Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (3)

“Bu makale Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi’nin 5. sayısının 161.-201. sayfaları arasında Ocak-2001′de yayınlanmıştır. http://www.tasavvufdergisi.net/sayi_5/sayi_5_makale_11.pdf

RİCÂLÜ SALAVÂTİ’L-HAMS: Beş kişidirler. Bunların her biri bir farîzaya mahsus olup, gece olsun, gündüz olsun, hiç bir namazda gevşeklik ve tembellik göstermezler. Hattâ bâzen keşf vâki olur ve gerçekte öyle olmadığı halde namaz ona cisim sûretinde görünür ve o da öyle tahayyül eder. Muhyiddin ibn Arabî der ki: “Sâlih b. el-Berberî bunlardan idi. Ona kavuşup onunla arkadaşlık ettim ve çok faydalar gördüm. Fas şehrinde de Ebû Abdillâh el-Mehdî bunlardan idi; onunla da arkadaşlık ettim.” Yine ona göre: “Namaz, benim gözümün nûru kılındı” (175) hadîsi ve “Namazları ve orta namazı koruyun…” (176) âyeti, Allâh’ın âlemin varlığını kendileriyle hıfz ettigi bu kimselerden bahseder ki bunlar gece-gündüz namaz kılmaktan geri durmazlar. (177)

Buraya kadar anlatılanlardan başka ricâlü’l-gaybden on sekiz kişi daha vardır ki Hak Teâlâ’nın emriyle sürekli kerâmetler izhâr ederler. Olağanüstü olaylar onlardan sâdır olur. İbn Arabî, Şeyh Ebû Medyen’in bunlardan olduğunu söyler ki bu zat, arkadaşlarına şöyle derdi: “Nasıl ki insanlar Allâh’a muhâlefetlerini açıkça ortaya koyuyorlarsa, siz de ona olan muvâfakatınızı açıkça belirtiniz. Allâh’ın size bahşettiği, görünen (zâhir olan hârikulâde hâdiseler) ve görünmeyen nîmetlerini (maârif-i ilâhiyye) siz de onlara gösteriniz.” Bu on sekiz kişilik zümreden olanların zuhurları Allah ile ve kıyamları da Allah hukuku ile olup olağanüstü hâdiseler onlar için sıradan olaylar hâlini almıştır. Şu iki âyet onların hallerinden bahseder: “…’Allah!’ de ve onları bırak; daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” (178) “Sonra ben onları açıkça dâvet ettim.” (179) Bu on sekiz zâtı zâhiren ve bâtınen Allah’tan başka kimse bilemez. (180)

Ayrıca ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki Allah’tan başka her şeye gücü yeter. Onu cengâver bir kimseye benzetirler ki bütün askerlerin önüne düşüp düşmanla savaşır ve hiç kimse onu yenemez. Bu kişi hakkı söyler ve adâlet ile hükmeder. Şeyh Muhyiddin ibn Arabî böyle bir kimseyi şöyle tanıtır: “Bu makamın sâhibi, Bagdat’ta benim şeyhim Abdülkadir el-Cîlî idi. Bu makam ona müyesser olmuştur. Hak’tan aldığı kuvvetle halktan herkese karşı galip gelirdi. Benim zamânımda bu makamın sâhibi olan ondan başka bir kimseye erişmedim.” İbn Arabî, “Ve o, kullarının üstünde tam hâkimdir/ kahredicidir (kahir)…” (181) âyetinin bu kimselerden bahsettiğini söyler. (182)

Yine ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki rûhânîlik/beserîlik veya insan olus/cin oluş arasında mürekkeb ve mütemezzic halde bulunur. Her zamanda bir olur; kendi makamında başka kimse olmaz. Hz. Îsâ’ya (a.s.) benzer; ruhla birlikte beşerden hâsıl olur; atası olmaz. Nitekim Belkıs cin ile insten hâsıl olmuştur. Zîra söyle anlatıldı ki Belkıs’ın atası cin, babası da ins idi. Onun için bizim katımızda olmuştur. Eğer hem babası, hem de anası cin olsaydı cinler katında doğardı. Bu kişi, iki farklı cinsten olmuştur ki biri Rûhullâh, biri de beşerdendir; rûhâniyeti baskındır. (183)

Bir kişi daha vardır ki her zamanda bir olur; iki olmaz. Erkek veya kadın olabilir. O, bütün âlemden ve ahvâlinden haber vermekle birlikte, belirli bir yerde de bulunmadığından, onun makamının nerede olduğunu kimse bilemez. Bâzı ehl-i hâl bu kimseyi kutub sanmasına rağmen gerçekte kutub değildir. (184)

Her nefeste hâli değişen bir kişi daha vardır ki hiç bir an bir menzilde ve bir mertebede karar kılmaz. Ricâlullâh arasında bundan daha acâip halli biri bulunmamakla birlikte, mârifette de ondan daha kâmil kimse yoktur. Muhyiddin ibn Arabî: “Ben bu kimseyi gördüm. Bana hayli faydası dokundu. Alâmeti, farz namazları kılarken bütün organlarının Allah korkusundan titremesidir” der. İbn Arabî, bu kimse için “…Ona benzer (misl) hiçbir şey yoktur; o işitendir, görendir” (185) ve “Sonra tekrar size onları yenme imkânı verdik…” (186) âyetlerini delil gösterir. (187)

Muhyiddîn ibn Arabî, buraya kadar anlatılan gayb erenlerinin sayılarının belli olduğunu, aşağıda kaydedeceğimiz kimselerin ise sayılarının belli olmadığını (188) ifâde eder.

MELÂMİYYE: (189) Bâtınlarında olanların zâhirlerinde görünmediği tâifedir. Tarîkat ehlinin efendileri ve efendilerinin imamları bunlardır ki Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) bu gruptandır. Bunlar, her işi yerli yerince yapan bilge (hakîm) kimselerdir. Sebeplere sarılmanın gereksiz olduğu yerde esbâbı terk ederler ve Hak Teâlâ’nın terbiyesinden kesinlikle uzak kalmazlar. Zîra Cenâb-ı Hak, sebebi yarattığı yerde onu ortadan kaldırıverir. Sebebin koyucusu Allâhü Teâlâ olduğu gibi, ortadan kaldırıcısı da odur. Ne var ki bu nefy (sebebi ortadan kaldırma) hâlinde kalmakta ısrâr eden kimseler, şirk ve ilhâd içinde kalırlar. Bu nedenle bu halden kurtulmak gerekmektedir. Bu melâmiyye grubuna giren kimselerin sayıları değişkendir; yâni çoğalıp azalabilir. Ancak kaç kişi oldukları meçhûl olup, efendilerinden başkası onları tanımaz. (190)

RİCÂLÜ’L-MÂ: Bunlar, Hak Teâlâ’ya denizlerin ve ırmakların dibinde ibâdet eden kimselerdir. Muhyiddin ibn Arabî şunları anlatır: “Ebu’l-Bedr et-Tümâsikî el-Bagdâdî yüce ve kendisine güvenilir kimselerdendir. Onun haber verdiğine göre, Seyh Ebû Saîd b. Siblî, tarîkatte mâhir biriydi. Ondan önce ve zamânında onun benzeri yoktu. O der ki: “Birgün Dicle ırmağının kenarında duruyordum. ‘Acabâ Allâhü Teâlâ’nın kullarından su içinde durup da ibâdet eden kimseler var mıdır?’ diye bir düşünce hatırıma geldi ve bu fikir beni iyice merâka sevk etti. Tam o sırada birden bire suyun ikiye yarıldığını ve içinde birisinin durmakta olup bana: “Ey Ebû Saîd b. Şiblî! Allâhü Teâlâ’nın nice kulları vardır ki su içinde ibâdet ederler; işte ben onlardanım” dediğine şâhid oldum. Sonra o kişi geri suyun içine girip gözden kayboldu.” Bu olayın üzerinden daha on beş gün geçmeden, aynı durum Ebu’s-Suûd adındaki başka bir zâtın da başına gelmiş ve hâdiseyi olduğu gibi İbn Arabî’ye anlatmıştır. (191)

EFRÂD: Hz. Peygamber’e (s.a.v.) mükemmel bir şekilde tâbi olma netîcesinde ferdiyet (192) tecellîsine mazhar olan (193) bu kimseler, kutub dâiresinden hâriç olup (194) din dilinde (lisân-ı ser’) mukarreb olanlardır. Bunların gökteki meleklere nazarları ve kendilerinden başka kimselere keşifleri vardır ki Hızır (a.s.) bu gruptandır. Bunların sayıları hiç belli olmayıp, Muhammed b. Kaid el-Evânî ve Abdülkadir el-Cîlî bu tâifedendir. Bunlara mukarrebü’l-hazret de derler. (195) Aktâb ve efrâddan olanlar, ölen bir kimsenin kabirdeki durumuna muttali olabilirler. (196)

ÜMENÂ: Melâmîler tâifesinden olup içlerindeki kemâlâtı dışa vurmazlar. Hepsi de fütüvvet (197) ehli kimselerdir; dünyâ ve dünyâlığı sevmezler. Melâmîlik (198), doğruluk ve cömertlikle olur. Onlar, hallerine ve amellerine hiç kimsenin vâkıf olmasını istemezler; hazîne gibi hep gizli kalmak isterler. (199) Melâmîler, üzerlerindeki rütbeyi açığa vurmadan talebelerine fütüvveti devrederler. (200) İçlerine tevdî edilen ilâhî sırları ve hakîkatleri, ehlinden baskasına ifsâ etmediklerinden dolayı bunlara ümenâ ismi verilmiştir. (201)

İbn Arabî’nin bildirdiğine göre ümenânın durumlarının nasıl olduğu başkaları tarafından bilinmez. Zîrâ tıpkı sıradan halk gibi onlar da îmanın gereklerini yerine getirip Allâh’ın emrettiği ve nehyettiği konularda titizlik gösterirler ve farzlara riâyet ederler. Onların hal ve makamları ancak kıyâmet günü diğer insanlara mâlum olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki Allâh’ın emin olan kulları vardır” (202) buyurmakta ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh hakkında da “Muhakkak ki o, bu ümmetin emînidir” (203) demektedir. (204)

KURRÂ: Bunlar Allah ehli olup Kur’ân-ı Kerîm okumaları sâyesinde onun özel dostluğunu kazanan (hâssa) kimselerdir. Peygamber (s.a.v.) onlar hakkında “Kur’an ehli olan kimseler, ehlullâh ve onun özel dostlarıdır (hâssa)”205 buyurmuştur. Zîrâ onlar Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek ve onun hükümleriyle amel ederek korumakta, ezberleme ve amel etme yoluyla da onu izhâr etmektedirler. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre Ebû Yezîd el-Bistâmî bu kimselerdendi. Nitekim Ebû Mûsâ ed-Dübeylî onun hakkında: “O vefât ettigi anda bile Kur’ân’ı açıktan okuyup durmaktaydı” demiştir. Kur’an ahlâkıyla ahlâklanan kişi Kur’an ehli olur; Kur’an ehli olan da ehlullâh olur. Zîrâ Kur’an Allâh’ın kelâmıdır; onun kelâmı onun ilmidir ve onun ilmi de onun zâtıdır. İşte bu makama nâil olanlardan biri de Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî’dir. (206)

SÜCÛDÜ’L-KALB: Kalbin, Allâhü Teâlâ’yı müşâhede ettikten sonra yalnızca onunla meşgul olması netîcesinde bütün duyulardan gelen çağrıları bir yana bırakarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığı için yok olmasıdır (fenâ fillâh). (207)

İbn Arabî’nin bildirdiğine göre, Allâh’ın nice kulları da vardır ki şanları yüce, ömürleri uzun ve öldüklerinde bile secde eden bir kalb sâhibidirler; ancak onların kalblerinin secde etmekte olduğu aslâ bilinemez. Sürekli secde eden kalbe sâhip olan bu kimseler, artık ondan sonra başını secdeden bir daha kaldıramazlar. Evliyânın çoğu, kalbin, bir halden başka bir hâle kolayca dönüşebilme özelliğinden dolayı “kalb” adını aldığı görüşündedir. Bu makama sâhip olan kimse, -halden hâle girse bile-artık kalbi sürekli secde hâlindedir. Sehl b. Abdullâh kendini ibâdete tam adamış olduğu bir haldeyken şeyhinin huzûruna girdiği zaman ona: “Kalb secde eder mi?” diye sormuş ve şeyhi de: “İlelebed” buyurmuştur. Bunun üzerine Sehl, onun hizmetine girer. (208) İbn Arabî’nin bir başka yerde kaydettiğine göre sücûdü’l-kalb sâhibi olan kimseler, Allâhü Teâlâ’nın, kendileri için evini temizlemesini Nebî’sine (a.s.) emrettiği kimselerdir. Zîrâ o, elçisine şöyle seslenmektedir: “…ve tavâf edenler, ayakta duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temizle!” (209) “Sen Rabb’ini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol!” (210) burada Cenâb-ı Hak, nebîsinin başını secdeden aslâ kaldırmamasını emretmektedir ki bu da ancak sürekli secde eden bir kalbe sâhip olmakla mümkün olur. “Ve Rabb’ine kulluk et ki sana yakîn (kesin bilgi) gelsin.” (211) Bu demektir ki; böylece yakînî irfâna erebilir, böylece de secde edenin kim olduğunu ve kime secde ettiğini anlarsın. O zaman öğrenirsin ki sen, kadir-i mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın elinde musahhar kılınmış bir âletten ibâretsin; o seni seçmiş, seni temizlemiş ve tüm sıfatlarıyla seni donatmıştır. Bahsettiği bu sıfatları sâyesinde senden, kendi zâtına secde etmeni istemektedir. (212)

AHBÂB (MAHBÛBÛN ve MUHİBBÛN): Allâhü Teâlâ’nın, haklarında: “…Allah yakında öyle bir kavim getirecek ki (O) onları sever, onlar da O’nu severler…” (213) buyurduğu bu kimselerin “muhibbûn” olusları Allah’a mübtelâ olmalarından; “mahbûbûn” olusları ise sevilmek için seçilmiş ve tercih edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Şu halde ahbâb tâifesinden olanlar ikiye ayrılırlar: Bir kısmı (mahbûbûn), ilk önce Allah’ın kendilerini sevdiği kimselerdir. İkinci kısma (muhibbûn) girenleri ise Cenâb-ı Hak, Allâh’a itaat olarak peygamberine itaate sevk etmiştir. İşte bu itaat, Allâh’ın onlara olan sevgisini doğurur. Nitekim Allâhü Teâlâ: “Allâh’ın peygamberine itaat eden, Allâh’a itaat etmiş olur” (214) buyurmaktadır. (215)

Nitekim Zünnûn el-Mısrî (245/859) de: “Allah için sevgi besleyen kimsenin alâmetleri; onun habîbine [Resûlüllâh’a (s.a.v.)] ahlâkı, fiilleri, emirleri ve sünnetleri husûsunda tâbi olmaktır” (216) sözüyle buna işâret etmektedir.

AHİLLÂ: Allâhü Teâlâ’nın kendilerini dost edindiği kimseler olup, sayıları artıp eksilmekle birlikte kaç kişi oldukları tam olarak bilinememektedir. “…ve Allah İbrâhim’i dost edinmişti” (217) âyetinin kendilerine işâret ettiği bu kimselerden biri olan Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle tavsîf etmektedir: “Eğer ben kendime insanlardan (ümmetimden) bir dost edinecek olsaydım, muhakkak ki Ebû Bekir’i dost edinirdim; ama sizin arkadaşınız (Ebû Bekir) Allâh’ın dostudur.” (218) Birbirini dost edinme, mahlûklar arasında değil, ancak Allah ile kulu arasında doğru olur ki bu, onunla bir olma makamıdır. Bununla birlikte ahillâ isminin, mü’min olsun, kâfir olsun, insanlar için de kullanıldığı görülmektedir: “O gün, dostlar birbirlerine düşmandırlar; ancak takvâ sâhipleri hâriç.” (219) Burada dostluk, muâşeret mânâsınadır. Nitekim “Kişi, dostunun dîni üzeredir” (220) buyrulmaktadır. (221)

MUHADDESÛN: Allâhü Teâlâ ile özel bir biçimde konuşan bu kimseler iki sınıfa ayrılırlar: Bir grubu Hak Teâlâ ile perde arkasından konuşurlar. Nitekim: “Allah bir insanla, ancak vahiyle ya da perde arkasından konuşur…” (222) âyet-i kerîmesi bunlara işâret eder. Diğer grubun ise kalplerine veya kulaklarına melekler bir şeyler söylerler veya onlar bunu yazılı olarak görürler. Bu sınıftaki kimseler ne kadar çok riyâzet ve mücâhede yaparlarsa mânevî halleri o kadar yücelir. Muhaddesûndan olan her bir kimseyle, hâline uygun bir ruh konuşur ve bu zümreden olan bir kimse, kendisinden başka kaç muhaddes olduğunu bilemez. Bu konuşma, kişinin nefsini temizlemesi, vukuf hâlinde ihlâslı bulunması, bedenî mizâcın üzerine çıkıp yükselerek Allâhü Teâlâ dışındaki tüm unsurlardan ve erkândan kurtulabilmesi netîcesinde gerçekleşmektedir. Burada kulun Allah ile veya Allâh’ın kul ile konuşması, lisânen bir tekellüm değildir. Bu duruma isâretle Cenâb-ı Hak buyurur ki: “…O mübârek yerdeki vâdinin sağ kıyısındaki ağaçtan kendisine şöyle seslenildi: Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben.” (223) “…ve Allah Mûsâ’ya (kendine has) bir konuşma ile konuştu.” (224) Allâhü Teâlâ, buradaki konuşmanın yüceliğini, masdar ile tekid etmektedir. “…Onu yanına al ki Allâh’ın sözünü işitsin…” (225) âyeti de, eşyânın kendi arasındaki konuşmayı değil, Hak’tan eşyâya gelen bir konuşmayı duyan kimseleri ifâde etmektedir. Çünkü eşyânın kendi arasındaki konuşmalar, birtakım nisbetlerden ibârettir ve bu, gerçekte varlığı bulunmayan yokluk hükmündeki bir iştir. Nitekim buna işâretle Hz. Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki Allah kulunun dili üzeredir; ‘Allah kendisine hamd eden kimseyi duyar’ buyurmuştur” (226) demektedir. İlâhî konuşmanın eşyâ seviyesinden olması netîcesinde, onu duyup anlayabilen kimse için daha açık olarak ortaya çıkmaktadır ki bu, eşyâda bizimle konuşanın o (Allah) olduğuna delâlet etmektedir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre Hz. Ömer b. el-Hattâb (r.a.) bu gruptan idi. (227) İbn Arabî’nin zamânında da Ebu’l-Abbâs el-Hassâb ve Maarra denilen yerde bulunan Ömer b. Abdülazîz tekkesindeki Ebû Zekeriyyâ el-Bicâî de bu gruptandır. (228) Bu zümrenin Allah ile konuşmaları gündüz olursa muhâdese, gece olursa müsâmere adını alır. Bu konuşma esnâsında Allâhü Teâlâ ile kul arasında zâhirî ve bâtınî olarak karşılıklı soru-cevap gerçekleşir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mîraç gecesi Cenâb-ı Hak ile konusması müsâmere, Hz. Mûsâ (a.s.) ile Allah arasında Tur dağında gerçekleşen konuşma ise muhâdese örneğidir. (229)

Sûfîlerden el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) bu zümreyle ilgili olarak şunları anlatır: “Mükellem ve muhaddes olanlar, bu dereceye ulaştıklarında nefslerinin vesvesesinden endişe etmezler. Nasıl ki nübüvvet şeytanın ilkasına karşı korunmuş (mahfûz) ise aynı şekilde mükâleme ve muhâdese makamı da nefsin ilkasına ve fitnesine karşı korunmuş (masûn); Hak ve sekînet ile çevrelenmiştir. Zîrâ sekînet, mükellem ve muhaddes ile nefsi arasında bir perdedir.” Yine aynı zâta: “Muhaddesûn kötü sondan korkar mı” diye sorulduğunda: “Onların korkusu, ara sıra zihne takılıp kaybolan bir tür endise ve telâstan ibârettir. Zîrâ Allâhü Teâlâ, onlara verdiği nimetlerin sıkıntı vermesini istemez.” (230) Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî bu konuda şunları söyler: “Allah, halka sırlarını açmak ve halkın da sırlarını kendisine açması için onları yarattı. Allah şöyle buyurmuştur: “Ben sizi, sırrınızı bana açasınız diye yarattım. Eğer bunu yapamazsanız benimle konusun! Bunu da yapamazsanız bana münâcâtta bulunun. Bunu da yapamazsanız bâri beni dinleyin!” (231)

İmâm-ı Rabbânî de Allâhü Teâlâ’nın kul ile ve kulun da Allah ile konuşabileceği fikrini kabul etmektedir. Ancak bu konuşma ve işitme, harfsiz ve kelimesiz, yâni keyfiyetsiz bir kelâm ve işitme ile gerçekleşir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, zamansız ve keyfiyetsiz konuşma ve işitme sâhibidir. Kelâmın kuldan gelmesi rûhânî bir ilka ile ve yine kuldan sâdır olan duyma ise kulun bütün varlığıyla kulak (duyma organı) veya dil (konusma organı) olması netîcesinde gerçekleşir.

Nitekim “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını Hz. Âdem bütün zerreleriyle, külliyetiyle ve vâsıtasız olarak duyup cevâbını vermiştir. Ancak, rûhâniyet yoluyla gönle düşüp alınan mânâ, insanın içinde bulunduğu misâl âlemi formuna bürünüp düzenli harf ve kelimeler sûretiyle de belirebilir. Böylece bu telakkî ve ilka, duymak ve lafzî kelâm görünümüne girer. Zîrâ isterse o mânâ keyfiyetsiz olsun, her mânânın bu âlemde bir sûreti vardır. Ancak keyfiyetsiz olan mânânın sûreti, az önce anlatıldığı gibi yine keyfiyetsiz olur.

İşte muhaddesûndan olan bâzı irfan sâhiplerinin kelâmları ve işitmeleri keyfiyetsiz mertebeye bağlı olup rûhânî telakkî ve ilka türündendir. (232) İmâm-ı Gazzâlî’nin verdiği bilgilere göre âriflerden bir zat, muhaddesûn zümresinden birine bir mesele sormuş; o da önce sağına bakıp: “Allah rahmet etsin, ne dersin?” demiş; sonra soluna ve daha sonra da kendi göğsüne bakıp aynı sözü tekrarlamıştı. Nihâyet daha önce hiç duyulmamış garip bir sesle cevap vermişti. Bu hareketlerin hikmeti kendisine sorulduğunda ise şunları söylemiştir: “Sorduğun sorunun cevâbını bilmiyordum; solumdaki meleğe sordum, bilemedi. Daha âlim olan sağımdaki meleğe sordum; o da bilemedi. Bu kez kalbime teveccüh ettim ve sana verdiğim cevâbı kalbimden aldım; kalbim her iki melekten de daha âlim çıktı.” İşte bu, Hz. Peygamber’in (s.a.v.): “Muhakkak ki ümmetimden muhaddesler vardır ve Ömer onlardandır” (233) hadîsinin mânâsı dâhilindedir. (234)

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (1176/1762) de melekût âlemindeki bâzı ilim kaynaklarının Allah tarafından muhaddesûna açıklandığını; Cenâb-ı Hakk’ın peygamberin şerîati ve insanlığın kurulu düzeninin ıslâhı için hazırlamış olduğu birtakım bilgileri, muhaddesûnun, henüz peygambere o doğrultuda vahiy gelmeden önce aldığını anlatmaktadır. Ona göre, bir kimsenin rüyâsında, melekût âleminde olmasına karar verilmiş birçok hâdiseyi, henüz daha meydana gelmeden önce görmesi mümkündür. Muhaddesûnun özelliklerinden biri de pek çok konuda onların görüşleri doğrultusunda âyetler nâzil olmasıdır. Nitekim Resûlüllâh’ın (s.a.v.) rüyâsında, kendine ikrâm edilen sütü kana kana içtikten sonra, Hz. Ömer’e (r.a.) vermesi de muhaddes oluşunun alâmetidir. (235)

SÜMERÂ: Buğday renkli esmerler anlamına gelen bu tâbirle kastedilen kimseler, aslında muhaddesûn zümresinden bâzı özel kişiler olup sayıları belli değildir; sürekli artıp eksilebilirler. “…(Yapacagın) iş(ler) hakkında onlarla müsâvere et!…” (236) âyet-i kerîmesi bunlara işâret etmektedir. Sümerânın konuşmalarının muhaddesûndan farkı, bunların ruhlar aracılığıyla değil, şu âyette de işâret edildiği gibi doğrudan Allah ile konuşmalarıdır: “…(Yaratma) iş(ini) düzene koyanlar, âyetleri açıklarlar…” (237) İşte bu kimselerin esmâ-i ilâhiyye bakımından bulundukları yerleri, el-Müdebbir ve el-Mufassıl isimleridir. Sümerâ, bu makamda gizli olarak bulunmaktadırlar; görülüp bilinemezler. (238)

VERESE: Nefsine zâlim olanlar, nefsine karşı orta yollu davrananlar (muktesıd) ve hayır işlemeyi nefsinin önüne koyup hayra koşanlar olmak üzere üç sınıftan oluşan bu kimseler hakkında Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sonra Kitâb’ı

kullarımız arasından seçtiklerimize mîras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir; kimi orta gidendir; kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur.” (239) Peygamber (s.a.v.) de bunları: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir (verese)” (240) diye tanıtmıştır.

Şeyh Ebû Medyen bu makamla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Mürîdin irâdesindeki doğruluğun alâmeti, halktan uzaklaşmasıdır. Halktan uzaklaşmasının doğruluğunun alâmeti de varlığının Hak için olmasıdır. Varlığının Hak için olmasının doğruluğunun alâmeti ise halka geri dönmesidir.” İşte bu da Hz. Peygamber’e (s.a.v.) vâris olan kimsenin hâlidir. Zîrâ Nebî (s.a.v.), Hira mağarasında halvete çekilerek orada kendini yalnızca Allâh’a vermiş, evini ve âilesini terk ederek Rabb’ine doğru kaçıp sığınmıştır. Cenâb-ı Hak birden bire onu yakaladıktan sonra ise mürşid ve resûl olarak kullarına geri göndermiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kâmilen vârisi olabilmek için ilim, amel ve hâl bakımından tam donanımlı olmak gerekmektedir. Bu üç grup vereseden nefsine karşı zâlim olanlara, Ebu’d-Derdâ ve benzerleri misâl olarak gösterilir ki bunlar, âhirette mutlu olabilmek için kendilerine zulmederler. Resûlüllah (s.a.v.) onun gibiler için: “Muhakkak ki nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve gözünün (ayn) de senin üzerinde hakkı vardır” (241) buyurmuştur. İnsan sürekli olarak oruç tutar, gece boyunca ibâdet edip hiç uyumazsa, nefsinin ve gözünün hakkını vermeyip zulmetmiş olur ki bu durum şer’-i şerîf tarafından yerilmiştir. İkinci grup verese de nefsine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmesi ve Rabb’ine hizmet etmesi husûsunda ona yardımcı olmak amacıyla dünyâ rahatı bakımından nefsinin hakkını veren kimselerdir. Azîmet ile ruhsat arasında kendilerine orta bir yol tutturan bu kimseler, iyi amellerle rahatlık arasında yaşantılarını sürdürürler. Veresenin üçüncü grubundan olanlar ise henüz vakti girmeden önce hayırlı bir işte erken davrananlardır. Zîrâ onlara göre eğer o işin vakti girerse, onlara sanki bir farzı mecbûren edâ ediyorlarmış gibi gelir. Bu yüzden onlar, daha namaz vakti girmeden çok önce abdestlerini alıp mescide giderler. Vakit girince de üzerlerine farz olan namazı edâ etme husûsunda öne geçmiş olurlar. Aynı şekilde bu kimseler, zekâtlarını da hemen hesâb edip üzerlerine farz olan ilk vakitte verirler. Diğer bütün hayır işlerinde de aynı şekilde en önde yer alırlar. (242)

SONUÇ

Bilindiği gibi, insan denen varlık, hem hayvânî ve hem de melekî özellikleri bünyesinde barındıran; yemek, içmek, üremek, vb. gibi bedenî şehvetlerle hayvana; hikmet, adâlet, cömertlik, vb. gibi rûhânî motiflerle de meleğe benzeyen bir yapıya sâhiptir. Kur’ân-ı Kerîm’de buna işâretle; “Ona iki tepeyi gösterdik” (243) buyrulmaktadır. Buradaki “iki tepe”den maksat; bir bakıma akıl ve hevâ, bir bakıma âhiret ve dünyâ, bir bakıma îman ve küfür, bir bakıma hidâyet ve dalâlet, bir bakıma da Allâhü Teâlâ’nın dostluğu ve şeytanın dostluğu mânâlarına gelmektedir. Nitekim: “Allah îman edenlerin dostudur; onları karanlıktan aydınlığa (dalâletten/zulümâttan hidâyete/nûra) çıkarır.

Kâfirlerin dostları da tâğuttur; o da onları aydınlıktan karanlığa çıkarır…” (244) âyeti bunu açıklar. (245) Demek ki Allâh’ın dostluğunu kazanan bir mü’min, onun bir tür özel koruyuculuğunu hak kazanmakta ve dolayısıyla da o dostluk devam ettiği sürece kolay kolay sapkınlığa düşmemektedir. Hattâ bu dostluk sâyesindedir ki insan, yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olma (246) sıfatını kazanarak meleklerden (247) bile üstün bir konuma yükselebilmektedir. (248)

Mânevî âlemin kendine özgü kanunları çerçevesinde cereyân eden ricâlü’lgayb telakkîsi, çoğu kimsenin bu mânevî dünyâya âit bilgilerinin çok az, yetersiz, kısır ve hattâ yanlış olmasından dolayı, oldukça karışık ve karmaşık gibi görünen, netâmeli bir konudur. Dolayısıyla, bu konuya yöneltilen ve anlaşılamamaktan veya yanlış anlaşılmaktan ortaya çıkan eleştirilere rastlamak mümkündür. (249)

Seyyid Hüseyin Nasr’ın doktora talebesi olan William Chittick, bugün İslâm dünyâsında bulunan iki grup müslüman entelektüelden söz eder: Giderek daha da küçülen bir grup, şöyle veya böyle hâlâ geleneksel dünyâ görüşü içinde yaşarken, diğerleri, Batı modelinde modern eğitim görmüş ve sayıları gittikçe artmakta olan kimseler tarafından yönlendirilmektedirler. Bu iki grup aynı dili konuşmadığı gibi, biri, diğerinin ne söylediği hakkında gerçek bir fikre de sâhip değildir. Çok sayıda müslüman düşünür ise (bunlar üçüncü bir grup olarak değerlendirilebilir) geleneksel ile modern bakış açısı arasında bir yerde durmaktadır ki bu durum da tam bir “kültürel şizofreni” hâlini almıştır. (250) İşte bir önceki paragrafta temas ettiğimiz tasavvuf eleştirmenleri ve muârızları, kanaatimizce, Chittick’in sözünü ettiği müslüman entelektüel tipinden ikinci ya da iyimser bir bakış açısıyla üçüncü gruba dâhil edilebilir. Zîrâ bu tür araştırmacılar, XIX. yy.dan îtibâren tasavvufu, eğer İslâm modern dünyâya girmek zorundaysa, İslâm’dan sökülüp atılması gereken bir tür “öcü” olarak görmüşlerdir. Modernizmin daha yakın zamanlardaki bir dalı, yâni “fundamentalizm” de bu anlayış ile uyum içindedir. Tasavvufî geleneği şiddetle reddeden müslüman modernistler ve katı muhâfazakârlar (fundamentalisler), İslâm’ın bedenine yeni bir hayat türü üflemeye çalışmaktadırlar ve onlara göre bu hayat soluğu sâdece yabancı kaynaklardan elde edilebilir. Bu anlayıştaki çoğu çağdaş düşünür, İslâm’ın saygınlığını birtakım modern terim ve kavramlarla ortaya koyma gayretleriyle modern dünyânın evren ve insana ilişkin rasyonalistik ve bilimselci dünyâ görüşüyle uzlaşması zor olan bütün İslâmî öğretileri inkâr etmiş veya fütursuzca onlara saldırmıştır. Bu yüzden ya doğruca tekrar Kur’ân’a yönelmişler -ki onu tefsir geleneğinden koparınca istediğimiz gibi yorumlamak kolay olur- veya Kelâm’a başvurmuşlardır -ki bu da İslâmî teolojinin en rasyonalistik biçimidir-. İşte modern eğitim almış çoğu müslüman, olgu ve olayları modern dönemin başından beri Batı geleneğini biçimlendirmiş olan dünyâ görüşü doğrultusunda görür ve İslâm’ın kendine has ıstılahları ve fikir sistemi dâhilinde düşünmek bir yana, Batı’ya âit terim, kavram ve düşünce kalıplarının dışına çıkamaz. (251)

Ricâlü’l-gayb telakkîsiyle ilgili olumsuz düşüncelere sâhip kimselere en güzel cevâbı, birkaç asır önce İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725) kendine has üslûbuyla şöyle vermektedir: “Genellikle aktâb, eskici sûretinde görünürler. Zîrâ halkın zâhir ve bâtın sülûklerinde olan halleri ıslâh ederler. Ve münkirler bu mânâdan gafildirler. Yâni, vücudlarının bekası ve nizâm-ı halleri ricâlullâh yüzünden iken, yine onlara mukabil gelirler ve sebb ederler. Zîrâ onlar ehl-i küfrândır. Ve ricâlullâh yüzünden olduğu budur ki, insan-ı kâmil Hakk’ın halîfesidir ki, mülk ve melekûtun tasarrufu onlara verilmiştir. Pes hakîkatte onların yüzünden mutasarrıf olan Allâhü Teâlâ’dır. Nazar eyle sultân-ı a’zam ile vekîl-i mutlaka ki, sultânın cemî-i umûru vekil yüzünden vücud bulur ve bundan saltanatta istirak lâzım gelmez. Belki saltanat birdir ve umûra müdâhale edenler sultânın esmâsının tertîb üzerine mezâhiridir.” (252) Ayrıca burada göz ardı edilen önemli bir husus vardır: Ahmed Avni Konuk’un Fusûs şerhinde de kaydettiğine göre, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) halîfesi konumundaki evliyâ ve aktâb gibi gayb erenleri, ancak Resûlüllâh’ın (s.a.v.) uyguladığı şer’-i şerîf ile hükmederler ve kesinlikle şerîatin hükmünden dışarı çıkmazlar. Ancak onların hallerinde ve davranışlarında birtakım incelikler vardır ki, bu inceliği zevkan, hâlen, ilmen ve mertebece onların seviyesine yükselemeyenler kavrayamazlar. (253) O halde kişinin anlayıp kavrayamadığı konularda aceleci bir tavırla hemen yanlış hüküm ve sonuçlara varması kendisine bir şey kazandırmadığı gibi, kendileri hakkında yanlış hüküm verilen zatlara da bir şey kaybettirmez.

Yukarıda özellikleri belirtilen ricâlü’l-gaybin üzerlerinde taşıdıkları ahlâkî ve mânevî kişilikleri, aslında her müslümanda bulunması gereken ulvî niteliklerden oluşmaktadır. Zîrâ bu kimseler, bütün insanlara karşı iyi niyetli, kendilerine kötülük edenleri bağışlayan, ellerindeki nîmetleri başkalarıyla paylaşan, iyi ve kötü günde herkesin yardımına koşan, sevgi, şefkat ve cömertlik gibi ahlâkî erdemlerle bezenmiş kimselerdir. İşte, herhangi bir müslüman da prensip olarak tüm bu hasletlere sâhip olmalıdır. Başka inanç sistemlerinde de benzer motiflerine rastlanan bu telakkî, müslüman halk kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması açısından büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Ricâlü’l-gayb inancı, insanların gönlündeki derûnî-dînî duyguları diri tutmakta ve en dar zamanda bile böyle seçkin şahsiyetlerin imdâda yetişmesi vesîlesiyle ilâhî yardıma kavuşulacağı ümîdini doğurmaktadır. Hattâ bâzı savaşlarda bu gayb erenlerinin nüfûz ve yardımı, inananları düşmana karşı cesâretlendirmekte ve imkânsız gibi görünen çeşitli zaferlerin elde edilmesine vesîle olmaktadır. Nitekim halk arasında bu tür menkabevî olaylar hep anlatıla gelmiştir.

Allah, insan ve âlem üçgeninde, bunların birbirleriyle ilişkileri bakımından oldukça dikkat çekici bir konuma sâhip ricâlü’l-gaybin, modern insanın kendisine inşâ ettiği çıkmaz ve açmazlara ilişkin cevâbını Seyyid Hüseyin Nasr’ın satırlarından okuyalım:

“İhtiyaç duyulan şey, kutsal bir gerçeklik olarak tabiatın yeniden keşfi ve kutsalın muhâfızı olarak insanın yeniden doğumudur; öyle ki bu durum, modernizm ve onun uzantısı durumunda olan gelişmelerin doğmasına yol açmış olan insan ve tabiat imajının ölümüne işâret eder. Bu, bâzılarının iddiâ ettiği gibi “yeni bir insan îcâdı” anlamına gelmez; tersine, gerçekliğini hâlâ içimizde taşıdığımız hakîkî, gururlu insanın açığa çıkarılması anlamına gelir. Bu, sanki insan kutsalı îcad edebilirmiş gibi, kutsal bir tabiat görüşünün îcâdı anlamına da gelmez; fakat bu, târih boyunca çeşitli dinler tarafından kabul görmüş geleneksel kozmolojilerin ve tabiat görüşlerinin yeniden formüllendirilmesinden ibârettir. Herşeyden önce bu, tabiî düzene ilişkin dînî anlayışın, sâdece öznel varsayımlar ya da târihsel inşâlar değil, kozmik gerçekliğin canlı bir vechesine tekabül eden bilgi olarak, ciddî bir biçimde ele alınması anlamına gelir. Entellektüel durum alışta, tabiata ilişkin bu tür bilgiyi ciddî bir biçimde ele almamıza imkân sağlayacak şekilde, kökten bir yeniden yapılanmaya gidilmesi gerekmektedir. Böyle bir şey, modern bilimin bulgularını onun felsefî varsayımları, bilgi kuramları ve târihsel gelişiminin kendisine empoze ettiği sınırlar içinde kabul etmek, bu arada doğal düzenin bilimi şeklindeki totaliterci iddiâlarını bütünüyle reddetmek demektir. Bu da doğal nesnelerin “varoluşunu” Varlık’la ilişkileri içinde, kaba yönleriyle olduğu kadar ince yönleriyle de, evrenin geri kalan kısmı ve bizimle olan karşılıklı ilişkileriyle, sembolik anlam ve önermeleriyle ve varoluşun herşeyin İlâhî Kaynağı’na götüren daha yüksek düzeylerle olan bağlantılarıyla ilgilenen bir tabiat biliminin yeniden keşfedilmesi anlamına gelir.” (254)

Dr. Ahmet ÖGKE

Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi

Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı

KAYNAKÇA:

175 – Benzer bir metin için bk.: Nesâî, Nisâ, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. III, ss. 128, 199, 285

176 – Bakara, 2/238

177 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 334-335

178 – En’am, 6/91

179 – Nûh, 71/8

180 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 308-312. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 381 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 329. sayfasından naklen)

181 – En’âm, 6/18

182 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 326-327. Bu kisinin özellikleri, daha önce anlattıgımız havâriyyûn zümresinden olan kimseye çok benzemekle birlikte İbn Arabî bu ikisini birbirinden ayırmıstır.

183 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 327-328

184 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 328

185 – Sûrâ, 42/11

186 – İsrâ, 17/6

187 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 330-331

188 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 330-331

189 – Muhyiddîn ibn Arabî, burada melâmiyye kavramını, yaygın anlamda inzivâ (halvet) hâlindeyken, aralarında gizli bir zühdî terbiye uygulayarak çogunlukla baskalarının elestirisini ya da ayıplamasını dâvet eden dış davranıslarından dolayı melâmiyye adı verilen bir derviş fırkasının adı olarak kullanmayıp; bâtınî doktrinlerini kendine saklayan, sırlarını halka, hattâ birbirlerine bile aslâ açmayan, kendi deyisiyle sûfîlerin en üstünü karsılıgı olarak kullanmaktadır. Bk.: el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 102

190 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 341-342. Krs.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 101; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 102-103

191 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 355-356

192 – Ferdiyet: ‘Zât, irâde ve kavl’in mecmûunun tecellî makamı. Geniş bilgi için bk.: Konuk, Fusûs Serhi, c. II, ss. 332-337; c. III, s. 78; c. IV, ss. 317-324, 340-348, 369-370

193 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 154

194 – Bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323

195 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 357-358. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 153-154 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 345. sayfasından naklen)

196 – Konuk, Fusûs Serhi, c.I, s. 35

197 – Ahîlik ve fütüvvet için bk.: Ebû Abdirrahmân es-Sülemî, Kitâbü’l-Fütüvve (Tasavvufta Fütüvvet), Terc.: Süleyman Ates, Ankara, 1977; Ebü’l-A’lâ el-Afîfî, el-Melâmetiyye ve Ehlü’l-Fütüvve, Kahire, 1942; Doç. Dr. Ali Torun, Türk Edebiyatında Türkçe Fütüvvet-nâmeler, Ankara, 1998; Cumhuriyetin 50. Yılında Esnaf ve Sanatkâr, Hazırlayanlar: Neset Çagatay, Sevki Güler, Nabi Dinçer, Ankara, 1973; Neset Çagatay, Bir Türk Kurumu Olarak Ahîlik, Ankara, 1974; Akyüz, İslâm Târihi Dersleri, III. baskı, Ankara, 1988, ss. 45-47; Köprülü, İlk Mutasavvıflar, ss. 211-216; Abdulbaki Gölpınarlı,
“İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teskilâtı ve Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmûası, c. XI, İstanbul, 1949-1958; Franz Taeschner, “İslâm Ortaçagında Futuvva (Fütüvvet Teskilâtı)”, Terc.: Doç. Dr. Fikret Isıltan, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmûası, c. XV, Ekim 1953-Temmuz 1954, No: 1-4, İstanbul, 1955, ss. 3-32; Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kara, “Fütüvvet-Melâmet Münâsebeti”, Türk Kültürü ve Ahîlik XXI. Ahîlik Bayramı Sempozyumu Tebligleri, (Kırsehir, 13-15 Eylül 1985), İstanbul, 1986, ss. 187-195; Doç. Dr. Saadettin Kocatürk, “Fütüvvet ve Ahîlik”,
Türk Kültürü ve Ahîlik XXI. Ahîlik Bayramı Sempozyumu Tebligleri, (Kırsehir, 13-15 Eylül 1985), İstanbul, 1986, ss. 13-47; Ahmet Tabakoglu, “Sosyal ve İktisâdî Yönleriyle Ahîlik”, Türk Kültürü ve Ahîlik XXI. Ahîlik Bayramı Sempozyumu Tebligleri, (Kırsehir, 13-15 Eylül 1985), İstanbul, 1986, ss. 49-72

198 – Melâmîlik için bk.: Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler; el-Afîfî, el-Melâmetiyye ve Ehlü’l-Fütüvve

199 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 46-47; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 502

200 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323

201 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 502
202 – Bu mânâya benzer bir hadis metni söyledir: “Muhakkak ki Allâh’ın yeryüzündeki sâhidleri, Allâh’ın emin kullarıdır (ümenâ).” Bk.: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. IV, s. 200

203 – Hadîsin metni su sekildedir: “Muhakkak ki her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmet(-i Muhammed)in emîni de Ebû Ubeyde’dir” Bk.: Buhârî, Fazâilü’s-Sahâbe, 21; Megazî, 72; Tirmizî, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 18; c. III, ss. 125, 133, 212, 287

204 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 362-364

205 – İbn Mâce, Mukaddime, 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. III, ss. 167-168, 242

206 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 365

207 – Gümüshânevî, Camiu’l-Usûl Zeyli, s. 339

208 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 366

209 – Hac, 22/26

210 – Hıcr, 15/98

211 – Hıcr, 15/99

212 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 457-458

213 – Mâide, 5/54

214 – Nisâ, 4/80

215 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 367-371

216 – es-Sülemî, Tabakat, s. 21

217 – Nisâ, 4/125

218 – Buhârî, Salât, 80; Menâkıbü’l-Ensâr, 45; Fazâilü’s-Sahâbe, 3, 5; Ferâiz, 9; Müslim, Mesâcid, 28; Tirmizî, Menâkıb, 14; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Dârimî, Ferâiz, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 270; c. III, s. 17; c. IV, ss. 4-5

219 – Zuhruf, 43/67

220 – Tirmizî, Zühd, 45

221 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 371-374

222 – Sûrâ, 42/51

223 – Kasas, 28/30

224 – Nisâ, 4/164

225 – Tevbe, 9/6

226 – Buhârî, Ezân, 52; Deavât, 59; Müslim, Salât, 25; Ebû Dâvud, Salât, 68; Tirmizî, İmâmet, 16; İbn Mâce, İkamet, 13; Dârimî, Salât, 40; İmâm-ı Mâlik, Muvatta’, Cemâat 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I,s.95;c. II, s.18; c.III, s.3;c.IV, s. 57;c. V, s.343;c. VI,s.87

227 – Hz. Ömer’in (r.a.) muhaddes olusunun örnekleri için bk.: Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, el-Lüma’, Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, (İslâm Tasavvufu), Altınoluk Yay., İstanbul, 1996, ss. 132-133, 314

228 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 374-378

229 – el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, ss. 531-532

230 – es-Sülemî, Tabakat, s. 220

231 – et-Tûsî, el-Lüma’, s. 342

232 – İmâm-ı Rabbânî, el-Mektûbât, c. II, ss. 123-124

233 – Hadîsin metni söyledir: “Muhakkak ki sizden önceki ümmetlerin muhaddesleri olan insanlar vardır. Ümmetimden de Ömer onlar(muhaddesûn)dandır.” Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe, 6; Enbiyâ, 54; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. VI,s. 55

234 – el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 28

235 – ed-Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliga, c. II, s. 288

236 – Âl-i İmrân, 3/159

237 – Ra’d, 13/2

238 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 378-379

239 – Fâtır, 35/32

240 – Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Hibbân ve el-Hâkim, bu Ebu’d-Derdâ hadîsini sahih oldugunu söyleyerek rivâyet etmislerdir. (Bk.: Sihâbüddîn ibn Hacer el-Askallânî,, Fethu’l-Bârî, Beyrut, 1301 H., Kitâbü’l İlim, c. I, s. 160)

241 – Buhârî, Savm, 55, 57; Müslim, Sıyâm, 186; Nesâî, Siyâm, 76; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. II, s. 194

242 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 379-383; Krs.: İmâm-ı Rabbânî, el-Mektûbât, c. II, ss. 126-127

243 – Beled, 90/10

244 – Bakara, 2/257

245 – Ebu’l-Kasım el-Hüseyin b. Muhammed b. el-Mufaddal er-Râgıb el-Isfahânî, ez-Zerîa ilâ Mekârimi’sSerîa [ez-Zerîa], Tahkîk: Ebu’l-Yezîd el-Acemî, Dâru’l-Vefâ, Kahire, 1987, s. 89

246 – Bk.: Bakara, 2/30; Sâd, 38/26. Yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olmayı hak kazanabilmenin sartlarına dâir geniş bilgi için bk.: er-Râgıb el-Isfahânî, ez-Zerîa, ss. 92-100. Ayrıca bk.: Azîzüddîn en-Nesefî, İnsan-ı Kâmil, Terc.: Mehmet Kanar, (Tasavvufta İnsan Meselesi), Dergâh Yay., İstanbul, 1990, s. 158

247 – Meleklerden sürekli Allâh’ı hamd, zikir, tesbih, tenzih ve tehlîl ile mesgul olanlar (el-Mukarrebûn ve İlliyyûn) (Bk.: A’râf, 7/206; Zümer, 39/75; Mü’min, 40/7) bulundugu gibi; kâinâtın düzenli isleyisinde Cenâb-ı Hakk’ın irâdesinin ve koydugu ilâhî kanunların yürürlüge geçmesinde görev alıp yaratılısın devam ve tekâmülünü Allâhü Teâlâ’nın izniyle temin edenler (el-Müdebbirât) de vardır. Ayrıca peygamberlere vahiy getiren Cebrâil, canları alan Azrâil, tabiat kuvvetlerini idâre eden Mîkâil ve Sûr’u üflemekle görevli İsrâfil gibi insanlarla ilgili islerde dogrudan görevli melekler de bulunmaktadır. Bunların yanı sıra peygamberlere ve sâlih kullara güç veren, sıkıntılı ve üzüntülü anlarda onlara yardıma kosan, (Bk.: Âl-i İmrân, 3/123; Enfâl, 8/9-10) insanlar için Allâh’a duâ etmekte olan, (Bk.: Suarâ, 26/5; Necm, 53/26; A’râf, 7/156; Mü’min, 40/7-9) insanlara iyi ve hayırlı iş ve davranısları telkîn eden melekler de vardır. (Ayrıntılı bilgi için bk.: Prof. Dr. Serafeddin Gölcük-Prof. Dr. Süleyman Toprak, Kelâm, III. baskı, Tekin Kitabevi, Konya, 1996, ss. 381-388) Su durumda
melekler ile ricâlü’l-gayb zümresinden olan evliyânın birbirlerine çok benzer sıfatlara sâhip oldukları gözlenmektedir.

248 – Bk.: Gölcük-Toprak, Kelâm, ss. 385-386

249 – Bu tür elestirilere örnek olarak bk.: Ercüment Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Anlam Yay., Ankara, 1993, s. 68 vd. “Gavs’lar ve Seyhler: Yeni Lât’lar, Yeni Uzzâ’lar!” baslıgı. Bu durum bâzen öyle boyutlara varabilmektedir ki; ricâlü’l-gayb anlayısı, “hayâlî masallar ülkesinin gizli çete hükûmeti” olarak bile nitelenebilmekte (Bu ve benzer elestirilere tipik bir örnek için bk.: İbrahim Sarmıs, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Yöneliş Yay., İstanbul, 1995, s. 184 vd.) ve hattâ baskalarına da örnek teskîl edebilmektedir. (Bk.: Ömer Sevki Hotar, “Tasavvuf-Halüsinasyon”, İktibas, sayı: 209, Mayıs, 1996, ss. 18-21)

250 – Bk.: Chittick, “Gayb Adamları”, s. 45

251 – Bk.: Chittick, a.g.m., ss. 47-50

252 – Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s.227

253 – Konuk, Fusûs Serhi, c. III, s. 269. Ayrıca krs.: İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, ss.
374-378; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 105-106

254 – Chittick, “Gayb Adamları”, ss. 70-71 (Seyyid Hüseyin Nasr, Religion and the Order of Nature, Oxford University Press, New York, 1996, s. 287’den naklen)

 

Reklamlar

Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: