Yücelerde Buluşma

Alan varoluş konumundan veren var oluş konumuna geçmeden, hiçbir psikoterapötik (kısmen farmakoterapötik) yaklaşım kalıcı çözüm getiremez. Nefs katlarında yükselmenin, yani patolojiden, nörozdan uzaklaşmanın yolu, varoluş ekolojisini koruduktan sonra “vermekten” geçer. Biz bu yeni, alternatif sosyoterapi metoduna “hayır terapisi” diyoruz.”

* * *

Bu çalışmamda anne/baba ve evlad ilişkilerinin çok özel bir yönüne temas etmek istiyorum.

Önce nöroz diye tanımlanan psikolojik rahatsızlığın kısa bir tanımlamasını yapıp, sonra da nefs ve hâl psikolojisi açısından bildiğimiz psikoterapi yaklaşımlarına yardımcı veya alternatif olabilecek iki çok özel hayat tecrübesinden söz edeceğim. Bunlar anne/babanın çocukları ile müşterek olarak yapabilecekleri hayır girişimleri ve Umre/Hacc ziyareti.

Savunduğum hipotezi özet olarak sunarsam: Nöroz nefsin alt katlarının bir sorunudur ve nefsin üst katlarına has olan lâtîf duyu ve duygular beraberce yaşanırsa, seneler sonra anne/baba ve onlarla o nörotik karmaşayı yaşayan çocuk (veya erişkin kişi) nihayet özlemini çektikleri barış içinde beraber olabilme durumuna gelebilirler. Yeni bir ilişki modeli oluşur, barış, güven, anlayış, karşılıklı sabır ve muhabbet gönüllerde yeniden uyanır.

1769 da İskoç tıp doktoru nöroz tabirini ilk kullanan kişidir. Aslında –sinir hastalığı– manasına gelir. S. Freud’un bilinçdışının varlığını kanıtlamasıyla bedensel ağırlıklı bir kavrayıştan, rûhsal ağırlıklı bir yoruma geçilmiş ve 1870 lerden itibaren bu tanımlama psikolojik bir rahatsızlığa işaret etmiştir.

Rûhsal rahatsızlıkları kategorize eden Amerikan DSM-IV sisteminde artık -nöroz- tanımlanmasına rastlamıyoruz, bu yaklaşım psikoanalizin tarihsel bir süreç olarak biyolojik psikiyatri karşısında gittikçe alan kaybetmesinin bir sonucu olarak anlaşılabilir. Ama tabir psikoanalizin daha tesirli olduğu Fransa gibi ülkelerde daha hala geçerlidir.

Psikoanaliz açısından baktığımızda bu rahatsızlığın zuhur etmesini şöyle anlıyoruz.

Freud ve ekolüne göre insan temelde 3 dinamik rûhsal yapıdan müteşekkildir. Bunlar ego/ben, süperego/üstbenlik (Freudyen vicdan) ve id/dürtüler (eros/tanatos=cinsellik ve ölüm) yapılarıdır.

Hayatın ilk altı senesinde Freud’e göre doğanın çok yönlü sapık olarak programladığı çocuk (=id), anne/babası ve çevreden gelen baskılarla, onların görüşünü benimser ve iç âleminde süperego yu oluşturur. Süperego neyin doğru, neyin yanlış olduğunu dikte eden bir –üst kurul– gibidir. Böylece insanoğlu temelde bir yandan olabildiğince zevk –ü sefa hâlinde yaşamak ister, meselâ erkek çocuk annesine cinsel arzu duyar (kız da babasına) ama süperegonun cezalandırma tehdidi ile (baban bunu yaparsan seni hadım edecek= Ödipus/kastrasyon kompleksi) kendi kendisini frenler. Freud’e göre bu frenlenme çocukta kaygı dolu bir gerilim (frustration) yaratır. Anne tarafından uygulanan diğer sınırlandırmalar (dışkı temizliği ve beslenme âdetleri) bu kaygının artmasına sebep olur. İşte bilinç ile bilinçdışı arasındaki bu kutuplaşma zaman içersinde kronikleşirse yetişkin insanda da tesirlerini gösterir ve nörotik davranışlar meydana çıkar.

Müşterek temelleri yukarıda tanımladığımız kaygı olan bir dizi rahatsızlık: depresyon, obsessif/kompülsif yapı, fobiler (nedeni olan spesifik korkular, meselâ örümcek, yükseklik, dar alan fobileri), histeri/konversiyon, hipokondri (hastalık hastalığı), kişilik rahatsızlıkları (Borderline/Sınır Rahatsızlık)… nörotik yapıdan kaynaklanır.

Ama tüm bu rahatsızlıklar içersinde kişi durumunun kısmen farkındadır ve bu farkındalık, psikozlarla nörozlar arasındaki temel ayırımdır.

Kişi içinde yaşadığı bu temel çelişkiyi aşmak için bir dizi savunma mekanizması oluşturmak zorundadır yoksa acısı dayanılmaz boyutlara varacağı için dağılma yaşar. Bunlardan bazıları: bastırma (bilinç altına atma), inkâr etme (önbilinçdışına atma), yadsıma (olmamış, yokmuş gibi farzetme), yansıtma (kendi korktuğu/nefret ettiği yönlerini başkalarında görme), yer değiştirme, tepki oluşturma, rasyonelleştirme (duygusal boyutu görmemezden gelip, akılla anlamaya çalışma), yüceltme (var olan yıkıcı saldırgan eğilimi olumlu hâle getirme, meselâ her yeri yakıp yıkmak isteyen insanın itfaiyeci mesleğini seçmesi, öldürmek isteyenin cerrah olması gibi…), gerileme (erken çocukluk dönemine geri dönme), ayırma/dissosiasyon (duygunun bağlı olduğu olaydan kopması veya ertelenmesi), alay, idealleştirme, özdeşleşme, içe atma, içe yönlendirme (ms: başkasına hissettiği nefreti kendisine yönlendirme), bedenselleştirme, bölünme, duygu değiştirme/substitüsyon…

Karl Jung, Freud ile yaşadığı temel fikir değişikliği sonrasında nöroz kavramına şu yenilikleri getirdi.

Kendi kendini düzenleyen rûhsal yapı (self-regulating psyche) görüşünden yola çıkarak Jung, “nörozlar sadece bilinç ve bilinçdışındaki karmaşalar (Complex) arasındaki çatışmadan kaynaklanmaz ve bilinçdışı bu karmaşaların yanısıra insanın gelişmesi için (individuation/bireyselleşme) yapıcı bir rehberlik görevi de ifa edebilir” düşüncelerini dile getirdi. Bilinçdışı bu görevi evrensel sembolizm dili, rüyalar ve hayaller vasıtasıyla gerçekleştiriyordu. Eğer bilinçdışının bu sentetik/yapıcı rolü bireyde bir şekilde engellenmişse, bu gelişim duraklaması da nöroz oluşumuna neden olabilir.

Jung’un Freudyen bilinçdışı nazariyesine kattığı bu yeni boyut ileride göreceğimiz gibi bizim nefs psikolojisi yaklaşımımıza bir anlam kapısı açıyor.

Nörozların oluşum/tezahür teorilerine böylece bir göz attıktan sonra, nörozu yaşayan insanın iç âleminde neler oluyor, bir bakalım.

İnsan tabiatta yaşayan canlılar arasında en fazla “isteyen” bir varlık. Doğduğumuz andan itibaren baştan fizyolojik ihtiyaçlar (doyurulmak, sıcak ve kuru tutulmak, acısı engellenmek, okşanmak, uyarılmak) sonra çevreyi ve eşyayı arzumuza göre denetleyebilmek (çocuğun oyuncakları ile kendi dünyasını oluşturması…) ve bu arada gittikçe artan oranlarda fark edilmek, kabul görmek, değerli olduğu mesajlarını almak, ona ihtiyaç duyulduğunu hissetmek yani sevilmek istiyoruz. İşte nöroz bir açıdan bu sonsuz isteklerle gerçeklik arasındaki bir çelişkiden kaynaklanıyor. Bu isteklerin yerine getirilmesinde hayatın ilk dönemlerinde özellikle çevremizdeki yakın insanların rolü çok büyük, çünkü biz temel ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda diğer canlılara göre çok daha muhtaç bir varlığız (Hiçbir hayvan türü 16 ile 20 senesi aralarında anne / babasına bağımlı kalmaz…).

Fakat ne kadar kadar şevkat, muhabbet, ihtimam içinde büyütülmüş olursa olsun, insanın bu sonsuz isteklerini tam manasıyla tatmin etmek mümkün değil. Hep bir şeyler eksik kalıyor, ya annenin o anda yapacak önemli bir işi var, ya diğer kardeşlerle paylaşmak zorundayız ya da muhatap olduğumuz ferdin verme kapasitesi bizim isteklerimizle orantılı değil. İşte burada çok insani bir işlev devreye giriyor ve var olan istek (mesela açlık, susuzluk, acı çekmeme, okşanma…) bilinçdışına atılıyor. Çünkü acı bilincin kaldırabileceğinin ötesinde bir düzeyde (olayı sadece bir istek için değil, zaman içinde biriken isteklerimizin toplam acısı olarak da görebiliriz). Ama bu süreç esnasında tatmin olamayan istek kaybolmuyor, derinlerde bir yerlerde depolanıyor“. Ve birey o isteğin yerine alternatif, sembolik işlevler gerçekleştirmek zorunda (meselâ, karnı acıktığı hâlde o anda doyurulmayan küçük kız, oynadığı bebeğine yemek yediriyor…). Bu örnek sembolik bir doyum alma manasına geliyor. Ve ilginçtir bu sembolik doyumlar sadece çocukluk dönemi ile sınırlı kalmıyor, meselâ yeterince meme alamamış bir bebek (hem maddi ve hem de manevi manada) ileride yetişkin insan olduğunda halâ ağız bölgesini aşırı tatmin etme arayışında (aynı zamanda merkezi sinir sistemindeki doyum merkezlerini de…).

Aşırı yemek yeme (obezite), sigara tiryakiliği, doyumsuz çokeşli cinsellik bir açıdan bu sembolik tatminin diğer tezahürleri. Ama sembolik tatmin hiçbir zaman gerçek tatminin yerini dolduramadığı için süreç sürüp gidiyor ve bu kronik doyumsuzluk insanın iç âleminde gerginlik yaratıyor. Aslında bu teyakkuz (alarm) ve ondan kaynaklanan gerginlik durumu hayatın idame ettirilebilmesi için faydası da olan bir mekanizma ama her şeyde olduğu gibi orantı çok önemli.

Gerginliğin psikolojik uzantısı kaygı (anxiety), yas (suçluluk ve yetersizlik duyguları her depresyonun temelinde yatan asli duygular, yapı taşlarıdır), manasız temizlik ve düzenleme arayışları (obsessiv/kompülsiv sendrom), fobiler, kısaca bizleri mutsuz kılan bir dizi psikolojik acı…

İlişki psikolojisi açısından bakarsak insanın olabilecek dört ilişki kategorisinde aksaklıklar görüyoruz. İnsan-madde (veya şeyin çoğulu anlamında eşya), insan-insan, insan-kendi kendisi ve insan-aşkınlık veya -Yaratıcı alanlarında ahenksiz ilişkiler.

Tüketen (consumption=yakıp kül etme manasına gelir), çevresini anlamsızca yok eden, eşyayı hor görüp (kullanıp atan!… Dikkatinizi çekerim kul-lanmak= kul hâline getirmek demek de olabilir) dünyayı kirleten insan; narsisist (kendinden başkasını sevemeyen, kendine tapan), gittikçe yalnızlaşan insan; gittikçe kendi kendisine, içindeki –Hazreti İnsan– potansiyeline yabancılaşan insan… Ve gittikçe sonsuzluk boyutundan kopan, Yaratandan uzaklaşan insan…

Evet buraya kadar nörozun gerçek isteklerin yerine getirilememesi nedeniyle, sembolik alternatif isteklerin zuhur etmesinden kaynaklanabileceğini gördük. Bu süreç seneler boyu devam ettiğinde bir yandan içimizde, bilinçdışının derinliklerinde, bastırdığımız (repressed) gölgeler varlıklarını sürdürürken bir yandan da bilinç düzeyinde bir dizi alt kişilik (subpersonalities) veya rol hayat sahnesinde oyunlarını oynarlar.

Bilinçdışının mahzenlerinden bir gölge usulca yukarı çıkar hayat tiyatrosunun soyunma odasındaki gardrobu açar ve başka yoldan ifâde edemediği derin duygularını yaşamak için bir kostüm seçer. Burada derin duygu diye anlatmaya çalıştığım insâni özellik, batı dillerinde “passion: İng.; Leidenschaft: Alm.” diye tanımlanan şiddetli arzu/sevda veya hâli temsil eder. Kant antropolojisinde aradaki fark şöyle açıklanır: Duygu (emotion) bir barajın arkasında birikmiş suyun, barajın kapaklarından akmasına benzer, ama şiddetli arzu/sevda (passion) dağların doruklarından delice akan bir ırmak gibidir, toprakta derin izler bırakır, zamanla kayaları bile oyar. Duygu bir çeşit sarhoşluksa, derin duygu veya şiddetli arzu bir çeşit hastalık hatta zehirlenme gibidir (sevgi ve aşk; kendini temkinle ifade etme ve politik ihtiras…). İşte bu sevda, şiddetli arzu tarafından motive edilen ego/ben, ister istemez gardrobu açar ve o role uygun kostümü üstüne geçirir, hayat sahnesine iner. Aslında oyun bir trajedidir ama oyuncunun derin duygularını hissedemeyen kişilerde bu sahne bazen gıpta bile uyandırabilir. Somut olarak ne dediğimi görmek istiyorsanız ülkemizde son olarak 2007 yılında yaşadığımız seçimlerden sonra oluşan manzaradaki bazı yenilmiş parti liderlerinin gözlerindeki ifâdeye bir büyüteçle bakın, iki gözü de ayrı ayrı inceleyin… Eminim gördüğünüz trajik duygular nedeniyle onlara gıpta etmeyeceksiniz.

Değişik sevda/derin duygu karakterlerinin sıralamasını Enneagram teorisinden yola çıkarak yaparsak, şu 9 ana rolü görüyoruz.

1: Öfke (celâlli kişiler)
2 : Gurur (mağrur kişiler );
3 : Kibir (kendi imajını aşırı vurgulayan kişiler);
4 : Gıpta etme, kıskançlık;
5 : Hasislik, cimrilik (biriktirme, yığma tutkusu yaşayan kişiler);
6 : Kaygı, endişe (sürekli dünyanın kafasına yıkılacağını bekleyen kişiler);
7 : Vur patlasın, çal oynasın tarzı yaşayan kişiler (her açıdan hem maddi ve hem de manevi açıdan oburluk yaşayan kişiler);
8 : Şehvetperestlik (özellikle cinsel açıdan çok eşli bazen sapık eğilimler taşıyan kişiler);
9 : Atâlet, tembellik (rahatına düşkün, aksiyondan kaçınan kişiler).

Evet hayat gardrobunda bulunan kostümler yüzeysel olarak baktığımızda bu rollere tekabül ediyor ve bizler sahneye iniyoruz. Bazımız Kral Lear (Şekspir), bazımız Hamlet, bazımız Don Juan, bazımız Mefisto, bazımız Marki dö Sad, bazımız Don Kişot, bazımızda rûhunu şeytana satan Dr. Faust (Şiller)…

Bilinçdışının mahzenlerinde hayalet gibi gezinen, tatmin olmamış istekleri ile sürekli doyumsuz gölgelerimizin (sahte benlikler ve gerçek benlik/unreal selfs, versus real self), hayat sahnesine nasıl çıkabildiklerini biraz görmüş olduk.

Peki çözüm nedir diye sorarsanız, klasik eğitim görmüş bir psikiatrist veya psikolog size kendinizi daha iyi tanıyabilmeniz için bir psikoterapi önerebilir. O uzman kişinin yardımı ile elinize bir meşale alıp bodrum katlara inebilirsiniz. Orada yaşayan o mahzun, muzdarib, kaygılı, öfkeli çocukları teskin edip belki de uyutabilirsiniz. Onların devreden çıkması artık sahneye çıkarken çok özel bir kostüm giyme ihtiyacını gerektirmez. Hz. Mevlâna’mızın buyurdukları gibi artık göründüğü gibi olma ve olduğu gibi görünme moduna geçebilirsiniz. Hayatınız daha hafif, ilişkileriniz daha dengeli, aileniz daha mutlu olur.

Ama bir süre sonra hayat sahnesinde yine bir huzursuzluk belirir, nereden geldiği belli olmayan bir hasret, gönülde bir sızı, tanımı çok zor olan bir ağırlık benliğimizi kaplar, sahnenin ışıkları loşlaşır.

Freud ve Jung’un nöroz telakkilerini gördük, insanın iç âleminin ve özellikle bilinçdışının oluşumunda isteme/arzu ve istememe (dislike) önemine dikkati çektik, şimdi gelin tasavvuftan feyz almaya çalışan benötesi psikolojisi açısından nefs yapısına ve nöroz oluşumuna bakalım. – 900 Katlı İnsan– kitabında ayrıntılarını açıkladığımız çok katlı nefs yapısına göre (multi-level self structure and theory) insan benliği veya nefs çok katlı bir binaya benzetilebilir. Gittikçe daralan ve karanlıklaşan bodrum katlar (altbilinçdışı/lower unconscious) ve gittikçe ferahlaşan, aydınlanan üst katlar arasında her insan için varoluş imkânları vardır. Bodrum katlar varlıkbilim açısından varoluşsal kararmayı temsil ederken (ontological obscuration) üst katlar varoluşsal özgürlüğü ve aydınlanmayı yaşatırlar (ontological relief / freedom and enlightenment). Her katta potansiyel temsilcilerimiz vardır, her insan içinde hem bu kaygılı, öfkeli, şehvetperest çocukları taşırken bir yandan da üst katlarda yaratılmışların en hayırlısı olan Hazret-i İnsan potansiyellerine sahiptir. Hz. Mevlâna’nın işaret ettiği gibi “hem eşek kuyruğu ve hem de melek kanatları ile dünyaya geliriz, bazımızda kuyruk büyürken, bazılarımızda kanatlar gelişir !”.

Hayatı boyunca her insan katlar arasında inip çıkma selahiyetine sahiptir. Kâh öfkesine, şehvetine, hırsına kapılıp bodrum katlara düşer, kâh yaptığı bir jestle, işlediği bir hayırla üst katlarda belirli bir süre kalır. Meselâ trafikte canavarlaşıp arabasındaki küçük bir çizik uğruna insanları acımasızca incitebilir, bir top oyunu uğruna akıl almaz taşkınlıkları yapabilir ama aynı insan tehlikedeki bir çocuğu kurtarmak için kendisini frenleri patlamış bir kamyonun önüne atabilir. Katlar arası iniş çıkış dinamiği, bilinç dediğimiz olgunun da sabit olmadığını ve çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu gösterir (multi-striated consciosness modell). Her katta yaşanan duygu ve duyular, bazen bilinç açısından fark edilir olmasalar da, belirli farklılıklar gösterirler ve bu farklılık değişik bilinç hâlleri olarak (discret altered states of consciousness) tanımlanır. Eğer bu farklılık belirli bir süre devam ediyor ve bilinçde ölçülebilir, anlamlı değişiklikler yapıyorsa, bunun adı farklı bilinç durumudur (meselâ sarhoşluk, hipnoz, rüyalı uyku farklı bilinç durumları).

Yaşanan yeni hâller sabitleşmedikçe yeni bir katta sürekli kalmamız mümkün değildir, yine bir alt kata düşeriz. Bir üst katta sabit kalabilmek makam sahibi olmak demektir (states versus stations). Bulunduğumuz katta bilincimizi oluşturan alt sistemler arasında bir tanesi çok özel bir yapıya sahiptir ve “hazine kutusuna” benzetebileceğimiz bu alt sistemin içinde lâtîf duyu ve duygular potansiyel olarak bulunur (latent potentials subsystem and subtle feelings). Bu insana çok özel alt sistem katlar arası iniş çıkış dinamiğinde anahtar bir rol oynar. Meselâ geceleyin tüm yorgunluğu ve bitkinliğine rağmen ağlayan bebeğini teskin etmek için yatağından kalkan anne, farkına varmadan yaptığı bu fedakârlık nedeniyle çok özel hâller yaşar ve üst katlara doğru tekâmül eder (cennet annelerin ayakları altındadır, Hadis-i Şerif). Evet bu annenin de bodrum katlarda temsilcileri vardır ama o artık onlardan bir adım daha uzaklaşmıştır. Üst katlara çıktıkça, her insanın olumsuz açıdan temel duyguları olan yas-keder-depresyon azalır ve kaygı ateşi sönmeye başlar. Özellikle hayat boyu bizi gölgemiz gibi izleyen, kısmen bilinçli ama çoğu kez biliçdışına bastırılmış olan ölüm korkusu usulca devreden çıkar. Alt katlardaki arzu ve istekleri yerine gelmemiş hırçın çocuklar aldıkça mutlu olacaklarını sanarken (alan varoluş tarzı / egocentric existential mode), üst katlarda yeni bir mantık oluşmaya başlar ve vermenin esas mutluluğu getirdiği bizzat yaşanarak hissedilir. Eğer yukarıda tanımladığımız gibi nöroz yeterince tatmin edilmemiş arzuların, yani bodrum katlardaki olgunlaşmamış çocukların sorunu ise, bunaltıdan kurtulmanın yolu onların huyunu terk etmekten geçer. Alt bilinçdışının mahzenlerindeki bu çocuklar doymak bilmez isteklerinin yerine gelmeyeceğini anladıklarında ve üst bilinçdışının ışığı (yukarıya doğru tekâmül ettiğimiz varsayarsak) onlara da ulaşmaya başladığında usulca “uykuya dalarlar (Ölmeden evvel ölün, Hadis-i Şerif ). Verme moduna geçme (altruistic existential mode) büyük İskender’in Gordiom düğümünü çözmek yerine kılıcı ile kesmesine benzer. Nöroz düğümü de varoluş tarzındaki bu 180 derece (alan varoluşdan veren varoluşa geçerek) değişim nedeniyle beklenmedik bir hızda çözülür. Yoksa seneler boyu süren psikoanaliz seanslarında, büyük meblağlar ödeyerek alt bilinçdışının mahzenlerinde gezinir dururuz (endless analyses and psychoanalitic culture…).

Klasik psikoterapi ekolleri, yani Freud’cu psikoanaliz veya neopsikoanaliz, varoluşcu yaklaşım, Gestalt terapisi, davranışcı/kognitif terapiler ya alt bilinçdışını ya da içinde yaşadığımız nefs katını hedef alarak insanın psikolojik acılarını hafifletmeye çalışırlar.

Jungcu bireysel terapi, arketip, toplumsal bilinçdışı ve gerçek benlik (self/selbst) kavramları ile üst bilinçdışına doğru bir açılımı kısmen sağlasa da, insanlığın üçte birinin insan rûhsal yapısı kavrayışını yadsıdığı için (Jung İslam ve tasavvuftan nerdeyse hiç söz etmez) yetersiz kalır. Bu nedenle 1960’lardan itibaren özellikle ABD de transpersonal / benötesi psikolojisi, dördüncü ekol olarak ortaya çıkmış ve yukarda temas ettiğimiz eksikliği aşmaya çalışmıştır. Fakat yine, R. Frager gibi bazı istisnalar dışında, tasavvuf yadsınmış daha ziyade uzak doğu maneviyat ekollerinden feyz alınmıştır.

Bizim Türkiye Benötesi Psikolojisi Derneği olarak çabalarımız bu eksikliği tamamlamaya çalışmak ve tasavvufu psikolojiye entegre etmektir. Yukarıda adını verdiğimiz -900 katlı İnsan- adlı çalışma bu arayışların mütevazi bir başlangıcıdır.

Nöroz tedavisinde hangi ekole mensub olunursa olsun genelde bireyin kendisi hedef alınır ve analitik yaklaşımda alt bilinçdışının mahzenlerindeki “gölge” ler araştırılır. Sistem ve aile terapileri rahatsız bireyin ailesini de devreye sokarak bu kurala istisna oluşturur.

Birey çocuklukta anne/babası ve yakın aile ferdleri ile yaşadığı duyguları, bilinçdışına bastırdıklarını ve bugünkü hayatında bu anakronik (bugüne ait olmaması gereken) duyguların ilişkilerine nasıl tesir ettiğini terapi sürecinde tedrici olarak anlar. Hayat üzerine dünden bugüne bu kuşbakışı müşahade alt bilinçdışındaki çocukların mantıklarından kurtulmayı getirir, geçmişin gölgeleri bugünkü ilişkileri karartmaz ve birey yukarıda tanımladığımız 3 veya 4 ilişki kategorisinde daha olgun, daha dengeli hâle gelir. (insan eşya, insan kendi kendisi, insan diğer insanlar ve insan aşkınlık/Allah (cc) ilişkisi) Bir misal verelim: Sevginin değişik nedenlerle biraz kıt olduğu 3 çocuklu bir aileyi hayal edelim. En büyük kardeş erkek ve mutsuz bir evlilik sürdüren annenin seçilmiş çocuğu.

İkinci kardeş yine bir erkek ve anne sevgisi açısından biraz gölgede kalmış, baba ise işleri vs… nedeniyle zaten hem var hem yok. Üçüncü kardeş bir kız ve bu aile sahnesinde dünyaya gözlerini açıyor. Sevgi alma konusunda en büyük ağabey, annenin “sevgilisi” ile rekabet etmesi mümkün değil. Kalıyor geriye baba ve bu baba kendi anne/baba ilişkileri dolayısıyla sadece koşullu sevgi verebiliyor. Yani şöyle olursan seni severim yoksa hiçsin. Bu kız çocuk babanın hoşuna gidebilecek her şeyi göze alarak bir tür erkeksi varoluşu, kendi kadınsı varoluşunu terk etme pahasına, benimsiyor. Diğer kardeşlerden daha becerikli, iş bitiren, problem halleden ve hatta bazen kurtarıcı olmak zorunda. Baba zaten kendi ideallerini gerçekleştirip yüksek tahsil yapamadığı için bu cengâver evlat onun ideallerini gerçekleştirmek için tıp fakültesini okuyor ve doktor hatta psikiyatrist oluyor. Baba hep onu örnek veriyor ve o loş aile sahnesinde sevgi ışığını ona yöneltiyor. Ortanca kardeş zaten iki taraftan da nasibini alamadığı için depresif durumda ve bir süre sonra alkol bağımlısı oluyor. Büyük ağabey annenin bağımlı kılıcı, aşırı müdahaleci “sevgisi” altında bunalımlar geçiriyor ve tipik bir nörotik hayat tarzı sergiliyor.

Ama bizimki, ailenin güneşi, başarıdan başarıya koşuyor…

Fakat bu başarının bedeli çok ağır, çünkü erkek dünyasında kadın olduğu hâlde erkekten daha etkin bir mücadele vermek zorunda. Rekabet ortamında ikinciliğe düşmek onun için çok acı veren bir olgu çünkü bilinçdışının derinliklerindeki sevgiye aç çocuk, başarısızlığı sevgisizlikle eşdeğer görüyor. Bir izdivaç yapıyor ama eşi ile de rekabet halinde. Bir erkek çocuk dünyaya getiriyor ama ona gereken ilgiyi gösteremiyor. Bir süre sonra iş yerinde otorite figürleri ile yaşadığı karmaşalar nedeniyle terapiye gitme kararı alıyor.

Bu hanımda ne müşahede ediyoruz, Jung psikolojisi açısından bakarsak, babanın idealleri ile özdeşleşme sonucunda aşırı gelişmiş bir animus (her kadında olan erkeksi yön) meydana çıkmış. Animası ise (her erkek ve her kadında olan dişi kaliteler, mesela merhamet, fedakârlık, sezgisellik gibi) yeterince gelişmemiş, biricik evladına bile yetmiyor.

İşte böyle bir insan başarılı bir tedaviden geçerse sadece kendisi daha mutlu olmaz tüm aile yapısı değişir.

Yukarıdaki örnekte alt bilinçdışının analiz edildiği bir yaklaşımı gördük. Eğer birey başarılı tedavisinden sonra gerek duyarsa gelişimini bir süre benötesi terapisi yardımıyla sürdürebilir, yeni hedeflere yeni anlamlara doğru yolculuk devam eder. Psikospritüel danışmanlık kanımca artık ciddiye alınması gereken bir alt uzmanlık dalıdır çünkü eğer “yükselmeğe” devam etmek isteyen kişi yardımsız kalırsa, yeniçağ psödo-manevi arayışlarından birisinin ağına düşebilir ve onca zahmet boşa gider.

Şimdi bu çalışmanın ana teması olan derin/yücelerde buluşma nedir konusunu ele alalım.

Önce bir varsayımdan yola çıkalım, nörotik insanların nörotik çocuklar yetiştirmeleri ve nörotik eşler seçmeleri belki mutlak bir kural değil ama terapi seanslarında sıkça görülen bir durumdur. Başarılı bir terapi bireyi anlamlı ölçüde değiştirebilir ama anne babası değişmez (kendileri de terapiye girmedikleri sürece). Birey anne babayı affetmeyi, onların dünyalarını ve kendi dramlarını anlamayı öğrenebilir, ilişki tek yönlü olarak daha ılımlı hâle gelebilir. Onlar böyle gelmiş böyle gidecek, veremeyecekleri sevgiyi, anlayışı, kabulü, saygıyı onlardan ısrarla istemenin bir anlamı yok deyip ateşi kül altına atabilir. Aslında onun anne babaya daha ılımlı ve anlayışlı yaklaşımı onlarda da bazı değişiklikler oluşturabilir ama bu değişim oranı duruma göre farklılık gösterir.

Peki aile terapisi dışında nörotik bireyle anne/babayı sağlıklı bir ilişkide buluşturmanın başka yolları var mıdır? Kanaatime ve şahsi tecrübelerime göre bu buluşma mümkündür. Önemli olan bir şekilde nörozun daha az hüküm sürdüğü nefs binasının üst katlarında o buluşmayı sağlamaktır. Bunun içinde özel bir “setting” sahne gerekir.

Artık biliyoruz ki nefsin üst katlarına çıkabilmenin en etkin yollarından birisi, alan varoluş tarzından veren varoluş tarzına geçmektir. Ciddi ve dürüst bir şekilde, fedakârca vermeye başladığımızda farkına varmadan yaşadığımız lâtîf duygu ve duyularla üst katlara doğru (nefs-i levvame, mülhime, mutmainne…) bir tekâmül süreci başlar, bodrum katlar geride kalır. Meselâ psikolojik (nörotik kökenli veya değil) sorunlar yaşayan bir ergenin babası ile bir üçüncü dünya ülkesine gidip, bir iki haftalık kısa bir süre için bile olsa, hayır hizmetlerinde bulunduğunu düşünelim. Bir grup cerrah Nijer’e katarakt veya fıtık ameliyatları yapmaya gidiyor ve bu ergen/genç ve babası da o grupta. Çok zor şartlar altında, günde 12 saat ameliyat yapılıyor ve o genç babası ile yan yana cansiperane bir hizmet veriyor. Kısa sürede ameliyathane kurallarını öğreniyor, cerrahlara elinden geldiği kadar asiste ediyor, ağlayan çocukları teskin ediyor, yaşlıların terini siliyor. Hastane bahçesinde üç gündür aç bekleyen garip insanlara yiyecek dağıtıyor, bu arada kendi karnı da yarı aç ama kendi açlığını düşünecek vakti yok. 150 USD gibi komik bir fiyat karşılığında dağıtılan 4 keçi ile 8 kişilik bir ailenin hayatını kurtarabileceğini anlıyor.

Günde 5 saat merkep sırtında yolculuk yapıp köylerine su taşıyan çocukların köylerine bir kuyu açabilmek için bir kampanya tasarlıyor belki de arabasını satmayı göze alıyor.

Babası ile omuz omuza insanların acısını dindiriyor, ağlayan bebekleri güldürüyor, açlıktan gözlerinin feri gitmiş annelerin şükran bakışları ile karşılaşıyor. Yüzü parşömen kağıdı gibi buruşmuş, ak sakallı, bir deri bir kemik kalmış ama pür nûr olmuş yaşlı dedelerin ellerini öpüyor, dualarını alıyor. Ve bir ara babası ile göz göze geliyor, hani o ân var ya bir ömre bedel, işte o ânda bir yerlerde buluşuyorlar. İkisi de o derin ve yüce buluşmanın hazzı ile birbirlerine bakıyorlar, bir tek kelime telaffuz edilmiyor, çünkü artık kelimeleri aşmışlar… Nöroz çok ama çok aşağılarda kalmış. Bu mücadelenin sonunda ülkelerine dönerken genç uçakta başını babasının omzuna yaslıyor ve uykuya dalıyor, babasının gözlerinde gözyaşları…Seneler sonra oğluna veya kızına kavuşmanın o anlatılmaz hazzı…

Evet efendim hayır terapisi, derin buluşma böyle bir şey.

Tabii ki herkes Afrika’ya gidemez ama bu fırsatlar ülkemizde de var, girin İnternete örneğin Dosteli derneğinin çalışmalarına bir göz atın.

Bu satırları okurken aklınıza şöyle fikirler de gelebilir, benim oğlum, kızım asla böyle şeyleri yapmaz diye düşünebilirsiniz. Bu büyük bir yanılgı, evlatlarımız merhamet asli duygularını taşımaya bizden çok daha yatkın, çünkü onlar bizim gibi bozulmamış, gönülleri saf, sadece uygun bir fırsat bekliyorlar. Hatta onlardan nice dersler bile alabiliriz, unuttuğumuz insanlığı onlardan öğrenebiliriz, yeter ki onlara bu fırsatı verelim. Çünkü insanın aslı iyidir, insan mükemmel olarak yaratılmıştır, iyinin gücüne inanırsak, iyi meydana çıkar. Modern zamanlarda yaşanan ve özellikle ergenleri vuran rûhsal rahatsızlıklara baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz. Maddiyata yönelimin artması ile gittikçe birbirimize daha az ulaşıyoruz, paralel yaşıyoruz, sevgi açlığı dolayısıyla nörozlar artıyor. Yine aydınlanma hareketi sonrası materyalist, pozitivist, indirgeyici, mekanistik yozlaşma süreci sonunda, tüketim toplumu bizlere sahte değerleri zorla kabul ettiriyor. Örneğin bedensel dış görünüşün, özellikle kızlarda belirli ölçülerde olması isteniyor (barbi bebek sendromu…). Hayasızca açılıp saçılma da yine materyalist tüketim toplumu mantığı çerçevesinde özgürlük ve cesaret sembolü olarak “yutturulduğu” için kadın bedeni de bir tüketim nesnesi hâline dönüşüyor.

Almanya’da ergenler arasında gizli bulimia (yediğini kusma) % 30 civarlarında tahmin ediliyor. Şimdi böyle bir ergenin yukarıda örneğini verdiğim bir üçüncü dünya ülkesinde belirli bir süre kaldığını ve açlıktan ölen çocuklara hizmet verdiğini düşünün, artık o ergen ülkesine döndükten sonra öyle rahat kusabilir mi ? Sınır rahatsızlık (Borderline) son elli senede gittikçe daha sık rastlanan bir teşhis, acaba diğer tedavi yaklaşımları yanısıra (ilaç ve psikoterapi) sosyoterapi olarak hayır terapisi uygulansa hangi sonuçları alabiliriz ?

Aynı mantık alkol ve uyuşturucu, uyaran bağımlılığı içinde geçerli. Anne babasının materyalist eğilimli, egosantrik, narsisist, hedonist (zevkperest) hayat tarzını benimsemeyen ergen uyuşturucunun hayal dünyasına dalmasın da başka ne yapsın ?

Ebevyn ve evlad arasındaki diğer bir derin buluşma fırsatını ise beraberce yapılan bir Umre veya Hacc ziyaretinde görüyoruz. Önceki örnekte beraberce insanlık uğruna yapılan hizmetlerin yaşattığı asli duygular nedeniyle bizleri nefs binasının üst katlarına doğru tekâmül ettirdiğini görmüş olduk (âmilus-sâlihâti boyutu). Şimdi ise beraberce yaşanan inancın ve bu mubarek mekânlarda içimizde oluşturabileceği asli duygulara bir bakalım (âmenu boyutu). Umre ve Hacc gönlümüzde derin izler bırakacak gizli semboller ile doludur. Belirli bir maddi fedakârlık ve seyahat meşakkati göze alarak insanlar inançları uğruna vatanlarını terk edip Arabistan çöllerindeki iki şehre giderler. Bu yolculuğun çok öncesinde içsel bir hazırlık, ulvi bir heyecan gönülleri kaplar. Kitaplar okunur, gidenlerle sohbet edilir ve nihayet o büyük gün gelir ve gözlerin yaşardığı bir uğurlanma ile seyahat başlar. Atalarımız bu seyahate o kadar önem vermişlerdir ki, Üsküdar’ın hemen bitişiğindeki “Harem” semti, adını sembolik olarak bu ziyaretten almıştır. Evet Harem’e gelinince artık kutsal değişim başlamış olarak addedilmiş, kendi kendisine çeki düzen verilmiş ve Hacc edebi durumuna girilmiştir. Bu edep çerçevesinde, düşünceler, duygular ve davranışlar artık ölçülü yapılır, maddi ve manevi temizlik daha ziyade önem kazanır.

Eğer mümkünse önce Medine ziyaret edilir ve burada 40 vakit namaz kılınır. Peygamber Efendimizin (sav) hane-i saadetinin ve kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi kelimelerle zor anlatılacak bir mekândır. Önce devasa boyutu insanı etkiler. Alttan soğutulmuş beyaz mermerlerin ortasında takriben 12 futbol sahası büyüklüğünde bir bina ve bir köşesinde Osmanlı’dan kalmış yeşil kubbe. Gece ve gündüz uzaktan baktığınızda sadece bu manzara bile gönlünüzde huşu ve hayret duyguları uyandırır. Ve o insanlar, dünyanın her tarafından gelmiş, yerel kıyafetleri ile guruplar hâlinde beyaz mermerler üzerinde süzülen o insanlar… Çin’in Doğu Türkistan vilayetinden gelmiş yaşlı mubarek Uygur dedeleri, edepleri ile herkesin örnek alması gereken, küçük ama mânen büyük Endonezya Müslümanları, yüzlerinde hiç eksik olmayan tebessümleri ile… Rengârenk kıyafetleri ile Afrikalılar, gök mavisi cübbeleri içinde, heybetli kocaman insanlar… Bir ömür boyu onca fedakârlıklarla arttırdıkları para ile bu seyahati gerçekleştiren Pakistanlı ve Hindistanlı kardeşlerimiz, yüzlerinde ve ellerinde yaşadıkları zor hayatın derin izlerini taşıyan sabırlı insanlar…Ve Bosnalılar, Kosovalılar, Kafkasyalılar, Avrupalı, Amerikalı Müslümanlar…

Ve bizimkiler, bej bir örnek kıyafetleri ve kalplerinin üstünde Türk bayrağı ile…

O beyaz mermerler üzerinde zengini/fakiri, genci/yaşlısı, siyahı/beyazı ile tüm insanlık…

24 saat özel makinalarla temizlenen ve dezenfekte edilen mescidin içine girdiğinizde, kırmızı halılar üstünde, beyaz mermer sütunlar arasında yürüdüğünüzde, içinizdeki heyecan biraz daha artar çünkü ilerde Efendimizin mescidi ve mubarek kabri bulunur.

Sessizce, huşu içinde, edeple bir yer seçilir ve birkaç rekat şükür veya mescid namazı kılınır. Bir süre sonra akustik açıdan mükemmel ayarlanmış hoparlörlerden Ezan-ı Muhammedî okunur ve tüm insanlık secdede buluşur ve o anlatılmaz tevhidi yaşar.

Bizi birbirimizden ayıran akılsa, sınırları akıl koyuyorsa, secde ânında akıl devreden çıkıyorsa, gönüller bir oluyorsa, ne muhteşem bir buluşma ! Selam, barış, huzur, sekine, nuas, itminan (güven), reca (ümit), tevazu, takva (sorumluluk bilinci), temkin, hilm (yumuşak gönüllülük), rıza, tevekkül, tevfîz (ilerde olabileceklere de hazır olmak), yakîn…

Ve daha nice lâtîf duygular biz farkına varmadan gönlümüze rahmet olarak yağmaya başlar. Sanki bileşik kaplarda olduğu gibi insanların gönlünden birbirlerine o güzel hâller akar. Eğer Hz. Mevlâna’nın (ks) dediği gibi, her insan derununda kendine has bir mücevher taşıyorsa (ism-i âzamı), o yakutların, zümrütlerin, safirlerin, mavi elmasların ve daha nicelerinin müşterek ışığını, nûrunu bir hayâl edin. Hani semazen dönerken tüm dünya tek bir renk alır ya, işte secde ânındada etrafımızdaki o sonsuz güzellikteki mücevherlerin tek bir renk aldığını düşünün, işte tevhîd nûru belki de böyle birşey. Bu tevhîd nûru ile herhangi iki insan arasındaki “sevda” yı (passion) kıyaslarsak, bir insanın diğer bir insanda aradığı ve bulduğunu sandığı neyse, belirli bir mücevhere benzetebiliriz, meselâ zümrüt. Bu iki âşık içinde, evladlarımız için de böyledir. İnsan tüm yüceliğine rağmen yine de sınırlı bir varlıktır, ama insanlık…ve o insanlık ile secdede buluşmak, hissettiklerimi kelimelerle anlatmaktan acizim, eminim siz gönlünüzde ne demek istediğimi bendenizden daha iyi anlarsınız.

Medine’den ayrılmak zordur, insanın gönlü orada kalır, sanki boyut değiştirilmiş bildiğimiz kelimelerin ifâde edemeyeceği bir âlemle temas edilmiştir. Mekke’ye doğru yola çıkıldığında, Mikad sınırlarında ihrama girilir ve Umre veya Hacc niyeti yapılır. İhram 2 beyaz parçadan oluşan bir beyaz bir kumaştır ve dünyadan ayrılmayı, yaşarken kefene girmeyi temsil eder.

Psikolojik araştırmalardan bildiğimiz gibi insanın olabilecek en derin korkusu, ölüm korkusudur ve bu korku ömür boyu bilinç dışına atılır. Aslında tüm zekâsına rağmen bir sabun köpüğü kadar hassas olan insan her an ölüm gerçeğinin onu gölgesi gibi arkadan izlediğini hisseder, bir anlamda bilir. Ve bu sabun köpüğünü sahip olabileceği maddi ve madde dışı niteliklerle (güç, iktidar, şan, şöhret, ün, ünvan, bilim …) güçlendirmek ister.

Bu sahte ölümsüzlük arayışı belki de insanın en büyük yanılgısı en hilekâr tuzağıdır.

Maddeye olan düşkünlük arttıkça (tüketim toplumu), bilinçdışındaki ölüm korkusu devasa boyutlara ulaşır ve bilinç sınırlarını zorlamaya başlar. Son 50 sene içinde ruhsal rahatsızlıklar gittikçe kaygı ve evham yönüne kaymıştır. Panik atakları, kronik kaygı rahatsızlığı, fobiler büyük artış gösterir. Hatta bazı sosyolog ve filozoflar, çağımızı kaygı çağı olarak tanımlarlar (age of anxiety). Ölümü hatırlamak istemediğimiz için, araba alırız, ev değiştiririz, modaya uyarız, “sağlıklı” besleniriz, alkol/uyuşturucu/uyaran tüketiriz, makyaj yaparız, yüzümüzü gerdiririz, saçlarımızı boyatırız, politikaya soyunuruz, kısaca mal, mülk, güç, iktidar, ün, ünvan yığarız veya kendimizi uyuştururuz.

Ve günlerden bir gün tüm bu “güce” rağmen nereden, ne için geldiği belli olmayan bir panik atak veya ölüme yaklaşım deneyimi (near death experience) kapımızı çalabilir ve geçici de olsa yaşadığımız kâbusun farkına varırız. “Prozac” veya benzeri ilaçlar bir süre bizi rahatlatsa bile kalıcı çözüm getirmezler sadece geçici bir rahatlama yaşarız.

Kanaatime göre, ölüm korkusunu radikal/kökten düzeltmenin yolu, önce ölüm ile göz göze gelmeyi, sonra onunla barışmayı, daha sonra da ölümün sırrını çözmekten geçer.

Çocukluğumda Red Kit diye bir resimli roman vardı, kovboy Red Kit vahşi batının en hızlı silahşörüydü, o kadar hızlı silah çekerdi ki, kendi gölgesinden bile hızlıydı, gölgesini vururdu! Evet çözüm bizi gölgemiz gibi izleyen ölüm korkusundan daha hızlı olmaktan geçer.

İşte Medine’de yaşadığımız Hayy âlemi ile temas (Allah yolunda ölenleri siz ölü sanırsınız ama onlar…) Efendimizin (s.a.v.) zamanüstü ve zamanötesi nûrunu kabımızın aldığı oranda gönlümüzde yaşama, farkına rasyonel olarak varamasak bile içimizdeki ölüm korkusunu büyük ölçüde azaltır. Sanki bu illete karşı aşı olmuş gibi oluruz. Bu nedenle daha önceleri ölümü hatırlatan her sembolde panik atağı veya kaygı yaşayan insan, hiç çekinmeden, kefen sembolü olan ihrama rahatça girebilir, ölümle barışabilir. Artık mal, mülk, iktidar, güzellik, çirkinlik, gençlik, yaşlılık farkı kalmamıştır. Bir hafta önce Pierre Cardin’in keşmir yününden yapılmış kostümü, ayağında bilmem kaç liralık İtalyan ayakkabıları olan insanla, Afrikalı garip zenci arasında fark yoktur. İkisi de aynı beyaz kumaşa bürülü olarak secdede tevhidi yaşarlar. Ve yolculuk devam eder, anne/baba ve o “şımarık, tatmin olmaz, bulimia hastası, moda delisi” çocuk ard arda yaşadıkları “şok” larla Mekke’ye doğru yola çıkarlar. Yol boyunca yüksek sesle topluca tekrarlanan telbiye (Allah’ım senin davetin üzerine buraya geldim, Seni övgü ile anarım, nimetlerine ve verdiğin mülke şükr ederim, Senin hiçbir benzerin yoktur…) usulca bize aslında kim olduğumuzu, varlıkta ki yerimizi hatırlatır.

Kendi yalnız dünyasının güneşi olduğunu sanan modern narsisist/özsever/öztapar insan gerçek güneş çıkınca sadece bir yıldız olduğunun farkına varır. Evet bu bir anlamda ölümdür ama daha önceleri sandığı yok olma anlamında değil, yeniden var olma anlamında bir ölüm.

Bir insanın hayatı boyunca yaşayabileceği en hayret verici, en muhteşem manzara Kâbe’nin ilk görünüşüdür. Küp şeklinde siyah örtüyle örtülmüş bir bina ve etrafında beyaz melekler gibi dönen tüm insanlık. Nutuk tutulur, çoğu insan donup kalır ve daha önce hayatında hiç hissetmediği duygularla bu manzaraya bakar…Kâbe aslında içi putlardan temizlenmiş bir binadır, içi boştur. Acaba bize verilmek istenen derin mesaj, sende gönül Kâbe’ni putlardan temizle (arzu ve istek nesneleri, tüketim toplumunun maddi ve manevi sahte değerleri) mesajı mıdır ? İnsanlar sâdece bu boş kübün etrafında dönmezler, bazen gözden kaçan önemli bir ayrıntı daha vardır. Kâbe’nin hemen yanıbaşında bir de mezar bulunur, Hz. İbrahim’in eşi Hz. Hacer’in mezarı. Hz. Hacer siyâhi bir köle iken Hz. İbrahim ile evlenmiş ve ona Hz. İsmâil’i evlat olarak vermiştir. Boş küp ve zenci bir kölenin mezarı… O köle ki çölde tek başına kaldığında, olabilecek en umutsuz durumda, topuğunun altından zemzem suyu fışkırıyor ve bu su asırlar sonra 4 milyon hacıya yetiyor. Bu semboller üzerlerine tefekkür ettiğimizde ard arda bize ders üstüne ders verirler, kısa süre içinde olgunluk üstü olgunluk yaşarız.

Ve nihâyet biz de o beyaz mermerler üstünde dönmeye başlarız, o insan selinin içinde belki de farkına varmadan zaman/mekân ötesine geçeriz. Her attığımız adımda bir anlamda ölür bir sonrakinde diriliriz. Çağımızda gittikçe yalnızlaşan, kendisini kendi karanlık âleminin yegâne yıldızı sanan, diğer insanları ırk, maddi olanaklar gibi nedenlerle küçük gören insan için tavaf sanki tüm insanlıkla yeniden buluşma yeridir. Milyarder işadamıyla Afrika’nın en ücra köşelerinden gelmiş garip yaşlı dede, Suud’lu prenses ile Anadolu’dan gelmiş Fatma bacı, kısaca zengini fakiri, güçlüsü güçsüzü, siyahı beyazı, tek bir gönül olmuş gibi aynı amaç uğruna, huşu ve daha nice lâtîf hâller içersinde görevlerini tamamlarlar.

Tüm Hacc veya Umre boyunca, usulca bir dizi enstantaneler yaşanır ve bu anlık görüşler veya duyumlar gönlümüzde sıradan duyguların ötesinde lâtîf duygular uyandırır. Meselâ önümüzdeki annesinin sırtına bağlı zenci bebekle bir an için göz göze geliriz, bebek gülümser, içimiz bir hoş olur bizde gülümseriz, aramızda kelimelerin ifâde edemeyeceği bir alışveriş gerçekleşir. Makam-ı İbrahim yakınlarında tavafın tüm kalabalığına rağmen namazını eda etmek isteyen, genç İranlı bayana baştan kızarız, hatta onu burada namaz kılınmaz diye uyarırız ama bir an için göz göze geldiğimizde ve onun içinde bulunduğu aşk ve huşu hâlini gördüğümüzde, sanki gönlümüzde bir deprem oluşur, tüm öfkemizi unutur, çok derin bir hürmet hissederiz. Kalabalık yüzünden birisi kazaen topuğumuza bassa, canımız acır ve burada olmamasına rağmen biraz hiddetlenebiliriz, hemen yanıbaşımızda yürüyen Yemenli Arap genci elimizden tutar ve ömür boyu unutamayacağımız bir tebessüm ile bizim gözlerimize bakar ve “sabır ya Hacı” der.

O bakış ve o buluşma ile öfkemiz hemen diner ve kendimize geliriz. Tüm bu topluca yapılan ibadetler insanlar arasında bir tür lâtîf duygular alışverişi gerçekleştirir. Sanki içimizdeki bir eksiklik, bir başka insanın güzelliği ile tamamlanır, gönlümüz akord olur, muhteşem bir insanlık senfonisi oluşur. Ve birden ezan-ı Muhammed-i okunur, herkes olduğu yere çöker ve secdenin tevhid anını bekler.

Putlardan arındırılmış, boş küp şeklinde bir binanın dünyadaki milyarlarca Müslümanın yöneldiği, himmetlerini (=azim, kuvve-i rûhâni) odaklaştırdıkları bir hedef olarak da düşünürsek belki Kâbe-i muazzamanın hakîkatine bir adım daha yaklaşabiliriz. Gönülleri Allah’ın (c.c.) nûrunun tecelligâhı veya bir tür nûr yansıtan ayna gibi tahayyül edersek, içinde yaşadığımız şu “karanlık” dünyada, sadece orada tavaf edenler değil, bir buçuk milyar insanın himmetleri de oraya yansır, orayı nûrlandırır.

Bir adım daha ileri gidelim, yaşayan Allah dostlarından birisinin ifâde buyurdukları gibi, peki taştan tuğladan oluşan o bina ortadan kalkarsa insanlar nereye doğru secde etmiş olurlar ? Yere göğe sığmayan ama inanan kulunun kalbine sığan yüce Rabb’imizin tecelligâhı olan gönüllere, birbirlerinin gönüllerine secde etmiş olmazlar mı ? Bu ve benzeri hakikatlerden dolayı Kâbe’yi sadece tavaf etmek değil, bir kenara oturup izlemek, müşahede etmek, Kâbe üzerine tefekkür etmek (derinliğine düşünmek) de içimizde kelimelere sığmayan lâtîf duyu ve duygular uyandırır.

Tavaf bitince Safa ve Merve tepeleri arasında ki 7 kez gidip gelme başlar. İnsanlar büyük bir heyecan içinde kâh yürüyerek, kâh hafifçe koşarak bu mesafeyi tekrar tekrar katederler.

Sayy denen bu Hacc ve Umre görevinin derin manası üzerine düşünürsek ilk aklımıza gelen, Hz. İbrahim’in eşi Hz. Hacer valdemizin Allah’ın (c.c.) emri ile çölde yavrusu Hz. İsmâil ile yalnız bırakılması (Hz. İbrahim tarafından) dır. Bilindiği gibi susuz kalan Hz. Hacer, yavrusuna su bulabilmek için bu iki tepe arasında bir oraya bir buraya koşar durur. Sonunda artık neredeyse ümidini yitirdiğinde ayak topuklarının arasından zemzem kaynağının fışkırdığını fark eder. Sayy görevini sembolik olarak hayat yolculuğumuz ile kıyaslarsak görürüz ki bizlerde değişik emeller uğruna koşar dururuz. Bazen ümitsizliğe düşer, beyhude bir çaba içersinde olduğumuzu düşünür, anlamsızlık, bitkinlik, tükeniş yaşarız. Ama Sayy sembolizmi bize güvenini yitirme, devam et, hatta bazen anlamsız bile gelse temponu arttır mesajını verir. Ve sonunda hiç beklemediğimiz anda, hiç beklemediğimiz yerden bir Rahmet pınarı fışkırır ve sıkıntılarımız sona erer. Eğer sabr edersek ve yürümeğe devam edersek, Rahmeti gazabını aşmış, Vedûd (seven) olan Rabb’imiz bizi yüz üstü bırakmaz.

Bu manada Kur’an-ı Kerîm den Tarık suresi M. Esed tefsirine göre aynı gerçeği ifâde eder.

Ümitsizliğin en karanlık anında, birdenbire parlayan o yıldız, gönüllere inşirah veren, yol gösteren ilâhi yardım. Evet Hacc ziyareti, Arafat, Meşar (Müzdelife) vakfeleri ve Mina (şeytan taşlama) görevleri ile hayat için çok önemli derslerin verildiği bir semboller dizisidir.

Bu semboller değişik nedenlerle karmaşa yaşadığımız evlatlarımız veya anne/babamız ile beraberce yaşandığında çok şaşırtıcı bir şekilde nörotik ilişikilerde bir durulmaya sebep olabilir. Anne/baba ve iletişim halinde bulundukları çocukları, biribirlerinde daha önce hiç görmedikleri yönleri, asli güzellikleri görürlerse, karşılıklı saygı oluşur. İnsanların birbirlerine ulaşamamalarının en önemli sebeplerinden birisi “kusur görmekten aslın perdelenmesi, sisler arasında kalmasıdır. Bu süreç psikolojide bildiğimiz yansıtma (projection) mekanizmasıdır. Seçici dikkatimiz haklı veya abartılmış bir şekilde kişinin olumsuz yanlarına odaklaşır, o “yüzeysel” boyutunu yansıtır. Yapımız ne kadar nörotikse, müspet veya menfi yansıtma o kadar yoğun olur. Müspet yansıtmadan kastım, meselâ üç çocuk sahibi bir annenin, beklentilerine göre hareket eden bir evlâdını aşırı yüceltmesi, dikkati ile aşırı “aydınlatması” ve diğerlerinin gölgede kalmasıdır.

Menfi/olumsuz yansıtma için şöyle bir örnek verelim: Diyelim ki sübjektif veya objektif açıdan uç davranışlar sergileyen bir ergen evlâdımız var. Derslerini ciddiye almıyor, giyimi kuşamı bizim değer ölçülerimize uymuyor, sorumluluk taşımıyor, bedenine dövmeler yaptırıyor, orasını burasını deldiriyor, yediğini kusuyor, bazen alkol hatta esrar veya ekstazi alıyor, edebe aykırı davranıyor… İstediğimiz kadar onu evlat olarak sevelim yine de seçici dikkatimiz daha ziyade yukarıda saydığım kusurlar üstüne odaklaşır ve biz onun aslında Hazret-i İnsan olduğunu unuturuz. Hele hele çoğumuzun yaşadığı gibi çok hızlı bir hayat ritmi içindeysek, akşam beraber olmamıza rağmen onu neredeyse hiç “göremeyiz”. Derin âleminde ne olup bittiğinde bihaber, yüzeysel varoluşuna takılmış bir şekilde, “paralel” bir ilişki sürdürebiliriz. Halbuki onun bize o denli (bizim de ona !) ihtiyacı vardır ki… Belki de bu uç, itici davranışları bir imdat çağrısıdır. Haydi beraber, ailece tatile gidelim diyebilir, tatil beldelerinden birisini ziyaret edebiliriz. Malum nedenlerle (meselâ gecenin geç saatlerine kadar diskotek, bar yaşantısı) yine de birbirimize varamayız hatta bir ümitle gittiğimiz için, bu tatil sonunda gerilimi daha da arttırabiliriz. Ama yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, ulvi bir amacın, gayenin peşindeysek, farkına varmadan nefs katlarında yükselir ve yansıtmayı azaltırız. O aykırı çocuk birdenbire, rüzgârın (rahmet…) dağıttığı sisler arasından muhteşem bir şekilde ortaya çıkar, onu daha evvel hiç görmediğimiz yönleri ile görürüz. Hayret içinde bu o çocuk mu diye bakarız (o da aynı şekilde bize bakar !). Ve daha önce gördüğümüz bütün kusurlar ikinci plana düşer (bir süre azalmış olarak devam etseler bile).

Belki de çocuğumuzu götürdüğümüz psikiyatristler ve teşhisler aklımıza gelir, yok “borderline/sınır rahatsızlık”, yok bulimia/yeme kusma, yok ergenlik krizi, yok bilmem DSM IV ün hangi kategorisinden hangi kişilik “bozukluğu” (DSM=Amerikan Psikiyatri Birliğinin teşhisler el kitapçığı). Evet insan rahatsızlanabilir, uç davranışlar sergileyebilir, ama Hazret-i İnsan potansiyeli içinde hep mevcuttur ve bu potansiyelin görülmesi, yansıtılabilmesi hayat kurtarabilir.

Bu çalışmamda biopsikososyal yaklaşımın üçüncü dayanağını, sosyoterapiyi, özellikle alternatif sosyoterapi metodlarını açıklamaya çalıştım. Âcizane görüşüme göre alan varoluş konumundan veren var oluş konumuna geçmeden, hiçbir psikoterapötik (kısmen farmakoterapötik) yaklaşım kalıcı çözüm getiremez. Nefs katlarında yükselmenin, yani patolojiden, nörozdan uzaklaşmanın yolu, varoluş ekolojisini koruduktan sonra “vermekten” geçer. Biz bu yeni, alternatif sosyoterapi metoduna “hayır terapisi” diyoruz.

Maneviyat her insanın içinde potansiyel olarak var olan bir gelişme boyutudur. Sırf insanın kim olduğunu unutmuş batı medeniyetinin sözde bilimselliği bu boyutu inkâr ediyor, yadsıyor diye, binlerce senenin maneviyat bilgeliğini arketiplerimiz olarak içimizde taşıyan bizler, aynı hataya düşemeyiz. Çünkü bu medeniyet çevre kirliliği ve ekolojik felâketin kanıtladığı gibi, insanlık tarihinde bir “kaza” dır. Onlar materialist, şüpheci, reduksiyonist, pozitivist, ampirik, yatay nedensellik, seküler…nedenlerle maneviyatı ciddiye almayabilirler. Ama biz insanın bu boyutunu da ciddiye alır ve acıları dindirmek için gerektiğinde devreye sokabiliriz.

Yazıma bir âyet-i kerîme ile son vermek istiyorum.

“ Onlar ki sahip olduklarından gece ve gündüz, gizlice ve açıkça verirler (infak ederler), Allah katında onların ödülü, ne korkmaları ne de mahzun olmalarıdır”

( ellezîne yunfikûne emvalehum billeyli vennâri, felehum ecruhum inde Rabbihim, la havfun aleyhim velahum yahzenûn )

Bakara Sûresi, 274

Dr. Mustafa Merter

(Kaynak: http://www.benotesi.com/)

Not: Yazarın aşağıdaki kitaplarını İkiz Sitemizden indirebilirsiniz.
* DİN, MANEVİYAT, PSİKOLOJİ VE PSİKİYATRİ
* PSİKOSPRİTÜEL KRİZ

Reklamlar

1 Response to “Yücelerde Buluşma”


  1. 1 tohum 9 Nisan 2008, 7:47

    Sayin Dr. Mustafa Merter, buradan indirdigim bir kitabinizda, danismak isterseniz bana ulasin demissiniz.. Ve ben size nasil ulasacagimi bilmiyorum.. Yardim ederseniz sevinirim.
    Tesekkur ederim.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: