Meryem hanım çok güzel bir örnek vermiş, Musa aleyhisselam’ın duası ile ilgili (Kasas, 24).. Bizler Musa aleyhisselam’dan da ileride miyiz?

    Hakikat (Teklik) bilgisi size yola çıkmanız için bir ön bilgi olarak veriliyor. Alıp hemen kullanmanız için değil.. O bilgiyi siz kullanamazsınız, o bilgi sizin mücahedelerinizle eriştiğiniz noktada kendiliğinden yaşanır. O noktaya kadar siz de varsınız ve siz olduğunuz sürece biz de varız ve tabi ki sizinle kayda girmeyen Rabbiniz de… (Bu yorumum yazılara değil, yorumlaradır)

  10. 10 Çok Ama Çok Aciz 2 Ocak 2008, 11:37

    Teklik bilgisini alan kişi, nasıl düşünür, ne yapmalıdır?

    Ehli de şunu çok iyi bilir ki iman edenler öncelikle, aldığı hakikat bilgisine dayanarak \”ben yokum, O var\” demiycek.. Tek\’in böyle bir sözü olamaz.

    Peki ne diyecek?

    Diyecek ki;

    \”Demekki varlığım bir hayal ve illüzyon ve aslı yok (yoktan gelen bir yok).. O halde geldiği yokluğa, yani aslına dönmeli..\”

    \”Tek olmalıyım\” demiycek arkadaşlar, çünkü siz \”Tek olmazsınız\”.. Siz olsanız olsanız \”yok\” olabilirsiniz. Tek olan ise, ancak ve ancak Tek\’in kendidir. O sebeple sözle ya da tefekkürle \”Tek\” olmaya çalışmayın. Bunu asla ve asla ve de katiyen başaramazsınız. Olmayacak duaya amin demeyin, ömrünüzü böyle boş bir gaye ile tüketmeyin.

    Gayeniz ve hedefiniz \”yokluk\” tur, Tek\’lik değil.. \”Sen BEN\’i göremezsin ya Musa!\” hitabını aklınızdan çıkarmayın. Musa\’nın göremediğini görmeye çabalamayın. Teklik sizin için sadece hakikate dair bir bilgi, hedef değil.. Hedef \”yokluk\”, yani \”Ademiyet..\” veya diğer adıyla acizyetini bilme.. (abd-ı aciz)

    Rumuzumu \”Aciz\”ken, \”Çok Ama Çok Aciz\” olarak değiştirdim; zira bu konuyu anlatmaya çalışırken gerçekten acziyetimi bütün şiddetiyle hissetmeye başladım, şu ayeti de hatırlayarak..

    \”(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.\” (Kasas, 56)

  11. 11 Aciz 3 Ocak 2008, 12:22

    Bir şey daha..

    Şu anki bilginizle ve çalışmalarınızla yokluğa yaklaştıkça hissedebileceğiniz tek şey, bir bütüne dahil olduğunuzu ve bağımsız bir varlığınız olmadığını anlamaktır, yani BİR\’liktir, diğer adıyla Tevhid.. Tevhidin kelime anlamı da BİR\’leştirmek demektir zaten.. (Yani tüm evrendeki mahlukatla aynı özden geldiğinizi anlayıp varlık alemiyle BİR olduğunuzu hissetmek.. Ama evren Allah değildir unutmayın, o halde \”Tek\’lik\” söz konusu olduğunda algıladığınız evreni düşünmeyin sakın.. Teklik Allah\’ın sıfatıdır, evrenin değil.. Kimbilir kaç evren var, ama Allah Tek\’tir. Ves selam Tek\’lik şuuru çok farklı bir şey.. Birlikte ise, yine de bir çok kavramı vardır, Teklikte o da yoktur. Ve oraya yaratılmışlık bilinci ile bir yol da yoktur. O noktaya Mutmainne ve Radiye nefs bile erişememişken (ki bu seviyede dahi Tek\’e ulaşılmaz, Tek farkedilir sadece), dün bir bugün iki, hakikat bilgisini henüz alanlar nasıl ulaşabilir, ki ulaşma yolu da yokken.. \”Tek\”, \”yok\”a ulaşır; siz Tek\’e ulaşamazsınız. (Kaldı ki mutmainne ve radiye mertebelerini de azımsamayın, örneğin benim için çok yüksek bir hedef bunlar bile)

    Tabii ki bunlar şahsi düşüncelerim, her şeyin doğrusunu ise, sadece Allah bilir!

  12. 12 Cenghis 3 Ocak 2008, 10:47

    “Rızaya nail olmuş kullar, mesela hastalandıklarında “Allah’ım şifa ver, sen Şafisin” dememiş, Allah’ın kendilerine takdir ve ikram ettiği hastalığı en güzel biçimde ağırlamaya gayret sarf etmişlerdir.”…

    Acaba bu mertebe, herkese nasip olabilir mi diye düşünüyorum. Acaba bu duruma hazır mıyız?. Her şeyden razı olmak!!!. Mesela hastalandığımızda belki hastalıktan değil de sair başka sebeplerden, hikmetini bilemediğimiz başka olaylardan dolayı benim gibi avamdan insanlar “Allah’ım şifa ver, sen Şafisin” diyebilir diye düşünüyorum… Örneğin hastalık nedeniyle bakmakla yükümlü olduğumuz kişilere karşı sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirememe gibi durumlar ya da farz ibadetleri bile yapamayacak durumda hasta olmak vs… Örnekler çoğaltılabilir..

    Bir de mertebe bazında Mülhime bile yüksek bir bilinç seviyesi… Dolayısıyla şu an bana hayal gibi gelen mertebeler(mutmaine, radiye) nasipde varsa Allah hazmıyla versin demekten başka bir şey diyemiyorum, tüm isteyenlere de.. Rızanın da yutulası zor bir lokma olduğunu ehli zaten söylemiş. Bu konuda da haddimi bilerek dua, rıza, hakikat konularında bizlerle ilmini paylaşan Sayın Mehmet Doğramacı, Meryem Irmak ve yorumlarıyla bize ışık tutan Sayın Aciz’e teşekkür ederim..

  13. 13 Zekeriya Bağcı 3 Ocak 2008, 2:20

    Yorumlayanlardan ACİZ adlı Dosta; burada denilmek isteneni bir açıklarsa bizler de ilminizden faydalanmış oluruz. SELAM üzerinize olsun.

    “Okur” – “yazar” bir “düşünür”, AHMED HULUSİ, KENDİNİ TANI adlı kitabında diyor ki;

    – Şayet, sen “yok”san elbette ki karşındaki kişi de “yok”tur!.. Öyle ise, karşındaki gerçek “var” olanı farkedip, O`nu kabullenebilecek ve hazmedebilecek misin?.. Yoksa, karşındaki O`nu inkâr ederek mi geçip gideceksin bu dünyadan, “a`mâ” olarak geçip giden nice ve niceleri gibi !.

    – Ortaya koyduğu tüm sayısız esmâ terkipleriyle, her an, türlü isimler altında dilediğini, dilediği gibi yapmakta olan kim?.

    Sen mi, O mu?.

    Cevabın, O ise; Tanrın, senden razı olsun!.. Sen isen, razı mısın yaptıklarından?… Reva mı düşündüklerin, yaptıkların?.

    – TEK`in nazarıyla, TEK`ten “çok”a bakışı muhafaza edip, sürekli olarak piramitin tepesinden aşağıya bakarak varlıkları seyretmek, yakîn ehlinin hâlidir!..
    Ya varsayım yollu, “çok”tan, “yok”a bakılır; ya da TEK, kendi esmâ ve fiillerini seyreder!.

  14. 14 şehir 3 Ocak 2008, 4:59

    Okuyarak, düşünerek, farkına vararak ne huzur buldum ne de bir adım özüme yaklaşabildiğimi hissettim. Bilmek ama yaşayamamak..Tam bir zulum(!!!) Bir süre dua edemez hale geldim.. Ettiğim her duada bir yanlışlık, bir şirk, bir şikayet buldum.. Hiç mükemmelini bulamadım. Hiç mükemmel bir duam olmadı. Şirksiz (kendimi ortaya koymadan), şikayetsiz (neden böyle oldu demeden), farkındalıklı (dünya içinmi-ahiret içinmi yi fark edemeden). Hiç böyle mükemmel dualarım olmadı. Olamadı. Her dua ettiğimde yeni bir şeyi farkettim, o duanın öyle olmaması gerektiğine dair.

    Gördüm: SONU YOK.. Farkındalığın sonu yookkkkk. Artık benim için son; ne kadar aciz olduğumdu. Bu acizliğimin farkındalığını dualarımda yaşar hale geldim. Bu acizliğimle hiç bir duamı şirkten, şikayetten ve farkındasızlıktan temizleyemeyeceğimin bilinciyle (gönül rahatlığı) dualarıMı ediyoruM. Çok şükür.

  15. 15 Aciz 3 Ocak 2008, 8:21

    Zekeriya bey, Tek’ten bakarken, Tek’in ihtiyaçtan münezzeh olduğunu ve O’nun dilemesinin bizim dualamız gibi ihtiyaca endeskli olmadığını da aklınızdan çıkarmıyorsunuzdur umarım. Madem ki Tek’ten bakacaksınız, hakkını verin diye bu acizane tavsiyem.. Hatta daha yakışanı tıpkı Tek’in bir şeye ihtiyaç duymaması gibi duayı terketmeniz de olabilir. Aksi takdirde, hem Tek’ten bakıp, hem ihtiyaçlarınızı Tek’ten istemeniz veya ihtiyaç duymanız (manevi açıdan bile olsa) biraz abes bir çelişki olur. Ben şahsen çok aciz buluyorum kendimi, özellikle O’nun ilminde yoktan varettiği sayısız sonsuz evreni düşünürken.. Hele hele Üstad Ahmed Hulusi’nin bahsettiği ÜST MADDE kavramını düşününce kendimi zerre kadar küçülmüş, çaresiz ve değersiz görüyorum.. Acziyet içinde yaratılmış sadece bir kul olduğumu iliklerime kadar hissediyorum. Göremediğim, haberim olmayan ve farkına varamadığım o sonsuzluğu düşündükçe korku ve acizyetten başka bir hissedişim olamıyor açıkçası.. Bunları düşününce kendimi O’nun bilinciyle bakıyormuş gibi hayal etmeye de utanıyorum açıkçası ve haddimi biliyorum.

    Özetle, farkında bile olmadığım, nasıl işlediğini bilmediğim, künhüne vakıf olamadığım, dolayısıyla tamamıyla bihaber olduğum böylesi devasa oluşumları (alemleri) düşününce, O Tek’ten bakmayı başaramıyorum bir türlü.. Çünkü nasıl bir bakış olduğunu hayal bile edemediğim bir yerden nasıl bakabileceğimi bilmiyorum açıkçası.. Bunları düşünürken ne kadar aciz olduğumu görüyorum (özellikle üst madde kavramını da düşününce), özümdeki güçlerle dahi olsa, istediklerimi kendimi evrenden soyutlayarak elde edebileceğime pek ikna olmuyorum. Hele de yaşamayı çok istediğim halde bu konuda ne kadar aciz olduğumu görünce, özümdeki güçlerimi kullanmanın da bir sınırı olduğunu görüp büsbütün aciz hissediyorum kendimi.. Bu acizyet yok edici bir acizyet adeta.. Bazen kim olduğumu bile hatırlayamayacak kadar küçülüyorum.. O sebeple maddi ya da manevi bir ihtiyacım olduğunda, tüm evrende aşikar olan Rahman ve Rahim’in bereketinden ihtiyaç duyduğum şeyi kulluk edebiyle istiyorum. Biliyorum ki O dualara icabet eden Vahhab’tır. Bazen rabbim olarak özümden gelen bir biçimde ve bazen de Rabbül Alemin olarak afaki algıladığım bir biçimde o ihtiyacımı gidermeye sadece O’nun gücü yetebileceğini düşünüyorum. Kimi gün sağlık, kimi gün afiyet, kimi gün dünya ve ahiret saadeti (özellikle sayısız sonsuz alemleri ve bu alemlerde yürüyen düzeni düşünüp korku ve şaşkınlık içine düştüğümde) istiyorum Rabbül Aleminden.. Ayrıca, “Bilinmekliğimi diledim Alemi; bilmekliğimi diledim Adem’i yarattım” kudsi hadisi dahi bize göre bir anlatım olduğunu düşünüyorum, sırf yaratma vasfını kavrayabilmemiz için, yoksa kavrayamazdık.. Gerçekte ise, bu tanım dahi şirktir! Allah kendini böyle bilmez, biz O’nun vasıflarını ancak bu gibi açıklamalarla anlayabiliyoruz sadece.. Bu tanımlar da hep bize göredir.

    Üstad Ahmed Hulusi’den aktardığınız bölüme gelince.. Bendeniz bildiğim her şeyi O’ndan öğrendim, O ne diyorsa doğru odur, başımla beraber. Fakat haddim olmayarak, acizane bu anlatımını değerlendirecek olursam (O’nu okurken nasıl anladım, bu bakımdan tıpkı sizin gibi anlayışımı yazıyorum; Üstadın bazı anlatımları Ahadiyet, bazıları Vahidiyet, bazıları Rahmaniyet, bazıları da Rububiyet boyutundandır. Bu bilgileri alırım ve veri tabanıma ilave ederim ve yeri geldiğinde kullanırım. Çıtanın en üst noktasını bilirim, ama nerede olduğumu ve haddimi de bilirim ve ona göre davranırım. Çıtanın en üstte tutulması mihenk taşı oluşturur, ilmin sağlaması bakımından.. Bu açıdan bu gibi bilgileri mihenk taşı olarak ve sırat-ı müstakimden ayrılmamak için kullanırım. Ama nefsimle yaşayıp dururken çıkıp Tek olduğumu hayal etmem. Bu bakışın hayal etmekle değil; bizatihi mücahede, ibadet ve gayretle aşama aşama geleceğini de yine üstadın ilminden aldığım bilgi ile bilirim. Bu benim anlayışım ve herkes gibi ben de anladığımı yazıyorum, ama müslümanları bağlamaz. O sebeple herkes kendi anladığını uygular ve fayda gördüyse paylaşır. Biz de o kişiye ancak saygı duyarız, rabbini bildiğimiz için.. Zekeriya beye söyleyeceklerim bu kadar.

    Fakat hazır yeri gelmişken, üstad Ahmed Hulusi’ye de buradan bir teşekkür edeyim istiyorum, içimden geldi, müsadelerinizle… Zaman her şeyin ilacı derler, pek çok şeyi daha iyi düşünüp değerlendirmeniz için fırsat veriyor zaman.. Dolayısıyla zaman içinde ilimde ilerledikçe ve bundan fayda gördükçe, kendisinden öğrendiklerimin ne kadar eşsiz ve kıymetli bilgiler olduğunu her geçen gün daha da iyi idrak ediyor ve takdir ediyorum. Teşekkür için bir kelime bulamıyorum, sadece yeni okurlarıyla paylaşarak teşekkür etmeye gayret ediyorum. Evvel Allah rızasını ve Rasulü Efendimizin hoşnutluğunu kazanmaktır niyetim. Ama üstada teşekkür de önemli bir sebeptir.. Yoksa ne işim var burada?..

    Gençlere tavsiyem, üstadı okurken bir o kitaptan, bir bu kitaptan okuduklarınızla kayıtlamayın O’nun ilmini.. Hepsini okuyup, düşünmeye başladığınızda o konuyla ilgili tüm söylediklerini ortaya koyup da düşünün lütfen.. Yoksa bir oradan bir buradan alıp düşünmeye çalışırsanız, mutlaka o konuyla ilgili bir başka yerdeki uyarısını kaçırmış olursunuz ve çelişkiye düşüp sağlıklı bir sentez oluşturamazsınız. Bu uyarıyı zat-ı alileri de yapıyor sık sık, yanlış hatırlamıyorsam… Şahsen ben de düşünmeye başladığımda tüm kitaplarını gözden geçirip, o konuyla ilgili tüm söylediklerini dökerdim önce ve sonra bir sentez yapmaya çalışırdım. Sonuç da genellikle isabetli olurdu, çok şükür. Tabii ki satırların arasında da gizli işaretler vardır, onları da siz çözeceksiniz sorgulama ve düşünme kabiliyetinizi kullanarak.. Sonra vardığınız kişisel sonucu (sentezinizi) bir de Kur’ân ve hadislerle karşılaştırıp sağlama yaparsınız ve daha sonra bu bilgiyi yaşama aktarma ve dahi sevdiklerinizle paylaşma girişiminde bulunursunuz.
    İşte böyle.. Zekeriya beye ve herkese selam ve sevgilerimle..

  16. 16 Zekeriya Bağcı 4 Ocak 2008, 2:08

    Sevgili Aciz;

    Ben Ahmed Hulusi derim, siz Üstad dersiniz kendisi de benim yazdığım gibi “okur”,”yazar” ve “düşünür” olmaktan başka vasfım yok der. Kelimeler manaların tamamını içermez bunu da bilirim manalarda, kelimeler de sonsuzdur. Ahmed HULUSİ nin kitaplarından başka kaynak hadis ve ayet harici kullanmıyorum. Değerli şahsın tavsiye ettiği zikirlerin de tamamını uygulamaya çalışıyorum biiznillah. Buradan ben de zatına teşekkürü borç bilirim her ne kadar duada yer alsa da.

    Kitaplarının tamamını okudum dönüp dönüp te okuyorum burda ‘secret’ la başlayıp konunun Sevgili Meryem hanım ve Sevgili Mehmet Bey tarafından sade anlatımla DUA noktasına getirilmesi ve açıklık kazandırmaya çalıştıkları gerçekliği de görebiliyorum. Ayrıca bir mana yaratmayı dilediğinde bir birimin zihninde ortaya koyması veya zihininde var ettiği birimde fiile dönüştürmeyi dilemediyse dilediği birimde diğer birimden çıkanı alıp işleyerek manaya dönüştürdüğü gerçeği de şahsımızca bilinmektedir. Bu anlamda ne kadar ACZ olduğumuzun farkındayız biiznillah.
    Acz olduğunuzu özellikle belirterek hangi hal ve yakınlığa işaret ettiğinizin farkındayım. SELAM üzerinize olsun.
    Fikrin kendi boyutsallığında doğru olduğu bir gerçek ile; diğer bir boyutsallığa göre aynı doğruluk ACZ olacaktır.
    Burada ki yazacaklarımız da bir başka geçeklik karşısında ACZ olacaktır. EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR.

    DUA KANAATİMİZCE;
    ALLAH HEVVA VE HEVESİMİZE TERK ETMESİN. Diyerek başlayalım.

    DUA: RAHMANIN RAHMETİDİR ve TAKDİRİDİR.

    DUA, Rahmaniyetin zuhurudur. Rahmandan gelen Rahmet’tir. Rahmet ise yakıcı ve arındırıcıdır. (Vehminden gelen sahiplik ve benlik duygusunun terkine sebebiyet veren TAKDİR mekanizmasının adıdır.. Bu anlamda da “ALLAH dilemedikçe siz dileyemezsiniz” ayetine bakışımız söz konusudur biiznillah.)
    Bu yüzdendir ki kişi için duanın terki söz konusu değildir.
    Burada MURAD (MÜRİD ) edilen şey benlik ve sahiplik duygusu olmadan emanete talip olmaktır. Kişi takdirinde olana Rahman dan gelen Rahmet ile ya da Rahimiyet sırrı ile ulaşır. Biz buna Besmele deriz, her işe onu yaşayarak başlamak isteriz biizinillah. Yani bu fark edişle yaşamak isteriz. Allah yaşamayı nasip etsin hepimize.
    “Olayları değerlendirişimiz bu yönü iledir.”
    Dilemiş ise dua edersin; Ya Rahmet yakar ve olayın getirisiyle arınırsın ya da
    Rahim sırrınca razı olabilirsin bu da sıradan bir şey değidir ve görünen her halde yapılan ibadet bu hissedişin ardından gelen şükür halidir. Rasulullah şükreden bir kul olmayım mı demiştir ilgili hadiste.
    “Değerli kişi Ahmed Hulusi de; ‘rıza makamına eren ilahi hüküm altına girer’ diyor.”
    Sanırım.! Kendine seçtikleri demek istemiş; manevi görevliler bu değerlendirmeye tabidir.
    Razı oluşun adı: Rahimce değerlendirmedir.
    RAHİM: Varlıklar içinde seçtiklerine kendini tanıtan.
    Seçtiklerinden eyleye bizleri.
    Şayet başlanılan olayın veya başa gelen olayın getirisini fark ettirmeyi dilemiş ise; bu sefer devreye sabır mekanizman girer ve tepki şiddeti az ölçüde olur. Burada ki her şey anlatım saadetindedir.
    Mevcut etmekte olduğunuz dualarınız; size hangi gerçekliği yaşatmakta ve bunu fark edişin adıdır.
    Dolayısıyla kişinin en büyük duası besmeledir.

  17. 17 bir'ol 4 Ocak 2008, 3:03

    Dua’nın çok yönlü anlamları vardır. Genelde bizim anladığımız ve yapmaya çalıştığımız, yönlendirilmiş beyin dalgalarıdır. Eğer yönlendirilmiş beyin dalgalarına vehim bulaşmazsa, o dalgalar zamanla o şeyi oluşturur. Bu Allah’ın yaratma sıfatının bizden açığa çıkışıdır..
    Sanırım bir de kendi hakikatlarını bilenlerin duası vardır, bunu da ancak onu yaşayanlar bilirler….

  18. 18 bir'ol 4 Ocak 2008, 4:03

    Bu sonsuz kudret boyutunda sadece insan değil tüm canlılar ACİZ’dir ki zaten!!. Ama anlaşılacağı üzere dua mekanizması yalnızca insana özgüdür..

    İnsan ACİZ olduğu için mi dua eder? Yoksa, kendini bilen varlık olduğu için mi?..

    İnsan şuur mudur? Yoksa, beden midir? İnsanın bedeni midir aciz olan, yoksa şuuru mudur?.

    Bedendir aciz olan, şuur hiç aciz olur mu dersen eğer, duaların da bedene dönük olmasın sakın!!!…

    Yok hayır insanın şuuru da acizdir dersen, duaların da nefsine dönük olmasın sakın!!…

    Bİr zamanlar ben de kendimi ACİZ bir kul olarak hissederdim, ta ki bunların kendime özgü kişisel komplekslerim olduğunu idrak edinceye değin!..

    Sanırım kendini aciz hissetmekle, acziyet makamı bir olmasa gerek!!!!….

  19. 19 Aciz 4 Ocak 2008, 6:45

    Sn. Zekeriya Bağcı beyefendi, genel olarak yorumunuzu ve dua konusundaki görüşünüzü gönülden onaylayarak ve keyifle okudum, teşekkür ederim.

    Ancak, Ahmed Hulusi’ye “üstad” diye hitap edilmesi konusuna küçük bir katkıda bulunmak isterim müsaadenizle..

    Düşünceme göre, Ahmed Hulusi’nin kendini nasıl tanımladığı değil, benim kendilerini nasıl tanıdığım hitabımı belirler. O kendini “Bir Hiçim” diye de tanımlıyor, ama bunun ne olduğundan haberim yok… Ne demek olduğunu idrak ettiğim gün (eğer takdirde varsa), başka bir hitap şekli düşünebilirim belki…?

    Üstad kelimesinin sözlük anlamı; “yapma gayretinde olunan işi çok iyi bildiği varsayılan zata söylenen söz, bir işin ehli, belli bir aşamayi aşmış takdire değer kişi” demek..

    Aynı sözlükte çok güzel bir cümleye rastladım, aktarmak isterim..

    – ”Üstadıma “üstad” diyene üstad demem!”

    Bu siteyi takip eden ve Ahmed Hulusi okuyan pek çok kişi zat-ı alilerine “üstad” diye hitap ediyor, sözlük anlamında kullanarak.. Ben de yerimi ve haddimi bildiğimden, paylaşım esnasında yanlış anlamalara mahal vermemek için, üstadlarına üstad diyerek, bir üstad olmadığımı vurgulamaya çalışıyorum desek?.. 🙂

    Herkese selam ve sevgilerimle..

  20. 20 Aciz 4 Ocak 2008, 9:26

    Bir’ol’a;

    Sen acizsin desem; “Vay bana aciz mi dedin?” denecek.. O sebeple “Acizim” dedim acziyeti bir yaratılmış üzerinde örnek vererek anlatmak için, “Vay sen abd-ı aciz makamında mısın?” dediniz. Bunca dil dökecek veri tabanı olan biri, Tek’lik (Vahidiyet) yaşamını ve seyrini dahi kendine yakıştırmayan biri, Ahadiyet dediğimiz abd- aciz makamını yakıştaracak kadar densiz ve kendini bilmez olabilir mi?

    Neden anlamak istediğiniz gibi anlıyorsunuz ya da anlamazdan gelmek için özel bir çaba sarfediyorsunuz bilemiyorum? Ama burada kendimden söz etmek veya söz edilmesi için değil, Allah’tan söz etmek için bulunuyorum. Konuyu kişisellik boyutuna taşımanıza da kesinlikle izin vermem!

    Acizim dedim, zira şu anda beynimle karaciğerim arasında ne gibi bir konuşma geçiyor, hangi dili kullanıyorlar (benim dilimi kullanma mecburiyetleri yok, Allah’ın lisanı pek çok dili kapsar), nasıl kararlar alıyorlar ve uyguluyorlar haberim yok.. Değil ki hayal dahi edemediğim O Tek bilinci idrak edeyim? Evet, “birim bilincim dahi aciz..!” Beden dediğinin aslı da bilinçtir, bu önemli ayrıntı unutulmamalı!.. Bu konuda daha pek çok şey yazıp, yeni bir sorgulama ve değerlendirme ufku açabilirdim pek çok kişiye… Ama çok akıllı olanlar kendileri de düşünebilir, ihtiyaçları yok nasılsa yardıma.. O sebeple müsaadenizle benden bu kadar…

    Ayrıca, yaklaşık bir haftadır ilmi konularda yorumlarımı yazıyorum ve hiç kimseye de saygısızlık ve hakaret etmeden.. Olabildiğimce nezaketli olarak ve rablerinden ve Hakk’tan gafil olmaksızın, nadiren aynı muameleyi gördüğüm halde… Fakat emeğe saygı ve hürmet gösterip bir teşekkür dahi etmekten imtina edip büyüklenenlerin bu ulvî ilimden ve hele hele de Tek’lik bilincinden dem vurması dramatik ve hatta kara mizah gibi geliyor bana açıkçası..

    Ne yazık ki emek vererek ve kafa yorarak yazdığım yorumlarıma reva görülen, “kişisel kompleks” gibi bir yakıştırma oldu. El İnsaf demekten de kendimi alamayacağım, af buyurun!

    Pekala, siz bilirsiniz, bildiğiniz gibi devam edin dostlar. Müslümanın müslümana emr-i bil-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker’den başka görevi yoktur. Benimse, her şeyi ben bilirim diyenlere söyleyecek sözüm yoktur. “Doğru, sen bilirsin” der geçerim. Hoşçakalın!

  21. 21 infinity 4 Ocak 2008, 11:48

    Dostlar, burda yorum yazan arkadaşlar, Aciz kardeş, elbette bazılarımız yanlış değerlendirmelerde bulunacak, konuları hemen anlıyamayacağız…

    Bizler burda yorum yaparken bişey bildiğimizi ıspatlamaya çalışmıyoruz, okuduklarımızdan ne anladıysak buraya aktarıyoruz ki, değerli yazarlar, bu konu hakkında daha çok bilgisi olanlar, bizlerin algılayamadığı konuları görsünler ve bunlara daha net açıklamalar getirsinler. Yoksa herkezin bildiği ve konun anlaşıldığı sanılıp bu konular kapanır.

    Yani açıkcası burda yorum yazan arkadaşlar yazarların okurlarıyla kendileri arasındaki iletişim köprüsüdür bir anlamda, bu sayede sağlamada yapmış oluyorlar anlaşılmamış konulara daha çok vakit ayırıyorlar. O yüzden biz yorumcuları fazla sıkıştırmayın yoksa yorum yazan kimsecikler göremezsiniz daha 🙂 ama anlattıklarınız cidden eksiklerimizi farketmemizi sağladı tek ricam daha sakin ve incitmeden yardım etmeniz. yoksa kimse kendini büyük makamlarda görmüyor, bence burdaki çoğu insan haddini bilir, bilmiyorsada zaten buralarda pek işi olmaz.

    Selam ve sevgiler…

  22. 22 bilgin 5 Ocak 2008, 4:37

    Slm. Kardeslerim, yorumlarinizi zevkle okuyorum, seviyeli ve toleransli bir bilgi denizinde alisveris ediyoruz sükürler olsun. Kanaatimce, nacizane birseyler yazayim dedim, hattim olmayarak!

    Bizlere bildirilenlerden anladigim kadari ile bir seyi duymak, görmek; O konuyu cözdük! demek olmadigini, yüzmeyi bilmekle yüzmek arasinda farklar oldugunu, kavanozu distan yalamakla icindekinin bilinemiyecegini (üsdatin ifadesi), caba sarfetmeden amaca ulasilamayacagini, Allah dostlarinin hallerine vakif olmakla o derecelere cikmanin ayni sey olamayacagini, riyazet, sıkıntı, nefs derbiyesinden gecmeden tahkike ulasamayacagimizi, geceler boyu meraktan catlamadan bir seylere ulasamayacagimizi, TEKlik bilgisinden cok kulluk bilgisine ihtiyacimizin oldugunu, ALLAH’ı ancak ALLAH bilebilir; BIZim Onu bilemeyecegimizi, ne zaman anlarsak asıl o zaman ALLAH’a vasil olabilecegimizi ve karanlik bir odada sessiz ışıksız ÖLÜ bir vaziyette iken ŞUURumuzu yoklarsak icimizde birseyler hissetebilecegimizi, nefs boyutlarinda birakin yükselmeyi; hakikatte hala nerede oldugumu bile bilemeyecegimizi, bunlari bizim degil; ALLAH’in tayin edecegini, hic bir seyin kendi elimizde olmadigini ama BIZ nefsimize zulm ettik ya rabbi bilinciyle ademiyetimizi unutmadan fani oldugumuzu, beni sen azdırdın demeden vahdet bilincini kendi cikarimiza yontmadan! efal alemi fiiliyat olmadan da kainatin olamiyacagini, her ne yaratildi ise yerinde ve uygun oldugunu, deniz köpüklerinin de denizden ayri olmadigini ama hic bir köpük, “ben DENIZim” diyemeyecegini, ‘kesret de birlik var birlikde de kesret var ama herseyde o varsa da hersey O degildir’ prensibi geregince 1’in önüne trilyonlarca sifir koysak yine de onun yarattiklarinin, yaratacaklarinin SONu gelmiyecegini, hic bir yaratigin Onu hakkiyle bilemeyecegini, hz. Muhammed’in bile: “biz seni hakkiyle bilemeyiz ancak HAMDi sen yabarsin”, dedigini unutmadan, cok zor olsa da EDEPli olarak seriat, tarikat, marifet, hakikat merdebelerini aşmadan! kisa yoldan evliya olamayacagimizi! bu islerin nasip isi oldugunu, icten yalvara yalvara, sirati mustakime ulastirmayi bize nasip etmesini niyaz edersek; inş. ve ‘iyyake na`budu ve iyyake nestain’ diyerek kime ibadet edildigini unutmadan, samimi olarak bize bizden yakin olanin DUAlarimiza mutlak icab edecegini, mucib ismince bilerek, severek onu hem icimizde hem de hicbir yerde olamayacagini, mekanin mekani ve zamanin zamani oldugunu! Kainat gibi sayisiz sonsuz, maddesiz, bedensiz, elsiz görmek icin göze, duymak icin kulaga, söze vs. yarattiklarinin vasiflari ile kayitlanamayacagini! EL AN ÖYLEDIR (Hz. ALI) VARlari YOKdan yarattigini ve fani oldugumuzu hic bir zamanda var olmadigimizi unutmadan, varlikda tasarruf edenin de O oldugunu, alemlerden gani ama herseyde ZAHIR oldugunu/zahirinin zuhuruna engel oldugunu! Kendi varligini ancak kendisinin bilebilecegini bilelim ve ibadet adi altında da bizlere lutfedilen calismalari yabalim, bize simdilik yeter! Ayrica Ondan bir ilim gelirse amenna.

    AKIL nimetini onu anlamak icin harcarsak bosa kürek cekeriz! O yolda akil bir aractir, bazen binilir bazen de INILIR, IMAN ile devam edilir.. BU yolda yüzme bilmeden DERYAya dalmak olmaz! Ben Onu biliyorum demekle de bogulmakdan kurtulunmaz, BU bir RIZA lokmasidir yutmasi zordur COOK ZOOOR… Fanatiklige, duygusalliga, parti tutmaya! benzemez. GÜNES olmak lazim, BIR olmak lazim. DÜSMANI! bile sevmek lazim, kurtuluslari icin DUA etmek lazim, INSANLIGI ANA gibi evlatlari bilmek lazim, velhasil kelam SEVMEK lazim, pismek yanmak lazim, evine RASULULLAH’ı misafir edecek kadar mümin olmak, Onu anlamak lazim. Şekille degil; yürekle anlamak, gözlere yas yürümek lazim. ASK lazim BIZE, O LAZIM gerisi kolay ins. Bizlerin ilimleri ALLAH’in ilmi yaninda KOSKOCA BIR HIC dir HIC!…

  23. 23 bir'ol 5 Ocak 2008, 10:53

    Sayın ‘aciz’ bey teşekkür ederim, güzel şeyler yazmak istediğinizden eminim ama inanın bir şey anlayamadım özür dilerim..

    Sadece bir paragrafınızı anlamaya çalıştım ama yine anlayamadım! Şöyle yazmışsınız. ”Teklik Allah’ın sıfatıdır evrenin değil, kimbilir kaç evren var ama Allah tek”..
    Evrenler var, birde evrenlerin ötesinde tek olan Allah’mı var?. Ben mi yanlış anladım acaba?….
    Herşey iyi hoş da, bir de şu acizlik kavramını düşünce alemimde bir yerlere oturtamadım! İnsan aciz olduğu için mi dua eder, yoksa kendi hakikatını bilen ve sistemi okuyabilen bir varlık olduğu için mi dua eder/edebilir?..

    Kasas 24 de gelince; Hz. Musa burada ”Rabbim.. Muhakkak ki ben, hayırdan bana inzal edeceğin şey için çok fakiyr’im” diyor. Fakat Meryem hanım yazısında ki çeviride, ‘inzal’ yerine (göndereceğin) demiş ve ‘fakiyr’im’ yerine de (muhtacım) kelimelerini koymuş ve ayet ruhunu yitirmiş!…
    Hz. Musa ”Rabbim” diyerek, varlığında ki sonsuz esma boyutuna yöneliyor ve inzal edeceğin şey için kelimesiyle de, varlığından açığa çıkacak sonsuz manaların yanında, yani rabbinin sonsuz esmalarını müşahadesi ile terkibiyetinin fakr’ını müşahade ediyor” gibi geldi bana. Acizlik bunun neresinde? Tabi ki bu ayetin çok çok fevkinde idraklar söz konusudur… Saygılarımla

  24. 24 Cenghis 5 Ocak 2008, 11:22

    “Ayrıca bir mana yaratmayı dilediğinde bir birimin zihninde ortaya koyması veya zihininde var ettiği birimde fiile dönüştürmeyi dilemediyse, dilediği birimde diğer birimden çıkanı alıp işleyerek manaya dönüştürdüğü gerçeği de şahsımızca bilinmektedir.”

    Bir süre önce kendi kendime Üstad Ahmed Hulusi’ye kendi çapımda sevgimi göstermek için isimlerinin baş harflerinden bir şiir yazmak geçti.. Çocukken sevdiklerimize yaptığımız gibi.. Çünkü genelde çocukların sevgisi saftır… Aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra bunu başka birisinin yaptığını gördüm internette gezinirken… Ben de sadece düşünce olarak belirdi başkasında ise manaya dönüşmüştü… Hayretler içinde kalmıştım.. Sayın Zekeriya Bey’in dediğini o zaman keşfetmiştim.. Zikir’in en önemli faydalarından biri bana göre veri tabanımızdaki bilgileri yaşayarak bize kavratmasıdır.. Bir de yeri burası değil ama korunma duaları mutlaka yapılmalıdır.. Çünkü zikre yeni başladığımda vaktimin kısıtlı olmasından dolayı korunma dualarını yapmamıştım.. Bir de üç kuruşluk aklımla zaten ben iyi, temiz insanım bu korunma dualarını yaparsam ilk önce bu cinlere davetiye çıkartmış olmaz mıyım diye düşünmüştüm… Şu an ben de zikirlere devam ediyorum korunma dualarıyla birlikte… Ve ilk zikre başladığım zaman aldığım ilhamların %90’ının cinni olduğunu keşfettim..

    Daha öğrenme aşamasındayım ve bu hiç bitmeyecek dostlar… Yetimdim (zahiri olarak değil) tevafuk eseri Ahmed Hulusi’nin ilmi vesile oldu; terkibiyetimin kapasitesince gerçekleri anlamaya… Islah etti beni..

    Dostlarım bu yetimi yazılarınızdan ve yorumlarınızdan mahrum bırakmayın… Hepinize sevgilerimi sunuyorum.. (Yükselen burcum terazi ve yavaş yavaş etkisine giriyorum, bazen bu sevgi taşmalarına engel olamıyorum bağışlayın beni dostlar…)

    (220-) Fiyddünya vel ahireti, ve yes’eluneke anil yetama* kul ıslahun lehüm hayrün ve in tühalituhüm feıhvanüküm* vAllahu ya’lemül müfside minel muslıh* ve lev şaAllahu lea’neteküm* innAllahe Aziyz’ün Hakiym;

    (Tefekkürünüz) Dünya ve Ahiret/ (mülk ve melekut) hakkında (içinde)… (Rasûlüm) sana yetimler’den sorarlar… De ki: “Onların lehine bir ıslah hayırlıdır… Eğer onlarla bir arada olursanız, onlar sizin kardeşlerinizdir”… Allah ifsad edeni de bilir ıslah edeni de… Eğer Allah dileseydi, elbette sizi zora sokardı… Muhakkak ki Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir.)

  25. 25 can 5 Ocak 2008, 1:55

    Can’larım,
    bugüne kadar ne zaman yorum yazmak istesem, benim yazmayı düşündüğümü içinizden biri hep yazdı. Aklıma takılanı hep biriniz konu yaptı açıkladı. Böyle olunca için, için Rabbime gülümserim, şükrederim. Belki, derim; böyle güzel anlatamıyacaktım, içimdeki manayı. Hani Musa peygambere Harun kardeşinin verilmesi gibi. Allah Musa peygambere her iki özelliği veremez miydi ? (haşa). Burdan bizlerin birbirimize ihtiyacımız olduğunu anlamalı mıyız sizce?. Bi kere düşünün; biri aklından geçiriyor, diğeri (bize göre) yazıyor. Sanki birbirimizden ilham alır gibi. Unutmayın, aynı hamurdanız. Eleştiren kendini eleştirir; dolayısıyla bizleri.
    Selam ve dualarımla

  26. 26 Aciz 5 Ocak 2008, 3:32

    Bilgin, nur ol emi.. İnan ki neredeyse tüm ümidimi yitirmiştim ki yorumunu okudum. Allah ilmini, anlayışını ve yakinini arttırsın, senin de diğer dostların da.. İstediğim sadece iyiliğiniz..

    Beni nasıl tanıdığınız veya değerlendirdiğiniz hiç önemli değil.. Burada (ve başka yerde) yazar kadrosunda da yazdım, yorumcu da oldum. Her yere ve seviyeye uyarım, uyumlanırım. Kendimi hiç bir şeyden ve oluştan münezzeh görmedim, küçük dağları da ben yaratmadım, O saltanat Rabbimizindir.. yeterki anlaşılmayanlar anlaşılsın. Anlaşılmayanlardan zarar görülmesin.. Yoksa anlaşılmaktan ne çıkarım olur? Hayatım boyunca hiç bir mutluluğu veya güzelliği tek başına yaşamakla mutlu olmadım. Paylaşımla mutlu olmak doğamda var. O sebeple gayretlerim. Yoksa beni öyle değerlendirmişsiniz veya böyle değerlendirmişsiniz, bunlar hiç önemli değil.. Bu yolda yeni değilim ki maydonozun dikeni (!) elime battı diye sızlanayım.. Allah’ın rızasından başka rıza da aramıyorum, rıza lokmasını da iyi bilirim. Ondan önüme sayamadığım kadar çok kez konup imtihan edildim. Yıllarca yazdım, pek çok kişi de okudu. Kimi gün göklere çıkarıldım, kimi gün oradan alıp yerlere çalındım. Dünya nimetlerinin ve özellikle insanların verdiği payelerin ne kadar aldatıcı ve geçici olduğunu bilirim (yaşayarak ve deneyimleyerek, sözle değil).. O sebeple sadece Allah rızası için gayret göstermeye programladım zihnimi.. başkaca bir talebim olmasın diye sık sık bu programı ‘update’ etmeye gayret ederim. Bundan sonraki hedefim ise, O’nun rızasıdan dahi geçip, manevi talepleri dahi terketmek.. Sözle değil, halden söz ediyorum. Sözde çok kolaydır her şeyi yapmak..

    Bunları yazdım, kırılmış olmadığımı anlatmak için.. Zaten kırık dökük biri daha fazla kırılamaz. İmtihanlar beni paramparça etti, artık kırılacak yerim kalmadı.. Ama eğer boş konuşuyorsun, bunlar kişisel kompleks ürünü denirse, o zaman boşa emek harcamış olduğumu anlarım ve vazgeçerim. Israrda rıza olmaz. O işte Allah’ın takdirini görememek olur ve isyana girer, Allah korusun. O sebeple dinde zorlama yoktur. Üstelik nefeslerimiz de sayılı ve zaman buzdan bir sermaye ömürde.. Burada boşa zaman kaybettiğimi düşünmeye başlarsam, başka bir yerde başka bir hayırlı işe imza atarım, kulluk adına.. (ki böyle hayırlı bir planım olmasına rağmen şimdilik askıya aldım, yorumlara ağırlık verdim, okuyup istifade eden ve düşüncelerime kıymet verdiği için heyecanla bekleyen dostlarım olduğu halde)

    Sizi bilmem, benim zamanım çok ama çook kıymetli.. Eğer bazı itirazlarda samimiyet görseydim, bu kadar da sitem etmezdim. O itirazlar bile sevimli gelir, yine de bin kere dönüp anlatırdım. Ama samimiyet verine, “her şeyi ben bilirim” gibi bir hava sezersem, o gibi bir iddialaşma için çok eskiyim, o imtihanları geçeli çok oldu. Haklısın cancağızım, sen bilirsin derim. Konuşturanı da işitmek lazım diyerek, hoşgörmeye ama zorlamamaya da çalışırım. Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi? Neyse, Bilgin’in şahsına diğerlerine de yazmış oldum. Ama Bilgin’e çok dua ettim. Eminim yazdıklarını okuyunca, paylaşmak adına yazan tüm dostlar da hoşnut olmuştur. Emeğin boşa gitmediğini görmekten güzel ne olabilir?.. Değil mi cancağızlarım.. Neyse, benim işim bitti. Dahasını kendi aranızda iştişare edip halledebilirsiniz. Anlayanlar varsa, o zaman sorun çözülmüştür kısmen.. Anlayanlar arkadaşlarına yardımcı olabilir. Ben kendi işime döneyim müsaadelerinizle ve sevgilerimle…

  27. 27 Nacizane 5 Ocak 2008, 6:54

    Aczini bilmeden fakra ermek nasıl olur? Fakirim diyende ise “ben” nasıl olur? Ne diyor Hz. Mevlana:

    “Mansur enel Hak dedi / Mansur değil Hak dedi”..
    O hesap…

    Fakra giden yol, aczini bilmekten geçer, kanımca… Başlangıçtır. Pat diye “fakir” olunmaz yani… Nefis emmareden başlar… O nefis olmasa mahlukat ihtiyacını bile bilmez… Mesela bir kedi farenin peşinden niye koştursun? Öbür kedi ile niye kavgaya tutuşsun? Benlik olmasa varlık olmaz. Lakin insan benliğin hakikatini bilebilecek olandır, Allah’ın izniyle. Bunun için önce “var” olması gerekir. Var olduğunda emmaredir. Kedi gibi.. Akıl ve diğer melekelerinin çalışmasıyla aczini fark eder ve fakra doğru gider, nasibinde olanlar.. Aczini fark ettiğinde hala ikiliktedir. Vardır. Lakin iki olmadan da BİR olmuyor işte… Allah’ın dilemesi müstesna, herkes ikiden başlar ve BİRe gider. Bire giden yol ise aczdan geçer. Ama aczini bildi diye hemen BİR olmaz. Aczini bilmeden de “Bir” hiç olunmaz… Fakir olan önce aczini bilme mertebesinden geçmiştir, sözün kısası…

    Tasavvufta Zat, sıfat, esma, efal mertebeleri vardır. Aynı şekilde alemler denen boyutlar Lahut, ceberut, melekut ve nasuttur (Şehadet alemi). Alemi sugra olan alemi Kübra, yani insan, işte bu alemlere aynadır. Ve her alem bir mertebeye denk düşer. Yani alemin toplamı ve yansıması olunca dizkapağında ay, dudağında güneş var demek değil. Alemlere ayna olan insan, alemleri kendinde, NEFSİNde toplamıştır. Hangi alemler? Lahut, ceberut,…
    Dolayısıyla nefis hangi mertebeye gelmişse o aleme ayna olmuştur. Sıfat mertebesine gelen ceberuta aynadır gibi.. Veya alemi ceberut olan sıfatı tevhid etmiştir gibi..

    Her şey Allah’ın irade, ilim ve kudretiyle olmaktadır. “Ol” denilen şey, demek ki irade edilmiş, Allah’ın ilmiyle programlanmış, kudretinden de izhar olmuş, efal boyutunda yerini almıştır. O veya bu varlık adı altında.. İmdi, İrade Zat mertebesine, ilim sıfat mertebesine, Kudret ise esma ve efal mertebelerine tekabül ediyor sanki… Alem karşılıkları Lahut, ceberut, melekut ve nasut. Yani, Zat-irade-Lahut, Sıfat-ilim-Ceberut, Esma (Efal)-Kudret-Melekut/Nasut.

    Bu mertebelerin ve karşılığı olan alemlerin/boyutların yokluk aynasında, ademde, enfüsi karşılığı ise nefis mertebeleridir. Emare, levvame,…safiye. Böylelikle insan alemi kübradır ve alemlere aynadır.

    Mesela her şeye kudretten bakmak, nefsin efal boyutunda, esma mertebesinde olduğunu mu gösterir acaba? Ayna olan ademdeki yani nefisteki karşılığı emmare veya levvame midir acaba?
    Nasibinde varsa mesela mutmain bilincine erişirse sıfat mertebesine yükselip, alemi ceberuta ayna olup, her şeyi ilimden mi seyreder acaba? Ve yine nasipte tevhidi Zat mertebesini görmek varsa o zaman da Mardiye veya Safiyeden Zat mi tecelli etmiştir de her şeye irade gözüyle bakar? Hakk’ın iradesine tam teslim olur ve kendisinden “ol” hasıl olur… Yani, mesela her şeye ilimden bakan, sıfat mertebesinde olup alemi ceberuta mı aynadır? Her şeye kudretten bakan efal mertebesinde olup, şehadet aleminin sebepleriyle ve kendi BENliği ile mi uğraşmaktadır?

    Bu sorular aklıma takıldı. Biraz karışık oldu sanırım ama yeri gelmişken sizlerle de paylaşmak istedim..

    Saygılar sunarım.

  28. 28 infinity 6 Ocak 2008, 12:53

    Yazdıklarınızdan tek bir kişi bile nasiplenmiş olsa bu yetmez mi ?

    Yorumlarıyla bize yardımcı olan Aciz kardeş, Allah razı olsun senden ve Rabbim ilmini yükseltsin, hedeflerinde yolunu açık etsin…

  29. 29 Cenghis 6 Ocak 2008, 10:36

    Kısa bir süre önce ilimle ilgilenmeye başladığımda bu işler bu kadar zor mu, demiştim kendi kendime.. Bazı düşünürler aynı hali anlatırken ‘X’ diyor, diğeri ‘Y’ diyor… Öyle insanlarla karşılaştım ki, ilmi karşısında ağzımı oynatamıyordum… Hemen bu ilmi sohbetin ardından basıyordu dedikodu’yu… Bizde şükür anlıyorduk mertebesini anlattıklarından!!! Evet yığınlarca işaret levhası, yığınlarca kavram… Geçmişte de bayağı bir nöron kaybı var tabii, bir de bunu dikkate almak lazım… Zorlanıyorum… Hayatımda sadece bilgi yollu bir şeyi bilmek, sadece yük oluyordu benim için… Sadece islami konularda değil, akla gelen her şey.. Evet konuya geleyim..

    Şu an yazacaklarımı ehli detaylarıyla anlatmış zaten, yeni bir şey değil söyleyeceklerim.. Sadece ekstra birkaç zanda bulunacağım…
    Hakikat vardır marifetten önce; hakikat vardır marifetten sonra…
    Cennette insanlar RABBİNİ ayın on dördündeki gibi apaçık göreceklerdir diyordu, o muhteşem ZAT Rasullullah Muhammed Mustafa(SAV)… Bu hadisin derin manalarına giremeyeceğim zaten öyle bir durumum yok, ilimde rusuha ermiş olanlar bilir bunun anlamını, ben bilemem…
    Bu ayın 14’ü rakam olarak bir sırdır bana göre… ‘Eyyamı bıyd’ denilen dolunay orucunu ve bu süreçte Ricalı Gaybın rolünü de çok iyi düşünmek lazım, tarihle ilgili olarak…
    Ve beyinler üzerinde tasarrufta bulunabileceklerini de unutmayalım Ricalı Gaybın… Çünkü ricalı gaybın Kadr sürecinde de rolü vardır hatırladığım kadarıyla… Neyse, eğer nasipte varsa marifetten önce hakikat durumunda, anlık olarak yaşanan şuursal farkındalıkla yaratılmışlıktan, kişilikten ya da herhangi bir şeyden söz etmek mümkün değildir kanımca… Tabii ki her şeyin en doğrusunu ALLAH ve RASULU bilir… Burada yaşanan olay süreklilik arzetmez; sadece anlıktır (Marifetten önceki hakikat)… Ehli, hassas alıcılara sahip insanların dahi bu durumu yakalayabileceğini söylemiştir…

    SAFFAT 102- Muhakkak ki ben seni menam (uyku?)’da görüyorum ki ben seni zebh ediyorum (boğazlıyorum) (Uyku; yani hakikat şuurda yaşanabilecek olay….)

    Bir yorumcu dostumuz, bu aşamada KÜN emri bile yoktur, demişti… Duayla bu olayı bağdaştıramayacağımızı söylemişti haklı olarak… Meryem Hanım’da sağolsunlar dua rububiyettir diyerek konuya açıklık getirdi…
    Bu yaşanan şuursal duruma marifetten önceki hakikat durumu yani mülhime mertebesi diyebiliriz kanımca.. Bu mertebede tevhidi efal, esma, sıfat ve zat seyirleri vardır… Tevhidi zatta manaların TEK’e ait olduğunun müşahedesi vardır.
    Mardiyede durum farklıdır diye düşünüyorum sayın Nacizane
    Tevhidi efal seyrinde KİŞİ!! kendinin de hak olduğunun bilinciyle mevcudata öyle bir sevgiyle bakar ve öyle bütünleşir ki bu konuda yeteri kadar bilgisi olmayanlar kişiyi VELİ zanneder…
    Bu mertebede dedikodu, gıybet vs. hemen hemen yok gibidir..
    Bu mertebedekiler bazı dönemler öyle bir tabiat mücadelesine girerler ki aklınız şaşar, anlam veremezsiniz…
    Bu mertebe için; çok yüksek bir bilinç düzeyi dedim, önceki yorumumda bunu yazmıştım… Artık bilinç, zaten ilham yollu şuursal olarak hakikatı kavramıştır… Kaygan zemini olan ve ayakların kaydığı mertebedir…
    Bu mertebeden mutmaine mertebesine geçiş 1000 kişiden 1 kişiye nasip olur ve inanın bu oran çok iyimserdir bence… Ancak bu bir başlangıçtır, burada velayetin kokusu bile yoktur ve ehli burada yaşanan bu şuursal olaya itibar bile etmez…
    Mutmainne’de ise tahminim; sıfat mertebesinden bakış yoktur, Sayın Nacizane..

    Marifetten sonraki hakikati ise hiç bilmiyorum…Yani Mardiye mertebesinde olay tamamen farklılaşıyormuş yani mülhime-mutmainne-radiye’den tamamen farklı… Kesret kavramı düşüyormuş bu mertebede. Herhalde sıfat mertebesi dediğimiz mertebe gerçek anlamda burada gerçekleşiyordur… Herhalde anlık değil sürekli bir farkındalık söz konusu, benim bilemeyeceğim..
    Mardiye mertebesindeki zevatın sayısı da 40’larla ifade ediliyormuş, bunların az bir kısmı da fetih ehliymiş.. Alemlere ayna olan insan tahminim İNSANI KAMİL’dir.. Bu seyir hakkında da hiç bilgim yok.. Dikkat edilirse Safiyeden bahsedemedim bile.. Evet Sayın Nacizane’nin sorularının sadece çok az bir kısmına cevap vermeye çalıştım genel olarak eksiklerimle ve hatalarımla…
    Sürçü lisan ettiysek affola…

    Bir de Sayın Aciz şu an söyleyeceklerim sizi pek etkilemeyecektir biliyorum ama aramızda olup yorumlarınızı bizlerle paylaşmanız gerçekten büyük bir mutluluk benim için. Siz varken de yorum yapmaya biraz çekiniyorum açıkçası…
    Dostlarım Rahmetin yakıcı ve arındırıcı olduğunu ve Sayın Aciz’in bazı yorumlarının bu şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum haddim olmayarak…
    Herkese saygılarımı sunuyorum…

  30. 30 bir'ol 6 Ocak 2008, 2:40

    Dua, yaşlı bir dut ağacı bulup ta dallarına çaput bağlayıp dileklerde bulunmak mıdır? Ya da, bir türbeye gidip mumlar yakıp, yalvarıp yakarmak mıdır?..
    Bunları zaten Hz. Muhammed’ten önce de yapıyorlardı, şimdi de yapıyorlar. Hatta çok tanrılı çağlarda insanlar, putların huzuruna çıkıp dualar ederlerdi. Antik kitaplar okunursa bunlar görülür! Din adamı sınıfı da o çağlardan kalma bir vakıadır! İnanmayanlar Heredot tarihini okusunlar..

    Hz. Muhammed’in doğumuyla putlar kırılmadı mı? Kiliselerin (tanrının evleri) duvarları çatlamadı mı? Ateşperestlerin ateşleri sönmedi mi? Ötelerde var sayılan ilahlık anlayışı yıkılmadı mı?..
    Bunlar gerçekse eğer, Hz. Muhammed’in ‘La İlahe’ realitesini dillendirmesinden sonra ki dua farkı neydi? Putperestlerin dualarıyla aynı mıydı?..

    Hz. Muhammed, ”Ötende var sandığın ilahlık mevhumu yoktur” diyor.
    Eğer Hz. Muhammed’e inanıyorsak ve ötemizde bir ilah ya da put yoksa, bizlerin dualarıyla tanrıya inananların dualarında ki fark ne ola ki acaba?…

  31. 31 Aciz 7 Ocak 2008, 6:14

    Cenghis, yorumunda yazdıkların hem konuyu kavradığına dair güzel bir değerlendirmeydi, hem de beni güldürdü biraz… Özellikle ben varken yorum yapmaya çekindiğin kısmı.. İlahi, çok yaşa sen emi! Niye çekiniyorsun ki? Kimseye tek ayak üstü bekleme cezası vermedim, kulak da çekmedim 🙂 O kadar mı celali görünüyorum?. Oysa kendimi çok yufka yürek bilirdim, ama yanılmışım 🙂 .

    Bakın bu dahi bize şunu göstermeli.. Biz kendimizi nasıl görüyoruz, ama dışardan nasıl algılanıyoruz, değil mi cancağızlarım? Allah hepimizi bir amaçla yaratmış, bu amaç doğrultusunda algılamalarımız ve değerlendirmelerimiz de farklı farklı.. Ama burada istişare ettiğimiz ilmi konuların mahiyeti, tüm insanların ortak programıdır, buna genel insan fıtratı denebilir. Çünkü İNSAN kendini ve rabbini bilmek üzere programlanmış. Dolayısıyla bu konudaki görüşler hepimizin anlayabileceği türden bilgilerdir. Çünkü programımızda var, olmasaydı anlamazdık. Eğer kavrayıp anlamada bazı zorluklar varsa, buna öncelikle bazı şartlanma ve değer yargılarının oluşturduğu duygular sebep oluyordur, sonra nefs ve kişilik perdemizin çıkışları.. Ama asıl sorunun aklımızdan kaynaklandığına inanmıyorum. Bu önceki saydığım perdeler aklımızı çelişkilere düşürdüğü için, o da kendi içindeki çelişkileri çözmek için geri çekiliyor ve zayıf düşüyor. O sebeple dizginleri aklın dışındaki fonksiyonlar ele geçiriyor. Mesele bundan ibaret..

    O sebeple aklı içine düştüğü çelişkilerden ilimle ikna edip kurtarmak lazım. Tabii ki iman da çok önemli bir fanksiyon burada.. Eğer aklın geri çekildiği zaman dilimlerinde kuvvetli bir iman onun yerine geçmezse, o zaman da dizginler diğerlerinin eline geçer. Allah bizleri akıl ve iman melekelerinden mahrum etmesin.

    Burada yapılan yorumlara pek karışmadım, çok önem verdiğim konularda anlaşılmayan noktalar olduğunu düşünmediğim sürece.. Bu son konu da böyle bir konu idi. Çünkü eğer bu konu anlaşılmazsa, hepimiz kısır bir döngü içinde aynı yerde dolanıp dururuz ve bu noktayı aşıp bir üst anlayışa geçemeyiz. Burası en büyük elemenin yapıldığı ve ayakların kaydığı noktadır. Dikkat edin, talip olduğunuz şey hiç de ucuz değil! O sebeple pek çok elemeler yapılır. Ahmed Hulusi’nin kitaplarını okuyanlar, bu konunun üzerinde ne kadar ısrarla durduğunu ve dikkat çekici uyarılar yaptığını farketmiştir sanıyorum. Bir de işin kötüsü, aynı yerde dolanıp durmak dahi iyi bir durum sayılabilir aslında.. Ya aynı yerde olduğunu sanıp da çok daha aşağılara düşülmüşse? Üstelik bilgi o kadar çok ki, düştüğünü anlamaz da insan mazaallah..

    Bunları söylüyorum, çünkü hepinizden olmasa da pek çoğunuzdan yaşça büyüğüm ve bu yola sizlerden önce girdim. Bunları deneyimleyerek bizzat yaşamış ve fayda ve zararlarını yaşayarak tespit etmiş biriyim. Sadece uyarmaktı niyetim, yoksa “benim bilgim seni döver” dediğim dervişlik dönemlerini geçeli çok oldu. Bunlar basit sınavlar artık bizim gibiler için.. Ayrıca bir düşünsenize, benim bilgim seninkini dövse ya da seninki benimkini dövse ne olur? Ki işin aslı “benim nefsim seninkini döver” manasındadır, bilgi böyle bir nefsi çekişmede küçük bir bahane olur sadece.. Ve inanın bunun hiç bir önemi yoktur, çünkü diyelim ki şu anda bir afet, bir felaket (mesela deprem gibi) oldu ve pek çoğumuz Azrail ile selamlaşıp tanıştık ve her şeyi bırakıp gittik diğer boyuta diyelim. Bu bilgilerimiz o alemde de döğüşür mü acaba? Ya da seninki benimkini veya benimki seninkini dövse orada, bu bizim ne işimize yarar?. Öyle bir boyuta geçiş yapacağız ki akıl hafsala almayacak halleri var ve bizi de pek çok çetin yaşam şartları bekliyor orada… Bunları gerek Kur’an-ı Kerim’den, gerek hadislerden öğreniyoruz. O halde bu anlamsız çekişmelerle zaman kaybetmenin ne işe yarayabileceğini bir düşünün?..

    Canlarım, nefs akılsızdır, o sebeple düşünemez, istediğini yapmak ister sadece.. Ona fırsat verirseniz, sizi felakete sürüklemekten başka bir şey yapmaz. Kurtuluş akıl ve imanda..

    Gereksiz yere sözü uzatıp zamanınızı almayayım. Gerekli görürsem başka zaman da yorum yaparım. Ama bu konu az çok anlaşıldı sanıyorum, yorumlar onu gösteriyor. Bundan ötesi kişisel çabalarınızla oluştuaracağınız sentezlerdir. Üstelik konuyu iyi kavrayan arkadaşlarınız da var. Onlar da sizlerle kavradıklarını paylaşabilir, birlikte istişare edebilirsiniz. Yorumsuzblog bunun için bulunmaz fırsat..

    Ama nezaketi ve karşınızdakilerin hakikatini unutmadan, güzel güzel paylaşın. Yardımlaşmak hem yardım edenin, hem yardım edilenin ilmini arttırır. Büyüklenmek ve “benim yardıma ihtiyacım yok” gibi bir hissediş, İblis’in telkini ve kışkırtmasıdır. Hepimizin yardıma ihtiyacı var. Ta ki mutlak gereği bizatihi idrak edip, imanımız ikana erene dek..

    Bence bu siteyi takip edenlerin ekseriyeti akıllı kişiler.. Eğer o akıl olmasaydı, zaten kimim, nereden geldim, nereye gideceğim, rabbim kimdir gibi bir sorgulamaya hiç başlamazlardı. O sebeple şevkiniz ve azminiz kırılmasın. Bunları sadece sizler gibi bir derviş olup, yaşça bir büyüğünüzden nasihatlar olarak kabul edin. Tecrübelerini paylaşan bir arkadaşınızım sadece.. Çekinilecek bir şey de yok.. 🙂 Herkese selam ve sevgiler..

  32. 32 Aciz 7 Ocak 2008, 7:01

    Bir şey daha…

    Birine karşı nezaketli olmanız için, ne onun bir mertebesi olması gerekir, ne de sizin.. Sadece hakikatini biliyor olmanız dahi nezaketli ve hoşgörülü olmanız için yeterli olmalıdır.

    Bakın bendeniz sabah markete diye çıkarım ve belediyenin yolları temizleyen görevlileri ile karşılaşırım. Günaydın, hayırlı günler, kolay gelsin, derim. Hiç tanımadığım işe diye evden çıkan kişilere günaydın derim, nasıl mutlu olurlar anlatamam. Gülümserler ve şaşırarak günaydın derler. Ve çok mutlu olduklarını sezgilerimle hissederim. Ben de mutlu olurum. Böylece güzel bir güne başlamış oluruz hepbirlikte.. Bu gibi davranışlar neden bizi mutlu eder biliyor musunuz? Çünkü bunlar bizim fıtratımızda olan asıl ahlakımızdır, o sebeple fıtratımıza uygun davrandığımızda evrenle uyumlanırız ve negatif olan tüm dalgalar bizden uzaklaşır ve mutlu oluruz. Aksi davranışlar başta nefsin hoşuna gitse dahi sürekli bir huzursuzluk ve tatminsizlik hissi yakamızı bırakmaz. Gergin olmaya devam ederiz, ne kadar her istediğimizi yapıyoruz gibi görünse de… Hep gizli bir doyumsuzluk ve mutsuzluk hissi taşırız. O sebeple insan fıtratına uygun davranmaya çalışmamız lazım. Başta nefsimiz buna engel olsa da “Çekil sen şöyle hele bir, karışma benim işime” deyip onu dinlememek gerekir. Fıtrata uygun davranırsak, o da sızlanmaktan vazgeçip yakamızı bırakır inanın.. Çünkü külliyen bir huzur hissi varlığınızı sarmışken, onun bu huzur ve mutluluktan etkilenmemesi mümkün değil, o da sakinleşir. İşte böyle.. Çenem düştü yine, çok gevezeyim değil mi? 🙂

  33. 33 Nacizane 7 Ocak 2008, 11:37

    Paylaşımınız için teşekkür ederim Cenghis. Benim dikkat çekmeye çalıştığım nokta başka idi. Biraz karışık anlattığımdan sanırım anlaşılmadı. Bahsettiğiniz nefis mertebelerini ve her mertebede ne yaşandığını çok şükür kitaplardan bizler de okuduk, anladık, hatta ezberledik…

    Benim bahsettiğim özetle şudur: BENdeki kuvveleri açığa çıkarıyoruM demek, veya bu manaya gelecek her ifade, her bakış, ALLAH’ın KUDRETİne ortaklık iddiasında bulunmak olmasın… Burnuma bir şirk kokusu geliyor… Sadece buna dikkat çekmeye çalıştım.. Malumunuz GİZLİ şirk.. O kadar iyi gizlenmiş ki hakikaten görmek, bulmak çok zor…

    Şirk sadece mülke ortaklık iddiası ile olmuyor. Demek ki kudrete ortaklık da olabiliyor.. Dua ile ilgili son zamanlarda yazılanlar bana bunları düşündürdü… Paylaşmak istedim…

    Saygılar sunarım tekrar…

  34. 34 bir'ol 7 Ocak 2008, 3:13

    Biz ”Allah’ım sende biliyorsun ki benim bir bağım var. Allah’ım o bağda bu yıl güzel üzümler yetişmesini nasip et” der; çekilip bir köşeye tarlada kendiliğinde üzüm yetişmesini mi bekleriz?. Yoksa, (B)ismillah deyip te varlığımızda ki Allah ismi ile işaret olunanın Hayat, İlim, İrade sıfatlarıyla, bilgimiz dahilinde kollarımızı sıvar da bağa mı gireriz?.

    Neden müslüman toplumlar çağın gerisindeler? sorusunun gizemi de burada zaten!.
    Müslüman toplumlar, Allah ismi etiketini koydukları ilahlarından bekledikleri için herşeylerini, gerilerde kalıyorlar. Bekleyen her zaman geride kalır!..

    Hz. İsa Havarriyyun’lara Rububiyyet sırlarını öğretirken; Babamın (Rab) Hayat, İlim ve İrade sıfatları varlığınızdadır demek istemedi mi?. Bu sıfatlarla (B)iznillah çamurdan kuş yapar da uçurmaz mıydı?..
    Kur’an’da bir ayette, ”Kullarım sana beni soruyorlar. Deki, onlara şah damarlarından da yakınım” diyor..
    Bize şah damarımızdan da yakın olanın, Mütekellim sıfatı da yakın olmaz mı?..

  35. 35 Nacizane 7 Ocak 2008, 7:48

    “Varlığımızda ki” demekle Ben ve Sen demiş oluyoruz zaten… İşte ikilik tam da bu… Ve bu çelişkiyi ifade etmeye çalışmıştım. Teşekkür ederim Sn. Bir’ol katkılarınız için.

    Varlığımdaki kuvve O’nun kuvvesi, kudreti de, varlığım kimin? Kuvve O’nun ama BEN kullanıyorum. Öyle mi? Nasıl oluyor? İradeye teslim olmadıkça bu düğüm çözülmüyor.
    “Yüzünüzü ne yöne çevirirseniz O’nun vechini görürsünüz” “Evvel, Ahir, Zahir, Batın O’dur” “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” “Attığında sen atmadın, fakat Allah attı”. Çok şükür ayetler imdadıma yetişti… Nacizane’den nacizane bu kadar.. Sevgiyle kalın.

  36. 36 bir'ol 8 Ocak 2008, 12:15

    Sevgili Nacizane’nin yorumunda ki ”kudrete ortaklık şirk olmasın sakın” sözüne katılıyorum..

    Kudrete ortaklık firavun’luktur, ama bir gerçektir. Kudreti ben’liğe mal etmek, yani firavunluk, isevi hakikatının yaşantısından ince bir çizgi ile ayrışır..

    Şöyle ki.. Hz İsa, kendisinde bulduğu Allah’a ait kudret ve kuvveleri karşısında ki insanlarda da görüp, o kuvvelerin Allah’a ait olduğunun idrakiyle insanları göklerin kırallığına (O hakikatın yaşantısına) davet ediyordu..
    Firavun ise; Kendisinde bulduğu kudret ve kuvveleri, karşısında ki insanlarda göremediğinden dolayı, insanları kendisine tapmaya davet ediyordu ve ilahlık iddaasında bulunuyordu..
    Ben böyle yorumlayabildim ancak! Bir hata ettikse affola…

  37. 37 ... 11 Ocak 2008, 12:42

    Es Selam..
    Bir yerde okumustum ve aklıma takıldı surekli…
    Konu şu:
    Eger her bilinc sevıyesı bir “beden” e karsılık gelıyorsa..
    En alt bilinc sevıyemız, ornegın fızıksel bedenımıze karsılık gelıyorsa.. (yani kök chakra-1.chakra)
    Diyelım kı bilincimiz yukseldi ve icimizde ikinci bir bedenle karsılastık.
    Ama fiziksel bedene “gore” maddı beden degıl.
    Ve yeni karsılastıgımız “bedenımızın” gozlerı ıle bakınca, fiziksel beden gozu ıle goremedıklerımızı gorduk. Diyelim ki cinleri vb..
    Sonra diyelim ki, bi baska beden daha bulduk “fiziksel bedenimizin icinde” farklı bir titresimde.
    O yeni bedenin gozleri ile bakınca, bu sefer daha farklı gorduk gorduklerımızı.
    Bılınc yukseldıkce, “kendi fiziksel bedenimizin icinde” baska bedenler de ortaya cıktı.
    Sonra oyle bır yere geldik ki, gorduk ki, biz sadece “golge” imisiz.

    Kendi “yoklugunu” bilen bir golge.
    Kendi “yoklugunu” bilen bir golge.
    Kendi “yoklugunu” bilen bir golge.

    Peki bu GOLGE,

    KIMIN GOLGESI?
    KIMIN GOLGESI?
    KIMIN GOLGESI?

    VE HERKES MI GOLGE?

    soru ile sevgi ile selam ile

  38. 38 Arkadaş 11 Ocak 2008, 9:09

    Kimin gölgesi? Güneşin olabilir mi? Nur.. Hakikat-i Muhammedi…

    “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.” Furkan Suresi (45)

  39. 39 ... 11 Ocak 2008, 11:03

    “Gunesi gölgeye delil kılmak”

    Bunu acıklayabilir misiniz?

    Gunesi, golgeye delil kilmak.

    Golgeyi gunese delıl kılmak degıl
    gunesı golgeye delıl kılmak.

    Bunu acıklayabılır mısınız?

  40. 40 ... 12 Ocak 2008, 12:47

    Sevgili dostlar,
    lutfen GOLGE hakkındakı dusuncelerınızı yazınız.
    bunun dısında bır konu daha var.

    İSTANBUL

    İstanbul’un fethedılecegı buyrulmus.
    Maddı İstanbul’un yerını bılıyoruz. Peki mana alemındekı İstanbul nedır?

    Her kutsal mekanın ınsan bedenınde bır karsılıgı var.
    İstanbul’un ınsan bedenındekı karsılıgı nedır?
    Ve asıl fethedılmesı gereken İstanbul, bu bahsettıgım İstanbul mudur?
    (meth edılen asker, bu İstanbul’u feth edecek asker mıdır?)

    İstanbul ıcın 7 tepeli sehır denıyor. Bunun 7 chakra ıle 7 nefs bilinci ile ılgısı var mıdır?
    İstanbul ıcın ıkı denızın bırlestıgı yer denıyor.
    Bunun ınsan bedenındekı karsılıgı nedır?

    Sevgı ıle soru ıle saygı ıle selam ıle

  41. 41 Arkadaş 12 Ocak 2008, 11:25

    Muhiddin Arabi Fusus’da, Yusuf / Hikmet-i Nuriye bolümünde bu ayeti izah ediyorlar.
    Ben de ayete takılmış ve manasını araştırırken Fusus’ta bulmuştum… İlgili bölümü buraya alıyorum. Bölümün tümünü okumanızı veya bir daha okumanızı tavsiye ederim… Selamlar..
    * * *

    “Sen Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? Dileseydi, onu sakin kılardı..” [Furkan Suresi, 25/45]

    — Yani, açığa çıkmamış olarak O’nda olurdu. Ve bu, şu demeye gelir: Hak Teala gölgeyi zahir kılmadan önce, mümkün varlıklara tecelli etmeseydi, bu gölge, varlıkta ayn’ı zahir olmayan mümkün varlıklar gibi (yoklukta) kalırdı.

    “..Sonra, güneşi gölgeye delil kıldık..”

    Ve güneş, daha önce sözünü ettiğimiz, Allah’ın Nur İsmi’dir. Ve his, gölgenin varlığının güneş yoluyla olduğuna tanıklık eder.

    “..Ondan sonra, gölgeyi Kendimize kolaylıkla çektik” [Furkan Suresi, 25/46].

    Onu Kendisine çekmesi, Kendi gölgesi olmasından dolayıdır. Nasıl ki O’ndan zahir olduysa, bütün her şey yine O’na döner.
    İmdi gölge, O’dur; O’ndan başkası değildir. Böyle olunca, senin idrak ettiğin ne varsa, mümkün varlıkların aynlarında (tecelli ediyor) olan Hakk’ın varlığıdır.”

  42. 42 ... 12 Ocak 2008, 3:35

    Sevgili dostlar,
    iki denizi hep su olarak dusunduk.
    Peki aslında denızlerden bırısı akıl
    dıgerı duygu denızı ıse..

    İstanbul Asya ve Avrupa’nın bırlestıgı noktada degıl mı?
    Asya duyguyu temsıl etmıyor mu?
    Avrupa yani batı, aklı temsıl etmıyor mu?

    İki dogudan birisi duygu degıl mı?
    İkı batıdan bırısı akıl degıl mı?

    Peki, kendı bedenımızde AKIL ve DUYGU nun yerı neresı?
    BEYNIMIZDE SAG LOB ve SOL LOB degıl mı?
    Bırısı akıl/mantık, dıgerı DUYGUnun konumlandırıldıgı yer degıl mı?
    Yanı ISTANBUL aslında BIZIM BEYNIMIZ OLABILIR MI?

    O mubarek hadısı serıfı su sekılde anlayabılır mıyız o zaman?

    “İstanbul elbet feth edılecektır”

    Beynımız elbet feth edılecektır.

    “Onu feth eden kumandan ne guzel kumandandır”

    “Onu feth eden asker ne guzel askerdır”

    TARIHLERDE YAZAN, ISTANBUL’UN FETHINI OKUDUGUMUZDA ASLINDA KENDI BEYNIMIZI NASIL FETH EDECEGIMIZI MI OKUYORUZ YOKSA?

    Sevgi ile soru ile selam ile

    ÇOK ONEMLI BIR NOT:

    Mora-Yunanıstan-İstanbul’un fethı hakkında zamanında bir arkadasıma H.A.K hazretlerı buyurmus ki. Kelıme kelıme degıl anlam olarak yazıyorum.

    “Bak o zamanlar hepsı bızımdı yıllarca. Fatıh, İstanbul’u fethettıgınde kımsenın kulturune dokunmadı. Sonra hepsı elımızden cıktı.”
    buyurmus…

    Anladıgım kadarı ıle: Hukumdarlar bır yerı FETH ettıklerı zaman oranın yucelerını zelıl ederler. Ayetı uygulanmamıs o donemde.

    Yani FETH eden kendi kanunlarını uygular, kendi kanunları dısında baska bır kanun uygulatmamalı galiba…
    Beynımız icin de aynısını dusunsek ???

    sevgi saygı ve selam ıle

  43. 43 MEHCAN 13 Ocak 2008, 12:08

    Selamualeykum..
    Dua konusu gerçekten de çok derin kalemlerin tükeneceği bir konu gibi.. Benim hissedişim ve algılayabildiğim kadarıyla ki bazı arkadaşların da cümlelerine rastladım, benzer anlatımlar olarak; Besmele duadır, başlangıçtır. ‘B’ yi biliş ve idrakında isen besmelenin ardından gelen ”OL” işleyişidir.

    ‘B’ sırrını idrak etmiş bir beyin için dua, dışardan istenen bir yardım değildir, dilenme, şikayet değildir. Sistem ve oluşun mekanizması -sünnetullah- dahilinde hikmeti açığa çıkarıştır. Dileyen de odur, yerine getirecek olan da. Getirilen görülmüyorsa bu birimin kapasitesindendir. Zira şuur kapasitesi yüksek olan birim, yapılan duanın nerde nasıl, ne şekilde oluştuğunu bilir. Bundan dolayı da zaten duam kabul edilmedi diyenler, bu bilinç düzeyindeki birimler değildir. Dışardakinden isteyen için dua, istemektir, şikayettir, sabredememektir,..vs.

    Besmelenin idraki ile duaya yönelmek; vehimsiz, benliksiz, oluşu başlatmak, hikmet zincirinin halkasını oluşturmak ya da devamı olmak.. Sünnetullahın işleyiş mekanizmasının halkasının bir parçasının adeta sizin ağzınızdan, elinizden geçmesi.. Öyle ki burada razı olmamak ya da vesile olmak çok maddesel, çok ikilik kokan bir anlayış.. Ben buna diyorum ki, yazılım sırasında klavyenin bir tuşu olmak.. Sistemdeki oluştaki bir cümlenin yazılışında, pluşunda frekans olmak.. Bana göre dua bu.. Bırakalım ettiğimiz dua bizim adımızı almadan (içine vehmimizi katarsak adımızı alır ve birimselleşir) ‘B’ ile oluşumu, ferkans zincirlerini tamamlayalım. Dualarımızı terketmek olmadan, vehimle, birimle kayıtlamadan, sisteme ‘OL’ dediğimizin fikriyle ki ancak ‘B’ İLE..
    SİZLERİ SEVİYORUM..

  44. 44 Neşter 13 Ocak 2008, 6:53

    Bir yorumda bulunmayacağım, ama bir ricada bulunacağım.

    Şu ‘B’ sırrını İDRAK eden (!) ve İDRAK ettiği gerçeği savunan mubarekler, mubarek düşünceleriyle bir DUA buyursalar da bizler de şıp diye İDRAK etsek!

    Epey bir zamandır bir dolu farazi yorum okuyorum sessizce..
    Çoğu yorum sahibi ne dediğinden habersiz bence…

  45. 45 Zekeriya Bağcı 14 Ocak 2008, 4:16

    Sevgili MEHCAN VE Aleykümselam;

    İlim yolunda ki yolun hayırlı mubarek olsun. Ancak ilham yollu kavrayışında ki “B” denilen sır farkedişin Neşter’in dediği gibi İDRAKın sırrıdır.
    BURASINA DİKKAT ET !… “B” sırrıN ile dua, Sendeki sıfatlarıN (terkibinin) fark ettirdiği şey, sende Murad (MÜRİD) edilenin ikan oluşudur.

    İlmi yönüyle fark ederek kitabının sende ikan oluşuna kadar ki yaşama şeklinle ortaya çıkışı “B” sırrı olarak adlandırılır. Bu anlamda Besmele, hayatını değerlendirişinin Rahim ve Rahman yönüyle artık ne takdir olunmuşsa senin için, bu isimlerin sende ki zuhurunun İDRAKı ile fark edişin adı Besmeledir.
    Yoksa sıfatları yönüyle elde edilen gerçeklikte ki dua da; ancak izafi benliğinle (Tek’in dilemesi dışında birşeyin olmadığını) fark edersin bu da seni hiçliğe yaklaştırır. YANİ İNSAN KENDİSİNİN BİR HİÇ OLDUĞUNU “B” SIRRI GERÇEĞİ İLE YAKALAR (fark eder).

    Örneklersek: Gani ismini ele alalım, bu ismi zikrettik takdir ile ve bu ismin zikrinden doğan kapasite ile sen zenginliğin senin ötende olmadığını, öz itibarı ile aynı özden gelen bir yapı olduğunu fark edersin. Bu fark edişlerin senin farkında ol ya da olma, yönlendirilmiş beyin dalgalarınla zenginlik yönünde haller ortaya çıkmaya başlar. Bu noktada sen, bu ortaya çıkanlar karşısında ne kadar aciz olduğunu görürsün. Bir dileyinin olduğunu fark edersin. Bu dileyen de sende olunca, senin varlığının sözü edilir mi edilmez mi?.. Burada ki nokta, en can alıcı nokta; diğer esmaları yönünden fark ediliş yok ise, bu ortaya çıkan şeylerin benliğinden olduğunu sanırsın yani firavun olursun.

    En doğrusunu Cenab-ı HAKK bilir.

    Sevgili NEŞTER e teşekkürler.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: