» Hiçlik

syildiz-2.jpg“Hiçlik” kavramının asıl itibarı ile ifade ettiği mana , “Hiçlik” dendiğinde yok olmaktadır. Hiçliğe hiç dahi denilemez. Hiçlik, Var olana, Zatın tecellisi sonucunda varlığın bilincinde tattığı manadır. Nasıl ki, her ne yana bakarsanız bakın Allah’dan gayrısı yoktur ancak “O” nun gerçek manası zatında mevcuttur, ancak zatı bilinemezliği ile ihata edilmiştir. İşte benzer bir şekilde de Hiçlik varlığın (Alem’in) tek bir noktada toplanması “an” ında benliğin tekleşmesi ve yokluk hissini alması ile bilinir.

Ancak Hiçlik, içinde olunarak bilinebilecek bir mana değildir. Varlığın bir manayı idrak etmesi veya tadına varması mutlak surette iki ayna mananın kıyası sonucundaki sentez ile mümkündür. Bu nedenle hiçlik dahi varlığın var olması ile bilinir.

Kişi hiçlik manasına Zat ve Alemi ayıran berzah’ın kalkması ile ulaşır. Bu hal Hz.Nuh’un tufanı hali olarak da tarif edilebilecek yer ve gök sularının, içimi zor tuzlu (acı) su ile içim kolay ve tatlı olan iki suyun bir takdir sebebi ile birleşmesi ve herşeyin bu su (Zat nuru) altında erimesi ile tadılır.

Bu birlik manasına ulaşılması sonucunda otomatik olarak daha sonra Hiçlik deneyimlenir. Bu hal altında bir çok insanın sandığı gibi “Aşk” dahi yoktur. Aşk ikilik halinde Zata kuvvetle yönelimi sağlayan Yaradanın kendi yakinine çağırdığı kuluna lutfettiği elektro-manyetik çekimin adıdır. Aşk bir çeşit enerji yapıya sahiptir. İki uç arasında cereyan eder. Ancak düşünecek olursak bir tek “Ben” vardır. Birlik noktasında ise, tek ben dışında ikinci bir ben mi var ki “O”na Aşık Olsun. Birlik “Nokta”sı kalına bilinecek bir nokta değil, geçilecek bir kapıdır. Bu kapı Hz. Ali kapısıdır. Burası bir girdaptır. Dipsiz bir kuyudur. Kişi bu kapıya gelinceye kadar ikiliktedir ve yanında “Ben” bilinci (Vehmi benlik) taşımaktadır. Bu kapıdan geçilince iki bir olur. Çıkılırken de bir tekrar iki olur. (Sonsuzluk işaretinin eksi dairesinin içinden kesişim “Noktası”na ulaşılması ve diğer taraftaki artı dairesine geçilmesi) Ancak ikilik hissi kalkar. Çünkü Allah bu kapıdan bir kulunu soktuktan sonra, gelirken yanında getirdiği emaneti olan “Ben” bilincini kişiden almadan kişiyi diğer tarafa geçirmez. Tabiri caiz ise, Padişah hazinenin gömülü olduğu yeri görenin “başını” alır.

Bu hal içinde kişi hiçliği “nokta”ya ulaşarak tadar, yani benliği ölümü yaşar. Ancak varlığı bir eylem ve mananın açığa çıkış hali olarak kalır. Bu yüzden unutmamalıyız ki, Ahirete eylem ve düşüncelerimizi götürmekteyizdir.

Son olarak da belirtilmesi gereken gerçek; Hiçliğin bir sessizlikler ülkesi olduğudur. Her şeyin tam ve tamamlanmış bir şekilde olduğu “an” hiçlik manasına ulaşıldığı an dır. Alem tamamlanmamışlık sayesinde varlık alanında varolmaktadır. Her hangi bir zıt kavramın zerresi dahi yok olup mikro boyutta dahi bir tamamlanma ve duruş meydana gelse alem rezonansa girecek, dağılmaya başlıyacak ve varlık son bulacaktır. İşte bu nedenle her birimizin varlık nedeni önce Allahu Teala c. c. sonra Hz. Muhammed Mustafa (s. a. v.) sonra da karşımızda hergün ne yazık ki didiştiğimiz insanlardır. Çünkü “Sen” olmadan “Ben” olamam. Bu hitap tüm yaratılmışlaradır.

Tabi her şeyin doğrusunu sadece Allah bilir.

Sevgi ve Saygılarımla.

Ş. Yıldız
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

25 Responses to “» Hiçlik”


  1. 1 B.B. 17 Temmuz 2007, 8:31

    İnanın bu yazının doğru olarak yazılmasını çok isterdim…

  2. 2 SOR 17 Temmuz 2007, 5:24

    Merhaba,
    Yazıda anlatılma girişiminde bulunulmuş olan düzey, ancak ve ancak, “Fena”nın ilk başlangıç halleri olan “mutmainne” ve “radiye” mertebeleridir. Bu “fena” halinin bir de kemali var, o da şirk-i hafinin de ancak kalktığı, MUTLAK BENLİĞİN orada kaldığı/tahakkuk ettiği “mardiye” düzeyi.
    Örnek mi, fena halinin başlarında kalmış bir Hallac-ı Mansur..
    Diğer tarafta fenanın kemaline ulaşmış olan-ve zamanının Gavsı olan- Beyazıd-ı Bestami..
    Kaleminize sağlık, gayretinize teşekkürler.. Amaa, sap ile samanı da karıştırmamak, dikkatli olmak lazım. Zati boyutta vasıflar/sıfatlar dahi düşerken hiç olur mu yazıda anlatılan haller ?
    Saygılarımla.

  3. 3 tolga 17 Temmuz 2007, 5:35

    Evet herşeyin doğrusunu Allah bilir, doğru yola ancak o iletir.

  4. 4 Halim 17 Temmuz 2007, 6:35

    Bir yazı var ortada, bir emek var…
    İnsanlara iyi niyetle birşeyler verebilme gayretinde olan iyi niyetli bir insan var.

    Eleştiri amaçlı yorum yazanların da aynı iyi niyet ve içerisinde olması en azından insana ve emeğe saygının bir gereğidir.

    Eksikler görülebilir, kaldı ki hangimizin eksiği yoktur ki…
    Kusursuzluk Allah’ a mahsustur.
    Amaç bakıp ta sadece kusur bulmaksa hiç kimse bu konuda zorlanmaz,
    en başta kendisine bakmalıdır.

    Sayın B.B bu konuda çok daha fazla bilgiye sahip olabilir ancak
    en azından üslubunun bende yarattığı rahatsızlığı da bilmelidir ki
    bazı şeyleri doğru bilmek her şeyi bilmek anlamına gelmiyor.

    Bir yazarı küçük düşürme ve “yazık yazık size” demeye getirir gibi bir üslupla yaklaşmak doğru bir yaklaşım değildir.
    İnsana, insanın kalbine gereken özeni göstermeyen bir kimse ne kadar çok şey biliyor olursa olsun insanlara verebileceği bir şey yoktur diye inanıyorum.
    Saygılarımla

  5. 5 B.B. 17 Temmuz 2007, 11:51

    Evrende duygusallığa yer yok. Ancak burada yapıcı bir eleştiri, bir temenni var. Halim bey neden bu kadar alıngan. Yanlış makaleler yazılırken bravo diyecek halimiz de yok.. Yazara yinede teşekkür ederim.

  6. 6 kaygusuz 18 Temmuz 2007, 9:41

    B.B.
    17 Jul 2007, 8:31 üzerinde
    İnanın bu yazının doğru olarak yazılmasını çok isterdim…

    Eğer bu yazının doğru olarak yazılmadığını düşünüyorsanız ki, bu cümleniz bu yazının yanlışlarla dolu olduğunu ima eder ve bu da konuya hakim olduğunuzu düşünmemize yol açar doğal olarak.

    Paylaşımcı olmanızı diler, istifade etmek isteriz.

  7. 7 S.Yıldız 18 Temmuz 2007, 10:10

    Merhaba değerli arkadaşlarım,

    Öncelikle yazının biraz aceleye gelmesi sebebi ile, ifade etmek istediği manayı yetkin bir şekilde verememesinden dolayı affınıza sığınırım. Ancak yazılanların yanlış olarak değerlendirilmesi noktasına bir ekleme yapmak isterim;

    Hiçlik dendiğinde alınan mana ilkin, kişinin Mutlak benlik noktasına gelmesi, yani Kişinin kendi derunundaki öz Zatı’nın, kişinin Allah ismi aynasına tecelli etmesi ile gerçekleşir. Burada bilinç için beden aşılmış ve Zat nurunu yansıtacak bir varlığa ait beden ortadan kalktığı için, nurun kuvvetinden algılanan sadece, Zat ve Vech’den meydana gelen “nokta”nın etrafını saran zifiri bir karanlıktır. Burada mekan zaman ve hiç bir ses yoktur. Ki bu nokta kişinin Rabbi hükmündedir.

    Kişinin İsim benliğine Zatın tecellisi ile kişi için, kendinden baskası kalmaz. “Ben”in her yana yayılması ve Mahalleşmesi ile deneyimlenmeye başlanılan Mutlak benlik hissi, zamanla takdirde varsa Allah’ın lutfu ile Ahadiyet noktasına ulaşır. Ahadiyet’in sınırındaki kişinin tek olan “Ben”inin Ama’ya düşüp yok olması için mutlak surette Bilinç frekansının git gide yükselmesi ve kendi iç semasında Adı Kuran-ı Kerim’de “Biz”, Tevrat’ta ise, “Elohim” olarak geçen yapı ile temas etmesi ve bu içsel yapıya fıtraten teslim olmasından sonra mümkündür. Bu noktada kişi loş ortamlarda gözleri kapalı olduğu halde dışarıyı dahi görebilir hale gelmiştir. Burada ne sıfat ne isim, benlik ne de bir varlık hissi kişiye eşlik eder. Kişi sadece bir eylem ve düşüncelerin çıkış mahali olarak kalır.

    Ancak anlatılanlar zevke dahil konulardır.Tadılmadıkça bilinebilecek haller değildir.
    Ve “Her zaman dinleyen söyleyenin her söylediğinden razıdır. Zaten razı olmasaydı söylemezdi.”

    Selam ve Saygılarımı kabul ediniz.
    S. Yıldız

  8. 8 Mustafa 18 Temmuz 2007, 10:40

    Bu yazının doğru olarak yazılmasını çok isterdim.” demek bir kınama ve fitneye sebebiyet vermektir.

    Sayın B.B. artık fitne istemiyoruz. Bilginiz sizin olsun, fitne istemiyoruz.

  9. 9 B.B. 18 Temmuz 2007, 3:43

    Görünür olan bir şey var; yorumsuz okurları yapıcı eleştirileri bile kabul edemiyor, üstelik yanlış yazan/yapan tarafı koruyarak din adına günaha giriyor. Tasavvuf ilmi kolay elde edilesi bir şey değil. bazılarının gerçekten sıkı bir eğitimden geçmesi şart gözüküyor. Size gönül dolusu sevgiler..

  10. 10 Berr 18 Temmuz 2007, 5:39

    Yazara aktardığı muhteşem bilgiler ve paylaşımları için teşekkür ederim. Kendisi düşünce dünyama yeni boyutlar katmıştır.

    Şu “Sistemde; duygusallık yoktur..” cümlesini de herkes keyfine göre değerlendirmiş ya; yanarım da buna yanarım. Duyguyu inkar edersek, düşüncelerimizin olumlu ya da olumsuz olup olmadığını nerden anlayacağız? Kötü düşünceler insana kötü hissettirmez mi? Bu da bir duygu değil mi ? İnsanın gönlü aksesuar mı ??? Hissiyatı olmayan varlık, düşünse, allame olsa kime ne faydası var… Kalpsiz olduktan sonra! Bir eşek yükü bilgimiz olsa fakat birinin gönlünü kırsak makam mı elde edeceğiz… SÖZÜM MECLİSTEN DIŞARI..

    Her neyse… Yazarın fikrine katılıyorum.. “Her zaman dinleyen söyleyenin her söylediğinden razıdır. Zaten razı olmasaydı söylemezdi.

    Bu cümlenin üstünde 40 yıl düşünülse azdır..

  11. 11 UYARAN 18 Temmuz 2007, 6:27

    Yıldız doğru yoldasın; benim Ahmed Hulusi‘den öğrendiklerime göre… SOR ise yazdıklarına göre olayı hiç anlamamış ve tam bir taklitle konuşuyor. Mutmainne ve radıye de dahi benlik mutlak kalkmamıştır. Hiç lik ile fenayı birbirine karıştıranların tasavuffta mukallit olduğu açıktır. Fena, mülhimede yaşanır. Hiçlik, mardiyyede. Safiyeden söz edilmez. Üstadın KENDİNİ TANI ve BİLİNCİN ARINIŞI kitaplarını çok iyi okumanızı tavsiye ederim.

    Ama burada Ahmed Hulusi den daha iyi bu konuları bilenler varsa onlara da saygılarımı sunarım.

  12. 12 SOR 18 Temmuz 2007, 8:04

    Sayın Ş.Yıldız, sadece S.Yıldız öncelikle.. Sonra onun şahsında samimice kulak veren ve paylaşımı esas alan arkadaşlara.!

    Öncelikle;
    Seyyid Abdulkerim Ciyli’nin İnsan-ı Kamil adlı eserinde, eserin hemen baş tarafında, “..ZAT’a giden yolda… gerekli üç maddelik prensipten birisi “.. istidadı, kabiliyeti, ve hayal özelliği de müsait olduktan sonra (bunlar biliyoruz ki ilahi takdir ile en tepe noktaya bağlanır) dıştan öğrenme-duyma-okuma suretiyle elde edilen ilmin doğru, isabetli olmasının olmazsa olmaz şart olduğu…” görüşünün yer aldığı bölümün dikkatlice incelenmesini tavsiye ederim..

    Hemen akabinde;
    Seyyid Ahmed Hulusi’nin, son kitabında yer verdiği bir görüşü de şöyle:(..eminim biliyoruz..) “Hz.Muhammed’in (açıkladığı) ALLAH(kavram)ının, yanına bile yaklaşamamıştır başka herhangi bir öğreti sahibi..

    Netice itibariyle arkadaşlar, çok samimi gayret ve niyetlerle, emek verilerek yazılmış bu yazıda kanaatimce belli bazı öğretilerin etkisi var. Ayrıca yanlışlıklar ve de eksiklikler var.
    Hassasiyetim, dediğim gibi ilk başta bu yolda elde edilen ilmin doğru, isabetli olması konusunda. Bu durumda işin, daha doğrusu Allah(ın) ehline müracaat gerekiyor ki, yukarıda işaret etmeye çalıştım.
    Sevgi ve saygılarımla.

    NOT: Sayın Mustafa BeyEFENDİ; biraz daha yavaş, sakin, derinden ve huzur içinde davranışlar bekliyoruz lütfen..(ya da bunu bize lütfederseniz..) Bilgi-ilim mü’minin yitiğidir/malıdır, nerede bulursa alır. Ne demek o, herkesin adına konuşur gibi, istemiyoruz, anlatmayın, konuşmayın.. Teessüf ettik size.. Bak böyle hareketler “kilitlenmeye” falan neden olabiliyor “sünnetullah” icabı biliyorsunuz.. Her geceyi kadir, herkesi hızır bilin demiyeceğim, sadece SAYGI KELİMESİNİN İŞARET ETTİĞİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİMİZE “KAPILARIMIZI AÇIK” TUTALIM.

  13. 13 !Neyhali 19 Temmuz 2007, 1:52

    Bir AŞK var Meşki yok!..

    Habibi, sevgilisi, Aşkı. Elbette ikiliğin sonucu değildi. Ey Habibim seslenişinde’de bir seslenen var, birde dinleyen mi var diyeceğiz?.

    Aşkı meşkle karıştırmanın sonuçlarıdır diğer açıklanmaya çalışılan haller ve bu durumda bir aşk bir de aşık olunan meşk vardır. “Ben ilmin şehri, Hz. Âli kapısı” derken neden bu kapıyı işaret etmişti Hz. Rasûlallah.

    Aşk kapısında başını vereceksin, Aklını terk edeceksin, Buradan ötesi aklın Aşk ateşi ile yandığı bir adım daha öteye geçemediği nokta yani hiçliktir.
    Dikkat edin Aşkta ikilik var derseniz gerçekte aşkı tarif ediyor olmazsınız; meşki tarif edersiniz istemeden.
    Bir aşk vardı; Hz. Şems ile Mevlana arasında ikilikten doğmayan meşki yoktu.
    Bir Aşk vardı derler ki, onu Rasûlallah Hz. Âliye anlattı.
    Aşık olanın gözü görmez yani aklı görmez derler. Neyi görmez? İkiliği kusuru görmez.
    Meşke düşülmeden yaşanan Aşk, Hz. Âli’nin kapısında baş verilen haldir ve akıl burada yoktur artık. Sonrası hiçlik derler, Hiçlik deyince anlamsız boşluk demek istemezler. Hiçlik anlamsızlık değildir. Hiçlik senin Aşkındır, kendi yüzünü gördüğün ve Aşık olduğun, mutmain olduğun halindir.

    Teşekkür ederim, saygım ve sevgimle.

  14. 14 !Neyhali 19 Temmuz 2007, 2:10

    Belki Hiçliğin nasıl bir sessizlikler ülkesi olduğunu bizlerle paylaşırsınız başka bir yazınızda.
    Hiçlik muhabbet ülkesidir ve Aşk muhabbet edilir orada.
    Derlerki Hz. Muhammed, Muhabbettir. Sessizce olduğunu düşünmüyorum bu ülkenin. İyi kulak verenler işitiyorlarmış sesleri. Saygı ve sevgimle Şükran YILDIZ hanım. Hayırlar hep seninle olsun.

  15. 15 tolga 19 Temmuz 2007, 9:57

    zat boyunta seven sevilen hiç bişey olmaz eger zatı anlatıyorsanız…. sıfatlara isimlere geldiyeseniz bildigi kadar herkes anlatır şu bi gerçekki bi yanlış görüldügünde uyarmak gerekir namazda dahi imam yanlış yaptıgında arkasındaki uyarıyorsa(düzeltiyorsa) burda uyraması dogaldır burdaki herkesin amacı ilminin kimin daha yüksek oldugunu ispat etmek degil bişeyler ögrenmekk ve ögrendiklerimizi uygulamak eleştirleri kabul edip yazıyı tekarar gözden geçirdiyseniz ve sizden daha iyi bildiginiz birine onaylatıysanız sıkıntı yok unutmayın “el el den üstündür ta arşa kadar” ayrıca burda yazdıklarınız dogruları kapsamaludur alan insanı dogruya ulaştırmalıdır unutmayın mesulsünüz sorumlu oldugunuz insanlardan

  16. 16 SOR 19 Temmuz 2007, 11:08

    Sayın mustafa bey, taktir edersiniz ki bilgi-ilim- irfan ayrı şeydir; enformasyon ayrı şey..
    Yine çok rahatlıkla degerlendireceginizi umuyorum; şöyle ki, enformasyon ile “HİÇLİK”e ulaşılamaz. Ayrıca ilim paylaşımının oldugu degerli ortamda, sizi ve bizi cenabı hak bilerek veya bilmeyerek fitneye sebeb olmaktan korusun.
    Sevgilerim ve saygılarımla.

  17. 17 Halim 19 Temmuz 2007, 12:36

    Karşılıklı soru ve cevaplar başladığı zaman, bunun önünü almak mümkün olmayabilir.
    Siz birşey söylersiniz karşınızdaki cevap verir.
    Sonuçta bir aynaya baktığımız unutulmamalıdır.

    Böyle olunca bu bizi hem amacımızın dışına atar, hem de insanlara ve kendimize faydadan çok zararımız olur diye düşünüyorum.

    Allah ilmi hiç kimsenin tekelinde değildir. Hiç kimse elit bir ulema sınıfı yaratmaya ve kendine de orada rol biçmeye kalkışmasın.
    Bu şekilde insanlara tepeden bakarak… sanki Allah’ a ulaşmanın yolunu bilen tek kendisiymiş gibi bir yanlışlık içerisinde olmasın.
    Allah’ ın merhametine hiç kimse sınır çizemez.

    O nasıl isterse kulunu öyle çağırır. O ne kadarını dilerse kulları O’ nun ilminden o kadarını alabilir. Önemli olan her işin failinin Allah olduğunun akıldan çıkarılmamasıdır. Yoksa Allah dileseydi; bizi hem ilimde hem de her konuda kusursuz kılabilirdi. O’ nun bizden istediği kusursuzluk değil… Her halimizle Allah’ ın huzunda ve sınavı içerisinde olduğumuz bilinci ile haraket etmemizdir, diye inanıyorum.

    – “Kim âlimlere karşı böbürlenmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın dikkatini üzerine çekmek maksadıyla ilim öğrenirse Allah onu cehenneme sokar.”
    buyurur Allah Resulü (sav)

    Buna uygun haraket edilmesi en başta o kişinin kendi hayrınadır.
    Allah insanı sevgiden yaratmıştır, bizler de eğer O’ na ulaşmak istiyorsak O’ nun gibi sevebilme gayreti içerisinde olmalıyız.
    Yaradılanı hoşgörmeliyiz Yaradan’ dan ötürü.
    “Bir kalp kırdınsa kıldığın namaz… namaz değildir.” anlayışı yok mudur bizim inancımızda? Asıl olan gönüller değil midir?
    “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” buyurmaz mı Allah (cc)?
    İlim biraz da bunları bilmek ve bildiklerinle hallenmek değil midir?
    Nedendir bu karşıdakini ayrı görmeler?

    Mübarek Regaip Kandilimizin tüm insanlığa hayırlara vesile olmasını diler sevgi ve saygılarımı sunarım.
    Benim satırlarımdan yüreği incinen her kim varsa… beni affetmesini dilerim.

  18. 18 K. Bilge 19 Temmuz 2007, 12:59

    (KENDİM DAHİL, HERKESİN PAYINA DÜŞENİ ALMASI ADINA…)

    KAPI ve DUVAR

    Demişler ki “Dikkat et!”
    herkesin gönlünü al. Kimse sende bulmasın nezaket eksikliği,
    yahut en ufak bir kusur bulmasın,
    yoksa DARBE yersin,
    yollar kapanır,
    kapılar duvar olur önünde.

    Evet sözün doğrusunu söyle daima,
    fakat bu sözü iyi söyle ki,
    karşındaki darılmasın.
    Yoksa kapılar duvar olur önünde

    Bilirsin tatlı söz nasıl,
    yılanı deliğinden çıkarır.
    Unutma aynı şekilde
    bazı sözler de var ki,
    duvar eder kapıyı…

    Sen istersen şaş, dur!
    bu böyle…
    Kapı senin elini sevmezse
    duvar oluverir birden,
    geçemezsin
    geçmek istesen de, haklı olsan da…

    Demişler ki:
    mahlukat hem kapıdır,
    hem de perde,
    açılır, yol verir kolayca
    ve kapanır isterse…

    Niçin kapandın ey yol!?..
    Nerde kaldı kapı?..
    deme! şaşma!,
    Bu böyledir anla!
    iyi ol doğru olduğun kadar da…
    İyilik doğruluktan zordur burada.

    Doğruyu söylersin, olur biter doğruluk için,
    fakat bu şekilde devrilen çamlar, kırılan bardaklar
    ne olacak…?
    İyilik ister onları tamir için.

    O kadar iyi olacaksın ki:
    Senin hakkını çiğneyecekler, görmeyeceksin,
    elindeki lokmayı alsalar,
    onu bağışlamış olacaksın iyilik uğrunda.

    Başkasının ezilmesine üzül,
    fakat seni ezerlerse sevin,
    devirsinler seni de, devirdiğin çamlar gibi,
    ezsinler atsınlar yerden yere, parça parça ol,
    SABRET.

    Katı kalpler yumuşar birgün,
    gözler açılır böylece…
    ve hakikat,
    senin evvelce,
    uğrunda şehit olduğun hakikat,
    seni şehit edenlerin eliyle,
    gelir sana…
    Teslim olur.
    Sen şimdi teslim ol, sabret.
    Bekle, gör.
    İyi ol da bak:
    Kuvvetine iyiliğin.

    Dr. Muammer Bilge
    26 Ağustos 1965
    Saat: 9.45

  19. 19 LOST 19 Temmuz 2007, 2:31

    Yazı ve yorum yazarken, hele bu tasavvuf ilmine yönelikse ve hele hele bazı mertebelere atıfta bulunuyorsa yani derununa dokunuyorsa konuların, dikkat edilmesi gereken nokta şöyle olmalı mıydı acaba: Bu mertebeleri yaşamayanlara, sadece keşif (ve belki de fetih) yoluyla elde edilecek bu mertebeleri anlatmaya çalışmak ne derece faydalı olacak?

    Çünkü o zaman bakarsınız o mertebeyle ilgili olmayan hallere örnekler verilir, bilgi azlığı ve bütünü görememek nedeniyle yanlış yönlendirmeler oluşur dolaylı olarak? (Yukarıdaki bazı çelişki halindeki yazı ve yorumlarda görüldüğü gibi) Sakıncalı gibi…

    Bu sebepten Ahmed Hulusi dahil günümüz düşünür yazarlarının (kendilerini öyle tanıttıkları için bu tanımı kullanıyorum) eserlerinde genellikle ifade ettikleri özetle: “Bu noktadan sonrasını zaten sadece yaşayan müşahade edebilir, o yüzden daha fazlasına girmiyorum”

    Bu nedenle VİCDAN izin vermeyebilir yanlış veya eksik yazılanın bilmeyenlere ulaşmasına… Aslında bu bir görevdir belki de dikkatleri çekmek için.

    Bence yazı yazarken ve yorum yaparken referans bu olmalı, yoksa bugüne kadar tüm görevli zat herhalde daha deşifre edici olurdu ilim adına? EDEP dedikleri nedir, nasıl olur ki?

    NOT: BU sitede daha önce yaşamın zahiri boyutunu gözler önüne sererek batini boyutuna yönlendiren yazılar okunurdu.. Derin konular ise genelin anlayışına yönelik yazılırdı, hatta genele yönelik yazılardan sonra dahi idrak seviyeleri arasında uzun ve sert yorumcu atışmaları oldu değil mi? Yani şimdiki durum hiç anlaşılır gibi değil…

    Yorumumda haddi aştıysam affa sığınırım…

    Selam ve Dualarımla, Regaib Geceniz hayırlara vesile olsun…

  20. 20 "SOR" 19 Temmuz 2007, 5:47

    Merhaba Arkadaşlar,

    Sevgili UYARAN, anlatmaya çalıştığım konu ve düzeyler/haller, yazıda geçen yine bazı tasvir edilmiş olan haller ile ilgili..
    Yoksa artık bu konularla ilgilenen ve yaşam gayesi edinmiş insanlar olarak biliyoruz ki (Üstad Seyyid Ahmed Hulusi’nin eserleri ve izahları sayesinde tabii ki…) Tasavvufî bir terim olan “HİÇLİK” in, bir diğer adı (arapçası diyelim) “AHADİYET” tir.

    Dediğim gibi yorumumdaki “mutmainne”, “radiye”, “mardiye” idrak düzeylerine/yaşamlarına denk düşen bazı hallerden bahsettiğini söyledim Sayın Ş.Yıldız’ın.
    Ben açık yazmadığım için yanlış anlaşıldı, olur, ne diyelim..

    Diğer tüm kitapları, “İNSAN VE SIRLARI” kitabının bir açılımı olan Üstad Ahmed Hulusi’nin, eserlerinden anladığıma göre, AHADİYET = HİÇLİK => yani ZAT BOYUTUnda bu haller olmaz. Mardiyyeden de sonraki, “Safiye” düzeyi ile ZATÎ boyuta sadece giriş yapılır veya ZATÎ boyutun ilmi/yaşamı orada daha yeni başlar.. Bildiğimiz kadarıyla yine o düzeyde ESMA mertebesine ait anlamlar, manalar olmaz. Esma düzeyi aslında tek bir, bütün, tekil yapıdır; bu yönü ile geçmişte adına Sıfat mertebesi=ceberût da denilmiş. Ve yine bu vasıfların/sıfatların da “varlığı” yoktur ZAT düzeyinde. (..varlığı yoktur.. derken bu “varlığı” ifadesinin sırf dildeki yetersizlikten kullanıldığına dikkat edilmeli..)

    “YENİ” anlatımında ÜSTAD SEYYİD AHMED HULUSİ’nin, ESMA ve HİÇLİK şeklindeki boyutlar, alemler, düzeyler, artık olayı iyice netleştiriyor sevgili arkadaşlar.. Bu HİÇLİK boyutu, yani ZATÎ boyut=AHADİYET kavramı ile bize sadece anlatılan, “Safiye”de giriş yapılan, ZAT düzeyinde bu manalar, yazıda geçen yaşanılan bazı haller, Sıfatlar/vasıflar olmaz.
    Yani bunları bu şekilde anlayabiliyoruz, izahlardan. Allah yaşamını da nasip ede ve kolaylaştıra..

    Merak ettiğim bazı şey var, yanıt alırsam, inanın çok sevinirim.. Başta Üstad’ımızdan olmak üzere Tasavvuf EHLİnin eserlerinden yaptığım alıntılardaki kavramlarla ilgili neden bir iki cümle göremiyorum burada.? Üstte A. CİYLİ’den yapılan alıntı örneğinde olduğu gibi.. Sevgili Uyaran ve Mustafa Bey, A.Ciyli’den yapılan alıntı ile, Üstadımız Seyyid Ahmed Hulusi’den yaptığım alıntı ve bununla beraber, YENİ yazılarda/anlatımda artık iki alem, iki boyut = HİÇLİK ve ESMA (= STRİNGLER) kavramları ile ÜSTAD bize ne anlatmak istiyor.? Bu yeni anlatımın önemi nedir.? YENİ kavramı nedir.? Üstad’ın SEYYİD olduğunu biliyor muydunuz.? Zat, Sıfat, Esma, Ef’al mertebeleri anlatımı, YENİ anlatımdaki “..iki alem boyut vardır ESMA ve HİÇLİK” şekli ile beraber nasıl düşünülmeli.?

    Artık kişilerle, birbirimizle, niyetlerimizle…uğraşmayı bıraksak ve paylaşıma başlasak nasıl olur.?
    EL- CEVAP…???

    Sevgi ve Saygılarımla.

  21. 21 B.B. 20 Temmuz 2007, 10:14

    Dostum Mustafa! Namazda imamın arkasında bir saf vardır. Kural olarak bu safın Kur’anı en iyi bilenlerce doldurması gerekir. Zira imam hata yaparsa arkadakiler düzeltir. Biz burda yazıyı yazan arkadaşımızı tenkit etmiyoruz. Yazımda hata var diyoruz. Sen başka şeylerden bahsediyorsun. Nifak gibi. Cahil olduğun belli. Bana eskiden hocam şöyler derdi; ‘sus ta seni bir adam sansınlar’ Sevgiler Mustafa

  22. 22 SOR 20 Temmuz 2007, 10:44

    Dolayısıyla bir önerim olacak yetkililere ve ilgililere..
    Online sohbet ortamı oluşturulsa burada, kişiliklerle uğraşılmamak ve konuşmalar şahsileşmemek kaydıyla İLİM PAYLAŞIMININ ESAS olduğu bir odada buluşsak/görüşsek/tartışsak diyorum.. Bir kan dolaşımı sağlayacaktır kanaatindeyim.
    Fikir paylaşımı dışında, mesela, bir şekilde şahsileşince konuşması bir arkadaşımızın onu hemen yetkililerin oda dışarısına almaları…vs. şeklindeki kurallarla da kontrol edilince bu ortam, faydalı olacağını düşünüyorum..
    Ya siz.. İLİM ve bu yolda gayret ve paylaşımdan başka bir şey varsa şu hayatta lütfen ekleyiniz.
    Sevgiler, Saygılar ve üç ayları değerlendirebilmek dileğiyle.

  23. 24 !Neyhali 20 Temmuz 2007, 10:41

    Sevgili kardeşlerim sorsam üstad Ahmed HULÛSİ’yi seviyormusunuz. Birçoğunuz hatta tamamınız evet diyeceksiniz. İşte üstad size sevgiyi, aşkı sunuyor. Nedeni çok açık sizi aşkla hiçliğe götürmek. Derviş yoktur ki üstadına aşık olmasın derler. Aşk tamam olunca senin kayıtların düşer hiç olursun. Fazla ötelerde aramayın bu hiç olmayı çok zor değil sadece sevgi yeter.

    Yolda bir işaret tabelası gibi düşündüğüm nefs mertebelerini de bazı kardeşlerim, “başkaları yaşar bunları, biz haddimizi bilelim” şeklinde ele alıyor. Bir saygıdeğer büyüğüm şöyle demişti bu konuda: “Sizin o bahsini ettiğiniz mertebeler size ışık tutar, ama Allah’ın indinde bu katların hükmü yoktur, bunlardan bilesiniz diye bahsedilir o kadar.

    Ne mi anlatmak istiyorum, bu bahsi geçen mertebeler sizlere ulaşmayasınız diye anlatılmadı; tam aksi alın bu yaşam şekilleri de var, yaşayın dendi. Bu kadar kolay; anahtarı samimiyet ve aşk.

    Gelin canlar Birr olalım, safları sıddıkıyet makamında sık tutalım, geçit vermeyelim sevgisizliğe HZ. MUHAMMED AŞKI İÇİN.

  24. 25 !Neyhali 20 Temmuz 2007, 10:45

    İzin verirseniz değerli yazar Ahmed Fevzi YÜKSEL beyin Aşk konusunda bir yazısını alıntı yapmak istiyorum.

    Eflatun, aşkı ” Doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzellik ” olarak tanımlar.
    Mevlâna ise bir deyişinde aşkı şöyle tarif eder:
    ” Bahtı yâver ve talihi kutlu olan bilir ki, akıl ve mantık taslama İblisten, aşk Adem’dendir.”
    Gerçekten, evrende en çok konuşulan şey belki de budur.
    Âşık, hiçbir nedenin arkasına sığınmadan doğruyu söyler, onun sözüne inanılır, itimat edilir. Zira, bu inanılmaz güzellik, farkında olmaksızın kalbini sarıp sarmalamış, onu arıtmıştır.

    Hatıralar, ebedi ayrılıklar, acılar, aşk denen olguyu ortadan kaldıramaz. Maceraları bütünlük içinde paylaşır. Kiminde hırçınlık ve cesaret, bazılarında ise sabır, tepkisizlik, sukût haliyle vücut bulur.
    Aşk, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatır, yerine göre hareket etmemizi söyler, rotamızı çizer.
    Âşık olan, bağımsız bir düzen izleyemez. Her istediğini yapamaz, esasen yapmak istediği bir şey de yoktur.
    Hedefi, kuşkusuz sadece sevdiğidir.
    “Aşk, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağını net bir şekilde açıklar”.
    Aşkla evreni seyreden ile aşksız yaşayarak evreni algılayan arasında dağlar kadar fark vardır.
    Ancak derler ki, aşkın gözü kördür!..
    Dünya hayatı Âşık olan için asli bir değer değil, olsa olsa tâli bir amaç olabilir. Bu duyguyu yaşayanda beklenmedik beraberlikler olamaz. Onun bakış açısında tüm değerler bir anda değersiz hale gelebilir.
    Yunus Emre, bu noktaya bakın nasıl değiniyor:
    ” Vücûd cübbesin aşk ile çâk et, Dalagör kim ummânı aşktır.”
    Miskin Yunus, beşeri duyguların, yorumlar ve değer yargılarının parçalanıp yok edilmesini salık verirken, aşk deryasına kavuşmanın da ancak bu şekilde olabileceğini ifade ediyor.
    Aynı duyguyu paylaşanlardan biri de Muhammed İkbal’dir. O da, aşk ile ilgili görüşlerini şöyle yansıtıyor:
    “Aşkı göreve çağıran gönüller, aynı zamanda
    Aşkı anlatırlar;
    Gel ey Aşk! Ey gönlümüzün remzi, manası.
    Gel ey bizim tarlamız, mahsulümüz.
    Gel ! Balçıktan yaratılan insanlar artık
    Eskidiler, köhneleştiler.
    Gel ! Çamurumuzdan yeni bir insan yap.”
    Aşkla ilgili çeşitli sorular sorabiliriz.
    Aşk, biyolojik bir temele dayanır mı?
    Yaşlı bir insana âşık olunabilir mi?
    Önce şunu ifade etmeliyiz; Aşkın temel nedenlerinden biri biyolojik yapıların mutlaka uyum sağlamasıdır. Bu kıvılcım, bedensel-ruhsal beğeniyle başlar, yoğunlaşır, doruk noktaya ulaşır.
    Yaşlı bir insana âşık olunamaz diye bir kayıt yoktur. Bir erkeğin diğer bir erkeğe âşık olması da olasılıkların arasında yer alır. Zira, bu paylaşımın cinsiyeti olamaz. Mevlâna ve Şems, Yunus ile Taptuk Emre bunun tipik örnekleridir.
    Aşkta mutlaka cinsellik aramak, bedensel zevklere olan düşkünlüğün eseridir ki, bu durumun aşkla ilgisi bulunmaz.
    Âşık olan, “ben Âşık oldum” demez. Sadece fark edilir. Ama hissiyatında neler olup bittiğini kimse algılayamaz, değerlendiremez.
    Hayatın anlamı, ömründe bir kere dahi olsun bu duyguyu yakalamakla mümkün.
    Ne var ki, aşk satın alınamaz, ısmarlanamaz. Uğraşarak elde edilemez. Ne yalan söyleyeyim, o aranmakla bulunacak bir şey değildir
    Şayet size gelip çatarsa reddedemez, dünyada yaşayan çok farklı bir insan olup çıkar, “ben bugüne değin hiç yaşamamışım” dersiniz.
    Aşk, Allah’ın insana bahşettiği en büyük armağandır.
    Şu dörtlük de bunun en güzel kanıtı oluyor:
    Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin
    Tekkede, manastırda eremezsin.
    Bir kez sevdin mi dünyada
    Cennetin, cehennemin üstündesin….
    Ahmet F. Yüksel


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: