Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (2)

“Bu makale Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi’nin 5. sayısının 161.-201. sayfaları arasında Ocak-2001’de yayınlanmıştır. http://www.tasavvufdergisi.net/sayi_5/sayi_5_makale_11.pdf

GAVS: Kendisine ilticâ edilen ve kendisine sığınıldığı zamanlarda gavs adını alan kutubdur. (74) Bir başka ifâdeyle gavs; yardımcı, imdâda yetişen, medet ve nusret veren ve Efendimiz’in (s.a.v.) nûrâniyetinde kendini yok edip o nurla sâhib-i vakt olan veliyullah demektir. Gavs-ı a’zam da bütün mâsivâyı unutup Vâcibü’l-Vücûd olan Cenâb-ı Allah ile ünsiyet kuran kimsedir. (75) Yâni gavs, ilâhî tecellîlere merkezlik görevi yapan ve bütün kemâlâtı şahsında toplayan kutubdur. Demek oluyor ki gavslık, kutubluk derecesinden sonra gelen yüce bir makamdır. (76)

Devrin en büyük gavsı, kutbu’l-a’zamdır. Bunun duâsı reddolunmaz. Sıkıntısı olanların kendisine ilticâ ettikleri için ona gavs denmiştir. Yüce Allah ona ledün ve gayb ilminden çok büyük bir pay vermiştir. Gavs-ı a’zam, -ulvî ve süflî-her varlığa feyiz verdiği gibi, dört büyük meleğin özelliklerini de bünyesinde barındırır. İnsanların Kâbe’yi tavâf etmeleri gibi, kutbu’l-aktâb’ın kalbi de dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsini tavâf eder. Halka yaptıkları hizmetler sırasında bile Hak ile berâber oldukları halde halka göre onlar, vücutları ile dünyânın herhangi bir köşesinde bulunurlar. Her asırda en mübârek ve en mükemmel insan, o zamânın kutbu olup onun etrâfındaki ricâl (evliyâ) ise yeryüzünün yine en mübârek ve en mükemmel insanları sayılırlar. (77)

İbn Arabî’ye göre gavs, her zamanda tek olur ve gavslık, biri zâhire, biri de bâtına hükmeden olmak üzere iki türlüdür. Ancak Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) ve dört büyük halîfenin hükmü hem zâhire ve hem de bâtına geçerdi. Onlardan sonra gelen silsile-i mesâyihten Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Selmân-ı Fârisî ve Bâyezîd-i Bistâmî gibi evliyânın ise zâhire değil, yalnızca bâtına hükümleri geçerdi. (78)

İmâm-ı Rabbânî, (1034/1624) evliyâdan kemâle ermiş zevâtın, imâmet ve hilâfet makamlarının yerine zıllî olarak geçecek irşad kutubluğu ve kutb-i medâr (79) makamlarına sâhip olabileceklerini söyler. (80) Onun belirtiğine göre Muhyiddin İbn Arabî, buradaki kutb-i medârın, gavsiyet makamındaki kimseleri ifâde ettiğini söylemiştir. Zîrâ ona göre gavslık, kutubluk makamından ayrı ve tek başına olan bir mertebe değildir. İmâm-ı Rabbânî’ye göre ise gavs, kutb-i medârdan farklıdır. Şöyle ki: Gavs, yapacağı işlerde kutb-i medâra yardımcı olur; yâni kutb-i medâr, bâzı işlerinde ondan yardım ister. Gavs, ebdâl makamına tâyin edilecek kimselerin belirlenmesinde etkin bir rol üstlenir. Şu durumda yardımcıları da dikkate alınırsa, kutub için kutbu’l-aktâb adı da kullanılabilir. (81) Demek ki İbn Arabî kutub ile gavs arasında belirgin bir ayrıma gitmezken; İmâm-ı Rabbânî, bu iki kavramı birbirinden ayırarak ricâlü’l-gayb arasındaki hiyerarşide gavsı kutb-i medârdan daha aşağıda bir mevkîye yerleştirmektedir.

İMÂMÂN: İki önder demektir. Bunlardan birincisi kutbun sağında bulunup melekûtu, ikincisi de solunda bulunup mülkü gözetir. Bunlardan ikincisinin derecesi ve makamı birincisinden daha yücedir. Kutbun ölümünden sonra onun yerine geçecek şahıs da bu ikincisidir. (82)

İbn Arabî’ye göre ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde kutubdan sonra iki imam (imâmân) vardır ki, birisi kutbun sağında olup, nazarı âlem-i mülkün bâtını olan âlem-i melekûtadır. Mülk âlemi, taayyünât-ı esmâiyyeden ibâret olup, ef’âl-i ilâhiyyenin tecellî-gâhıdır. Esmânın bâtını ise sıfât olduğundan âlem-i melekût, âlem-i sıfâttır. İşte bu imam, “Rabbü’n-nâs” makamında kaim olup ism-i mânevîsi Abdürrab’dir. Öbür imâm ise kutbun solunda bulunup, nazarı âlem-i mülkedir. Onun için “Meliki’n-nâs” makamında kaim olup ism-i mânevîsi Abdülmelik olan bu imam, mertebede Abdürrab’den efdaldir. Âlem-i mülkte âlem-i melekût mündemic olduğundan ve “İlâhi’n-nâs” makamında kaim olan kutub bütün mertebeleri hâiz olduğundan, daha üstündür.” (83) Kısacası imâmân her zaman iki olup, birinin adı Abdürrab, diğerininki ise Abdülmelik’tir. Kutbun adı da Abdullâh’tır. Nitekim buna işâretle Allâhü Teâlâ: “Ve o Allah’ın kulu (Abdullâh) kalkınca…” (84) buyurmuştur. Yâni Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve bu iki imamdan birinin nazarı melekût âlemine ve birininki de mülk âleminedir. Bu iki imam, kutbun vezirleri olup, o vefat edince kutbun solundaki Abdülmelik onun yerine (85) geçer.

EVTÂD: Doğu, batı, kuzey ve güney olmak üzere dört yönde bulunan ve bu yönlerde koruyuculuk yapan dört ermiş kişidir ki, bu yönlerin muhâfazası husûsunda bunlara Cenâb-ı Hak nazar ve kudretini tecellî buyurur. (86) Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye hâl ilminin ne olduğu sorulduğunda; bu ilmin, tedbîri terk etmek olduğunu ve bu sıfatı kendisinde bulunduranın evtâddan olacağını (87) söylemiştir. İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her sabah bir evtâdın tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbenin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir. (88) el-Hucvirî ise evtâd denilen velîlerin âlemi her gece dolaşmalarının gerektiğini söyler. Eğer gözlerinin değmediği ve görmediği bir yer kalır ve burada da herhangi bir aksaklık ortaya çıkarsa, o zaman himmetine mazhar olabilmek için kutba başvururlar. Kutbun bereketiyle Allâhü Teâlâ bu aksaklığı ortadan kaldırıncaya kadar ona mürâcaatlarına devam ederler. (89)

Mülk âlemini bir çadıra veya bir eve, evtâdı da o çadırı dört bir tarafından destekleyerek ayakta tutan direklere veya sütunlara benzeten İbn Arabî, evtâdın, insanların güzel ve yüce ahlâklarını sembolize ettiğini, onların her birinin insanların mülkünde söz sâhibi ve idâre edici bir konumda bulunduklarını söylemektedir. (90) Onun verdiği bilgilere göre, her zaman dört olup bundan fazla ya da az sayıda olmayan evtâddan biri batı, biri doğu, biri kuzey ve biri de güney tarafta tasarrufta bulunurlar. Bu yönlerin taksîmi, merkez noktası Kâbe kabul edilmek sûretiyle başlar. Cenâb-ı Hak bunları Kur’ân-ı Kerîm’de “cibâl (dağ)” olarak zikreder: “Biz yeryüzünü bir beşik ve dağları (cibâl) da birer kazık (evtâd) olarak yaratmadık mı?” (91) Yâni nasıl ki dağlar yerin çivileri konumunda ise bu evtâd da âlemin çivileri mesâbesindedir. Bir başka ifâdeyle, yeryüzü dağlarla sâkin durduğu gibi âlem de bunlarla sâkin olur. Allâhü Teâlâ, Kur’ân’ın başka bir yerinde bunlara İblîs’in ağzından çıkan şu sözlerle işâret eder: “Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım…” (92) Yâni İblîs, Âdem’i saptırmak için bu dört taraftan yol bulur. İşte evtâd bu dört yönü koruma altına alırlarsa, İblîs buna yol bulamaz. Evtâd nâdiren kadın evliyâdan olmakla birlikte genellikle erkeklerden olur. Bunların adları: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkadir ve Abdülmürîd’dir. (93)

İbn Arabî, kına ticâreti yapan İbn Ca’dûn adlı evtâddan bir zâta Fas’ta rastladığını söylemektedir. (94) Yine o, kendi zamânında yaşamış ve 599 (1202-03 M.) yılında vefât etmiş olan Ebû Ali el-Havâriyye adındaki şahsın, er-Rebî’ b. Mahmûd el-Mardinî el-Hattâb’ın yerine evtâd olarak geçtiğini haber vermektedir. (95)

EBDÂL: Seriyyü’s-Sekatî (257/870), ebdâlin dört özelliğini sayar: Vera’ husûsunda tam bir titizlik, sağlam irâde, iç dünyâyı ahlâkî sorunlardan arındırmak ve ahlâkî konularda samîmî olup ilkeli davranmak. (96) Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de ricâlullahtan bâzılarına; mutmainliğe ulaşan nefslerinin kalbe tesir eden yönünün nurlanması netîcesinde ahlâklarını güzelleştirmeye ve kötü sıfatlarını iyiye doğru “tebdîl” etmeye başlamaları sebebiyle ebdâl denildiği (97) yorumunu yapmaktadır.

Cüneyd-i Bagdâdî (297/909) otuz ermiş kişinin (ebdâl) kendisine; “halkı Yüce Allah’a dâvet etme ehliyetine sâhipsin” diye işârette bulunmadıkça, nasihat etme faâliyetine girişmediğini (98) söylemektedir. İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her akşam bir ebdâlin tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbe’nin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir. (99)

Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî (1311/1893), büdelânın (ebdâl) yedi kişiden müteşekkil olduğunu ve bunların mânâ âleminin önderleri sayıldığını bildirmektedir. Kalbleri Hz. İbrâhim’in (a.s.) kalbine bağlı olan bu kişilerden biri, herhangi bir yerde bulunmadığı zaman içlerinden bir başkası onun yerine geçip vekillik yapar. Bulunduğu yerde sâdece sûreti bulunup rûhu ise başka yerde olan bu kişilerin bu durumlarını kendilerinden başka hiç kimse bilmez. (100)

İbn Arabî’ye göre ebdâl yedi kişiden fazla veya az olmayıp, Allâhü Teâlâ bunlara yedi iklîmin (101) tasarrufunu vermiştir: Birincisi Hz. İbrâhim (a.s.) kademinde olup, birinci iklîmin mutasarrıfıdır. İkincisi Hz. Mûsâ (a.s.) kademinde olup, ikinci iklîme tasarruf eder. Üçüncüsü Hz. Hârun (a.s.) kademinde olup, üçüncü iklîme tasarruf eder. Dördüncüsü Hz. İdrîs (a.s.) kademinde olup, dördüncü iklîme tasarruf eder. Beşincisi Hz. Yûsuf (a.s.) kademinde olup, besinci iklîme tasarruf eder. Altıncısı Hz. Îsâ (a.s.) kademinde olup, altıncı iklîme tasarruf eder. Yedincisi Hz. Âdem (a.s.) kademinde olup, yedinci iklîme tasarruf eder. Yedi yıldızda (kevâkib-i seb’a) bulunan havâssa ve esrâra vâkıf olan bu kişilerin her birine bir yıldız musahhar kılınmıştır. Bunların dördünün adı evtâd isimlerine uygun olup üçününki farklıdır. Bunlar: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkadir, Abdülmürîd, Abdüssekûr, Abdüssemî’ ve Abdülbasîr’dir. (102) Bu kimselere ebdâl denmesinin sebebi şudur: Bunlardan biri herhangi bir iş görmek için bir yere gidecek olsa, kendi sûretinde bir şahsı yerine “bedel” koyup öyle gider ve hiç kimse o kişiyi ondan ayırt edemez. Şeyh Sihâbüddin es-Sühreverdî ebdâlden idi. (103) İbn Arabî, Mekke’de çok güzel bir semtte ebdâl ile karşılastığını bildirir. Yine o, bu zümreden olan Mûsâ es-Sedderânî’ye 586 (1190 M.) yılında İşbîliyye’de rastladığını belirtmektedir. (104) Burada İbn Arabî, haftanın yedi gününde olacak olayların yedi iklim ve yedi peygamber vâsıtasıyla ebdâlin tasarrufuna verildiğini söylemekle bunlarda birtakım metafizik nitelikler ve güçler bulunduğunu kabul etmektedir.

NÜKABÂ: İnsanların içinden ve kalbinden geçenleri bilen, gizlilik dünyâsının mânevî erleri olarak dâimâ hazır bulunan kimselerdir. (105) Nükabâ başlıca üç gruba ayrılır. Bunlar; birtakım yüce hakîkatlere vâkıf olan ulvî şahıslar; mahlûkat katındaki süflî şahıslar ve birtakım insânî hakîkatleri bilen orta dereceli (vasatî) şahıslardır. Bu üç gruptan her birinde, Cenâb-ı Hakk’ın gizli emânetleri ve ilâhî sırlar bulunmaktadır. Bunların sayıları üçyüzdür. (106)

İbn Arabî’ye göre ise nükabâ, her zaman on iki (107) olur; az veya çok olmaz. Cenâb-ı Hak, on iki burcun esrâr ve ahvâlini bunlara musahhar kılmıştır; burçların ne kadar tesirleri varsa sâbit olan o burçlara intikal ettiğini tamâmen bilirler ki bâzen astronomi (ilm-i hey’et) bilginleri, sâbit yıldızların (kendi burçlarındaki hareketlerinin) sırrını bilmekte âciz kalmaktadırlar. (108) Aynı zamanda Allâhü Teâlâ bunlara kalblerde olan bütün gizli sırları ve halleri bildirmistir. Hattâ o kadar ilimleri vardır ki; yeryüzüne ayak basan her kişinin saîd mi yoksa şakî mi olduğunu bilirler. Zîrâ Allah, onlara, herhangi bir kişiyi gördüklerinde onun yüzündeki saâdet veya şakavet izini kolaylıkla tanıyabilme ilmini vermiştir. Ayrıca bu kimseler, nefsin tüm hile ve oyunlarını bilirler ve şeytan da onlar tarafından kolaylıkla tanınabilir. (109)

NÜCEBÂ: Son derece şefkatli ve yaratılıştan merhametli olduklarından, taşıyamadıkları yükümlülükler konusunda halka yardımcı olan nücebâ, insanların işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir. Tüm mahlûkatın yüklerini taşır ve sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. Cenâb-ı Hak’tan başkasına bakmazlar. Bunların kırk veya yetmiş kişi oldukları söylenir. (110) Ancak İbn Arabî’ye göre ise nücebâ, her zaman sekiz (111) kişidir; fazla ve az olmaz. Cenâb-ı Hak, kabir ehlinin bütün hallerini bunlara bildirmistir. Bunlara bâzen öyle bir hal gelir ki altlarında ve üstlerinde kimlerin bulunduğunu dahi bilemezler. Bunlar sekiz tür ilme sâhiptirler ki sekizincisi idrak bilgisidir. (112) Nücebâ, kürsî makamında olup yıldızların seyirleri hakkında yüksek ilimleri vardır. (113)

HAVÂRİYYÛN: Bir kişi olup dîne yardım etmekte kılıç gibidirler; savaşta yardım edip kılıç kullanırlar. Savaşçı kimseler olduklarından, kimse karşılarında fazla kılıç sallayamaz. Bu makam, Resûlüllâh’tan (s.a.v.) sonra Zübeyir b. Avvâm’a müyesser olmuştur. Nice savaşçılar dîne yardımda bulunmuşlardır; ancak Zübeyir hepsinden daha faydalı olmuştur. Zîra Cenâb-ı Hak ona havâriyyûn mertebesini vermişti. Bunlar hem en önde kahramanca çarpışarak kılıç ile cihâdı, hem de ilim ve örnek hayat tarzlarıyla dînen hüccet olusu bünyelerinde toplamışlardır. Makamları; tıpkı peygamberlerin mûcizeleri gibi, dîni sağlam ve meşrû bir şekilde temsil etme bakımından hüccet olma husûsunda âdetâ meydan okumaktır (tehaddî). Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra, onun iddiâlarının doğruluğunu ortaya koyan delil, ancak onun havârîsidir. (114)

RECEBİYYÛN: Her zaman kırk kişi olup Hak Teâlâ’nın azametinde müstağrak olarak kalmış haldedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de “Kuşkusuz biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız” (115) âyetinde istiğrâk hâline atıfta bulunan “kavl-i sakîl (ağır söz)” tâbiriyle bunlara işâret edilmektedir. Bu kimselere recebiyyûn denmesinin sebebi, bunların yukarıda sözü edilen istiğrâk hallerinin Receb ayında vâki olmasıdır. Bunları herkes bilemez; ama onlar birbirlerini bilirler. Bâzısı doğuda, bâzısı batıda, bâzısı değisik yerlerde, bâzısı da bütün şehirlere dağılmış vaziyette bulunurlar. İstiğrâk hâli bu kimselere Receb ayının ilk günü gelirse bunlar ateşli bir humma hastalığına yakalanmış gibi yataklara düşerler; üzerlerine büyük bir ağırlık çöktüğünden hiç hareket edecek mecalleri kalmaz; ne yerlerinde rahatça durabilirler, ne oturabilirler, ne el ve ayaklarını kımıldatabilirler ve ne de gözlerini açabilirler; öylece bulundukları yere dayanıp kalırlar. İkinci gün bu durum bir parça hafifler; üçüncü gün daha da azalır. Üç günden sonra artık konuşmaya başlayabilirler. Receb ayı sona erince onlar bütün mugayyebâta muttali olmuş olurlar. Şâban ayı gelince de işlerine güçlerine dönüp, tâcir olan ticâretiyle, sanatkâr olan da sanatıyla meşgul olur. (116)

İbn Arabî, recebiyyûnun Yemen, Şam ve Diyarbakır gibi çesitli beldelere dağılmış vaziyette bulunduklarını ve bunlardan biriyle Diyarbakır’ın Düneysir kasabasında karşılaştığını, çok arzulamasına rağmen recebiyyûndan daha başka birine ondan sonra rastlayamadığını bildirmektedir. Onun anlattığına göre Düneysir’de karşılastığı bu zat, Şia’dan Râfizî olan kimseleri, kalabalık arasında bulunsalar bile, domuz sûretinde görerek kolaylıkta tanıyabilmekteydi. Hattâ Râfizî olduğu halde aslâ bilinmeyecek biçimde bunu gizleyen bir kimseyi bile domuz şeklinde görerek onun içyüzünü rahatlıkla bilerek: “Sen Şiî-Râfizî’sin. Hemen Allah’a tevbe et!” diye seslenir ve o adam da hayretler içerisinde kalırdı. Eğer o kişi tevbe eder ve tevbesinde samîmî olursa artık onu insan sûretinde görmeye başlar; yok eğer yalan yere tevbe etmişse onu tekrar domuz şeklinde görür ve “Yalan söylüyorsun. Gerçekten tevbe etmedin” diye tekrar uyarırdı. Bu açıdan kesinlikle yanılmaz ve aldanmazdı. İşte recebiyyûnun en önemli özelliği, sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek hemen teşhis edebilmeleridir. (117)

HÂTEM: İbn Arabî’ye göre hâtem (118) her zamanda bir kişi olmakla birlikte, iki türlü velâyet bulunduğundan, bu her iki velâyet türü için de birer hâtem bulunur. (119) Nitekim bir hâtem vardır ki onunla velâyet-i Muhammediyye hatmolup sona erer ve Muhammed (s.a.v.) ümmetinin evliyâsı arasında ondan yüce kimse yoktur. (120) Başka bir hâtem daha vardır ki Hz. Âdem’den kıyâmete kadarki velîlik mertebeleri olan velâyet-i âmme de onunla sona erer. O da Hz. Îsâ’dır (a.s.). İbn Arabî’ye göre Îsâ (a.s.), mülk devresinin hâtemi olduğu gibi, aynı zamanda hâtemü’l-evliyâdır. Ona göre kıyâmet gününde Hz. Îsâ’nın, biri ümmet-i Muhammed ile ve biri de diğer peygamberlerle olmak üzere iki haşrı olacaktır. (121) Zîrâ hatm-i nübüvvet zamanla sınırlı olup, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile sona erdiği halde hatm-i velâyet zaman üstüdür; ezelden ebede kadar sürer. Zîrâ nübüvvet nebînin, velâyet ise Allâhü Teâlâ’nın vasfıdır. (122)

Ahmed Avni Konuk’un Fusûs şerhinde kaydedildiğine göre ise dört türlü hâtem vardır: Birincisi hâtem-i kebîr olup, hulefâ-i râşidînin sonuncusu olması hasebiyle bu, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’dir. İkincisi hâtem-i sağîr olup, ahlâken Hz. Peygamber’e (s.a.v.) benzemekle birlikte derece olarak onun altında bulunan, âhir zamanda ortaya çıkacak olan ve adı Muhammed olan Mehdî’dir. Üçüncüsü hâtem-i asgar olup, hem sûrî ve hem de mânevî tasarrufâta câmi’ olan Muhyiddîn ibn Arabî’nin kendisidir. (123) Dördüncüsü ise hâtem-i ekber olup, velâyet-i âmmenin kendisiyle hatmoldugu Hz. Îsâ’dır (a.s.). (124)

Bâzılarının zannettiği gibi İbn Arabî, hâtemü’l-evliyâdan sonra velînin gelebileceği ihtimâlini reddetmez. Ümmet-i Muhammed’de veya başka bir toplumda, bilgilerini nebîlerden verâsetle alan velîler ortaya çıkabilir. Onun reddettiği; hiç kimsenin, doğrudan hakîkat-i Muhammediyyeden ilm-i bâtına ulaşamayacağıdır. Biten velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle gerçekleşen velâyettir. Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil; diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir. Bunların elde edecekleri bilgi, hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır. Bu şekilde nebî ve velîlerin, ilimlerini rûh-i Muhammedîden istimdâd etmeleri gibi, hâtemü’l-evliyâ da, velîlerin ilimlerini elde ettikleri yeni bir mânevî kaynak hâline dönüşmektedir. (125)

MUSTAFÛN (MÜCTEBÛN): Bunlar üçyüz kişiden müteşekkil olup bundan fazla ya da az olmazlar. Hz. Âdem (a.s.) kalbi üzere olup kemâlâtları ve kalplerine gelen ilim, Hz. Âdem’inki (a.s.) gibidir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu üçyüz kişi ona mâlum olmuştur. Onların duâları şöyledir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eger bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ziyâna uğrayanlardan oluruz.” (126) Onlar, bu âyet-i kerîmeyi çok sevdikleri gibi, bu âyeti sürekli okuyan kimseyi de severler. İlâhî mârifet, önce melekler ve peygamberler vâsıtasıyla bu kimselerin kalbine gelir; sonra da onlar aracılığıyla diğer iyi insanların kalplerine iner. Bu üçyüz kişiden her biri, üçyüz ilâhî ahlâkı üzerlerinde taşırlar ve insanlardan biri bu ahlâklardan herhangi biriyle ahlâklanırsa o kişi saâdete erer. (127)

AHYÂR: Bunların sayısının yedi veya üçyüz olduğu rivâyet edilir. (128) İbn Arabî, ise ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler. Ona göre ahyârın sayısı değişse bile yeryüzündeki varlıkları sürer. Ne var ki İbn Arabî başka bir yerde de bunların sayısının kırk olduğunu söyler.129 O, ahyâr ile ilgili görüşlerine Kur’ân-ı Kerîm’in Sâd sûresindeki şu âyeti delil gösterir: (130) “Onlar bizim katımızda seçkinlerden, hayırlılar(el-ahyâr)dandır.” (131) İbn Arabî’ye göre ahyâr, Nuh Peygamber kalbi üzere olup ümmet-i Muhammed’dendir. Makamları gayret makamıdır; dîne aykırı olan her şeye incinirler. (132) Nitekim Nuh sûresinde Allâhü Teâlâ bunlara işâretle: “Rabbim! Beni, anamı-babamı, inanarak evime gireni, inanan erkek ve kadınları bağışla; zâlimlerin de sâdece helâkini arttır!” (133) buyurur. (134)

SULEHÂ: İbn Arabî, bunların her zaman beş kişi olduklarını söyler. Bu kimseler Cebrâil (a.s.) kalbi üzere olup ilimleri, makamları ve mertebeleri ondan fazla olmaz. Haşr oldukları zaman bile Hz. Cebrâil (a.s.) ile haşr olurlar. (135) İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725), ruhların hükümdârı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin feyzinden kalbler nasıl hayat buluyorsa, tarîkat ehlinin hükümdarları olan bu beş kişinin nefes ve ilim feyzinden de gönüllerin hayâta kavusacağını söyler. (136)

ON RİCÂLÜ’L-GAYB: Bu gayb erenleri her zamanda on kişi olurlar. Husû ve hudû ehli olup yeryüzünde âheste âheste yürürler; âheste âheste, yumusak ve fısıltı şeklinde konuşurlar. Dâimâ Cenâb-ı Hak ile münâcât ve müsâhede hâlinde bulunurlar; ondan başkasını bilmezler. İbn Arabî’ye göre su âyet onların hallerine çok uygundur: “Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler.” (137) Bunlar gayet hayâ ehli olurlar; birisi kötü bir söz söylese vücudlarına bir titreme gelir ve kendi hallerinde bir gerileme olacağını düşünürler. Bâzı kimseler, cinlerin sâlih olanlarına; bâzıları da ilmin ve rızkın gaybden kendilerine ulastığını bilen kimselere ricâlü’l-gayb derler. (138)

RİCÂLÜ KUVVETİ’L-İLÂHİYYE (RİCÂLÜ’L-KAHR): Devamlı sekiz kişidirler. Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların hâlini: “…kâfirlere karsı çok siddetlidirler (katıdırlar)…” (139) âyetiyle îzah eder. Bunların esmâullâhtan zikirleri “Zü’l-Kuvveti’l-Metîn” olup, Hak Teâlâ onlara o kadar büyük kuvvet vermiştir ki ne isterlerse yapabilirler ve insanların nefslerine nasıl isterlerse o şekilde himmet ederler. Muhyiddin ibn Arabî: “Fas sehrinde Ebû Ali ed-Dekkak adında bir kimse vardı. O bu tâifedendi ve onun dışındaki bâzı mesâyih de bu tâifedendir” demektedir. (140) İbn Arabî’ye göre bu sekiz kişinin ilk beşi şiddetle, son üçü de yumuşaklıkla muâmelede bulunan kimselerdir. Bunların makamı peygamberlerden bir basamak aşağıdadır ki Cenâb-ı Hak bunlar hakkında: “Ona yumusak söz söyleyiniz” (141) ve “Allâh’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumusak davrandın…” (142) buyurmuştur. İbn Arabî, bu tür kimselerle karşılaştığını ve onlardan istifâde ettiğini bildirmektedir. (143)

RİCÂLÜ’L-CENÂN (ATF-I İLÂHÎ): On beş kişi olup görevleri halka şefkat ve merhamet edip hepsine aynı nazarla bakmaktır. Mü’min olsun, kâfir olsun, Allâhü Teâlâ yarattığından, herkesi bir nazar üzere görürler. Hak Teâlâ bu kimselere aslâ velâyet-i zâhire vermez. Zîra velâyet-i zâhire için bâzı haller gereklidir; ne fazlaca gazap, kahır ve güç lâzımdır ve ne de fazlaca yumuşaklık, şefkat ve merhamet gereklidir. İbn Arabî, Allâhü Teâlâ’nın haklarında: “…ve rahmetim her şeyi kaplamıştır..” (144) buyurduğu bu kimselerle bir arada bulunduğunu bildirmektedir. (145)

RİCÂLÜ’L-FETH: Yirmi dört kişidirler. Ehlullâhın gönlüne ne feth olunursa hep onların vâsıtasıyla feth olunur; yâni ne kadar mârifet ve esrâr varsa hep onların himmetleriyle feth olunur. Bunlar yeryüzüne dağılmış durumda olup bir arada bulunmazlar. Ancak ikisi doğuda, ikisi batıda, ikisi kuzeyde ve ikisi de güneyde bulunurlar; diğerleri dört bir tarafta kendi yerlerinde dururlar. İbn Arabî’nin bildirdigine göre; “Allah insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz; onun (Allâh’ın) tuttuğunu da ondan (Allah’tan) sonra salacak yoktur. O üstündür; hüküm ve hikmet sâhibidir” (146) ve “Allah yedi göğü tabaka tabaka yarattı” (147) âyetleri ricâlü’l-fethe işâret etmektedir. (148)

RİCÂLÜ MAÂRİCİ’L-ULÂ: Bunlar yedi kişi olup, her nefeste Allâhü Teâlâ’ya mîraçları vardır ve her mîraçta ayrı bir ilim tahsil ederler. Bâzıları bunların ebdâlden olduklarını düşünmüşlerdir. Enfüsî âlemin en yüce şahsiyetlerinden olduğunu söyleyerek “…ve siz üstünsünüz ve Allah sizinle berâberdir…” (149) âyet-i kerîmesini onlara işâret olarak değerlendiren İbn Arabî, bu zümreden olan ricâlullâh ile karşılastığını ve onların hallerine muttali olduğunu belirtmektedir. (150)

RİCÂLÜ TAHTE’L-ESFEL: Bunlar on bir kişi olup gıdâları ve hayat kaynakları nefes-i Rahmân’dır. “…Sonra onları aşağıların aşağısına (esfele sâfilîn) gönderdik…” (151) âyetini onlara işâret sayan İbn Arabî, buradaki “esfele sâfilîn”den kastedilenin tabîat âlemi olduğunu ve Allâhü Teâlâ’nın bu kişileri o tabîat âlemini hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir. Zîrâ aslında tabîat âlemi ölüdür; Allah, bu kişilere bahşettiği nefes-i Rahmân ile o âlemi diri tutmaktadır ve böylece kâinatta hayat akıp gitmektedir. Şu halde Allâh’ın dışındaki her şey (mâ-sivallâh) canlılık ile ölüm arasında olup “vücud olarak diri,” fakat “hükmen ölüdür.” Cenâb-ı Hak: “İnsan önceden hiçbir şey değilken kendini nasıl yarattığımızı düşünmüyor mu?” (152) buyurmakla buna işâret etmektedir. Zîrâ Allâhü Teâlâ insanın “şey’iyyet”i (153) konusunda ondan, olduğu gibi kendisiyle berâber olmasını istiyor; oysa o bu “şey’iyyet” değildir. Bu yüzden insan “vücûden diri, hükmen ölü”dür. (154)

RİCÂLÜ İMDÂDİ’L-İLÂHÎ ve’l-KEVNÎ: Üç kişi olup Hak Teâlâ’dan istimdâd edip halka medet ederler. Ancak katılık ve kahır ile değil, yumuşaklık ve lütuf ile halka faydaları dokunur. Kısacası Hak’tan alıp halka verirler. Bir kısmı erkek ve bir kısmı da kadın olabilir. Bunlar halka o kadar yumuşak davranırlar ki görenler onun halka bir faydasının dokunmayacağı gibi halktan yardım talep edecek sanırlar. Bu üç kişiden birinin yardımı süreklidir, hiç bir zaman kesintiye uğramaz; makamları da değismez ve Cenâb-ı Hak huzûrunda halkın işlerini görürler. “Allah ki ondan başka ilâh yoktur; dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir” (155) âyeti bu kimseye işâret eder. Bunlardan biri de melekût âleminde meleklerle berâber bulunur. Bunun hal ve makamı değişebilir; her zaman ayrı bir sûret üzere çeşitli haller vâki olur. Bu kimse meleklerden yardım görür. Birisi de mülk âleminde, insanlar arasında bulunur. Bunun da makamı ve mertebesi değişir. Bu kimse insanlardan ve hayvanlardan yardım görür. Şeyh Muhyiddin İbn Arabî bunlardan Mûsâ b. İmrân adlı birine İşbîliyye kentinde rastladığını ve zamânın büyüğü olan bu kişiyle sohbet ettiğini bildirir. (156)

İLÂHİYYÛN (RAHMÂNİYYÛN): Her zaman üç kişi olurlar. Ebdâl olmadıkları halde bâzı halleri onlara benzer. Sürekli hâtiften bir tür ses işitmekte olan bu kimselere bu sûretle vahy-i ilâhî olur. Bu zümreden olan kişilerle ilgili olarak Muhyiddin İbn Arabî şunları söylemektedir: “O sesi onların nasıl işittikleri, mânâlarını nasıl bildikleri veya vâsıtasız olarak anlayıp anlamadıkları konusu bana mâlum olmadı. Durumlarını en iyi biçimde ancak Allah bilir. Ben birisine bu kimseler hakkında sordum; cevap vermedi. Hak katından da hallerinin nasıl olduğuna dâir bana bir bilgi gelmedi.” İbn Arabî, “Onların beyt(ullah) yanındaki namazları da ıslık çalmaktan… ibârettir” (157) meâlindeki âyetin, devamlı olarak duydukları şıngırtıya benzer bir sesle ilâhî hitâba muhâtap olan bu kimseleri târif ettiğini söyler. (158)

RİCÂLÜ’L-AYN: Her zaman bir kişi olup makamına sakîtu’r-refref denir. Şânı ve hâli yüce bir kimsedir. Muâmelesi dâimâ Allâhü Teâlâ ile olup, kendi nefsiyle meşgul olur ve nazarı oldukça etkilidir. Muhyiddin ibn Arabî, Konya’da, oldukça kötü ve zelîl bir haldeki böyle birini gördüğünü söyler. Bu kimsenin pek çok maârif-i ilâhiyyeye sâhip ve gayet ehl-i hayâ bir zat olduğunu bildirir. (159)

RİCÂLÜ’L-GANÎ BİLLÂH: İki kişi olup, Hak Teâlâ gınâ (zenginlik) makamını onlarla muhâfaza eder. Bu iki kişiden biri Hakk’a izâfe edilmiştir ki o en yücedir; öbürü nefse izâfe edilmiştir ki o da en aşağıdır. Yâni biri şehâdet âlemine medet verir ve orada ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur; diğeri de melekût âlemine medet verir ve orada da ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur. Bu kimseye de âlem-i ulvîden beşer olmayan biri medet verir ki bunu da sayarsanız ricâlü’l-ganî üç olur. Ancak yalnızca beşerden olanları sayarsanız iki olur. Ricâlü’l-ganî hâtun kişiden de olabilir. “…Allah âlemlerden zengindir (ganî)…” meâlindeki âyetlerin (160) bunlara işâret ettiğini belirten İbn Arabî, bu üç kişiyi tanıma husûsunda kendisine az da olsa bir bilgi verildiğini ifâde etmektedir. (161)

RİCÂLÜ AYNİ’T-TAHKÎM VE’Z-ZEVÂİD: Her zaman on kişi olurlar; fazla ve az olmazlar. Tasarruf makamında olurlar. Halleri, gaybe yakînen îman etmiş olanların hâlidir; gayb âlemi onlara şehâdet âlemi gibi görünür. (162) İbn Arabî, bu kimselerle ilgili olarak şu âyetleri zikreder: (163) “‘Rabbim! İlmimi arttır!’ de!” (164) “…îmanlarına îman katsınlar (îmanlarını arttırsınlar) diye…” (165) “…Bu onların îmanlarını arttırır ve onlar sevinirler.” (166) “Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben onlara yakınım. Duâ eden, bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm…” (167)

BÜDELÂ: İbn Arabî’nin bildirdiğine göre büdelâ, her zaman on iki kişi olup bunlar ebdâlden farklıdırlar. Yeryüzünde kimse tarafından bilinemeyen bu kişileri ancak gök ehli bilebilir. Ne zaman ki bunlardan biri, diğerlerini bulamasa; hemen onların yerini alır ve hepsinin işlerini görür. Böyle olunca da her biri geri kalanının aynı olduğundan, bu kimselere büdelâ denmiştir. Allâhü Teâlâ, bütün âlemin kemâlâtını bir şahısta toplayabileceğinden, bu, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dışında değildir. Sayıca nükabâya benzemekle birlikte yaptıkları işler bakımından insanların ebdâl sandıkları bu kimselerle ilgili olarak Kur’an’da: “…O sanki odur (tıpkı onun gibidir)…” (168) buyrulur. Yâni sanki onun aynıdır ve o odur; ona ancak nefsi ve aynı bakımından benzer. (169)

RİCÂLÜ’L-İSTİYÂK: Beş kişi olup, dâimâ şevk ve iştiyak hâlinde bulunurlar. Müşâhedeye nâil olan bu kişilerin vasfını bir şâir şöyle tasvîr eder: “Lestü edrî etale leylî em lâ / Keyfe yedrî bi-zâke men yetekallâ.” Yâni; gecenin uzun mu ya da kısa mı olduğunu bilmem. Bir kimse Cenâb-ı Hak tarafından istenmiş olsa, gecenin kısa mı uzun mu olduğunu nasıl idrâk edebilsin? (170)

RİCÂLÜ EYYÂMİ’S-SİTTE: Altı kişi olup, Allâhü Teâlâ Âdem’i (a.s.) yaratırken altı yönün (cihât-ı sitte) sultanlığını onlara vermiştir. Onların tesbîhi: “Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; bize hiç bir yorgunluk dokunmadı” (171) âyetidir. İbn Arabî’nin verdiği bilgilere göre ricâlü eyyâmi’s-sitte, insan vücûdunda bulunan altı yöne etkisi olan kişilerdir. O, bu zümreden olan İbn Hârun er-Resîd es-Sebetî ile Kâbe’yi tavâf ederken 599 (1202-03 M.) senesinde karşılaşmasını anlatır. Ayrıca Anadolu’da (Rûm) Erzinli bir zâta daha rastladığını; o şahsın bu zümreden olduğunu gözünden ve sohbetinden tanıyarak bildiğini; aynı kişiyle Şam’da, Sivas’ta, Malatya’da, Kayseri’de ve Harran’da çesitli zamanlarda karşılaştığını ifâde eder. (172)

RİCÂLÜ’L-İLÂHİYYE: Dört kişi olup, evtâda onlar medet ve yardım ederler. Çoğunlukla halleri rûhânî, kıbleleri semâvîdir ve yeryüzünde bilinip tanınmazlar. Gök ehli dışında kimse onları bilemez. Bu dört kişiden birini Hak Teâlâ şu sözünde istisnâ eylemiştir: “Sûr’a üflenmiş, göklerde ve yerde olan (korkudan) bayılmışlar; ancak Allah’ın dilediği sarsılmamıştır…” (173) Bu dört kişiden ikincisinin uçsuz bucaksız, sınırsız ilmi ve yüce makamı vardır. Üçüncünün de sınırsız, çok yüce himmeti vardır. Dördüncünün ise kendisinin hiç bir irâdesi olmaksızın elinden çok işler ortaya çıkar. Bu dört kimsenin yüce mertebeleri gökleri kaplamıştır. Biri Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) kalbi üzere, biri Hz. Şuayb (a.s.) kalbi üzere, biri Hz. Sâlih (a.s.) kalbi üzere ve biri de Hz. Hûd kalbi üzeredir. Muhyiddin İbn Arabî: “Evliyâda bunlar gibi kimse yoktur. Elhamdülillâh, Dımaşk’ta bunlarla buluştum ve tanıdım. Ama bir kere daha önceki zamanda Endülüs’te buluşmuş ve o vakit de bilmiştim. Sonra Dımaşk’ta buluşunca hâlime çok şükrettim” der. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu dört kişiden birine Azrâil, birine Cebrâil, birine Mîkâil ve birine de İsrâfil nezâret eder. Bunlardan biri Allâh’a amâ’ (ahadiyyet veya vâhidiyyet ertebesinde) iken, biri arsa nisbetle, biri semâya nisbetle ve biri de yeryüzüne nisbetle ibâdette bulunur. Böylece bütün kâinâtın ibâdeti, bu dört kişi üzerinde toplanmış olur. (174)
(Devam edecek..)

Dr. Ahmet ÖGKE

Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi

Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı

KAYNAKLAR:


74 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 70; Ayrıca bk.. Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 188-189
75 – Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye, s. 79
76 – Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, Terc.: Rahmi Serin, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 41; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 350
77 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 45-46
78 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 274-275; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 265
79 – Medâr: Degirmenin alt tasına yerlestirilen ve üst tasın dönmesini saglayan demir, demektir. Kutb-i medâr, “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbi” mânâsına gelmektedir. (Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 299-300) İmâm-ı Rabbânî’nin kutb-i medâr terimi, İsmâil Hakkı Bursevî’de kutb-i vücûd olarak göze çarpmaktadır. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299; c. II, s. 69)
80 – Aynı sekilde Bursevî de kutbu, kutb-i vücûd ve kutb-i irsâd olmak üzere ikiye ayırır. Bu iki tür kutub, kutublukta müsterek olmakla birlikte, kutb-i vücûd âlemin medârıdır ve her zamanda bir kisi olur; kutb-i irsâd ise çok sayıda olur. Kutb-i vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine ehil olan kimsedir ki ulûhiyyet hakîkatinin sırrı ondadır. Zîrâ o, halîfetullâhtır ve Allâh’ın bütün isimlerinin mecmûudur. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299)
81 – İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Serhendî, el-Mektûbât, Fazilet Nesriyat, İstanbul, ts., c. I, ss. 229, 235
82 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 16; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 246; İmâmân’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 44-45
83 – İbn Arabî, Tedbîrât, s. 204
84 – Cin, 72/19
85 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 275-276
86 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, ss. 324-325; Ayrıca bk.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 18; Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 169; Evtâd’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 43-44
87 – Ebû Hafs Sihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif [Avârif], Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, (Tasavvufun Esasları), İrfan Gündüz, Vefa Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 200
88 – el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
89 – el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 346
90 – İbn Arabî, Tedbîrât, s. 307 vd.
91 – Nebe’, 78/6-7
92 – A’râf, 7/17
93 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 269-273, 276-278; c. I, s. 52; c. II, ss. 400-404. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
94 – İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 276
95 – İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 401
96 – es-Sülemî, Tabakat, s. 51

74 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 70; Ayrıca bk.. Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 188-189
75 – Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye, s. 79
76 – Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, Terc.: Rahmi Serin, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 41; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 350
77 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 45-46
78 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 274-275; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 265
79 – Medâr: Degirmenin alt tasına yerlestirilen ve üst tasın dönmesini saglayan demir, demektir. Kutb-i medâr, “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbi” mânâsına gelmektedir. (Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 299-300) İmâm-ı Rabbânî’nin kutb-i medâr terimi, İsmâil Hakkı Bursevî’de kutb-i vücûd olarak göze çarpmaktadır. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299; c. II, s. 69)
80 – Aynı sekilde Bursevî de kutbu, kutb-i vücûd ve kutb-i irsâd olmak üzere ikiye ayırır. Bu iki tür kutub, kutublukta müsterek olmakla birlikte, kutb-i vücûd âlemin medârıdır ve her zamanda bir kisi olur; kutb-i irsâd ise çok sayıda olur. Kutb-i vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine ehil olan kimsedir ki ulûhiyyet hakîkatinin sırrı ondadır. Zîrâ o, halîfetullâhtır ve Allâh’ın bütün isimlerinin mecmûudur. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299)
81 – İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Serhendî, el-Mektûbât, Fazilet Nesriyat, İstanbul, ts., c. I, ss. 229, 235
82 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 16; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 246; İmâmân’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 44-45
83 – İbn Arabî, Tedbîrât, s. 204
84 – Cin, 72/19
85 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 275-276
86 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, ss. 324-325; Ayrıca bk.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 18; Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 169; Evtâd’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 43-44
87 – Ebû Hafs Sihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif [Avârif], Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, (Tasavvufun Esasları), İrfan Gündüz, Vefa Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 200
88 – el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
89 – el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 346
90 – İbn Arabî, Tedbîrât, s. 307 vd.
91 – Nebe’, 78/6-7
92 – A’râf, 7/17
93 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 269-273, 276-278; c. I, s. 52; c. II, ss. 400-404. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
94 – İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 276
95 – İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 401
96 – es-Sülemî, Tabakat, s. 51
97 – es-Sühreverdî, Avârif, s. 296
98 – Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992, s. 206
99 – el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
100 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 326; Ebdâl’in 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 42-43. Krs.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 19
101 – Yedi İklim: Dünyânın yedi kösesi, bucagı. Burada kastedilen, dünyânın her tarafıdır. Su âyet, yedi iklîmeisâret sayılmıstır: “Yeryüzünde bulunan agaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa) arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allâh’ın kelimeleri yazılsa) yine (bunlar tükenir) Allâh’ın kelimeleri tükenmez…” Lokmân, 31/27
102 – Bunlardan ilk dördü, aynı zamanda evtâdın ismini tasırlar. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279; c. II, s. 400. Yâni bu yedi ebdâlden dördü, evtâddan olusmaktadır. İbn Arabî, ayrıca su bilgileri de verir: “Hakîkatte ebdâl yedidir; bunlardan dördü evtâd, diger ikisi imâmân ve yedincisi de kutubdur.” Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 400
103 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 278-281; c. II, ss. 376-387. Krs.: İbn Arabî, Tedbîrât, ss. 231-232; İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 265-268
104 – İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 280
105 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 370; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 378379; Nükabâ’nın 10 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 41
106 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 108
107 – İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının on iki oldugunu söyler. Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 379 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 314. sayfasından naklen)
108 – Çünkü yörüngelerinde sâbit duran yıldızların da kendi burçlarında bir hareketleri vardır. Bu gizli hareketlilik, bâzen yüzlerce yıllık bir süreyle kesilebilmekte ve bu sebeple de astronomi bilginleri tarafından hissedilememektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282
109 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 268-269
110 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 105; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 368; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 378
111 – İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının sekiz oldugunu söyler. Bk.: Uludag, a.g.e., s. 378 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 315. sayfasından naklen)
112 – Nücebâ’nın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42
113 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 282-283; c. I, s. 52. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
114 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 283-284
115 – Müzzemmil, 73/5
116 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 285-289
117 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 286-287. Ayrıca burada İbn Arabî, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e içlerinden kin besleyip Hz. Ali’ye sevgi duyan iki kisinin içyüzlerini tanıyan bir seyhin hikâyesini de anlatmaktadır.
118 – Hâtem, hem “bir seyi tasdîk eden mühür” ve hem de “sonuncu” mânâlarına gelmektedir. Bu bakımdan hâtemü’-l-evliyâ, hem “bütün velîleri tasdîk eden mühür” ve hem de “velîlerin sonuncusu” demek olur.
119 – Bu iki türlü velâyet ve hâtem için ayrıca bk.: Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Terc.: Mehmet Dag, II. baskı, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999, ss. 106-109
120 – Bu tür velâyetin hâteminin bizzat Muhyiddîn ibn Arabî olduguna dâir bk.: el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, s. 107
121 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 289-290; c. III, ss. 175-177
122 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 211
123 – Nitekim Muhyiddîn ibn Arabî, kendisinin hâtemü’l-evliyâ oldugunu bizzat îlân etmektedir. Bk.: Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, Terc.: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, s. 379; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 107109
124 – Konuk, Fusûs Serhi, c.I, s. 213
125 – Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, et-Tasavvuf Sevratün Rûhiyyetün fi’l-İslâm [et-Tasavvuf], Terc.: Ekrem Demirli-Abdullah Kartal, İz Yay., İstanbul, 1996, ss. 266-267; Bu konuda geniş bilgi için ayrıca bk.: İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, ss. 378-384
126 – A’râf, 7/23. İbn Arabî, ayrıca bunlar hakkında su âyeti de zikreder: “Sonra Kitâb’ı kullarımız arasından seçtiklerimize (istafeynâ) mîras verdik. Onlardan nefsine zulmeden, orta (yolda) giden ve Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçen vardır. Bu bir fazl-ı kebîrdir.” Fâtır, 35/32
127 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 290-294
128 – Bk.: Tahsin Yazıcı, “Ahyâr”, DİA, c. II, ss. 194-195
129 – Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 296
130 – Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, ss. 3, 31
131 – Sâd, 38/47
132 – Buna isâretle, İbrâhim b. Edhem (161/777), devrinin İskenderiyeli sûfîlerden Eslem b. Yezîd el-Cühenî’nin su sözünü aktarır: “Ahyâr ile sohbet ederken sakın onları kızdırma! Zîrâ onların kızdıgı seye Allah da gazaplanır ve onların râzı oldugu seyden o da râzı olur.” Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 32
133 – Nûh, 71/28
134 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 296-297
135 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 302
136 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 95 (İsmâil Hakkı Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 324. ve 328. sayfalarından naklen)
137 – Furkan, 25/63. İbn Arabî bunların halleriyle ilgili olarak ayrıca su âyeti de zikreder: “…Rahmân’ın huzûrunda sesler kısılır; fısıltıdan baska bir sey isitemezsin.” Tâhâ, 20/108
138 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 306-308. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 381 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 326. sayfasından naklen)
139 – Fetih, 48/29
140 – İbn Arabî’nin bu sözü için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313. Ayrıca burada İbn Arabî, bu zümreden olan ve bâzı acâyip durumları ve garip halleri bulunan kisilerle Endülüs’te karsılastıgını, hattâ kendi seyhlerinden bâzılarının da bu zümreden oldugunu haber vermektedir.
141 – Tâhâ, 20/44
142 – Âl-i İmrân, 3/159
143 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313
155 – Bakara, 2/255
156 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 322-324
157 – Enfâl, 8/35
158 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 324-326
159 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 328-329
160 – Bk.: Âl-i İmrân, 3/97; Ankebût, 29/6
161 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 329-330
162 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 331-333
163 – Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 332
164 – Tâhâ, 20/114
165 – Fetih, 48/4
166 – Tevbe, 9/124
167 – Bakara, 2/186
168 – Neml, 27/42
169 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 333
170 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 334
171 – Kaf, 50/38
172 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 335-336
173 – Zümer, 39/68
174 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 315-317


98 – Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992, s. 206
99 – el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
100 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 326; Ebdâl’in 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 42-43. Krs.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 19
101 – Yedi İklim: Dünyânın yedi kösesi, bucagı. Burada kastedilen, dünyânın her tarafıdır. Su âyet, yedi iklîmeisâret sayılmıstır: “Yeryüzünde bulunan agaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa) arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allâh’ın kelimeleri yazılsa) yine (bunlar tükenir) Allâh’ın kelimeleri tükenmez…” Lokmân, 31/27
102 – Bunlardan ilk dördü, aynı zamanda evtâdın ismini tasırlar. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279; c. II, s. 400. Yâni bu yedi ebdâlden dördü, evtâddan olusmaktadır. İbn Arabî, ayrıca su bilgileri de verir: “Hakîkatte ebdâl yedidir; bunlardan dördü evtâd, diger ikisi imâmân ve yedincisi de kutubdur.” Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 400
103 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 278-281; c. II, ss. 376-387. Krs.: İbn Arabî, Tedbîrât, ss. 231-232; İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 265-268
104 – İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 280
105 – Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 370; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 378379; Nükabâ’nın 10 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 41
106 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 108
107 – İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının on iki oldugunu söyler. Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 379 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 314. sayfasından naklen)
108 – Çünkü yörüngelerinde sâbit duran yıldızların da kendi burçlarında bir hareketleri vardır. Bu gizli hareketlilik, bâzen yüzlerce yıllık bir süreyle kesilebilmekte ve bu sebeple de astronomi bilginleri tarafından hissedilememektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282
109 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 268-269
110 – el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 105; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 368; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 378
111 – İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının sekiz oldugunu söyler. Bk.: Uludag, a.g.e., s. 378 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 315. sayfasından naklen)
112 – Nücebâ’nın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42
113 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 282-283; c. I, s. 52. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
114 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 283-284
115 – Müzzemmil, 73/5
116 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 285-289
117 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 286-287. Ayrıca burada İbn Arabî, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e içlerinden kin besleyip Hz. Ali’ye sevgi duyan iki kisinin içyüzlerini tanıyan bir seyhin hikâyesini de anlatmaktadır.
118 – Hâtem, hem “bir seyi tasdîk eden mühür” ve hem de “sonuncu” mânâlarına gelmektedir. Bu bakımdan hâtemü’-l-evliyâ, hem “bütün velîleri tasdîk eden mühür” ve hem de “velîlerin sonuncusu” demek olur.
119 – Bu iki türlü velâyet ve hâtem için ayrıca bk.: Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Terc.: Mehmet Dag, II. baskı, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999, ss. 106-109
120 – Bu tür velâyetin hâteminin bizzat Muhyiddîn ibn Arabî olduguna dâir bk.: el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, s. 107
121 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 289-290; c. III, ss. 175-177
122 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 211
123 – Nitekim Muhyiddîn ibn Arabî, kendisinin hâtemü’l-evliyâ oldugunu bizzat îlân etmektedir. Bk.: Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, Terc.: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, s. 379; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 107109
124 – Konuk, Fusûs Serhi, c.I, s. 213
125 – Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, et-Tasavvuf Sevratün Rûhiyyetün fi’l-İslâm [et-Tasavvuf], Terc.: Ekrem Demirli-Abdullah Kartal, İz Yay., İstanbul, 1996, ss. 266-267; Bu konuda geniş bilgi için ayrıca bk.: İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, ss. 378-384
126 – A’râf, 7/23. İbn Arabî, ayrıca bunlar hakkında su âyeti de zikreder: “Sonra Kitâb’ı kullarımız arasından seçtiklerimize (istafeynâ) mîras verdik. Onlardan nefsine zulmeden, orta (yolda) giden ve Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçen vardır. Bu bir fazl-ı kebîrdir.” Fâtır, 35/32
127 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 290-294
128 – Bk.: Tahsin Yazıcı, “Ahyâr”, DİA, c. II, ss. 194-195
129 – Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 296
130 – Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, ss. 3, 31
131 – Sâd, 38/47
132 – Buna isâretle, İbrâhim b. Edhem (161/777), devrinin İskenderiyeli sûfîlerden Eslem b. Yezîd el-Cühenî’nin su sözünü aktarır: “Ahyâr ile sohbet ederken sakın onları kızdırma! Zîrâ onların kızdıgı seye Allah da gazaplanır ve onların râzı oldugu seyden o da râzı olur.” Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 32
133 – Nûh, 71/28
134 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 296-297
135 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 302
136 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 95 (İsmâil Hakkı Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 324. ve 328. sayfalarından naklen)
137 – Furkan, 25/63. İbn Arabî bunların halleriyle ilgili olarak ayrıca su âyeti de zikreder: “…Rahmân’ın huzûrunda sesler kısılır; fısıltıdan baska bir sey isitemezsin.” Tâhâ, 20/108
138 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 306-308. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 381 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 326. sayfasından naklen)
139 – Fetih, 48/29
140 – İbn Arabî’nin bu sözü için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313. Ayrıca burada İbn Arabî, bu zümreden olan ve bâzı acâyip durumları ve garip halleri bulunan kisilerle Endülüs’te karsılastıgını, hattâ kendi seyhlerinden bâzılarının da bu zümreden oldugunu haber vermektedir.
141 – Tâhâ, 20/44
142 – Âl-i İmrân, 3/159
143 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313
155 – Bakara, 2/255
156 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 322-324
157 – Enfâl, 8/35
158 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 324-326
159 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 328-329
160 – Bk.: Âl-i İmrân, 3/97; Ankebût, 29/6
161 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 329-330
162 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 331-333
163 – Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 332
164 – Tâhâ, 20/114
165 – Fetih, 48/4
166 – Tevbe, 9/124
167 – Bakara, 2/186
168 – Neml, 27/42
169 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 333
170 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 334
171 – Kaf, 50/38
172 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 335-336
173 – Zümer, 39/68
174 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 315-317

Reklamlar

Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: