Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (9. Bölüm)

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm

sekizinci gün
EBEDÎ BİLMECE
ruh bedendir beden ruhtur
1. ÂLEMLER VATANIM, İNSANLIĞIN IZDIRABI RUHUMDUR

“Verrâsihûne fil-ilm”
“İlimde derinleşenler ise, biz ona inandık, hepsi Rabbımız katındadır derler…”
Âl-i İmrân sûresi, âyet: 7

Sabahın alaca karanlığında mezarlıktayım. Aynalı Baba; “Evlat, ne olacak bu memleketin hali? Muhteşem İmparatorluk yok olmak üzere. Üç kıtadan geriye mendil kadar toprak kaldı. Onu da İstanbul aydınları Amerikalıya mı İngilize mi kiralayalım diye tartışıyorlar..

Padişahın eli kolu bağlı iradesiz yetkisiz halde, atası Osman Gazi Hazretlerinin mirası üstünde oturuyor. Biz ise şu yıkık dökük mezarlıkta kaval çalıp ayakta hayal görüyoruz. Vatan elden gidiyor. Gafletten uyanıp nice gafilleri de uyandırmak gerek değil mi?” diye, hiç beklemediğim bir tarzda konuştu.

Aynalı’yı dünya işlerinden el etek çekmiş bir ahret adamı zannediyorken onun ülke ve dünya siyasetiyle yakın ilgisi beni şaşırttı. Birden vatanperverlik hislerim kabardı. “Evet efendim! Bu uyuşuk milleti uyandırmanın zamanı geldi” dedim ve oturduğum yerden sinirle ayağa fırladım, yumruğumu sıkarak havaya kaldırdım.

Başımın arkasına topuz yaptığım saç kafamın üzerinden atlayıp burnuma indi. Burun kemiğim sızladı. Saçımın topuzu çok sertti ve arasında değerli taşlar vardı.

Çevreme bakındım. Yoksulluğun ve sefaletin kol gezdiği Çin diyarının Nankin Şehri halkından ilim ve mârifet peşinde koşan, saçı topuzlu bir Çinli bir talebeydim. Halkım ise işgal altındaki ülkeyi kurtarma peşindeydi.

Yüce Çin kralımız İngilizlerin kuklası olmuş. Yaşlı âlimler ve bilgeler uyuklamanın adına tefekkür koymuş. Zavallı halk aç sefil ne yapacağını şaşırmış. Benim ise içimde çözemediğim karmaşalar var. Bu vatan toprakları, bu halk, bu sefalet ve rezalet bana yabancı geliyor. Kendimi sahte vatansever gibi hissediyorum. Çinli olmak bana gurur ve şeref vermiyor. Kendimden utanıyorum.

Köksüz ot gibi şehir şehir dolaşıp içimdeki bilgelik açlığını bastıracak bir üstat arıyorum. Ama nafile. Çin’de yok. Nihayet yaşlı bir adam aradığım şeyin Hindistan ormanlarında yaşayan bir Brehmen rahipte olduğunu söylüyor. Tarif ettiği yere gitmek imkansız diye üzülüyorken yaşlı bilge minik fincanla nilüfer çayı ikram ediyor. Bir yudum alıyorum, başım dönüyor, gözlerim bulanıyor. Çok aç olduğumu hissediyorum. Başımı kaşımak için elimi saçlarıma götürüyorum fakat kafam ustura ile kazınmış parlak deri halinde. Nilüfer çayından aldığım bir kaç yudumla özümdeki Hindistan’a ve Brahman tecellime ulaştığımı hissediyorum.

Etrafıma bakıyorum, benim gibi yüzlerce Brahman rahip adayı var. Hepimiz de Delhi şehrinden bu ıssız ormandaki gizli tapınağa gelmişiz. Daha doğrusu İngiliz işgali altındaki vatanımız olan Hindistan için savaşmaktan kaçmışız. Amacımız ilim irfan değil, vatan uğruna çalışmaktan kaytarmak. Vatanım Hindistan çok yoksul bir yer. Ailem, halkım hayvanlardan daha zor şartlar altında yaşıyor. Ben ise içimde aradığım bir gerçeğin peşindeyim. Buradakilerden sadece benim amacım savaştan kaçmak değil, gerçeği aramak. Yine de kendimi vatan haini gibi hissediyorum. Geride bıraktığım kardeşlerim vatan aşkıyla şehit olup ebedi huzura kavuşmak için uğraşırken ben ise ne olduğunu bilmediğim bir gerçeği arıyorum. Çanlar çalmaya başladı ve tapınağa girdik.

İlk ders başladı. Brehmen üstat ile karşılıklı çok uzun müddet oturduk. Nihayet mezardan gelen iniltiye benzer bir sesle bana hitap etti:

“Ey Çinli talebe! Derdin nedir? Ne arıyorsun?”

Ben Hindistanlıydım. Brehmen ise bana Çinli olarak hitap etti. İtiraz etmedim. Üstadın bildiği vardır deyip sustum. Fakat derdimi hemen söyledim.

“Ebedî bilmeceyi. Ruhun hakikatini arıyorum”

“Herkes onu arıyor! Fakat onu diriler bulamaz. Sen ölmeye razı mısın?”

“Evet.”

Brehmen kulağıma eğilerek; “Yalnız kalacağın odaya git. Buraya tekrar gelmeye hazır oluncaya kadar ‘omm, omm, omm’(*) diye zikir çek. Bunun anlamı ‘büyük ruh’tur, büyük ruh ise senin vatanındır. Gerçek vatanını hatırlayıncaya kadar bu zikre devam et.”

Bir kişinin büzülerek oturabileceği karanlık odama girdim. Kapıyı üzerimden kilitlediler. Karanlığa gömüldüm. Bir gün sonra duvardan bir delik açıldı. İçeri bir avuç kavrulmuş mısır ve bir fincan su uzattılar. Hizmetçinin alaycı sesi;

“Bunlar hayvanlığı artıracak şeyler ise de henüz nefsi kırmaya ve perhize alışmadığın için birkaç gün verilecektir!” dedi.

Yedi yıl bu karanlık hücrede kaldım. Günlük besinim olan bir avuç mısır ile bir fincan su bir müddet sonra iki günde bir, bir yıl sonra üç günde bir, üç yıl sonra üç günde bir verilmeye başlandı. Hareketsizlikten dolayı bu kadarı dahi fazla gelmeye başladığı beşinci yılda haftada bir avuç mısır yemeyi ve yirmi günde bir fincan su içmeyi kendim tercih ettim.

Yedinci sene başında ‘vatanım’ zikrinin (omm) etkisi belirginleşti. Bedenim tüm evreni kaplamıştı. Evren bedenimdi, bedenim de vatanımdı. Evrendeki her zerre sonsuz bir acı ve ıstırap içinde çılgınlar gibi kendi etraflarında dönerek belli bir istikamete doğru akıp gidiyorlardı. Fakat ne acılarının sonu vardı ne de yolculuklarının sonu vardı. Ruhumun çektiği acı ebedî sonsuz vatanını yitirmiş olmaktı. Ebedi sonsuz vatanımı ‘ben varım’ düşmanı işgal etmişti. Varlık zannım; işgalci uluslara ve işgal edilen gerçek ise Hindistan’a benziyordu.

2. BEDENİN ARINMASI, RUHUN ARINMASIDIR

Yedinci senenin sonunda kaldığım hücreden çıkarıldım. Brehmen’in huzuruna götürülürken tarif edilmesi ve anlatılması imkânsız bir güç ve durum kazanmıştım. Yürümüyor adeta ayaklarım yere değmeden birkaç santim havada süzülüyordum. Eşyalar saydamlaşmıştı. Baktığım her şeyin içini ve arkasını görüyordum. Renkler pastelleşmişti. İnsanların aklından geçen her düşüncenin özel renklerini ayırt edebiliyordum. Her insanın ne düşündüğünü renk analizini ve renklerin söz kalıplarına transferini yaparak okuyabiliyordum. Bana karşı yöneltilen hayranlık, sevgi ve saygı düşünceleriyle; kıskançlık, nefret ve küfür sözleri arasında hiçbir değer farkı yoktu. Herkese kendi düşünceleri ne olursa olsun pozitife çevirip iade ediyordum. Bana söven de beni seven de benden pozitif enerji almakta eşitti artık.

Brehmen’in huzuruna girdim. Eline uzanıp öptüm. Bu kadar basit ve yumuşak hareketten o kadar korkunç bir gürültü çıktı ki normal halimde olsam kulaklarım sağır olurdu. Aslında çıkan ses şiddeti normal idi, fakat kulak hassasiyetim tam kapasite ile çalışmaya başlamış ve duyamadığım ses boyutlarını algılar hale gelmiştim. Bu da sesin şiddetini sonsuz özellikte duymama neden oluyordu.

Binlerce halk ve rahip yere eğilerek “Omm! Omm!” (Vatanım! Vatanım!) diye inleyerek yukarı bakıyorlardı. Neden yukarı baktıklarını merak ettim. Birden kendimin ve Brehmen’in havada durduğunu anladım. Brehmen elimden tuttu, boşlukta yürüyerek duvara doğru götürdü. Duvara yaklaştıkça saydamlaştığını ve bize engel olmadığını anladım. Sis bulutunun içinden geçer gibi duvarın içinden geçtik ve yere indik. Brehmen;

“Şimdi ebedî bilmecenin cevabını buldun, zannederim. Ruhun gerçeğini bildin, sanırım” dedi.

“Hayır, ruhun ne olduğunu hâlâ bilemedim.”

“Büyük Brahma! Kendinin ruh olduğunu hâlâ anlamadın mı?”

“Büyük Brahma derken bana baktın. Brahma ben miyim? Ruh ben miyim?”

“Büyük Brahma! Havalarda uçar, her boyuttan geçer, madde ve enerji ona engel değildir. Hâlâ Brahma kendisinden şüphe içinde mi?”

“Şüphe yok. Ben incelmiş bir bedenim ve hâlâ ruhumu göremiyorum. Yarın bir gün bu bedenim dağılacak, ruhum da yok olacak ve ben diye bir şeyim kalmayacak.”

3. KENDİ CENAZESİNİ YAKAN İNSAN

Brehmen muazzam bir sadâ ile yere yığıldı. Birkaç kez bana bakarak “Büyük Brahma!” dedi. Bedeni gevşedi ve öldü. Rahipler hemen koşarak geldiler. Hizmetçiler anında oraya odun yığdılar. Ölmüş olan Brehmen’in cenazesini odun yığınının üzerine koydular. Üstadım yakılacaktı. İçimi müthiş bir acı kapladı. Beni şimdi kim eğitecekti.

Yüzü tülle örtülü birisi duvardan içeri süzülerek elindeki meşaleyle odunları tutuşturdu. Çevreyi ağır bir et kokusu ve daha ağır baharat tütsü kokuları kapladı. Kusacak gibiydim. Birden meşaleli adamın yüzü dikkatimi çekti.

Brehmen bana bakarak tebessüm ediyor ve kendi cansız bedenini yine bir başka fakat aynı canlı bedeniyle yakıyordu. Kendi cenaze törenini kendisi icra ediyordu. İçimden gelen bir ses,

‘Kendi cenaze namazına katılan velîleri hatırla’ diye titreşti.

Brehmen; “Ey Çinli talebe! Ruhu şimdi anladın mı?” dedi. Daha cevap vermeden arkamdan bir el omzuma dokundu. Döndüm baktım aynı Brehmen arkamdan bana bakıyor.

Birisi yanıyor, birisi önümde birisi ardımda. Üçü de aynı. Üç’ü bir’e; bir’i üç’e eşit. Derken dördüncüsü beşincisi… Tüm tapınak ağzına kadar aynı Brehmen ile doldu. Her birisi birbirinden bağımsız hareket ediyor ve benimle konuşuyordu. Nereye baksam onun yüzünü görüyordum.

4. KENDİ KALBİNİ KİLİTLEYEN, KENDİ KALBİNİ AÇAN, O’DUR

Kendime bakmak istedim. Parlak duvara gittim. Duvardaki görünen yine Brehmen’di. Çinli talebe ve Brehmen diye iki ayrı beden ve ruh yoktu. Ölen, doğan, yanan, birbiri ile konuşan tek bir ruh ve tek bir gerçek idi. Ruh ve beden ayrılığı düşüncesini tamamen kaybetmiştim. Daha doğrusu o yanılgıdan kurtulmuştum.

Bir ses bana “Sizi Çinli bir talebe çağırıyor” dedi. Ben Brehmen’dim ve “Gelsin” dedim. Birden kendimin Çinli talebeye dönüştüğünü hissettim ve karşımda Brehmen üstat ve binlerce halk eski haliyle göründü.

Brehmen tekrar “ruhu anladın mı?” dedi.

“Hayır efendim. Ben anlamak istemiyorum artık anlayamayacağımı anladım ve ‘olmak’ arzu ediyorum.”

“Olmak! Olmak! İşte bu mümkün değil.

Olmak için evvela olmamak gerekir.

Senin ruh olman için önceden de şimdi de gelecekte de ‘ruh’ olmaman gerekir.

Ama sen ruhsun ve asla değişmeyeceksin.

Sadece kendini beden zannediyorsun ve bedene hapsolmuş bir ruhun olduğunu var sayıyorsun.

Bu zannından kurtulmadıkça ne beni anlarsın ne de kendi gerçeğini.”

“Yanılgıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir?”

“Yedi yıl boyunca ölmeden evvel ölmeyi öğrendin. Ebedi yanılgıdan ebediyen kurtulmak için de ebedî varlığını feda etmen gerekiyor. Buna razı mısın?”

“Varlığımı sıfırlarsam, tamamen yok olursam ne olacak?”

“Hiç. Hiçbir şey olmayacak. Geriye Brahma (külli ruh-tanrı) kalacak.”

“Ben yok olacağım, Brahma var olmaya devam edecek, öyle mi?”

“Evet.”

“Bu ilahi vahşet değil mi? Önce beni var ediyor, sonra ebedi yok ediyor ve kendisi var olmaya devam ediyor. Peki, Brahma niçin yok olmayı ve beni ebedi var yapmayı kabul etmiyor?”

Brehmen’in gözlerinde bir sevinç ışıltısı belirdi.

“Evet, şimdi doğru soruyu sordun ve doğru cevabı buldun. Brahma zaten bunu yaptı. Kendisini ebedi olarak yok edip sen, ben ve her şey tecellisinde ebedî var oldu.”

“Ben önce Brahma mı idim? O var iken ben yok, ben var iken o mu yok oldu? Brahma eskiden bütün idi şimdi parçalandı mı?”

“Bu daha doğru bir soru! . . Brahma hiçbir zaman bütün ve parça değildi. Hep şimdiki gibiydi, hep bu halde var idi ve var. Brahma sana dönüşmedi. Fakat kendisini sen olarak ben olarak, o, bu, şu olarak ebedî unuttu. Bazılarımızda ‘hatırlamayı tercihli’ (kalpleri çalışan, örtüsüz) olarak kendini unuttu. Çoğunlukta ise kendini ‘hatırlama engelli’ (kalpleri kilitli, mühürlü, örtülü) olarak ebediliği tercih etti.”

Şimdi Çinli talebe olarak ebedi yokluğu tercih edip ebedi varlığı yani ebedi ruh olmayı kabul ediyor musun? Var olmakla yok olmayı anlayabiliyor musun?”

“Evet.”

Elimden tuttu, gizli bir odaya götürdü. Kilitli bir sandığı açtı, içinden çıkardığı levhayı önüme koydu ve “Yedi bin yılda ancak yedi kişi ebedi yokluğu kabul edebilir. Sen yedincisisin. İsmini oraya yaz” dedi.

İsmimi yazdım. Ama yazdığım isim benim adım değildi. Hiç bilmediğim harflerle karaladığımı okudum ‘Râci’ yazıyordu.”

Brehmen; “Şimdi kendini kurtardın, vatanına döndün. Ruhun hakikatini anladın. Bedenin ruh, ruhun beden olduğunu bildin. Artık geriye dönüp biraz da ulusal toprak kurtarmak vaktidir” dedi.

Gözlerimi açtığımda yumruğum hâlâ havada duruyordu.

Aynalı Baba gülümseyerek,

“Heyecanlanma nûrum vatan toprağı lafla kurtarılmaz.

Cepheye giderken

geride bıraktığın

dünya servet ve nimetlerini

aklına getirmemekle

kurtarılır”

dedi.

Benim aklımda ise başka bir şey vardı. Ruhu anlamıştım ama hâlâ aklımda Ruhun aslı nedir düşüncesi yatıyordu. Bir mezar kenarına oturdum. Yine dalmışım.

5. KONUŞAN BEBEK KİM?

Tüm letafetimle havada süzülerek “bilgi dağına” gidiyordum. Yol ortasında kundaklı bir bebek görüp durdum. Bebek gözlerini açarak “Merhaba ey mârifet yolcusu” dedi.

Bebeğin konuşmasına şaşırmıştım. Bebek;

“Ben her insanın saf ve temiz gönül aynasıyım. Benim konuşmam seni şaşırtmasın. Çünkü konuşan ben değilim. Sen kendi gönül aynanı bebek olarak görüyorsun ve onda bozuntusuz yansıyan sonsuz bilgiyi algılıyorsun” dedi.

Kendimin zamansız yönümü anımsadım. Aklıma Râci’lik tecellimde bir türlü anlayamadığım ‘beşikte konuşan İsâ’ hikayesi geldi. Bebek aklımdan geçeni okumuştu, hemen cevapladı:

“Babasız doğan mucize bebeğe insanlar inanmayacak. Bebek de her insanda mevcut olan üzeri tozlanmış gönül aynasının tozu altına tecelli edip onlara kendi vicdanlarından seslenecek. Ve gönül aynaları kararmış insanlar kendi saflıklarını konuşan bebek şeklinde dışlarında algılayacak.”

Aldığım bu cevap kendi özümden gelmişti. Ben de kendi sonsuz özümü ya da öteki adıyla konuşan bebeği dışa yansımış görüyordum. Bebek bu sefer ruh düşüncemi cevapladı.

“Sen ruh olmak için ebedi hayatını feda ettiğini zannettin.

Fakat zaten Râci olarak sahip olmadığın ebediyeti yine feda edememiş oldun.

Sadece o mevzudaki yanlış fikirlerini düzelttin…

Ruh düşüncesinden hiçbir fert ve hiçbir zerre ebedi olarak kurtulamaz.

Ancak ruh hakkındaki yanlış bilgilerden kurtulabilir.

Bunun için de var olmayı ve yok olmayı bir tutmak gerekir.”

Gözlerimi açmışım ve farkında olmadan;

Varlıkla yokluğun aynı olduğunu nasıl ispat edebilirim?

demişim. Aynalı Baba gülerek;

“Varlıkla yokluğun aynı olduğunu;

bilmek ve bilmemek arasında

fark olmadığını

bilen deliler ispat edebilir”

dedi.

Midemde yedi bin yıllık açlık hissediyordum. Beynim ise hâlâ sonsuz derecede aç idi. Aynalı Baba; “Bu gün yeterince yoruldun. Şimdi evine git ve dinlen. Yarın beynindeki ilim ve irfanın açlığını dindirecek olan ‘ilmin ve irfanın efendisi’ ile buluşmak vaktidir” diyerek büyük bir fincan kahve ikram etti.

Hâlâ damağımda hissettiğim nilüfer çayının kokusuyla karışan kahvemi içtim ve mezarlıktan ayrıldım.

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFANIN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

(*) Yorumsuz Blog’un Budistlerin “Om” zikiri ile ilgili Notu:
Üstad Ahmed Hulusi’nin ‘Dua ve Zikir’ adlı kitabının ‘Özel ve Genel Zikirler’ bölümünden alınmıştır:

Şayet CİNNİ ilhamla gelmiş bir kelime ya da budistlerin meşhur “om” kelimesi gibi bir zikir yapılırsa; kişinin beyninde o istikâmette bir gelişme sağlanır ve insan farkında olmadan CİNLER ile rezonansa girerek bir takım ilhamlar almaya başlar. Ve bunun sonunda, verilen ilhamlara göre, kendini, UZAYLI veya EVLİYA, veya MEHDI veya PEYGAMBER veya ALLAH olarak görüp; çeşitli mantıksal bütünlükten uzak fikirler içinde heba eder.

Reklamlar

1 Response to “Âmâk-ı Hayal’in Yorumlu Özeti (9. Bölüm)”


  1. 1 kenan 30 Aralık 2007, 7:38

    Ey himmet sahibleri, yolunun muhabbetine canı verecek halisane evvabiine himmet et…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: