Aydınlanma…

(Not : Yazıda geçen tüm evrim süreçleri semboliktir.)

Dünya kadar bilgiye sahip olup, Mevlana’nın “Eşeğe kütüphane yüklesen fark eder mi? Bir de üstüne yük olur garibin” diyerek anlatmak istediği yerde durmaktan kurtulabilmemiz için önce “sadece bilgi ile oluyor mu?” sorusuna cevap vermemiz lazım. Oluyorsa, “neden olmadı?” sorusuna da cevabı kendimiz bulacağız. O da bir yerlerde yazıyordur belki… O bilgi bizi saflaştırmış, özgürleştirmiş, huzur vermiş, sükunete yaklaştırmış, dinginlik doğurmuş mudur? Anlayışımızı, hayata bakışımızı, insanlarla ilişkimizi ve biz olan şeyi değiştirmiş midir? Ya egomuz, varlık içinde kendimize edindiğimiz o kısıtlı şablon ne haldedir? Daha da mı güçlenmiştir yoksa “biliyorum” dedikçe? Sınırsızlık kendini şablonlara açar mı acaba? Bu şablon 1000 kitap ta yazmış olsa, açar mı? İnsanları anlama, şefkat, saflaşma, eylemlerde olgunluk, sükunet ve saf bir bakışı kazandıran nedir öyleyse?

* * *

Milyonlarca, milyarlarca sene süren bir süreç meyvesini vermişti sonunda…

Akıl almaz dönüşümler ve etkileşimler ereğine ulaşmıştı…

Ve meydana gelmişti, o zamana kadar dünyada varolanların en yetkinleri…

Bulundukları konum nedeniyle kendilerine verdikleri önemi haksız görmek te pek mümkün değildi… O noktaya gelmek için o kadar çok yol alınmıştı ki, bu varlıklar “Ol’duk” diyebilmekteydiler artık. Duyuların olmadığı bir düzeyden; hareket etme olanağına sahip, benzersiz algılarla donanmış ve diğerleriyle etkileşime girebildikleri bir varoluşa ulaşmışlardı. Bu nedenle “Ne olduk?” sorusunun başına renkli sıfatlar koyarak, geldikleri bu eşsiz ve muhteşem yerde yaşayıp gitmek, onlar için tartışmasız ve yerinde bir karar olarak kabul görmüştü. Dünyanın hakimleri ve zamanının en ileri varlıkları olan bu türe günümüzde “amipler” deniyor. Onları bügün aynı yerde, bol oksijenli su kenarlarında, sulak arazilerde “Ol’duk” zikrini sürdürürken bulmamız mümkün. Biz onlar hakkında tartışırken, onların “Ol’duk” demelerine gülme eğilimi gösteriyorsak eğer; kendi üzerimize düşündüğümüzde de ağlamaya hazır olmamız gerekiyor…

Amiplerden bu yana meydana gelen değişimler üzerine odaklanarak doğanın sözlerini daha net anlamak için; önce içimizdeki amip doğası üzerine düşünmek önümüzü biraz daha açabilir. Bilim odaklı yazılar kendi kaynakları olan rasyonel gözlemlerle tartılırken; bir düşünceyi, anlamı aktarmak üzere yazılan yazılar da kendi kaynakları olan sezgi ile tartılabilir ancak. İkisinin de ispatı arasında temelde fark yoktur. İkisinin de sonuçları, uygulama isteği olan ve uygulayan herkese açıktır…

Bugüne nasıl geldik? Tarihte neler oldu? Amipten mi türedik yoksa hep insan mıydık? Felsefeciler ve felsefi görüşler arasında en çok hangisi mantıklı? Bilgimizi iyice arttırırsak onların da hatalarını bulabilir miyiz?…….

Sonsuz hayata sahip varlıklar olsaydık, ilk olarak bunları sormak ve hayatımızın onlarca hatta yüzlerce yılını cevapları bulmak için geçirmek bizler için sorun olmayacaktı. Ancak henüz “Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularına cevap verememiş, kim olduğunun özsel bilgisine sahip olmayan varlıklarsak eğer; tarihi; detayları yerine içinde barındırdığı değişmeyen ilkeleri anlamak; felsefeyi; dedikodusunu yapmak yerine düşünceyi ve dinamiklerini anlamak amacıyla kullanmamız bizlere daha fazla yarar sağlayacaktır… Niteliği (şuuru) etkilemeyen nicelik (bilgi) arttırma çalışmaları ile, öznenin dönüşümüne yönelik bilgilenmenin amaçları her ne kadar bir olsa da, ereklerinin farklı olduğu deneyimlenen bir gerçek olmuştur. Öznenin değişimi-dönüşümü-saflaşması eski halinden ölüm anlamına gelirken; bilgilenme, öznenin giydiği egoyu güçlendirme ve saflaşmaya karşı yeni bir duvar oluşturma riskini taşımaktadır. Ego ne derece güçlenirse güçlensin, son terfi noktası sabit olduğundan; her şuurun yatırım yapmayı seçeceği bir odak olmamaktadır…

“Ben kimim”e verilecek cevabımız yokken, bunun haricinde her şeyle uğraşacak kadar çok zamanımızın olması bizlere büyük büyük atalarımızdan kalan alışkanlıkları halen terk edemediğimizi gösteriyor sanki. Kendimizi bilmiyor ama başka her şeyi biliyor görünüyor ve hararetle savunabiliyoruz. Hayat tereciyse, bizler ona tere satmaya çalışmaktan vazgeçemeyen acemi tüccarlarız. Ve değiştirmeyen-dönüştürmeyen-saflaştırmayan bilgi, itiraf etmekten ne kadar kaçsak ta, kendimizi oyalamak amacıyla yarattığımız bir gürültüden öteye geçemiyor bizim için. Anlamaya çalışmak yerine, tatsız tartışmalarda “birbirini alt etme çabaları”yla harcadığımız zamanlar ve bu şekilde “boş boş gezip tozan”lardan kendimizi üstün görmemiz ise; sadece şort giymeyi bırakmış çocuklar olduğumuzun ispatı. Aklımıza gelmiyor “Rüya görüyorsunuz” diye haykırırken, daha kendi illüzyonumuzdan kurtulamadığımız… Ve gördüğümüzün tek farkının daha güzel etiketlenmiş ve gelişmiş bir rüya versiyonu olabileceği… Bilgiliyiz ya… İşte bunun verdiği yaklaşımla, o beğenmediklerimizden de zor belki kendimize gelmemiz…

Aldığımız bilgi ve “alma yöntemi”miz özne olarak düşüneni dönüştürmüyorsa; oyalanmak için bir hobi edinenlerden temelde bir farkımız olabilir mi? Felsefe üzerinden oyalanmak içimizi daha rahat ettirebilir belki ama sonuç değişir mi? Felsefe bulunmaz bir hazineyse eğer, oradaki pulları saymak ve çentiklerini büyüteçle incelemek yerine onu düşünce yetkinliğimizi arttırmak için kullanmak daha çok işimize yaramaz mı?.. Düşününce cevap bizleri rahatsız edebilir ama her şeyin başı önce kendimize karşı samimiyet gibi görünüyor. Ancak hem büyük bir soru sorup hem de ego yatırımından vazgeçmeyeceksek; kabul edelim; Biz bilgiyle kendimizi oyalıyoruz, başkaları gezip, tozmakla… Aynı şey, farklı görüntü… Daha çok bilgili, daha az bilgili… Bir de bilgi arttıkça insan insanlık adına daha da sıkılır bazen. Yani gidip dans etmek, sokaklarda gezmek daha iyi bir seçim dahi olabilir… Kendimize yönelik öz eleştiri yapmaktan rahatsız olduğumuzda bunun bize neye malolabileceği ile ilgili bir görü edinmek amacıyla, bu durumlarda tatlı su kenarlarına gitmek ve amipleri halen oralarda bulabileceğimizi düşünmek yararlı olacaktır… “Olduğun gibi kal, değişme, sen akıllısın, kendine yetersin” sözleri onun doğası çünkü. Yani “Ol’dun”. Amip ne bilsin “keskin sirke küpüne zarar” sözünü. Ne bilsin Nietsche’nin nasıl öldüğünü. Kutsal metinlerde insanı en yüce hallerde tasvir eden, sonra bir anda “aşağının aşağısı”na gönderen anlatımlar çelişkili değil aslında. Çelişkili olan biziz. Sonsuz bir potansiyele sahip ancak onu heba edebilme yetisiyle de donanmış, her iki yöne açık varlıklar değil miyiz? Bu nedenle egomuzun (amip davranışı) doğasını anlayabilirsek, kendi anlamımıza biraz daha yaklaşmamız mümkün olabilir belki… Çünkü anlamak istememek onun doğası… İnsan olanlar ise anlamak-değişmek-dönüşmek ile insan olmuşlardır ancak…

Potansiyel olarak evreni içlerinde taşımalarına rağmen, amiplerin “Ol’dum” demeleri, onları bu potansiyeli gerçekleştirmekten alıkoymuştur. Ancak bunu bilmediklerinden bir bakıma rahattırlar. Cehalet mutluluksa, amipler dünyanın en mesut canlılarıdırlar. Onlar, sınırsız potansiyelin amip şekline girmiş halleriyken, zamanla amiplikle öyle bir özdeşleşmişlerdir ki, amiplik onların kıyafeti olmaktan çıkmış, ruhları olmuştur. Ve kıyafetten vazgeçmek onlar için gerçek bir ölüm anlamını almıştır…

“Beden ruhun mezarıdır…” Platon

Sayıca fazla nitelikçe eksik olma nedenleri; eylemlerinin dayandığı amaçların ya üreme ya da tüketmeye yönelik olması nedeniyledir… Şükürler olsun ki bizler böyle değiliz… Ego saplantısı ile hırsın, şehvet ve arsızlıktan bir farkı varsa tabi…

Aynı şekilde şuurumuzun bir davranışı olarak “amip”lik içimizde bize hükmetmektedir. Eserinin adı ise “ego”dur. Bilgilenmiş ego, adam olamamış bir kral olma potansiyelini içinde taşır. Elinde her türlü zenginlik vardır ama tek yatırım yapmadığı şey o bilgiyi ve zenginliği kaldırabilecek, sindirebilecek anlayış, irfaniyettir. Bu nedenle “İlmine irfan isteyen gelsin” denmemiş midir? Bilgiye hele şu zamanda sahip olmak eskiye göre ne kadar da kolaydır. En büyük sırları kitap kapaklarında dahi görmek mümkündür. Madem bilgiyle oluyor, işte en büyük bilgi. Neden halen bulamıyoruz aradığımızı? Nerede eminlik ve huzur? İşe kral olmakla adam olmak, ilim bilmekle irfana sahip olmak arasındaki farkın bu olduğu söylenmiş olsa da tarih boyunca, duymamış gibi yapmak daha tatlı gelmiştir bize… Bu sözleri sürekli tekrarlar ama halini taşımayız… Şiirlere, şarkılara konu eder, odamızın duvarına asarız da bu sözleri; gönlümüze koymayız bir tek… Bu nedenle onunla yaşayamaz, onunla göremeyiz dünyayı…

Bizler bugün amipleri nasıl görüyorsak, şuurun çok daha ileri düzeylerinden bakıldığında bizlerin de aynı amipler gibi görünüyor olabileceğimizi unutuyoruz. “Onları kurdukları hayal dünyalarında çeşitli roller içinde bulabilirsiniz…” diyorlar bizim için belki de… Amipler bir dönemin en gelişmiş canlılarıyken, şimdi biz öyleyiz ve aynı şekilde “Ol’duk” diyoruz sanki. Bizi bugüne getiren tekamülün, bazı amiplerin “amiplik”lerinden vazgeçerek “nitelik değiştirmesi” ile başladığını unutuyoruz. “Amiplik”ten vazgeçenler, hayal dahi edilemeyecek şuurlara ulaşmışlar, ancak yükselen her aşama bir evvelkine göre hayal edilemeyecek kadar büyüleyici olduğundan, her evrimde “Ol’dum” dememek o derece güçleşmiştir. Ve her derece, geride kalanlardan ezici bir çoğunluğu bünyesine katmış, kendisinin bir parçası yapmıştır. Kendimize baktığımızda, bu evrim sonucunda “Ol’dum” dememenin güçlüğünü en yüksek dozajda hisseden varlıklarız belki de. “Fiziksel tekamül”, bu soruyu soracak şuuru barındıracak yetkinliğe gelmiş ve sırayı “şuursal tekamül”e devretmiştir. Bu durumda, şuursal tekamülün amipleri, çömezleri, öğrencileriyiz… Ancak rahatsızlığını bilmeyenin doktora gitmeyi aklına getiremeyeceği gibi, egodan vazgeçme gibi bir kavrama yabancı olan bizler de, geldiğimiz yerden ve olduğumuz şeyden memnunuz…

Bilgi, gelişme ve konforun sürekli artması son derece doğal. Ancak akıllarımıza kendi şuurlarımız ile ilgili bir sorun olup olmadığının gelmemesi, bizleri “mış gibi” ilerlemelerle oyalama riskini taşıyor. Çünkü nicelik artışı gelişmeye eşit tutulduğunda, nitelik olarak değişimin anlamını dahi düşünmek rahatsız edecektir çoğumuzu. Rüyalarından memnun olanı uyandıran var mıdır tarihte? Yarattığımız illüzyonlarla kendimizi medeni görmekte, bilgi biriktirmekle kendimizi bilge sanmakta ve yeni doğan üyelerimiz için daha da güçlü illüzyonlar yaratarak, bu döngüden kurtulma şanslarını iyice azaltmaktayız bilmeden. Yaptığının şuurunda olmayan ancak ciddi ve bilgili deliler mi olduk? En iyi doktor rolünü de deliler yapar bilirsiniz…

Böyle bir döngüde illüzyonun gücü öyle bir yere gelmiştir ki, içine doğanlar için evrende sorulabilecek en anlamlı soruyu sormak, alay edilecek bir şey halini almıştır neredeyse. Samimi olarak kendileri üzerinde çalışanları dışlayanların bir kısmı ise hayatlarını bilgi biriktirmeye adamış olanlardan çıkabilmektedir. Yani “Ol’muş” olanlardan. Kendi akıl yürütme yöntemi dışında hiçbir şeyi kabul etmemek, katılığını kaybetmemeyi zikir yapmak… Bu zikir bir nevi ölüm zikridir aynı zamanda… Bayatlayan her şey gibi katılıktır belirtisi. Artık kıvrılmaz, bükülmez ama kırılır. Bu da gururdur. Ağzımızı açtığımızda da tüm kokumuz çıkar meydana. Birçoklarına çekici gelme nedenimiz ise, üzerimizi boyamamızdandır… Ve “İşte benim oğlum/kızım” der keyifle içimizdeki amip…

Çamur dolu bir kuyuda çamurlarla oynayan bir grup insanın, çukurdan çıkmaya çalışanla alay etmelerine benzer hayata bizim gibi bakmayan insanlara attığımız imalı bakışlar, “nelerle uğraşıyorsun” demeler. Çünkü “Ben kimim” den çok daha öncelikli konularımız vardır hayatta… Elimizdekilerden çok daha fazla bilgiye sahip olup, daha ezici bir güçle “ben biliyorum” demek ama bilgiden amaç olan “özne”nin değişiminden kaçmak gibi…

“Onları kendi dünyalarında mühim günlük işleriyle uğraşır halde bulmak mümkündür…”

İşte bu anlamda, eski çağlarda puta tapanların da gerisine düşmüşüzdür. Onlar putlar aracılığıyla bir Tanrı’ya tapıyorlardı en azından. Bizler ise hayalimizde yarattığımız egolarımızı tanrı edinip, onlar aracılığıyla kendimizi kurban ediyoruz kendi elimizle yarattığımız putlar için. Tanrımız ego, zikrimiz hırs, putumuz nesneler ve sıfatlar… Ve terfi edeceğimiz son yer toprağın altı… Yok olacağız diyenler için durum zaten kötü. Yok olmayacağız diyenler için ise çok mu farklı? “Kefenin cebi yok”sa, bizimle gelecek tek şey şuurumuz olacak bu görüşe göre. Ama o kadar meşguldük ki yeterli olandan daha fazlasını almak için… Kim kimi alt edecek tartışmaları yaptık tarih ve felsefeyle ilgili…

Durum böyleyse eğer, cehennem ne olur o zaman? Onca zaman her türlü yatırımı yapıp, sadece en önemlisini unuttuğumuz gerçeğini kendi yüzümüze vurmak mı? Ne kadar sürer kendimizi affetmemiz? Gideceğimiz yer oluşturduğumuz şuur niteliğine en uygun yer olmayacak mıdır bu görüşe göre? Yoksa enayi miydi hayatlarını buna adayan insanlar? Bildiğimiz herhangi bir gerçek için kaçımız canımızı veririz? O zaman onlar her ne buldularsa, bizim gerçek diye tanımladığımız herhangi bir şeyden daha gerçek olmalı… Ve dünyanın her yerinde, tarihin hemen her aşamasında ve her kültürün derininde bunun değişmemiş olmasından daha somut ve bilimsel bir sonuç var mı dünyada samimiyetle arayana?..

Kendini sorguladıkça, insan doğasında ortaya çıkan bir dürtünün sonuca varmasıyla gerçekleşen “dolaysız bilme” ve “varlığının ne olduğunu deneyimleyerek-dönüşerek bulma” olarak tanımlanan eşiğe verilen ad da “aydınlanma” olmuştur. Batı dilindeki anlamıyla bilgi toplayarak tarafsız ve bağımsız bir görüşe sahip olmayı kapsayan ve aşan, çok farklı bir kavramdır. Çünkü üzüntü, sıkıntı ve korkulardan özgürleşmeden, varlığının anlamına cevap veremeden gerçek anlamda özgürlük meydana gelemeyecek; “seçme özgürlüğü” söylemleri de bu gerçeğin üzerini örtecek ağırlığa sahip olamayacaktır. Günümüzde Batı Aydınlanması, düşünsel anlamda etkilerden özgür olmaya yaklaşmış bir bireyde zirve noktasını oluşturmakta. Böyle bir birey ise deneyimle aydınlanma yolunda öğrenciliğe adım atabilecek niteliklerden birine sahip olmuş kabul edilebilmekte ancak. Dolayısıyla birindeki zirve, diğerinin giriş kapısını çalmak gibi görünmekte. Zirvelerin zirve olmadığı bir varoluşta biz hangi zirvedeyiz? “Onları, kendilerini zirvede oturdukları hayaliyle herkesle kavga eder halde bulabilirsiniz… Tek tanrılı bir dinin tek üyeleri, tek tanrılarıdırlar bu hayalde…”

Peki nereden başlamalı? Belki de dürüstçe, bilmediğimizi bilmekten başlamalı. Dünya kadar bilgiye sahip olup, Mevlana’nın “Eşeğe kütüphane yüklesen fark eder mi? Bir de üstüne yük olur garibin” diyerek anlatmak istediği yerde durmaktan kurtulabilmemiz için önce “sadece bilgi ile oluyor mu?” sorusuna cevap vermemiz lazım. Oluyorsa, “neden olmadı?” sorusuna da cevabı kendimiz bulacağız. O da bir yerlerde yazıyordur belki… O bilgi bizi saflaştırmış, özgürleştirmiş, huzur vermiş, sükunete yaklaştırmış, dinginlik doğurmuş mudur? Anlayışımızı, hayata bakışımızı, insanlarla ilişkimizi ve biz olan şeyi değiştirmiş midir? Ya egomuz, varlık içinde kendimize edindiğimiz o kısıtlı şablon ne haldedir? Daha da mı güçlenmiştir yoksa “biliyorum” dedikçe? Sınırsızlık kendini şablonlara açar mı acaba? Bu şablon 1000 kitap ta yazmış olsa, açar mı? İnsanları anlama, şefkat, saflaşma, eylemlerde olgunluk, sükunet ve saf bir bakışı kazandıran nedir öyleyse?

Değiştir fiilin, duysun kulağın…” İsmail Emre

Dünyanın nüfus olarak hakimlerinden olan amiplere döndüğümüzde, yaşamlarını milyonlarca sene sonra bugün de devam ettirmektedirler. Aralarında -kendilerine göre- bilgi dolu amipler, sanatçı amipler, lider amipler vardır. Ancak onlar amiptirler ve bilgili de olsalar ancak “bilgili bir amip” olmaya, daha nicelikli bir amip olmaya terfi edebilirler. Nitelikleri aynı kalır. Bir litre su niceliğini arttırarak bir havuz dolusu su olabilir. Ancak buhar olamaz. Bunun için “ateş” gerektiğini biliriz. İrfan öğretilerinde insan şuurunu saflaştıran, ego tortularından ayırarak buharlaştıran bu ateşe “AŞK” adı verilmiştir…

Amipi insan yapan “Aşk”tır…

“Herşey bilgiye olur” söylemi dahi içinde aşkı taşır. Bilgi için emek vermek aşkla mümkündür çünkü. Burada sorun aşkı nerelere kullandığımız. Her nesne, sanat eseri ve bilgi, yönlendirilmiş aşkın ifadesi değil midir?

Küçük su kütlelerinin daha kolay buharlaşmaları gibi, aczini bilen insan, irfan öğretilerinde “en temel bilgiye sahip” olarak tanımlanır. Zaten acizizdir. Ancak bunu biliriz veya bilmeyiz. Kavgacılığın kendine zarar olduğunu -sözde- bilmemize rağmen buna devam eder, engelleyemeyiz. Bilgimiz vardır ancak irfaniyetimiz yoktur. Azimle ve zorla bunu engellediğimizde, içimizde oluşan duygu belki de bize daha fazla zarar verecektir. Bu nedenle yol ancak anlamak ve görmekten geçmektedir. O zaman zorla sökülemeyen huy, kendiliğinden düşecektir. Çünkü tutunduğu yüzeyin niteliği değişmiştir. Huylarla mücadele etmek dahi bu denli zorluyken, egoya karşı hakimiyetin yolunun da ancak “Aşk”tan geçmekte olduğu söylenir…

Tıpkı tohumun kendini açarak koskoca bir ağaç meydana getirmesi ve ardından kendini -tüm özellikleriyle- o devasa boyutlar içinde küçücük bir tohumun içinde yeniden toplayarak yerleştirmesi gibi, doğa da biz beşerlere “insan” olma potansiyelini vermiştir. İnsan (tohum) olanın evreni (ağacı) içerdiği söylemi artık fizikle de açıklanma noktasına gelmişken, geriye bize “bunu binlerce yıl evvel nasıl bildiler?” sorusu kalır.

İnsan, aklıyla meydana getirdiği araçlarla keşfettiklerine şaşırmaz da, şuur yoluyla doğrudan edinilen bilgilere şaşar…” Metin Bobaroğlu

Bu potansiyeli açığa çıkarmanın yolunun; sahte ego, toplumsal kabuller, daha evvel doğru sanılanlar ve şablonlardan soyunmayı gerekli kıldığı daha evvel bu yollardan geçenler tarafından ifade edilmektedir. Bu aşka sahip olanların sürekli saflaşma mücadelesi vermesi ve bir simyacı titizliğiyle toprağı (ego) altına (ruh) dönüştürme çabası göstermesi gerekiyor görünmektedir. “Daha fazla” yerine “daha saf”a doğru gitmeleri ve bu gidişi sürekli tutmaları… Çünkü beklentilere alışmış insan kolay sıkılan bir varlık… Bunu yapma uğraşına küfür edenlerin çoğunun bir zamanlar aynı yolun yolcusu olduğunu düşününce, bu çabanın ardında sakladığı “ikrah etme hali”nin riskini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu nedenle bilgiye sahip olmak yerine onu hücrelerine kadar varlığına katmanın esas alındığı bir yolda değişimin, bilgiyi tefekkür ile hazmederek varlığının bir parçası haline getirmekle ve teoriden uygulamaya geçmekle olabileceği anlatılmıştır…

“Aydınlanmacılık” dahil tüm “cilik” ve “cılık”lar; bir meyveyi almak, onu incelemek, test etmek, deneylemek, bilgileri bir düzen içerisinde biriktirmek ve yeni bilgilere ışık tutmaktır. Her an bilgiler yenilenir, eskiyen atılır, notlar genişletilir ve bilinenler artar. Bu artış ve detayların sonu yoktur. Çünkü tam anlamıyla evrenin en küçük parçasını açıklamak, evrenin kendisini açıklamakla neredeyse eşdeğer olacaktır…

“Aydınlanma”; bu zehirli meyveyle geriye kalan tek şeyi yapmaktır…

Çağrı Dörter
www.yorumsuzblog.net.tc
cdorter@gmail.com

Reklamlar

Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: