Fena yolunda fena haller

Bilindiği üzere Tasavvufun konusu Şirk-i Hafi yani gizli şirkin ortadan kalkması ve İkilik bilincinden kişinin kurtularak Allah’ta fena bulunmasıdır. Allahü Teala alemde Efal boyutu dediğimiz fiillerin ortaya konduğu boyutta, Zatına ait Esma terkiplerini bir diğer değişle tüm mevcudat ve varlıkları, Arştan Arza uzanan bir sistem içerisinde kendinden açığa çıkartmıştır. Bu şekilde alemleri var etmiş ve Mutlak güç sahibi olması ile tüm alemlerin sevk ve idaresini iki eli arasına almıştır (Allah’ın Rahmaniyet ve Rahimiyet vasfı)..

Bu gerçek ışığında düşünen bir kişinin, Gizli Şirk’in ortadan kalması konusunda aklına şu sorunun gelmesi nerede ise kaçınılmazdır.

Şirk-i Hafi nin kalkması denilen halde, insan “Ben”lik yani Nefs ve Varlığı açısından, nasıl bir hal, zihin ve irade içerisinde bulunur.

Gelin isterseniz öncelikle bugün yaşadığımız bilinç hali yani Nefs içerisinde “Ben”lik tanımımız ve “Varlık” hissimiz üzerinde duralım.

Biz “Ben”(Nefs) dediğimiz zaman zihnimizde ,duygu ve vücut kimyamızda hissettiğimiz temel gerçek “Ben” tanımının bedenimiz olduğu ve yaşadığımız hayat üzerinde hakimiyet ve kontrolün elimizde olduğudur. Bu düşünce temelde, bizim varlık olarak bir ikinci güç, yani yapı tarafından yönetilmediğimiz ve müstakil olarak, eğer gerekeni yaparsak, istek ve arzularımızın yerine geleceği fikrinden başka bir şey değildir. Bu sebeple Nefs’imiz, hiç bir gücün bizi yönetmesi ve kontrolün bizden çıkması haline tahammül edemez. Zaten hepimizin kabul edebileceği gibi buna tahammül edebilen bir Nefs’e sahip bir kişi de üst boyutlara doğru ilerlemekte olan bir bilinç düzeyine sahiptir.

Bu bilgiler ışığında ilerledikçe, tasavvufla hasır neşir olan bizlerin belki de kendimize sormamız gereken ikinci önemli soru karşımıza çıkar. Peki hayatımızda ortaya koyduğumuz ve bize “Varlık” vasfı kazandıran tüm eylemlerimizi kontrol eden ve hayatımızda yapıp eden kimdir. Yani Hüviyet’in aslı nedir. Ben mi. Yoksa Allah mı. Bir çoğumuzun bu soruya cevabı tabii ki Allah olacaktır. Bir kısım insanın ise bu soruya verecekleri cevap, tasavvufla ilgilenmeleri ve belirli bir Tevhid ilmine sahip olmaları bakımından “Ben” olacaktır.

Bu soru ve cevabı belki de tasavvuf yolunda ilerleyen bir kişinin kafasını en çok karıştıracak ve belki de en önem vermesi gereken sorudur.

Eğer biz “İkilik kesinlikle mevzu bahis değildir. Hayatımda tüm olayları açığa çıkartan ve yapıp eden “Ben”im” dersek ve tasavvufla ilgilenen insanın zaten bu noktaya ulaşması gereklidir savını savunursak. Arkasından hemen kendimize şu soruyu sormamız lazım gelir. Peki biz zaten böyle yaşamıyor muyuz? Bu noktada şunu gözden kaçırmamalıyız. Biz zaten bu boyutta beden ile benliği bir sandığımız için hayatımızda yaptığımız her şeyi yapıp edenin, biz yani varlığımızın tanımladığı Hüviyet’imiz olduğunu sanıyoruz. Yani biz zaten her olaya böyle yöneliyoruz. Ancak “Hu”viyet’in aslı gerçekten bumudur ?

Birlenmesi, her şey yapılması ve dahi sonunda da yok yapılması gereken hakikat boyutu bilince, yani benliğe aittir. Ancak şu nokta hep gözden kaçmaktadır. Evren de ikilik diye bir realite boş yere yaratılmamıştır. Bir önceki vücut kimyası yazımızda da belirttiğim gibi önemli olan, var olan kavramın doğru işleve sahip olacak şekilde yerinde kullanılması ve işlev görmesidir.

Biz vücudumuza endekslediğimiz ve dışarıdan ayrı saydığımız “Ben”imizi zaten tek sanıyoruz. Nefs’i öldürmek değimiz şey asıl olarak, Nefs’imizin hakikatini bilmek ve bu bilince teslim olmak değilmidir. İşte insanın İsa’sının gelmesi denen olayın aslı; dış ve için birleşmesidir. Bu doğru ama, bu bilinç seviyesi aynı anda sizin bedene endeksli ve dıştan ayrı isim “ben”liğinizi de ikiye böler, yani isim benliğinizi ikiye bölüp yarısını dışa bağlar. (Ayın ikiye ayrılması hakikati). İşte bu ikiye ayırıştır insandaki vehmi benliği eriten. Çünkü bu noktaya kadar insan, Hüviyet’ini yani kimliğini dışarıdan ayrı bir Ahmet, Ali veya Veli olarak tek bilirken, Bu hakikatle karşılaştığı “An”dan itibaren, bakar ki dış da, iç de “Ben”, bu noktada insan dışa ve içe ikisine birden oturabilen bir isim benliğini var edemez ve bu benlik bağı çözülüp dağılmaya işte asıl o zaman başlar.

Olması gereken nokta ister organik olsun ister değil, bedenimizin de manalara ayna olma vasfına sahip bir bilinci olduğu , ancak öz benlik bilincimizin beden boyutu bilinci ile sınırlandırılamıyacağını kavramamızdır. Yani ikilik bugün anladığımız anlamda kalkmalıdır. Gerçekte ise beden ve benlik olmak üzere ayrılmalıdır. Ancak kişi sadece varlık olduğunu, varlığından başka bir şeye karşılık gelen benliğinin ise asıl “Ben” yanında olmaması gerektiğini bilmelidir. ”O” asıl benlik ise kişinin Rabbidir. (Bahsedilenler, “Tek” içerisindeki kademelenme, makamların ayrışması ve doğru yere oturması bakımındandır. Yoksa her şey tek bir bütünden gayrı değildir.)

Burada dikkatten kaçmaması gereken şey “Ben” tanımını neye verdiyseniz, hayatınızda o gücün yönetimini ve hissiyatını kabul etmiş olacağınızdır. Mutlak surette her kişi, hangi seviyede olursa olsun varlığını aşan bir gücün yönetimi altındadır.

“Hiçbir benlik yoktur ki, üzerinde bir koruyucu/bir gözetleyici bulunmasın.” (Tarık/4)

Kişinin bunu inkar etmesi demek kulluğunu inkarı anlamına gelir ve Allah’da kimseye Allah’lığını bırakmaz. Bu anlayış içinde olanlar ise kendilerine yazık etmiş olurlar o kadar.

İlah yoktur.” yani “La İlahe” doğrudur. Ancak bu kavram tek başına düşünülmemelidir. Çünkü Kelime-i Tevhid’in tamamı “İlah yoktur. Sadece Allah vardır. Bu iki cümle beraber düşünülmesi gereken bir bütündür. Bu kavram;

Aslında tüm varoluşun hakikati olan ancak varlıkların hepsini aşan, yaratılmamış, doğmamış doğurulmamış, hiç bir şekil ve düşünce ile kayıt altına alınamayacak Ahad ve Samed olandır, asıl güç ve kudret sahibi” anlamındadır.

Yani bu kavramı anlamakla siz hiç bir şeye bağlı olmayan hesap vermeyen bir varlık haline gelmezsiniz, sadece özünüzün gerçeğini ve hayatınızın hangi boyutta olursa olsun, var edilmiş bir varlık veya sistem tarafından değil de, sizin ve tüm varlıkların özü olan ve yine sizin ve tüm varlıkların varlığını aşacak bir Allah tarafından idare ve sevk edildiğinizi fark edersiniz. Bunun bilincinde yaşamanız ise, sizin hayatınıza hakim olan kudreti tanımlamanız anlamına gelir.

Toz zerresi rüzgardan ayrı değildir. Evet bu doğrudur. Ama toz zerresinin bunu bilmesi onu rüzgarın etkisinden kurtarır mı? Tabii ki kurtarmaz ve müstakil tamamen bağımsız bir birim haline de getirmez. Fakat rüzgarı yönetene tam teslim olursa, rüzgar onu savurmayabilir. Ama bu toz zerresi istedi diye değil Rabb-ül Alemin istedi diye olur.

Allah istemeden siz isteyemezsiniz.”

Burası gerçekten çokça yanılmaya müsait bir kırılma noktasıdır. Tersi tarzda ben her şeydir. Yapan eden benim diye ortalıkta dolaşmaya başlayıverir insan. Ama anlamaz ki; Marifet sadece kendinin varlığının her şey olduğunu görmek değil sonunda kendini görmemektir. Yani benlik kavramının ve hissinin kişinin algısından tamamen yok olmasıdır.

Bunu bir örnekle biraz daha açalım izin verirseniz;

Bir topluluk düşünün ki birinci bilinç seviyesinde herkesin elinde koskoca saf altından madalyonlar bulunsun. Tabi olarak bu altın madalyonun bir alım gücü yani kudreti vardır. Bu madalyona sahip olan her zat, bu madalyonun kudretini kendi bilinci doğrultusunda istediği gibi kullanabilir. Bu tabiidir.

İkinci bir bilinç seviyesinde ise topluluktaki tüm insanlar bir ortak bilinç etrafında “Bir”leşmeleri ve hayatları ile ilgili bazı hakikatleri farketmeleri sebebi ile bir büyük küfeye altınları atsınlar ve bir araya gelen altın cevherinin kudretini ise hepsinin içinde eridiği bir ortak karar mekanizması yani birlik bilincine bırakmış olsunlar.

İkinci hal içerisinde, birinci halden farklı olarak, Hangisinin başına bir iş gelse, o kişinin yardımına bir tek altına değil, bir küfe altına hükmeden birlik bilinci yetişecektir.

Bu örnekle anlatmaya uğraşılan hakikat şudur;

İnsan öncelikle bedene endeksli olmayan bir “Ben”liği hissedemez. Yani eğer altın kişinin elinde değilse, kişi altını olduğu hissini varlığında hissedemez. İkinci olarak da; insan bazı hatalı fikir yürütmeleri ile elindeki altının kudretini tüm altının kudreti sanma yanılgısına rahatlıkla düşebilir. Ancak unutulmamalıdır ki; elinde altın olduğunu hisseden kişi, tüm altının gücüne kesinlikle sahip değildir. Çünkü o elindeki altınından, yani nefsinden vazgeçip onu elinden çıkartamamıştır. Şimdi sorarım size, elinde altını hissedemeyen adam altından ve dahi gücünden mahrum mudur? Bu durumda ikilik halinde midir ?

Unutulmaması gereken gerçek şudur; Tek’de eriyen bir kişinin “Ben” algısı, önce her şey, sonra ise hiç, yani yok olmuş bir bilince sahiptir. Artık o kişi algısını aşan bir bilinç ve iradi gerçekliğin içindedir ki, bu irade ve hakimiyete sahip olduğunu iddia ederek ben yapıp ediyorum diyemez. ”O” Bilinç tam bir kulluk haline bürünmüş Aklı, İradesi ve tasarrufu kendi karar algısını aşmıştır. Ancak o kişiden Tek olanın kudreti, yine Tek olanın istediği kadar ve o oranda perdesiz olarak açığa çıkmaktadır. Bunun tersi olan “Ben yapıp ediyorum.” şeklindeki bir anlayış ile bizim ifade etmeye çalıştığımız bilinç hali arasında ise doğu ile batı arasındaki kadar fark mevcuttur.

İnsan Allah’ın Sıfat ve Esma’sının suretlenmesi ile açığa çıkmış bir varlıktır. Ancak Zat’a ait sıfatların tümünü aynı anda ihata edebilecek, bir tek varlık dahi var mıdır? Eğer var diyorsak… Hz. Peygamber’in (s. a. v.) “Kabirde Allah kafir olan insana 99 ejdarha musallat eder. Taa kıyamete kadar bunlar kişiye eziyet ederler.” Hadisi şerifinin manasını tekrar tekrar iyice düşünmemizi tavsiye ederim. Neden 99 ejdarhadır sayıları. Çünkü bahsedilen Allah’a ait 99 Esma-Sıfatlardır. Kimde benlik ağır şekilde mevcut ise tüm esma o kişiden bir “an”da açığa çıkar. Çünkü varlığı ile Hü’viyete sahip çıkmaya kalkmıştır. Kişinin kitabı dünyada bu bilinç şartlanması ile yazılmıştır ve iddiası gerçekten ağırdır. Kısacası kendine emanet olana sahip çıkmaya kalkmıştır. Allah da hal dili ile o kişiye “Al bakalım o zaman, bana, zat’ıma ait sıfatları senin varlığına yükleyeyim de gör, bakalım nasılmış benlik gütmek” deyiverir.

Düşününüz ki bir insan, örneğin “Basir” ismine tek başına sahip olabilir mi. Yani insan dünyadaki tüm boyutları ve tüm olanları aynı anda görüp, ihata edebilir diye düşünebilir miyiz? Bunun yanında örneğin “Semi” ismini insanın varlık olarak ihata etmesi, tüm boyut ve alemlerdeki her varlıktan çıkan sesleri aynı “An”da duyması mümkün müdür? Eğer kesitsel algı yoksa, varlıktan ve Alemlerden söz edilemez, Zat’ın her şey olduğu, boyutsal katmanların ortadan kalktığı ve tamlık algısının bulunduğu tek boyut “Ahadiyet”tir. Yani hiçlik. Burada ise zaten varlıktan söz dahi edilemez ki, kişi bu hisse sahip çıkıp yapıp eden olsun. Kişi duyma ve görme aracıdır. Fakat duyan ve gören Zat’en Allah’tır.

Bu noktada sizlere İbn Arabi hazretlerinin bir açıklamasını aktarmak istiyorum. Diyor ki;

“Hakk’ın tecellisi hangi sıfata olursa olsun, ancak kendisine tecelli olunanın isti’dadı ölçüsündedir. (Yani kesitsel algı ve bilinç seviyesi); bizzat tecelli haddine göre değildir. Çünkü bir tecelli yeri “O”nu ihata edemez ve bir zuhur yeri O’nu zaptedemez. Nasıl ihata edebilir ve zaptedebilir ki? Eğer durum böyle olmayıp, Hak kendi zatında olduğu hal üzere gerçekten kulun işitmesi, görmesi ve aklı olmuş olsaydı, kulun Hakk’ın işittiği ve gördüğü bütün görülecek şeyleri görmesi ve işitilecek şeyleri işitmesi lazım gelirdi. Ve aynı şekilde Hakk’ın aklettiği her şeyi, Hakk’ın akletmesi gibi kulun da akledebilmesi gerekirdi. Yine bu cümleden olarak, belki bundan daha da üstünü, Hak Sübhannehu’nun bizzat kendi zatının mahiyetini akletmesi, keza zatını görmesi ve zatının kelamını ve başkalarının da kelamını işitmesi gibi kulunda bunlara muktedir olması gerekirdi ki, böyle bir şey yukarıda zikrettiğimiz husus kendisi için sahih olan ve mertebelerin en yükseği ve derecelerin en şereflisi ile tahakkuk eden kimse (Hz. Peygamber s. a. v. ) için dahi vaki değildir. Nerede kaldı ki onun aşağısındakiler için böyle bir şey vaki olabilsin!”(Nurlar Hazinesi 29-30 /İbn Arabi)

Sanırım bu açıklama hiç birimizin içinde şüpheye yer bırakmayacak derecede açık ifadeler barındırmaktadır. Hal böyle olunca da “Ben”i, hiç’e vermeden bir kişi kendi hayatı ile ilgili olarak Kader sırrına istinaden yapan eden “ben”im diyebilir mi?

Konuyu toparlamak için son olarak bir konunun daha altını çizelim. Peki Allah’ın sıfatlarının kesitsel yansımalarına sahip çıkmak sureti ile bir kişi nasıl bir yanılgıya düşme tehlikesi içerisindedir. Bunu da dilerseniz gelin, yine İbn Arabi hazretlerinin Şeceretü’l Kevn isimli eserinde geçen kendi ifadeleri ile sonuna bağlayalım. “Ya İblis. . . onun da durumu. . . Anlatalım. . .

İblis’e gelince: Allah’ın laneti ona..

Mekteb-i taliminde, yani dersane ve öğrenme yeri. . Orada tam kırk bin yıl kaldı. . .

-Kün(OL). . .

Emrini, yani Kaf ile Nun harflerini safha safha tetkik etti, inceledi. . Zaten onu oraya koymaktan gaye de buydu. . O da kendi kendine bu işleri yapıyordu. .

Fakat, Adem (a. s. )’ın aksine. . .

Sebebine gelince; Muallim (Allah) onu, kendi nefsine bırakmıştı. . Kendi gücüne ve kendi kuvvetine terketmişti. .

Vermiş ona gücü kuvveti; Salıvermişti kendi başına (Yani zata ait sıfatları açığa çıkartma ve bunu sahiplenme hali)

İblis, yani: Şeytan ise; bu haliyle;

-Kün(OL). .

Emrinin timsaline bakmaya başladı. Ondan; yani: Kaf ile Nun’dan birşeyler çıkartmaya gayret etti. . . Böylece o; Kaf harfinin işaretinden (Varlığı) küfrüne şahit oldu. . Böyle olunca ilahi emre;

“Karşı geldi ve büyüklük tasladı. . ”(2/34)

Nun harfinde ise, ateşlik olduğunu anladı. . (Hü’viyete sahip çıkışı) Ve. . .

“Beni ateşten yarattın. . . (7/12)

Ayet-i kerimesinde belirtilen mana zuhura geldi. .

. . . . . . . . . . . . . . .

Adem ise ;

“Yaklaşmayınız. . (2/53)

Emrine asi geldi. . Ama, durumu ayıktı ve;

“Rabbımız, biz nefsimize zulmettik. . ”(7/23)

Mealinde buyrulan ilahi emrin dalına tutundu. (Yani zatına ait sıfatları ihata ve varlığa sahip çıkmaktan Allah’a sığındı.)

Ki bu tutunduğu dal:

“Adem Rabbından bazı kelimeler öğrendi. . ”

Mealini taşıyan ayet-i kerimenin meyveleri idi.

Bunlar, onun; yani, Adem’in ayağı kaydığı zaman tutunduğu dallar idi. .

(Kayan Düşüncedir. )

Yapıştı, bırakmadı ve. . . Kurtuldu.

Bir gün var ki; onun adına

Şahadetler günü denir. . Vaktaki o gün, şahitlerin gözleri önünde; (Vech’i perdesiz seyre geçtiklerinde)

“Ben Rabbınız değil miyim?. . (7/172)

Şeklinde nida olundu; bu nidayı duyanlar, doğruluğuna hep şehadet ettiler. . . Ama herkes gördüğü ve İşittiği kadar. . . . !

Evet. . . İnsan yeryüzünde Allah’ın halifedir. Ancak Zat’ın kendi de değildir. Çok özel bir konuma sahip bir ara, geçiş varlığıdır insan. Varlık aleminin berzahıdır. Evet İnsandan Allah’ın Sıfatları açığa çıkar . . . . Ancak onların Zati sahibi de değildir. Kısacası insan sadece aynadır. Yansıtandır. “Adem” dir. Yani manası “Yok” olandır. Ancak biz beşeri kayıt altında, “YOK”luğun da bir varlık çeşidi olabileceğini aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Bırakın bu kadarını, ”YOK”luk cevherinden yaratılmış bir varlığı ise hayal gücümüz dahi alamaz. Halbuki insanın ve ondan yansıyan varoluşun hakikati tas tamam da budur. . .

De ki: “Sizin ortak koştuklarınız arasında, önce yaratıp sonra tekrar varlığa çeviren biri var mı?” De ki: “Allah mahlukatı yoktan yaratır, sonra çevirip yine yaratır. Artık nasıl saptırılıyorsunuz. (Yunus/34)

Dönüşünüz hep O’nadır! Allah’ın va’di haktır. Çünkü O, yoktan var ediyor, sonra iman edip iyi işler yapan kimseleri adalet ölçüsü ile mükafatlandırmak için, geri döndürecektir. (Yunus/4)

Tabi en iyisini Allah (c. c.) Bilir.

Sevgi ve Saygılarımla.

Ş. Yıldız
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

7 Responses to “Fena yolunda fena haller”


  1. 1 kenan 10 Aralık 2007, 11:56

    rabbi gad ateyteni minel mulki ve allemteni min te’vilil ehadisi fatırıs semavati vel ardı ente veliyyi fid dunya vel ahireti teveffeni muslimen ve elhıkni bissalihiin…. amin…..

  2. 2 Ahmet Bektaş 10 Aralık 2007, 1:44

    İfrat ve tefritten uzak, vakar üzerine nefsimizi terbiye etmeliyiz. Benlik bizim en değerli varlığımızdır. O’nu öldürmek yerine terbiye ve terakki ettirmek bizim vazifemizdir. Her şeyin zıddıyla bilindiği Bu Âlemde Rab’imizi nasıl bileceğiz? O’nun zıddı yoktur. Biz Rab’imizi ene (ben) ile biliriz. Yunus “İlim kendini bilmektir” diyor bu nedenle. İnsan yaptıklarının failidir. Yani cüzi iradesiyle seçiminden mükâfat ya da mücazat görecektir. Cüzi iradenin seçtikleri külli irade tarafından onaylanırsa vücuda gelebilir. Allah istemedikçe hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Önce niyet sonra amel bundandır. Onaylanmayan niyetlerin boşa gitmediği de…
    Sonuç olarak kendimi değerli buluyor ve seviyorum. En güzele layık görüyorum. Kendim için en güzeli diliyorum.
    Saygı ve selamlar.

  3. 3 faik 10 Aralık 2007, 10:02

    Hâce Bahaüddin Nakşıbend`in tasavvufun incelikleri hakkındaki bazı görüşleri şunlardır:

    -Nefy`i vücûd ve “yokluk” azîm iştir!.. Bu sıfatlar, bu yolda “vuslat” devletinin ipucudur. Bizi fenâ ve niyâz kapısından kabûl ettiler; her neye erişti isem buradan eriştim.

    -Yirmi iki senedir, hâce Muhammed Tırmizî ruhâniyetine tâbi olarak RENKSİZ ve VASIFSIZIM!.. Eğer, bir kimse beni bilmek isterse, hâlâ bu zamanda da RENKSİZ ve VASIFSIZIM.

    (Ahmed HULUSİ-Gasiye Açıklaması-Nakşibendilikte Vahdet Görüşü)

  4. 4 bir'ol 14 Aralık 2007, 11:57

    Hz. Adem ile iblis arasında ki fark şuydu..
    Hz. Adem, kendi nefsinin hakikatının Allah ismi ile işaret olunanın nefsi olduğu sırrını bildiği için, bunu yaşayamamasının hüznü ile, ”ben nefsime zulmettim diyerek” bir gerçeği dile getiriyordu..
    İblis ise, kendi öz’ündekinden perdeli bir şekilde ötelere yönelerek, ”SEN BENİ saptırdın” deyip mutlak bir hakikattan perdeliliğini dile getirdi. Bu hakikattan uzaklık onda recm (taşlanmışlık) hissi oluşturduğu için, Adem ve soyuna düşman oldu…

  5. 5 birol 15 Aralık 2007, 1:19

    Şahsen! cok faydalandim yüreginize bileginize saglik, biraz benlik kirintilari varmis di! o da gitti simdi.. Eyvallah, Allah razi olsun kardesimden, ilminiz tamam ola, hazinen genis ola..

  6. 6 Aden 18 Ocak 2008, 12:34

    Yazdıklarınızı okuyunca, Yorumsuz Blog’u daha sıkı takip etmediğime üzüldüm.. Çünkü bu yazınızı her nasıl olduysa kaçırmışım.. (vardır bir hikmeti elbette) Ne kadar güzel, detaylı ve açık bilgiler!!? Elinize beynine sağlık! Allah nurunuza nur katsın!

  7. 7 teşekkür ederim 5 Mayıs 2008, 12:56

    Muhteşem bir yazı. Paylaştığınız için sağolun, okuduğum kitapda Muhyiddin Arabi diyordu ki:
    Duyularla algıladığımız evren (zahiri alem) bir hayaldir. Ancak boş, esası olmayan bir kurgu veya sanrı değildir. Kendinden üstteki bir gerçeklik seviyesine işaret eden, sembolik bir hayaldir. Dolayısı ile bu alemde bulunan her şey, bir hakikatın sembolüdür veya başka bir açıdan açılımı, dışavurumudur. Dışımızdaki nesnelerin dizilişi, vuku bulan olaylar, hepsi bir hakikati ifade ederler. Ancak bizzat hakikat olmadıkları için de aynı zamanda hakikati örterler. Güneş, Ay, gezegenler ve burçlar da bu sembolik fonksiyona sahiptirler. Alemin bu sembolik dilini bilen (arif) nesneleri okuyabilir. Çünkü evren ”büyük kitap”tır.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: