Hallac-ı Mansur

İki rekat namaz kıldı ve şöyle dua etti:

Allah’ım şu anda mevcud olan tüm tecelliler sensin.
Asılmaya giden,
asmaya gelen
ve
asılanı seyredenler yine senin tecellindir.
Benim varlığım senin varlığının beşerîlik serabı,
senin varlığın benim varlığımın ilâhîlik serabıdır.
İki serab da sensin, iki ayrı serab olmadan.
Senin ezeliliğin benim sonradanlığımın tecellisi,
benim sonradanlığım senin ezeliliğinin tecellisi.
Bana verdiğin bu nimetlerin,
güzelliklerin sırları için şükrederim.
Şu topluluk senin kullarındır.
Dinlerine olan sadakattan dolayı
beni öldürmek için toplanmışlar.
Onları affet.
Bana açtığın sırları onlara da açsaydın
bunlar başıma gelmezdi.

. . . . . .

1. Bölüm

Hayat ve Ölüm hikayesi

HALLAC-I MANSUR

Ebu’l Mugîs Hüseyin bin Mansur el-Hallac,

Dedesi ateşe tapan bir Mecusi idi.

Hallac küçük yaşta Kur’an’ı Kerim’i ezberledi.

Büyük mutasavvıf Sehl_i Tüsteri’den iki yıl ders aldı.

Mekke’ye giderek bir yıllık çok çetin bir çile hayatı yaşadı.

Hindistan’a giderek İslam’ı tebliğ etti.

Türkistan ve Çin’de de uzun yıllar bulundu.

Bağdat’a dönerek bir medrese yaptırır ve ilmi, tasavvufi dersler verir.

Derslerdeki yöntemi nedeniyle dönemin idarecileri ve alimleri ile arası açılarak sekiz yıl sürecek olan mahkumiyet hayatı başlar.

Siyasal düşmanları Hallac’ı bir an önce öldürmek için fırsat gözetiyorlardı.
Vezir Hâmid, Hallac’ı âlimlerin huzurunda
konuşturarak şeriata ters gelen sözler sarfettirerek
idam fetvası almak için bir plan tasarladı.

Kadı ile tartışmaya başladılar ve
Hallac hac konusunda şunları söyledi:

“Bir mü’min Hacc’a gitmek istese de gidemese
bu haccı evinde yapabilir.
Şöyle ki; önce tertemiz bir şey hazırlayıp bunun etrafında tavaf eder.
Öteki icapları da yerine getirdikten sonra
Hac için harcayacağı parayla
yiyecek , giyecek vs. alır;
yetim dul ve öksüzlere dağıtır.
Kendisi de onlara hizmet eder.
Böylece hac sevabını fazlasıyla almış olur.

Hallac’ın bu sözleri
o dönemin
devlet anayasasının
en önemli “değişmezine”
terörist saldırı gibi algılanır.

Halife’nin emri ile
önce bin sopa vurulmaya
ve
elleri-ayakları kesilip
ve
boynu uçurulup
ve
cesedi yakılıp
külleri ırmağa savrulmaya hüküm giyer.

Ölüm için getiriliyordu.
Korkunç bir kalabalık toplanmıştı.
Hallac durmadan gülüyordu. Sordular:
“Bu ne haldir?“
cevap verdi:
Allah’ın cemalinin çağırıcısının ve Allah’a kavuşacak bir adamın hali

İki rekat namaz kıldı ve şöyle dua etti:

Allah’ım şu anda mevcud olan tüm tecelliler sensin.
Asılmaya giden,
asmaya gelen
ve
asılanı seyredenler yine senin tecellindir.
Benim varlığım senin varlığının beşerîlik serabı,
senin varlığın benim varlığımın ilâhîlik serabıdır.
İki serab da sensin, iki ayrı serab olmadan.
Senin ezeliliğin benim sonradanlığımın tecellisi,
benim sonradanlığım senin ezeliliğinim tecellisi.
Bana verdiğin bu nimetlerin,
güzelliklerin sırları için şükrederim.
Şu topluluk senin kullarındır.
Dinlerine olan sadakattan dolayı
beni öldürmek için toplanmışlar.
Onları affet.
Bana açtığın sırları onlara da açsaydın
bunlar başıma gelmezdi.

Rengi dahi değişmeden şehid oldu
Ve
son sözleri:
Tek olan Allah’a kendi kendini birlemek yeter!

HAYATI
( ansiklopedik bilgi )

858 yılında Tur şehrinde doğdu. Hallac “pamuk atan” demektir. Hallac’ın büyükbabası Zerdüştiydi. Hallac genç yaşında Kur’an’ı ezberlemişti ve sık sık kendini dünyevi meşgalelerden çekilip diğer sûfîlerin eserlerini incelemeye adamaktaydı.
Evlendikten sonra bir sene kalacağı Mekke’ye Hac ziyaretinde bulundu. Daha sonra uzun seyahatlere çıktı ve eserini kaleme aldı. Hindistan ve Orta Asya’ya ziyaretlerde bulundu. Abbasilerin başkendi Bağdat’ta ikamet etti.
Hallac yaşamının ilk dönemlerinde sûfî üstadları olan Cüneyd-i Bağdadi ve Emr el-Mekki’nin talebeliğinde bulunduğu fakat daha sonra onlar tarafından reddedildiği söylenmektedir. Ancak Hallac’ın da dahil olduğu Bağdat tasavvuf okulu tevhid konusundaki öğretilerinde ileri bir seviyeye ulaşmışlardı ve öğretilerinin halk tarafından yanlış yorumlanacağı endişesiyle kendilerini gizlemekteydiler. Bu okulun ileri gelenlerinden Cüneyd-i Bağdadi’nin tasavvuf’un esrarını sadece yakın çevresiyle konuştuğu ve kapıları örttürdüğü söylenir. Cüneyd’in yakınlarından birine yazdığı ve ilk tasavvuf teorisyen ve tarihçilerinden Serrac’ın Luma adlı eserinde aktardığı mektubundaki ifadeler de bunu kanıtlamaktadır: “Seninle mektuplaşmama engel olan şey, mektubumun, senin bilgine mâlik olmayan birinin eline geçmesi endişesidir. Çünkü ben bir müddet önce Isfahan halkından bazı kimselere bir mektup yazmıştım, mektubum açılmış, kopyası alınmış. Onda yazılan bazı şeyler o insanlara yabancı gelmiş. Bu insanlara acımak lazımdır. İnsanlara bilmediklerini söylemek, onlara anlamadıklarıyla hitabetmek, onlara acıma gereklerinden değildir.”
Hallac diğer sûfîlerin halkla paylaşmayı uygun bulmadığı sûfî öğretilerini halkın önünde ve yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmezdi. Bu tavrı düşman kazanmasına yol açtı ve yöneticiler tarafından varlığı tehdit olarak algılandı. Yaşadığı vecd hallerinden birinde “Enel Hakk”, “Ben Hakikatim” anlamına gelen (أنا الحق) ifadeler sarfetti. Enel Hakk ifadesindeki Hakk’ın Allah’ın doksan dokuz isminden biri olması onun ilahlık iddiasında bulunduğu kanaatini doğurmuştu.
Abbasi yöneticileri Hallac’ın sözlerinin devletin güvenliğini tehdit ettiğini düşündüklerinden uzun bir mahkemeden ve onbir yıl Bağdat’da bir hapishanede tutulduktan sonra halkın gözü önünde işkence edilip öldürüldü. Bazı kayıtlar elleri ve ayaklarının kesildiğinden söz ederler. Yine bazı kaynaklarda Hallac’ın işkence sırasında bile sükûnetini bozmadığı ve kendisine işkence yapanlar için af dilediği yazılıdır. İnfazı 26 Mart 922’de gerçekleştirilmiştir.

2. Bölüm

ENEL HAK NE DEMEK?

“Enel Hak” “Ben Hak’ım” demek, “Enellah” “Ben Allah’ım” demek değildir.

Kur’an’ın beyanları ve Resulullah a.s.’ın açıklamaları dikkatle incelenirse bu iki söz arasında çok büyük fark vardır.

Kur’an, Allah’ın hem zatından hem de tecellilerinden bahseder.

Merkezi, başlangıcı ve sonu olmayan varlığına ZÂT denilir. Zâtî varlığının en büyük özelliği, kendisinden başka hiçbir zât türü olmamasıdır. Kendisinden başka sınırlı yada sınırsız zât olmayınca O’nun zâtını idrak edecek yoktur.
Var da idrak etmekten aciz.
Allah o kadar büyük,
o kadar büyük ki bizim onu idrak etmemiz mümkün değil.
Bu kısır aklımızla O’nun yüce zâtını nasıl kavrayalım
. . . gibi uzun uzadıya laflar etmek
Allah’ın sonsuz sınırsız zâtî varlığı yanında,
sonlu ve sınırlı da olsa,
mahlukatlık ( sonradan yaratılmışlık) da olsa
kendimize
zerrece
varlık
vermeye
girer.

Bu zerrece varlık vermenin de adı Hallac’a göre ve her hakikat ehline göre “ gizli şirk “ tir.

Hz. Muhammed a.s. “Allah’ın zâtı üzerinde değil; tecellileri üzerinde düşünün” uyarısı ile bizi (hâşâ), gizli şirke mi davet ediyor yoksa (âmenna ve saddaknâ) gizli şirki terk etmeye mi davet ediyor? Tekrar düşünelim.

Zât kelimesi Allah ismini ifade eden tek kavramdır.

Âlem
(âlemler, boyutlar, semâvât)
olarak algıladığımız,
“kendi sanal varlığımız” da dahil olmak üzere
her
şey
ZÂT’ın
Tecellisi
dir.

Tecelliye de “ sıfatlar”, “isimler”, “ fiiller” denilerek “kesret” boyutu mecazi olarak oluşmuş olur.

Bundan dolayıdır ki hakikat ehli, vahdet ve kesret aynı şeydir fakat isimleri ayrıdır derler.

Nasıl ki sonsuz sınırsız varlığına ZÂT denilir ise sonsuz ve sınırsız tecellisine de HAK denilir.

Hallac “Enel Hak” derken neyi kastetmiş olabilir?

Ben tanrıyım.
Ben tanrınızım.
Ben Allah’ım.
Ben rabinizim.

Mi demek istedi?

Yoksa,

“Ene/Ben” kelimesi ile “sonsuz sınırsız tecelli”sine işaret ederek bu tecellinin Hak’dan başka bir varlık olmadığını mı demek istiyor?

Elbette ki buradaki “ene” yani “ben” kelimesi bireysel varlık olarak ben anlamında değil. Kur’an’da Allah’ın kendisini anlatırken kullanmış olduğu “BİZ” anlamına işaret eden “sonsuz sınırsız tecellilerin tümü olan BEN’ LER” dir.

Katı, kas katı bir tanrı inancına sahip olan Halife ve vezirler ve dîğer bürokratlar, semâdaki Tek Tanrı’nın kullarına gönderdiği ferman nâme’sine dil uzatmasını engellemek için Hallac’ı katlederek kutsal görevlerini yaptıklarını zannetmişlerdir.

Hallac ise gökteki tek tanrıya inanmıyordu.
O, şimdiki tabirle tam bir ateistti.
Yani tanrıyı inkar ediyordu.
Tabii ki şimdiki ateistlerden de farklıydı.
O tanrıyı inkar ediyordu
Ama
“Allah” ı tasdik ediyordu.

O
Kur’an’ın yüce tanrının keyfi ferman nâmesi olduğunu da inkar ediyor, Kur’an’ın Allah’ın sistemini açıklayan
“kişinin kendisini kullanma kılavuzu”
olduğunu
tastik ediyordu.

Bu tasdikinde o kadar ileriye gitmişti ki Allah’ı ve Kitap’ı tasdik eden kendi varlığını da aradan çıkararak Allah’ı yalnız, yapayalnız tek bir varlık olarak açığa çıkardı.

Ateizmin ezeli ve ebedi dediği maddeye (gerçi şimdiki ateistler enerji diyor) Hak dedi.

Maddeye Hak demek maddeyi Hak yapmaz. Maddenin (ya da enerjinin) ezeli ve ebedi olarak ve şimdi dahi tecelli olması dışında Allah’dan gayrı bir vechi’nin (hakikatinin) olmadığını ilan eder.

“Doğu da Allah’ındır Batı da…
Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır.
Şüphesiz Allah’(ın rahmeti ve nimeti) geniştir.
O her şeyi bilendir.” (Bakara, 115)

Bu ayet-i kerimede yüz, zatiyet anlamında yer bulmuştur.
Dolayısıyla yüzümüzün, aynı zamanda varlığımızın da bir özeti olduğunu söylememiz mümkündür.
Ayette dikkatimizi çeken önemli bir husus,
Allah’a yüzümüzü çevirmemizin,
O’na yönelmemizin belirli bir yönünün olmadığıdır.
Çünkü O her yerdedir, her şeydedir!
O’nu aramak için hem dış dünyanın
Ve
görebildiğimiz kadarıyla evrenin güzelliklerine,
hem de
iç dünyamızın dehlizlerindeki
işaretlere bakmalıyız… (Bu renkteki bölüm menzil.net’ten alınmıştır)

3. Bölüm

ALLAC MECZUB DEĞİLDİR

“Bir mü’min Hacc’a gitmek istese de gidemese
bu haccı evinde yapabilir.
Şöyle ki; önce tertemiz bir şey hazırlayıp bunun etrafında tavaf eder.
Öteki icapları da yerine getirdikten sonra
Hac için harcayacağı parayla
yiyecek , giyecek vs. alır;
yetim dul ve öksüzlere dağıtır.
Kendisi de onlara hizmet eder.
Böylece hac sevabını fazlasıyla almış olur.
(Hallac Mansur)

Bir alimin hakikat ve marifet hakkında hüküm verebilmesi için Hz. Muhammed a.s.’ın zahiri şeriat uygulamalarına yüzde yüz uygun yaşayıp uygun konuşması gerekmektedir.

Dikkat ederseniz “bir alimin” diye yazıya başladık. Bir kişi yaklaşık yirmi kadar şeriat ilimlerini medresede gerçek müderrislerden (şimdiki ünvanıyla profesörlerden ) hakkıyla öğrenirse icazetini (diplomasını ) alarak alim olarak mezun olur.

O alim kişi; şeriat alimliğinden tasavvuf alimliğine yükselmiş gerçek bir mürşitten hakikat ve marifet hallerini de yaşayarak öğrenirse ve en az mutmain nefis bilincinde olursa insanları irşad edebilme yetkisine ulaşır.

Hallac kendi döneminde şeriat ve tasavvuf ilimlerini gerçekten tahsil etmiş ve insanları irşad edebilme yetkisine ulaşmış bir “velî âlim” dir.

İslam ahlakını ve ibadetlerini halkın içinde ama bir zahid gibi icra etmektedir. Hacca iki kez gitmiş ve her gidişinde birkaç yıl kalmıştır.

Elbette ki Hz. Muhammed a.s.’ın hac konusunda gelmeseniz de olur evinizde yapın yeter demediğini biliyordu.

Hatta böyle bir fetvanın alim olmayan ve kendisini zamanın gavsı sanan nefsi mülheme girdabında hayal çukuruna düşmüş bir akıl hastasından çıkacağını da biliyordu.

Hallac’ı savunmak isteyen Hallac hayranları, Hallac’ın şeriata aykırı sözlerini “cezbe” halinde söylemiş diyerek ona iyilik yapalım derken en büyük iftirayı atıyorlar. Ne konuştuğunu bilmeyen, aklı başında olmayan bir adamdan ne alim olur ne de evliya olur. Hakiki cezbe kendinden geçmek değil, bir daha asla kendinden geçmemek üzere sonsuz hakikate uyanmaktır.

Hallac aklı başında, alim bir velidir. Ne konuştuğunu bilir, dilini bilinç ile kontrolden mahrum değildir.

Hac konusundaki sözleri ne dediğini bilmeyen ya da ağzından sızdıran cinsinden değildir. Haccın hakikatteki hükmünü çok açık ve sade şekliyle söylemiştir.

O’nun bu konudaki tek hatası “her doğru her zaman her yerde söylenmez” kuralına uymamaktır.

Şeriatta haccın tek farzı, Arafatta belli bir miktar beklemektir. Gerisi sevap kazanmak için yapılan faydalı (nafile) davranışlardır.

Hakikatta hac, kulun kendi sonluluğundan yola çıkıp Allah’ın sonsuzluğuna ulaşması halidir. Kulun bu yolculuğu kendisi ile Allah arasında değildir. Çünkü her an var olan zaten Allah’tır. Allah’a uzaktan öteden gelip ziyaret edecek bir varlık yoktur.

Bundan dolayı hiç kimse Allah’a haccetmek için hiçbir yere gidemez. Ne dışında (âfakta) ne de iç âleminde (enfüste) Allah’ ı bulamaz. Bulamaz çünkü Allah her hangi bir varlıktan gizli ötede olan değildir. Eğer Allah ve sen ayrı ayrı iki varlık olsaydın o senden bazan gizlenir bazan da aşikar olurdu.

Haccın evde yapılması Allah’ın ötede ziyaret edilemeyecek olmasıdır. Hallac bir mü’minin hacca gidememe sebebini hakikatin bu kuralı ile anlatıyor.

Evde temiz bir şeyde tavaf etmek, temizlenmiş nefs ile kendi hakikatine dönmektir. Zahirde dönüş Kabe etrafındadır, hakikatte dönüş kendi temizlenmiş nefsinedir.

Hacda kurban kesmek vardır. Hakikatte kurban olmak varlık zannından sıyrılmak ve Hak’kın açığa çıkarılmasıdır.

Medine’de Resulullah a.s.’ın kabrini ziyaret etmek hakikatte “fena fir resul” bilinç boyutunu gerçekleştirmektir.

Hac yolculuğunda harcanacak paranın hakikatteki karşılığı ahadiyet ilmini isteyenlere “karşılıksız” vermektir.

Bütün bu hakikat sırlarını bir mü’min dünyanın neresinde olursa olsun yerine getirebilir ve Haccı Ekber’i yani “enel hak” bilincini gerçekleştirir.

Hallac’ın o meclistekilere anlattığı özet olarak bu hakikat bilgileridir ki konuya yabancı olanlara çok muhteşem sırlarmış gibi gelmektedir. Halbuki dikkat çekmesi için sırlar denmektedir. Bunlar sır değil sadece Hakikat ilminin edebiyatıdır.

Bu edebiyata yine yanlışlıkla “şatahat” yani “kendinden geçerek hakikat sırlarını ifşa etmek” denilmiş.

Gerçek şatahat da meczubane söz değil tam aksine her insanın ap açık anlayabileceği “âlim velîler”in mecazi ya da dolaysız açıklamalarıdır.

Hallac hiç kimseye hakikat sırrı ve şatahat söylemiş bile değildir. Bilgi kapsamındaki edebiyatıyla başına bunlar geldiyse bir de sırları ifşa etseydi acaba ona ne yapılırdı?

Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

4 Responses to “Hallac-ı Mansur”


  1. 1 faik 16 Ekim 2007, 9:42

    Yorumsuz Blog’a sonsuz teşekkürler. Değişik web sitelerinden yazılar yayınlıyorsunuz.
    Çalışmalarınız sayesinde yeni ve güzel web sitelerini tanıyoruz. Allah sizden razı olsun.

  2. 2 faik 21 Ekim 2007, 11:31

    Tüm hakikat ehli “Yolun başındaydım sıddık dediler, yolun sonuna vardım zındık demeye başladılar” sözünün muhatabı olmuşlar. Ölmeden evvel ölmüşler, şahit olmuşlar, şehit olmuşlar. Hem zahiren, hem batınen…

  3. 3 ibrahim 23 Kasım 2007, 8:30

    Hallac in basina gelen kimsenin basina gelmedi.

  4. 4 Kadir 3 Şubat 2008, 11:07

    Bütün bunlar Hallac-ı Mansur’un başına gelmemiş olsaydı, Bizler bu gün O’nu anlamaya çalışıp ne demek istediğini düşünmeyecektik belki de. Tarih sayfasında kaybolup gidecekti binlercesi gibi. Allah isteseydi onu kimse asıp kesemezdi. Her devirde Gerçekleri örtenler ve Açığa çıkaranlar olmuştur. Yaratan ne dilediyse O oluyor.
    “”((Hay’dan gelen Hu’ya gider))”” ,
    “”((Aslı Hu Nesli Hu))”” boşuna söylenmemiş)))))!.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: