Senin hiç bir gücün yok! Sen yoksun ki herhangi bir gücün olsun?!

(…) Sen dua ettin, ben de dua ettim… Senin istediğin benim istediğimle çelişirse ne olur?.. İlla birimizin duası gerçekleşecek, diğerimizinki gerçekleşmeyecek… Dünya planında zıt şeyler (mesela ben gece istesem, sen gündüz) aynı anda gerçekleşemez. Peki o zaman nerede kaldı “Çekim Yasası”?..

Senin istediğin oldu diyelim, sen dedin ki “Çekim Yasası” işledi ve istediğim(!) oldu.. Benim istediğim olmadı, ben ne yasası demeliyim bu duruma?

Bir uyanık(?) zihin çıkmadı bunu sorgulayan.. Bu sebeple ayrı ayrı iradeler var ve her dilediklerini yapabilir zannettiler.

“Tek irade”yi göremediler. Her şeyin yaratılma amacı doğrultusunda bir kaderle varolduğunu ve hayatını bu takdir ve kaderle devam ettirdiğini, bunun tek yasa olduğunu göremediler.

İlahlar yok deyip, hayallerinde binlerce milyonlarca ilah yarattılar, “her istediğin olacak!” diyerek..

Afrika’daki açlar doymayı istemiyor(!), Amerika’daki obezler “B sırrıyla” çok istiyor(!) değil mi? Bu nasıl bir mantık Allah aşkına, anlamak zor?!! Halbuki açlık çok daha kuvvetli bir yemek arzusu doğurur, duası (çekimi) daha güçlüdür. Veya açlık beden tabiatından uzaklaştırır kişiyi ve vehim kuvvetini daha kolay kullanabilir hale gelmelidir mantıken.. O halde bu adamlar neden kendilerine bereketi çekemiyor acaba? Bunu düşünen var mı?

Bence, eğer dilediğin bir şey gerçekleşiyorsa, onu sana Allah (yaratırken) takdir ettiği içindir! Sen onu (çekerek veya her nasılsa) gerçekleştirebildiğin için değildir. Senin hiç bir gücün yok! Sen yoksun ki herhangi bir gücün olsun?!

Birden bu konudan çok sıkıldığımı farkettim, artık bir şey yazmak istemiyorum. (…)

. . .

Bu yazı “Secret vurdu sahile, Kudret denizinden !..” başlıklı yazıya yapılan bu yorumdan bir bölümdür. Tamamı >>

Reklamlar

16 Responses to “Senin hiç bir gücün yok! Sen yoksun ki herhangi bir gücün olsun?!”


  1. 1 ozi 24 Aralık 2007, 9:30

    HAKİKATEN YERİNDE YAPILMIŞ ÇOK DOĞRU BİR YAZI. KATILIYORUM. BİZ KİMİZ Kİ BİZİM BİR GÜCÜMÜZ OLSUN. HERŞEY EVVELİYATIMIZDA OLMUŞ BİTMİŞ. AÇIĞA ÇIKANLAR SIRASIYLA YAŞAMAMIZ GEREKENLERDİR. SAYGILAR

  2. 2 Mümtaz 24 Aralık 2007, 10:28

    Aykırı olmak ne kadar sevimli değil mi?

    Yıllarını bu işe vermiş bir yazar, secrete egiliyor,üstelik dua-kudret boyutundan bakıyor,üstelik Allah Takdiri demeyi ihmal etmiyor,siz böyle anlıyorsunuz.Bravo!

    Önce bu yazıyı yazan kişi açıkça kimliğini versin.Kaçak gureşmek yok bu arenada.Kim ise,dayanakları ne ise döksün ortaya.Bilmek hakkımız.

    Ama yanlış yapıyorsunuz beyler.
    Emek verilmiş,araştırılmış tezleri bir çırpıda çizen sizler,gunun birinde ektiklerinizi biçersiniz.

    Yorumsuz sitesi de biçer.

    Saygılar

  3. 3 KELEBEK 24 Aralık 2007, 10:36

    “Hemen belirtelim ki biraz sonra okuyacaklarınız The Secret furyasına sıradan bir katılım niyetiyle kaleme alınmamıştır. The Secret’i dünyevi bağlamda; bankada para hayal etmek, düşüncesiyle olayları yaratmak, insan-tanrı konumuna yükselmek şeklinde görmediğimiz, bunlar için klavye başına geçmeyeceğimiz de malumunuz.”

    BUNU DİYEREK KONUYA GİREN BİR YAZARI SİZ BÖYLE ANLADINIZ ÖYLE Mİ?… PES!.. UYANIN, GÖZLÜKLERİ ATIN DA BİRAZ GENİŞ BAKIN OLUR MU?

  4. 4 ... 25 Aralık 2007, 1:38

    Kaçak güreşmek mi? Hay Allah, güreş mi tutuyorduk?!!.. Bana ilmi görüşlerimizi yazıyoruz gibi gelmişti, güreş tuttuğumuzu bilmiyordum!!..

    Belki de asıl yanlışımız tam da bu noktada.. Güreş tutmuyoruz, sadece düşüncelerimizi ortaya koyuyoruz. Buna bazıları Allah takdiri ile belirlenen kapasite oranında kulluk diyor, bazısı da paylaşım diyor. Kimi beğenir alır, kimi beğenmez almaz. Alanın da canı sağolsun, almayanın da.. Ne alandan çıkarım olur, ne almayandan zararım olur.

    Fakat bir noktayı açıklığa kavuşturalım. Dikkat edilirse yorumumda hiç kimsenin doğrudan şahsını hedef alan bir yorumum olmadı, genel olarak ilmi bir meseleye eğilmeye çalıştım. Ama neden bilmem, bendenizin doğrudan şahsı hedef alındı. Aslında açık söylemek gerekirse, çok da umurumda değil şahsımın hedef alınması.. Hem de hiç umurumda değil.. Müstakil bir şahsım mı var, ki onu hedef alan(lar)dan(!) koruyayım?.. Dileyen dilediği gibi hedef alabilir, bakalım nereye kadar hoşgörüm.. Buyrun!

    Kimliğime gelince… İsmimi ebeveynlerim aileye yeni katılan bir ferde işaret etmek için seçmiş ve bana o ismi isteyip istemediğimi sormamışlar, çünkü soramamışlar. Eh malumunuz, bebekmişim, sorsalardı da ne sorduklarını anlamazdım. Ben de hayırlı evlat olup, yetişkin hale geldiğimde buna itiraz etmedim. Ebeveynlerime hürmet edip seçtikleri ismi kırk küsur yıl kullandım. Ama bir ismin herhangi bir varlığın hakikatini ve manasını yeterince anlatamayacağını bildiğimden, işaret eden isimler ve resimlerle çok ilgilenmem. Ortaya koyduğu düşünceleriyle ve fiilleriyle ilgilenirim. Ama isim ve resimle çok ilgilenenler için yazayım, çünkü bence hiç bir mahsuru yok… Adım …………. (Okurumuzun adı editoryamız tarafından kaldırılmıştır- Yorumsuz Blog) (…) Düşüncelerim için delil isteyenlere istemedikleri kadar delil getirebilirim (bunu yapabilecek ilmi kapasiteyi veren rabbime sonsuz şükürler olsun), ama getirmeyeceğim. Niye getirmeyeceğimi de izah etmeyeceğim. Bence yazdığım yorumu hiç okumamış gibi yapıp, herkes bildiği gibi devam etsin, bence hiç mahsur yok.. Herkese saygılar ve sevgiler…

  5. 5 ... 25 Aralık 2007, 2:37

    Bir şey daha..

    Bu siteye bir daha yorum yazar mıyım?
    – Evet, “çok gerekli görürsem” yazarım.

    Yayınlanır mı?
    – Bilemiyorum, site editörünün kişisel tercihidir. Site onun emeğiyle hazırlandığına göre, doğal olarak sitesindeki tasarruf da onundur.

    Yorumlarıma itiraz edilir mi?
    – Evet edilebilir.

    Buna aldırır mıyım?
    – Hayır, aldırmam.

    Polemiklere girer miyim, tartışıp kavga eder miyim?
    – Hayır.

    İsim kullanır mıyım?
    – Hayır. Zaten üslubumu ve düşüncelerimi pek çok kimse tanıyor, gün gibi meydandayım, saklı olan bir şey yok.

    Mehmet Doğramacı arkadaşımla bir alıp veremediğim mi var?
    – Hayır, bilakis kendisini sever, takdir eder ve pek çok konuda gıpta ederim. Bunu kendileri de çok iyi bilir, gıyabında onu methettiğim zatlar da bilir.

    Bu açıklamaları benden hesap sorulduğu için mi yaptım?
    – Allah’tan gayrına hesap vermem. Lakin galiba saatine denk geldi, gayrı görmeyip sorulara cevap verdim. Oysa genel tabiatım itibarıyla yönlendirilmekten ve yönetilmekten kesinlikle hoşlanmam.

    Bu kadar.

  6. 6 Vahdet BÜLBÜL 25 Aralık 2007, 10:21

    . . . Noktacı Kardeş,

    Lütfen yorumlarını yaz. Doğru bir’dir ama ulaşılacak yolu çoktur. Yaz ki her yolun zorluğunu ve güzelliklerini görelim, gösterelim.

    Bu güne kadar Secret diye tutturdular. Güzel de kardeşim, Secret’i hep nefsin arzuları için kullanılır gösterdiler. Çok para, çok yemek, iyi bir iş, güzel bir eş….
    Her dua ile iş sonuca varsaydı; Dünya miskinler yuvasına dönerdi. Bence Dua insanı olaylara psikolojik olarak hazırlıyor. Olay anında ve sonunda sonuçları kabul etmeyi kolaylaştırıyor.

    Allah istemedikçe kimse dua edemiyorsa, Secret nerede kaldı.

    Hz. Muhammed (s.a.v.) neden hep “Allahım Hayretimi arttır.” diye Dua ederdi. Bizim göremediğimiz neleri gördü ki. Bu DUA yı tekrarladı.
    İlimin kaynağı olan efendimiz, neden istemedi tüm insanların Müslüman olmasını?
    Külli iradenin işine karışılmaz. Gerçi karışsan da bir şey olmaz. İsteyene istediğini verir. Sorgu sual olunmaz..
    Önemli olan verilen ile mutlu olabilmek. İyi ya da kötü gelene eyvallah diyebilmek…
    Bunu yapıyorsan zaten senin Secret ile işin olmaz. Ama Secret te senin peşinden ayrılmaz…

    Burası irfan almak isteyenlerin buluştuğu bir yuva. İyi ya da kötü diye düşünme, paylaş. İyisi “Cemalinden”, kötüsü “Celalinden” belle, yine de paylaş.

  7. 7 KİMSE 25 Aralık 2007, 11:30

    Hz. Musa (a.s.) TENZİH (Allah alemlerden Ganiy’dir) anlayışını dünya üzerine yayarken, Hz. İsa (a.s.) TEŞBİH (Öz’ünde mevcut başka yerde arama!) anlayışı ile insanlık alemini yeni bir idraka kavuşturmuştur. Her iki anlayış ta eksik kalmış (Allah takdiri ile!) ve son Rasul ve Nebi Hz. Muhammed (s.a.v) bu iki anlayışı cem etmek üzere en büyük mucizesi kendinden irsal olan İLİM ile TEVHİD anlayışını yeryüzünde açığa çıkarmıştır. Böylelikle DİN tamam olmuş ve son nebi rasul İSLAM’ı insanlığa aktarmıştır.

    Sadece “Allah alemlerden ganiy’dir” prensibi ile hareket etmek ötelerde bir TANRI arayışını tetikler; hakkıyla anlaşılıp, anlatılamazsa. Yani insan, “Zat’en olan olmuş hüküm verilmiş, ben bunun için yaratıldım” düşüncesiyle Öz’ündeki kuvveleri bir kenara bırakır ve ötelerde hükmünü süren TANRI anlayışı ile ŞİRK’e düşer ya da dinin prensiplerini esas alır ama araştırmaz, tefekkür etmez ve insan-robot olarak bu dünyadan geçer gider. Ehlinin bildirdiğine göre zaten insanlığın çoğunluğu bu sebeple HZ. Musa meşrebindendir.

    “Her ne ararsan özünde ara anlayışı” tek başına yine yanılsamalara sebep verebilir ve İNSAN-TANRI anlayışını tetikleyebilir. Bu da alemleri yaratanı yok saymak, kendini TANRILAŞTIRMAK demektir. SECRET aslında belli güçlerce bu amaca hizmet ettirilmektedir.

    Yalnız İSLAM ve çoğunlukla İSLAM’ın burjuvası TASAVVUF, yüzyıllardır Rasulullah (s.a.v) ilmi ile bu iki anlayışı birleştiren açıklamaları açığa çıkarmış deşifre etmiş; insanlığı ötede TANRI batağından kurtarırken, ÖZ’üne yönelterek Allah’ın takdiri ile belli kuvveleri açığa çıkarabilmesini, düşünen tefekkür eden Cenab-ı Hakk’ın arzuladığı HALİFE insan modelini yeryüzünde hüküm sürmesini hedeflemiştir.

    Sn. Mehmet Doğramacı ve bu konuyu kapsamlı işleyebilen çok değerli diğer TASAVVUF yazarları, aslında SECRET’ı gelmiş geçmiş en muhteşem beyin Rasulullah’ın (s.a.v) ilmi ile TEVHİD anlayışında deşifre ederek, bizleri SECRET’a muhalif olacağım derken TENZİH idrak seviyelerinde takılı kalma açmazından çıkarmaya çalışmaktalar…

    Malum bu ortamda bile görüldüğü üzere sadece sokaktaki çoluk çocuk değil biz bile SECRET’ın peşinde bayağı bir allak bullak olmuş durumdayız, açıkça görülüyor! Ne zaman bu konuya el atılsa beraberinde Tasavvuf okuyup yazanlara uymayan kişiselleşmiş tartışmalar da meydana çıkıyor.

    SECRET, buzdağının görünen küçücük bölümü, ve bizler “WHAT THE BLEEP DO WE KNOW”da anlatılan, denizden gelen keşif gemilerini görmeyen Amerikan yerlileri gibi o küçücük açığa çıkmış ilim kırıntısını göz ardı ediyoruz, halbuki bize nasip olmuş muhteşem kaynak ile görünen buzdağı tepesine jet hızıyla varabilir ve altındaki devasa parçayı da keşfedebiliriz.

    Tek yapacağımız Rasulallah tarafından bildirilen ALLAH ilmine sıkı sıkı sarılmak ondan emin olmak ve her ilim adına, bilim adına ortaya atılanın içindeki şifreleri elimizdeki muhteşem decoder ile çözebilmek!

    O zaman Rasul’e yakışır Muhammedi’ler olup bu konuda bilgisizce konuşan sokaktaki adamı uyandırabiliriz: “BU SECRET YENİ BİR ŞEY DEĞİL, İSLAM BUNU 1400 YIL ÖNCE ZATEN ANLATTI! AMA EKSİK.. BU İŞİN TAMAMI BAK İSLAMDA VAR, SEN İSLAMI SADECE ŞERİAT DİNİ ZANNEDİYORSUN AMA O HAKİKAT DİNİ, İLMİN TA KENDİSİ!”

    UZUN LAFIN KISASI, EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR VE NE İÇİN YARATILDIYSAK ONU EDA ETMEKTE VE ONUN İÇİN UĞRAŞ VERMEKTEYİZ.

    Selam ve dualarımla,

  8. 8 bir'ol 25 Aralık 2007, 1:20

    Secret diye bir şey çıktı, aldı başını gidiyor..
    İsim perdesinden başka bir şey değil! Kelime karşılığı ‘Gizli’ demek olan bir şey. Secret desen ne olur? Gizli desen ne olur? Saklı desen ne olur?..
    İnsan önce kelimeleri değil! Kelimeleri kullanarak bir şeyi anlatması gerekir!. Kelimelerin araç olması gerekir, amaç değil!.
    Dua’ya gelince. Dua, istemek değildir! Kendinde mevcut olan ilahi kuvveleri kullanmaktır dua..
    İnsan isteyebilir, talep edebilir. Çünkü insanın aciz kaldığı haller vardır sonsuzlukta. Ama istemek asla dua değildir…..

  9. 9 mim 25 Aralık 2007, 8:46

    Çok’tan Tek’e Bakıldığı sürece körlük, kargaşa ve tartışma bitmez. Vahidiyeti idrak edemeyen, olayları yorumlama hakkına ne kadar sahiptir sizce..!!? Sen obezin ya da aç’ın yaptığı duanın ne olduğunu işittin mi?

  10. 10 Meryem Irmak 26 Aralık 2007, 9:33

    Allah, kabul etmek dilediği duayı secret vari usullerle kabul edebilir. Allah dilerse kayadan deve çıkarır. İlmin ve kudretin ekberiyetini anlayamamış olanlar buna mucize der. Halbuki mucize yoktur veya herşey mucizedir. Dünya hikmet yurdudur. Ve sebepler vardır. Taşı atarım yere düşer. Buna sebep ister gravitasyon görünsün, ister uzay zaman. Allah’ın muradı ilmin üstündedir. İlim muradın hizmetindedir.

    Aşık sana bir sözüm var, bu arş nenin üstündedir / Yunus
    Hikmetine akıl ermez, bu arş kürsün üstündedir.

    “Biz herşeyi bir kitapta tesbit ettik.” Ya dualar? Dualar tesbit edilmedi mi? Allah ilmi ve kudreti ile kabul etmeyi dilediği duaları hikmet yurdu olan dünyada muhakkakki ortaya çıkaracaktır. Ve yine sebeplerle… Çünkü kesret demek sebepler demektir… Varlık demek… İkilik demektir… Davamız sebep görmemek. İkilikten, kesretten, varlıktan kurtulmak. Sebep, varlıktır. Varlığı olan, sebebi gören kesrettedir. Vahdet bilgisi başkadır, vahdette OLMAK başka… Bu ikisi karıştırılıyor sanki…

    Bütün bu izahatlar hep kesreti, kesretteki işleyişi anlatıyor. Asla vahdet değil. Allah hiçbirşeyi benimle yapmıyor. Mülk onun. BEN de nereden çıktım? Ben var mıyım ki benimle yapsın? LA havle..

    Kamil sana bir sözüm var bu kürs nenin üstündedir /Yunus.
    Hikmetine akıl ermez, bu kürs levhin üstündedir.

    Efal alemi sanki o boyutun nesne ve özneleri tarafından yaratılıyormuş gibi bir yanılgı da var. Yani Allah özne ve nesneleri yarattı, onlar da programlarının tabii sonucu olarak fiillerini ortaya koyuyorlar / yaratıyorlar. Sebep bizi böyle bir yanlış anlayışa götürür ve biz daha tevhid- i efal mertebesine bile gelemeyiz. Hani şeytanın bile vardığı mertebe…

    Derviş sana bir sözüm var, bu levh nenin üstündedir
    Hikmetine akıl ermez bu levh gökler üstündedir.

    Göklerin, levhin, kürsün, arşın üstüne çıkmadıkça VAHDETTE değiliz. Bu göklerin altı, hatta büyük ARŞın altı kesrettir. Sebepler yurdudur. Herşey gibi TEK dileyenin dileğine tabiidir. Başka dileyen yok….

  11. 11 ... (yufka yürek) 26 Aralık 2007, 2:19

    Denildi ki “sen yoksun ki bir gücün olsun, güç ve kuvvet sadece O’nundur.” (Ki bu vahdet izahıdır) Dua diye tutturuldu. Onu izah ettik, bu sefer, bu kesrete dair açıklama, illa vahdet vahdet denildi. Ben de neyi izah edeceğimi şaşırdım!?..

    Aslına bakılırsa, “Allah, kabul etmek dilediği duayı ettirmez” sözünde de vahdet anlayışı yoktur, kesrete dair bir sözdür. Vahdet anlayışında KÜN emri dahi yoktur, TEK’e göre Kendinden başka varlıklar mı var ki yaratmadan söz edilsin?.. Ahadiyetine göre Tek’liğinden (vahidiyetinden) dahi söz edilemez. Ama “duada bir sır var, kabul edilen dua var edilmeyen dua var”, dendi, onu açıkladık, ama o da kar etmedi.. Bu sefer kesret anlayışı bu dendi.

    Delil istendi, önce nefsi bir iddialaşma olur dedim delil getirmek istemedim. Anlayan böyle de anlar dedim, ama anlaşılmadığını görünce, sadece anlaşılması amacı ile Gavsulazam’dan delil getirdim. Ayet ve hadislerle O çok güzel açıklamış meseleyi.. Vahdet diye ısrar edenleri ciddiye alıp, Rasulullah’ın hadislerine bakıyorum. Kesret anlayışına girecek bir şey dememiş mi diyorum, demiş.. Peki biz nerede hata ediyoruz da bunca itiraz?.. anla anlayabilirsen.. Aslında anlıyorum sebebini de anlamazdan geliyorum. Yakıştıramıyorum dostlarıma zira.. Hadi diyorum, seni kale alan yok, ilmine saygı duyuyor olmaları sebebiyle üstad Ahmed Hulusi’den delil getir. (Konu anlaşılsın diye) Ama bugün topluca yorumları okuyunca şunu farkettim. Mesele konuyu anlamak veya anlamamak meselesi değil.. O zaman vazgeçtim delil vs. getirmekten… Çünkü konu iddialaşmaya veya ilim yarışına girerse, müsaadelerinizle orada ben yokum.

    Candostlarım (bunu samimiyetle yürekten söylüyorum, Allah şahidimdir),

    Bu yolda saç ağartacak kadar zaman harcadım. Ben de geçmişte desinler diye, nefsimi memnun edecek, kendime paye çıkaracak pek çok şey yaptım. Ama hiç birinin bir kıymeti olmadığını gösterdi Allah. Çünkü veren de O, ummadığın zamanda verdiklerini alan da O. Eğer bütünü göremeyip, kendiniz için yaşamaya devam ederseniz, eninde sonunda üzülmeniz mukadderdir. Verilen payelerin hepsi gün olur alınır, bunlara bağlamayın ümidinizi. Gönül yıkmayın, kalp kırmayın, hiç bir şey için değmez. Sadece Hak’kı söylemekten geri durmayın, ama bunu yaparken de kendinize sorun, samimi miyim, yoksa nefsime bir paye çıkarmak için mi bunu yapıyorum diye… Üzüle üzüle üzülmemek için nasıl yaşanır bizatihi yaşayarak öğrendim, kitabi bilgi değil.. İlla ki karşınızdaki alemle ve varlıklarla bütünleşeceksiniz. Bir annenin evladına bakışından farklı bir bakışınız olmayacak.. Bu bakışı elde edemiyorsanız, İskenderiye kütüphanesini yutsanız faydası yok.. Gidip onu da gördüm, çok bilen nefsime ibret olsun diye.. Yerine yenisini yapmışlar, Japonlar yardım ediyormuş. Bir milyon eser var şu anda, ama giden gitti, kaybın yeri dolmaz. Çok geç olmadan biz de kendimize çeki düzen vermeliyiz. Şahsi çekişmelerin şu üç günlük dünyada bir anlamı olabilir, ama sonsuz yaşam söz konusu olduğunda hiç bir anlamı yok.. Anlamanızı istiyorum, çünkü pek çok badireler atlattım bu yolda, ama hepsini Allah’ın bizatihi özümden yardımıyla çabalayarak aştım. Kimseden bir yardım görmedim yanarken gayya kuyularında.. O çukurlardan çıktım, çıkışın yolunu biliyorum. Bu deneyimlerimi ve hasılası olan ilmi paylaşmak istiyorum. Bu isteğim karşımda yabancı görmediğimden, evladımı nasıl koruyup gözetmek güdüsel bir tavırsa gönlümde, aynı bu gibi bir his.. En iyisi toplayın bu yorumlarımı, aranızda ilim sahibi adil bir hakem varken, O’na götürün ve sorun. Sizlere yaptığım uyarılar hatalı mı, anlattıklarım yanlış mı, yönlendirmem batıl mı? Hala O aranızdayken bu şansı değerlendirin. Üstad Ahmed Hulusi’den bahsediyorum. En emin bulduğunuz O değil mi, bir de O’na sorun bakalım. Yanlış derse, unutun gitsin.

    Bazı ilmi konular var, sadece okur geçerim, ufak tefek hatalar olsa bile müdahale gereği duymam. Düşünen insanlara hata etseler dahi, son derece saygım var. (Ezberlenmiş kelimeleri tekrar edenlerden söz etmiyorum) Üstad Ahmed Hulusi bir kitabında hatırladığım kadarıyla ve özetle der ki “düşünerek hata etmek, düşünenleri taklit yoluyla doğruyu yapmaktan daha iyidir.” O sebeple ufak tefek katılmadığım konulara asla karışmadım, düşünceye saygı gösterdim. Ama bu mesele çok tehlikeli !!!.. ŞİRK! Hatta insanı küfre bile götürebilir sonu… Öyle hale geldi ki DUA’nın anlamı bile karıştı. Dua ile ilahi irade kavramı karışır hale geldi. Edep aşıldı, buram buram şirk kokuları sardı her yanı.. Bu şekilde Ademiyete erilmez! Ademiyet yokluktur. Yokluk için kişinin kendine dair tüm isteklerini terketmesi gerekir. Dua etmek bir edeptir, haddini bilmek, acziyetini görmektir. Ancak, duayı dahi kendimiz için değil, bütün için, hepimiz için etmeliyiz.. Bunun başka yolu yok.. Güç bende dediğin anda iş işten geçer.. B sırrını nefsimize yontarsak firavundan farkımız kalmaz. Siz sanıyor musunuz ki firavun B sırrını bilmiyordu. Biliyordu, o sebeple idi iddiası. Bunu hiç düşündünüz mü? Bir küçük nokta var, küçücük bir sınır, bir edep, bizi firavun veya Ademiyet tahtına oturtacak.. O kadar küçük bir sınır ki, farkedilemez ve tehlikeli.. O sebeple yaklaşık üç yıldır bu mesele her açıldığında çaba gösteriyorum, o küçük sınırı göstermek için.. Lakin ne mümkün.. Yoruldum, ümidimi kaybettim. Çünkü ben de anlamalıyım ki anlamamanız da ilahi iradenin dileği belki.. Umarım öyle değildir, umarım…

    Allah’ın bizlere merhameti sonucu model olarak seçip yarattığı ve örnek almamızı istediği Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselam Mi’raç’ta kendisine “Dile!” dendiğinde duası “Ümmetimi, Ümmetimi, Ümmetimi!” olur. İşte bu anlayışı edinmeyen, ne için dua ederse etsin, muradına erse dahi selamete eremez. Keza, tevazu konusunda da örnek davranışları var efendimizin.

    Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıktı, Baki kabristanlığına gidiyordu. Ashabından bir kısmı, onu takip etmeye başladı. Efendimiz onlara önden yürümelerini emretti ve kendisi arkadan yürümeye başladı. Bunun sebebi sorulduğunda:

    “Ben sizin ayakkabılarınızın sesini duydum da içime bir kibir düşer diye endişe ettim.” buyurdular.

    Özetle; ilimde, ibadette, kullukta yükselip Allah’ın rızasını kazanmak isteyenler; bugüne dek tüm öğrendikleri Allah indinde bir hiçken, üç beş satır ilim öğrendi diye kibirlenmez, şımarıp ukalalaşmaz, kendini diğer insanlardan üstün görmez. Hele hele güç ve kudret yalnız O’na aitken, birim nefsi ile B sırrından kendine paye çıkarıp, acizyetinden ileri gelen duasını O’nun mutlak iradesiyle karıştırma edepsizliğine kalkışmaz, haddini ve ademiyetini (yokluğunu) bilir. Gerçekten samimiyetle bu yola baş koyup Allah rızası için yaşamayı ilke edinenler, edebi aşıp firavunlaşmadan, kibir hastalığına tutulmadan, kul olmanın sevinciyle, mütevazı ve alçak gönüllü olabilme ayrıcalığını gönüllerinde birleştirmeye gayret eder. Ve daha da önemlisi var gücüyle BİR’lik şuurunu, yani O ilahi ve nihayi hakikati hissetmeye çalışır. O vakit hamurundaki sevgi şelaleler gibi çoşup taşıp akmaya başlar özden gelerek.. O zaman bir bakar ki kendini kaybetmişcesine, sanki milyarlarca evladı, sevgilisi, canı var gibi koşuşup duruyor sağa sola.. daha ne yapabilirim canlarım için diye…

    Herkese gönülden selam ve sevgilerimle.. Hoşçakalın….

  12. 12 infinity 26 Aralık 2007, 5:12

    Sevgili yufka yürek, yazdıklarından gönlünün samimiyeti gün gibi aşikar…

    Lakin her yazılan, okunan bir anda hazmedilip anlaşılmıyor keşke okumayla olsa herşey bazı şeyleri ancak yaşayarak öğrenebiliriz… Siz yaşadıklarınızı ve bunlardan çıkardıklarınız rahatlıkla yazabilirsiniz çünkü tam idrak etmiş ve bunları kelimelere döküyorsunuz ama onları bizim de pat diye anlamamızı beklemeyin…

    Ama gönlünüzdeki sevgi, inanın hepimize yayıldı. Allah razı olsun…

  13. 13 ... (yufka yürek) 27 Aralık 2007, 9:11

    Sevgili infinity, seni anlıyorum. Nasıl anlamam, aynı yollarda yürüdük. O sebeple elimden geldiğince son bir kez bu meseleler nasıl kolay anlaşılır bir küçük püf noktası vererek yardımcı olmaya çalışayım. Ben anlarken bu yöntemi kullandım, belki size de faydası olur.

    Kafanıza takılan tüm sorulara bir cümle ile verilecek bir cevap yoktur. Boşuna böyle bir cevap aramayın, onu Kur’an-ı Kerim’de dahi bulamazsınız. Çünkü sorularınız çeşitli boyutlar itibarıyla ve bu boyutların tümüne Allah’ın Uluhiyeti denir. Allah’ın Uluhiyeti bir cümle ile izah edilir mi?!! Öylesi yüce bir varlığı bir satırla izah edecek cümle mevcut mu? O, bilinmek için sonsuz esmasını aşikar etmiş, ama sonsuzu bir an’da ihata ve idrak edecek bir varlık da yaratmamış. O halde, idrak edemediği sonsuz sınırsızı bir cümle ile kim izah edebilir?!! “Allah Allah’lığını kimseye vermez”, diye ondan denmiş. O halde kendini bilen kişi Allah’ı Uluhiyeti ile açıklamaya uğraşmaz. Zaten tüm karmaşa bu uğraşın sonucunda ortaya çıkıyor.

    Önce karar verin, eğer O’nun Zat‘ından söz edeceksek, ki edemeyiz, o sevdadan vazgeçin. Ahadiyet sıfatından söz edeceksek, o kolay, bir cümle ile anlatılır. İhlası okuyun ya da ışıkları söndürün, kulaklarınızı tıkayın, zihninizi boşaltın ve ölü gibi hareketsiz bir yere uzanın. Bu durumdan ne anlıyorsanız anladınız artık.. (Bir hiç olduğunuzu idrakın ve hissin bir başka tarifini bulamadım da, ama bunu da sakın bir tarif zannetmeyin) Ama başka bir yolu daha var, o mertebeye erişmek.. Bu da takdirinizde varsa, ki 7 milyarda on veya oniki kişiden biri belki de sizsinizdir, kim bilir?!.

    Vahidiyetinden mi söz etmek istiyorsunuz? O zaman şuna karar vereceksiniz: Vahiti (Tek’i) seyir mi, Vahitin (Tek’in) Kendini seyri mi? Çünkü bu ikisi arasında dağlar, uçurumlar kadar fark var. Her iki durumda da bahis konularımız değişebilir. Vahitin Kendini seyrinde siz yoksunuz, o sebeple anlatacak bir şeyiniz olamaz, Allah adına konuşamazsınız. Ancak O kendi adına konuşur. Ben haddimi bilirim, O’nun adına neyi nasıl seyrettiği hakkında konuşamam. Ama çok istiyorsanız hatır için haddi aşmak pahasına bir tahmin yürütebilirim. Herhalde Kendinden gayrını görmüyordur. Haddi zatında Kendi kavramı dahi “Ben” demektir, “Ben” demek şahsına işaret eden bir zamirdir. “Sen” diye bir şahıs varsa, benim şahsıma işaret gereği doğar ve “Ben” derim, seçilsin diye işaret babında.. O halde O’nun Tekilliği söz konusu olduğunda, Kendini “Ben” veya “Kendim” diye seyrettiği dahi düşünülemez. Hele hele yaratılmışlardan ve alemlerden, dolayısıyla Kül (ol) emrinden ve tabii ki duadan hiç söz edilemez.. Bence…

    Vahiti (Tek’i) seyrinden söz ediliyorsa, o zaman bakış yine ikiye ayrılır. Ya Allah dersin (yani esmasından söz edersin), başkaca bir şey demeye dilin varmaz, susarsın. O seyri de anlatmak çok mümkün değil.. Çünkü o seyirde Allah’tan gayrını görmek olmadığından, fiillerden dahi söz edilemez. O halde ne Kün emrini görür, ne de dua edenleri.. Ne denir bilmem ki.. Allah demekten başka.. Herhalde sadece yaşayan bilir, biz ne bileceğiz?.. Bilsek bilsek haddimizi biliriz.

    Ama ikinci şık olan, fiilleri itibarıyla Vahidi (Tek’i) seyirden söz ediyorsan, işte o zaman sistemdeki tüm oluşumlar girer buna.. Sünnetullah da dahil.. O zaman kün emri, sistemdeki diğer oluşlar ve dahası (dua da dahil) söz edersin. Ama bu anlatımları Vahitin Kendini seyri veya ahadiyet anlayışına ya da bir üst bakışa yapıştıramazsın, uymaz. Rüzgarla kuru yaprak yan yana olmaz ise, bu anlatımlar da bir arada değerlendirilemez. (Tabii ki yaratılmış kul açısından). Ama belki bir oluşu bir üst boyutta seyredilen esmaya veya sıfata bağlayabilirsin. Ama o boyuttan seyreden böyle bir bağlama yapmaz. Bu alt seviyeler içindir. Ama anlatırken bunu yapabilir, eğer anlatmak gibi bir görevi varsa.. Biz de onlardan öğreniyoruz zaten işin aslını…

    O sebeple karar verin artık, neyi öğrenmek veya anlamak istiyorsunuz. Bunların hepsini mix etmek istiyorsanız çok zor! Başarabilen gelip bana da anlatsın. Bu güne dek bunu başaran olmadı. (Haddi zatında mix etme arzusu dahi çoktan bakışın sonucu.. Çünkü vahidiyet mertebesinden seyreden bir bilincin böyle tasaları ve soruları olmaz, kanımca..)

    Bu boyutlar tabii ki birbirinden bağımsız ve ayrı ayrı değildir, anlayışa göre bakış açısı (seyir) farklılıkları bu boyutları oluşturur zaten… O nedenle nereden bakacağınıza karar verin. Her bir bakışın izahı ayrıdır. Sapla samanı karıştırmamak gerekir. Hepsini aynı anda, aynı potada eritip anlamaya kalkışırsanız, kafanız allak bullak olur ve asla anlayamazsınız, anlatamazsınız da.. Çünkü O bakış Allah’ın Uluhiyetidir, ki onu kimseye vermemiştir. Yaratılmış aklı O’nu Uluhiyeti ile almaz. Zaten anlatımlardaki karmaşa da bundan kaynaklanıyor. Mix etmeye çalışıyorlar, onu da başarmak da güç olduğu için mümkün olamıyor.. Çelişkiler de bundan kaynaklanıyor.

    Hiçlikte vahdeti göremezsin. Vahdette kesreti göremezsin (ama her nasılsa vahdet deyip duadan, kün emrinden bahsediliyor?!!). Esmasında mana görürsün, efalini göremezsin; efalinde çok boyutlu Tek olarak kesreti görürsün, ama o anlayışı vahdet anlayışına ve bakışına monte edemezsin. Hepsini ayrı ayrı incelersin, anladığının tümüne Uluhiyeti dersin. Ama hepsini iki kaşın arasına toplayıp Uluhiyet idrakına ve seyrine eremezsin. Varsa başka yolunu bilen, o mucize anlatımı yapsın. Ama bununla ilgili sorularıma da hazır olsun. Benim anladığım bu, söyleyeceklerim de bu kadar. Dahasını, acele etmeksizin sistemli bir şekilde düşünebilecek kapasiteniz olduğuna inanıyorum, güveniyorum ve dua ediyorum. Selam ve sevgilerimle…

    Not: Mehmet Doğramacı arkadaşımın sizleri en az benim kadar çok sevdiğini, samimiyetini ve muhabbetini çok iyi bilirim. Hak için halka hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir Hak aşığıdır ve kendisine saygım ve sevgim sonsuz. Endişemin hangi noktadan kaynaklandığını anlayabilecek olgunluğa sahip olduğundan en ufak bir şüphem dahi olmadığından, hoşgörüsüne sığındım. Kaldı ne kadar hoşgörülü olduğunu da bize gösterdi, sağolsun, afiyette olsun. Yanılmıyorsam hacc etti, haccı da mubarek olsun.

  14. 14 ... (yufka yürek) 27 Aralık 2007, 7:51

    DUA ve The Secret konusuyla ilgili yaptığım tüm yorumlarımı toparlayacak bir ilave:

    Dua, “ilahi irade”dendir (Kün yani OL emrindendir), ama “ilahi irade” değildir. Bir şeye dahil olmakla, o şeyin kendi olmak arasında bir fark vardır. (Birimlerin, kulun duasından söz ediyorum) Ve dahası, duada acziyet vardır, haddini biliş ve edep vardır. İlahi iradede acziyet, haddini biliş veya edep olabilir mi? O halde nasıl mukayese edilir? * Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. * Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, korkarak ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır. (7/55, 56) (Yalvarma ve korkuda acziyet vardır) Eğer dua ilahi irade ile “bir” değerlendirmeye kalkışılırsa, o zaman acziyeti, edebi ve haddini bilişi de kaldırmak gerekir. Peki kul olarak bunları kaldırırsak ne olur? Bakın arınmış veya arınmamış bilinç ayrımı yapmıyorum bu noktada, farketmez, her ikisini de kapsar bu sözüm.. Çünkü kuldan söz ediyoruz, yani yaratılmıştan..

    Cevap: Firavun

    Peki birim nefsinin şahsi arzularını (para, mevki, şan, şöhret veya dünya lezzetlerinden her ne ise) dua ile istedin, kaderinde olduğundan bu arzularına kavuşmana izin verildi (icabet edildi) ve elde ettin. Sonra da dönüp “ben çektim, ben yaptım, güç bende” dedi. O zaman halin ne olur?

    Cevap: Deccal

    Yani edep olmayınca, yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal.. Demekki illâ edep!

    “Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez.” Bu söze de bir göz atalım.. Efendimizin bir hadisi var (Gavsı Azam Fütuhul Gayb’ında aktarmış),

    Rasulullah (SAV) Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:

    – “Kıyamet günü imanlı kimse amel defterinde birçok iyi işlerin mükafatı şeklinde bazı şeyler görür, hayret eder. Sonra ona sorulur:

    – ‘Bunları biliyor musun?’ Haliyle bilmez ne olduğunu:

    – ‘Bilmiyorum…’

    Der. Buna karşılık ona şöyle anlatılır:

    – ‘İşte bunlar senin dünyada dua yoluyla istediğin şeylerin karşılığıdır. Kaderinde olmadığı için orada verilmedi; burada onların mükafatını alıyorsun’.”

    Demekki kabul edilmediğini düşündüğümüz dualar da bu şekilde kabul ediliyor. “Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez” sözü, böyle de anlaşılabilir.

    Tüm yorumlarımı alt alta alıp okuyun. Duanın kabul edilmesi veya edilmemesi sistemini de anlattık, Allah’ın kudretini B sırrıyla özünüzden alıp öteye beriye atmadan ve külli iradeyi de göz ardı etmeden(?).. Yaratılış amacı ve kaderi de inkar etmeden.. Duayı da dışlamadık, Tekliği de, B sırrını da.. Dışladığımız tek şey, ilahi gücün (kudretin) B sırrıyla dahi olsa, “birime ait” olmadığıdır. Bunun anlaşılabilmesi için, B sırrına rağmen, külli iradenin o çıkışa nasıl set çekebildiğini (hatta gavsı azam arifi billahın kabul olmayan duasından söz etmiş dikkat!!.. biz o kadarını demedik artık.. şu an hatırlamıyorum ama ya Arabi veya Dihlevi edebe riayet etmeyen Arifibillah’a mele-i âlânın hışımla yönelişinden dahi söz eder.. sır mı isteniyor, bakın ne sırlar var?), bunun da bir acziyet olduğunu açıkladık. Bunların tümünün “efal aleminde çok boyutlu Tek’i seyre dayalı anlatımlar” olduğunu da açıkladık. * Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik. (37/75) (Dikkat edilirse “BİZ” deniyor, ki efal aleminden söz ediliyor. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de her nerede dua’dan söz edilirse, “Rab” veya “biz” sözü geçer, genellikle.. Bu da meselenin Rububiyet boyutu ve efal alemiyle alakalı olduğunun delilidir.) Vahidiyeti açısından bakılınca ise, bunların hepsi düşer, hiç birinden söz edilemez de dedik. (Vahitin Kendini seyirle, Vahit’i seyri ayırmıştık biliyorsunuz, burada kasdettiğim Vahit’in Kendini seyri, siz ona en alt mertebe itibarıyla velayet-i kübra yakini de diyebilirsiniz)

    Böylece ne anlatmaya çalıştığımı iyice bir netleştireyim istedim. Olur da maazallah yanlış anlaşılırım falan…

  15. 15 Akgün 30 Aralık 2007, 12:59

    İNSAN VE SIRLARI – Ahmed Hulûsi

    “KADER”LE İLGİLİ SORULAR

    ________________________________________
    Peki öyle ise bir sual
    -Mâdem ki benim kaderim önceden yazılmış, olacak olan olacak, olmayacak olan da olmayacak, öyle ise ben de hiçbir şeyle uğraşmam, boş otururum!?..
    Cevap
    -Şâyet boş oturmak için varedilmiş isen, ancak o takdirde bu dediğini gerçekleştirebilirsin. Aksi takdirde, ne iş için yaratılmış isen, o iş sana kolay gelecek ve mutlaka o işi yapmaya devam edeceksin!..
    Başka bir sual
    -Allah benim Cehenneme gitmemi takdir etmiş ve cehennemliklerin işini bana kolaylaştırmış ise, bunda benim suçum ne?..
    Cevap
    – Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!.. Sen nasıl mülkün saydığın şeyde dilediğini yapmak istiyor ve bundan engellenirsen, benim hürriyetim nerede diye isyana başlıyorsan; Allah da kâinatın mutlak meydana getiricisi olarak mülkünde dilediği gibi tasarruf etmektedir. Hiç bir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın!..
    Sual
    – Peki Allah bana cebren bu işi yaptırmıyor mu?!..
    Cevap- 1
    – Cebbar olan Allah dilediğini yapar ve bundan dolayı da kendisine sual sorulmaz!
    Cevap- 2
    – Esasen Allah sana yaptırıyor diye bir şey sözkonusu değildir. Çünkü gerçekte -sen’ diye bir varlık yok ki!.. -Sen’ ancak bir isimden ibaretsin!.. -sen’ ancak 5 duyunun hayal âleminde oluşturduğu bir varlıksın!.. -sen’ var kabul edilen bir izafî birimsin!.. Şâyet sana hücre boyutunda baksak, sayısız hücrelerden ibaret bir kütlesin!.. Işık boyutunda baksak, renk renk ışıksın!.. Beyin yapın ve programın itibariyle seyretsek, belli bir görevi ortaya koymak için çeşitli özelliklerle programlanmış bir kozmik robotsun!.. Ama ne var ki bütün bunlarla beraber, özün itibariyle kâinatın herhangi bir yerinde mevcut olan tüm özelliklere de sahipsin!..
    Sual
    – Benim kendi varlığım olmadığına, varlığımın O’ndan başka, ayrı bir varlık olmadığına göre, cehennem niye olsun ve ben niye yanayım?..
    Cevap
    – Şu anda da aynısın ve gerek maddî ve gerekse mânevî sayısız yanışlar içersindesin. Öyle ise şu anda nasıl maddî ya da manevî yanışlar sözkonusu ise, ölümötesi yaşamda da aynı şekilde yanışlar sözkonusudur!..
    Sual
    – Ben de, madem ki kaderim yazılmış, ibadet etmiyorum!.. Nasıl olsa, cennetlik isem cennete gideceğim, cehennemlik isem cehenneme gideceğim.
    Cevap
    -Allah cennet için yarattığına cennetliğin amelini nasip eder, cehennem için yarattığına da cehennemliklerin amelini. Sen hangisi için isen onun ameli sana kolay gelir!.. Zaten senden ne tür amel çıkıyorsa, sen, o senden çıkan amelin neticesine ulaşacaksın!..
    Sual
    -Dua, kazayı defeder!.. Bu kaderin değişmesi değil midir?..
    Cevap
    – Kazayı defedecek duâ dahi takdirdendir!..
    Sual
    – Peki irade-i cüzüm yok mu benim?…
    Cevap 1
    – Ne Kur’ân-ı Kerîm’de ne de bildiğimiz kadarıyla hadîs-i şerîflerde irade-i cüz’ diye bir tâbir geçmez!
    Cevap 2
    -Varlığın tümüyle O’ndan oluşu itibariyle, her zerrede kendi boyutlarında O’nun iradesi mevcuttur ve o mutlak irade sahibidir. Senin basiretini örten perdeyi kaldırmayı dilerse, görürsün ki sana ait olduğunu sandığın her şey O’na aittir!.. “Mutlak irade”nin senden çıkışı hâlinde aldığı isimden başka bir şey değildir Cüz-i irade. Gerçekte, “cüz-i varlık” yoktur ki; “cüz-i irade olsun!… Evren tek bir varlıktır…
    Sual
    -Öyle ise bendeki tüm eksiklik, kusur ve yanlışlar da O’na aittir!..
    Cevap
    – Saydığın tavsifler, var sandığın varlığa nisbetle kabul edilmiş “izâfî” tavsiflerdir. Gerçekte ne senin var sandığın varlıkların O’ndan ayrı birer varlıkları vardır; ne de eksik, noksan, kusurlu olan bir şey!..
    Sual
    – Varlıktaki bir takım süflî şeylere de “O” mu diyeceğiz?
    Cevap
    – Süflî şeyleri gören göz sahibi için, süflî şeyler o değildir!.. Basîret sahibine göre ise zaten böyle şeyler sözkonusu değildir. Zirâ onların beyni gözlerine tâbi değil; gözleri beyinlerine tâbidir. Gördükleri kadar düşünmek derekesinden düşünebildikleri kadar görmek mertebesine yükselmiş ve sonunda da varlıkların olmayışını idrâk derecesine ulaşmışlardır.
    Sual
    -Dediklerinin büyük bir kısmını anlayamıyorum. İçimden reddetmek de gelmiyor, öyle ise ne yapayım?..
    Cevap
    – İlim öğren!..ilmin yaşı yoktur!..ilmi araştır ve nerede kimden olursa olsun gerçeğin ilminin talibi ol!.. Kıyamet gelmedikçe ilim yeryüzünden kalkmış olmayacaktır. İlmi daima kaynağından araştır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduklarını bir yandan yap, diğer yandan da ilim gözüyle hikmetlerini araştır. Zîrâ Allah bir kimsenin hayrını dilemiş ise, onu dinde anlayışlı kılar!.. Daima hikmet peşinde ol. Dedikodu ile saatlerini harcama.
    Sual
    – Bu dediklerine kafam çalışmıyor?
    Cevap
    -Öyle ise sadece Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in dediklerini tatbik etmeye çalış; başkalarına da ayakbağı olmamaya gayret et!..
    Sual
    – Kaderimde varsa ilme çalışmak çalışırım. Ama, kaderimde varsa o ilme ermek, zaten çalışmasam da bana gelir!?..
    Cevap
    – Her şey bir sebeple halk olmuştur. O şeye erişeceksen, önce sana onun sebebine tutunmayı nasip eder ve sonra da o şeyi nasip eder!.. Yok zaten kaderinde o şeye ulaşmanı yazmamış ise, bu takdirde o şeyin sebeplerine yapışmak sana güç gelir, çalışmazsın ve neticede de o şeyden mahrum kalırsın.
    Sual
    -Peki bir kısım âyet ve hadîslerde kişinin yaptıklarının karşılığını alacağını anlatıyor. Yapmazsan alamazsın diyor, bu kişinin elinde bir şeyler olduğunu göstermez mi?..
    Cevap
    -Kişi kendisinden çıkan fiillerin neticesine erecektir. Müsbet ya da menfi!.. Ama kendisinden çıkanlar da Tek ve Mutlak varlığın takdir ettikleridir, bu da başka bir gerçek!..
    Sual
    – Ben ne yaparsam, onun neticesine erecek miyim?..
    Cevap
    -Hakkında ne takdir edilmiş ise, o neticeye ulaşacak fiilleri ortaya koyacak ve ona ulaşacaksın!..

  16. 16 … (yufka yürek) 30 Aralık 2007, 3:35

    “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azıym.”

    Efendimiz buyurmuştur ki bu duayı okumak, doksandokuz (99) derde devadır. Bu dertlerin en küçüğü, gönüldeki keder (sıkıntı ve stres)dir. [Ebû Nuaym]

    – Evden çıkarken “Bismillâhi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır. [Tirmizî]

    – Her kim günde yüz defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azıym.” duasını okursa, o kimseye ebedî olarak fakirlik ve yoksulluk isabet etmez.

    – Sıkıntılı veya borçlu, bin kerre “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır. [Şir’a]

    İmam-ı Rabbanî (ks) Hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazherî)]

    Çok faydalı bir dua, herkese acizane tavsiye ediyorum. Anlamı da; “Havl ve kuvvet ancak Aliy ve Azıym olan (bi) Allah iledir.” (veya şu şekilde de anlaşılabilir; “Kuvvet ve kudret sahibi olan sadece Allah’tır!”)

    * * *

    Üstad Ahmed Hulusi ise, “Cuma Sohbetleri” kitabı “Balığın Karnı” isimli makalesinde bu tespihle ilgili olarak şunları yazmış:

    Sizlerin çektiğiniz tesbihlerden biri :

    “LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH”…

    Bu, şu demek: “Kuvvet ve kudret sahibi olan sadece Allah’tır”!.

    İşin mikro plânına baktığımızda, virüsler, bakteriler boyutuna; bunlar birbirlerini yiyorlar. Güçlü, güçsüzü yiyor!.

    Biraz daha büyüklerine bakıyorsun, karıncalar boyutunda da güçlü olan güçsüzünü yiyor…

    Biraz daha büyük boyuta gidiyorsun… Güçlü olan aslan, güçsüz olan ceylânı parçalayıp yiyor. Timsah ne bulursa gücü nisbetinde, yakaladığını parçalayıp yiyor.

    İnsan da kendinden güçsüzünü yakalayıp, parçalayıp yiyor!. Balık, kuş ya da koyun farketmiyor!

    Her bir güçlü, güçsüzü yiyor!… Ama o güçlü de, kendisinden daha bir güçlünün yanında güçsüz kalıyor.

    Güç denen, kudret denen şey, yaratılmışlarda hep göresel, izâfidir. Bir varlığa göre güçlü olan, başka bir varlığa göre acîz durumundadır.

    Yaradılmışlardaki güç, kuvvet ve kudret izâfi ve geçici!.. Ama sonuçta, tüm yaradılmışlarda ortak olan vasıf “ACZ”dir.

    Her ne kadar, biri diğerine göre güçlü gibi gözüküyorsa da, Allah, bir birimde güç, kuvvet ve kudret izhar ettiği içindir ki, o birim güçlü gibi gözükür…

    Bir diğer varlığa göre, Allah kudret izhar ettiği içindir ki bir birim, kudretli ve güçlüdür.

    Halbuki kendisinden daha kudretli olanın yanında ise âcîz durumda!.

    Yaratılmışların tümü, istisnasız olarak hakikat itibariyle “ACZ” ile mâlûldür.

    Kendisinde izhar olunan kudret geçici, âcz ise bakîdir!.

    Mutlak kudret ve kuvvet yalnızca yaradan Allah’a aittir!.

    İşte yukarıdaki tesbihte bunu anlayıp, bunu idrak edeceğiz. Bunu düşünüp, bunu hissedip, diyeceğiz ki:

    “Gerçek kudret ve kuvvet sahibi sadece Yaratıcıdır. Varlıklar da, Yaratıcının gücünü izhar ettiği zaman güçlüdür. Ama o güçlü de başka bir kudret izharına karşı güçsüz durumdadır. Dolayısıyla, bütün yaratılmışlar acz ile vasıflanmıştır”.

    Bunu iyi idrâk etmek lâzım!.

    Bir kişinin bu gerçeği idrâk etmesi demek, o kişide artık kendini büyük görme, böbürlenme, gururlanma gibi hâllerin kalkmış olması demektir.

    Artık o kişi, izhar olan kudretin yanında, gerçekte acz içinde olduğunun idrâki içindedir.

    Acz içinde olduğunu idrak edende büyüklenme, böbürlenme, gururlanma olmaz!. Kendini bir başka varlığa karşı büyük görmez!..

    Kendinde bir varlık görememenin; kendisinin acz içinde olduğunu görmenin sonucu, kendisindeki kemâl sıfatlarının Allah’a ait olduğu müşahedesini getirir…

    Kendindeki kemâl sıfatlarının zuhuru “ADN” denen cenneti doğurur. Onun içindir ki;

    Rasûlullah s.a.v.:

    “Kendini büyük görenler, kibirlenenler Adn cennetine giremez!.” buyurmuştur.

    Bu hâdisin mânâsını, kendisinde bir varlık, kuvvet ve kudret gören “şirki hafî” ehli bunu anlayamaz!. Varlığındaki ilâhi sıfatlardan gelen büyüklüğü müşahede edemez!. Onun sonucunu da elbette ki yaşayamaz!..

    “Adn” cenneti yaşamı, ilâhi sıfatların birimden zuhûru ile yaşanan hâl demektir. Kendini diğer varlıklardan daha güçlü, daha kudretli olarak gören birim, Allah’ın sıfatlarını nefsani sıfatlarıyla örtme durumundadır ki; ilâhi sıfatları örtme durumunun adı da “küfür”dür!. Neticesi de, o izhar ettiği şeyin hakikatını yaşayamamaktır.

    Öyleyse bir kişi, bu anlatılan idrak kendisinde ortaya çıktığı ve hazmettiği zaman;

    “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demiş olur!.

    “Adn”, cennetlerden birinin adıdır. Sıfat cennetidir…

    İlâhi sıfatların kişiden zuhuru hâlinde, yaşanılanların adıdır.

    “Havl” kelimesi de kuvvet anlamınadır. Türkçe’ye “kuvvet” olarak çevirebiliriz. Yani, her hangi bir kuvvetin, birimin kendisinden izharı ile, açığa çıkan ahvâl..

    Hz. Yunus’un, “Balığın karnından çıktıktan sonra, hâlsiz kalıp; kıyıda kabak türü bir bitkinin yaprakları altında dinlendi, yaprak ona gölge yaptı, gölgeledi,” diye anlatılan durumu ise;

    Onun kendisindeki nübüvvet kemâlâtının, beşeriyet sûreti altında açığa çıkmasıdır.

    Beşeriyet sûretini Dünya sûreti olarak anlayacağız.

    Bu durum bütün Nebi ve Rasûllerde böyledir.

    Çünkü biz, Hz. Rasûlullah’a baktığımız zaman beşer olarak görürüz. Bizim gibi yiyip içip, uyuyup, konuşup, eğlenen insanlar olarak gördüğümüz için, tüm Nebi ve Rasûlleri inkâr ederiz.

    Fakat, onları sırf kerâmetleri yönüyle de görürsek gene inkâr ederiz. Çünkü, “Bizim gibi değil, o özel bir insan. O halde özel olduğu için bunları yapıyor,” deriz.

    Yani, Allah Rasûl veya Nebisi iki yönü kendisinde birleştirir.

    İlâhi nûrun zuhûru yanı!

    Beşerî yanı!.

    Eğer bunlardan birincisi ile açığa çıkarsa biz onu inkâr etme durumuna gireriz. Çünkü, “bizden farklı bir varlık,” deriz…

    Beşeri yanı ile görürsek, “bizden ne farkı var?” diye inkâr ederiz…

    Onun içindir ki, bir Rasûl’de bu iki yönün de açığa çıkması lâzım!.

    Yunus Aleyhisselâm`ın denizden çıkması demek, ilmin nuru ile parlaması demektir.

    İlmin nuru ile parlayan Nebinin, mutlaka beşeriyet yanı ile dengelenmesi lâzım ki, imân edilsin, inkâr edilmesin…

    İşte oradaki “kabak yaprağının gölgesi” de, Dünyanın gölgesidir. Dünyanın gölgesi de Allah Nebisinin beşeriyet yanıdır.

    Gemi ise, onun ilim üzerinde dünyayı gezmesidir. Yani, “gemi” zahîr yaşamı ifade eder.

    Yunus Emre de bir şiirinde der ki;

    “Çokları gemiye bindi, lâkin denize dalmadılar.”

    Yani, ilmin zâhirinde kalıp, zâhirin bâtını olan “hakikat“i müşahede edemediler.

    Gemi, Şeriat`tır.. Deniz, Hakikat`tir..

    Şeriat demek, işin zâhir plânı demektir. İşin zâhiri ile oyalanmak, zâhiri ile yaşamı devam ettirmek demektir.

    Bu haftaki konumuz buydu..

    Cumanız mübarek olsun!. Allah hepinizin muîni olsun!..


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: