Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (1)

“Bu makale Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi’nin 5. sayısının 161.-201. sayfaları arasında Ocak-2001’de yayınlanmıştır. http://www.tasavvufdergisi.net/sayi_5/sayi_5_makale_11.pdf

GİRİŞ

İslâm’ın ana ilkelerinden olup Kelâm ilminin sahasına giren veya fıkhın mü’minlerden istediği görev ve yükümlülüklerle ilgili pek çok hususta birtakım kısa/basit îzahlara ve yüzeysel genellemelere kolayca gidilebilen günümüz ilâhiyat araştırmalarında, Tasavvuf ilminin konu edindiği pek çok alanda görüldüğü gibi ricâlü’l-gayb telakkîsi de hakkında pek çok spekülasyon üretilen ve genellikle de eksik veyâ yanlış anlaşılmadan doğan birtakım hatâlı kanaatlere ulaşılması mümkün olan konulardan biridir.

 

Bununla birlikte, kadîm kültürde yerini alan kelâmî, felsefî ve fıkhî metinlerden tutun da çok daha yaygın durumdaki şiirlere varıncaya kadar, İslâm’ın kâinâta bakış açısını şekillendirmiş literatüre kabaca bir göz gezdiriş bile, ricâlü’l-gayb zümresinden kimselere âlemde her zaman çok özel bir yer verildiğini gösterecektir.

Hattâ işârî açıdan bakıldığında pek çok Kur’ân âyetinin ve hadîs-i şeriflerin de bu anlayışı açıkça veya zımnen kabul ettiği anlaşılacaktır. Zîrâ söz konusu âyet ve hadis metinleri, insana, Cenâb-ı Hakk’ın başka hiçbir mahlûka yüklemediği görev ve sorumlulukları yüklemektedir.

Bu makalede, ilk önce ricâlü’l-gayb telakkîsinin tasavvuf ilmindeki yeri ana hatlarıyla ortaya koyulmaya çalışılacak, bilâhare Muhyiddin İbn Arabî’nin (638/1240) konuya ilişkin görüşleri ele alınacaktır. İbn Arabî’nin görüşleri anlatılırken, onun ele aldığı ricâlü’l-gayb ile ilgili kavram hakkında yer yer başka müelliflerin görüşlerinden de istifâde ile kısa bilgiler verilecektir. Tasavvuf düşüncesindeki ricâlü’l-gayb telakkîsini ortaya koyarken, konuyu İbn Arabî’nin görüşleri ekseninde incelemeyi tercih edişimiz, bu anlayışın son tahlilde onun düşünceleri ışığında sistemleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

1. TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE RİCÂLÜ’L-GAYB

Bilinmeyen Hak dostları, ricâlullâh veya gayb erenleri diye de adlandırılan ricâlü’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işâret sayılır. Gök kubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceği anlayışı, “velâyet sırrı”nın gizemini ortaya koymaktadır.

Buna göre Allah, dünyânın cismânî düzenini sağlamak için bâzı insanların birtakım görevler üstlenmesini dilediği gibi, âlemdeki mânevî ve rûhânî intizâmın korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bâzı kullarını görevlendirmiştir. Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakîkatlere ve sırlara vâkıf oldukları için ricâlü’l-gayb adı verilen bu seçkin kişilerin kendi aralarında bir hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlü’l-gaybın adları ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde gösterilmiştir. Meselâ, Ebû Bekir Muhammed b. Ali b. Ca’fer el-Kettânî’ye (322/934) izâfe edilen rivâyetlerden birinde ricâlü’l-gayb, aşağıdan yukarıya nükabâ, nücebâ, ebdâl, ahyâr, umud ve gavs seklinde (1) gösterilirken, Muhyiddin ibn Arabî (638/1240) bu hiyerarşinin en altına melâmiyye, muhaddesûn, ahillâ ve ümenâ gibi sayıları belli olmayanları da eklemek sûretiyle ana hatlarıyla mustafûn/müctebûn, nükabâ, ahyâr, nücebâ, ebdâl, evtâd, imâmân, ve kutub seklinde sıralamıştır. (2) Büyük peygamberlerin yerine, onlardan ‘bedel’ sayılan bu kişiler, “Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı” (3) kimseler olarak değerlendirilmişler ve “Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez” (4) âyeti de onlara bir işâret sayılmıştır. Bu zatların, âlemin intizam sebebi olduğuna ve insanların işlerini tanzîm ettiklerine inanılır. (5)

Ricâlü’l-gayb inancının İslâm’daki yeri öteden beri hep tartışıla gelmiştir. Bu konuda rivâyet edilen bâzı hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili tartışmalar, bir kısım müellifleri bu düşüncenin kaynağını ehl-i sünnet dışında aramaya sevk etmiştir. Aslında kendine has bir tasavvuf felsefesi kuran, fakat tasavvufun herkesçe anlaşılması güç bâzı konuları (bilhassa İbn Arabî ve düsünce sistemi) ile “sûfiyyetü’l-erzâk” (sûfîligi bir geçim yolu olarak kullananlar) ve “sûfiyyetü’r-resm” (âdâb ve erkânla yetinen sekilci ve merâsimci kimseler) dediği bâzı mutasavvıflara yönelttiği sert eleştiri ve ithamlarıyla tanınan (6) İbn Teymiyye (728/1328) ile İbn Haldun (808/1406) bu grubun basında gelmektedir. Ricâlü’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir. (7) Bununla birlikte, prensip olarak Allâh’ın velî kullarından olağanüstü haller zuhûr edebileceğini; Allâh’ın bâzı seçkin kullarına nûrunu ve birtakım esrârı başka insanların bilemeyecekleri bir şekilde (gayben) bahsedebileceğini ve bunların sâlih ve velî kullar olduklarını çoğu insanın bilemeyeceğini; Hakk’ın sırlarının Allah ile onun evliyâ kulları arasında olduğunu da bir vâkıa olarak kabul ettiğini (8) îtiraf etmektedir ki bunu, onun ricâlü’l-gayb telakkîsini teorik olarak zımnen kabul etmekte olduğuna işâret sayabiliriz. Ancak bu anlayışın İbn Arabî’ninkinden oldukça farklı olduğu açıktır. İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (9) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlü’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (10) Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (11) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (12) Ne var ki ehl-i sünnet ulemâsından bu görüse pek katılan çıkmamış ve hattâ sûfîlerden baska bâzı âlimler de bu kavramı kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir. Özellikle Ahmed b. Hanbel (241/855) gibi bir mezhep imamı ve hadisçinin bu konuda rivâyetlerde bulunması, yukarıdaki ithamın geçersizliği için fiilî bir delil (13) olsa gerektir. Esâsen Fuad Köprülü’nün de işâret ettiği gibi bu telakkî, daha mîlâdî X. yy.da (hicrî III.-IV. asırlar), ehl-i sünnetten Sâlimiyye ve Hanbeliyye fırkaları arasında yerleşmiştir. (14) Dolayısıyla bu görüşün daha bu asırda ortaya çıkmış olması ve ehl-i sünnet anlayışını benimseyen bâzılarınca da uygun görülmesinin onun Şiî menşe’li olmasına engel teşkil etmeyeceği düşünülebilirse de İbn Teymiyye ve İbn Haldun’un ileri sürdükleri “ebdâl anlayışının Şia ve Râfiziyye kaynaklı olduğu” şeklindeki görüşün yanlışlığı ve geçersizliği böylece kuvvet kazanmış olmaktadır.

Tasavvuftaki ricâlü’l-gayb anlayışının temel dayanağını, bilhassa Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen su hadîs-i serîf oluşturmuştur: “Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.” (15) Gerçi ebdâl, evtâd, nücebâ, aktâb gibi ricâlü’l-gaybden olan kimseler hakkında rivâyet edilen hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili olarak farklı değerlendirmeler vardır. Ne var ki bu konuda en aşırı ve sert tavrı sergileyen İbn Teymiyye bile hadislerin bir kısmını, özellikle de “ebdâl” hadîsini, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almasından dolayı reddedememiştir. (16)

Müsned’de yer alan hadislerden bâzıları şöyledir: “Bu ümmet içinde İbrâhim’e (a.s.) benzeyen ebdâl otuz (17) kişidir. Bunlardan bir adam (racül) ölünce Allah onun yerine bir başka adamı bedel olarak geçirir.” (18) “Ebdâl, Sam halkındandır ve kırk kişidir. Bunlardan ölen bir adamın (racül) yerine Allah başka bir adamı bedel olarak geçirir. Yagmur onlar sâyesinde yağar; onlar sâyesinde düşmana karşı galip gelinir ve Şam halkı da onlar sâyesinde azaptan kurtulur.” (19)

İbn Mes’ûd’un (r.a.) rivâyet ettiği ve İbn Asâkir’in tahrîc ettiği bir hadîs-i şerîfe göre de: “Allâh’ın, halk (yaratılmışlar) arasında Âdem kalbi üzere olan üçyüz, İbrâhim kalbi üzere kırk, Cebrâil kalbi üzere beş, Mîkâil kalbi üzere üç ve İsrâfil kalbi üzere de bir kişi vardır. (20) Eğer bunlardan tek olanı vefât ederse onun yerine Allah üçlerden birini geçirir; üçlerden biri vefât ederse onun yerine beşlerden birini geçirir; beşlerden biri vefât ederse onun yerine yedilerden birini geçirir; yedilerden biri vefât ederse onun yerine kırklardan birini geçirir; kırklardan biri vefât ederse onun yerine üçyüzlerden birini geçirir; üçyüzlerden biri vefât ederse onun yerine diğerlerinden (ricâlü’l-gayb tâifesinden) herhangi birini geçirir (21) ki Allah, mahlûku onlarla diri tutar, öldürür, nebâtı bitirir ve belâları def eder.” İbn Mes’ûd’a: “Allah onlarla nasıl diriltir ve öldürür?” diye sorulunca: “Çünkü onlar Allâhü Teâlâ’dan, ümmetlerin çoğaltılmasını isterler, Allah da çoğaltır; büyük bir nezâket içerisinde duâ ederler; yağmur yağmasını isterler, yağmur yağar; onlar isterler, yeryüzünde türlü nebat biter; onlar duâ ederler, onların sâyesinde türlü belâlar def olunur” demiştir. (22)

Başta mutasavvıflar olmak üzere ricâlü’l-gayb anlayışını benimseyenlerin dayanak olarak kabul ettikleri hadisler, (23) Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd, Avf b. Mâlik, Ebû Saîd el-Hudrî ve Muaz b. Cebel gibi sahâbelerden rivâyet edilmistir. Önemli bir kısmı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sözü (merfû hadis), bâzıları da Hz. Ali ve Ebu’d-Derdâ’nın (r.a.) sözü (mevkuf hadis) olarak nakledilen bu rivayetlerin büyük bir kısmı, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almaktadır. Müsned’deki hadisler, senedleri zayıf olduğu gerekçesiyle tenkit edilmiştir. (24) Diğer kitaplardaki rivâyetler ise güvenilirlik bakımından başlıca dört tabakaya (25) ayrılan kaynakların ancak üçüncü ve dördüncü tabakalarında yer almaktadır. (26)

Mesâyihten biri Hz. Peygamber’i (s.a.v.) rüyâsında görür ve ona Allâhü Teâlâ’nın yeryüzünde evtâd denilen dostlarının bulunduğunu söyleyip söylemediğini sorar. Peygamber (s.a.v.) de bunu rivâyet eden râvînin bu bilgiyi ona doğru olarak ulaştırdığını ifâde eder. (27) Rüyânın (28) tasavvufta bilgi elde etme yollarından biri olarak değerlendirildiği ve Hz. Muhammed’i (s.a.v.) rüyâda görmenin dînen câiz olduğu göz önünde bulundurulursa, burada anlatılan rüyâ vâsıtasıyla elde edilen bu bilginin, o rüyâyı gören sûfî için ne anlama geldiği ve ne kadar kesin bir bilgi sunduğu gâyet açıktır. Onun anlattıgı bu rüyâya inanıp inanmamak ise diğer insanların kendilerinin bilecekleri bir husustur.

Mevlânâ Hâlid-i Bagdâdî’nin (1242/1826) talebelerinden olmasının yanı sıra daha çok fıkıh ilmine vukufu ile tebârüz eden Muhammed Emin ibn Âbidîn (1258/1836) de İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs adlı risâlesinde bu konudaki rivâyetlere genişçe yer verip, yine bâzı hadis bilginlerinin bu rivâyetler bakkındaki değerlendirmelerini naklettikten sonra netîce olarak Suyûtî’nin (29) (911/1505): “Mânevî (mânâ akımından) mütevâtir derecesine ulaştığından dolayı bu tür rivâyetler, ebdâlin varlığının zarûretine kesinlik kazandırır” (30) sözünü, kendi görüşü olarak ortaya koymaktadır. Hattâ o, İmâm-ı Şâfiî’nin (204/819) bu konudaki bir sözünü (31) de nakleder ki bu da fıkıh âlimlerinin ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak olumlu düşüncelerinin bir örneğini teşkil etmektedir. Ayrıca yukarıda adı geçen risâlesinde konuyla ilgili görüşlerini aktarırken İbn Âbidîn’in en önemli kaynağının Muhyiddin İbn Arabî olduğu gözlenmektedir. Âdetâ o, konuyla ilgili düşüncelerine dayanak olabilecek tüm fikirlerini, İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Hilyetü’l-Ebdâl (32) adlı eserlerinden bizzat kitap ismi de zikretmek sûretiyle almıştır.

Yukarıda da kısaca temas edildiği gibi, ricâlü’l-gayb anlayışı, İslâm’ın rûhî ve mânevî hayâta müteallik yönünü oluşturan tasavvufta, özellikle Muhyiddin İbn Arabî sonrasında geniş bir kabul görmüştür. Nitekim, hem Nakşî şeyhi ve hem de bir muhaddis olan Ömer Ziyâüddin Dağıstânî (ö. 1920), ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak kendine sorulan bir soruya şu cevâbı vermiştir: “Bunlar her asırda bulunur. Kutub ve gavs yalnız bir kişi, imam iki kişi, imâd dört kişi, ahyâr yedi kişidir. Büdelâ ise seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı da kadınlardandır.

Nücebâ yetmiş kişi, nükabâ üçyüz kişidir. Şulehânın sayıca bir sınırı olmayıp her İslâm beldesinde bulunurlar. Ebdâl büyük ve kalabalık beldelerde birer-ikişer kişi olur; birinin vefâtı hâlinde yerine, silsile-i merâtibe göre diğerini tâyin ederler.” (33)

XIV. asırdan îtibâren Türk dervişlerinin bir kısmının “abdal” lakabını kullandıklarını biliyoruz: Abdal Mûsâ, Abdal Murad veya Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal gibi. Bu dervişlerin Anadolu’nun çesitli yerlerine dağılmaları netîcesinde zamânımıza kadar abdal adını taşıyan zümrelere rastlana gelmiştir. (34) Bu ismin, XIV. yy.’dan îtibâren özellikle Melâmî (35) ve Alevî (36) motifler taşıyan ve mezheben Alevî olan tarîkatler arasında yaygın bir kullanım alanına erişmesi, bâzı kimselere bu anlayışın sâdece o tarîkatlere has olduğu izlenimini veriyorsa da bu yanlıştır. (37) Zîrâ ilk dönemlerdeki ehl-i sünnet âlim ve mutasavvıflarının ebdâl anlayışları, özellikle XIV. yy.’dan sonra başgösteren ve XX. yy. başına kadar süregelen Râfizî abdalların (38) din dışı hayat tarzlarından tamâmıyla farklıdır. Nitekim ebdâl telakkîsinin ilk kez ortaya çıktığı sıralarda bu kavram, âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis ve fakihler için de kullanılmaktaydı. Îtimâda en yakın bilinen ebdâl hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel de yeryüzünde muhaddislerden başka ebdâl tanımadığını ifâde etmiştir. (39)

Buraya kadar verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, bir tasavvuf terimi olarak ricâlü’l-gayb; her devirde bulunan ve kendilerine gayb erenleri de denilen, göze görünmeyen ve herkes tarafından bilinmeyen hükûmet-i ilâhiyyenin vekilleri olan yüce kişilerdir. Üçler, yediler, kırklar, abdallar, üçyüzler adı verilen bâzı evliyâ vardır ki bunlar gaibdirler, göze görünmezler, kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. (40) Bir başka ifâdeyle bu kavram, Allâhü Teâlâ’nın temsilcileri olarak şehâdet âlemini, yâni dünyâyı yöneten, böylece kendi kozmik ve insânî işlevlerini icrâ eden insanları ifâde eder. (41)

Klasik dönem tasavvuf edebiyâtının önde gelen müelliflerinin eserlerinde ricâlü’l-gayb konusu fazla ilgi görmemiştir. (42) Bunun sebebi, söz konusu müelliflerin, tasavvufun daha şer’î bir ilim olup olmadığının tartışıldığı teşekkül döneminde, ricâlü’lgayb gibi anlaşılması oldukça güç ve farklı bir konuyu eserlerinde işlemeyi uygun görmemeleri olabilir. Bu açıdan bakıldığında, tasavvufun şerîate uygunluğunu ortaya koymak üzere telif edilmiş pek çok klasik eserde bu konunun kısaca –deyim yerindeyse- geçiştirilmiş olması tabiî karşılanmalıdır. Ancak bu demek değildir ki, o dönemde ricâlü’l-gayb telakkîsi tasavvuf ilminin konuları arasında yer almamıştır. Muhtemelen bu anlayış, mutasavvıflar arasında yaygın olmakla birlikte, yukarıda da kısaca temas ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı tasavvuf kitaplarında yazılı olarak yerini almamış olmalıdır.

Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), gayb erenlerinin dünyâdan ancak kendilerine yetecek kadarını aldıklarını ve fazlasından kaçındıklarını söylemektedir. Bunun sebebi, dünyâlıkların haram olması değil; ancak ebdâl ve zâhidler ile Allah ve Allâh’ın günleri hakkında bilgi sâhibi olanların (43) dışında hiç kimsenin ondan sâlim kalamamasıdır. (44)

Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb’unda konuyla ilgi verdiği bilgilerde, Yüce Allah’ın dergâhında bulunan ve ehl-i hâl ve akdi (bir işin yapılmasına veya yapılmamasına karar veren heyet) teşkil eden velîlerden bir grubun sayısının üçyüz olduğunu ve bunlara ahyâr (hayırlılar) adı verildiğini bildirir. Diğer kırk tânesine ebdâl, sayıları yedi olan velîler topluluğuna ebrâr (iyiler), dört tânesine evtâd (direkler), üç tânesine nükabâ (murâkıplar, denetçiler) ve bir tânesine de kutub ve gavs adları verilmiştir. Bunlar birbirlerini tanırlar ve yapılacak işler husûsunda birbirlerinin iznine ihtiyaç duyarlar. (45) Ebû Abdillâh el-Magribî (299/911) de ebdâlin Şam’da, nücebânın Yemen’de ve ahyârın da Irak’ta bulunduğunu söylemiştir. (46)

Abdülkerim el-Kuseyrî (465/1072) ise velî kavramını tanımlarken ricâlü’lgayb anlayışıyla ilgili bâzı temel ipuçları vermektedir. Ona göre, -“faîl” vezninde ve “ism-i mef’ûl” mânâsında olmak üzere- bir bakıma velî, işlerini görmeyi Cenâb-ı Hakk’ın uhdesine aldığı kimsedir ki “Sâlih kulların işlerini o deruhte etmiştir” (47) meâlindeki âyet bunları tavsîf etmektedir. Allâhü Teâlâ velîsini bir an bile nefsiyle başbaşa bırakmaz; onun işlerini görmeyi ve koruyup gözetmeyi bizzat üzerine alır. (48) O halde devamlı Allâh’ın koruması altında bulunan evliyâ zümresinin birer ferdi olan gayb erenleri, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine yüklemiş olduğu her türlü vazîfeyi yerine getirirken onun gözetim ve denetiminden bir an dahi olsa uzak kalmamaktadırlar.

İmam-ı Gazâlî (505/1111), gayb erenlerinin özelliklerini şöyle anlatır: Onlar, nerede olursa olsun İslâm toplumuna katılırlar, diledikleri gibi yeryüzünde dolaşırlar ve yeryüzü onlara Allâhü Teâlâ’nın izniyle bir adımlık bir mesâfe gibi gelir. (49) Onların yemeleri ancak şiddetle acıktıklarında, uyumaları ancak uykunun şiddetle baskın gelmesi ânında, konuşmaları da ancak zarûret hâlindedir. Yâni onlar, iyice acıkmadan bir şey yemezler; uykuları iyice bastırmadan uyumazlar; zorunluluk olmadıkça konuşmazlar ve sorulmadıkça cevap vermezler. Herhangi bir soru sorulduğunda, cevap verecek başka kimse varsa sükût ederler; o da yoksa o zaman cevap verirler. Zîrâ onlar, sorulmadan söze başlamayı, söz için gizli şehvet sayarlar. (50) Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî’nin (283/896) şu sözü yine aynı konuya işâret etmektedir: “Ebdâl, ancak su dört özellik sâyesinde ebdâl olmustur: Açlık, uykusuzluk, sükût ve uzlet.” Zîrâ onlar, ölmeyecek kadar yerler; ancak dayanamayınca uyurlar ve mecbur kalmadıkça konuşmazlar. (51)

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ (31/651) da bu kimseleri şöyle tanıtır: “Allâhü Teâlâ’nın kendilerine ebdâl denen bâzı kulları vardır ki; bunlar peygamberlerin halefleri ve yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet sona erince Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden bir kavmi onların yerine koymuştur. Onlar fazla namaz, çok oruç ve ibâdetlerinden değil; ancak ciddî vera’ ve samîmî niyet sâhibi olup herkese iyilik düşünmelerinden ve Allah için nasihat etmelerinden dolayı bu makama ermişlerdir. Onlar, korkaklığa varmayan sabır, zillete düşmeyen tevâzu sâhibidirler. Otuz-kırk kişi olan bu kimseleri Cenâb-ı Hak seçmiş olup bunlar İbrâhim (a.s.) kalbi üzeredirler. Onlardan biri vefât ettiği takdirde yerine başkasını koyar. Onlar kimseyi lânetlemez, kimseye hakaret etmez, kimseye dil uzatmaz, kimseye hased etmez ve dünyâya karşı hırslı olmazlar. İyilik bakımından insanların en temizi, en yumuşak ahlâklısı ve en cömertleridir. Alâmetleri eli açık olmak, seciyyeleri güler yüz, vasıfları ise selâmettir. Bugünleri için korkmayıp yarınları için de gaflette kalmazlar ve zâhirlerini muhâfaza ederler. Allah’la ilgili kesin bilgilerinde (yakîn) ve hayırlı işlerde yarışta onlara rüzgâr bile yetişemez. Allâh’a olan şevkleri bakımından gönülleri ona doğru yükselir. “…İşte onlar, Allâh’ın ordusudur (hizb); muhakkak galip gelecek olan da Allâh’ın ordusudur” (52) âyeti, bu kimseleri tasvîr etmektedir. (53)

Benzer ifâdelerine rastladığımız Fudayl b. Iyâz’ın (187/802): “Bize göre ermiş kişi; çok oruç ve çok namazla değil; ancak gönül zenginliği, kalb temizliği ve insanların iyiliğine çalışmakla ermiştir” (54) mânâsındaki sözü, sonraları tasavvuf târihinde çokça tekrarlanan ricâlü’l-gaybin târifi hâlini almıştır.

Zamanla felsefeden ve bâzı mitolojik unsurlardan da yararlanarak gelişen tasavvuf düşüncesinde ricâlü’l-gaybin, kâinâtın işleyişinde nüfuz sâhibi olduğu fikri yerleşerek kozmik anlayış içerisinde mütâlaa edilmeye başlanmıştır. Kendilerine metafizik bir hüviyet verilen bu kimseler, diledikleri anda diledikleri yerde bulunabildikleri gibi, bol yağmur yağması, bereketin artması, zâlimlerin cezâlandırılması, belâların def edilmesi gibi hususlarda da Allah’tan her istedikleri kabul olunur. (55) Bunlar arasında erkekler olduğu gibi, kadın olanlar da vardır. Ancak çoğunluk erkeklerden olustuğu için bunlara ricâlullâh, ricâlü’l-gayb gibi isimler verilmistir. (56) Nitekim bu bilgileri verdikten sonra aynı mânâya işâretle Nefehâtü’l-Üns mütercimi Lâmiî Çelebi (939/1531) şu dörtlüğü kaydeder:

“Dedigim gibi olursa hevâtîn

Ricâl üstüne fazlında ne sek var?

Müzekkerlik degildir bedre mefhar

Müenneslikten ermez semse hem âr” (57)

Tasavvuftaki vahdet-i vücûd düşüncesinin iki tarzı, bakış açısı vardır: Birincisi ilâhî aşkınlık ve mutlaklığa önem verir ve Allâhü Teâlâ’dan başka herhangi bir şeyin gerçek anlamda tek olabileceği fikrini reddeder. Buna göre Allah biricik ve nihâî olarak tek ve gerçektir; onun dışındaki herşey (mâsivâ) aslî çokluk ve gerçek dışı oluştan pay alır. İkinci tür bakış açısına göre ise ilâhî içkinlik ve sonsuzluğa önem verir ve hiçbir şeyin Allâh’ın birliği şemsiyesinin dışında kalamayacağını, dolayısıyla da herşeyin çokluk arzetmelerine rağmen eşsiz/benzersiz “Bir” olanın çesitli tezâhürlerini sergilediklerini iddiâ eder. İşte ricâlü’l-gaybden bahseden mutasavvıflar, bunlardan söz etmekle Cenâb-ı Hakk’ın aşkınlığını ve onu âlemin ötesine, en yüce bir yere koymakla da biricikliğini ifâde etmek isterler. Dolayısıyla âlemin aslî yapısını her biri çesitli ilâhî sıfatları izhâr eden insânî fonksiyonlara dayanarak idrak etmek sûretiyle de onun içkinliğini ileri sürerler. Şöyle ki: Yaratılmış düzende Allâh’ın birliği kutbun her zaman bir olması olgusunda yansıtılır; buna karşılık onun isimlerinin merâtibi, diğer ricâlü’l gayb’in derece bakımından kutbun altında sıralanmış olmaları olgusunda yansıtılır. Ricâlü’l-gayb’in 1, 2, 4, 7, 12 vs. gibi matematiksel olarak dizilişi, bir yaratılmış gerçeklikler merâtibi vâsıtasıyla içinde ilâhî ilkenin kendi imkânlarını açtığı tarzları yansıtır. Kozmik yönden, bu sayıları bütün evrendeki doğal olgu ve olaylarda görmek mümkündür: Bir sayısı, her bir bireysel şeyin tekliğinde görülür; iki, gece ile gündüz, yer ile gök, aydınlık ile karanlıkta; dört, unsurlarda, mevsimlerde, yönlerde, mizaçlarda; yedi, göklerde, iklimlerde, gezegenlerde; on iki, burçlar kuşağında… Ricâlü’l-gaybi, her şeyin ilâhî isimlerle (esmâ) olan münâsebetini göz önünde bulundurarak îzah etmek de mümkündür: Meselâ, kutub “Allah” ismini izhâr eder; çünkü kutub Allâh’ın tam mânâsıyla fiilîleşmiş, istisnâsız bütün ilâhî sıfatları kendisinde toplayan ve temsîl eden sûretidir. İki imam “Melik” ve “Rab” isimlerini izhâr eder; yâni, âlemi yöneten ve denetleyen olarak “Mutlak” ile âlemdeki herşeyi besleyip büyüten “Sonsuz” varlığı. Dört evtâd “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Dileyen (Mürîd), Kudret sâhibi (Kadir)” isimlerinin tezâhürlerini gösterir. Yedi ebdâl de “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Merhametli (Rahîm), Kudret sâhibi (Kadir), Lütuf sâhibi (Latîf), İşiten (Semî’), Gören (Basîr)” isimlerinin özelliklerini açığa vurur. (58)

Ricâlü’l-gaybin gayb âlemindeki idâreciliklerini, insanların yeryüzündeki yöneticilikleriyle karşılaştıranlar da olmuştur. Buna göre, bu iki tür yöneticilik arasındaki büyük fark şudur: Misâl âleminde yöneticilik, genellikle fertlerin kaprislerine ve beşerî kurumların saçma isteklerine uyduğu halde, gayb alanında insânî yöneticiler mükemmel bir uyum içinde ilâhî Melik’e tâbi olurlar. Allâhü Teâlâ’nın kendi isimlendirmesini red veya inkâr edenler ya da bunu kendi amaçları doğrultusunda yanlış yorumlayanlar, görülür âlemi kendi isimlendirmelerine göre yönetmeye çalışabilirler. Ama herşeyi Allah vergisi isimlerle isimlendirenler, onlarla, tıpkı bizzat Cenâb-ı Hakk’ın âlemi mütemâdiyen yeniden yaratmak sûretiyle ilgilendiği gibi ilgilenirler ve onlara öyle muâmelede bulunurlar. Burada emir veren ya da yükümlü olarak kim görünürse görünsün, gerçek yönetim yalnız Allâh’a âittir. (59)

Bâzı sûfîler, ricâlü’l-gayb mertebesine ulaşabilmek için maldan, çoluk çocuktan ve nefsten kurtulmayı şart koşarlar. Nitekim bir menkıbede anlatıldığına göre (60), tasavvuf yoluna yeni girmiş bir mürid, ricâlü’l-gayb zümresine dâhil olmak istediğini, ebdâlden olan şeyhine bildirir; o da mânevî kapasitesini iyi bildiği için, müridine bunu başaramayacağını söyler. Mürid ısrarla aynı şeyi isteyince şeyhi ona malından-mülkünken, çoluk-çocuğundan ve nefsinden kurtulmasını tavsiye eder. O da ne kadar malı-mülkü varsa hepsini dağıtır, sonra da karısını boşayarak kendini tamâmen ibâdete verir. Birgün şeyh, ebdâl ile bir araya gelir ve hep berâber bir minâreye çıkıp nefslerini orada bırakarak havada uçmaya başlarlar. Her biri arkasındakine: “Toplantı Mekke’de” deyip uçarak oradan uzaklaşır. Meydanda yalnızca hayretler içerisindeki o mürid kalakalır. Şeyhi ona ebdâle katılmasını söyler; ancak o bunu başaramaz. Şeyhi: “Nefsinden kurtulamadın mı?” diye sormasına rağmen, yine de uçmayı başaramaz. Şeyhi de onu minârenin başında bırakarak diğer ebdâlin peşinden gider. İşte, kim Allah ile berâber olursa, Allah da koruyup kollayıcı olarak onun yanında olur. Ertesi sabah tekrar derse gelen müride şeyhi şunları söylemiştir: “Muhakkak ki senin eşini boşaman ric’î talâk (61) ile gerçekleşmiştir; git, karına dön! İşte bunlar da önceden fakirlere dağıttığın malındır. Sen ebdâl olmaya ehil değilsin; öyleyse orta yolu tutanlardan ol!”

Kavramsal çerçeveyi bu şekilde ortaya koyduktan sonra şimdi, ricâlü’l-gaybin evren üzerindeki etkileri ve yetkileri hakkındaki görüşü daha da geliştiren Muhyiddin İbn Arabî’nin bu konudaki fikirlerini ayrıntılı olarak ele alabiliriz:

2. İBN ARABÎ’NİN RİCÂLÜ’L-GAYB İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

İbn Arabî, ricâlü’l-gaybi; sayıları artıp eksilmeksizin hiç değişmemekle birlikte belli olanlar (ricâlü’l-aded) (62) ve sayıları değişken olup, artıp eksilmekle birlikte belli olmayanlar (ricâlü’l-merâtib) (63) olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ricâlü’l gaybin ayrıntılı listesi ve sayıları söyledir: Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki, ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş, ricâlü’l-istiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi, nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on, ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş, recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve mustafûn/müctebûn üçyüz kişidir. Sayıları belli olmayanlar ise: Melâmiyye, efrâd, ümenâ, ricâlü’l-mâ, ahillâ, kurrâ, sücûdü’l-kalb, ahbâb, sümerâ, verese ve muhaddesûndur. (64)

KUTUB: Her zaman bir kişi olup, Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunan kutba Cenâb-ı Hak, kendi katından en büyük ilâhî esrârı vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi o da kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur. Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder. Bir de kutbu’l-aktâblık (65) (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makamı vardır ki bu, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makama erişebilir. (66)

Kutbu, kendisinde hikmet ve esmâ tecellîsinin izlerinin zâhir olduğu ve Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîsiyle münfail ve müteessir olan kimse (67) olarak tanımlayan İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin mütercim ve sârihi Ahmed Avni Konuk (ö. 1938) ayrıca şu görüşlere yer verir:

Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v.) avâmı, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez; bunu ancak ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir. Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve rabbânî tecellîlerin de mahallidir. Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır. Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur. (68) İbn Arabî’nin bu konudaki görüşlerini aktaran Ahmed Avni Konuk’un kaydettiğine göre: “Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye, halîfetullâh fi’l-arz (69) olan kutub vâsıtasıyladır. Onun mahall-i nazarı, ancak Hak Sübhânehû hazretleridir. Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye, âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i mânevîsi Abdullâh’tır. Binâenaleyh o, “İlâhi’n-nâs” makamında kaimdir.” (70)

İbn Arabî’ye göre kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir. Hersey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder; yâni herşeyi o idâre eder. (71) Kutub, her zaman tüm ahvâl ve makamâtı kuşatıcıdır (câmi’). Kutubluk, ya asâleten veya niyâbeten olur. Ayrıca her beldede ricâlüllahtan o beldenin kutbu olan bir kişi bulunur ve o bölgedeki cemaatin şeyhi de onların kutbudur. (72) Kutubluğun belli bir süre sonra sona erebileceğini, yâni kutbun gerekli görülürse bu makamdan azledilebileceğini ileri sürenler olmakla birlikte; kutubluk için sınırlı ve belli bir müddet olmadığını, kutbun adâletten hiçbir zaman ayrılmasının mümkün olmayacağından dolayı makamından azledilmesinin de söz konusu olmayacağını, onun ancak vefât etmesi netîcesinde bu makamdan ayrılabileceğini söyleyenler de vardır. (73)

(Devam edecek..)

Dr. Ahmet ÖGKE

Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi

Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı

KAYNAKÇA:

1- Zünnûn el Mısrî (245/859) de aynı sıralamayı vererek bunların sayılarını söyle belirtir: “Nükabâ üçyüz, nücebâ yetmis, büdelâ kırk, ahyâr yedi, umud dört ve gavs da bir kisidir.” Bk.: es-Seyyid Muhammed Emin İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs [İcâbetü’l-Gavs] (Mecmûatü Resâil-i İbn Âbidîn içinde), İstanbul, 1224 H./1809 M., s. 269

2 – Bk.: Muhyiddin ibn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye [Fütûhât], Nesreden: Osman Yahyâ-İbrâhim Medkûr, Kahire, 1392-1410/1972-1990, c. XI, ss. 266-383
3 – Bk.: Hacc, 22/65; Lokman, 31/20; Zuhruf, 43/13; Câsiye, 45/13
4 – Müddessir, 74/31
5 – Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, Erkam Yay., İstanbul, 1997, s. 238; Hasan Kâmil Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi) içinde, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996, ss. 541-543; Süleyman Uludag, “Abdal”, DİA, c. I, s.59. Ricâlü’l-gaybin âlemin islerini tanzîm edisinin sebebini İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725) söyle îzah eder: Bütün esyâ, Allâhü Teâlâ’nın Kayyûm ismi tahtında dâhildir ve insan-ı kâmil de bu isimle muttasıftır. Onun için âlemin mülk, melekût ve dört bir yönüne aktâb, imâmân evtâd-ı erbaa ve ebdâl gibi ricâlü’l-gayb konmustur ki âlem bunlarla korunur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, Hazırlayanlar: Ali Namlı-İmdat Yavas, İnsan Yay., İstanbul, 1997, c. II, s. 82-83)
6 – İbn Teymiyye’nin tasavvufa bakısı ile ilgili olarak bk.: Tıblâvî Mahmud Sa’d, İbn Teymiyye’de Tasavvuf, Terc.: Ali Durusoy, İrsan Yay., İstanbul, 1989; Mustafa Kara, İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Istılahlarına, İlk Sûfîlere ve Tasavvuf Klasiklerine Bakısı, Yusuf & Afsin Matbaası, Ankara, 1997; Süleyman Uludag, “Tasavvuf Karsıtı Akımlar ve İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Felsefesi”, İslâmiyât, c. II, sayı: 3, Temmuz-Eylül 1999, ss. 39-66
7 – Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mücelled hâlinde) Nesreden: Mektebetü Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92. İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlü’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatü’r-Resâili’l-Kübrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72
8 – İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, c. I, ss. 94-95
9 -Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli müelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâlü’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir.
10 – İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü)
11 – Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni
ortodoksluga (sünnîlik) zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal
ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin
Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78
12 – Bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67
13 – Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, s. 241. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
14 – Bk.: M. Fuad Köprülü, “Abdal”, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, 1935, c. I, s. 25
15 – İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316
16 – Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi), s. 543. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
17 – Ebdâl hadislerinde bu zümrenin sayısı yedi, otuz, kırk, altmıs, yetmis, seksen gibi farklı rakamlarla ifâde edilmekte ve bu farklılıga sonraki müelliflerde de rastlanmaktadır. Bizce bunun en önemli sebebi, ebdâl kavramıyla aynı zamanda kutub, imâmân ve evtâddan olusan ilk yedi kisi ya da tamâmıyla bütün ricâlü’l-gayb anlayısının da kastediliyor olmasıdır. Dolayısıyla farklı sayılarla ifâde edilen ricâlü’l-gayb zümreleri evtâd, kutub, nükabâ, nücebâ, recebiyyûn, vb. gibi kendi özel
isimleriyle degil; ricâlü’l-gayb genel olarak kavramının yerine de kullanılan ebdâl kelimesiyle ifâde edildiginden rakamlarda bu tür karısıklıklar meydana gelmistir.
18 – Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 322; Krs.: Ebû Abdirrahmân es-Sülemî, Tabakatü’s-Sûfiyye [Tabakat], Tahkîk: Nûreddin Süreybe, III. baskı, Mektebetü’l-Hancî, Kahire, 1986, s. 2
19 – Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I,s. 112
20 – Bu kimseler ve özellikleri için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 300-304
21 – Burada zikredilen, ricâlü’l-gaybden vefat edenlerin yerine bir alt zümreden birinin geçmesi biçimindeki hiyerarsik yapıyı İbn Arabî de aynen kabul etmektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. II, s. 400
22 – Bk.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 271
23 – Ricâlü’l-gayb ile ilgili hadisler ve degerlendirmesi için bk.: Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Ögretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyânet Vakfı Yay., Ankara, 2000, ss. 159-177; Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, “Tasavvufta Ricâlü’l-Gayb Telakkîsi ve Konuyla İlgili Bâzı Rivâyetler”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 4, Isparta, 1997, ss. 132-147
24 – Bk.: Nûruddin Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut, 1967, c. X, ss. 62-63. Tirmizî, evâdiru’l-Usûl’ünde ebdâl hadislerini, sahâbeden bir topluluktan merfû ve mevkuf olarak Ebu’d-Derdâ’nın kavliyle kaydeder.
25 – Hadis kitaplarının güvenilirlik dereceleriyle ilgili tabakalar hakkında bk.: Sah Veliyyullah ed-Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliga, Terc.: Mehmet Erdogan, İstanbul, 1994, c. I, ss. 491-497
26 – Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
27 – Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), Dergâh Yay., İstanbul, 1982, s. 216
28 – Tasavvuf edebiyâtında rüyâ konusuyla ilgili bilgi için bk.: Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneginde Rüyâ, Millî Egitim Bakanlıgı Yay., İstanbul, 1996; Mustafa Tatçı-Halil Çeltik, Türk Edebiyâtında Tasavvufî Rüyâ Tâbirnâmeleri, Akçağ Yay., Ankara, 1995
29 – Suyûtî, ricâlü’l-gaybden olan ebdâl, evtâd, nücebâ ve kutub hakkındaki hadislerin sahih oldugu görüsündedir. Bk.: Celâleddîn es-Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb ve’l-Evtâd ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl, Beyrut, 1983, c. II, ss. 241-253
30 – İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 272
31 – İmâm-ı Sâfiî’nin sözü su sekildedir: “Allâhü Teâlâ, kelâmı esnâsında kitâbına (Kur’ân’a) yeterli ölçüde inanmamız husûsunda bizi kutub vâsıtasıyla istifâde ettirmistir.” İbn Âbidîn, câbetü’l-Gavs, s. 76
32 – Adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogmakla birlikte Hilyetü’l-Ebdâl; ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde duran bir eserdir. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59)
33 – Ömer Ziyâüddin Dagıstânî, Tasavvuf ve Tarîkatlarla İlgili Fetvâlar, Terc.: İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, Seha Nesriyat, İstanbul, ts., ss. 187-188
34 – M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, VII. baskı, Diyânet İsleri Baskanlıgı Yay., Ankara, 1991, s. 337 vd.
35 – Melâmîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul Devlet Matbaası, İstanbul, 1931’den tıpkıbasım, Gri Yayın, İstanbul, 1992, s. 14 vd.
36 – Alevîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, ss. 63, 201 vd.
37 – Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ensar Nesriyat, İstanbul, 1994, s. 338
38 – Geniş bilgi için bk.: Orhan F. Köprülü, “Abdal”, DİA, ss. 61-62
39 – Ebu’l-Ferec Abdurrahmân ibnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Dâru’l-Fikr, Beyrut, ts., s. 329
40 – Süleyman Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, Marifet Yay., İstanbul, 1991, s. 189; Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye fî Vatan-ı Asliyye (Tasavvuf Terimleri), Heten Keten Yayınları, İstanbul, 1998, ss. 29, 80
41 – William Chittick, “İslâm Kozmolojisinde Gayb Adamları [Gayb Adamları]”, Varolmanın Boyutları içinde, Terc.: Turan Koç, İnsan Yay., İstanbul, 1997, s. 43
42 – Bk.: Abdullah b. Mübârek (181/797), Kitâbü’z-Zühd, Nesreden: Habîbürrahman el-A’zamî, Malegon/Hindistan, 1966’dan Beyrut, ts. (Türkçe Terc.: M. Adil Teymur, Seha Nesriyat, İstanbul, 1992); Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), er-Riâye li-Hukukıllâh, Nesreden: Margaret Smith, London, 1940 (Türkçe Terc.: Abdulhakim Yüce, Çaglayan Yay., İzmir, 1997); Ebû Nasr es-Serrâc (378/988), el-Lüma’, Nesreden: Reynold Alleyne Nicholson, Leiden, 1914 (Türkçe Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996); Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî
(380/990), et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Dâru’l-Îmân, Dımask, 1986 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992); Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), Kutü’l-Kulûb, II c. bir arada, Mısır, ts.; Ebû Abdirrahmân es-Sülemî (412/1021), Tabakatü’s-Sûfiyye, Nesreden: Nûreddin Süreybe, Mektebetü’l-Hâncî, Kahire, 1986; Abdülkerîm el-Kuseyrî (465/1072), er-Risâle, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Beyrut, 1990 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi), III. baskı, İstanbul, 1991); Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb, Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), İstanbul, 1982 ve Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî (505/1111), İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kahire, 1987.
43 – Burada müellif, ileriki kısımlarda anlatacagımız ricâlü eyyâmi’s-sitteyi kastediyor olsa gerek.
44 – Hâris b. Esed el-Muhâsibî, er-Riâye li-Hukukıllâh, Terc.: Abdulhakim Yüce, (Kalb Hayatı), Çaglayan Yay., İzmir, 1997, s. 255
45 – el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 330
46 – Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 243
47 – A’râf, 7/196. Bu âyetin bu sekildeki meâli, Abdülkerim el-Kuseyrî’nin er-Risâle fi’t-Tasavvuf adlı eserinin Süleyman Uludağ tarafından yapılmış tercümesinde, [Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi, III. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1991] s. 426’da yer almaktadır.
48 – Abdülkerim el-Kuseyrî, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Tahkîk: Ma’rûf Zerîk-Ali Abdülhamid Baltacı, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1990, ss. 259-260
49 – Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, Minhâcü’l-Âbidîn, Tahkîk: Mahmud Mustafa Halâvî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1989, ss. 102-103
50 – Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn [İhyâ], Dâru’r-Reyyân li’t-Türâs, Kahire, 1407 H./1987 M., c. I, s. 85
51 – el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 82; Ayrıca bk.: a.e., c. III, ss. 90-91
52 – Mücâdele, 58/22
53 – el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 377
54 – es-Sülemî, Tabakat, s. 10
55 – Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59
56 – İsmâil Hakkı Bursevî de buradaki ricâlden (erler) murâdın insan-ı kâmil oldugunu, diger insanların ise insan-ı kâmile göre kadın mesâbesinde oldugunu bildirmektedir. Bu sebeple kemâle eren kadınlar da “er” sınıfına dâhildirler. Zîrâ hakîkatte erkeklik, yalnızca sûretle/görüntüyle degil, mânâ/mâneviyat ile olur. Nitekim ebdâlden olan bâzı kadınlar vardır. Öyleyse istidâdı varsa kadın, “er” olabilir. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 241)
57 – Molla Abdurrahmân Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds [Nefehât], Terc. ve Serh: Lâmiî Çelebi, Mârifet Yay., İstanbul, 1993, s. 692
58 – Chittick, “Gayb Adamları”, ss. 64-65. Nitekim İbn Arabî’ye göre de ricâlü’l-gaybin adları söyledir: Kutub: Abdullâh, İmâmân: Abdürrabb ve Abdülmelik, Evtâd: Abdülhayy, Abdülalîm, Abdülkadir ve Abdülmürîd, Ebdâl: Bunlara ilâveten Abdüssemî’, Abdülbasîr ve Abdüssekûr. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279
59 – Chittick, a.g.m., s. 69
60 – Bk.: Muhammed Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, Dâru’l-Besâir, Dimask, 1993, ss. 125-126
61 – Ric’î Talâk: Kocaya, kadının rızâsı olmaksızın iddet süresince zevcesine dönme hakkı saglayan bosama seklidir. Ayrıntılı bilgi için bk.: Ebû Bekir b. Mes’ûd el Kasânî, Kitâbü Bedâiu’s-Sanâi’ fî Tertîbi’s-Serâi’, Beyrut, 1986, c. III, s. 109; Abdullah b. Muhammed b. Mevdûd el-Mevsılî, el-İhtiyâr fî Ta’lîli’l-Muhtâr, Beyrut, ts., c. III, ss. 129-130; Ebû Bekir el-Câbir el-Cezâirî, Minhâcü’l-Müslim, (Suud baskısı), 1976, s. 388; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamûsu, İstanbul, 1985, c. II, ss. 175, 220-221
62 – Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 392. Bunlar sâbit bir merâtibe sahiptirler ve dolayısıyla da sayıları aslâ degismez. Bk.: Cihttick, “Gayb Adamları”, s. 44
63 – Uludag, a.g.e., aynı yer. Bunların sayısı sâbit degildir; ortam ve sartlara göre çesitli vazîfeler îfâ ederler. Bunların çogu kutbun idâresi altına girmekle birlikte, “münzevîler” olarak bilinen bir zümre onun sahası dısındadır. Bk.: Cihttick, a.g.m., s. 44
64 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 266-383. Daha önce ismi geçen ve adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogan Hilyetü’l-Ebdâl adlı eserinde İbn Arabî, ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde durmustur. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59) Ne var ki, ricâlü’l-gaybe âit görüslerine en geniş olarak yer verdigi el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sinde İbn Arabî, ricâlü’l-gaybden olan zümreleri sayarken sayıları belli olmayan grupların arasında melâmîler, dervisler (fukarâ), sûfîler, âbidler ve zâhidleri de zikreder ve bunları ricâlullâh olarak niteler ki bu durumda Hilyetü’l-Ebdâl ile Fütûhât’ın ilgili kısmının muhtevâları birbiriyle örtüsmektedir. (Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 340-355) Burada İbn Arabî, adı geçen bu zümrelerin de aslında ricâlü’lgaybden olduguna isâret ediyor olabilir. Ancak biz, diger tasavvuf kaynaklarının hiçbirinde bu zümrelerin ricâlü’l-gayb arasında kaydedildigine rastlamadıgımızdan ve özellikle de anılan bu tâifelerden olanların herkes tarafından kolayca tanınıp bilinebilmesinden dolayı gayb erenleri arasında
bunlardan söz etmeyecegiz. Zîrâ ricâlü’l-gaybin en temel özelligi, baskaları tarafından gerçek mânâda bilinip tanınamamalarıdır.
65 – Kutbu’l-aktâbın kutublugu, bütün kutubların kutubluklarını içine alır. Zîrâ esâsında kutubluk birdir; ancak farklı sûretlerde zuhûr eder. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 217)
66 – es-Seyyid es-Serîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, Haz.: Muhammed Abdülvâhid et-Tûbâ-Ömer Hüseyin el-Hassâb, el-Matbaatü’l-Hayriyye, Mısır, 1306 H. (1888-89 M.)’den ofset baskı: Dâru’s-Sürûr, Beyrut, ts., ss. 76-77; Ayrıca bk.: Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, Terc.: Ramazan Nazlı, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 353
67 – Muhyiddin ibn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye [Tedbîrât], Tercüme ve Serh: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 42
68 – İbn Arabî, Tedbîrât, s. 43
69 – Nitekim Allâhü Teâlâ: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacagım” (Bakara, 2/30) ve “Allah sizi yeryüzünde halîfe kıldı” (Neml, 28/62; Fâtır, 35/39) buyurmaktadır. İnsan-ı kâmilin halîfetullâh fi’larz olusuyla ilgili olarak bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, ss. 163, 217, 299, 341, 367, 442; c. II, ss. 1, 66, 122, 191, 258
70 – İbn Arabî, a.g.e., s. 204
71 – Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Serhi, Haz.: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay., İstanbul, 1987-1992, [I. cilt: Dergâh Yay. (1987)], c. I, ss. 297, 299
72 – İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 274; c. I, s. 53. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 264-265
73 – İbn Âbidîn, a.g.e., s. 275; Ayrıca bk.: Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, s. 116

Reklamlar

2 Responses to “Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (1)”


  1. 1 yolcu 24 Nisan 2008, 6:34

    Güvenlik kodu: marifett ?

    Acaba bu araştırmalara girmek marifet mi? açılmayacaksa ne yapsak.. açılmaz mı?

    Ben şimdi zikirlerimden dolayı mı namaz kılarken eşyanın titreşimini görmeye başladığımdan mı namzlam hareket ediyor sanısına kapılıyorum yoksa gerçekten titreşimleri mi görüyorum?.

    sadece namzla değil tv. halı, perde, duvar… sanki eskiden tv. bozulunca ”aaa karıncalar film yapmış” derdik çocuk aklıyla öyle görünüyor ona benziyor sanki, gözlerime mi öyle geliyor bilmediğim için bilmiyorum diyebilirim!! anlık olmuyor birkaç sn. aynı noktaya bakarsam oluyor?

    sizlerce eşyanın titreşimi mi yanılsama mı?

    sevgilerimle

  2. 2 edeniz 24 Nisan 2008, 7:04

    Link:
    Rical-i Gayb…

    Kendilerine metafizik bir hüviyet verilen bu kimseler, diledikleri anda diledikleri yerde bulunabildikleri gibi, bol yağmur yağması, bereketin artması, zâlimlerin cezâlandırılması, belâların def edilmesi gibi hususlarda da Allah’tan her istedikleri kabul olunur. (55) Bunlar arasında erkekler olduğu gibi, kadın olanlar da vardır. Ancak çoğunluk erkeklerden olustuğu için bunlara ricâlullâh, ricâlü’l-gayb gibi isimler verilmistir.

    FİLİSTİN İÇİN;

    Bir ricam olucak günlerdir aklımdan çıkmıyor; Filistinli din kardeşlerimiz için toplu bir dua etmeyi teklif etmek niyetindeydim, haddimi aşmaktan korktum hala da tereddütteydim ama bu tereddütüm acılarını dindirmiyor ve benim tereddütüm EGO(GÜVENLİK KODUM)mdan mı, gururumdan mı geliyor, o aklıma gelince bugün perşembe tabiki her gün başka bir hikmet ama bu mesajımı alanlar okuyanlar bizler sizler bu kardeşlerimiz için bu gece dua edelim istiyorum ben aciz bir kulum duamda o kadar olur ama ama bugün durumu vakti hali müsait olanlar dua edelim sabah namazı okunmadan ne zaman olursa olsun zaman diyorum çünkü acizane zamanlarımız yakın olsa daha münasip olur gibi hissediyorum.

    hoşçakalın


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: