Herşeye Rağmen Sevebilmek

Sevgi hissi insandaki en ulvi hislerden biri şüphesiz. Tıpkı inanç gibi. Sâfi ve samimi bir duygu. Vicdanın sesi kadar da içten ve tesirli. Sevginin o büyülü dünyasına girenler bir daha kolay kolay çıkmak istemezler. Çepeçevre kuşatır bizi ve dünyamızı. Hususi dünyamız onun sayesinde renk ve derinlik kazanır. Bu özelliğiyle, yaşam sistemini okuyup değerlendirme noktasında önemli bir belirleyicidir. Cazibesiyle sürekli etkilenir ve besleniriz. Yaşamın vazgeçilmez bir hasletidir.

Sevgi hissinin bunca güzellikleri yanında ne var ki bu yüce duyguyu yeterince değerlendiremez ve bunun bir türlü farkında da olamayız nedense. Çünkü sevgi hissini değerlendirirken o duyguyu yoğun aşkınlıkta yaşayamayız. Bunun nedeni de kanımca şartlı refleks olarak koşullu sevgi faktörünün devreye sokulması. Sevgi sunumunda belirli şartlar ileri sürülmesi. Koşullu sevgi, bu hissi yoğun olarak yaşamamızı engelleyen en büyük perdedir. Bir çoğumuz yaşamımızda bu engeli kendi bilincimizde bizzat oluşturduğumuzun farkına varamayız. Bir takım mazeretler ileri sürerek topu sürekli karşı tarafa atmayı yeğleriz. Örnek verecek olursak bazen “Senin şu yönünü seviyorum ya da sevmiyorum” şeklinde meseleye yaklaşırken bazen de “Sen şöyle şöyle olursan ya da şöyle yaparsan seni severim” gibi kıstaslarla sevginin hem kapsamını, hem etkinliğini, hem de yoğunluğunu azaltmış oluyoruz. Oysa asıl marifet sevgi hissini yoğun ve geniş kapsamlı olarak, yaratılanlar arasında fark gözetmeksizin yaşayabilmek. Sevgide gitgide yoğunlaşarak aşkın tek kaynağına ulaşabilmek. Bunu başarmak için de kötü, çirkin, abes gibi kavram blokajlarından (kelime esfeli safilini) sıyrılabilmek. “Aşkın Kaynağına Yönelebilmek” başlıklı yazımızda bu konuya bir nebze değinmiştik.

Koşullu sevgi engelini oluşturan bir çok neden vardır. Bu nedenlerin en başında gelenlerden biri de şartlanmadır. Diğerleri ise değer yargıları, ön yargılı yaklaşım ve tarafgir tutumdur. Aile hayatından örnek verecek olursak genelde yeni yetişen gençlerle ebeveynleri arasında koşullu sevgiden kaynaklanan bir takım olumsuzluklar yaşandığı bir vakıadır. Bu olumsuz tavır ve yaklaşım her iki taraf için de geçerli olabilmektedir. Kimi zaman anne ya da baba, saygı beklentisiyle ya da gurur hissi nedeniyle koşullu sevgiyi ön plana çıkarabilmekte, kimi zaman da evlatları anne babalarına karşı kendilerine göre bazı kıstaslar getirerek koşullu sevgiyi öne sürebilmektedir. Bu pürüzü giderebilmek ve sevgi hissini asli hüviyetine dönüştürebilmek için yegane yöntem ise şu sırlı sözü karşı tarafa içtenlikle söyleyebilmektir: “BEN SENİ HERŞEYE RAĞMEN SEVİYORUM.” Bu söz aynı amanda karşımızdaki insanları kim olursa olsun eksikleri ve güzellikleriyle kucaklamamız anlamına gelecektir. Zaten ayıp ve kusurları örtücü olduğumuzda bu güzel haslet bizi kusur ve eksiklik gibi değer yargılarından zamanla arındıracaktır. Settar isminden feyiz almamıza da vesile olacaktır. Yaşam sisteminde eksik ve kusur olmadığı gerçeğiyle yüzleşmekten daha güzel ne olabilir ki.

İnsanoğlu, sevapları ve günahlarıyla insandır ve güzeldir. Bu nedenle de İsevi öğretide “Düşmanını dahi sev” prensibi getirilmiştir. İslam inancında da “düşmanına iyilikle mukabele et umulur ki sana dost olur” nasihati meseleye açıklık getirmektedir. Şayet Allah dostsa, bütün dünya bana düşman da olsa ehemmiyet vermemeliyim. . Zaten dost olan sadece Veli olan Allah’tır. O’nun dışında bir varlık olmadığı için dost da yoktur. Düşman kavramı da bu noktada geçerliliğini yitirmektedir. Bir düşman varsa o da bizdeki vehim ve benlik duygusudur.

“Ben seni her şeye rağmen seviyorum” demek aynı zamanda “ben her şeyi seviyorum” demekle eşdeğerdir. Her şeyi, her şeye rağmen her şeyden ve herkesten çok sevebiliyorsak marifet kapısı aralandı demektir. Ne mutlu her şeye rağmen sevebilenlere ve nefret hissinden nefret edebilenlere. . Yazıklar olsun sevgiden nasip alamamış nasipsizlere. .

Nazım Akpınar
www.yorumsuzblog.net.tc
ahad103@hotmail.com

Reklamlar

29 Responses to “Herşeye Rağmen Sevebilmek”


  1. 1 Mümtaz 12 Aralık 2007, 12:36

    Maşallah sevgili Nazım!

    Gittin 19 zırvasından başlayarak bir sürü saçmalıkla dolu siteyi referans alıp yazı yazdın, yetinmedin Vahdet halinin yayınına aracı olan Yorumsuz sitemizde IRKÇI cevaplar yazdın, şimdi de seni eleştirenlere guya çaktırmadan SEVGİ-NEFRET tahlili adı altında gönderme yapıyorsun öyle mi?…

    Yazarlıkta en çirkin şey; KALEMİNİ SİLAH GİBİ, İNTİKAM ARACI GİBİ KULLANMAKTIR!…
    Babıalide onlara eskiden KALEMŞÖR derlerdi…

    Nazım kendine gel!…

    İstersen iç çalkalanışların durulana kadar yazma ha?.. Dinlen biraz… Senin için de bizim için de iyi olacak!

    Bunu iyice bir düşün…

  2. 2 Tezat 12 Aralık 2007, 12:49

    “Ne mutlu her şeye rağmen sevebilenlere ve nefret hissinden nefret edebilenlere. . Yazıklar olsun sevgiden nasip alamamış nasipsizlere. .”

    Sevgiyi anlatan bir yazardan çıkan şu son cumlelere bakınız!…

    Nefret ve Öfke titreşimlerini görebiliyorsunuz değil mi?..

    Nazım, lutfen kendine gel!…

  3. 3 erol 12 Aralık 2007, 10:39

    Cehennem yolunun taşları iyi niyetle örülüdür demiş Ehli olanlar.. Çok ibretlik bir vaka ile karşı karşıya bu siteyi takip edenler, daha neler görecez bakalım neyse, Sen yazmaya devam et Nazım yazdıkça Bilinç ve ruh halini, psıkolojini,irfan seviyeni ifşa ediyorsun ve tanıtıyorsun kendini tanımayanlara, İnsan demekki gerçek kişiliğini ve halini eninde sonunda açığa vuruyor gizleyemiyor uzun süre.. Üç kitap okuyup İnternet cafede klavye başına geçip, lafı lafa bağlayanlara “Yazar” denildiği (algılandığı) bir acaib fetret günleri yaşıyoruz vesselam..Akıbetimiz hayr ola .

  4. 4 DOSTUNUZ 12 Aralık 2007, 6:08

    Hayatımızda aşamadığımız bilinç seviyeleri ve olaylar için aşmamızı gerektirecek bir dizi olaylar içerisinde kendimizi buluruz. Bu olaylara verilen tepkiler, tepkinin şiddeti oranında bize bir başka olaymış gibi gelir. Bunu ehli, hayal olarak ta açıklar. Bu döngü hiç değişmez etkiye tepki devam eder. Ta ki bilinç arınana kadar. Ancak tepki veren kendi içselinde alıyor tepkisinin karşılığını. Bu noktadan yola çıkarak söylemek istediğim nacizane fikrim;

    Burada ilmi gereği bu olayları sadece seyreden Dostlar var. Seyredip yol göstermeye çalışan Dostlar da mevcut. Sadece seyreden Dostlarımız; tepki verse, failde ve fiilinde hoş görmeme hali ile Hududullahı aşmaktan korkarlar. Bir de ışık tutarsa burada aşamadığın (bu dünyada) olayları ölüm ötesinde aşamayıp azap duymak söz konusudur. En aşılamayacak gibi engeller sevgi ile aşılmıştır. Yorum yapmayan seyreden Dostlara da ilmi için saygı duymamız da gerekmektedir. Bizler Allah’ın sevgisinin eseriyiz.

    SEVGİYLE KALIN DOSTLAR

  5. 5 Arif 12 Aralık 2007, 7:28

    Bir insanın düşüncesini dile getirmesine tahammül önemli bir erdemdir. Nazım Bey Atatürk için sevgi ve saygı ifade eden bir yazı kaleme aldı diye bu denli hırpalanmamalı. Sevginin ve zamanın tamir ediciliğine Nazım beyin de inanması gerekir. Sabır ve şefkat hepimiz için gerekli. Akıl doğruyu bilmek için gerekli hiç kuşkusuz, ancak doğruyu yapmak için yürek gerek. Sevgi için de öyle. Bu yüreğe sahip olanlara selam olsun.

  6. 6 erkan 12 Aralık 2007, 10:18

    Biliyor musunuz ne yapmak nasil davranmak isterdim, yapdiklarimin bir cogu yazildigi icin bunlari yazmiyorum. Okudugum yazarlari daha önceki yazdiklarina degil de o günkü ya da haftadaki yazizina kafa yormak ve ders almak hic beynimde parazit olusturmadan, yargilamadan savunmadan yermeden. Dedim ya yapabilsem ve selam

  7. 7 erol 13 Aralık 2007, 10:55

    Arif bey, EL İNSAF!.. Yorumunu okuyan bizi Atatürk düşmanı zanedecek, niye Nazım’ı savunmak için apaçık ortada duran yorumları çarpıtıyorsunuz? Atatürk’le ne alakası var eleştirilerin?
    Eleştiriler ilim dışı, saçma hurafeler ve tamamen hayal ürünü sağlıksız anormal tespitler için yapıldı.
    Din ve Bilim adına hayalini, hülyasını, rüyasını, duygularını yazan değil de; Akl-ı Selime davet edenler suçlu oldu şimdi emi? Pes doğrusu, pes Vallahi.

  8. 8 Destek 13 Aralık 2007, 11:55

    “Söylediklerini kabul edemem; ama söyleme hakkını ölünceye kadar desteklerim.” (Voltaire)

  9. 9 -+ 13 Aralık 2007, 1:41

    Faile değil; fiile kızabiliriz.

  10. 10 Nazım 13 Aralık 2007, 7:56

    Erol ve Mümtaz’ın bütün ithamlarını şiddetle reddediyor ve onları insaf düsturlarını aşmamaya davet ediyorum. Asıl zırva ve saçmalık olarak ifade edilen sözlerin kayda değer bir yönü malesef yoktur. Eleştiri adı altında tamamen boş sözlerin sarfedildiğini ibretle seyrediyorum. Bu kafa değişmeli.
    Yapıcı eleştiri getiren tüm kardeşlerimi selam ve sevgiyle kucaklıyorum. Bu tarz ölçüsüz yazanlardan bir ricam olacak. Madem bu kadar eleştiri yapabilecek seviyedeler; Onlar da bize kendi düşüncelerini dile getirsinler bizler de istifade edelim. Hem böylece sitemiz daha da zengin hale gelir. Ben sizleri aşka ve muhabbete çağırıyorum siz ise beni kinci ve öfke sahibi olarak lanse ediyorsunuz. Size söyleyecek başka sözüm yok. Ehli değerlendirsin. Bizi sevenlere selam olsun.. AŞK OLSUN…

    Not: Bizi sevmek zorunda değilsiniz. Bizi sevenler, gönül ehli insanların sitelerine girerek istifadeye devam etsinler..

  11. 11 Nazım 13 Aralık 2007, 8:08

    * * *

    Gözle olmaz, özle gel bak sûret-i mâkusuma;

    İsm-i Âzam nakşolunmuş Fıtrat-ı kâmûsuma !

    Bi-mekânken dı ismim ! Zi-mekânken oldu hâk !

    Nûr-u aşk-ı EHL-İ BEYT’tir renk veren fânusuma !

    diyen bir insanın düşüncelerini idrak edemediğiniz için önemsemeyebilirsiniz. Ama bu
    idraksizlik size zırva, hurafe, hayal ürünü gibi ifadeler kullanma hakkını vermez. Bu tutum edep sınırlarını aşmakla eş değerdir. Bu böyle biline…

  12. 12 Nazım 13 Aralık 2007, 8:12

    Her şey arar aslını, Mecnûn Leylâ’ya îmâ,

    Arı petek peşinde ! Çapkın etek peşinde !

    Yanılıp Arz yerine beni öpseydi Semâ

    Dudağı kavrulurdu “Ay”ın da “Güneş”in de !

    *

    Gece akan gözyaşım bir çukura dolaydı,

    Bir damla içen balık hemen suya kanardı !

    Benim sana ateşim eğer mumda olaydı,

    Yanamadan erirdi, erimeden yanardı !

    *

    Kerbelâ oldu tâciz gönlümün niyâzından,

    Hâlâ olmadım şehîd, hicabımdan al kanım !

    “LÂ İLÂHE İLLÂLLAH” deyip deyip ağzından,

    Kur’anı âyet âyet püsküren bir volkanım !

  13. 13 Rüya ve Hayal 13 Aralık 2007, 8:17

    Su döküp, gaslime kalkışmayınız,

    O su bir volkanı hiç söndüremez !

    Sarsanız zırh ile patlar kefenim !

    “Arş”ı üç arşın olan bez düremez !

    *

    Kılmayın nâşımın üstünde namaz !

    Çevirip Kıbleye düşmüş başımı,

    Beni bir ömr yakan ALLAH ateşi,

    Eritir belki musâlla taşını !

  14. 14 TOKAT 13 Aralık 2007, 8:22

    TÜRKELİ ! Türk yumruğu olacak ! Sıkılınca !

    Batıdan girilip de ! Doğudan çıkılınca !

    Türk kırdı İstanbul’da, son Haçlının belini !

    Rûmeli’nde doğan bak ! Kurtardı Rûmeli’ni !

    “Kıyâmet günü güneş !” “Battığı yerden doğar !”

    Balkan’da batan ! Yine orda Haçlıyı boğar !

    İstanbul ! Kur’andaki ‘“İki deniz kavşağı !”’

    Hızır orada çıkar ! Korksun “Haç”ın uşağı !

    Diyeceksin ! ‘Elbette, bu mesaj kurgu yorum !’

    ‘“Yakın olan gelmeden !”’ ‘Tövbe’ni bekliyorum !

    *

  15. 15 metin 14 Aralık 2007, 1:02

    “*REENKARNASYON – TEKRÂR BEDENLENME / İNSÂN VÜCÛDU :

    2/259, 4/55-56, 10/4-34, 13/5, 17/49- 50-51-52, 17/80,

    18/48.âyet ( bedene giriş/çıkış), 18/48, 20/55, 57/13.*âyetler

    *Işık kazanmak için tekrâr buraya yâni dünyaya dönüleceğine işaretle,

    71/18, 75/3-4, 76/28, 50/15.âyetler”

    ayrıca

    “Tenasüh, Rûh göçü diye biliniyor. Bu yanlıştır, doğrusu Can göçüdür.

    Rûh göçmez, tek ve sonsuz olan heryeri kaplamış HAKK nereye gidecek?

    Bu gerçek şudur : HAKK, RÛH olarak insâna girer ve çıkar!

    Bu sebeple aşağılık olmayı hak eden cana kazandığı bilinçle ceza verilir ki ;

    Bunu da aşağıda yazılı sûrelerdeki âyetler açıkça anlatıyor! Bunlardan haberiniz var mı? :

    Bu gerçeklere hurafe (yanlış) ile cevap vererek hakikatı saklayanlara duyurulur!

    2/65-66.âyet (maymun olma), 4/47.âyet (yüzün silinmesi), 5/60.âyet (maymun ve domuza çevirme),

    7/166.âyet (maymuna çevirme), 17/97.âyet (sürüngene çevirme), 54/48.âyet (sürüngene çevirme),

    57/13.âyet (Işığın dünyâda kazanılması gerektiği), 67/22.âyet (İnsan ve hayvan farkı),

    95/5.âyet (insânın aşağılık olarak çevrileceği),

    96/15-16.âyetler (perçem hayvanların alnındaki saçtır, insanların alnında saç yoktur),

    2/65-66.âyetlerde diyorki :‘bu cezayı gelecekler için de geçerli olmak üzere örnek verdik.’

    Sayın Nazım Bey, yukarıdaki satırlar bir önceki yazınızda övdüğünüz, bu yazının yorumlarında da “zırva” diyenleri idraksizlik ile suçladığınız sitede 32 numaralı başlık altında verilen “REENKARNASYON ve TENASÜH SIRLARI !” linkinden alıntılanmıştır. Yani sözkonusu sitenin sahibi çok kıymetli zat tenasuh ve reenkarnasyon konusunda oldukça iddialı ve bu görüşlerine de Kur’an-ı Kerim’i dayanak yapıyor…

    Bir de başka bir zatın görüşlerinden alıntı yapayım;

    “Binlerce yıl öncesine dayanan Hint felsefesinin “TENASUH”, yani, ölümü tadıp biyolojik beden yaşamından ruh beden yaşamına geçtikten bir süre sonra yeniden bir biyolojik bedene girerek dünyaya geri dönme görüşü günümüzde yeni bir olguymuşçasına pazarlanmaya çalışılmaktadır.

    Üstelik bu olay, İslam Dinince kabul ediliyormuşçasına bazı ayetlere dayandırılmakta; çeşitli teviller uydurularak, adeta İslami bir gerçekmişçesine inananlara yutturulmak istenmektedir.”

    Ayrıca aynı zattan başka bir alıntı;

    “REENKARNASYON, yani yeniden bedenlenmek suretiyle ayrıldığımız bu dünyaya geri gelme görüşünü, ancak İSLAM’ın açıkladığı yaşam SİSTEMİNİ ve İSLAM’ın “ALLAH” kavramını; ve bu kavramın doğal sonuçlarını fark ve idrak edemiyen; “TANRI” kavramından yola çıkarak olaya yüzeysel yaklaşan kişiler kabul edebilir!..

    “TANRI” ile; İSLAM DİNİ ve KUR’AN’ın açıkladığı “ALLAH” kavramı arasındaki farkı idrak edemeyen; “ALLAH” kavramını ve bu kavramın içeriğine dayanan evrensel sistemin işleyişini bilemeyen insanların, hayal ettikleri “ruhların gelip bedenlere girmesi” varsayımı tamamiyle asılsız bir görüştür!..

    Yukarıdaki iki alıntı Üstad Ahmed Hulusi’nin “YENİDEN BEDENLENEREK
    DÜNYAYA GELECEK MİYİZ” isimli yazısından alınmıştır. Yazının tamamını http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/kitapciklar/booklet_tur_04.htm linkinden okuyabilirsiniz.

    Bir bakın bakalım. Belki üstadın deyimiyle”Allah kavramını…bilemeyen” (yani “idrak” edememiş) birinin “zırva”larını savunmak uğruna buradaki gerçek yolcularına hakaret boyutunda görüşler yazmaktan, sadece sizin yazılarınızı sevip sizi övenleri gönül ehli olanlardan istifade edebilecekmiş gibi görmekten, bu böyle biline diye fermanlar yazmaktan belki vazgeçersiniz.
    Belki üstadın başka yazılarını da “OKU”rsanız Allah’ın selamını sadece sizi sevenlere göndermek konusunu da bir kez daha düşünürsünüz. Ne de olsa Öz’de BİR’iz.
    Allah’ın selamı, rahmeti ve mağfireti üzerinize ve üzerimize olsun.

    Not : Bir şeyi merak ediyorum. Siz de bu biz idraksizlerin idrak edemediği değerli zatın reenkarnasyon konusunda dayanak yaptığı ayetlerin reenkarnasyonun varlığına delil olduğunu düşünüyor musunuz?

  16. 16 ... 14 Aralık 2007, 5:48

    İsa nebi bir gün köye uğrar. Köyde bir elbise boyacısı vardır ki bütün köylüler kendisinden şikayetçidirler. Çünkü boyacı elbiseleri boyamak için bir yandan sularını kesmekte, bir yandan da boyalarla suyu kirletmektedir.

    Köylüler toplanarak hep birden boyacıyı İsa nebiye şikayet ederler ve “Ey İsa!.” derler. “Bu adama öyle bir beddua edin ki gidişi olsun, fakat bir daha dönüşü olmasın.”

    Bunun üzerine İsa nebi de şöyle dua eder:

    “Allah’ım!.. O adama öyle siyah bir yılan musallat et ki, onu sokup öldürsün. Bir daha da gelmek nasip olmasın.”

    Boyacı her zamanki gibi yine yanına üç ekmek alarak suyun kenarına gider ve elbiseleri boyamaya koyulur. Tam bu sırada yanında bir abid (kendisini Allah’a ibadete adayan bir kimse) beliriverir. Abid oradaki dağlardan birinde ibadetle meşgul olmaktadır. Boyacıya selam vererek ona, “Yanında yiyecek içecek bir şeyin var mı? Şu kadar zamandır ağzıma bir lokma ekmek bile atmadım. Kendisini görsem veya koklasam yine bana yetecek” diye çok aç olduğunu bildirir.

    Boyacı hemen elini çantasına atar ve bir ekmek çıkararak abide uzatır. Abid halinden memnun, “Ey boyacı!…” der. Allah (c.c) senin günahlarını affetsin, kalbini arıtsın.”

    Boyacı ikinci ekmeği de uzatınca abid, “Ey boyacı, Allah geçmiş ve gelecek günahlarınıi affetsin” der. Bu defa da son ekmeğini uzatınca “Ey boyacı, Allah (c.c) sana Cennette bir köşk nasip etsin” diye hayır duada bulunur.

    Akşam olunca boyacı köye döner. Köylüler saşkın şaşkın kendisini süzmekte ve neden ölmediğine hiçbir mana verememektedirler. Kesin olarak inanmaktadırlar ki, Allah yolunun temsilcisi olan bir nebinin bedduası muhakkak ki yerini bulmalıdır.

    İşte bu düşünceler altında köylüler toplanarak hep birden yine İsa nebinin huzuruna varırlar. Durumu kendisine bildirince O da “Çağırın onu bana” der. Çağırırlar, boyacı da gelir, İsa nebi kendisine şunu sorar: “Ey boyacı, anlat bakalım bugün ne iyilik yaptın?”

    Boyacı, şu başında bir abide rastladığını, ona ekmeklerini verdiğini, her bir ekmek verişinde de ayrı ayrı duasını aldığını bir bir ortaya döker. Durumu anlayan İsa nebi, bu defa çantasını getirip açmasını söyler. Adam da çantasını getirerek açar. Bir de bakarlar ki çantanın içinde simsiyah bir yılan çöreklenmiş yatıyor. Herkes hayretten dona kalır.

    İsa nebi yılana yaklaşarak “Ey siyah yılan!…” der. “Anlat bakalım, neden bu adamı sokup öldürmedin?” Yılan derin bir mahcubiyet içinde şöyle cevap verir:

    “Ey Allah’ın nebisi!.. Emrinizi yerine getiremememin derin üzüntüsü içindeyim, fakat dağdan birisi indi, ekmek istedi, boyacı da bütün ekmeklerini vererek onun karnını doyurdu. Karnı doyan adam boyacıya ard arda üç hayır duada bulundu ki sormayın.

    Bir melek ayakta durarak devamlı “Amin (kabul et ya Rabbi!…)” diye yalvarıp yakardı.

    İşte o sırada Allah (c.c) bir melek göndererek demirden bir gemle benim ağzımı gemletti, ben de boyacıyı sokup öldüremedim. O yüzden beni bağışlayınız.

    İsa nebi sonunda boyacıya müjdeyi vererek şu tavsiyede bulunur:

    “Ey boyacı!… Bundan böyle kendine yeni bir iş tut. Şüphesiz ki Allah (c.c) seni bağışladı.”

    * * *

    Yuhanna 8. bölüm:

    3-4) Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, «Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı» dediler.

    5) Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?

    6) Bunları İsa’yı sınamak amacıyla söylüyorlardı; onu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı. İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu.

    7) Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, «Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!» dedi.

    8) Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya koyuldu.

    9) Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu.

    10) İsa doğrulup ona, «Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?» diye sordu.

    11) Kadın, «Hiçbiri, efendim» dedi. İsa, «Ben de seni yargılamıyorum» dedi. «Git, artık bundan sonra günah işleme!»

    (Kadın kurtulur, ama zina aklanmaz.)

    * * *
    “Kardeşinde olan (yanlışlara) tahammül et ve sıkça kınama ve azarlama yoluna gitme; zira bu, kin ve düşmanlığa yol açar.” (Bihar-ül Envar, c.77, s.212)

    Allah Resulü (as): “Bana benzemekten en uzak olanınızı size haber vereyim mi?” Evet ya Resulallah” dediklerinde, şöyle devam ettiler: “Arsızca-fütursuzca günah işleyen, ağzını bozup başkasına söven, cimrilik yapan, kibirli davranan, başkasına kin güden ve hased eden kimse.” (El-Kafi, c.2, s.291)

    Hz. Ali: “Kin, kınanmaya en çok layık kusurdur.” (Gurer-ül Hikem)

    “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz” (Tirmizi, Kıyamet, 53, no: 2507; Beyhaki, Şuabu’l-İman, 5/315, no: 2778; Bkz: Keşfu’l-Hafa, 2/265)

    Hz. Ali: “Dünya, o kadar küçük, değersiz ve alçaktır ki onda kinlere teslim olup düşmanca yaşamaya asla değmez!” (Gurer-ül Hikem)

    Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa: “Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan, yanlış karâr vermeğe sebeb olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusûrlarını görmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz, hased etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekişdirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslimân müslimânın kardeşidir. Ona zulm etmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez” (

    “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih, 29)

  17. 17 Cebel-ür Rahme 14 Aralık 2007, 6:51

    İnsan, fıtratını gereği aşırı derecede zemmedilip kınandığında nefsini savunmak durumuna geçer ve bu esnada sağlıklı düşünecek fırsat ve zaman bulamaz. İyi bir müslüman, hata ettiğini düşündüğü kardeşini kınamada aşırıya kaçıp (ki bu zülme de girer) büsbütün hataya düşmesine sebebiyet verecek davranışlardan sakınır, ona daha sağlıklı düşünebilmesi için zaman tanır. Unutmayalım ki Allah resulünün de buyurduğu üzere “Kendi için istediğini kardeşi için istemeyen gerçekten iman etmiş olmaz”.

    Hacıların ihramla dünyadan el etek çekerek Arafat’a çıkmaya ve orada Rabbe ilticaya hazırlandığı ve arınıp tertemiz olmaya talip olduğu şu günlerde yakin ehli ister istemez bu ruhaniyetten etkilenir, çünkü o nurun dalgalarını almaya başlar. Onlar çoğunlukla bu zaman diliminde birbirleriyle uğraşmayı değil, ibadetle meşgul olmayı tercih ederler.

    Lebbeyk. Allahümme Lebbeyk. Lebbeyk la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve’n-ni’mete vel mülke leke la şerike lek…

    Buyur emret, ey varlığı mutlak Allah’ım, emrine hazırım ve ilahi iradene itaat ederim. Senin benzerin ve ortağın yoktur.

  18. 18 nasihat 14 Aralık 2007, 12:50

    Sahabeden günümüze değin ve kıyamete kadar görev yapacak olan Varisi Resul
    zevatın meşrepleri iktizasınca vahdet müşahedelerinde ve edindikleri vizyonlarda farklılıklar görülebilir. Bunu şadırvandaki farklı yoğunlukta akan musluklara benzetebiliriz. Kaynak aynıdır fakat kaynağı dışa vurum değişebilmektedir. Bu önemli ayrıntıyı dikkate alarak Allah dostlarını değerlendirmek elzemdir. Özellikle ölüm ötesi yaşam boyutlarındaki ruhun seyrini ve şartlarını o boyuta geçmeden tam olarak kestirmek oldukça güç. Bizler en iyisi dünyadaki yaşam boyutunda yoğunlaşalım ve ölümötesi yaşama hazırlık noktasına ağırlık verelim. Gayba giren husularda ise vel ilmü indallah düsturunu şiar edinelim.

  19. 19 merhaba 14 Aralık 2007, 12:55

    Üstad Ahmed Hulusi başımızın tacı. Üstadın meftunuyuz. Bizler Muhammediyiz. Üstadın şahsında günümüz gönül ehli tüm zevatı selamlıyoruz. Hepsi de ayrı bir değer ve güzellik bilaistisna…

  20. 20 nurgün 14 Aralık 2007, 3:58

    Selam,
    Anlamaya çalıştığım, Herşeye Rağmen Sevmek’den neyi kastettiniz. Herşeye rağmeni kim belirler. Herşeye rağmen neleri kapsar. Ve kimin herşeye rağmenleri.
    Şevkatle kalın,

  21. 21 Mümtaz 14 Aralık 2007, 6:16

    Merhaba Nazım Bey;

    Sevgi dolu bir yazının “YAZIKLAR OLSUN” ile bitmesini ve “NEFRET”e vurgu yapılmasını zikrederek, nasıl bir ruh hali yansıttıgınızı size göstermek istedik.

    Tasavvuf ehli birinin “EGOSU OLMAZ,” diye düşünerek rahat yazmıştık. Tasavvuf anlatan derviş olur; her hitabı Haktan bilir sanmıştık.

    Yanılmışız.

    Bundan böyle eleştiri yapmayacağız size.

    Okur olarak kimleri ve neyi okumamız gerektiği hususunda da daha dikkatli olacağız.

    Bugun, referans aldıgınız siteyi inceledik…

    HZ. AİŞE (RA)
    HZ. OSMAN (RA)
    HZ. EBU HUREYRE (RA)
    ve daha pek çok sahabeye karşı kullanılan dili, kusulan öfkeyi umarım okurlar iyi degerlendirir. Sizin referans aldıklarınızı iyi degerlendiremediğiniz ortada.

    Önemli değil Nazım Bey..
    Kalem sahibi dikkat etmese de okur dikkat edecek, hiç merak etmeyin. Çağ uyanış çağı!..

    Yolunuz açık olsun!

  22. 22 erol 14 Aralık 2007, 9:57

    Tasavvuf, nazarî bilgilerle değil; bilfiil “tatbikatla” yaşanır!.
    “TASAVVUF BAHÇESİ, AŞK UĞRUNA CAN VERMEYE GELENLERİN YERİDİR; DİKENLERDEN İNCİNENLERİN DEĞİL!!!………..
    http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/tasavvuf/index.htm “vahdet” dövmesinin lafını çok eder, sohbetlerini yaparız da; iğneler batmaya başladı mı, kaçımız dövmecide kalır, o meçhuldür!. http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/kendini/kendini12.htm Niçin çocuğuma ya da eşime bir yanlışını düzeltmek için bir şey söylediğim zaman, hemen savunma kalkanını kaldırıyor; söylediklerim kendisine ulaşmadığı gibi, üstelik bir de azarlanıyorum?

    http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/sistem/sistem46.htm Hazımlı insan, dengelerini iyi kurmuş insandır!… Her alanda…

    Kendini göstermek, başkalarına kendini kabul ettirmek; kendi haklılığını ispat etmek gibi bir çabaya girmez; kendi düzeyinde olmayanlara karşı… Kendi ilmini paylaştıklarına da, haklılığının sistemini açıklar, kuru iddialar yerine…
    http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/sistem/sistem47.htm İnsanları tanımak istiyorsanız, ayaklarına basın; ama sonucuna katlanmayı da göze alın!.

    O zaman testi eğilecek ve içindeki dışarı akacaktır!.

    Olgunluk, kişinin maddi veya mânevi menfaati zedelendiği zaman belli olur!.

    Birisi, birilerine, kendini kabul ettirmek için çaba sarf etmekten geri kalmıyorsa, kendine veya ilmine güveni yok, kişilik sorunu var demektir!.

    Diyelim ki ben, insanların dolduruşuna göre hareket eden bir insan olarak nitelendiriliyorsam… Bunu değiştirmeye uğraşırsam, onu muhatap almış; kendimi, ona ispat çabasına girmiş olurum. Bunu diyene karşı bana düşen, “Allah selâmet versin sana!.. O zaman sen kendi değerlerinle devam et, benimle vakit kaybetme”, demek olacaktır. Beni, değersiz bulanlar da olacaktır elbette…

    http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/sistem/sistem53.htm

    Üstad Ahmed HULUSinin UYARIlarından bir kısmı… Allah , İRSAL ve İNZARI HAKkıyla değerlendiren ve hazmeden kullarından eylesin bizleri gereğince yaşamak suretiyle, vede dışsallığımızdan yüzçevirip içselliğimize yönelecek ve Sistem üzere subut-i kadem (bilinç kaymasından muhafaza) edecek kadar İlim+İrade+Kudret’i açığa çıkarsın beyinlerimizde…

  23. 23 ... 15 Aralık 2007, 12:58

    Yuhanna 8. bölüm:

    3-4) Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, «Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı» dediler.

    5) Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?

    6) Bunları İsa’yı sınamak amacıyla söylüyorlardı; onu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı. İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu.

    7) Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, «Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!» dedi.

    Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya koyuldu.

    9) Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu.

    10) İsa doğrulup ona, «Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?» diye sordu.

    11) Kadın, «Hiçbiri, efendim» dedi. İsa, «Ben de seni yargılamıyorum» dedi. «Git, artık bundan sonra günah işleme!»

    * * *

    Eyvallah Nazım hatalı bir yazı yazmıştır, sonra da nefsine uyup cevap yazmıştır, ama onu eleştiri konusunda gittikçe kontrolden çıkanları gördükçe, kişisel nefsin zaaflarını farklı yönlerden de görebilmek mümkün burada.. Bakın cezalandırma mantığında kontrolden çıkan nefslerin neler yapabildiğine örnek..

    Kendinize gelin! Gittikçe kontrolden çıkıyorsunuz. Nazım’ın nefsiyle söylediklerine cevap verdiğiniz sürece, siz de en az onun kadar nefsinizle hareket ediyorsunuz demektir. Egolar egoları tetikler ve sonunda hepiniz kontrolden çıkarsınız. Dehşet içinde bu tartışmayı izliyorum ve daha hangi boyutlara varabileceğinden endişe ediyorum. Nerede durmayı düşünüyorsunuz? Ne zaman tatmin olup da Nazım’ı rahat bırakacaksınız? Onun Rabbi ile sizin Rabbiniz BİR ve Allah bu kadarına izin vermez. Kafirlere bile yaşama şansı, sağlık ve afiyet veren Allah’tan korkun! Kontrolden çıkma konusunda Youtube’deki bu videoyu izleyin ve artık durun! Zulme varacak düzeyde eleştiri olmaz. Nazım’ı eskiden beri okurum. Hatasını anlayamayacak kadar akıldan yoksun biri değil, ki anladığını da sanıyorum. Düşünmesine izin verin! Nerede duracağını bilmeyen insanlar da nefslerinin hevası peşindedir. Ayrıca, herkes başkasının ayıbıyla değil, kendi ayıbı ile meşgul olmalı.. Sanki hepimiz sütten çıkan ak kaşığız da bir tek Nazım mı tüh kaka öyle mi?…

    Yuhanna İncili’ndeki İsa kıssasını aktardım daha önce, ama belli ki hiç kimse oralı olmadı. Herkes günahsız burada(!).. Oysa şu bir gerçek ki burada yazı yazanları bu derece eleştiriye tuttuğunuzda hepsi üç aşağı beş yukarı aynı tepkileri verecektir, kendi yaratılış terkipleri doğrultusunda… Bu, insan fıtratından gelen doğal tepkimelerdir. Sizler Allah velisini dahi bu kadar taşlasanız, herhalde bir tepki verecektir, yine Allah’ın bir esmasının kuvveden fiile çıkışı olarak…

    Bazen tepkisizlik de terkiptendir, olgunluktan değil.. Hakikatini bilmediğimiz olaylar hakkında ne çabuk hüküm veriyoruz? İnternette evliya arıyorsanız ve size hep ermişlerin bilgi vermesini istiyorsanız, sükutu hayale hazırlanın. Çünkü o aradığınızdan buralarda üç bilemedin beş tane zor bulursunuz. Onlardan bu sitede yazı yazmaya talip olanlar da bir bilemedin iki olabilir. Gerçekçi olun biraz. Yazı yazanların çoğu ariftir, yani gerçeğe ariftir. Mülhime düzeyindedir ve kurtuluşa ermediği için eleştirilerden etkilenir. Konuyu uzatmaya gerek yok. Kontrolden çıkıyorsunuz, durun artık!

  24. 24 DOSTUNUZ 15 Aralık 2007, 3:48

    İnna cealna ma alel Ardı ziyneten leha lineblüvehüm eyyühüm ahsenu amela;

  25. 25 Teşekkür 15 Aralık 2007, 4:08

    Teşekkürler..

  26. 26 mahşere kadar 15 Aralık 2007, 4:12

    Endişeye mahal yok. Bozuk ve yıkıcı tavırları olan insanların eminim ki Nazım Beyden alacakları daha çok ders var.
    Zaten Nazım Bey gerekenleri fazlasıyla söylemiş. Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana cenaze marşı.. Buyrun cenaze namazına..

  27. 27 dost 15 Aralık 2007, 4:25

    Nazımın yerinde olsam .. ……….. şu dizeleri sunardım:
    Bana ok atan her bir eli ok atıp delin !

    ‘“Ebû Leheb’e deyin kurusun iki elin !”’

    Delinen Kur’an, cansız ! Bense “Canlı Kur’an’ım !”

    Hücre hücre âyetim ! Zikirsiz geçmez ânım !’

  28. 28 DOSTUNUZ 15 Aralık 2007, 4:25

    KEHF SURESİ hakkında bazı Hadis-i Şerifler:

    “Kim Kehf Sûresinin evvelinden 10 ayeti hıfzederse Deccal’den korunur”, “Kim Kehif Sûresinin evvelinden ve ahirinden 10 ar ayet okursa Deccal’ın fitnesinden korunur”…

    “Kim Kehf Sûresinin başını ve sonunu okursa, bu onun için tepeden tırnağa/baştan aşağı nur olur; eğer sûrenin tamamını okursa Arz ve Sema arasını dolduran /yerden göğe nur olur”…

    “Kim Kehf Sûresini Cum’a günü okursa, kendisi için ayakları altından bir nur parlayarak bir sütun gibi Sema’ya doğru yükselir ve Kıyamet günü onun yolunu aydınlatır; iki cum’a arasında onun bağışlanmasına vesile olur; onunla Beyt-i Atik (Ka’be) arasında nurdan bir parlaklık belirir”…

  29. 29 Bu mu saadet 15 Aralık 2007, 4:36

    Ey Hoca ! Tüm şeytanlar safta birleşik iken !

    RESÛL’ün devri ! Her tür fesada eşik iken !

    ‘Asr-ı saâdet’ diye, hep översin o asrı !

    Fitnenin uyuduğu, kanlı bir beşik iken !

    * * *

    Sezar’ı, evlâtlığı hançerledi ! Bu âdet !

    Kardeşlerini, boğan padişahları yâd et !

    Tüm hâin dostlarının kimliğini bilerek,

    Dertli can verdi RESÛL ! Bu mu ‘ASR-I SAÂDET ?’

    * * *


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: