Harikalar Diyarı

Ne zaman koptu kıyamet?

Böyle sessiz, böyle fark ettirmeden…

Bir çıtırtı duysaydık… Belki zamanımız olurdu kaçmaya…

* * *

Sorunlarla dolu olduğu kadar hareketli bir değişim dönemidir ergenlik. Fiziksel değişimlerin yanında bir de oturmaya çalışan karakter sorunları üzerine gelir insanın… Boyutları da değişmektedir herşeyin bizler büyüdükçe… Sandalyeler, masalar, binalar o kadar da büyük ve büyüleyici değillerdir artık. Bir gariptir herşey… Dış dünya ile ilgili tanımlamalar sürekli değişmektedir. Küçük çocuğun neşeli dünyası başına yıkılmakta, yıkıntılar arasından yeni bir dünya sancıyla doğmaya çalışmaktadır… Kıyamet kopmaya başlamıştır, ama onun kıyamet olduğunu bilen yoktur… Bu dönemlerin sert rüzgarlarına karşı zaman zaman çabalarız, zaman zaman da bırakırız kendimizi… Sonsuzluk kadar uzun gelen karmaşadan sonra fırtına diner ağır ağır… Ve ardından güneş yine doğar… Ancak o, aynı güneş değildir artık… Ve çevremiz… “Nerede o ışıltılı dünya?” diye sorası gelir insanın…

Bir masa, altına saklanılacak ve çevresinde oyunlar oynanacak bir yapı olmaktan çıkmış; yağmurlu günlerde yanan loş ışığın kitabı aydınlatırken, insanın içini daha da kararttığı anlarda üzerinde çalışılacak bir eşya halini almıştır. Anne ve baba sihirli melekler değildirler artık. Doğruları ve yanlışlarıyla, cinsellikleriyle, arzu ve istekleriyle hayat mücadelesi veren iki insandırlar. Ağaçlara bir daha aynı masum gözlerle bakabilecek midir insan? Yoksa farkedecek midir, önce gözlerini kaybettiğini…

Ne var ki, çocuk bunun farkında değildir…

Ve insanlığın en büyük trajedisi de budur belki…

Kar yağdığında bir daha tadılamayacak kadar büyük bir zevkle, bembeyaz bir dünyaya koşup, arkadaşlarıyla cennette oynayan çocuklara bazen bir çift göz takılır arabanın buğulu camları arasından… Cennette oynayan ancak cennette olduklarını bilmeyen çocuklar… Henüz ısırmamışlardır elmayı… Yağan kar aynı mutluluğu vermiyordur, buzlanma nedeniyle işleri aksamış, çamurlu suya dönüşen karların kenarlarından yere aktığı kamyonlar arasında sıkışıp kalmış, sorumlulukları ve sıkıntılarının odunlarıyla yanan bir cehennemden bakan gözlerin sahibine… Zamanında aynı sahnede ölçülemez bir mutlulukla oynayan kendi çocukluğuna bakmaktadır uzaklardan… Eski cennetine… Halen kendini aynı dünyada, onların yanıbaşında sanmakta ve büyük bir özlem duymaktadır içinde… Onları gidip kucaklasa, oyunlarına dahil olsa bile, onların dünyasına giremeyecek kadar uzaktadır aslında…

İnsanoğlunun hayati hatalarından biri de, katedilecek olan somut mesafelerle, soyut mesafeleri birbirine karıştırma eğilimidir… Tam ortasında dursa bile ulaşamayacağı dünyalara nasıl ulaşabilir insan? Var mıdır bir harita oraları gösteren? Ve hangi araç ulaştırır bizi oraya?

Dünya… Büyülü bir yer değildir artık… Kıyamet kopmuş, çocukluğun “Harikalar Diyarı”nda ölünmüş, başka bir dünyaya doğulmuştur…

Ancak en garibi…

Ve en ürpertici olanı…

İnsanın bunların farkında olmayışı ve halen aynı dünyada yaşadığını sanmasıdır… Gördüğü nesneler aynı fiziksel görünümdedirler, burası nasıl başka bir dünya olabilir ki? İşte bu yüzden sürekli sorgular ve hatırlar geçmişini… Tarifi mümkün olmayan derin bir özlem duyar içinde… Nerede o zamanlar? Nerede o sokaklar? Nerede o insanlar? Nerede o yağan kar ve harikalar dünyası?..

Sıkıntımızın nedeni; bizim için kıyameti çoktan kopmuş olan dünyaları inatla bu gözleri kullanarak bulmaya çalışmamız nedeniyledir belki de…

Bu gözler ki, eskiden bambaşka dünyalara tanık olmuşlardı…

Kör olduktan sonra, bir süre renklerin hatırlandığı söylenir… Ardından ağır ağır unutulmaya başlandıkları… İşte böyle unuturuz “Harikalar Dünyası”nı…

Derdini bilen insan derman arayabilir…

Ama derdini bilmeyen ve söyleyene düşman olan bizler için, yarattığımız hayal dünyalarından kurtulmak ne kadar mümkündür?

Bilmeyiz… Bilmediğimizi de bilmeyiz… Bilenlerden ise uzak durur egomuz genellikle… Tarih yakılan, asılan ve öldürülen “gören gözler”le doludur… Putlarıyla yaşamaktan memnun olan körlerin, yardım elini uzatanlara teşekkür etme tarzı budur… Hem yakınırlar dünyalarından, hem de asla bırakmak istemezler onu ellerinden…

Her birimiz farklı şuur gözlüklerimizle, kendi yarattığımız dünyaları algılar ve onu gerçek sanırız… Tıpkı diğer milyarlarcamız gibi… Herkes başrolde olduğu için kendi filminde; algıladıklarını ve tanımlarını mutlak sanır…

Durumumuza üzülür, sıkılır ve şikayet ederiz genellikle… Ama en büyük korkumuz, kıyametimizin yeniden kopmasıdır belki de… Bu aklımıza geldikçe uyuşturulmak isteriz… “Evet” deriz, “görmek istiyoruz eskisi gibi…”. Ama hayal dünyamızın putlarını bırakın kırmayı, dokunduklarında basarız çığlığı, düşman oluruz dokunana, kaçarız oralardan… Çünkü görmek için; içten içe biliriz ki, o tanıdık, aşina ve eski dünyamızın (algılamamızın, egomuzun) putları (gözlükleri, kabulleri, gelenekleri, yargıları) kırılacak ve kıyameti kopacaktır. Başka yolu yoktur… Tıpkı küçüklüğümüzde olduğu gibi. Ama bir farkla… Bu sefer tüm putları kırmak zorunda olan bizlerizdir…

Ve bu çok, ama çok korkutur insanı… Kendi putlarını kırmak! Yıllarca tapınılan, hizmet edilen putlara balyozu eline alıp, vurmak… Ve onlar gittikten sonra yıkıntılar arasından tekrar doğmak…

Arzuladığımız görüşe açılan kapı yine kıyametten geçecektir… Çevremizin yardımları ve kendi ellerimizle kurduğumuz dünyayı kıyametten korumak için ise, güçlü bir içgüdüyle en büyük silahımıza sarılmayı seçeriz genellikle : Gürültü… İster ses, ister düşünce olsun, yeter ki sessiz kalmayalım…

Yine bu nedenle bizler, günlük hayatın sonu gelmez detaylarını uzun uzun konuşmayı çok severiz… Çünkü biliriz ki, sessizlik kıyamet alametidir… Başlı başına eylemdir… Değişimin kuluçka dönemidir… En büyük meditasyondur… Kapıyı çaldığında kaçma şansı yoktur… Tek yapabileceğimiz kapı sesini bastıracak kadar gürültü çıkarmaktır…

Biz bunu yaparken, bir yanımız halen değişmek ve öğrenmek ister… Ona da emzik olarak belki de hiçbir zaman gerçek manalarını anlamak için uğraşmayacağımız güzel özlü sözler, hikayeler ve yeni hayaller veririz ömrümüzün sonuna kadar… Öyle bir uyuşur ki zamanla… Öldüğü zaman… Öldüğünü bile anlamaz… Tıpkı rüyalarında gördükleri şeylerin gerçekliğinden kuşku duymadığı gibi; kendi kurduğu hayallerin mutlaklığından kuşku duymadan yoluna devam eder…

Çağrı Dörter
www.yorumsuzblog.net.tc
cdorter@gmail.com

Reklamlar

1 Response to “Harikalar Diyarı”


  1. 1 Angorya 17 Aralık 2007, 12:48

    Bence de çok doğru bir yaklaşım. Çocuk saflığından yetişkinliğe geçtiğimiz andan itibaren kıyametler silsilesi başlar. Birinden çıkar diğerine gireriz. O eski masumiyeti ve cennet boyutunu tekrar aynı şekilde bulmanın yani meleksi varlıklar olmanın imkanı yoktur. Ama hür irademizle bir seçim verilmiştir bize. Ya takılıp kalacağız sahte cennetlerimizde ve veya cehennemlerimizde ya da olana teslim olacağız.

    Sanırım, bu dünya boyutunda, cennet boyutunun ruh haline ulaşmanın biricik yolu tekrar tekrar harlı ateşlerde yanmalardan geçiyor. Yanacağız ki arınalım üzerimize yapışan kirlerden… Son noktada ise belki bir çocuğun bilinçsiz saflığında ve mutluluğunda olmayacağız belki ama bilinçli farkındalıklarla dolu bir cennet boyutunda olacağız inşallah… Şükrederek…

    Çocuğun kendisi bir şükürdür. Yetişkinler ise gerçek anlamda şükretmeyi ancak yana yakıla öğrenirler. Zorlu bir sınavın içindeyiz. Allah düşmanlarımızın dahi yardımcısı olsun ki, düşman da yoktur aslında…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: