İşaret Levhaları (Yolu bilmek için mi, yolu yürümek için mi?)

Soru: “Data deyince ne anlıyorsunuz? Bunu bilmek size ne fayda sağladı?” (A.H.)

Kısa bir öykü…

Uçsuz bucaksız ormanların çevrelediği küçük bir köy varmış. Bu köyde yaşayanların hemen hepsi geçimlerini hep ormandan temin ederlermiş. Tüm rızıkları ormandan gelirmiş. Onun için ormanı hayatlarının kaynağı gibi görür, onu över yüceltir, ona şükran hissederlermiş…

Köyün yaşlıları, ormanın derinliklerinde aslında çok daha büyük nimetlerin var olduğundan ve atalarından bazı seçkin kişilerin o nimetlere de erebildiklerinden bahsederlermiş…

Bir gün bu köyden yürekli bir genç ucu bucağı görünmeyen ormanın derinliklerini keşfetmeye karar vermiş. Yanına biraz azık alıp, sonunu bilmediği uzun bir yolculuğa çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Giderken bir yerlerden sonra etrafta patika yollara ve sağlı sollu konmuş bazı işaret levhalarına rastlamış. Önceleri o levhaları izlemiş… Daha önce o yoldan gidenlerin koydukları tahtadan işaret levhalarıymış bunlar… Kimi bir işaretten ibaret, kimi tek kelimelik, kimi de birkaç kelimelik birşeyler anlatmaya çalışan levhalar… Bazılarının üzerlerindeki yazılar kaybolmak üzere olmasına rağmen bazılarındaki işaretler ve çözebildiği anlamlar işini kolaylaştırmış yürekli gencin… Derken günler geceler geçmiş ve köyden hayli uzaklaştıktan sonra bir akşamüstü ne işaret levhası kalmış ortalıkta bakacak, ne de bir patika yürüyecek…

Yürekli genç içindeki sesi dinleyerek yola devam etmeye karar vermiş ertesi sabah. Gittikçe gitmiş, hiçbir gözün görmediği, hiçbir elin değmediği yerlere ulaşmış. Hayranlık veren güzelliklerden, ürkütücü, korku dolu karanlık yerlere kadar her çeşit ortamdan geçmiş günler boyu süren serüveninde… Kâh zevkle, hayretle seyreylemiş karşılaştıklarını, kâh zor zamanlar geçirmiş, aç susuz kalmış, tehlikeler atlatmış ama her seferinde hayatta kalmayı başarmış… Ve nihayet, nihayet bir sabah gözünü açtığında kendini güneşli mavi gökyüzü altında öylesine güzel bir yerde bulmuş ki seyrinde mest olmuş… Gözünü bir cennete açmış adeta; gözün görebileceği her tür güzellik, nimet biraradaymış… Üstelik etrafında ışıl ışıl parlayan eşsiz hazineler bulmuş… Öylesine hazinelermiş ki bunlar, ne seyrine yürek dayanır, ne anlatmaya kelimeler yeter…

Masallardaki gibi zevkler yaşamış orada genç… Ancak gönlü tüm bu güzelliklere kendi başına sahip olmaya razı olmamış, bu müjdeyi herkese vermeyi, bu güzelliklere onların da ermesine vesile olmayı istemiş…

Geriye dönerken geçtiği yollara bu kez kendi lisanıyla yeni işaret levhaları koymaya başlamış… Kimi yerde de eski levhaları temizlemiş, yenilemiş, altlarına açıklamalar eklemiş ve yerlerini sağlamlamış…

Günler sonra köye vardığında, gördüklerinden, yaşadıklarından bahsetmiş… Dinleyenlerden çoğuna bunlar hayal gibi gelmiş ama az bir kısmı da inanmış. İnananlardan bazıları, kendilerini hazır hissedince, yürekli adamın anlattıkları üzerine yola çıkmışlar. Bazıları levhalara ulaşmış ve onları izlemeye başlamış… Ne var ki bunlardan kimi bir süre sonra devam etmeye takati yetmediğinden, kimi köyünü, sevdiklerini kaybetmek istemediğinden, kimi de gördüklerinin heyecanını sevdikleriyle paylaşmak istediğinden dolayı yoldan geri dönüyorlarmış… Yoldan dönenler, köyün ahalisi tarafından bilge olarak kabullenilmeye başlanmışlar; gitmek isteyenlere yolu tarif ediyor, hangi levhaları nasıl takip etmeleri gerektiğini anlatıyorlarmış: “Şu kadar gün şu yöne gidince şöyle bir levhaya rastlarsın. Ondan sonra falan gelir, onu da filan takip eder, orası falan aşamadır. O levhanın işaret ettiği yöne doğru şu kadar gün daha yol alınca karşına falanca işaret çıkar, o işaret seni filanca basamağa yönlendirir” gibisinden yol boyunca nelerle karşılaşılacağını anlatıp dururlarmış. Lakin sonuna kadar giden olmadığı için hep anlatılanlar hazineye varmadan önce bir yerde son bulurmuş.

Yolculardan biri bir gün ormanda ilerlerken daha önce kimsenin bahsetmediği bir levhanın önünde bulmuş kendini. Yeni birşey bulmanın heyecanıyla levhayı söküp koltuğunun altına aldığı gibi soluğu köyde almış. Ve yerini tarif etmeye başlamış. O günden sonra, önceden gidip dönenlerin anlattıklarından farklı yeni bir levhayla karşılaşanlar, geridekilere anlatmak için, buldukları levhaları heyecanla alıp köye getirmeye başlamışlar. Köydekilerden bazıları, doğru yapıyorsunuz, levhaları bize getirin ki hep birlikte düşünüp çözelim ne denmek istendiğini diyorlarmış… O günden sonra ormana her giren, toplayabildiği kadar işaret levhasını toplayıp köye getirmeye başlamış. Bu kişiler zaman zaman köyün meydanına toplanır işaret levhalarını ardı ardına dizerek hangi yolla nereye nasıl gidilebileceğini anlatmaya çalışırlarmış. Hatta köyün marangozları asıllarına benzer yeni levhalar üretmeye başlamışlar. Bu bilgeler arasında bazen yarışmalar, bazen de alevli tartışmalar olurmuş… Eğer biri diğerinin hatasını bulursa hemen müdahale edip gerçeğin öyle olmadığını söyler, levhaların hangi sırayla konması gerektiğini anlatırmış. Bazıları ihtiyaç oldukça elde mevcut levhaların aralarına yeni yaptıkları levhalardan eklemişler.Bazı levhaları aradan çıkararak kestirme yollar bile tasarlamışlar… Derken çeşitli levhalarla ve çeşitli diziliş sıralarına göre çok sayıda kombinasyon üretilmeye başlanmış… Levhaları biriktirmekten tutun, onları koltuğunun altına alıp kapı kapı gezip anlatmaya kadar türlü işler türemiş…

O yürekli gencin geçtiği ve herkesin hazineye ulaşması için yola koyduğu levhalar, sonunda yoldan toplanıp koltuk altında ya da köy meydanında biriktirilmeye başlanmış ve bütün iş, hangi sıranın doğru olduğu, nereden nereye geçildiğinin dilden kulağa anlatılmasına dönüşmüş.

O yürekli gencin geçtiği ve herkesin hazineye ulaşması için yola koyduğu levhalar, sonunda yoldan toplanıp koltuk altında ya da köy meydanında biriktirilmeye başlanmış ve bütün iş, hangi sıranın doğru olduğu, nereden nereye geçildiğinin dilden kulağa anlatılmasına dönüşmüş… Kimin koltuğunun altında levha çoksa, ya da kim daha çok kombinasyon üreterek işaret levhalarından bahsediyorsa, o kişiler daha bi bilge kabul edilmiş…

Bazı bilgeler levhaların adlarını öylesine ezberlemişler ki bir solukta hepsini sayabiliyorlarmış… Diğerleri, her levhaya kimler varmış, neler yaşamış, onların hikayesini anlatıyormuş… Bazılarıysa levhaların bulunduğu yerlerin özelliklerini tek tek sayabiliyormuş… Hatta bazıları levhaların neden yapıldığını, ebadını, üzerindeki yazıların tarihçesini dahi anlatabiliyormuş…

Zaman gelmiş, köyde levhaları anlatan çok olmuş, ama aralarında yolu yürümeye gönüllü kimse kalmamış… Bu durumu değiştirmek için yürekli adamın elinden de artık pek birşey gelmiyormuş. Zira, aslına bakarsanız, gördüğü hazineyi anlatmanın mümkinatı yokmuş, elinden gelen sadece insanları çeşitli benzetmeler ve işaretlerle ona yönlendirmekten ibaretmiş. Fakat insanların hazineye kadar yolu yürüme meşakkatine katlanmaktansa, yoldan ve işaretlerden bahsedip mutlu olmakla yetinmelerini de kabullenmeye başlamış.

İşaret levhalarına gelince… Gün gelmiş, işaret levhaları çok kıymetli hale gelmiş, onlara hürmet edilmeye başlanmış, saklayanlar olmuş, bazıları levhaları kutsal bile kabul etmişler… O işaret levhalarının bazılarının üzerinde sadece işaretler varmış. Onları kimse çözememiş. Okunabilen tek kelimelik olanların üzerinde ne yazdığını ise bu öyküyü okuyanlar çok iyi bilirler… Yenilerinin üzerinde “data, string, nokta, an, hologram, kuantum…” gibi şeyler, eskilerinde de “ahadiyet, vahidiyet, rab, rububiyet, esmâ, ulûhiyet…” gibi kelimeler yazarmış… Birkaç kelimelik olanlarda ise “özde biriz”, “vahdet-i vücud”, “rabbül âlemin” ve bunlar gibi daha nice sözler…

Sonuçta, yolu bilen veya levhalardan bahsedenler çok olmuş; ancak yolu yürüyen olmamış.

O yüzden de levhalar hakkında çok şey anlatılmış ama onların gerçek işlevini yürekli adamdan başkası anlayamamış; çünkü işaret ettikleri hedefte gerçekte ne olduğuna ondan başka hiç kimsenin ne gözü, ne kulağı şahit olmamış…

Müminin yitiği olan ilim, “bilinç”tir, hâldir; “kuru kitabî bilgi” değil!Gereğince iman edip Allah ve Rasûlullah bilinciyle yaşanmadan, kimse hazineye ermiş olmaz!

Bize çıkan ders: Hakikati anlatan “kelimeler”, hakikatin kendisi değildir! İşaretler, kendilerine değil, gösterdikleri hedefe varmak içindir! Yol, anlatanı değil, yürüyeni erdirir hedefe! Ömür ise, duyduklarını depolamak ve nakletmek için değil, imanın gereğinin uygulanması ve getirisinin yaşanması içindir! Müminin yitiği olan ilim, “bilinç”tir, hâldir; “kuru kitabî bilgi” değil! Gereğince iman edip Allah ve Rasûlullah bilinciyle yaşanmadan, kimse hazineye ermiş olmaz! O zat, levhaları anlatmadı, bulduğunun ne olduğuna işaretlerle seni kendi gerçeğine yönlendirmeye çalıştı. İşaretlerde hikmet arama, işaretlerden dem vurma; takatin yetiyorsa yolu yürü, bize şahit olduğun hazineden bahset!..

Hayal ve zan dünyasından çıkıp halini ve eksiklerini görebilmek de bayramdır bizim için! Yolda selâmlaştıklarıyla bildiğini paylaşmak da bayramlaşmamızdır! Zira, Gani isminin işaret ettiği mânânın açılımıyla izin verdiğince lütfudur eksiğimizi farkedebilmek! Yola giremeyen nefs, “ben tanrıyım” (ben “hak”lıyım) hünerini sergilemeye devam ededursun, yolu yürüyebilme nasibine eren bilir ki “eksiğini kabullenebilmek” atacağı bir sonraki adımın müjdesidir… Bayramınız mübarek olsun!

(Bir sonraki ilgili yazı)

Ahmed Bâki

www.yorumsuzblog.net.tc

http://ahmedbaki.com/turkce/blog/

Reklamlar

30 Responses to “İşaret Levhaları (Yolu bilmek için mi, yolu yürümek için mi?)”


  1. 1 a.a 13 Ekim 2007, 3:24

    Allah razı olsun! Şimdiye kadar okuduğum ve hiç takılmadan anlayabildiğim bir bakış açısı… Bize hep böyle kolay anlaşılır hitap edin inşallah!

  2. 2 Casper 13 Ekim 2007, 6:49

    Öncelikle paylaşımınız ve verdiğiniz emek için teşekkür ederim. Ancak yazınızda anlayamadığım bir kaç nokta oldu, müsaade edersiniz biraz bunlara değinmek isterim.

    Eğer yanlış anlamadımsa (anladımsa biri düzetsin hatam varsa kabul ederim inşaallah), bu yazı genel anlamda sizin çıkardığınız sonuçtan biraz daha farklı izlenim bıraktı bende.. Ben yazının son pragrafına kadar şöyle anladım.

    “Yolun sonuna varan konuşsun, gerisi sussun! Ya da daha açık ve dolaysız bir ifade ile; bir kişi konuşsun, diğerleri dinlesin! Çünkü yolda yürüyenlerin paylaşımları isabetli ve yerine paylaşımlar olmaz. Anlatımlar işaretler üzerine olup işaretlerin işaret ettiğinden uzaktır”

    Çok özür dilerim dolaysız konuştum, imalar ve manalar çıkarılınca geriye çıkan öz olarak bunu gördüm. Herkes kendi düşüncesini açıklamakta özgürdür ve biz de o düşünceye katılmasak da saygı duymak zorundayız, düşündürenin hatırına… Fakat en az sizin kadar ben de fikrimi açıklamakta hak sahibi görüyorum kendimi.. Eğer bağışlarsanız ben de bu konudaki şahsi fikrimi belirtmek isterim.. Yolun sonundaki gerçek 1400 küsur yıl önce açıklandığı için, işaret edilenden sapmayacak bir mihenk taşımız var. Yolun sonu bellidir, harita eldedir. Yolda yürüyenler buldukları her işareti bu haritaya göre “check” ederler, kalbur üstünde kalan kalır, elenen gider. O elit olan sizin de “yazınızın son paragrafında” belirttiğiniz “yolda selamlaşılanlarla paylaşılır”.

    Bu gibi konularda paylaşımda bulunan her fert konunun öneminin, ciddiyetinin ve mesuliyetinin farkındadır. Zaten bunun farkında olmayacak kadar şuursuz birinin paylaşacak bir şeyi de olmaz. O sebeple yoldakilerin paylaşımlarının bu kadar da yabana atılması ve değersiz görülmesini doğru bulmuyorum. Eğer bir kişi konuşacak ve diğerleri susacak olsaydı, Allah o bir kişiyi, bir de onu dinleyeni yaratırdı, gerisini de yaratmazdı. Yarattığına ve “düşünmez misiniz?” diye teklif ettiğine göre, daha farklı bir sonuca varılmalıydı belki..

    Aslında bu yorumlar da gereksiz belki.. Çünkü açık söylemek gerekirse, bu yazıdan tam olarak ne anlamam gerektiğini anlayamadım diyebilirim. Net olarak bu yazının özeti nedir? Çünkü özet kısmında dahi birbiriyle bağdaşmayan sonuçlar var. Belki merkür rotarın etkisi ile anlatmak istediğinizi anlayamadım, benim anlayış yetersizliğime verin. Samimi olarak sormak istiyorum, bu yazıyla açık ve net olarak ne anlatmak istediniz? Hayır, bileyim ki istifade edelim..

  3. 3 SOR 13 Ekim 2007, 10:37

    İyi niyetle yazılmış bir yazı..

    “İbret” denilen bir kavram var Kur’an’ da ve dolayısıyla hayatın içinde de böyle bir “işlerlik” söz konusu.

    Yani “birimler” birbirlerini etkilerler. Bu etkileşmede, idrak-tefekkür yollu “YOL alan”; kanıksama şeklinde olaylar içerisinde kendisini dalgalara bırakma hali içinde olmayan veya “amelleri ile bir yerlere (bir gönüle belki) girebileceğini-ulaşabileceğini düşünmeyen (salih amelleri terk eden değil, bahsettiğim düşünce tarzını terkeden ve taat-masiyet ayrımı yapmayan) tabii ki daha derine doğru gidecektir. “Sen Allah’a aklı ile yakîn olanlardan ol” işaretini böyle anlıyorum. O akıl, bir yüzü ALLAH, bir yüzü İMAN olan madalyon ile ilişkilerde en hatırı sayılır rolü üstlenecektir. O akıl ile imanın (nurunun) derinliklerine yol bulunacaktır.

    Sonra şu da var ki, tüm bunlar neticesinde, ÖZE-kaynağa yönelen “idrak” düzeyleri, “bakış açıları”, farklılıklar arzettiği için onları programlayan FATIRın şanı gereği; her bir “bakış açısının” o sohbet veya yazıdan = kaynaktan alacağı-algılayacağı da farklı olacaktır (kabı kadar).. Ve bu algıamaların paylaşımı ise, “kaynağın” biraz daha kapsamlı değerlendirilebilmesine-anlaşılabilmesine yardımcı olacaktır.

    Bu son mantaliteye ise yazarın aksi tavır takınacağını sanmıyorum. Belki biraz hassas yaradılış, belki aşırı sevgi (gösterileri), rahim yollu cilveler buna neden olabilir; ama bunlar da inanın ki o KAYNAK eli ile ATLATTIRILACAKTIR. Zira atlanması gereken zaviyeler olarak er meydanında boy gösteriliyor. ALLAH ise SEMİdir, BASÎRdir. Hesabı ANında görendir. Göremeyene er geç gösterendir. Genelde işler böyle yürümez.. o başka.. meclisten dışarı. Sevgi, saygı ve tefekkür ile kalınız.

  4. 4 I >X< I (kendinden kendine) 13 Ekim 2007, 8:28

    Yazı gayet açık ve VERME gayretli.. Ama yine de !!!;
    bazı marka PC lerde(CASPER!?!!, cocoon?? vs.) mikroişlemci entegrelerinin kod farkı nedeniyle işletim sistemine uygulanamıyor sanırım. Bu tip işlemciler İMAL farkı gereği, entegredeki data-source LOJİK kapısına ait kanaldan gelen PALS’i almamış kabul ederek sisteme ERROR sinyali gönderiyor… Sistem ise bu gelen sinyalin ENTEGRE nin kendi ERROR unu bildirmesi olduğunu farkeden yazılıma sahip olduğundan; bu gelen sinyali dikkate almayarak çalışmasına devam ediyor… Kısıtlı elektronik bilgimle benim anladığım da bu kadar… Kusur varsa affola…

    Bayramınız BAYRAM ola…

  5. 5 Casper 14 Ekim 2007, 4:08

    Site yönetiminin işi zor! Allah yardımcısı olsun. Uyarılara rağmen karşılıklı polemiklere engel olunamayacak ve ne kadar uyarılsa işitmeyeceğiz belli ki.. Bu da bir pc marka sorunu mu, yoksa “hard disk” yetersizliği mi, yoksa “ram” yetersizliği mi bilmiyorum, ama sıradan sayılacak çok basit bir konuda dahi bize ulaşılamadığı ortada..

    Şahsen bu polemiği alevlendirecek bir katkıda bulunup, site yönetimini zor durumda bırakmamayı tercih ederim, her ne kadar “casper” pc’m olsa da…

    Aslında 10 yaşında bir çocuğun dahi anlayacağı kadar açık, net ve basit bir soru sormuştum. Verilmesi gereken basit bir cevap, adeta bir muammaya, bir fenomene çevrildi. Mana kelimeler arasında boğulup anlaşılmaz kılındı. Neyse, öyle olsun.. Demek ki biraz ahmak olduğum için anlayamamışım(!) konuyu.. Eh ne yapalım, siz anlayış ehlisiniz, bu size hoşgörü de getirmeli değil mi? Herkese selam ve sevgiler..

  6. 6 Mustafa 14 Ekim 2007, 10:22

    İnsanların büyük bölmünün hiç farkında bile olmadığı gerçekleri paylaşmaktasınız bizimle. Ama aynı zamanda böylesine engin bir görüşle kendi içimizde “özeleştiri” yapabilmemizi sağlamaktasınız. Bu ne büyük bir nasiptir. “Bildiklerimizin lafını edip böbürlenmeyelim ama gereğini yaşayalım” diyen böylesi aydınlık bilinçlerin eli öpülür sadece. Bu farkındalıklar elbette uçurumun kenarından çevirecek birçoğumuzu. En içten teşekkürlerimi sunarım. Allah’ım bizi işaretlerle oyalanmaktan koru! Levhaları doğru okuyabilmemizi ve gösterdiği gerçeğe giden “yolu yürüyebilmizi” kolaylaştır. Amin.

  7. 7 bir'ol 14 Ekim 2007, 12:32

    Kur’an şöyle der bir çok ayetinde: ”Sen irsal olmuş resul’lerdensin.” Demek ki risalet öz’den dışa doğru ‘irsal’ olan bir ‘ilim’..
    İslam dini ise fıtrat dinidir! Yani her varlık bir programlama ile var olur ve yaşar..
    İrsal olan risalet ilmi ise, fıtratları müsait olanlarca değerlendirilir ve yaşanır. Fıtratları müsait olmayanlar ise levhalarla uğraşır dururlar taklit ehli olaraktan..

  8. 8 I >X< I (kendinden kendine) 14 Ekim 2007, 7:45

    Öncelikle vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı özür dileyerek hoşgörünüze sığınıyorum… Ancak, benim azıcık elektronik bilgimle yazdığım karmaşık yorumun bu denli anlaşılmasına karşın, bu APAÇIK yazının anlaşılmaması enteresan!!!

    Tekrar af diliyorum ama ilk yorumun son paragrafı biraz kasıtlı yazılmış gibi algılanmıştı tarafımdan… Benim PC nin entegresinin kapasitesi de bu basitlikte işte… Niyaz ederim ki kapasite artımı için idrak-hazım-uygulama nasib ola bizim gibi ihtiyaçlılara… veSELAM.

  9. 9 oğuz 15 Ekim 2007, 12:15

    Kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz ve yüzleşmemiz gerekiyor.
    Zamanımız dolmak üzere, birbirimize bişey ispat etmekle harcayacak vaktimiz inan olsun yok. İspat edilecek tanımlanabilir bir ŞEY de yok çünkü. Biline ki herkes bir yoldan yakin elde edermiş. Bize tavsiye edilen de ilk agizdan akli ile yakin elde edenlerden olmak. Kendimizi kandırmadan, ispat aramadan, bizim yolumuzun dogru olduguna ispat etmeye calismadan. Cünkü sahitlik edilen seyin ispatina gerek kalmaz artik. Apacik ortadadir.
    Kendimizi bilmeye ihtiyacımız var dostlar. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz ve yüzleşmemiz gerekiyor tez zamANda.

  10. 10 Casper 15 Ekim 2007, 11:37

    Yazıyla özetiyle ilgili sorumu tekrar soruyorum:

    “Yolun sonuna varan konuşsun, gerisi sussun! Ya da daha açık ve dolaysız bir ifade ile; bir kişi konuşsun, diğerleri dinlesin! Çünkü yolda yürüyenlerin paylaşımları isabetli ve yerine paylaşımlar olmaz. Anlatımlar işaretler üzerine olup işaretlerin işaret ettiğinden uzaktır”

    Doğru mu anladım, yanlış mı anladım?

    Bakın soru bu kadar basit.. Cevabı da;

    “Evet doğru anladın.”

    veya

    “Hayır, yanlış anladın.”

    şeklinde basit olursa anlarım. Aksi halde aklım iyice karışacak.. Doğru anlayıp anlamadığımı test etmek istiyorum sadece.. Bunun nesi yanlış anlamadım? Soru sormak yanlış mı? Verilen cevaba itiraz edersem, o zaman hoşnut olunmaz ve itiraz edersiniz. Ama henüz cevap verilmedi ve ben de itiraz etmedim, etmem de.. İtiraz etmek için sormadım, anlamak için sordum. Hiç bir kötü niyetim de yok.. Yazı bir hikaye ile yazılmış, bu sebeple mecazlar, misaller var. Anlamadım, soruyorum, bunun altında buzağı aramayın.

    Doğru mu anladım, yanlış mı anladım? Mesela cevap “Evet doğru anladın.” olursa, belki bundan böyle paylaşmaktan vazgeçebilirim. Yazarımız kıymetli birisi ve bizi de son derece etkiliyor. Her yazdığını önemsiyoruz. Bu sebeple vereceği cevap belki de bundan sonra benim hayatımın yönünü değiştirecek.. O sebeple sizlerin zannettiğinden çok önemli bir yazı ve sorum da o kadar önemli bana göre..

    Yazarı çok meşgul olduğu için cevap vermez nasılsa, zaten ben de rahatsız etmek istemem. Ama okurlardan anlayış ehli biri yardımcı olabilir.

  11. 11 Vahdet BÜLBÜL 15 Ekim 2007, 11:40

    Esselam,
    Bismillah,
    Değerli kardeşim,
    Akıcı bir yazı olmuş kalemine sağlık. Yorumları da okudum ama o genç hakkında kimse bir yorumda bulunmamış. Kimdir bu genç??? Zahirde hazineyi bulan ve yolu bilen kabile genci!! Peki batında ne anlama geliyor bu genç. Mürşidi Kamiller var diyoruz. Acaba bu hikayede de böyle biri mi var? Tasavvufta ilerlemek okumak ile bir yere kadar. Her tasavvuf ehli bir yere kadar geldikten sonra anlatılmaz yaşanır diyor. Peki neden? Genç te bir yere kadar geldikten sonra tabela bitiyor. Ondan sonrası kendindeki kendini dinliyerek hedefe ulaşıyor. Kabile işte bunu unutuyor. Kılavuz bir yere kadar getirir. Kampı kurup etrafı tanımak ve yaşamak sizin seçiminiz. Ya kurar etrafı tanırsınız, ya da bu kadar yeter diyerek geri dönersiniz. Herkese böyle bir Kamil nasip olur inşallah

    Vahdet BÜLBÜL

  12. 12 Gayretli 15 Ekim 2007, 1:09

    yazının anlaşılabilirliğine söylenecek söz yok anlaşılamadıysa bu bizlerin kapasitesi dolayısıyladır. Ama anlayabilene gerçekten hazine karşısındadır. bizlere şükretmek düşer yalnızca kanımca bu yazı gayretli olmak gerektiğini aşıladı. evet gayretli olmak gerek taşın altına elimizi koymak gerek ki bir şeyler hissedebilelim. yoksa artık öğrendik elhamdürillah kuru ekmekle peynir gemisinin yürümeyeceğini kuru sözlerle bir yere varılamayacağını ama evet sizlerin sayesinde Allah hepinizden razı olsun. bilgisini paylaşanlar ve bu bilgiye kendilerince bir şey katanlardan bunu şeye benzetiyorum aşureye tek başına ne nohut ne şeker nede buğday bir tat vermez ama birleştiğinde tadından yenmez. öyle güzeldir. ki işte bizler sizlerin sayesinde bu güzellikleri elde ediyoruz. o yüzden tekrar tekrar Allah hepinizden razı olsun. Evet bilmek lazım ama bildiklerinle amel etmek tabiyki en güzeli, bu yolda yürümeyi Allah herkese nasip etsin inşaallah, geçmiş bayramınız o bayram olsun gönüllerinize nur dolsun.
    her şey gönüllerinizce olsun sevgi ve saygılar bizlerden sizlere olsun.

  13. 13 kaygusuz 15 Ekim 2007, 1:38

    Ne duyduysam, unuttum.
    Ne görürsem, hatırlarım.
    Ne yaparsam, anlarım.

    Konfiçyus

  14. 14 HH 15 Ekim 2007, 1:54

    Anlayabildiğim kadarıyla üstad yanlış yorumlara meydan vermemek için öyküden çıkarılması beklenen dersi eklemiş demiş ki:

    Hakikati anlatan “kelimeler”, hakikatin kendisi değildir! İşaretler, kendilerine değil, gösterdikleri hedefe varmak içindir!

    Bu açıklamayı okuyunca yanlış anlamak mümkün değil! Konu kim konuşsun, kim sussun meselesi ile alakalı değil. Konuşmak herkesin özgür hakkı. Konu ise imanın gereğinin uygulanması ve getirisinin yaşanması ile ilgili! Mustafa beye katılıyorum. Bildiklerimizin lafını etmekle oyalanmayalım, gereğini yaşayalım, yolu yürüyelim. Kişilerle alakası yok! Konuşan konuşmayan herkes için geçerli bu. Bana göre bu mesaj açık ve net verilmiş!

  15. 15 Casper 16 Ekim 2007, 10:48

    Teşekkür ederim HH. en tatmin edici cevap sizden geldi. Basit bir sorunun cevabı da oldukça basittir. İşte açık, net ve herkesin anlayabileceği basit bir cevap! Demekki ben yanlış anlamışım, öğrenmek istediğim buydu.

    Gereksiz duygusallıklar ve anlamsız alınganlıklar sıkıyor artık! Konuşamaz olduk….

  16. 16 sadabat 16 Ekim 2007, 5:54

    Soru soranlara neden kötü muamelede bulunuyoruz? Bu tavırlarımızı sorguladık mı hiç? Bakın ne demiş biri: “Gereksiz duygusallıklar ve anlamsız alınganlıklar sıkıyor artık”.. Bu çok hazin bir durum.. Çok fazla kişiden duyduğum bir serzeniş..

    Sorarım herkese, her birimiz her şeyi anlamak zorunda mı? Hepimizin zaman zaman kolay kavradığı veya kavramakta zorlandığı dönemler olabilir. Her an, dahi gibi anlamak zorunda mıyız? Anlamak veya anlayamamak da Allah’tan ise, hoşgörülesidir. Anlamadım diyene ahmak veya aptal muamelesi yapmak ne kadar doğru? Bu tavırlar adeta adetleşti. Bir gönül yaparken diğer bir gönlü yıkmak zorunda mıyız, yoksa bunu şuursuzca mı yapıyoruz? Kutsallarımız mı var? Gönül gönüldür! Ha falancadan görünsün, ha filancadan görünsün, aslında gönül tek’tir. Halimiz tavrımız hep şirk. Her şeyi anladığımızı iddia ediyoruz, ama iki gönül arasında fark görüyoruz. Biri kırılsa da olur, diğeri aman kırılmasın diyoruz. Çelişkili, muamma, sözle halin uyulmadığı tuhaf tavırlar!…

    Davranışlarımızı diğer insanların davranışlarına göre ayarlarsak bu olgunluk olmaz. Her durum ve ahvalde biz bildiğimiz doğrularla paralel olarak normal zaman ile aynı davranmaya devam etmeliyiz. Az önce verilen cevaplara baktım. Gerçekten en mantıklı cevabı veren kişi bile “bu yazıda anlaşılmayacak ne var, gayet açık” diyor. Halbuki sadece cevabı verip bu cümleyi kullanmasa, son derece olgunca ve hoş bir cevap olurdu. Ama şirk bu işte, mutlaka her halimize az da olsa bulaşıyor. Lafın arasında yazara iltifat, soru sorana aşağılayan bir laf sokuşturma ihmal edilmiyor.

    Biliyor musunuz arkadaşlar, bunun sonu yok.. Her an mekr-i ilahi ile burun burunayız, sınanmaktayız. Ya TEK’i görürüz, ya da görmeyiz. Buradaki gibi yarı görmek yarı görmemek olmaz.

    Her koyun kendi bacağından asılır. Bir kişi hata eder ve yüz kişi farklı versiyonlarla peşine takılırsa, bu maceranın sonu gelmez. O levhaların işaret ettiği noktaya ulaşılmaz. Her ne olursa olsun Hak’ka karşı duruşumuzu bozmamalıyız derim ben.. Kim ne ederse etsin, kim nasıl bir davranış modelini seçerse seçsin, biz yolumuzdan sapmamalı ve duruşumuzu bozmamalıyız. Soru mu soruldu, anlaşılamadı mı, ortada bir problem mi var, bunları çözümlerken ilmimizin gerektirdiği gibi, edebi bozmaksızın, nezaketi unutmaksızın, sevgi ve hoşgörü ile asla duygusallığa sapmadan bir çare aramalıyız. Nefsi çıkışlar, nefsi çıkışları tetikler. Biri bu zinciri bir noktada kırmazsa, bu çılgınlık çığ gibi büyüyerek gider. Ve sadece o zinciri ilmiyle kırıp, kendi yolundan ve amacından şaşmaksızın yürüyen hedefe varır.

    Her rüzgarda sallanıp devrilirsek, fırtınalara, kasıgalara nasıl dayanacağız? Ashab-ı Kiram’ı düşünün hele bir kez. Biz en ufak bir eleştiriye göğüs geremezken, onlar türlü işkencelere göğüs gerdiler de yine de yollarından sapmadılar, doğrularından ve ilkelerinden taviz vermediler, efendiliklerini bozmadılar ve kimseye zulmetmediler, ta ki savaşın emri gelene dek.. Hz. Ali’nin bir kafirle kılıç kılıca mücadele ederken savaşı neden bıraktığını bilmeyen var mı aramızda? Hatırlayın hadi; “Neden beni öldürmekten vazgeçtin?” diye soran kafire, “Çünkü yüzüme tükürdün. Tükürmeden önce seni Allah için öldürecektim, ama şimdi nefsim için öldürmekten korkarım”… diyen olgunluk ve anlayıştan söz ediyorum.

    Acaba bu olgunluk, kişisel bir yetenek olması kadar, Allah Rasulü Hz. Muhammed (s.a.v.)’in varlığı ve tasarrufu ile de mi alakalıydı? Ondan mıydı bu mü’minlerin geneline sirayet eden olgun tavırlar? Çünkü sadece Ali değil, pek çoğu bu şekilde hassasiyetle uyguluyordu öğrendiği İslam’ı…

    Bilmiyorum, düşünmek lazım. Ama görebildiğim, soru sorulmasına dahi tahammülümüz yok, eleştiriyi bırakın bir yana.. İsterse soran kötü niyetli olsun.. Biz kötü niyetli değiliz, öyle miyiz? İlmimizin gereğini normal şartlarda değil, olağanüstü şartlarda kullandığımız gün bizde olgunluk alametleri görülecektir. Yanlış mı düşünüyorum?

    Ama gelin bizim halimizi bir görün hele… Bir kişi ağzını açıp konuşsa, en az üç kişi o kişiye adeta çullanıyor. Bence bu yanlış! Doğrusu bu değil.. Bundan çok daha ağır eleştirilere maruz kalabiliriz veya kalabilirsiniz. Ne yapacağız veya yapacaksınız o zaman? Savaş mı edeceğiz? Karşımızdakileri zemmederek, aşağılayarak, hakaret ederek, ahmak veya aptal muammelesi yaparak mı TEK’i, BİR olduğumuzu anlatacağız? Buna kuşlar bile güler. Bu tavırlar ancak antipati toplar, sempati değil.. Ayrıca, ne bize ne de karşımızdakilere faydası olmaz.

    İnanın bana birbirimize “aferin” dememizle değil, Allah’ın rızasıyla bir yere geliriz. İnsanların verecekleri payelere göre çizgisini belirleyenin yolu cehenneme çıkar. Bunu bilir bunu söylerim.

  17. 17 Davut 17 Ekim 2007, 11:04

    Herkes ona yüklenmiş ama bence casper “kısmen” haklı. Asıl aşağıdaki satırlardan başka bir şey anlayanın anlayışında bir sorun var demektir, örneğin şartlandırılma gibi. Bir kez daha okuyunca gördüm. Casper uyarmasa o gözle okumayacaktım. Takmışım toz pembe gözlüklerimi şartlandırıldığım gibi okumaya devam ediyordum. Bence asıl biz anlamamışız yazarı, anlamak işimize gelmemiş herhalde. Özellikle aşağıdaki satırları bir daha okuyun.

    <<>>

    Bu satırlar ne anlatıyor sizce?

    “Yoldakiler dönüp yolda keşfettiklerini anlatmakla uğraşmasın, yolun sonuna varmaya çalışsın. Ancak yolun sonuna varanın anlattığının bir değeri vardır. Hakikate varmak için her yola çıkan heyecana kapılıp, yolda keşfettiklerini anlatmakla zaman kaybediyor veya hakikate ermek için çabalamaktan vazgeçiyor. O sebeple anlatmayı bırakıp yola devam edin” demek istemiş.

    Eğer burada başka bir şey anlatıldığını iddia eden varsa, anlamak işine gelmediği içindir. Gayet açık anlatılmış hem de.
    Yazar çok zeki, çünkü bunu açıkça söylese anlatanlar bozulacak, o da kibarca hikaye ile hicvederek anlatmış işte.. İster beğenin, ister beğenmeyin ve kendinizi avutarak anlatılanı anlamazdan gelmek için çeşitli bahaneler arayın. Zaten yazar yazdığının amacını, hedefini ve özetini çıkarmış:

    Bize çıkan ders: Hakikati anlatan “kelimeler”, hakikatin kendisi değildir! İşaretler, kendilerine değil, gösterdikleri hedefe varmak içindir! Yol, anlatanı değil, yürüyeni erdirir hedefe! Ömür ise, duyduklarını depolamak ve nakletmek için değil, imanın gereğinin uygulanması ve getirisinin yaşanması içindir!

    Kısaca ve özetle “Anlatan anlatmış, sen anlatmakla oylanma, daha önce anlatılanları değerlendirip hakikate ermek için yürümene bak.” demiş daha ne?

    Bugün Zaman Gazetesi yazarlarından Turan Alkan’ın “Selde kütük olmak ne güzel” başlıklı yazısını okudum. Şöyle diyordu:

    <<>>

    Bu sözleri de okuyunca selde sürüklenen bir kütük olmamaya karar verdim.

    A. Baki’ye paylaşımı için teşekkür ederim. Şartlandığım gözlüklerimi çıkarıp anlatılanı anlamama yardımcı olduğu için Casper’a da teşekkür ederim. A. Baki’ye katılır veya katılmaz, orasını bilmem, o kendi anlayışı.. Ama yazıda ne anlatılmak istendiğini sayesinde anladım.

  18. 18 Yolcu 17 Ekim 2007, 5:30

    Bence de çok ilginç bir yazı. Yazara paylaşımı için teşekkür ederim.. Beklentilerimiz dolayısıyla ilk anda anladık sanıyoruz fakat mesaj çok daha derinde gizli. Farklı birşeyler var burada. Yazılanların ötesinde bir şeylere işaret var. Bence buradaki ince mesajı görebilmek ancak “Rasulullah” kavramını doğru anlayabilmekle mümkün olacak birşey. Bunu düşündüren cümleyi buraya kopyalıyorum:

    “O yüzden de levhalar hakkında çok şey anlatılmış ama onların gerçek işlevini yürekli adamdan başkası anlayamamış; çünkü işaret ettikleri hedefte gerçekte ne olduğuna ondan başka hiç kimsenin ne gözü, ne kulağı şahit olmamış…”

    Kendinden başka hiç kimsenin şahit olmadığı kim? Bu öyküde enteresan birşey herşeyin derin bir manası var. Orman, esma boyutuna işaret ediyor belli ki, çünkü rızık kaynağı. Ucu bucağı görünmeyen ormanın derinliklerini keşfetmeye karar vermek, özünün sınırsızlığına yönelmek gibi. Çok daha enteresan tespitleri olanlar vardır mutlaka. Paylaşımını esirgemeyen herkese teşekkürler, saygılar.

  19. 19 ra-kun-daf 17 Ekim 2007, 5:40

    A. Baki’nin kitaplarını çok düşündürücü buluyorum ve devamlı okumaya çalışıyorum. Gizli Gülşen kitabında bir yazısında aynı benzer bir noktaya değinmiş. İsteyenlere adresi: http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/gulsen/gulsen038.htm

    Hayali ile Gerçeği

    ~ 38 ~
    Biliriz ki “yağmur”, bir isimdir…

    Ama “yağmur” kelimesi, yağmurun kendisi değildir ve bizi ıslatmaz…

    “ALLAH” kelimesi de bir isimdir…

    “ALLAH isminin işaret ettiği” ise apaçık ortada olan varlığın hakikati!…

    “ALLAH” ismine inanabilirsin… Ve hatta o ismi herşeyden üstün tutabilirsin…

    Ancak “amentübillahi” diyorsan, “ALLAH” ismine değil, “ALLAH’ın bizzat varlığına” inandım diyorsun!

    O varlığa bizzat inanmak nasıl birşey acaba ve acaba yaşamımızın kaç saniyesi, kaç dakikası, kaç saati, kaç günü… ismine değil, bizzat varlığına inanarak yaşıyoruz?

    Yoksa, kozamız içinde “yağmur-yağmur” demekle, “yağmurda ıslanmayı” aynı şey sanacak kadar gaflette mi yaşıyoruz?

    17.06.2000

  20. 20 birol 17 Ekim 2007, 8:24

    Slm. Adamin biri yolda DUR isaretini görünce; ‘bu isaret arabalar icin olsa gerek’ deyib kavsakta devam edmis ve bu gün cenazesi kalkiyor!

  21. 21 Simbad 18 Ekim 2007, 2:15

    Bir konu hikaye edilerek mecaz ve misallerle anlatıldıysa, o konuda açıkça anlatıldığında hazmedilemeyecek bazı şeyler var demektir. Sadece aklı olup hazmedebilecekler mecaz ve misalleri deşifre etsin de hazımsızlık çekmesin diye o şekilde yazılmıştır. Bir konu bundan başka hiç bir sebeple hikaye edilerek yazılmaz. Yazı yazan herkes bunu bilir. O nedenle herkes anlasın diye kendinizi helak etmeyiniz. Eğer herkesin anlaması istenseydi, ona göre bir anlatım şekli seçilirdi.

    Benim bu yazının kurgusunda anlamadığım tek nokta ormanın derinliklerine yolculuk yapan o ilk genç konusu oldu. Anladığım kadarıyla Hz. Muhammed aleyhisselâm’a atıfta bulunulmuş. Ancak benim bildiğim resuller bir yere yol almazlar, yolun sonuna varıp bir şey bulmazlar. Yolun sonundaki gerçek Allah Kudretiyle yine O’ndan bir lutuf olarak onlara getirilir. Oysa burada o sırra ermek için bir emek söz konusu.. Resuller risalet görevi aldıkları O yakine erişmek için emek sarfetmezler. Onlar Allah’ın Kendine seçtikleridir. Kudretiyle sebepleri ve yol gibi vesileleri kaldırır. Bir AN’da yolun sonu onlar için yolun başı edilir. Tüm yolların haritasına kuş bakışıyla en tepeden bir anda vakıf olurlar. Onların yol hakkındaki bilgisi yolda yürünerek elde edilen bir bilgi değildir. Ormanın derinliklerindeki O sırra ermek için yol gibi vesileler arayanlar ise sıradan insanlardır. Bu şekilde elde edilen yakine risalet değil velayet denir. Resullere ise o gerçek (risalet görevi aldıkları o yakin hali) kudreti ve lütfuyla herhangi bir yolda yürümedikleri halde getirilir. İrsal ve uruc arasındaki fark gibi.. Allah’ın seçtiği olmak başka, Allah’a talip olmak başka.. Allah’ın dost olarak seçtiği olmak başka, Allah’ı dost olarak seçmek başka… Buradaki tasvir urucu anlatıyor, irsali değil bence.. Ama bize de başkaca bir şekilde anlatılamazdı. Çünkü bizim anlayabilceğimiz ve ihtiyacımız olan bilgi bu gerçeğe (yakine) erişmek için bir yolda yürüme bilgisidir. Çünkü biz sebepler alemine (hikmet yurduna) mahkum yaşayanlarız. Bizim bir yerden bir yere erişmemiz hep bir yol vesilesi iledir, bir emek sarfederiz. Eh bize de ancak bu şekilde açıklanır. Eline beynine sağlık.. Keyifli bir hikaye olmuş açıkçası..

  22. 22 em 18 Ekim 2007, 12:30

    Simbad arkadışımızın Resuller yol almaz, emek sarfetmez herşey altın tepside önüne sunulur gibisinden yaptıgı açıklamaya şunu eklemek istiyorum:

    Hakikatte her ne kadar nuzul yollu ise de Risalet işlevinin açığa çıkması; “ALLAH SÜNNETİNDE DEĞİŞMEZ OLMAZ”, “Ben de sizin gibi beşerim” ayetlerine göre Resuller dahi Sunnetullah’a tabidirler ve (zahir beden boyutunun hakkı olarak) çalışmadan, emek sarfetmeden, tefekkür etmeden Allah’a eremezler, mutlaka belirli çalışmalar yapmalıdırlar ki kendilerinde potansiyel olarak doğuştan mevcut olan Velayet Riselet işlevini kuvveden fiile çıkaralar..

    Bunun en bariz örneği hz. Muhammed’in evlendikten bir müddet sonra ticareti bırakıp Hira mağarasına çekilerek “yoğun ibadet ve tefekkürle” günlerini geçirmesidir, ta ki 39 yaşına gelip RESUL işlevine bürünmesine kadar. Yani bir anda 39 yaşında pat diye vahiy almadı ve Resul olmadı.. Daha evvelden programlanan bir nokta peyderpey yaptıgı çalışmalarla ve tefekkürle kendinde buldugu hakikat noktasına olan yoğunlaşmasının ve Seyrinin en üst seviyeye çıkmasıyla oluşmuştur. Boyut değişene kadar da günlerce oruç tutmuş gece sabahlara kadar salatı ikame etmiş ayakları şişesiye… Nuzulu batın yollu anlıyorum zahirde değil..

    Hakeza İnsanı kamil olan Gavsı Azam Abdülkadir Geylani hz. leri 25 yıl mağarlarda insanlardan uzakta süren bir riyazat ve mücahede hayatı geçirmiş sonra irşada başlamış, O’da nuzul yollu özüne ermişlerden olmasına rağmen. Zahirin hakkı (urucmuş gibi) çalışmalar ve mücahedeler yapmaktır demek ki.

    Sözlerimi yine Gavsı Azam’ın Risalesindeki bir sözüyle bitireyim.. “MÜCAHEDESİ OLMAYANIN MÜŞAHEDESİ YOKTUR” diyor ve kayıt koymuyor..

  23. 23 Simbad 18 Ekim 2007, 3:33

    Madem bu kadarını açıkladınız, uruç ve irsal arasındaki farkı da açıklayın o halde, ki bilgilenelim sn. em…

  24. 24 Simbad 18 Ekim 2007, 3:51

    Bu arada, söz konusu olan o yorumu Üstad Ahmed Hulusi’nin “Dua ve Zikir” kitabındaki “Fetih Suresi”ni açıkladığı aşağıdaki yazı ve sonuna ilave edeceğim yine aynı kitaptan “Seyyüdül İstiğfar” konusunu açıklarken söz ettiği “Ledün İlmi” açıklamasına dayanarak yapmıştım. (galiba bir de bu şekilde lutfa erdirilen bir dostum var.. belki de onun anlattıklarının etkisinde de kalmış olabilirim.. yoksa ben nereden bilirim o mertebe ehlinin nasıl oralara geldiğini, emek sarfedip sarfetmediğini?.. yolda debelenip duran bir dervişim acizane..)

    * * *

    “Dua ve Zikir” kitabı “Fetih Suresi” açıklamasından:

    Biz bir iş’arî tefsir hazırlamadığımız için burada bu derinliğe girmeyeceğiz. Ancak, ilk üç âyetin batınî anlamından da sözetmeden geçmemiz mümkün değildir!.. Zirâ, bu üç âyet tasavvuftaki çok önemli bir hususa işaret etmektedir.

    İsterseniz önce bu üç âyeti tekrar okuyalım:

    “Sana öyle bir FETİH verdik ki, bu kesin ve apaçık FETHE eriştir!.. Ki böylece Allâh senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar; ve sana olan nimetini tamamlar; ve seni gerçek yola erdirir; ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz!..’

    Nakletmiş olduğumuz bu üç âyet-i kerîmenin zahir yâni ilk anda anlaşılan manâsı bütün tefsir ve meâllerde mevcût olduğu için burada bunun üzerinde durmayacağım. Allâh-ü Teâlâ’nın bize ihsan buyurduğu açıklık ve irfan nisbetinde buradan anladığımız manânın açıklıyabileceğimiz kadarına gelince.

    FETH, kapalı olan bir şeyin açılması, ya da kişinin elde edemediği bir şeyi elde etmesi anlamlarına gelir. Bu anlamlarladır ki, dünya hayatı içinde bir kişinin elde edebileceği en büyük FETH, âhıret âleminden bir bölüm olan berzah âleminin FETH’idir. Ki bu FETH’de ancak “yaşarken ölmek” suretiyle gerçekleşir!..

    FETH iki türlüdür.

    Zâhir FETH.
    Bâtın FETH.

    Bâtın FETH dahi iki türlüdür.

    a) FETH.
    b) FETH-İ MÜBİN

    FETH esas itibariyle yedi derecedir. Bu yedi derecenin birinci dereceden olanının gerçekleşmesiyle birlikte kişi FETH sahibi olmuş olur.

    FETH kesinlikle kişinin çalışmasına bağlı, yâni çalışmakla elde edilir bir şey değildir.

    FETH nedir?..

    Kişinin içinde bulunduğumuz şu boyutta, bu bedenle yaşarken; bir anda, beden bağımlılığından kurtularak, sanki ölmüş gibi, tamamiyle ruh beden yaşamına geçmesi ve ruhtaki özellikleriyle yaşamını bu dünyada sürdürmesi halidir.”Ölmeden evvel ölmek” denilen hâlin hakkel yakîn yaşanmasıdır. Bize öğretilene göre, böyle kişilerin yeryüzünde sayıları kırkı bile bulmazmış, nuranî FETH sahipleri olarak.

    Evet, FETH bu yönüyle de ikiye ayrılır:

    1. FETH-i zulmanî
    2. FETH-i nuranî

    FETH-i zulmanî, müslim ya da gayrı müslim tüm insanlarda meydana gelebilir. Özellikle, hindularda, Budist felsefe mensuplarında görülen ve FETH eseri olan bazı haller hep bu FETH-i zulmanî neticesidir ki, din terminolojisinde bu hallere “istidraç” adı verilir.

    FETH-i zulmanî’nin iki büyük işareti vardır. Birincisi bu tür FETH kendisinde meydana gelmiş kişi Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm`ı kabul etmez. İkincisi de, birimsellikten, yâni kendini bir birim olarak görmek perdesinden kurtulamamıştır!..

    FETH-i zulmanî sahipleri, kişinin tüm geçmişini bilebildiği gibi, aynı anda birkaç yerde bulunabilme, kâbir ahvalini anlatabilme, CİNlerle rahatlıkla iletişim kurabilme ve daha başka bazı akıl almaz davranışlar ortaya koyabilme özelliklerine sahiptirler.

    FETH-i nuranîde dahi benzer özellikler meydana gelir!.. Ancak bir farkla ki, bu zevât kısa sürede bu yaşama adepte olduktan sonra gelişmelerine devam ederler, FETH’in üçüncü derecesinde Hazreti Rasûlullah ile ve sair peygamber ve evliyâ ile buluşurlar ve berzah âleminin çeşitli sırlarını agâh olurlar. Bundan sonra da ricâli gayb arasında yerlerini alırlar.

    FETH-İ MÜBÎN odur ki, gelen kişi bu FETHİ kaldırabilir. Bu ne demektir?..

    Kişiye FETH geldiği zaman, yâni fizik – biyolojik beden bağından kurtulduğu zaman, bu yaşam şeklini hazmedemeyip kendini içinde bulunduğu boyutun şartlarına kaptırabildiği gibi, buna güç yetiremeyip bedenden tümüyle de kopabilirler; ki bu da onun mutlak manâda ölümü tadışına yolaçabilir.

    FETH geldikten sonra, mutlak manâda ölüm gelmediği takdirde, o kişi beyin aracılığıyla gücünü arttırmaya, ilmini çok daha üst seviyeye yükseltmeye devam eder yâni ilerleme devam eder. FETH’in arkasından ölümün gelişi ise onu bulunduğu yerde sınırlar.

    Evet, bu konunun daha fazla açıklanmasına bu kitabın müsaadesi yoktur. Bu sebeble biz, şimdi yukarıdaki âyet-i kerîmelerin işaretinden anladıklarımıza dönelim.

    “Sana öyle bir FETH verdik ki”. Kişide bu FETH’in oluşması onun hiç bir çalışmasına bağlı olmaksızın tamamiyle Allâh tarafındandır. Allâh vergisidir ki, “bu kesin ve apaçık bir FETH’e eriştir”. Böylece sen artık berzah âleminin bir ferdi olarak dünyada yaşarsın her şeyin içyüzünü ve hikmetini bilirsin, dolayısıyla bundan sonra senden hiç bir “zenb” meydana gelmez. O gerçekler içinde yaşayan bir Ferd olarak, “Allâh senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar”.

    “Ebrarın güzellikleri, mukarreblerin kusurlarıdır” hükmünce, Allâh’ın vahdaniyetini seyirden, beşerî yaşam şartlarınca perdelenmekten ileri gelen kusurlarını bağışlar. Ve tam kemâliyle ihsan ettiği bu FETH ile dünyada oluşabilecek en mükemmel nimeti ihsan etmek suretiyle sana olan nimetini tamamlar. Zirâ, dünyada bir kişide açığa çıkacak en büyük nimet FETH-i nuranîdir. Adetâ, dünyada yaşarken cennete girmek gibi bir şeydir bu.

    “Ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz”!. yâni bu FETHİ-i mübîne nâil olarak yaptığın çalışmalar ile seni öyle bir zafere, başarıya ulaştırır ki Allâh hiç bir aklı selîm sahibi sana, açıkladıklarına, bildirdiklerine karşı koyamaz.

    İşte bu üç âyet-i kerîme FETH-İ MÜBÎN’e ermiş kişinin halini anlıyabileceğimiz kadarıyla böyle izâh eder.

    * * *

    “Dua ve Zikir” kitabı “Seyyidül İstiğfar” açıklamasından:

    Tasavvufta, “mâiyyet sırrı” denilen hususa işaret eden “ind” tâbiri Türkçe`ye “katından” diye çevrilmektedir ki bu asla yeterli olmayıp; bilakis konunun inceliğini örtmektedir.

    Zâhir vardır, bâtın vardır, ledün vardır.

    Ledün kelimesiyle işaret edilen her şey, o kişinin zâtından açığa çıkan Allâh`ın kudretine işaret eder ki; buna şöyle de diyebiliriz.

    Hikmet sisteminde açığa çıkan kudret sırrı!..

    Dünya hikmet yurdudur. Her şey bir sebeble, bir vesile ile oluşur. Ahiret denilen ölümötesi yaşam ise kudret yurdudur; orada hikmet kuralları dünya fizik kanunları geçerli olmaz.

    İşte mukarreblere dünyada ikrâm kabilinden gelen “ledün” nimeti ile “kudret” sırları seyredilir.

    İstiğfarda da bağışlamanın “Allâh” indinden taleb edilmesi demek; beşerî kusurların örtülerek, hakikat nurlarının “nefs”inde ortaya çıkmasını taleb etmek demektir. Kalem, bundan ötesini satırlara dökmeye yetmiyor. Bağışlayın. Elbette ârif olan anlıyacaktır işaretimizi.

    * * *

    Üstadın yazdıklarının dışında bir yorum yaptığımı zannetmiyorum, ancak olabilir ki ben üstadı yanlış anladım.. Siz daha doğrusunu yazarsınız bizler de anlarız ve teşekkür ederiz.

  25. 25 faik 20 Ekim 2007, 9:41

    Zat, sıfat, esma, efal tek bir varlığa; ismi Allah olana ait. Varlıkları da efalin esmaya, esmanın sıfata, sıfatın da Zat’a dayanıyor.

    Zat boyutunun hakkı nasıl verilir? Efal, esma, sıfat boyutlarından soyunup, hiçlik halinin yaşanmasıyla…

    “Allah’ın Zat’ı hakkında tefekkür etmeyiniz”. Çünkü tefekkürün kaynağı sıfat boyutunda ilim sıfatıdır.
    Zat boyutunda ise “ilim ilimden cehildir“.
    Zat boyutunun tefekkürü tefekkürsüzlüktür.
    “Allahı idrak Allah’ın idrak edilemiyeceğini idrak etmektir.”
    Zat boyutunun hakkı hiçlik halinin yaşanmasıdır. Hepliğin oluşturduğu hiçlik hali.
    La ilahe illahu…

  26. 26 selin 20 Ekim 2007, 11:46

    Benim “data”dan öncelikli anladığım; genetik yollu ve bugüne kadar okuduğumuz, bildiğimiz anladığımızı sandığımız tüm mevcut bilgilerimizdir.

    Bu hikayede anlatılan ise, işaret yollu anlatılanları, ezberleyerek ve insanlar arasında ego savaşına dönüşecek şekilde nakletmemiz değil, bizzat yaşayarak YENİ işaretler ile yolda yürümeyi kolaylaştırmaya çalışmak olmalıdır. Amacımız bizlere hibe edilen bu ilmi tekrarlamak değil, daha ilerilere taşımaya çalışmaktır.

    Matrix’de Morpheus’un Neo’ya söylediği bir söz vardı; “yolu bilmek ile yürümek aynı şey değil!!”. Bizler de tıpkı hikayedeki genç gibi her gece uykuda ölüyor ve yepyeni hücreler ile hayata Yeniden başlıyoruz.. Şuurumuzda da bu YENİLENMEYİ başarabiliyor muyuz????

  27. 27 Işık 25 Ekim 2007, 11:09

    Datayı, “Allah ismiyle işaret edilen”in ilminde salt isimlerin yer aldığı bilgiden oluşan, özellikler olarak algılıyorum. “Allah ismiyle işaret edilen”in ilminde ilmiyle ilminin seyri oluşur beyinde. Esma boyutunda var olan isimlerin manalarını, Allah bakışıyla seyredip değerlendirmek olmalı ana hedefimiz. Beşer anlayışıyla kainatı değerlendirdiğimizde zahir boyutundan çıkamayız. İsimlerin manalarını değerlendirip hakikat boyutunda tefekkür etmeliyiz. Önümüze çıkan işaretleri put yapmayı bırakıp sadece hedefe varmak için bir işaret olarak değerlendirmeliyiz. ALEMLERİN RABBI OLAN ALLAH’A iman etmeliyiz.

    “Allah ahlakıyla ahlaklanınız” sözünün hakikati kavranmadan gerçek imanı yaşayamayız. İsimlerin hakikatini beyninde oluşan manalarını evrensel boyutta düşünüp, sistemin içinde olarak algılamalıyız.
    ALLAH bütün bu yaşanması gerekenleri nasip etmiş ola.
    Hedefimiz olana yaklaşmak için yardımcı olan dostlara selam olsun.

  28. 28 hakan 5 Mart 2008, 7:22

    Gayb; Ya var olan algılayamadıklarımız ya da henüz yaratılmamış olan.. gaybın anahtarı ilim, ilmin sahibi ALİM ve HAKİM.. Sonsuz ilmin sonlu olanda zuhuru sınırlı ilim.
    Bu sınırlı ilmin bizde açtığı ilim kadarı ile rakamların işaretlerinden bazılarına değineliM.

    6 rakamı Erzurumlu İbrahim Hakkı k.s. un marifetnamesinde tek tam sayı olarak anlatılmış. şöyle ki; 6 nın ½ si 3.., 1/3 ü 2.., 1/6 sı 1 .. bu sayıların toplamı 3+2+1=6 yine kendisini vermektedir. başka hiçbir rakam bölümünden sonra 6 rakamında olduğu gibi kensine eşit çıkmıyor ya eksik ya da fazla vermektedir. yani 6 kesirlerinin toplamı kendisine eşit olan tek tam sayı…

    ‘’ 6 günde gökleri ve yerleri yarattık’’ ayetinde geçen 6 rakamı vahdet boyutunun tam ve eksiksiz kesrete dönüştürülmesine işaret ediyor. burada bir diğer dikkat çeken husus Cuma günü… Cuma günü de haftanın altıncı günüdür. kıyamet Cuma günü akşam vakti. 6. günün sonu…

    Cuma gününün haftanın altıncı günü olması hakkında, kısaca şöyle bir açıklama yapılabilir. Perşembe ismi Farsça penç yani 5 kökünden gelmektedir. Çarşamba cahar yani 4.. bu durumda haftanın ilk günü Pazar 6. günü Cuma olmaktadır. 6.Gün Cuma aynı zamanda cem etme, noksansız toplama….

    Kaynaklarda rasulullah s.a.v. efendimizin doğum ve ölüm günü olarak pazartesi olarak verilmektedir. doğum gününün hesabı uzun lakin ahrete intikal tarihi :

    Miladi Hicri
    Gün 7 12
    Ay Haziran Rabiulevvel
    Yıl 632 11
    Gün Adı Pazar

    http://193.255.138.2/takvim.asp?takvim=2&gun=12&ay=3&yil=11

    Görüldüğü gibi Pazar günüdür.. haftanın birinci günü doğmuş ve ölmüş olması rakamsal olarak ta ilk yaratılan olmasına işarettir. 12 rebiülevvel in işaretine şimdilik girmiyoruz.

    Kehf suresi 25. ayette:

    – Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.

    Buyurulmaktadır. bu ayette direk 309 olarak buyurulmamasının işareti olarak; güneş takvimi ile 300 yılın ay takvimi ile 309 yıl olmasını anlıyoruz ki verilen rakamlar her iki takvime göre hesaba işaret olduğunu düşündürmektedir.

  29. 29 KASIM 8 Mart 2008, 9:04

    Allah razı olsun, bu yazıyı okuduktan sonra konuşurken devamlı kendimi sorguluyorum çok sıklıkta işaret levhalarından bahsetmekte olduğumu anlamama yaradı.. şahit olduklarımdan başka şeyden bahsetmemeye karar verdim çünkü işin şakaya gelir yanı yok yok.

  30. 30 Aysen 18 Mayıs 2008, 8:09

    Bu yaziyi neden daha once okumamisim?
    Isaret levhalarini anlatmaktan ne zaman kurtulacagiz?????


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: