» Fâtiha Sûresinin Mânâ Bedeni

syildiz-2.jpg Kur’ân-ı Kerim Hz. İnsan’ın hakikatidir. Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin mazhar olduğu bilinç seviyesinde, kendi hakikatini açığa çıkartmak sureti ile okuduğu ve zahiren tebliğ ettiği insanın hakikat kelamıdır.

Bir insanın Kur’ân-ı Kerim’i kendi batınındaki özbenlik boyutunda bulunan ana kitaptan yani Levh-i Mahfuz’dan okumak sureti ile içerisindeki ayetleri zahiren ve batınen aşikar olarak yaşayabilmesinin yolu, alttan yukarı doğru yedi enerji seviyesi ve mânâ boyutundan geçerek arınması ve bu sema katlarındaki hakikatlerin kişinin kendi hakikati olarak açığa çıkmasıdır. Her geçilen boyutta Allah’ın bir zati sıfatının mânâsı açılmakta ve bu noktadaki teslimiyet sayesinde kazanılan enerji ve arınma ile bir diğer içsel boyut mânâsına geçilmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’in içerisinde yer alan tüm sureler ve ayetler, kıyam etmeden önce insanın durumu, daha sonra kıyametin geliş şekilleri ve ayetleri, daha sonra da kıyamet ile yaşanılacak haller ve ekilenin biçilmesi olacak şekilde varış yerleri (Cennet, Cehennem) konularının çeşitli boyutlardaki anlatımından meydana gelmiştir. Bu noktada ise, Fâtiha sûresi, yedi zati açılımın ve sema katının farklı frekanslardaki bir araya gelişine mazhar bir anahtardır. Fâtiha sûresini batınen okuyamayan bir kişi Kur’ân-ı Kerim’in batıni ve zahiri ayetlerini tesbit edip değerlendirebilme şansına sahip değildir. Asıl itibarı ile Kur’ân’ın tümü Fâtiha sûresinde işaret edilen ayetlerin farklı şekillerde, misal yollu anlatımı ve açılımı gibidir.

Hakikat mânâsında Kur’ân-ı Kerim’in -Furkan- zahiren okunmasının yanı sıra, batıni boyutlarda hangi noktada ve boyuttan açığa çıkar ve okunur sorusuna yönelirsek söyle bir oluş karşımıza çıkar;

Ceberut alemi, içinde varlık kabul etmiyecek bir şekilde tüm mânâların açığa çıkmaksızın eriyik halde bulunduğu bir alemi -boyutu- tanımlar. Melekut alemi dediğimiz ve varlıkların bu eriyik mânâ aleminden mashar oldukları zat mânâlarını alıp açığa çıktıkları ilk alem –boyut- ise, ceberut aleminden hemen sonra yer alan varlık ve fiillerlerin açığa çıktığı boyuttur. Ceberut alemi varlık kokusunu dahi kabul etmiyeceği ve içinde de varlık oluşuna izin vermiyeceği için aslı itibarı ile melekut alemine taruz edip her tür melekeyi yok edecekken, aradaki berzah yani arş bu iki alemin birbirine karışmasına ve böylecede varlıkların hiçliğe düşmesine engel teşkil eder. Ayrıca bu arş mânânın ilk açığa çıkış sınırını meydana getirir ki, Kur’ân-ı Kerim bu noktadan okunur.

Arş yapısı itibarı ile bir varlık için varlık aleminin en tepesidir. Bu oluş aynı ile insanın iç derinliklerinde mevcut olup, kendi özündeki bu sınıra ulaşıp ileriye geçebilen için Ruh boyutu, yani Ruh-ul Azam ve Aklı evvel’in mânâsı zuhur eder. Bu noktaya ancak Allah’ın Hidayeti ile ulaşılabilir. Kulun bu noktaya ulaşmaya takati yoktur. Bu noktaya ulaşabilen insanda ise, Ruh hakimiyet kurar ve insanın Ruhlanması denilen olay açığa çıkmış olur. Bu açılım aslında bizim Mi’rac dediğimiz, “ben” bilincinin ve yeryüzü enerjisinin başın tepe noktasına sür’atle ulaşmasıdır. Bu hali yaşayan İnsanda, ben hissi bedenden tamamen yukarı doğru çekilir ve başı doldurarak en üstteki noktaya basınç uygulamaya başlar. Zaten Mi’rac kelimesi “Mir” kökü ve onun aldığı hali belirten ”ac” ekinin birleşiminden oluşmuştur. ”Mir” baş demektir. ”ac” ise dolu kap anlamına gelir. Kısacası Mi’rac, başın öz“ben bilincinin enerjisi ile tamamen dolmasıdır. Bu hal işte zaten akıl-lanma yani Ruh-lanmadır. Buradaki Akıl‘dan maksat bir üst tanıma ulaşmış ve Külli akıl konumuna geçmenin sınırına sıçramış olan akıldır. Burada insanın düşüncesi eşyaya yapışmış ve an içinde beraberce akar bir hale gelmiştir. Düşünce halinden ışık hızının da ötesine yani bilinç işleyiş haline geçen insanın ben bilinci için zaman ve düşünce kavramları düşmüştür.

Bu noktada yükselen bilinç arşa dayanmış olur. İnsanın içsel boyutundaki kendi arşının fiziken zahiri hali beynini kaplayan beyin zarıdır (Korteks). İnsan bu zar aracılığı ile zihinsel işlevlerini yürütür. Ruh kalem olarak bu levhaya (Rakim), Aklı evvel nurundan yansıyan fikirler aracılığı ile kelamını yazar. Yazılan kelamı ise düşünerek okur. Bu sınırın ötesinde ise kalpdeki Fuad noktası ile direkt bağlantılı olan tepe noktası yer alır. Ceberut sınırındaki arşdan kudret isminin (Kadir) açığa çıkması haline kelam -söz/kelime- denilir ki bu noktaya erişen bilincin hali ve makamı Hz. İsa’ın (r.a.) makamıdır. Açığa çıkmış kudret olması dolayısı ile Hz. İsa’dan Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın sözü -kelimesi- olarak bahsedilmektedir. İnsanın iç derinliklerindeki bu arş aşıldığında ise, Lahut aleminin nurunu yani zat nurunu tutan zar-arş mana olarak yarılır ve nuru yansıtan varlık ortadan kalktığı için ışık yansıyacağı bir perde bulamaz ve zifiri bir karanlık hali oluşur. Bu hal Allah’ın Rahman isminin Rahim ismi olmaksızın zuhur etmesi demektir. Bu tecelliye ise Allah’ın kahiriyeti denir. Çünkü hiç bir vehmi benlik sahibi böyle kahredici bir kudretin karşısında duramaz. Allah’ın kahiriyeti ise asıl itibarı ile kulu ile arasındaki perde hükmündedir.

Özünden Zat nuru açığa çıkan bir kişi eğer “ben” dediği şeyi terkedip, haddi bilmek üzere bu ışımayı iç alemine doğru imanının bilinci ile geri çekemez ise, alemi başına yıkılır. Bu geri çekiliş arşın yeniden inşaası ve alanın varlık alemine terki ile sonuçlanması gereken Allah’ın Rahimiyetine mazhar oluştur. İnsanın ruhunun açığa çıkması Rahmani ışıma ve bu ışımanın geriye çekilip haddini bilme hali ise Rahimiyetin aşikar oluşudur. İşte bu noktada insan batınen ve manen “B harfinin hakikati ile “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” demiş olur.

Bunu başarabilmek vehmi benliğini bırakmak sureti ile kendi öz varlığına dönen kişi, Allah’ın yüceliğini bizzati müşaade etmiş ve bu kahredici güçün yıkıcılığından kurtulması dolayısı ile “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”demiştir. Böylelikle kişi, Allah’ın kendisine hazım ihsan etmesi sonucunda “O”nun Rahmaniyeti’nin ve Rahimiyeti’nin ne olduğunun tam anlamı ile bilincine vararak “O Rahman ve Rahim’dir”in mânâ farkındalığına varmış olur. Bu sayede kıyameti kopmuş olan insan, açığa çıkan özü tarafından hesaba çekilme hadisesini de yaşayarak din gününün ne olduğunu ve bu günde Allah’ın malikiyetini farkederek “Din Gününün sahibidir mânâsına ulaşır.

Bu bilinç insanı kapladığı vakit görmüştür ki tek kudret sahibi Allahü Teâlâ’dır. ”O”n dan başka güç sahibi yoktur. Bu farkındalıkla beraber kişinin bilincinden şu sözler dökülür;Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Hakikatin farkına varan kişi bilinç boyutunda Allah’ın “hüda” isminin etkisi ile hidayetin sadece Allah’dan geleceğini ve içinde olduğu bilince cüzzi iradesi ile asla ulaşmasının mümkün olamadığını farkederek kendisini doğru yoldan ayırmaması için Allah’a “Bizi doğru yola eriştir.” Diyerek niyaz eder. Bu noktada ise tabi olunan topluluk olarak ulaşılması istenen durumun açılımı ifade bulur. Ayrıca da tehlikenin ne olduğunun hakkel yakin olarak görülmesi sonucu, ortaya çıkabilecek tehlikenin farkında olacak bir şekilde “Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil. Şeklindeki niyaz ile bilincin yerleşmesi gereken noktaya ulaşılmış olunur.

Fâtiha sûresinin her bir ayeti Allah’ın zatına ait yedi sıfatının açığa çıkışını açıklamaktadır. Bu açılımları etki sırası ile açıklayacak olur isek şöyle dememiz uygun olur;

Bunların ilki “Hayy” dır. Allah şayet sadece Rahman ismi ile tecelli etse idi. Hiç bir varlık açığa çıkamaz idi. Bunun için hem Rahman hem de Rahim isminin birleşiminin oluşturduğu bir şekilde aleme tecelli etmiştir. Bu tecelli “Allah alemi iki eli ile yarattı” ifadesinin açılımıdır. Bu iki ismi ile birden tecelli etmese idi. Bir varoluşdan bahsedemezdik. Bu neden ile Fâtiha sûresi Allah’ın “Hayy oluşuna mazhar olan “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” kelamı ile başlar. İnsan ancak bu kelamı edebildiği oranda varlık alanında hayat sahibi olabilir.

Allah bu noktadan sonra ilim sahibi oluşu ile öncelikle kendi var oluşunu ve bunun tüm açılımlarını en teferruatlı bir şekilde bilmesi sonucunda “Alim” ismi ile tecelli eder. Bu sıfatının kuldan yansıması ile de Alemler açığa çıkmış olur. Başka bir açıdan bakıldığında ise, bir şeyin İlim ile tesbit edilmesi, asıl olarak değerlendirebilmek demektir. Bundan dolayıdır ki, İnsan ancak Allah’ın bu sıfatına mashar olarak “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” kelamını okuyabilmektedir.

İnsan Allah’ın “Alim” sıfatına mashar olabildiği oranda bir bilince sahip olmakta ve bu bilincin getirdiği bir enerjiyi de taşımaktadır. Allah kendi zatını bilişi ile açığa çıkan enerji yönünden “Kadir”dir. Bu sebeple yıldızlardan çıkan ışığın gücü “kadir” birimi ile ifade edilmişitir. Ancak bu enerjinin oluşabilmesi için mutlak surette bir artı bir de eksi kutuba ihtiyaç vardır. Allahü Teâlâ’nın yaratıcı oluşunun ilk açığa çıktığı noktada bu iki uç, kendinin Rahmaniyeti ve Rahimiyeti’dir. Bu sebep ile insan ancak Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin birleştirebildiği oranda bir ilime ve bunun getirisi olarak da bir kudrete sahip olabilmektedir. Bu haddini bilen bir yüksek enerjiye sahip olmak anlamına gelir. Buna işaret olarak da üçüncü ayette “O Rahman ve Rahim’dir” denmesi gerekmiştir.

Allah’ın sahip olduğu kudret ile alemleri ve varlıkları yarattığı açıktır. İşte Allah’ın bu kudreti, istediği oluşumu açığa çıkartmak için bir noktaya veya noktalara yönlendirme vasfı ise, “O”nun “Mürid” sıfatından ileri gelir. Elektrik yüklü bir kablonun bir oluşu harekete geçirmek için istenilen yöne doğrultulma işlemi iradedir. Benzer bir şekilde Allah kudretini aleme ve kullarına bu iradesi ile yöneltir ve bu yönü ile de Malikiyeti‘ni açığa çıkartır. Bunu okuyabilen insan işte o zaman Ruh‘un yani kudretin açığa çıkış günü olan din gününün ne olduğunu anlar. İşte Allah’ın Mürid sıfatının okunması ile “Din Gününün sahibidir kelamı açığa çıkmıştır. Bu farkındalık Kıyamet halinde mânâsı anlaşılan, Allah’ın kişinin özü olarak tüm enerji boyutunu, kişinin arşı (Fiziki boyutta beyin zarı) üzerine irade etmesinden başka birşey değildir. ”Biz onları perçemlerinden tutar görürürüz.”ün mânâsı budur. Ruh enerjisi bu noktada kişinin cüzzi aklı üzerine hakimiyet kurmak sureti ile iradesini külli iradenin altına almaktadır. Teslim olamayanların ise yardımcısı yoktur. Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Allah her alına secde etmeyi nasip etmemiştir.” Ancak Allah’a şükürler olsun ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmetinden rükuya varmak da kabul edilmiştir. Birisi Allah’da olmak ikincisi ise, Allah’ın yanında olmakdır.

Din günü” ruhun açığa çıktığı halin adıdır. O “an” vehmi benlik kendi öz enerjisinde eriyecek ve insan zihni düşünce mânâsında sabitlenecektir. Bu hal insanın noktaya ulaşarak sabitlenmesidir. Fâtiha sûresindeki “Din Gününün sahibidir kelamı, malikin insandaki tahtına yani kalp noktasına yerleşmesine işarettir. Fâtiha yedi ayetlidir. Asıl itibarı ile alem ilmi suretten oluşan ve feza’da yansımasını bulan mânâlardan oluşmuştur. Uzay boşluğunda gerçek anlamda var olmak ve bir “Nokta”da sabitlenmek için ise, o noktanın dışında altı adet uzaysal yönde sabitlenmek gerekir. Bu altı yönde tanımlanan noktaların sabitlediği merkez insanın kalp noktasıdır. Fâtiha’nın kalbi ise “Din Gününün sahibidirayetidir. Bu ayete kadar olan üç ayet ve bu ayetten sonra gelen üç ayetin mânâ olarak noktasal yerleri ve açılımları mânâ fezası içinde hiçleşen insanı kalp noktasında sabitlemekte ve var etmektedir.

Allah’ın kudretini nokta veya noktalara irade buyurması mutlak surette o nokta itibarı ile zahiri ve batıni bir oluşa beden vermektedir. Bildiğimiz gibi alemler Allah’ın “Kün” -ol- emri ile açığa çıkmaktadır. Allahü Teala alemi “Kelam” ile varetmektedir. Hayat sahibi Allah dilediği mânâya ait ilim doğrultusunda oluşturduğu kudreti bir yöne irade buyurur ve bu irade ile kelam eder. Böylece de Alemler de tüm varoluş açığa çıkar diyebiliriz. Hz. İsa’ya bu sebep ile Allah’ın kelamı yani sözü denmiştir. Çünkü Hz. İsa açığa çıkmış Allah kudretidir. Açığa çıkan Kelam‘dır, kudret değil! çünkü, öyle olsa idi “Ruh”u herkez görür ve Allah’ın “Hu” ismi insanın varlığında saklı olmaz ve bunun sonucu alem de var olamazdı.

Böylelikle Allah sahip olduğu kudreti Kelam ile açığa çıkartmış olur. Açığa çıkan kudretin yüceliğini müşaade eden insan, işte o zaman hangi mertebeye gelirse gelsin sadece bir kul olduğunun idrakine varır ve hakimiyet sahibinden başka da yardım istenilecek bir kudretin olmadığını müşaade etmiş olarak. Manen Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”in hakikatine ulaşır.

Alemde Kelam ile açığa çıkan mânâ suretleri görünür olmaya başlar. Bu Allah’ın alemi Basir sıfatı ile seyrinin tecellisidir. Bunu farkeden insan, Allah’dan başka kendisini doğru yola iletebilecek bir gücün olmadığının ve ancak doğru yolun Allah’ın kendinden insana yansıttığı “Basir” sıfatı ile yani basiret ile bulunabileceğini farkeder. Bunun farkındalığı insanı “Bizi doğru yola eriştir.” kelamını etmeye yöneltir. Asıl itibarı ile “Basir” sıfatı Rahmaniyet tecellisinin bir yüzüdür.

Allah’ın varlık alanında kelam ile açığa çıkarttığı var oluş ve aleminde mutlak surette bir “ses”e sahip olacağı ise aşikardır. Bu Allah’ın alemi “Semi” sıfatı ile seyrinin tecellisidir. ”Semi” sıfatı ise Allah’ın Rahimiyeti’nin tecellisinin bir yüzüdür. Yukarıda daha önce açıkladığımız gibi sadece “Rahmani” tecelli açığa çıktığında Allah’ın Celal ismi bağlamında Kahhariyeti‘nin seyri ile karşılaşılır. Bu ise Cehennemin seyridir. Ancak Allah’ın “Rahimiyeti”dir ki, insanı Cemal isminin açılımı ile cehennemden kurtarır. Bu sebeple Allah’ın “Semi” sıfatına sığınan insan bu iki halin de bilincine vararak yolunu “Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil. demek sureti ile tamamlamış olur.

Fâtiha’nın kalbi dördüncü ayettir. İlk üç ayet batıni oluşa ve asıla, dördüncü ayetten sonraki son üç ayet ise, aslın dördüncü ayet aynası üzerinden yansıması sonucu açığa çıkışına aittir. Sıfatlarda da bu böyledir. Sırası ile verdiğimiz sıfatlardan insan kalp aynası dördüncü sıfat olan “Mürid” sıfatıdır. Çünkü irade olmadan hiç birşey açığa çıkamaz. Özü alıp kullanan ve alemi vareden Allah’ın yüce iradesidir. Bu durum insanda da böyledir. İradesi zayıf olan insanın bir şeyi başarması, var etmesi ve özünün kudretini açığa çıkartması mümkün değildir.

Allah’ın “Hayy” sıfatı mürid aynasında yansıdığında sesin duyulması ile açığa çıkar, yani ”Semi Allah. Çünkü her hayat sahibi oluş ses ile yaratılır.

Alim”sıfatı mürid aynasında yansıdığında nur ile açığa çıkar yani “Basir Allah.

Allah’ın “Kadir” sıfatı mürid aynasında yansıdığında ise söz ile açığa çıkar “KelamAllah.

İnsan sırası ile bu yedi kat semayı geçer ise “Tek”e yani birliğe varır ve kendi özünden Fâtiha’yı okuyarak Kur’ân’ın ayetlerini batında ve zahirde seyreder.

Bu yedi kat için ilerleyişe bir anahtar olsun diye ne dersin diye sorarsanız, aciz bir kardeşiniz olarak size eski bir dostumun ettiği şu kelamı söylerim;

Fiziken güçlenmeden,

İlişkilerde uyumlu olmadan,

Maddeyi aşmadan,

Sevgi ile yüzleşmeden

Sevdiğini ifade etmeden,

İfade ettiğin hakikati sezmeden,

Birliğe ulaşamazsın,

birliğe ulaştığında ise hakikati kavrayamaz isen sabitlenemezsin.

Yukarıda sıralananlar tam on bir enerji noktasının geçilişinin anahtarıdır. On ikinci nokta ise “Abdullah” dır. Bu on iki nokta yedi ana ve beş ara enerji noktasına karşılık gelir. Bunların her biri ayrı bir ses çıkartır. Tümünü kullanarak ise aynı anda ondokuz farklı ses çıkartılabilir. İşte bu ondokuz ses “Kün” dür.

Tabii herşeyin doğrusunu sadece Allah bilir.

Sevgi ve Saygılarımla,

Ş. Yıldız
www.yorumsuzblog.net.tc

Reklamlar

10 Responses to “» Fâtiha Sûresinin Mânâ Bedeni”


  1. 1 Meraklı 12 Temmuz 2007, 9:21

    “Zaten Mi’rac kelimesi “Mir” kökü ve onun aldığı hali belirten ”ac” ekinin birleşiminden oluşmuştur. ”Mir” baş demektir. ”ac” ise dolu kap anlamına gelir. Kısacası Mi’rac, başın öz“ben” bilincinin enerjisi ile tamamen dolmasıdır.”

    Tahlilinizi okudum… Yukarıdaki satırlarla ilgili sormak isterim: Mİ’RAC kelimesini Arapça A-RA-CE kökünden; kabaca YÜKSELMEK anlamına geldiğini biliyoruz…

    MİR; baş, AC; kap çıkarımını ne şekilde ve nasıl yaptığınızı açıklarsanız sevinirim…

    Kısa Hatırlatma: Sure ve Ayetlerden batini anlamlar çıkarmak güzel, ama en başta bir manayı hedefleyip kelimeyi ona zorlamak ise tehlikelidir.

    Yazıdan çok yararlandım…

    Selam ve Dualarımla…

  2. 2 . 12 Temmuz 2007, 1:09

    B’ence MUHTEŞEM IŞILDIYORSUNUZ. TEŞEKÜRLER.

    YILDIZLAR (pusula) OLMASA İDİ NASIL DÖNEBİLİRDİ DENİZCİLER YUVALARINA?
    PARLAKLIĞINIZIN(MIZIN) ARTMASI DİLEĞİ İLE,
    SEVGİLER.
    .

  3. 3 özde 12 Temmuz 2007, 6:35

    Sevgili Dostlar;

    Sevgili Ş. Yıldız iyi ki varsınız… Sizleri karşımıza çıkaran Mevla’mıza sonsuz şükürler olsun ki bilmediklerinizi bizlerle paylaşıyorsunuz.. Allah bizlere de bu ilmi anlamayı yaşamayı kolaylaştırmış ola..

    Sevgili dostlar, gerçekten Deccaliyet döneminin şatları içinden geçmekteyiz.. Fark etsek te etmesek te… Önümüzde çok zor günler bizleri bekliyor… Lütfen birbirimiz için dualar edelim… Bildiklerimizi paylaşalım.. Ailemizle, komşumuzla, çevremizle..
    Saygılarımla.
    …………….

    “Eğer, kendi kendine bir şeyler yapamıyorsan, bir bileni, bir öze ermişi ara!

    Çeşme senin ayağına gelmez, susadıysan, sen çeşmeyi ara ve ona git! O sana yol gösterir!

    “BİZ DÜNYANIN SEMÂSINI YILDIZLARLA DONATTIK VE BÜTÜN ŞEYTANLARDAN KORUDUK.” (37-6/7)

    Bilenler, öze ermişler, gökteki yıldızlar misâlidir… Tefekkür semâsının yıldızlarıdır onlar!

    Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir. Allah dostlarından, korunmuşlardan olmuşlardır.

    Artık sen, onlardan biriyle yolunu doğrult.!

    “YILDIZLA ONLAR HİDÂYET BULURLAR.” (16-16)

    Duymadın mı Efendimizin sözünü;

    «Ashabım gökteki yıldızlar misâlidir; hangisine uyarsanız hidâyeti bulursunuz!»

    buyurduğunu. Öyle ise, sen, o gerçek yolu kendin bulamıyorsan, bu yıldızlarla bul. Onlardan sual et bilmediklerini. ”
    Diyor; Üstad Ahmed Hulusi

  4. 4 meriskan 13 Temmuz 2007, 3:46

    Sevgili Meraklı

    Ahmet Hulusi Üstad der ki; Her mecaz bir teknik, her teknik te bir mecaz dır.

  5. 5 !Neyhali 14 Temmuz 2007, 1:37

    (…)Varlıkların HİÇ’liğe düşmesine engel teşkil eder!.

    Bu engelin kalktığını farz edelim. Hiç, neyin tarifidir, bu isim neyi anlatır, bize bu konuda da yazar mısınız?

    Hiç’liğe düşenin hali nedir ne yaşar, yoksa Aşk mı başlar ondan sonra.
    Belki Aşk konusunda da bir yazı yazabilirsiniz daha sonra.

    Saygı ve sevgilerimi kabul edin.

  6. 6 Hande 14 Temmuz 2007, 4:52

    Sayın Ş. Yıldız

    Allah sizden razı olsun. Paylaştığınız bilgiler, tavsiye ve uyarılarınız için.

    Sizden bir ricam var. Miracı hak yolundan sapmadan yaşayabilmek için Kuran’da Cin adıyla ifade edilen varlıkların üzerimizdeki hakikatten saptırıcı etkileri hususunda bildiklerinizi de paylaşırsanız, inanıyorum ben ve diğer okuyucu arkadaşlarımız çok minnettar olacaktır.

    Sevgilerimle.

  7. 7 Notamatik 16 Temmuz 2007, 11:54

    “Ruhlanma” diye birşey yoktur. Sebebi ise ruh denen birşeyin olmamasıdır.
    Ruhun olmama sebebini de açıklayayım.
    Bir canlının yaşamını sürdürmesi için ruh denen birşeye ihtiyacı yoktur. Eğer bir canlının yaşam sürdürmesi için bir ruha ihtiyacı olsaydı, hayvanların da ruhu olması gerekirdi.
    Eğer illaki “ruh vardır” diyebilmek için “hayvanlarda da ruh vardır” dersek; o takdirde hayvanların ruhu ölünce yok oluyor demektir.
    Hayvanların ruhu ölünce yok olmuyorsa, o halde onlarında cennet ve cehenneme gitmeleri gerekir. Zira dinlere göre şimdiki bildiğimiz evrenin dışında sadece cennet ve cehennem var.
    Yani cennet ve cehenem dışında hayvanların gidebilecekleri 3.üncü bir yer mevcut değil.
    Eğer hesaplarımızı buna göre yaparsak; bu takdirde karşımıza “hayvanlar hangi suçtan cehenneme gidiyor?” veya “hangi hakla cennete gidiyor?” sorusu çıkar. Ve tam burada da tıkanır kalırız.
    Başka bir yoldan düşünürsek ve “hayvanların da ruhu var ve onlarınki ölünce yok oluyor” dersek; bu takdirde de ruhun yaşam çin gerekli olduğunu söylemiş oluruz.
    Bunu da söylersek eğer; bu durumda ruhun vücud içindeki görevlerini de sıralamamız gerekmektedir.
    Mesela karaciğerin, akciğerin, bağırsakların görevlerini bir bir sayabiliyoruz. Yaşam için ruh gerekliyse; aynı bu bahsettiğim organların görevleri gibi ruhun da görevlerini sayabilmek gerekir.
    Sayamadığımıza göre demekki ruh yoktur.

    Zaten ruh denen şeyin hiçbir bilimsel açıklaması da yoktur. Bunu düşünecek olursak eğer; “ruh tanrısal birşeydir” demek gerekir.
    O halde ruhu veren de tanrı olmalıdır. Yani bu bir “yaratma” olmaktadır.
    Eğer hiçbir bilimsel desteği olmayan bu tezi kabul edecek olursak; bu seferde “tanrıdan başkası ruh yaratamaz” dememiz gerekir.
    Bunu da diyemeyiz.
    Neden çünkü; daha şimdiden kopya koyun ürettiler. Yani tanrının normal yollardan yaratmasının dışında insan yapımı bir canlı ürettiler.
    Şu sıralarda dinciler telaşa düşmüş olsalar bile insan kopyalama üzerinde yapılan çalışmalar vardır ve insan kopyalamanın eli kulağındadır.
    İnsan kopyalandığı zaman acaba o insan ruhsuzmu yaşayacak?
    Yada o insanı kopyalayan bilimadamı “allahım ben bir insan yarattım haydi ona bir ruh ver de iş tamamlansın” mı diyecek?

    Yani neresinden bakarsanız bakın bu ruh denen şey yoktur.
    2007 yılındayız. İnanmayın böyle, ruhlara, perilere, cinlere, şeytanlara, hacılara, hocalara, şeyhlere ve dervişlere.
    Hayatta en hakkiki murşit bilimdir. Bunun dışında herhangi bir rehber aramak; vurdumduymaz cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.

    Saygılarımla

  8. 8 FARK 17 Temmuz 2007, 5:17

    Sayın Notamatik Merhaba,

    Sizin satırlarınızı okuyunca 80’li-90’lı yıllara geri dönüş yaptım, o sıraralar çoktu bu tip yaratılışa atıfta bulunan yazılar… Şimdilerde ise ilim devri olması nedeniyle nadiren rastlanıyor…

    Tabii, Rabbülalemin her oluşunda vardır bir hikmet, dolayısıyla buradan size bakış açımız “renk katıyorsunuz, belki de bazı açılımları tetikliyorsunuz” şeklinde olur…

    Cenab-ı Hakk sizin buralarda oluşunuzu taktir ettiğine göre ya bizler için ya da sizin için vardır bir hayır; biz beşerin bazen şerr zannettikleri hayır, hayır zannettikleri de şerr olur…

    Bakarsınız bilim dediğinizin ve asıl kaynağı olan ilim’den bu vesile ile siz ve belki de yine sizin aracılığınıza bizler de nasipleniriz. Çünkü “O her an yeni bir ŞAN’dadır”.

    Hoşgeldiniz yorumunuzla, taktirde vardır, ulaşırsınız inşallah, dualarımız sizinle olsun, en azından bu beşerinki sizinle.

    Selam ve dualarımla…

  9. 9 berr 22 Temmuz 2007, 10:32

    Rabbim o kadar muhteşem ki …

    Akıl ve iman sahibi olduğumuzu bize arada bir hatırlatarak şükretmemizi sağlıyor.
    Şükretmemize vesile olan kişilere de ayrıyeten teşekkür ederim.

    Fark adlı yorumcunun bahsettiği renklerden biri de bu olsa gerek 🙂

  10. 10 kenan 11 Kasım 2007, 12:41

    selam dostlar,canlar,her şey lutfuHU, yeni bir açılım,hepiniz harikasınız.ya HU yolcuların NURunu arttır.bizde faydalanalım,


Comments are currently closed.



Yorumsuz Blog (Arşiv II) burada…

Yorumsuz Blog (Arşiv III) burada.

SON YORUMLAR

Sevgiye dair hakkında sed191
İslami Foton Kuşağı hakkında sed191
Mevlana’nın dilinden Hz.… hakkında Hasan boyraz
» The Secret’in sırrı aç… hakkında elif
Özümle Konuşmalar hakkında doğan
İslami Foton Kuşağı hakkında necmi
» Önemli Bir Uyarı !.. hakkında Tevhidi
» Simurg’u Ararken hakkında ahmet
İslami Foton Kuşağı hakkında Filminsonkaresi
İslami Foton Kuşağı hakkında marduk_fotonkuşağı
Devrin Alimleri, Eski Zaman Ka… hakkında mehmet akıf
Beyin Fırtınası (27) hakkında barış
İslami Foton Kuşağı hakkında Ayşe
» Simurg’u Ararken hakkında Çağrı Dörter
» Harika Sözler (1) hakkında deniz

ABONE OL!

E-postanızı girin; Yazıları önce siz okuyun!

ARŞİV

Yorumsuz Blog’un izlendiği ülkeler:

Araçlar


%d blogcu bunu beğendi: