Ahırete İman ve “Sünnetullah”

“Varlığım bu bedenden ibarettir, ölümle benim sadık yarim kara toprağa döneceğim ve yaşamım bitecektir” diyenlerden isen, en güzel şekilde ve istediğin kadar yiyip içmek, eğlenmek, sevip sevilmek, çiftleşmek, uyumak yaşamın en başta gelen gayeleridir senin için doğal olarak… Adına “ateist” de deseler, “totemist” de, hatta “müslüman” ya da aradaki diğer adlardan birini, hiç farkı yok aslında…

Batıda ve doğuda nice din adamları, alimler, profesörler, şeyhler, hoca efendiler görüyoruz günümüzde, “ölüp yok olup zaman sonra topraktan dirileceğini” uman ve bu imanlarıyla(!) toplumların inançlarına yön veren… Hey gidi koca dünya! “Koskoca yaradan bunu yapmaya kadir değil mi?” diye de gerekçeleri var!.. Ya da imanlı(!), iyi ahlâklı, kendi başına masum yaşayan kişiler: “Nasılsa yaradan öbür tarafta içimizin temizliğini görür ve bize de bir ikramiye bahşeder” umuduyla “et-kemik beden” olarak ömür tüketen…

Bu arada, “teklik” anlayışını soracak olursan, o da en güzel şekilde Taoizm’de de, Budizm’de de, Kabala’da da, New Age’de de, daha nice yeni(!) akımda mevcut… Ve dahi artık bir inanç biçimine bile ihtiyacın yok bu devirde; zira Modern Bilim en açık ve anlaşılır şekilde açıklıyor tekliği bir “realite” olarak… Sinema ve televizyon filmlerinden, dizi ya da belgesellerden dahi öğrenebilirsin bunu…

Ancak, eğer “ben bu beden değilim, bir bedenden ibaret olamam, aslen bilinç varlığım” diyorsan… İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz bir alan…

Ancak, eğer “ben bu bedenden ibaret değilim, aslen bilinç varlığım” diyorsan… İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz bir alan… İster bilim, ister felsefe, isterse spiritüalizm veya başka bir yoldan başla, nihayetinde varacağın ana kaynak DİN ilmidir! Ve dahi “DİN” konusunun düşünsel temellerini kavramak isteyen için, “Tasavvuf”… “Din” dediysek, dünyadaki türlü türlü “inanç ve tapınma” biçimleri gelmesin hemen hatıra! Kur’an-ı Kerim’in “DİN” diye kastettiği, açıkladığı, yaşadığımız, tâbi olduğumuz “Allah sistem ve düzeni”nden bahsediyoruz… Zira, varlığının nasıl ve ne şekilde devam edeceği, geleceğinin nasıl daha hayırlı olacağı ve bunun için neler yapman gerektiğinin bilgisi “İSLÂM” adıyla bildirilen “DİN” anlayışında açıklanmıştır sadece.

“Ahırete İman” başlıklı önceki yazımızda, Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan “ahırete iman” ile, ölüp yok olup bir zaman sonra yeni baştan dirilmekle ötede, uzaklarda başlayacak olan yeni bir yaşama değil, “şu anki bilincimizin sonsuz yaşamına” işaret edildiğine dair düşüncelerimizi dile getirmiştik. O yazı gerçekte birbirini izleyen üç bölümü içermektedir! Ahırete imanın, ancak kişinin kendini “et-kemik beden” değil, “sonsuz yaşama sahip bir bilinç” olarak kabul etmesiyle yaşanabileceği… Kendini bedenden ibaret kabul etmek yüzünden ahıretine iman etmeyenin, özündeki hakikatine yönelimine kendisinin mâni olduğu ve o halde iken “iyi ahlâk” vs. edinmenin dahi cennete erdirmeyeceği… Ve de ahırete imanın kişiyi getireceği Rasûlullah’a iman noktası…

Konunun devamı olan bölümü de bu yazıda tamamlayalım nasip olduğu kadarıyla.

Bu arada, önemli bir inceliğin de altını çizmeden geçmeyelim: Kendinin bir bilinç olduğunu kabul etme denen şey, varlığın aslının bilinçten (ilimden, datadan) meydana geldiği ve dolayısıyla şu anki bilincinin, varlığın aslını meydana getiren orijin bilincin bir yansıması olduğunu kabul ile sözkonusu olabilecek bir yaşam sürecidir! Yoksa, günümüzde kendinin madde beden olduğunu ve beyninin ürettiği bilinci kullandığını, bu sebeple beynin ölümüyle birlikte bilincin de kalmayacağını varsayarak yaşayanlar da çoktur. Bu inançta iken bilincin veya düşüncenin gücünü kullanarak dünya hayatını en iyi, en güzel, en zengin şekilde yaşamayı amaç edinmiş olanlar da çoktur. Ancak bu tür varsayım veya inanışlar, aslında varlığının “madde bedenden ibaret” olduğunun değişik versiyonlarıdır sadece; karıştırılmaya!

“Bilincin” nasıl ve neden varolduğu, “beyin”le, “hafıza” ve “ruh”la ilişkisi başka bir yazı konusu, nasipte varsa…

Gelelim konumuza…

Eğer, Allah’a, ahırete ve Rasûlullah’a iman senden açığa çıkmışsa, bu sayede bilinç varlığına ve onunla sonsuz yaşamına yönelenlerden isen, o vakit Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın “zerre küllün aynasıdır” ifadesiyle işaret ettiği üzere, varlığı bir anlamda “hiç” olan “abd”ın varlığındaki oluşlar ile, abdın varedeni “Allah” ismiyle işaret edilen “sınırsız tek”in kuşattığı tüm oluşların, tüm işleyişin tâbi olduğu “Sünnetullah” ile yüzyüze gelirsin!

Dünyadan (arz), güneş sistemine (semavat), galaksiye (kürsi), evren ve evrende tüm boyutları ile var olan her şey (kâinat) ve mevcudatın tükeniş limitine (Arş) kadar, dışsalda ve içselde (afakta ve enfüste) her birimin kendi yapısındaki tüm bu mertebeleryani, holografik gerçeklik sonucu her zerre ve her zerrenin kendi özünde mevcut tüm farkındalık ve bilinç düzeyleri “sünnetullah” denen “varoluş sistemine” tâbidir.

Neden böyle bir sisteme tâbi oluş söz konusu olsun? Çok önemli bir soru!

Bunun cevabını ancak vahdet ve kader sırrını yaşayanlar bilir; bizler de onlardan duyup öğrendiğimizi naklederiz.

Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece “ilmullah”ta vardır; “Allah ismiyle işaret edilenin ilminde” vardır!

Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece “ilmullah”ta vardır; “Allah ismiyle işaret edilenin ilminde” vardır! Onun dışında hiç bir şey asla yoktur, olmamıştır!İster, “herşey noktadan ve noktanın açılımı ile varolmuştur” diyelim… İster adına, “noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın sonsuzluğu”, isterse “hayâl içinde hayâl içinde hayâl” diyelim… Tümü “tek kare resim” ibaresiyle yaklaşılmaya çalışılan, “yoklukla arasında başka hiç bir aşamanın olmadığı bir an”ın farkındalığından, “sınırsızlığın bir anlık açığa çıkış seyrinden” başka bir şey değildir, ismi “ALLAH” olan indinde! Ki, holografik bakışla her şey “Allah ismiyle işaret edilenin ilminde” meydana gelmektedir ve dahi “an”da “olup-bitmiş”tir!

Dolayısıyla, her şey, o “ilm”in sahibi Zatın, yine ilminde ve ilminden zuhur eden dileğinin ve kudretinin ve varlığındaki sayısız özelliklerin sonucu olarak, her “an” yeni bir “hâl alış” şeklinde “çok boyutlu tek kare resim” olarak açığa çıkar; ki işte şu anki “algı”mız ve “değerlendirme”mizle yaşam bizzat odur! Allah Rasûlü, kendindeki hakikat “nokta”sından (Rab), bilincine (kalbine) açılan (inzal olan) evrensel farkındalık (Cebrâil) kuvvesinin açığa çıkışı (vahiy) doğrultusunda “oku”ma işleviyle (ikra) işte bu içinde yaşadığımız, “hayal” denen, her şeyi varlığında barındıran “tekil” yapının varoluş sistem ve düzenini (çok boyutlu tek kare resmin içindekileri) ve işleyiş prensiplerini (Sünnetullah) anlatmıştır.

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a kadar olan Nebîler, ölüm ötesinin varlığını bildirip onunla ilgili hükümleri açıklamışlardır. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) ise, Zâtını tanımanın getirdiği ilimle, âyetler ve hadîslerle bu sistem ve düzenin (Sünnetullah) açıklanma işlevini tamamlamış, “İSLÂM” adıyla bildirdiği bu “DİN” gerçeğine dayalı olarak, insanlar için nelerin gerekli olduğunu ideali ve pratiğiyle bildirmiş, tanıtmıştır.

Teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirseler dahi, İslâm dışında hiç bir inanışta “ahıret yaşam süreci” ve bu gerçeğin ışığında “dünyada yapılması gerekenler” konusunda yeterli ve tam bilgi mevcut değildir.

Öte yandan, teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirmelerine rağmen, İslâm dışında hiç bir inanışta “ahıret yaşam süreci” ve bu gerçeğin ışığında “dünyada yapılması gerekenler” konusunda etkin ve tam bilgi mevcut değildir! Dolayısıyla, insanın kendini “bilinç” olarak tanıması ve “geleceğini hazırlaması” yönünden işlevsel değillerdir! Zirve diye niteledikleri en ileri nokta, Tasavvuf’ta “fenafillah” tabir edilen kendi varlığının sınırsız tek indinde yokluğunu anlama ve hissetme düzeyidir, ki “sünnetullah”ta yaşamın başlangıcıdır bu idrak. Bunu aşan kemâlâtın yaşam sürecine “bakâbillah” tabir edilir ki, algılanan ve algılanamayan her şeyi, ilminde, kendi sıfat ve esmâsıyla, ilmî sûretler olarak “var” kılan ve her an yeni bir oluş ile onların daima abdiyetlerini ortaya koyuşlarını dileyenin müşahedesidir o…

Günümüz bilgi bombardımanı altında maalesef tekliği bilmenin yeterli olduğu sanılmakta, çoğunluk teklik bilgisinin zirve düzey olduğu hezeyanına kapılmaktadır. Oysa, Kur’ân’ın bildirdiği ahırete iman edenler açıkça görürler ki, ne düşüncenin gücünü kullanmak, ne iyi ahlâklı olmak, ne de teklik bilgisine sahip olmak, “cennet” diye tanımlanmış olan yaşam ortamına erdiren unsurlar değillerdir!

Yaşamı cennete ya da cehenneme çeviren, kişinin “Sünnetullah”ı değerlendirip, değerlendirmemesi, dolayısıyla bilincinin buna uygun formatı kazanıp kazanamamasıdır. Yani, hakikatine iman ve bu imanın gereği olan fiilleri ortaya koymasıdır. Bunun gerekleri, Allah Rasûlü ve son Nebisi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın öğretisiyle insanlığa mükemmel şekilde verilmiştir. İdeali vahdet olanın, pratiği sünnetullahtır! İnsanın, bir yandan kendi hakikatini tanırken, diğer yandan varlığını nasıl ve ne şekilde sürdüreceğini, yarını için nelerin daha hayırlı olacağını ve yarınının nasıl daha huzurlu olacağını bilmesi; yaşamına, düşüncelerine ve uygulamalarına buna göre yön vermesi zaruridir!

İşte bu sebeple, “Allah’a ve ahırete iman” bir bütündür. İster nübüvvet getirisine iman yollu olsun, ister risalet kaynağından açığa çıkan hakikate iman yollu, bunu yaşayabilenin, diğerleri ile arasındaki en önemli fark, tekliği anladıktan sonra tâbi olduğumuz yaşam sistemi ile yüzleşip, gereğini ortaya koyabilme farkıdır! Yani, adı “İSLÂM” olan “DİN”i değerlendirmenin sonucu olarak, ismi “Allah” olanı fark ettikten sonra, “Sünnetullah”ı fark edip, ona göre yaşayıp yaşayamama farkıdır! Bir gözünle tekliği müşahede ederken, diğeriyle sistemi müşahede edip gereklerini yerine getirebilmektir.

Neden böyle bir zaruret vardır? Çok önemli bir diğer soru bu!.. Yalnızca teklik bilgisi, iyi ahlâk edinmek ya da beyin gücünü kullanmak neden yeterli değildir sonsuz saadet için?..

Cevap yine yaşamın sonsuzluğuna imanda gizli! Çünkü, tekliği bilmekle ve hatta ismi “ALLAH” olanı tanımakla, kişinin varlığı ve o varlıkla yaşamı, tuzun suda eriyip yok olması gibi asla yok olmamaktadır! Yaşam, bilincin gelebildiği her anlayış ve kavrayış düzeyinde sonsuz şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla, hangi inanış veya ekolde, neye ermiş olduğuna inanırsa inansın, kişi sonsuza kadar “birimsel kişiliğiyle” yaşamak durumundadır dünyada ve ölüm ötesindeki her ortamda! Bu yüzden de, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta, son Nebi’nin bildirdiği Sistem ve Düzen gerçeklerine göre yaşamına ve uygulamalarına yön vermek zorundadır; yani “Sünnetullah”ı anlayıp ona göre yaşamak zorundadır!

Yaratılışı buna elverenler, “Sünnetullah”ı değerlendirirler ve cennet adıyla tanımlanan huzur ve mutluluk ortamında yaşarlar! Uzak kalanlar ise türlü şekillerde yanma ortamları içinde yaşam sürerler.

Sünnetullah gereği, kimseye dışarıda bir tanrıdan mükâfat ulaşmaması ve herkesin yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının) sonuçlarını yaşamasından dolayı, son Nebi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın “ne anlatmak istediğini” kavramak, geleceğini düşünebilen her insan için en önemli amaç olmalıdır!

Ahmed Bâki

www.yorumsuzblog.net.tc

http://ahmedbaki.com/turkce/blog/

Reklamlar

5 Responses to “Ahırete İman ve “Sünnetullah””


  1. 1 Ahmak54 26 Kasım 2007, 7:23

    Tesekkur ederim.

  2. 2 soru 26 Kasım 2007, 5:53

    Yani herşey benim ilmimde olup bitiyor; gördüğüm suretler de esmamın şekle surete bürünmüş hali! Buraya kadar tamam. Öyle ise ben neyim? Şöyle diyebilir miyim; NOKTA yım!? Kafamı kurcalayan şey şu; yaratan ile yaratılan arasındaki çizgi ne? Yanlış anlamadıysam zat ile nokta arasındaki çizgi. vs… Birisi cevaplarsa memnun olurum.
    Kolay gelsin.

  3. 3 faik 26 Kasım 2007, 7:13

    Bizler Allah’ın ilminde yaratmış olduğu ilmi suretleriz. Sınırsız-sonsuz-tek olanın sınırlı-sonlu-çok gibi algılanmasını sağlayan ilim, yaratma denen olguyu oluşturuyor. Sergilenen bir ilim var, algılanan hayal-ilizyon, hakikat sınırsız-sonsuz-tek. Yoku var, varı yokmuş gibi gösteren bir ilim, bilgi… Asıl soru ben neyim yerine, ben ne değilim mi olmalı?…

  4. 4 Abduhu 26 Kasım 2007, 11:29

    İlmiyle açığa çıkanda o
    İlimini açıga çıkarıp kulundan,
    kendini bulduran da o
    İlmini örtüp kendini gizleyen de o
    Murad onun. Kendini en iyi bilen yine kendi.
    Kulluğunun sırrına erdire cümlemizi indinden.

  5. 5 bir'ol 12 Aralık 2007, 11:09

    Soru‘nun sorusunda ikilem var. Bir yaratan, bir de yaratılan ikilemi!. Oysa Allah ismi ile işaret olunanın kahhar ve ehad sıfatları gereğince O’ndan gayrı ikinci bir varlık mevcut değil..
    Ben ve sen O’nun farklı görünümleriyizdir. Ne var ki, sınırlanamayan sonsuzluğa sahiptir O!.. Ve, kayıtlayarak sınırladığımız ben’liğimiz O’dur aslında, ah bir çıksak aradan; ortaya çıkacak yaradan..
    Yani, yine ikilem düşünülmemeli. Bir benim benliğim var, bir de benden içeri O’nun benliği gibi değil. Sadece ve sadece O var ben ise varsayım…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: