Tahkike mecburuz…

“Ey itminan bulmuş nefs, gir cennetime!…” (Fecr – 27/30)

Demek ki, evliya olmadan cennete girilmiyor, diye bir kanı oluştu bende! Cennet en azıyla evliya yurduymuş. Aslında bu evliya sözünü de özellikle seçtim ki, mübareklerin insan evladı olduğunu unutup, onları yüceltmek namına gerçekte tahkikten kaçınıp, taklidin yeterli olacağı vehmiyle kendimizi kandırmaya kılıf aramayalım. Üstelik, ilim öğrenmek her müslümana farzdır, deyip durarak…

Zaman zaman eşle dostla konuşur, “kıl beşi ye aşı” dan öteye gidemeyiz. Zaten Evliyaullah hazeratı Allah’ın lutfuna mazhar olmuş kimseler olup, bize düşen yalnızca ve irademizle emre itaatten ibarettir! Tahkike yanaşmamak için, bu defa onlar ve biz şeklinde ikilik çıkarır, başka bir iki ile şöyle avunuruz: Allah iki yol göstermiş, la ilahe illallah diye tesbih edip duruyoruz ki bu iki yoldan doğruluk, tevhid yolunu tuttuğumuz belli olsun!

Allah bildiriyor ki itminan bulan nefs, cennete girer! Tasavvuf ehli nefsin dördüncü mertebesi olarak Nefs-i Mutmain demiş bu “cennet” mertebeye. İtminan bulmaksa ancak benliği dört dağdan aşırıp, ölmeden önce ölmekle ve illa görmekle mümkün. Ölmeden görülmez, görmeden tatmin olunmaz. Ve en azıyla dört benlik dağından geçmeden cennete kavuşulmaz.

‘Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”’ (Bakara-260)

Dört kuş, dört dağ, önce ölüp sonra dirilme, Hz. İbrahim’in sadece mutmain olmak arzusu ile “görmek” dilemesi… “gir cennetime” denilen, velayetin, yani veliliğin ya da evliyalığın başladığı nefis mertebesini hatırlatıyor sanki, işaret diliyle!

Oysa, Hz. Musa “Seni’i görmek istiyorum, Yarabbi” diye dilekte bulununca, O’na gelen hitab “yoksa inanmadın mı” vb değil de, doğrudan “Sen beni göremezsin”. Herhalde bu kıssalarla değişik mertebelere dikkatimiz çekilmiş. Allah boş kelamda bulunmayacağına göre, Kitap eskilerin masalları olmadığına göre, muhatabı “Ey akıl sahipleri” olduğuna göre, Allah bize bunları hikaye anlatmak gayesiyle bildirmediğine göre, hala düşünmeyecek miyiz?

Demek ki “cennete girmek” itminan bulmaktır, dünyada veya ahirette. Onun için cennet en azıyla evliya yurdu. Çünkü bu mertebe, velayet mertebesi. Bir diğer söyleyişle cennet mertebesi. Allah’tan cennet dileyenler, evliya olmayı diliyorlar demekki. “Yarabbi, dünyada olamadık, sen bizi ahirette evliya zümresine ilhak et, azaba düçar kılmadan bize nurunu tamamla – idrak ettir”.

Yine tasavvuf ehlinden öğrendiğimiz kadarıyla bu makam aynı zamanda “Enel Hak” makamıdır. Günahlarını ödemek şeklinde de ifade edilen cehennemdeki arınma durumu ancak “Enel Hak” demekle son buluyor. Nardan nura geçiliyor. Dünyada diyebilirsek, ahirette cehennem de bize der ki “Ey mümin çabuk geç, nurun ateşimi söndürüyor”. Neden? Çünkü cennet ehli/hali.

Sön der, söner. Hep deriz ya cennette insanın her istediği olur. Nasıl olur? Ol der, olur. Aslında cennet mekanında değil, cennet halinde istediği oluyor. Ve yine deriz ya bir şeyin oluşu Allah’ın ol demesiyledir. Demek ki hakikatinin Hak olduğunu idrak etmeden cennet hayatı ham hayal! Oldurmak için en azından Enel Hak demek gerek. Çünkü ancak Hak oldurur!

Ve itminan bulmuş olarak cennete girmek makamında Enel Hak deniyorsa, cenneti bulmak Hakk’ı bulmaktır, hurileri değil.

Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: “Size selam olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedi kalmak üzere buraya girin.” Zümer-73

“Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Belki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler.” Tahrim -8

Allah idrak ettirip de Enel Hak demeden cehennemden çıkamayız. Dünyada ahirette. Başka türlü sönmez cehennemin ateşi. Dünyada ahirette. Öyleyse tahkike mecburuz. Dünyada ahirette.

Denebilir ki dünyada insanların çoğu evliya değil. Allah da kullarından açıkça evliya olmalarını istememiş, sakınmalarını istemiş. O halde sen nereden uyduruyorsun? Şeriatta davet vardır. Tarikatta davet haramdır. “Emaneti ehline verin.” Öyleyse ehli şeriat olmak gerek ve yeter şarttır.

Doğrudur. Ancak ehli şeriat olmak nedir? Kıl beşi ye aşı demek midir? Büyük cihada döndük diyen Resul (sav) bunu sadece Hz. Fatıma’ya veya Ashab-ı Suffe’ye mi söylemiştir, yoksa mesaj bütün ümmete mi? Geçen yüzyılın başlarında fakirlik ayıp değildi. Önemli olan ahlaklı olmak, namuslu olmaktı. Şimdi öyle mi? Değer yargıları değiştikçe insanların din anlayışı da değişti. Meselenin imana dayandığını kabul etmek istemiyoruz. Eskiden fakirliği ayıplamayanlar, inanıyorlardı ki rızık Allah’tandır. Allah için ayıplamıyorlardı. Çünkü kadere yüzde yüz inanıyorlardı. Bu çok önemli bir noktadır. “Ey iman edenler…iman ediniz!” Evliya olmasalar da safiyetle teslim olmuştu dedelerimiz, Allah’ın bildirdiği şekilde iman ederek Allah’a (inşaallah). Bugün ise çoğunlukla herkes her şeyi kendinden veya karşısındakinden bildiği için ya kendimizi övüyoruz (“yoksa büyüklenenlerden mi oldun?”), ya da karşımızdakini suçluyoruz hayır da şer de Allah’tandır, diye diye. Başta büyük icat TV’nin icraatları ile “sen özelsin, bir tanesin, dünyaya bir daha mı geleceksin, bak keyfine, aç bir kola özgürlüğün tadını çıkar, aman kaçırma hayatı” diye nefislerimiz şişiriliyor. Kendi kendimize zulmediyoruz! Ve inançlı da olsak bir şekilde bunlardan etkileniyoruz. Gözümüz kariyerden başka bir şey görmediği için övülmek ve başarımızı kendimize mal etmek hoşumuza gidiyor. Ve zamanla bu değişen değer yargıları, şişmiş nefsimizle, din – şeriat hatta amentümüze yansıyor. Resulullah (sav) öyle bir şey demediği halde “bir mutlak kader var, bir de değişebilir kader var” diyebiliyoruz… Çünkü bizler çok başarılı, çok zeki insanlarız!!! Başka türlü kendimizi nasıl övebiliriz? Kader iki olacak, biri benden olacak ki övüneyim!

De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” Yunus-49

Ve şunu da unutmamak gerekir ki hiçbir mutasavvıf tarikat kurmak gayesiyle ortaya çıkmamış, işte bu değişen değerler sebebiyle insanları sadece dinin gerçeğine, özüne, merkezine çekme gayesi gütmüşlerdir. Onlar, şeriatı kuru kuruya uygulamak şeklindeki, insanların aslında şeriata da uygun düşmeyen bu taklitçi anlayışlarını düzeltmeye çalışmışlardır. Tarikat isimlerini ise, takipçileri koymuştur.

Bu yüzden denmiş ki, “idrak edemiyorsan, inkar etme!” Çünkü inkar kiri suyla çıkmaz, ateş temizler maazallah!

Oysa Rabbim, dünyada biz kullarını su ile temizleyerek nasıl da gösteriyor ayetlerini enfüste ve afakta. Su, zahiren bildiğimiz H2O. Fakat yukardan aşağılara akmakla, lisan-ı hal ile “ben tevazuyum aslında” diyor, su. Allah bize “temizlenmeniz tevazu iledir” diyor adeta, yukardan aşağıya indirerek suyu. Zahiri zahirimizi, batını batınımızı temizliyor suyun. Tevazu, yapmacık kibarlıklarla, var saydığı kendisiyle kendini kötülemek değil, gerçek bir mahviyettir. Nitekim Resulullah (sav) kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez, diyor.

Dilerim ki su ile temizlenenlerden olalım, ateş ile kalaylanmaktan alemlerin Rabbine sığınırım. Ama ancak öyle idrak edebileceksek, ona da şükür. Bu durumda ateş de nimettir.

Layık görür isen nara / Narın da hoş nurun da hoş.

M. Irmak
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

3 Responses to “Tahkike mecburuz…”


  1. 1 tk 24 Kasım 2007, 9:14

    Bu gözle bakınca bütün Evliyaullahın aynı gerçeği söylediğini görmemek mümkün değil.

    Maksud cihana gelmekten
    kişi Rabbin bilmek imiş
    Rabbini bilmekten murad
    Evliyasın bulmak imiş.

  2. 2 Zekeriya 24 Kasım 2007, 5:20

    Bizler daha bizden çıkan amelleri kendimiz yaptığımız ve bu yaptığımızla karşılık bekleme (talepkarlık) mantığıyla amel ettiğimiz sürece, bizden çıkan amellerin hangi muradı görmeyi dilediğinin farkına varmadan göçer gideriz. Çıkan amelerle neyi nerde nasıl görmeyi murad (MÜRİD) ettiyse o ameller bizde manaya dönüşerek çıkıyorsa; Senlik, benlik, yerindelik veya değillik kavramları bizde teklik sırrının açılmayışındandır. ‘Nokta’mızdaki kudretle bunları açığa çıkarmayı dilemişse, bunu görüp değerlendirmek bizi tahkik ehli yapmaz mı? Bu gerçekliği görememek dahi onun dileğiyse nerden (KADİR) kudret bulmaktayız. Yaptık veya yapamadık avuntusuyla avunmak neden? Her ne yaparsak yapalım kulluğumuzu icra etmekte olduğumuz bilinci HAKİM değilse, gayrıya düştüm diyene diyecek birşey yoktur. Yok olan zaten yoktur.

  3. 3 Vahdet BÜLBÜL 26 Kasım 2007, 8:37

    İnsanlar surette insan doğar, sırettinde halen insan değildir. Aklı baliğ olduktan sonra dinini kendini yaratanı aramaya başlar. Aramalarda öncelikle gözüyle gördüğü fiilleri araştırır ve sonunda der ki, tüm faillerin sahibi Allah’tır. Ondan sonra geçer 2. mertebeye.. Burada fillerin oluşumunu sağlayacak olan sıfatları araştırır ve sonunda bakar ki, tüm fiiller bu sıfatlardan doğmadır. O zaman der ki, tüm sıfatların sahibi de Allah’tır. Sıfatları bir vucuda bağlamak gerektiğinin farkına varır, araştırır da araştırır, sonunda farkına varır ve der ki, tüm mevcudadın sahibi de Allah. Sonra oturur bir dönem ve bunları cem eder birleştirir. Buraya kadar idrak yoktur. Cem ettikten sonra idrak başlar ve insan Adem olarak doğar. “Mutu kable ente mutu” sırrına erer, evliyalık burada başlar. Artık tüm yaşanaların fiilinin, sıfatının ve zatının kime ait olduğunu bilir. İşte onlar cenneti bu dünyada yaşamaya başlayanlardır. Bu 4 meretebeyi göremeyen cenneti göremez. Bu 4 mertebe de Cennetin anahtarı olan Besmele-i şeriftede gizlidir. Analayabilene…


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: