» Gönülsüz Mesih!

gmesih2.jpgBir zamanlar billur gibi bir ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı..

Irmağın akıntısı hepsinin üzerinden sessizce geçerdi; gencinin, yaşlısının, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kötüsünün üzerinden kendi yoluna giderdi, yalnızca kendi billur saflığını bilirdi.

Her yaratık kendisine göre bir yöntemle ırmak dibindeki dallara ve kayalara sıkıca tutunmuştu; çünkü yaşama biçimleriydi tutunmak ve doğduklarından beri bildikleri tek şey akıntıya karşı durmaktı

…………

1. Yeryüzü’nün üzerine, Indiana’nın kutsal topraklarında doğup, Fort Wayne’in doğusundaki gizemli tepelerde yetişmiş bir Usta gelmişti.

2. Usta bu dünyayı, Indiana’nın devlet okullarında ve büyüdükten sonra meslek edindiği otomobil tamirciliğinde öğrendi.

3. Ancak Usta, diğer yaşadıklarından, diğer yerlerin diğer okullarından da bir şeyler öğrenmişti. O bunları anımsadı ve anımsadığı için de bilge ve güçlü oldu.

4. Usta, kendisine ve tüm insanlığa yardım edecek güce sahip olduğuna inanıyordu ve böyle inandığı için de onun için öyleydi. Onun bu gücünü gören diğerleri, dertlerinden ve bir çok hastalıklarından kurtulmak için ona geldiler.

5. Usta, her insanın kendini Tanrı’nın çocuğu gibi görmeye hakkı olduğuna inanıyordu; inandığı için de öyleydi. Çalıştığı dükkan ve tamirhaneler onun öğrettiklerini ve dokunuşunu arayanlarla dolup taştı; dışarıda sokakta kalanlar da, geçerken gölgesi üzerlerine düşüp yaşamlarını değiştirir umuduyla bekliyorlardı.

6. Kalabalık nedeniyle bazı ustabaşları ve dükkan sahipleri karara vardılar ve Usta’ya aletlerini bıraktırıp yol verdiler; çünkü o denli kalabalık olmuştu ki, ne kendisi, ne de diğer tamirciler ve otomobiller için yer kalmamıştı.

7. Böylece kırlara çıktı ve kendisini izleyenler ona Mesih, “mucizeler yaratan”, demeye başladılar ve öyle inandıkları için de öyleydi.

8. O konuşurken bir fırtına çıktığında dinleyenlerin başına tek bir yağmur damlası düşmezdi; kalabalığın en sonuncu kişisi de, ilki kadar rahat işitirdi sözlerini, ister şimşek çaksın tepelerinde, ister yıldırım düşsün. Her zaman mesellerle konuşurdu onlara.

9. Ve onlara şöyle dedi, “Her birimizin içinde bizi hem sağlığa hem hastalığa, hem zenginliğe hem yoksulluğa, hem özgürlüğe hem köleliğe yöneltecek güç eşit olarak vardır. Bunları denetleyen biziz, başka hiçbir şey değil.”

10. Bir değirmenci şöyle konuştu: “Böyle söylemek senin için kolay Usta, seni yönlendirenler var, bizi ise yok ve senin bizim kadar zahmet çekmen gerekmiyor. Bir adam bu dünyada yaşamak için çalışmak zorunda.”

11. Usta şöyle yanıtladı: “Bir zamanlar billur gibi bir ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı.”

12. “Irmağın akıntısı hepsinin üzerinden sessizce geçerdi; gencinin, yaşlısının, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kötüsünün üzerinden kendi yoluna giderdi, yalnızca kendi billur saflığını bilirdi.”

13. “Her yaratık kendisine göre bir yöntemle ırmak dibindeki dallara ve kayalara sıkıca tutunmuştu; çünkü yaşama biçimleriydi tutunmak ve doğduklarından beri bildikleri tek şey akıntıya karşı durmaktı.”

14. Fakat bir yaratık sonunda şöyle dedi: “Tutunmaktan yoruldum. Gözlerimle göremememe rağmen, akıntıya güveniyorum, bence o nereye gittiğinin farkında. Şimdi kendimi bırakacağım ve beni gittiği yere götürmesine izin vereceğim. Tutunmaya devam edersem, sıkıntıdan öleceğim.”

15. Diğer yaratıklar gülerek şöyle dediler: “Ahmak! Kendini bıraktığın anda, o taptığın akıntı seni kayalara vurup parçalar. Böylece sıkıntıdan daha çabuk ölürsün!”

16. Ama o diğerlerini dinlemedi ve derin bir soluk alarak kendini bıraktı. Anında akıntı onu sürükleyip kayalara fırlattı.

17. Ancak yaratık yeniden tutunmayı reddedince, zaman içinde akıntı onu dipten havalandırdı, bu kez yara bere almamıştı.

18. Irmağın daha aşağılarında yaşayan yabancı yaratıklar bağrıştılar: “Mucizeye bakın! Bu yaratık bize benzemesine rağmen uçuyor! Bizi kurtarmaya gelen Mesih‘e bakın!”

19. Akıntıyla sürüklenen yaratık şöyle dedi: “Ben sizden daha fazla Mesih değilim. Irmak bizi özgürce havalandırmaya dünden razı, yeter ki biz bunu göze alalım. Gerçek görevimiz bu yolculuk, bu serüven.”

20. Ama onlar kayalara sıkıca tutunmaya devam ederek daha da güçlü bir sesle ‘Kurtarıcı!’ diye bağırmayı sürdürdüler. Sonra bir baktılar, ‘tutunmayan varlık‘ akıp gitmiş! Bu sefer de bu Kurtarıcı üzerine efsaneler kurgulayarak, kendi başlarına kaldılar.

21. Usta kalabalığın kendisini gün be gün daha çok boğduğunu, öncesinden daha çok sıkıştırdığını, ezdiğini ve vahşileştiğini gördüğünde, kendilerini hiç ara vermeden iyileştirmesini, sürekli mucizeleriyle kendilerini beslemesini, onlar için yeni şeyler öğrenmesini ve onların yaşamlarını yaşamasını istediklerini anlayınca, bir gün tek başına bir tepenin üstüne çıkıp dua etti.

22. Ve yüreğinde şöyle seslendi: “Sonsuz Kapsayıcı Olan, eğer bu senin isteğinse, çek bu kadehi önümden ve bırak da bu imkansız görevi bir kenara iteyim. Bir ruhun yaşamını daha yaşayamam, halihazırda on bini bana yaşam için haykırırken… Bütün bunların meydana gelmesine izin verdiğim için özür dilerim. Eğer bu senin isteğinse, bırak beni motorlarıma, aletlerime döneyim ve izin ver, diğer insanlar gibi yaşayayım.”

23. Ve bir ses yanıt verdi ona tepenin üstünde, bir ses ki, ne erkek ne dişi, ne sert ne yumuşak -sonsuz şefkatli bir ses. Ve ses ona şöyle dedi: “Benim isteğim değil, senin isteğin olmalı. Senin isteğin, benim senin için istediğimdir. Kendi yoluna git, diğer insanlar gibi ve mutlu ol yeryüzünde.”

24. Usta bunları duyduğuna çok memnun olmuştu. Teşekkür edip, basit bir tamirci şarkısı mırıldanarak tepeden aşağı indi. Kalabalık dertleriyle üzerine yüklenip, kendilerini iyileştirmesini, kendileri için öğrenmesini, bilgeliğiyle hiç durmadan kendilerini beslemesini ve yaptığı harikalarla kendilerini eğlendirmesini talep ettiğinde, topluluğa gülümsedi ve tatlı bir ifadeyle şöyle dedi: “İstifa ediyorum.”

25. Kalabalık bir an için şaşkınlıktan donakaldı.

26. Onlara şöyle dedi: “Eğer bir adam Tanrı’ya en çok, acı çeken dünyaya yardım etmek istediğini ve bunun kendisine neye mal olacağına hiç aldırmadığını söylerse ve Tanrı da ona yanıt verip ne yapması gerektiğini söylerse, adam kendisine söyleneni yapmalı mıdır?”

27. “Tabii, ey Ustamız!” diye bağırdı çoğu. “Eğer Tanrı istemişse, cehennemin tüm işkenceleriyle karşı karşıya kalmak bile onun için bir zevk olmalıdır!”

28. “O işkenceler ne olsa da, görev ne kadar güç olsa da mı?

29. “Tanrı’nın isteği buysa, asılmak onur, bir ağaca çivilenip yakılmak da zaferdir!” dediler.

30. “Pekala siz olsaydınız ne yapardınız?” diye sordu Usta kalabalığa, “eğer Tanrı doğrudan yüzünüze konuşup, ‘YAŞADIĞINIZ SÜRECE BU DÜNYADA MUTLU OLMANIZI BUYURUYORUM’ deseydi, o zaman ne yapardınız?”

31. Kalabalık susmuştu. Durdukları tepelerin, vadilerin hiçbir köşe bucağında tek bir ses, tek bir çıt duyulmuyordu.

32. Ve Usta sessizliğe şöyle seslendi: “Mutluluk yolumuzda, bu yaşam sürecinde seçtiğimiz şeyleri öğreniriz. Bugün ben de yeni bir şey öğrendim ve sizi kendi yolunuzda istediğiniz gibi yürümeniz için yalnız bırakmayı seçiyorum.”

33. Ve Usta kalabalığın arasından geçip gitti ve onları kendi başlarına bıraktı. İnsanların ve makinelerin gündelik yaşantısına geri döndü.

(Okuduğunuz bölüm aşağıdaki kitaptan bir alıntıdır:
Mavi Tüy – Richard Bach)

www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

15 Responses to “» Gönülsüz Mesih!”


  1. 1 ... 7 Ağustos 2007, 8:57

    İsa: “Ey imansız ve sapmış kuşak! Sizinle daha ne kadar kalacağım? Size daha ne kadar katlanacağım?” dedi. (Matta 17/14-21)

  2. 2 kaygusuz 7 Ağustos 2007, 10:22

    23. Ve bir ses yanıt verdi ona tepenin üstünde, bir ses ki, ne erkek ne dişi, ne sert ne yumuşak -sonsuz şefkatli bir ses. Ve ses ona şöyle dedi: “Benim isteğim değil, senin isteğin olmalı. Senin isteğin, benim senin için istediğimdir. Kendi yoluna git, diğer insanlar gibi ve mutlu ol yeryüzünde.”

    Bu nekadar saçma bir anlatım böyle.

  3. 3 ... 7 Ağustos 2007, 1:13

    Allah’ın emri “Kendisi için istediğidir”, iradesi de “senin (bizim) için istediğidir”. Dolayısıyla senin istediğin O’nun iradesindendir. Kısaca adam Yaratıcısına diyor ki “Madem bu insanlar emrine itaat etmeyecek, iradeni yerine getirecek; o zaman bana emrine davet görevini neden verdin, bırak ben de gidip Senin iradene göre yaşayayım.” (Burada yanıldığı nokta, aslında zaten iradesine göre yaşadığı, ama emri ile iradesi aynı noktada buluşunca şaşkınlığa düşmüş)

    Benim bu yazıdan anladığım şu:

    Mutluluk ve zevk kavramları hakkındaki değer yargılarımız bazı gerçekleri göremememize sebep oluyor. Eğer gerçekleri görebilecek kadar değer yargılarından arınsaydık, aslında herkesin hakettiği ve mutlu olduğu hali yaşadığını, ama bunu farkedemediğini görebilirdik.

    Bugün ve ahirette cehennemlik olup cehenneme girerek acı çekecek olanlar bundan farkında olmadıkları bir haz duyacaklardır, yaratılış amaçları bu olduğu için. Cennet ortamı cehennemliğin yaratılışı ile uyumlu değildir. Bir cehennemlik cennette gerçek anlamda mutlu olamaz, haz duymaz. Bu sebeple herkes içinde yaşadığı şartlarda farkında olmasa da çok mutlu aslında..

    Bir kadın görmüştüm, ölen kocası için yas tutuyor ve kendisini bu yastan çıkarmak isteyenlere şiddetli tepki veriyordu. Bir süre onu izledim ve onun bu halden aslında çok hoşnut olduğunu farkettim. Eskaza biri onu “mutsuz oluyor” diye o halden çıkaracak olsa, asıl o an dünyanın en mutsuzu olacaktı. Zaten bu sebeple aşırı tepki veriyordu kendisine müdahale edenlere..

    Bir de baba tanıdım: “Evlatlarımın mutluğu için acı çekmek benim için bir zevktir” diyen.. Çok şaşırmıştım!! Bu fedakarlığı bir mutluluk biçimi addediyordu, onlar için acı çekerken gizli bir zevk alacağı da gerçekti. Bu söylediklerim saçma gibi gelebilir, ama gerçek. Allah yarattıklarına tam da hakettikleri ve mutlu olacakları bir hayatı veriyor. Sadece yaratılışıyla uyumlu olan gerçek yurdunu ve ortamını bulamayanlar mutsuzdur, bunun dışında herkes son derece mutlu ve zevk içinde bir hayatı yaşıyor. Şikayet ettiklerine bakmayın, şikayetten de zevk aldıkları için o şikayetler..

    Yani yazıdaki anlatımlar alıştığımız türden değil, biraz sıra dışı, ama büsbütün saçma da değil..

  4. 4 Kuzey 7 Ağustos 2007, 1:36

    “Bir zamanlar billur gibi bir ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı.”

    12. “Irmağın akıntısı hepsinin üzerinden sessizce geçerdi; gencinin, yaşlısının, zengininin, yoksulunun, iyisinin, kötüsünün üzerinden kendi yoluna giderdi, yalnızca kendi billur saflığını bilirdi.”

    13. “Her yaratık kendisine göre bir yöntemle ırmak dibindeki dallara ve kayalara sıkıca tutunmuştu; çünkü yaşama biçimleriydi tutunmak ve doğduklarından beri bildikleri tek şey akıntıya karşı durmaktı.”

    BİZLER GİBİ…

    “9. Akıntıyla sürüklenen yaratık şöyle dedi: “Ben sizden daha fazla Mesih değilim. Irmak bizi özgürce havalandırmaya dünden razı, yeter ki biz bunu göze alalım. Gerçek görevimiz bu yolculuk, bu serüven.”

    20. Ama onlar kayalara sıkıca tutunmaya devam ederek daha da güçlü bir sesle ‘Kurtarıcı!’ diye bağırmayı sürdürdüler. Sonra bir baktılar, ‘tutunmayan varlık‘ akıp gitmiş! Bu sefer de bu Kurtarıcı üzerine efsaneler kurgulayarak, kendi başlarına kaldılar.”

    BİZLER GİBİ…

  5. 5 kaygusuz 7 Ağustos 2007, 5:10

    “Senin isteğin, benim senin için istediğimdir” demek ortada tek bir istek ve dolayısıyla tek irade var demektir.

    “Benim isteğim değil, senin isteğin olmalı” cümlesi bu durumda çelişkidir kanımca.

    Bu nedenden dolayı saçma buldum.

  6. 6 ... 7 Ağustos 2007, 8:57

    Zaten alemde Allah’ın teklifleri (emri) değil, iradesi geçerlidir. Bunu anlatmak istemiş. Eğer bu anlatım saçma ise, Allah’ın teklifleri de saçma demektir. Veya teklifleri varken iradesinin hüküm sürmesi.. Yoksa herkes iman ederdi. Üzerinde bir düşünün bunun.. ?

  7. 7 ... 7 Ağustos 2007, 9:40

    Aslında alıştığımız kavramlar ve dille anlatılsaydı kolaylıkla anlayabileceğimiz bir konuydu. O kadar da derin ve anlaşılmaz bir mesele değil bana göre..

    En iyisi bizler Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışanları değil, Müslüman alimleri dikkate alalım. Bu bizler için daha uygun ve kolaylaşmış olandır. Hem de emin! Örneğin Üstad Ahmed Hulusi ve benzeri mutasavvıfların (İslam düşünürlerinin) yalın dili ve apaçık anlatımları dururken neden bilmediğimiz bir kültürden ve dilden yazan birini çözmeye çalışıyoruz ki? Gereksiz zaman kaybı..

    Ama yine de yorumsuzblog’un çabalarına teşekkür etmek gerekir. Bizim köyün dışındaki insanların evrensel düzene bakışını ve düşünme biçimini öğrenmiş oluyoruz.

  8. 8 kaygusuz 8 Ağustos 2007, 11:37

    Aslında olayı karıştıran oradaki “değil” kelimesi, bu kelimeyi çıkarınca anlam rayına oturuyor ve ikilik algılaması ortadan kalkıyor.

    … ,

    Açıklamalarınız için teşekkür ederim.

    En iyisi bizler Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışanları değil, Müslüman alimleri dikkate alalım. Bu bizler için daha uygun ve kolaylaşmış olandır. Hem de emin! Örneğin Üstad Ahmed Hulusi ve benzeri mutasavvıfların (İslam düşünürlerinin) yalın dili ve apaçık anlatımları dururken neden bilmediğimiz bir kültürden ve dilden yazan birini çözmeye çalışıyoruz ki? Gereksiz zaman kaybı..

    Aynen katılıyorum …

  9. 9 Kuzey 8 Ağustos 2007, 5:14

    Bu yazıda kolaylıkla anlayamadığım yerlerde durup neden anlamak güç geliyor diye düşündüm..

    Fark ettim ki eğer Ahmed Hulusi‘yi çok iyi anlayabilmiş olsaydım; bu anlatıma da hiç yabancılık çekmeyecektim. Kendi toplumsal şartlanmalarımın dışındaki bakış açılarıyla anlatılanları ilk anda anlayabilecektim. Bize kendimizi anlatan bir insanı, farklı kültürden gelmiş diye anlamaya çalışmazsak, başımızı ne tarafa dönersek aynı varlığı görmeyi nasıl yaşayabiliriz?

  10. 10 yasar 8 Ağustos 2007, 11:00

    ” Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım. ” (Zariyat Suresi, 56)

    Herşeyin temelinde kulluk bilinci yatmaktadır. Farklı kültürlerde farklı Tanrı inancı olabilmektedir. Bizim inandığımız Tanrı ile yukarıdaki yazıdaki Tanrı inancı arasında bariz fark görülmektedir.

    Özellikle “mutlu olun” ifadesi dikkat çekicidir. “Yeryüzünde Mutlu olun” paradoksa iten bir ifadedir. Öyleki inancımızın temel kavramlarıyla tek tek çelişebilir. Cehennem, Sabır, İmtihan, Musibet, Kulluk, Ahiret ve daha çoğaltılabilir. Kur’an da “yeryüzünde mutlu olun” şeklinde veya bu anlama gelecek bir ayeti ben bilmiyorum.

    Mutluluk güneşe yürürken arkamızdaki gölgemizdir. Mutluluk peşinde koşmak güneşi bırakıp gölgeyi kovalamaya benzer. Bu yüzden yukarıdaki hikayeden anlamlı sonuçlar çıkarmak fazla iyimser gibi..

  11. 11 ... 9 Ağustos 2007, 7:45

    Zaten bu bakış açısıyla okunduğunduğu için yazı anlaşılamıyor.
    Kur’an’ın lafsına bakarak O’nu anlamaya çalışırsak, anlayamayacağımız bir gerçek..
    Bu anlamda kudsi hadis kabul edilen ve Kur’an’nın mana yönünden pek çok sırlarını açıklayan hadislerin de Kur’an’da bire bir karşılığını bulmak mümkün değildir. Fakat derununda bulabilirsiniz.

    Mutluluk kavramını şikayetsiz ve sıkıntısız bir hayatla özdeşleştirirseniz, siz sadece sabır ehli olabilirsiniz.
    Rıza mevki ise sabırdan uzak bir mevkidir. Rızada sabır olmaz, sabredilenden razı olunmaz, sadece sabredilir. Rızada mutluluk ve huzur vardır.

    Eğer dünya iddia ettiğiniz gibi Cehennem, Sabır, İmtihan, Musibet yeri olmakla kayıtlı bir mekan ise, bu mekanda (veya dünyada) rıza makamına ulaşıp, mutluluk ve huzur içinde Hak’ın vechini (cemalullah’ı) seyredenleri nasıl izah edebiliriz?

    Kur’an da tıpkı bilinç seviyeleri gibi mertebe mertebedir, okuyanın anlayışına göre..
    Tabii ki bu yazıyı Kur’an’la mukayese ediyor değilim, böyle bir mukayese abesle iştigal olurdu. Ama en azından şunu söyleyebilirim. Bu yazı felsefi bir bakış açısıyla yazılmış ve farklı bir bilinç seviyesinden yazıya bakabilmiş olsaydık, o kadar da anlaşılmaz ve mantıksız değildi.

    Fakat yine de İslam düşünürlerinin okunmasını daha yararlı görüyorum. Çünkü anahtar O zatlardır. O zatları OKU’yabilenler, “Kuzey” arkadaşımızın da dediği gibi, herkesi kolaylıkla OKU’yabilir. Çünkü onlarda Rasulullah’ın ışığı (nuru) var. O ışık ki her şeyi aydınlatır ve bizim için bilinmez, karanlık ve görülemeyen bir şey kalmaz.

  12. 12 Yorumcu 9 Ağustos 2007, 9:07

    Dünyayı, dünyadaki insanları ve anlayışlarını anlamaya çalışmazsak, anlayışımızın (İslam’ın) evrenselliğinden nasıl söz edebileceğiz? Evreni yaratanı nasıl anlayabileceğiz? Yukarıdaki yazıyı yazanı da Allah yarattı ise, onu da anlamadan sonsuz sayıda ve anlayışta bilinçli varlık yaratan Yaradanlarını nasıl anlayabiliriz? Peki anlayamadığımız bir Yaratıcı’ya nasıl yaklaşırız? Tasavvufa gönül verenlerin hedefi bu değil mi?

    Aslında olayın başka bir boyutu da var.

    Mesela; Uzakdoğu’da özellikle Hinduzm’in ve Budizm’in temelini oluşturan “vedalar”ın (onların deyişiyle “kutsal, dinsel bilgiler”in) M.Ö. 3000 yılına (bir olasılık M.Ö. 5000 yılına) ait metinler olduğu sanılıyor. Çok eski oldukları kesin de tarihi tespit edilemiyor. Yani bilinen en eski semavi dinden ve ayetlerden bile öncesine dayanıyor. Yani eski ve yeni ahitten de öncesine.. Belki İbrahim veya Nuh aleyhisselâm’a inen sayfalardan da öncesine.. Ama iddiaya göre bunlar da Allah’tan (onların lisanı ile Tanrı’dan) ayetlerden başka bir şey değil.. Bugün dünyada pek çok insan Uzakdoğu dinlerine merak sarmış durumda ve vedaları okuyup anlamaya çalışıyor. Vedalarda da yukarıdaki yazıdaki dil ve uslüp kullanılmıştır, tıpkı bilmece çözmek gibi bir şey bu.. Bakış açısını anladıktan sonra kolaylıkla çözülebilen metinler olarak bilinir. Diğer insanlar bu dili anlayabilirken, müslümanlar olarak bizim anlamamamız ciddi bir eksiklik değil mi sizce? Bence şu açıdan eksiklik:

    Eğer biz sadece kendi anlayışımızla kayıtlanırsak, bundan başka tüm anlayışların saçma olduğunu iddia edip, bir de anlamadığımızı itiraf edersek, nerede kaldı bizim anlayışımızın evrenselliği? Kim inanır bize?

    “Biz kendi içimizde kapalı konumda yaşarız, kimseye de bir şey anlatmak veya kanıtlamak zorunda değiliz, bize ne diğer insanlardan?” diyorsak, o zaman sorun yok.. Ama İslam bize bunu mu diyor? Tevhid anlayışıyla “bana ne diğerlerinden” mantığı uyuşur mu?

    “Uyuşmaz” diyenler, Kur’an’ın derinlikli anlamlarını çözenleri okuyarak bakış açılarını değiştirip, bu gibi anlatımları da kolaylıkla anlayabilirler.

    Böylece evrensel din İslam‘ın verdiği anlayış ve bakış açısıyla her türlü felsefi yaklaşımı kolaylıkla anlayabildiklerini tüm dünyaya göstererek, evrensel İslam’ı insanlık geneline tebliğ edebilirler, kulluk icabı rahmete vesile olmak açısından.. Aksi takdirde insanlık İslam’ın şekilci yanından başka evrensel boyutlarını asla bilemeyecek ve rahmetten yoksun kalacaktır.

    İşte bu da olayın diğer yanı.. Ama yine de herkesin kendi bileceği iş..

  13. 13 Mystical Rose 9 Ağustos 2007, 6:25

    Geçtiğimiz aylarda Ahmed Hulusi bir mesaj yayınladı:

    İnsanlara, ilmine saygı duymadıkları kişilerden bilgi yollamayınız. O bilgiler gerçek bile olsa, insanlar, kişilik perdesi yüzünden o ilmi reddedip mahrum kalırlar. Bırakın ilmine saygı duydukları kişiden ulaşsın o ilim.” AH.

    Kimileri bu mesajın önemini farketti veya farketmedi ama baş köşelerine aldılar, kimileri “baak gördün mü ne diyor?” gibisinden çocukça bir dugusallıkla birbirine yolladı ve nefslerinin elinde oyuncak etti, kimileri sessiz ve tepkisizce okudu, kimileri kayıtsız kaldı, kimileri mesajın altındaki mesajı anlamadığı için belki yadırgadı, kimileri de benim gibi bu mesajın ardındaki hazin gerçeği görüp üzüldü ama sustu, belki?.. Benim gibi üzülüp susanlara göre bu mesajın altında yatan üzücü gerçekse şuydu:

    “Hak’ın seslenişini işitemeyen, Hak’kı müşahade edemeyenler O’nun seslenişine muhatap olsalar dahi çeşitli değer yargılarıyla O’ndan perdelendikleri için farkedemeyip mahrum kalırlar. O sebeple perdelenmişin perdesini kaldırabilmek için boşuna çabalamayın, yapılacak bir şey yok. O kişi ancak kayıtlandığı mahalden geleceklere açıktır, sınırlarını göremez.
    Evvel, Ahir, Zahir, Batın hep O’dur; ne yana dönsen O’nun vechi oradadır; konuşanı değil konuşturanı işit; her şey O’nu anlatıyor; görebilene batıl dahi Hak’kı anlatır vb. gerçekleri farketmeleri imkansızdır.

    Eğer kişinin bilincinde Alim, Hakim, Habir, Semi ve Basir gibi isimlerin manası açılsaydı her şeyin bir manası olduğunu ve her varlığın aslında O’nu dillendirdiğini, velhasıl alemde yalnızca Hak’kı müşahade edebilir, Hak’kı işitebilirdi. Ve rahmet ona her yönden kayıtsız ve sınırsız olarak yağmur gibi yağardı. Ama bu biliş ve görüşe ermeyenlere kayıtlandığı mahalden başka yerden rahmet ulaşmayacaktır.”

    Kuzey“in değerlendirmesine hak verdiğim için, bir misal olur belki diyerek üstadın bu mesajına bakışımı yazdım.

    Özetle her kişi Ahmed Hulusi’yi kendi bilgisi (ilmi veri tabanı), görgüsü ve anlayış kapasitesi oranında anlıyor.

    Ahmed Hulusi’yi anlamak nedir? Açıkladıklarını anlamaktan söz ediyorum, kendisini değil. Açıklamadıkları olduğunu da varsayarsak, kendisini bütünüyle anlamaktan zaten söz edilemez. Bu haddini aşan bir iddia olurdu. Haliyle hallenmek vs. yi de geçelim, bana göre o çok zor, sizleri bilmem. Ama en azında açıkladıklarını işimize geldiği gibi, nefsimizin hoşuna gittiği gibi değil de kapasitemizin izin verdiği ölçüde, olabildiğince üst noktadan veya derinlikli olarak anlamaya çalışsaydık..? Çoğu zaman dahasını anlamamıza kapasitemiz elverdiği halde ya değer yargılarımız perdesi ya da nefsimiz engeli izin vermiyor gibi geliyor, ama yine de doğrusunu Allah bilir! Çünkü ben sadece kendi deneyimlerimden söz ediyorum, mutlak doğrudan değil..

    Senden çok istifade ettim Üstadım. Hem de başlagıçta kendimin dahi tahmin edemeyeceği kadar çok. Açıkladıklarını anlamak kolay olmadı, çok zamanımı aldı ve çok çaba sarfettim. Ama artık kapasitemin elverdiği en üst noktadan (bu gerçek anlamda en üst nokta değil tabii ki, sadece benim şimdiki üst noktam) anlayabildiğimi düşünüyorum. Ama bu anlayışımla sorularım bitti, kalbim yatıştı, imanım pekişti. Artık önüme gelen her kareyi az bir düşünsel çabayla kendi seviyemden imanım yara almaksızın ve tevhid gerçeğinden ayrılmaksızın OKU’yabiliyorum. Başka bir deyişle dünyaya (dünyama) bakışım değişti, ufkum genişledi. Dahası cehennem diye bildiğim dünyanın aslında hiç de cehennem olmadığını farketmeye başladım, bugün için pek çok kişinin beşeri anlayışla “çok sıkıntılı bir yaşam” olarak tanımlayacağı bir hayatım olduğu halde.. Seni anlamak için çabalarken onlarca, yüzlerce değer yargımdan vazgeçmek zorunda kaldım. Nefsimin ayak diretme eziyetlerine başlangıçta ağlaya, sızlaya da olsa azmedip aldırmaksızın katlandım. Bunları yaparken çok canım yandı, çok sıkıntı çektim. Ama zor olduğunu anlattıklarının en başında söylemiştin (yazmıştın), o nedenle vazgeçmedim, direndim. Bunlar olurken Allah ismi aynasında yansıyan Cemal ve Celal nurlarından (en çok celalinden) çok sebeplendim. Aradan yıllar geçti, ama artık her şey farklı… Şimdi yer başka yer, gök başka gök, ben de ben değilim,…… Yazdıklarımın her kelimesi doğru Allah biliyor, ama senin de bilmeni isterim üstadım, habersizsen eğer.

    Cenab-ı Allah’tan Recep aynın 27. gecesi olan Mirac gecesinin tüm İslam alemi için hayırlara vesile olmasını dilerim.

  14. 14 kaygusuz 10 Ağustos 2007, 10:09

    Herkes dilediği kaynaktan içmekte özgürdür.

    http://www.ahmedhulusi.org/yazi/taoizm.htm

  15. 15 Kıssadan Hisse 10 Ağustos 2007, 1:54

    Vermeyince Mabud, ne yapsın Sultan Mahmud?

    Bu deyime konu olan hikâyenin kahramanı da, böyle talihsiz, bahtı gülmezin biriymiş. “Tıkandı Baba” takma adıyla anılan, şanssız olduğu kadar saf, başına konmak isteyen devlet kuşlarını daha havada iken ürkütüp kaçıran bir adamcağızmış.

    Sultan I. Mahmut devrinde, Üsküdar’da yaşayan bu şanssız kişi, yorgancılık yaparmış. Kısmetsizliği, daha çocukluğunda başlamış. Testiyi eline verip çeşmeye yollasalar, bir kurbağa gelir, musluğu tıkarmış. Boş testi ile evine döner, babasına: “Tıkandı baba..!” dermiş. Çarşıya gönderseler, “Tükendi” diye eli boş dönermiş.
    Şanssızlığı ile o kadar ün kazanmış ki, Sultan Mahmut’un kulağına kadar gitmiş. “Şeyhi” takma adı ile şiirler yazan, ince ruhlu hükümdar, Tıkandı Baba adı ile anılmaya başlayan bu bahtsız kişiyi kendisi görmek için, Lalasını da yanına alıp, kıyafet değiştirerek Üsküdar’a gitmiş.
    Hallaç dükkanına varıp, kendisi ile konuşmuş. Bu adamın saf gönlü ve cilveli kaderi hoşuna gitmiş. Bu garibi sevindirmeye karar vermiş. Yapılacak yardımın, kendi ihsanı olduğunu da sezdirmek istememiş. Bir tepsi baklava yapılmasını ve her dilimi altına bir altın yerleştirildikten sonra bir zengin konağından armağan olarak verilmiş gibi adamın dükkanına gönderilmesini istemiş.

    Tepsiyi göndermişler. Adamcağız çok sevinmiş ya, bir tepsi baklavayı yiyip bitirmektense, satıp parası ile dükkana gerekli bazı şeyleri almanın daha doğru olacağını düşünmüş.
    Padişah, saf adamcağızın baklava tepsisini sattığını öğrenince üzülmüş. Bir kaç hafta sonra, nar gibi bir tavuk göndermiş, içinde de altın doluymuş. Bu kez adamın komşusu, tavuğu kendisine satmasını ister. “Sen fakir bir adamsın, vereceğim para ile bir hafta geçinirsin” der. Bu durumu haber alan Sultan Mahmut, öfkelenir. Adamı Saraya getirmelerini ister.

    Tıkandı Baba neye uğradığını şaşırır. “Bir kabahat işledim” sanarak tiril tiril titrer. Korkudan yarı baygın bir halde, apar topar padişahın huzuruna çıkarılır.

    Sultan ona güler yüzle korkmamasını söyleyerek, olup bitenleri anlatır. Tıkandı Baba hayretler içinde kalarak Padişahın ayaklarına kapanır hem ağlar hem de dua ve şükürler eder.

    – Bu böyle olmayacak… der Sultan Mahmut.

    Seni şimdi bir yokuşun başına götüreceğim, eline bir çember verecekler, o çemberi hızla yokuş aşağı yuvarlayacaksın. Çember nerede durursa, yokuş başından, durduğun yere kadar olan araziyi, etrafındaki binalarla birlikte sana vereceğim… der.

    Padişah, maiyetindekiler ve heyecan içindeki Tıkandı Baba Topkapı Sarayından Saltanat arabalarıyla, Mercan Yokuşunun başına gelirler. Haberi duyan halk etrafa toplanır. Muazzam bir meraklı kalabalığı önünde Tıkandı Babanın eline kalbur kasnağından yapılmış büyücek ve ince bir çember verirler.

    Padişah:

    – Haydi bakalım Mahmut, fırlat şu çemberi, kır şeytanın bacağını diye emreder.

    Zavallı o kadar şaşkın ve telaşlıdır ki, çemberi tam doğrultusunda fırlatamaz, yana kaçırır. Sekiz, on arşın gittikten sonra yol kenarındaki bir ağaca çarparak, yaylanıp geri döner ve Tıkandımın tam alnına hızla çarpar.
    İki üç defa tekrarlanan bu çember tecrübesinin de her seferinde bir aksilik çıkarak geri teper.

    Uzun uzun “La havle, Yâ sabur” çeken Padişah nihayet onu alıp Saraya götürür ve Hazineye sokar. Eline kocaman bir kürek verirler, yığın halindeki altın ve elmasları gösteren Padişah:

    – Haydi, der, Daldır şu küreği, daldırıp dolduracağın kürek ne kadar altun alırsa hepsi senin olacak.

    Tıkandı Baba bu sefer de küreği ters daldırdığından küreğin kubbesinde ancak bir iki tane altın kalır.

    Şair ve ince duygulu Padişah hayretle içini çeker ve:

    – Vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut… der.


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: